Home � Din | Felsefe | Sanat ve Edebiyat

The Sunset Ltd.

THE SUNSET LTD.



Yönetmen: Tommy Lee Jones (2011)

Oyuncular: Tommy Lee Jones (Beyaz) , Samuel L. Jackson (Siyah)

IMDB

 

 

   Film kötü bir mahallede, basit bir apartman dairesinin içinde geçiyor. İntihar etmeye kararlı ve nihilizm noktasına gelmiş ateist bir profesör ile onu ölümden vazgeçirmeye çalışan "Hristiyan" zenci bir işçi arasında sonu gelmez (cidden gelmez; dindarlarla mantık ekseninde kalarak tartışmak mümkün değildir) bir diyalogtan ibaret bütün film. Sabır konusunda sıkıntı çeken ve Hollywood kurgusu (sonunda iyi adamın dünyayı kötülerden kurtardığı ve aşkın kazandığı filmleri) sevenlerin izlemekte zorlanacağı bir film olsa da meraklısının, yani filmlerde aksiyondan çok senaryoya ve diyaloglara bakanların zevk alacağı bir yapım.

 

  İlk olarak, hakkını vermek lazım ki oyuncular çok başarılı. Zaten sadece iki oyuncunun oynadığı bir filmde bu kadar iyi oyunculuk olmasaydı izlenmesi zorlaşabilirdi.


   Konuya gelecek olursak; zihinsel anlamda çok zor bir hayat geçirmiş olan Jones (ateist Prof.), kendisi için son seçenek olan ölümü seçmiş ve kendini bir trenin önüne atmak istediği sırada Jackson tarafından kurtarılıp bu apartman dairesine getirilmiştir. İsa'nın kendisiyle konuştuğunu düşünen dini-bütün Jackson, intiharın en büyük günahlardan birisi olduğuna inandığı ve kendisini, İncil'de bahsi geçen "kardeşlerini kurtarmalısın" emrine uymak zorunda hissettiği için Jones'u kurtarır; dahası sevap kazanma gayesiyle onu bu fikirden tamamen vazgeçirme derdindedir. Alışkın olduğumuz durumlar bunlar :) Fakat filmin başından sonuna kadar intihar konusunda son derece kararlı olan Jones'un karşısında, beklediği cevapları bulmakta oldukça zorlanacaktır. Jones yaşlı bir adamdır ve hayatı boyunca her şeyi sorgulamış, ulaştığı noktada ölümün ve yok oluşun onun ve tüm insanlık için tek kurtuluş olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ölümün bir yok oluş değil, çeşitli yargılama süreçleriyle geçecek "sonsuz bir hayat" - ki Jones'a göre bu "sonsuz bir işkence"ye eşdeğerdir- olduğu hayalini savunan dinlere karşı büyük bir öfke duymaktadır. Onun tek istediği yokluğun huzurudur artık aslında...


   Geçmişinde pek de iyi bir adam olmayan Jackson'ın, ölüm döşeğindeyken İsa'nın kendisiyle konuşarak, ona "insanlığı kurtarmak" gibi bir görev verdiğini düşünecek kadar akıl yoksunu olduğunu düşünecek olursak, ateist bir profesörün bu adamla gireceği bir fikir tartışmasından pek de mağlup ayrılacağını düşünemeyiz. Bununla birlikte Jackson'ın özellikle filmin başlarında ortaya koyduğu kolayca çürütülebilecek bazı dayanaksız düşüncelere Jones'un karşılık vermemesi gerçekten sinir bozucu olmuş. Neyse ki konu ilerledikçe Jones'un ön plana çıkmaya başlaması ve Jackson'ın gerçekler karşısındaki çaresizliğini görmek, biraz olsun içini rahatlatıyor insanın. Sonuçta fikirlerinden ve vardığı sonuçlardan son derece emin olan Jones'un çoğu konuda cevap vermeye bile çalışmamasını insan anlayabiliyor.


   Aslında film sadece iki farklı insan arasında geçen bir fikir çatışması üzerine kurulu olarak değerlendirilirse iyi bir film denebilir. Eğer iki insan değil, ateist ve hristiyan ideolojinin çatışması şeklinde algılanırsa eleştirilecek pek çok nokta ortaya çıkar. Sonuçta ateist karakter hayatı boyunca acı çekmiş, değer yargılarını kaybetmiş egoist ve karanlık bir karakter, Jackson ise hayatında çok hata yapmış fakat hristiyanlığa bağlanmasının ardından kendini insanlara iyilik etmeye adamış bir karakter olarak ortaya konmuş. Dolayısıyla bu açıdan ateizm karşıtı bir film olarak algılanmaya çok açık bir film denebilir. Film sonuçta bir Hollywood yapımı... Yine de böyle bir Hollywood yapımında bile Hristiyan ideolojinin pek çok konuda ne kadar mantık yoksunu olduğu biraz anlayış sahibi olan her izleyici tarafından fark edilebilir düşüncesindeyim. En azından izleyen kişilerin, din olgusunun aslında ne kadar içi boş ve kolaylıkla yanlışlanabilir olduğunu, tutunduğu dayanakların hiç de öyle "tutunulacak" dallar olmadığını ve inanç denilen olgunun insanın tamamen kendi kendisini kandırabilme yeteneğine dayandığını görmesini sağlar diye düşünüyorum.


   Sonuç olarak gerek orijinal konusu, gerekse iyi oyunculukları göz önüne alınarak izlenmesi gereken bir film. Din, ahlak, yaşam, özgür irade vb sisli-puslu konularda konuşurken kullanacağınız argümanlar çıkarabilirsinz. Bunların dışında, arka fonda belli belirsiz artıp azalan ses ve müzik efektlerinin kullanımı da oldukçok başarılıydı.


 

   Filmdeki diyaloglardan birkaç alıntı:


 

 Siyah - Seni peronun kenarına getiren bu muydu? Kişisel bir şey değil miydi?

 Beyaz - Kişiseldi. Eğitimin yaptığı şey budur. Dünyayı kişiselleştirir. Eğitim dünyayı kişiselleştirir.    


 

Beyaz İnsanlar dünyayı gerçek hâliyle görebilse, hayatlarını gerçek hâliyle görebilseler, hayaller ve yanılsamalar olmadan yani, bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi.Ben Tanrı'ya inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana! Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü O’nun kulaklarına müzik gibi geliyordur. Ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkar ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani.

   Sizin kardeşliğiniz sadece bir acı kardeşliği, başka bir şey değil. Ve bu acı tekrarlanan bir acı değil, kolektif bir acı olsaydı, dünyayı evrenin duvarlarından söker ve neden olabildiği en büyük gecenin içine atar, geride kül bile kalmayana dek alev alev yakardı. Ve kardeşlik, adalet, sonsuz hayat mı? Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece “daha fazla hayat"a hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor. 

    Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç ve geçmek bilmeyen hastalıklar... Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için. Gerçek kardeşlik bu işte. Gerçek bağ. Ve herkes hayat boyu üye. Bana kurtuluşun kardeşinde mi diyorsun? Kurtuluşum mu? Lanet olsun ona. Her şekil, kılık ve yapıda lanet olsun. Onda kendimi görüyor muyum? Evet görüyorum. Ve gördüğüm şey midemi bulandırıyor. Bundan daha kötü ne olabilir, bilemiyorum. Beni anlıyor musun?

 Beni anlayabiliyor musun?   


 


 

Yazanlar: Darth Vader & felis agnosticus

 



Comments (1) -

vas
Turkey vas said:

Bu başlığı okurken aklıma altyazısını beklediğim bir filmi geldi. Umberto Eco ve Kardinal Martini'nin İnanç ya da İnançsızlık adlı kitabının önsözünde kitap 1981 yapımı My Dinner With Andre filmine benzetilmişti:
"İlk okuduğumda bu kitap bana 1980'lerin başında çekilen Andre ile akşam yemeği adlı filmi hatırlattı. Filmde sadece bir akşam yemeği boyunca iki eski arkadaşın birçok farklı konu üzerine yaptığı iki saatlik konuşma aktarılıyor. Ne seks ne de araba kovalama sahneleri var. Yapımcılar, kaç kişinin filmi izlemek için para ödeyeceğini merak ediyormuş. Her şeye rağmen filmin başarılı olmasını sağlayacak kadar insan filmi izlemiş. Film hem eğlendirici, hem de düşündürücü. İzleyenler, zengin bir sohbetin büyüsüne kendilerini kaptırıveriyor."

Ve şimdi öğrendim ki altyazı 2 hafta önce eklenmiş.
Teşekkürler.

Add comment




  Country flag
biuquote
  • Comment
  • Preview
Loading