HIV virüsü ve evrim

(Son güncelleme 2026)

Evrim, yerçekimi gibi kaçınılmazdır. Galileo bir gün gezegenlere gidebileceğimizi hiç düşünmemiş; Darwin de gerçekleşmekte olan bir evrim olgusunu doğrudan gözlemleyebileceğimizi hiç aklına getirmemiştir. Oysa bugün büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz: gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını.

İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olan HIV (Human Immunodeficiency Virusü), 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık bir organizma. Bir zamanlar bu virüsün, Mısır firavunu Tutankhamon’un mezarını soymaya kalkanları cezalandırmak için mezara konulmuş olduğu ve virüsün bu yolla mezarı açanlara bulaşıp yayıldığı bile iddia edildi. Oysa bugün biliyoruz ki virüsün tarihi, kuşaklar boyunca meydana gelen değişikliklerin veya modifikasyonların tarihidir. Mikroskop altında HIV’in değişimini açıkça görebiliyoruz. AIDS, 1981 yılında bir zatürre çeşidinin görülmesindeki anlık artışı bildiren bir raporla dikkatleri üzerine çekti ve kısa zamanda yayıldı. İzleri takip edilerek ilk ortaya çıktığı yer de tespit edildi. İnsandaki HIV ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki bir hastanenin patoloji laboratuarında saptandı. Laboratuardaki örnekleri tarayan ekip, 1959 yılında bilinmeyen bir hastalıktan ölmüş birinin örneklerinde HIV virüsüne rastladı. Hastalık oradan yayılmış olmalıydı.

“AIDS virüsü son on yılda o kadar fazla mutasyona uğramıştır ki, yapılan ölçümlere göre bu süre zarfında sergilediği genetik çeşitlilikler, primat evriminin bütün tarihi boyunca ortaya çıkan çeşitlilikten fazladır!” —D. Dennett; Darwin’in Tehlikeli Fikri, 1995

HIV sıradışı bir virüstür. Genetik materyal olarak DNA değil RNA barındırır; diğer bir deyişle genleri DNA değil RNA üzerinde yer alır. HIV, girdiği canlının hücrelerini işgal edip bağışıklık sistemini çökertir; taşıyıcıyı değişik hastalıklara ve saldırılara karşı savunmasız bırakarak ölümüne yol açar. 2005 yılında HIV yüzünden 3 milyon kişi ölmüş, ölüm oranı da giderek artmıştır. 20 yıl önce Botswana’da, yeni doğmuş bir bebeğin beklenen ömrü 73 yıldı, buün bu rakam 29’a düştü. Yıllar önce bana “siz evrimleştiniz, biz yaratıldık” diyen öğrenci şimdi muhtemelen ölmüştür.

Güncelleme: Elbette bu veriler, tedavi olanaklarının çok daha sınırlı olduğu döneme aittir. Günümüzde birden fazla ilacın birlikte kullanıldığı antiretroviral tedavi, HIV’in çoğalmasını baskılayarak enfeksiyonun yönetilmesini sağlar. Tedaviyi düzenli sürdüren kişiler uzun ve sağlıklı bir yaşam sürebilir. Virüs düzeyi sürekli olarak belirlenemeyen seviyede kalan kişilerin HIV’i cinsel yolla bulaştırmadığı da gösterilmiştir. Ancak tedavi virüsü vücuttan tamamen kaldırmaz; ilaçların düzenli kullanılması ve tıbbi takibin sürdürülmesi gerekir.

HIV’in evrimsel tarihini gün gün, yıl yıl, hattâ bir yüzyıl boyunca izlemek mümkündür

HIV, evrim karşıtları için bile değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim göstermiş ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başarmıştır. Ölüm yaklaştığında hasta kendisini enfekte eden virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen virüsün torunlarının yuvası haline gelmiştir artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırır. Darwin, ileri sürdüğü mekanizmanın bu acımasız kanıtını görseydi mutlu olurdu. 

Resim: HIV virüsünün şematik yapısı. Dış yüzeyde gp120 ve gp41 proteinleri; kapsidin içinde viral RNA ve çoğalma için gerekli enzimler gösteriliyor.

HIV’in biyografisi bugün neredeyse tümüyle bilinir durumda. Bu yüzden HIV’in tarihi kuşaktan kuşağa gelişen değişiklikleri bizzat görmenin de tarihidir aynı zamanda. AIDS’e yol açan HIV virüsündeki mutasyon oranı taşıyıcı organizmadakinin bir milyon katıdır. Çünkü HIV RNA’sı, kendi kopyalarını üretmek konusunda çok başarısızdır; kopyalanma sırasında sürekli hata yapar. Kopyalama enzimlerindeki hata oranı HIV’e, enfekte ettiği vücuttakinden bir milyon kez daha fazla mutasyon birikimi sağlar. Genetik yapıdaki rastgele değişiklikler, tıpkı dillerde olduğu gibi yenilenme sırasında oluşan hatalar, virüsün kalıtsal yapısını hızla değiştirir. Virüsün genetik yapısında ortaya çıkan bu kalıtsal değişiklikler hastalık boyunca doğrudan gözlemlenebilir. İsveçli bir aile üzerinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koymuştur: 1970’lerin sonunda İsveçli bir erkeğe başka bir ülkede HIV virüsü bulaşmış; adam daha sonra ülkesine döndüğünde virüsü karısına, çocuklarına ve cinsel ilişkiye girdiği diğer kadınlara geçirmiştir. Söz konusu kişinin ve yakınındakilerin incelenmesi HIV’deki hızlı değişimleri ortaya koymuştur. 1980’den bu yana hasta kişi ve yakınındakilerden alınan örnekler, tek bir virüsün kısa bir zamanda ne kadar fazla değişip çeşitlenebildiğini gösteriyor.

Virüsün geçirdiği mutasyonlar doğal seçilim tarafından biriktirilir ve böylelikle saldırgan kısa zamanda, işgal ettiği bedenin bağışıklık sistemine, kendisine karşı kullanılan ilaçlara ve insan toplumlarının cinsel alışkanlıklarına uyum sağlar. Bu durum çevrede yeni bir değişiklik olana, örneğin yeni bir tedavi uygulanmaya başlayana dek devam eder. Yeni koşullar yeni değişiklikleri sağlar. Bu nedenle her AIDS hastası, evrim kuramının bir kanıtıdır. Hastalık ilerledikçe doğal seçilim, virüsün kimliğini değiştirir. Kullanılan ilaçlar da evrimsel değişime neden olur; her ilaca verilen tepki farklıdır. HIV’in küçücük genomunun beş yaşamsal bölgesinde gerçekleşen önemsiz değişimler, virüsün en iyi ilaç tedavisinden bile kaçabilmesini sağlayabilir.

Resim: HIV’in şematik yapısı. Lipit zarfın üzerindeki yüzey proteinleri, içindeki viral RNA ve ters transkriptaz enzimi gösteriliyor.

HIV primatlardaki virüslere çok benzer. Maymunlardaki SIV böyle virüslerdendir. İnsan HIV’i ile çok büyük benzerlikler gösterir, ama hastalığa yol açmaz. HIV muhtemelen primatlardan insana bulaşmış ve insanda öldürücü hale gelmiştir. Aynı virüsün insanlarda öldürücü hastalığa neden olurken maymunlarda zararsız kalmasının nedeni yine doğal seçilimdir. Birçok hastalık -belki de çoğu- insanlara hayvanlardan bulaşır: kuduz hastalığı köpeklerden, sıtma sivrisineklerden, kuş gribi kuş ve kümes hayvanlarından, şarbon sığırlardan, Lyme Hastalığı geyiklerden ve daha başka çok sayıda değişik hastalık bakteri, virüs ve mantar gibi çok küçük organizmalardan geçer. 

Resim: HIV’in bir hücreye girişini gösteren temsili çizim

Bilim, düşüncelere modeller üretir. AIDS’e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı evrim geçirebilir. Kuşku yok ki, evrim geçirerek bugüne geldik. Ama en yakın akrabalarımızla bile doğuştan gelen büyük farklılıklarımız var. Örneğin bebekler kendi kendilerine oynarken ellerini ağızlarına götürür ve anlamsız sözler çıkarırlar. Hiçbir primat türü bunu yapamaz. İnsanda sağlam olan ve konuşma üzerinde etkisi bulunan bir genin (FOXP2) bütün şempanzelerde hasarlı olduğu tespit edilmiştir. Aynı gen kuşlarda da bulundu. Söz konusu genin, daha az vokal özelliklere sahip türlerle kıyaslandıklarında, papağan ve kanarya gibi daha fazla şakıyan; şarkı öğrenip sesleri taklit edebilen kuş türlerinde çok daha fazla kodlandığı görüldü. 

Kaynak: İngiliz genetikçi Prof. Steve Jones, Darwin’s Ghost: The Origin of Species Updated, Random House, 2001.

Okuduğunuz yazı kitaptan uyarlanarak çevrilmiş, görseller sonradan eklenmiştir. 

Keşfet