Yirmi yaş dişlerinin evrimi
Genellikle 17-25 yaş aralığında, ağızda en son süren dişler olan üçüncü büyük azı dişleri (yirmilik veya yirmi yaş dişleri), hepimizin aşina olduğu sağlık sorunları yaratır. Çoğu zaman alt ve üst çenede ikişer adet olmak üzere toplamda 4 yirmi yaş dişi vardır. Bunlar gömülü kalabilir, ters veya yanal pozisyonda çıkabilir ve sıkıntı yaratmaları halinde normal çekim veya ameliyat yoluyla alınmaları gerekir.
Çoğumuzun çene kemiği artık yirmi yaş dişlerini barındıracak büyüklükte değil, hatta bilim insanları gelecekte yirmi yaş dişlerinin tamamen köreleceğini düşünüyor. Atalarımızın otçul bir diyetten hepçil bir diyete geçmesi ve ateşin bulunmasıyla, esas görevi öğütmek olan azı dişlerimizin işlevi değişmiş; evrim sürecinde beyin hacminin artması ve çenelerin küçülmesiyle de yirmi yaş dişi hem körelmiş hem de çeneye sığmamaya başlamıştır.
Bilim ve Gelecek Dergisinin 102. sayısında (Ağustos 2012) , ”Evrimin ağzımızdaki kanıtı: 20 yaş dişleri” başlıklı bir makalem yayımlandı. Mesleğimle doğrudan bağlantılı olan bu konuda derli toplu bir bilgilendirme yapabilmiş olduğumu umuyorum. Dergiye ulaşamayanlar için bu yazıyı aşağıda paylaşıyorum. Görseller dergide kullanılanlardan farklıdır.
EVRİMİN AĞZIMIZDAKİ KANITI: 20 YAŞ DİŞLERİ
Her meslek uzmanının karşısına çözümlenmesi istenen bir sorun olarak çıktığında, diğerlerine göre daha isteksiz yaklaşılan ve yüzlerin belli belirsiz ekşimesine neden olan can sıkıcı vakalar vardır. Benim mesleğim olan dişhekimliğinde de bu vakalardan biri, 3. azı dişi, nam-ı diğer yirmi yaş dişidir. Hominan atalarımızın beslenmesine ve dolayısıyla doğaya uyum süreçlerinde üreme başarılarına katkı yaparak türün devamlılığını sürdürmeye yaramış olsa da, günümüzde artık körelme sürecine girmiş bulunan bu “sevimsiz dişi” biraz tanıtmak istiyorum.
Gerek kendi deneyimlerinizden, gerek başkalarının anlattıklarından biliyor olabileceğiniz üzere yirmi yaş dişi hem diş hekimlerinin, hem de dişin sahibinin zaman zaman korkulu rüyası haline gelir. Azı dişlerinin üçüncüsü olan bu dişler, teorik olarak alt-üst ve sağ-sol olmak üzere toplam 4 adet, çene arkının en gerisindeki bölgede ve ağızda en son süren* diştir. Varlıklarının yarattığı veya yaratacak olduğu sıkıntılar bir yana, çoğu zaman ameliyat teknikleriyle çene kemiğinden alınma işleminden sonrası da sıkıntı vericidir. Öyle ki bazı cerrah ve bilim insanları, normal şartlarda 17-25 yaş arasında süren ve “asi” bir diş olması nedeniyle zaman zaman bu yaş sınırlamasına da uymayan yirmi yaş dişinin, hiç sürmemesini sağlamak için çalışmaktadır. Evrim sürecinde körelen organlar sınıfına giren bu dişten daha da hızlı kurtulmak için yapılan çalışmalar, şimdilik köpekler ve farelerde bir miktar başarılı olmuştur. Sanırım bu, herkes için iyi bir haber.
* Yazarın notu: Diş sürmesi, erüpsiyon: Çene kemiği içerisinde gelişmekte olan dişlerin zamanı geldiğinde hareket ederek ilgili çene kavsinde yerini alması.
Yapılan son istatistiklere göre bu diş, günümüzde bile popülasyonun neredeyse %20-35’inde hiç oluşmamaktadır. Agenesis denilen bu durumun sebebi, dişin evrim sürecinde körelmeye devam ediyor olması, yani insan evriminin sürüyor olmasıdır. Agenesis oranı Tazmanya aborjinlerinde (Palawalar) neredeyse %0 iken, Meksika yerlilerinde %100 [1], Bantu dili konuşan Angola yerlilerinde ise 0.2% [2] düzeyindedir. Değişik insan popülasyonlarında gözlemlenen bu oransal farklılıklar, evrimin dişler üzerindeki etkisini görmemiz açısından da çarpıcıdır. Bugün birçok uzman, insanlaşma sürecinde yarım çenedeki diş sayısının 8 olarak sabitlendiği görüşündedir (3. azı dişi olan yirmi yaş dişi, yarım çenedeki 8. diştir). Bu yüzden yirmi yaş dişindeki agenesisin, çenelerdeki diş sayısının filogenetik anlamda azalması nedeniyle değil, mutasyon ve seçilim sürecinin sonucunda ortaya çıkan kalıtımsal bir gelişim anomalisi yüzünden meydana geldiği düşünülmektedir. Agenesisin genetik kökenlerini araştıran pek çok çalışma yapılmaktadır ve bu çalışmalar özellikle PAX9 ve MSX1 genleri üzerinde yoğunlaşmıştır.Yapılan moleküler çalışmalardan kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da, diş gelişiminin genetik kontrol altında olduğudur.[3]
Burada bir parantez açarak, ideolojik kaygılarla evrim teorisine karşı çıkanların bu konudaki bilimsellikten ve gerçeklikten uzak iddialarını yanlışlamayı da bir hekim olarak gerekli görüyorum. Evrim karşıtları, yirmi yaş dişinin evrim sürecinde körelmekte olan değil, çiğneme işlemini hala yerine getiren normal bir yapı olduğunu; dahası birazdan sayacağım sıkıntıları yaratma sebeplerinin de ağız ve diş bakımı eksikliğinden kaynaklandığını veya sorunların “ilaç uygulamaları” yoluyla çözülebileceğini ileri sürerek, sözümona evrim teorisini çürüttüklerini zannediyor. Bununla da kalmayıp, “diğer dişlerden bu anlamda hiçbir farkları bulunmadığı ve ağızda tutulması gerektiği” görüşünün, bugün tıp dünyasının ortak görüşü olduğunu iddia ederek gerçekleri çarpıtıyor. Bunları okudukça, henüz üniversitede öğrenciyken bir final sınavında yirmi yaş dişine kanal tedavisi yaparak kurtarılması gerektiğini söylediğimde notumdan kırılan 30 puan aklıma geliyor. Bu anıyı hatırladıkça hala içim sızlasa da evrim karşıtlarının böylesine önemli bir sağlık meselesinde bile insanları yanlış bilgilendirme azimleri, bir hekim olarak ciddi anlamda endişe duyduğum bir konu. Bilim karşıtlarının gayet ironik bir şekilde öne sürdüğü bir diğer argüman da, “bu dişlerin yarattığı sorunların, sanayileşme sürecinde yumuşak gıdaların tüketilmeye başlanmasıyla çene kemiklerinde meydana gelen değişiklikten ileri geldiği.” Neden ironik olduğu açık, öyle değil mi? Öne sürülen sebebin bizzat kendisi, biraz çarpıtılmış da olsa “Evrim!” diye bağırıyor zaten. Bilimsellikle ilgisi olmayan bu evrim karşıtı yaratılışçı argümanlara haddinden fazla yer ayırmaya niyetim yok. Bu nedenle karanlık hurafeler diyarına daha fazla dalmadan, gelelim konuyla ilgili gerçeklere:
Bu “baş belası” yirmi yaş dişleri neden ağızdaki diğer dişlerin uyduğu standartlara uymaz, neden sürmeleriyle birlikte acılara ve ağızda kalmaları halinde çok daha ciddi sorunlara sebep olurlar? Bu dişin derdi nedir?
Aslında bu dişin derdi çok basit. Bir zamanlar kendisine ait olan yaşam alanını talep ediyor sadece! Evrim sürecinde küçülmüş olan çene kemiğimiz de ona diyor ki; “Üzgünüm dostum, bu bedenin artık sana ihtiyacı kalmadı, dolayısıyla sana verecek fazladan yerimiz ve enerjimiz de yok.” Bu konunun detaylarına birazdan daha bilimsel bir dilde değineceğim ama temel sorunumuzun bu olduğunu belirterek başlayalım ve çeneye sığmayan, artık istenmeyen yirmi yaş dişlerinin sebep olduğu komplikasyonlara kısaca göz atalım.
Öncelikle elbette her yirmi yaş dişi sorun çıkarmayabilir. Diş ve çene dizilimi onun normal bir şekilde sürmesine imkan veriyorsa, normal bir azı dişi gibi çene kemiğindeki yerini alıp görevi olan çiğneme ve öğütme işlevini yapabilir. Bu nadir durumlarda ağızda bırakılarak, hastanın gereksiz bir operasyondan korunmasına yönelik bir tedavi seçilmesi gayet doğaldır. Fakat ne yazık ki durum genellikle böyle olmaz. Çeneye sığamayan yirmi yaş dişi, gömülü kalabilir ya da zaman zaman bulduğu en müsait yerden kafasını uzatabilir. Bu durumda yarı-gömülü olduğunu söyleriz. Bazen de baş aşağı konumda sürme çabalarına devam eder, ki o zaman adeta amuda kalkmış gibi bir görüntü verir. Dolayısıyla dişin kafasını (yani kron kısmını) değil, sadece bacaklarını (yani köklerini) görürüz. Sıklıkla sağa veya sola yatmış bir biçimde çeneye sığma çabalarını sürdürür. Zaman zaman stratejik öneme sahip anatomik bölgelerin içerisinde de görülebilir. Gömülü veya yarı gömülü kalmaları halinde, %60-80 oranında sorun yaratır. Bu gerçekten ciddi bir oran. Gömülü kalmayıp normal bir şekilde sürse bile, bulunduğu bölgenin sıkışık yapısı nedeniyle çoğu zaman temizlenmesi de zordur. Çürüyerek, daha fenası yanındaki sağlam 2. azı dişini de çürüterek eylemlerine devam eder, sürdüğü bölgedeki dokularda cep oluşumuyla seyreden dişeti problemlerine yol açar.
Hangi konumda ve düzeyde gömülü kalırsa kalsın, bu diş, sahibine sorun çıkarmaya gebedir. Panoramik röntgen filmlerini çektirip bizlere getiren hastaların filmlerini incelerken, karşımıza bu sefer nasıl bir görüntü çıkacağını deneyimli hekimler olarak tahmin edebilsek de, filmde görülen manzara genellikle hastanın kendisi için oldukça şaşırtıcıdır. Çene kemiğinde domino taşı misali dizilmiş dişlerin yanında, baş aşağı duran bir diş düşünün! Üstelik çeneye kendisini sığdırmaya çalışırken diğer dişleri ittirerek, kişinin bütün diş yapısını ve çene kapanışını bozmayı da başarabilir. Diş dizilimi ile ilgili sorunların hepsi bu diş yüzünden olur demiyoruz elbette; sonuçta diş dizilimi de genetik kontrol altındadır. Ama “Yirmi yaş dişim çıkınca ön dişlerimin dizilimi bozuldu!” diyenleri mutlaka duymuşsunuzdur ve hiç de haksız sayılmazlar.
Fakat estetik kaygılar, bu dişin yol açtığı sıkıntıların en basitidir. Sorunların başında, dişi çevreleyen epitel ve mukoza dokularının enfeksiyonu anlamına gelen perikronitis gelir. Perikronitisnedeniyle periodontitis dediğimiz periodontal doku enfeksiyonu; ağrı, püy (cerahat) oluşumu, ödem, ateş, kızarıklık, diş etlerinde kanama, yutkunma ve hatta ağız açma güçlüğü, kulağa yansıyan ağrılar, ağız kokusu, lenfadenopati ve fonksiyon kaybı ortaya çıkar. Ardından ilgili çene kemiği bölgesinde kemik yıkımı, dişin çekilmemesi halinde de, kemiğin periost altı bölgelerine yayılan enfeksiyon ile seyreden çok daha ağrılı ve ciddi abseler oluşur. Bu kemik yıkımına bağlı olarak çene kemiği, darbelere karşı dayanıksız ve kırılgan bir hale gelir. Bu nedenle yaşın ilerlemesiyle meydana gelen birtakım değişiklikler gerçekleşmeden önce bu dişlerin erken yaşta çekilmeleri, koruyucu bir tedavi yaklaşımıdır. Hiç sorun yaratmayan yirmi yaş dişlerinin bile erken yaşta çekilmesini savunan çok sayıda çalışma yayınlanmaktadır.
Bütün bu sorunlara ek olarak, kemik veya kemik iliğinin piyojenik iltihabı olarak ortaya çıkan osteomyelit hastalığına da sebep olabilirler. Fokal enfeksiyonun kan yoluyla bütün vücuda dağılan patojenlerinden de bahsetmeden geçmeyelim. Özellikle vücut direnci düşük olan veya savunma sistemini baskılayan bir hastalığa sahip bireylerde, çok daha ciddi sistemik sorunlara sebep olurlar. Bu tür hastalarda, bakteri ve bakteri toksinlerinin kanda çoğalmasıyla oluşan septisemi, tedavi edilmediği taktirde ölüme yol açabilir.
Bu dişlerin bir diğer zararı da, köklerinin bazı sinirlere* yakınlığı nedeniyle ortaya çıkabilen nevraljik ağrılardır. Bu ağrıları en iyi bilen, ağrıyı çeken hastanın kendisidir; ki onların tarifine göre de bıçak saplanması veya elektrik çarpması hissine benzeyen şiddetli ağrılardır.
* Yazarın notu: Nervus alveolaris inferior ve nervus auriculotemporalis sinirleri
Hastaların bazılarında yirmi yaş dişinin etrafında kistler ve tümörler meydana gelir. 2000 yılında yapılan bir çalışmaya göre, gömülü kalan yirmi yaş dişinin kist ve tümörlere neden olma oranı %3,10 iken, bu oran yaşlı hastalarda daha da yüksek olabilmektedir. Yani gömülü bir yirmi yaş dişi ağızda ne kadar uzun süre kalırsa, kist veya tümör oluşturma riski de o kadar artar. Gömülü kalan yirmi yaş dişlerinin %0,02 oranında malignant (kötü huylu) tümörlere yol açtığı gözlenmiştir. [4]
Gömülü dişten köken alan kistlerden en sık görüleni dentigeröz kistlerdir ve bunlardan da iyi ve kötü huylu tümörler gelişebilir. %17 oranında ameloblastomaya, ayrıca epidermoidve mukoepidermoid karsinomalara neden olabilirler (“karsinoma” kelimesi durumun ciddiyetine vurgu yapmış olmalı.) Görülen ameloblastomaların %50’si dentigeröz kistlerin epitel dokularından gelişmektedir. Ameloblastoma ve karsinomaların çoğu tipinde uygulanacak tedavi, bütün tümör türlerinde olduğu gibi radikal cerrahi ve gerekli olması halinde radyoterapi ve/veya kemoterapidir.
Bugün insan vücudundaki kalıtımsal hastalıkların %20’sini konjenital diş anomalileri meydana getirir. Bütün bu saydığımız komplikasyonlar nedeniyle çoğu diş hekimi ve cerrahi kurulu, yirmi yaş dişlerinin çok geç olmadan çekilmesi ve böylelikle ileride oluşabilecek sorunların önüne geçilmesini savunur.[5] Bu, evrim karşıtlarının iddia ettiğinin tam da tersi bir yaklaşımdır.
Yirmi yaş dişi neden çene kemiğine sığmıyor? Cevap: Evrim
Peki ama bu diş bir zamanlar çeneye gayet güzel sığıyor ve işlev görüyorken, neden böyle asi ve tehlikeli hale gelmiştir? İşte bu noktada, canlıların nesiller boyu geçirdiği değişikliklere ve kazandığı yeni özelliklere dair bize en güzel ve TEK bilimsel açıklamayı sunan, Charles Darwin’in 153 yıl önce bilim dünyasına kazandırdığı evrim teorisi devreye girer. Bu sürecin temelinde, çeşitli evrim mekanizmaları ve bugün bilim dünyasında artık tartışılmaz bir bilimsel gerçek olan “ortak ata” kavramı yatar.
Evrim sürecinde canlıların vücudunda bulunan bazı yapılar atrofiye veya dejenere olarak körelebilir, hatta zamanla tamamen ortadan kalkabilir. Yazının başında da değindiğim gibi yirmi yaş dişi şu anda, popülasyonun %35’inde hiç sürmemektedir. Bu yapılar, bugün eski işlevini yerine getirmeyen, ama “O halde neden varlar?” diye sorduğumuzda, atalarımızdan bizlere kalmış birer miras olduklarını anladığımız körelmiş yapılardır. Körelmiş organlar evrimin en güzel kanıtlarından birisidir; çünkü zaman içinde canlıya fayda sağlamayan yapıların seçilim sürecinde popülasyonda elenerek azaldığına işaret eder. Canlıya belirgin bir faydası olmadığı halde vücutta yer kaplayan, enerji tüketen ve zarar gördüğünde hastalıklara yol açabilen fazladan bir oluşum, uzun vadede kuşkusuz zararlı sıfatını da hakedebilir. Mevcut tıbbi yaklaşımlar sayesinde, günümüzde yirmi yaş dişi yüzünden ölen insan sayısı çok azdır ve doğal seçilim sürecinde bu yavaşlatıcı etki de göz önünde bulundurulmalıdır.
Vücudumuzda ve elbette diğer canlıların da vücutlarında, buna benzer onlarca yapı olmakla birlikte sorumuz yirmi yaş dişine yöneliktir. Bu nedenle, bizde ve diğer canlılarda görülen körelmiş yapılara değinip de konuyu fazla dağıtmadan, insanın diş ve çene evriminine odaklanacağım. Ama şunu belirtmeden de geçmek istemiyorum; bir yapının körelmiş organ sınıfına girmesi için, eskiden yerine getirdiği işlevi artık yerine getirmiyor olması gerekir. Yeni bir işlev kazanması halinde ise, eğer bu yeni işlev eskisinden farklıysa ya da canlı için hayati öneme sahip değilse, yine aynı şekilde körelmiş organ sınıfına girer. Yirmi yaş dişi de gayet açıktır ki, bir diş olması nedeniyle temel işlevi olan “çiğneme ve öğütme” işlevini yerine getirmemekte, vücutta buna eşdeğer başka bir görev üstlenmemekte; dahası diğer dişlerin bu işlevi yerine getirmesine de engel olmakta ve yukarıda saydığımız onlarca komplikasyona yol açarak sağlığı ve yaşamı bile tehdit eder hale gelebilmektedir.
Bizim atalarımız olan hominan türlerinde ise durum farklıdır. En eski hominan atalarımızın temelde, çiğ olarak tüketilen yaprak, çeşitli yeşillikler, kabuklu yemişler ve meyvelerden oluşan bitkisel bir diyete sahip olduğunu bugün biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki, çiğ gıdaların öğütülüp sindirilmesi için geniş yüzeyli ve iri azı dişleri ile birlikte güçlü çiğneme kasları gereklidir. Elimizdeki fosil kayıtları da bu öngörüyü doğruluyor. Bulunan en eski hominan fosillerinin çene kemikleri ve dişleri daha büyük, 3. azı dişleri yerli yerinde, çiğneme kasları daha kuvvetlidir. Bugüne kadar bulunan en eski gömülü yirmi yaş dişi ise, 1911 yılında keşfedilen ve Magdaleniyen dönemine (17-15 bin yılları arası) ait olan bir kadının alt çenesinde gözlenmiştir. Yani insan ve şempanze cinslerinin birbirinden ayrılma tarihinin yaklaşık 6 milyon yıl önceye denk geldiğini düşünürsek; bu, oldukça yakın bir tarihtir.
Bir canlının (ya da fosilinin) dişlerine bakarak onun sadece nasıl beslendiği değil, yaşantısı hakkında da pek çok şey öğrenebiliriz. Mesela kedi ve köpek familyaları etobur olmaları nedeniyle çiğ et dokusunu kesip parçalamaya yarayan sivri dişlere sahiptir. Sindirimi zor olan çiğ bitkisel besinler tüketen otobur hayvanların ise besinleri ezip öğütmeye yarayan, keskin olmayan ama yassı ve geniş yüzeyli dişleri vardır. Modern insanlar ise omnivordur, yani hem et hem de otla beslenir. Bu nedenle çenelerimizde her besin grubunda ayrı işlev görecek şekilde evrilmiş olan dört farklı diş grubu bulunur.
2000 yılında yayınlanan bir makalede, insanın evrimini incelerken, eski hominidlerin iki ayak üzerinde yürümeye başlamalarına ilişkin araştırmalar kadar, değişen beslenme alışkanlıklarıyla ilgili araştırmalara da ağırlık verilmesi gerektiği vurgulanıyordu. Beslenme alışkanlıklarında 4.4 – 2.3 milyon yıl önceki dönemde gerçekleşen çarpıcı değişimin incelenmesinin zorunlu olduğuna dikkat çekiliyor, bu değişiklikleri en fazla diş ve çene yapısında gözlemlediğimizin altı çiziliyordu. [6]
Hominid atalarımızın iki ayak üzerinde yürümeye başlaması (bipedalizm), ellerin serbest kalmasına ve alet yapımı gibi bambaşka alanlarda işlev görebilmesine olanak sağlamıştır. Beyin hacmindeki artışı tetikleyen etkenleri konu alan farklı görüşteki araştırmalar sürüyor olsa da, bu artışın, büyüyen beyine yer açmak için kafatası kemiklerinde büyümeye, dolayısıyla çene kemiklerinde ve dişlerde küçülmeye, yüz bölgesinde gerilemeye, çene ucunda belirginleşmeye, çiğneme kaslarının yapıştığı bölgelerde atrofi oluşmasına ve bu kasların zayıflamasına yol açtığı bilinmektedir. Özetle, şu an için bilim dünyasında yaygın olarak kabul edilen görüş, beyin hacmindeki artışın pişmiş gıdalar yenmesinden çok daha önce başladığı ve bu sürecin gelişiminde de birazdan kısaca değineceğim koşulların etkili olduğu yönündedir. Evrim sürecini yönlendiren esas etkenler, atalarımızın yaşam alanlarında meydana gelen değişimler ve hayatta kalma yarışını zorlaştırmış olan koşullardır. Bu sürece kısaca göz atalım.
Şu anda çeşitli radyometrik tarihleme yöntemleri sayesinde yaklaşık 4,5 milyar yıl yaşında olduğunu bildiğimiz dünyamız, yaklaşık 13,7 milyar yıl yaşında olan evren ile kıyaslandığında genç bir gezegendir ve içerisinde yaşayan canlılar ile birlikte, bir bütün olarak evrilmiştir. Canlılığın oluşması ve evrilmesi için 4,5 milyar yıl yeterli olmuştur. Bu zaman sürecinde kıta hareketleri ve iklimsel salınımlar nedeniyle, canlıların doğal habitatlarında ve yaşam koşullarında sürekli değişimler meydana gelmiş; bir yandan rastgele ortaya çıkan mutasyonlar devam ederken, bir yandan da coğrafi yalıtımın önemli rol oynadığı diğer evrim mekanizmaları işlemiştir. Dolayısıyla primat evrimini, bunların hepsi birlikte yönlendirmiştir. Tektonik hareketlerin etkisiyle yüksek sıradağların oluşumu ve ona bağlı olarak okyanus akımlarında ve atmosferik akımlarda meydana gelen değişikliklerin tetiklediği iklimsel salınımlar, bir zamanlar bütün Afrika kıtasını kaplayan yağmur ormanlarının azalmasına, yerini otlaklara ve çöllere bırakmasına sebep olmuştur. Atalarımızın ağaçlardan inerek iki ayak üzerinde yürümeye başlamasına ilişkin çok çeşitli çalışmalar yürütülmektedir ve bu, halen devam eden bir araştırma alanıdır. Fakat kesin olarak bildiğimiz, bütün bu değişikliklerin, kıtada farklı özelliklere sahip ve kimi zaman birbirinden yalıtılmış durumdaki habitatları ortaya çıkarmış olduğudur. Bu değişik yaşam alanlarında devreye giren evrim mekanizmaları, hominid atalarımızın da farklı türlere evrilmesine sebep olmuştur. Yaşadığı ortamda uyum ve üreme başarısı gösteremeyen, yani genlerini bir sonraki nesillere aktaramayanların, doğal seçilim sürecinde popülasyondaki sayıları gitgide azalmış ve sonunda nesilleri tükenmiştir.
Bugün, bundan 3-2 milyon yıl öncesinde yaşamış atalarımızdan biri olan Australopithecus africanus’un vejetaryen olduğunu ve çok az avlandığını biliyoruz. A. africanus’un dişlerine baktığımızda, bunların meyve, kabuklu yemiş ve yaprak çiğnemeye uygun olduğu görülüyor. Çenesi ve dişleri modern insanınkinden daha büyük de olsa, maymunlardan çok insana benziyorlar. Bu türün köpek dişleri de, kendisinden biraz daha eski bir tür olan Australopithecus afarensis’e göre daha küçük ve insansıdır. Kazı alanı yakınlarında taş alet veya ateşi kullandığına dair herhangi bir kanıt bulunmamıştır.
Bir diğer hominan türü, 2-1,2 milyon yıl önce yaşamış olan Paranthropus (veyaAustralopithecus) robustus’tur.İsmini geniş çenesi ve azı dişleri nedeniyle almıştır.* Azı dişleri sadece geniş yüzeyli ve hacimli değil, aynı zamanda da kalın bir mine tabakasına sahiptir. Birçok memelinin yanı sıra goril ve orangutanların da kafatasında bulunan sagittal crest isimli bir yapıya sahiptir. Bir çıkıntı şeklinde görülen bu yapı, buraya tutunan güçlü çiğneme kaslarına işaret eder. Bütün bunlar, çok çiğneme gerektiren sert gıdalarla beslendiğini gösterir.
*Yazarın notu: İngilizce’de robust: gürbüz, güçlü kuvvetli
Aynı grupta sınıflandırılan ve 2,6-1,2 milyon yıl önce yaşamış olan Paranthropus boisei fosillerinde ise, bizimkilerin neredeyse 4 katı büyüklüğünde, yine geniş yapılı öğütücü dişler ve güçlü çiğneme kaslarına işaret eden sagittal crest yapısı bulunur. Bu diş ve kas yapısının, en sert bitki köklerini bile çiğnemeye yetecek düzeyde olduğunu anlıyoruz. Hominan türlerindeki en kalın mine tabakası da bu türe aittir. Bu özellikleri P. boisei’yi, kuraklık dönemlerinde bile besin bulabilen başarılı bir hominan yapmıştır.
Onunla aynı dönemde, yaklaşık 2,3-1,4 milyon yıl öncesinde yaşamış olan Homo habilis ise, P. boisei’nin aksine daha küçük dişlere sahiptir. Bu eksikliğini, başka yetiler geliştirerek kapatmıştır: Leş yemek gibi. Leşçil bir canlı için besin her yerde bulunabilir ve bu özelliği sayesinde habilis, hayatta kalma yarışında bir adım öne geçmiştir. Leşlerin eti, çiğ bitkisel besinlerden daha kolay sindirilir, ayrıca içerdiği protein ve hayvansal yağlar nedeniyle beyin gelişiminde önemli bir rol oynar. Homo rudolfensis isimli bir diğer hominan türü de benzer şekilde leşçil özellikler geliştirmiş ve bu nedenle H. habilis ve H. rudolfensis türleri arasında sık sık besin ve alan rekabeti yaşanmıştır.
Ancak H. habilis’in tek özelliği leşçil olması değildir. Başlangıçta bir zaaf gibi görünen daha narin diş ve çene yapısı, onu hayatta kalabilmek için meraklı ve araştırmacı olmaya zorlamış ve sonunda Paranthropus türlerinin nesli tükenirken H.habilis, değişen yaşam koşullarına uyum sağlamasını kolaylaştıran yetenekleriyle neslini sürdürmeyi başarmıştır. Peki H. habilis, bu başarısını neye borçludur? Kelime anlamı “hünerli işçi” olan H.habilis, taş aletler icadedip bunları kemik kırmak ve kemik iliği çıkarmak için kullanan, şimdiye kadar keşfedilen en eski hominan türüdür. Ayrıca bazı bilim adamları, yırtıcılara karşı ekip halinde çalışmayı öğrenmenin de bu türe üstünlük sağladığını düşünmektedir. Yani başlangıçtaki dezavantajı, onu hayatta kalmak için farklı yöntemler geliştirmeye zorlamıştır. İşte habilis’in bu şansı ve becerisi sayesindedir ki şu anda biz burada bu satırları okuyabiliyoruz.
Evrim sürecinde bundan yaklaşık 1,8 milyon yıl önce ortaya çıkan bir diğer tür de Homo erectus’tur. Antropologlar, çiğneme kaslarının gücünü gösteren sagittal crest yapısının bu hominanda bulunmadığını farkederek, 2004 yılında yaptıkları çalışmayla konuya açıklık getirmiştir. Bu çalışmada MYH16 isimli bir gen keşfeden ekip, bu genin günümüzde güçlü çiğneme kaslarına sahip olan şempanze ve makak gibi primatlarda hala aktif olduğunu bulmuştur. DNA analizleri, bu geni etkisiz hale getiren mutasyonun dünyadaki bütün modern insanlarda mevcut olduğunu ve bu mutasyonun 2,1-2,7 milyon yıl önce meydana geldiğini gösteriyor. Bu zaman aralığı, hominan fosillerinde görülmeye başlanan çarpıcı evrimsel değişikliklerin hemen öncesine, yani küçülen çenelere ve büyüyen beyinlere sahip Homo cinsinin ortaya çıkmasından önceki döneme denk geliyor. Bu bulgulara göre, MYH16 geninde meydana gelen tek bir mutasyon çiğneme kaslarında küçülmeyi, kafa kemiklerinde şekil değişikliğini tetiklemiş, bu da beynin büyümesi için gerekli alanı sağlamış olabilir. Yani bir anlamda, daha büyük bir beyin için çiğneme kaslarının feda edildiğini söyleyebiliriz. Nitekim H. erectus’un beyin hacmi de P. boisei’den belirgin şekilde büyüktür ve sosyalleşmenin yanı sıra pek çok yetenek geliştirmesine sebep olmuştur. H. erectus’un avcı-toplayıcı olarak yaşayan ve ekip halinde avlanan ilk hominan türü olduğu görüşü yaygın kabul görür. Ayrıca kesin olmamakla birlikte gruplar halinde yaşamak için barınak yapan ilk hominan türü olduğu da düşünülmektedir. Fakat hepsinden önemlisi; ateşi kullandığını bildiğimiz en eski tür olmasıdır. Ekipteki bilim adamları, MYH16 genindeki mutasyonun H. sapiens evriminde elbette tek başına etkili olmadığını, ancak konuyla ilgili çalışmalara çok daha sağlam bir bakış açısı getirdiğini belirtiyor.[7]
* Yazarın notu: Bazı uzmanlar Afrikalı H. erectus türlerini, Asyalı H. erectus’tan birtakım kafatası özellikleriyle ayrılması nedeniyle H. ergaster isimli gruba dahil ederek sınıflandırır. Bu konuda farklı görüşler olsa da yaygın olarak kabul edilen görüş, H. ergaster’in Homo heidelbergensis, Homo sapiens ve Homo neanderthalensis gibi türlerin (ve dolayısıyla da bizlerin) doğrudan atası olduğudur.
Uzmanlar, yapılmış olan pek çok çalışmanın verilerinden yola çıkarak, değişen beslenme alışkanlıklarının insanın evrim sürecinde çok önemli bir yere sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat Richard Wrangham isimli bir İngiliz primatolog bu savı biraz daha ileri götürerek, insanın evrimini ve beyin hacmindeki artışı tetikleyen en önemli şeyin, ateşin keşfiyle besinlerin pişirilmesi ve böylece onlardan daha yüksek enerji elde edilmesi olduğunu öne sürmüştür. Birçok uzman ise hayvansal gıdaların pişmiş olmasından çok, içeriğindeki yüksek protein ve yağ oranları nedeniyle bu artışı tetiklediği görüşündedir. Et tüketimini sağlayan leşçillik ve avcılık özellikleri ise H. erectus’tan çok daha eskiye dayanır. Wrangham’ın hipotezinin bilim çevrelerinde pek kabul görmemesinin bir diğer sebebi de, H. erectus’un ateşi yemek pişirmek için kullanmış olduğuna dair kesin bir kanıt olmamasıdır. İnsanlar ve primatların vücut ağırlığı, beslenme şekilleri ve diş büyüklüğüne yönelik yapılan bazı karşılaştırmalı çalışmalar Wrangham’ın hipotezini destekliyor görünse de, şimdiye kadar bulunan ve destekli kanıtlara dayanan en eski yemek pişirme fırını sadece 400 bin yıllıktır. Yani H. erectus’un yaşamış olduğu 1,3-1,8 milyon yıllık döneme ait pişirme alanları bulunmadığı taktirde Wrangham’ın hipotezi sallantıda kalacaktır. Ancak Güney Afrika’daki bir kazı alanından elde edilen güncel bilgiler, bu tartışmaları belki de farklı bir yöne çekebilir. 2012’de yayınlanan bu çalışmada Boston Üniversitesi’nden arkeolog Francesco Berna ve ekibi, 2004 yılından beri kazı çalışmalarını yürüttükleri bölgedeki Wonderwerk Mağarası’nda yanmış çalı, yaprak ve kemik külleri bulduklarını bildirdi. Mağara ve civarında bulunan taş aletler, burada yaşayan hominanların H. erectus olduğunu gösteriyordu. Berna, kalıntıların yaklaşık 1 milyon yıl öncesine dayandığını; ancak pişirilmek amacıyla mı, yoksa tüketildikten sonra artıklardan kurtulmak için mi ateşe atıldığına ilişkin soruların cevaplanması gerektiğini söyledi.[8]
Atalarımızın olasılıkla 2 milyon yıl boyunca avcı ve toplayıcı olarak yaşadığı dönem, bundan 10 bin yıl önce tarım ve hayvancılığın gelişimi ile sona ermiştir. Beslenme alışkanlıklarındaki bu büyük değişimin, gen havuzunda da önemli bir çalkantıya sebep olmuş olması gayet akla yatkındır. Ancak o zamandan beri yalnızca 330 insan nesli gelip geçmiştir. Bazı uzmanlar bu sürenin, yeni beslenme alışkanlıklarımıza genetik anlamda tam olarak uyum sağlamamız için yeterli gelmemiş olabileceğini; hatta bunun, bugün karşılaştığımız pek çok hastalığın da kaynağı olabileceğini öne sürmektedir. Bu görüş üzerine yayınlanan çalışmalardan birisi, Colorado Üniversitesi’nden evrimsel biyolog ve beslenme uzmanı Loren Cordain ve ekibinin yaptığıdır. Buna göre bedenlerimiz, hızlı sindirilebilen ve beslenme alışkanlıklarımıza evrimsel anlamda yeni giren karbonhidatlarla başa çıkacak donanıma sahip değil. Bu durumun fenotipteki yansıması olarak ortaya çıkan hastalıklar, atalarımızın mirası olan eski genotipimizin yeni beslenme koşullarına henüz uyum sağlayamamış olması nedeniyle oluşuyor. Ekibe göre obezite, damar tıkanıklığı, kalp rahatsızlığı, kanser ve Diabet gibi pek çok hastalıkla boğuşuyor olmamızın sebebi de bu uyumsuzluk.[9]
Bizim türümüz olan ve şimdiye kadarki en eski fosili yaklaşık 200 bin yıl öncesine dayanan Homo sapiens sapiens, Homo cinsinden geriye kalmış olan tek türdür. Dişler, fosil iskelet sistemlerinin diğer parçalarına göre hem sayıca çok, hem de yapıları gereği dayanıklı olmaları nedeniyle hominan atalarımızın incelenmesinde sıkça kullanılır. Dişler, genotipin yansımasıdırlar ve doğal seçilim mekanizmalarından doğrudan etkilenirler. Son buzullaşma devrinin başlangıcı olan 100 bin yıl ile bundan 10 bin yıl öncesi arasındaki süreçte, azı dişlerinde görülen küçülme gözlemlenebilir orandadır ve her 2000 yılda %1’lik küçülmeye denk gelir. Ondan sonra başlayan tarım ve hayvancılık devrinde ise ikiye katlanarak 1000 yılda %1’lik bir oranla küçülmeye devam etmiştir. Bizim şu andaki yüz, çene ve diş yapımız, bundan 10 bin yıl önce yaşamış olan mezolitik insanlara göre %10, 30 bin yıl önce yaşamış olan üst paleolitik insanlara kıyasla da %20-30 oranında daha küçük ve narin yapılıdır. En küçük dişler, besin işleme tekniklerinin en uzun süredir kullanılmakta olduğu bölgelerde bulunur. Örneğin Avustralya aborjinleri gibi bazı insan gruplarının dişleri, arkaik H. sapienslere daha çok benzer, ki bu da coğrafi yalıtımın önemine işaret ediyor. Bu durum, bütün canlılarda evrimin itici gücü olan seçilim baskılarının son 10 bin yılda bile insan popülasyonunda yarattığı değişikliklerden sadece birisidir.[10]
Yirmi yaş dişinin gelecekte nasıl bir evrimsel süreçten geçeceğini bilemiyoruz, ama şüphesiz bunu etkileyen en önemli faktörlerden birisi de sürece dışarıdan müdahale eden diş hekimi ve cerrahların varlığıdır. Çoğu vakada dişler ve etkilemiş oldukları anatomik bölgeler tedavi ediliyor, dolayısıyla evrim sürecinde körelmelerini hızlandıracak olan sağlık sorunları azaltılıyor. Bu anlamda, aslında bu asi dişten kurtulmamızı kendi ellerimizle geciktirdiğimizi de söyleyebiliriz.

Kaynakça:
[1] Rozkovcova E., Markova M., Dolejsi J. 1999. “Studies on agenesis of third molars amongst populations of different origin”. Sbornik Lekarsky 100 (2):71–84. PMID 11220165.
[2] Almeida R. . Contribuição para o Estudo de Alguns Caracteres Dentários dos Indígenas da Luanda. Lisbon: Publicações Culturais; 1949.
[3] “Natural selection and molecular evolution in primate PAX9gene, a major determinant of tooth development,” Tiago V. Pereira, Francisco M. Salzano,Adrianna Mostowska,§ Wieslaw H. Trzeciak,§ Andrés Ruiz-Linares, José A. B. Chies, Carmen Saavedra, Cleusa Nagamachi, Ana M. Hurtado, Kim Hill, Dinorah Castro-de-Guerra Wilson A. Silva-Júnior, and Maria-Cátira Bortolini.
[4] O. Güven, A. Keskin, Ü. K. Akal. (2000). “The incidence of cysts and tumors around impacted third molars”. Int J Oral Maxillofac Surg 29 (2): 131–135.doi:10.1016/S0901-5027(00)80011-9. PMID 10833151.
[5] A Curriculum Vitae of Teeth: Evolution, Generation, Regeneration. Despina S. Koussoulakou, Lukas H. Margaritis, Stauros L. Koussoulakos, University of Athens, Faculty of Biology, Department of Cell Biology and Biophysics, Athens, Greece.
[6] Department of Cell Biology and Anatomy, Johns Hopkins University School of Medicine, 725 North Wolfe Street, Baltimore, MD 21205; and Department of Anthropology, University of Arkansas, Old Man 330, Fayetteville, AR 72701).
[7] “Myosin gene mutation correlates with anatomical changes in the human lineage.” Stedman HH, Kozyak BW, Nelson A, Thesier DM, Su LT, Low DW, Bridges CR, Shrager JB, Minugh-Purvis N, Mitchell MA., 25 Mart 25 2004.
[8] “Microstratigraphic evidence of in situ fire in the Acheulean strata of Wonderwerk Cave,” Northern Cape province, South Africa – Francesco Berna et al. 2012 – PNAS.
[9] “Origins and evolution of the Western diet: health implications for the 21st century1,2,” Loren Cordain, S Boyd Eaton, Anthony Sebastian, Neil Mann, Staffan Lindeberg, Bruce A Watkins, James H O’Keefe and Janette Brand-Miller.
[10] “Gradual Change in Human Tooth Size in the Late Pleistocene and Post- Pleistocene,” C. Loring Brace, Karen R. Rosenberg, Kevin D. Hunt; Museum of Anthropology, University of Michigan , 1987; Brace, 1963; McKee, 1984; Brace, 1979, 1980; Brace 1983.

