Yaşam kaçınılmaz mı, yoksa sadece bir tesadüf mü?

Prof. Dr. Nick Lane, yaşamın kökeni, evrimsel biyokimya ve karmaşık hücrelerin evrimi üzerine araştırmalar yürüten İngiliz bir biyokimyacıdır. University College London’da evrimsel biyokimya profesörü ve Yaşamın Kökeni ve Evrimi Merkezinin direktörüdür. Imperial College London’da biyokimya eğitimi almış, doktorasını 1995’te Royal Free Hospital Medical School’da tamamlamıştır. Beş popüler bilim kitabının yanı sıra Nature ve New Scientist gibi önemli bilim dergilerinde yayımlanan çok sayıda makalenin de yazarıdır. Life Ascending: The Ten Great Inventions of Evolution (Yükselen Yaşam: Evrimin En Büyük On İcadı) adlı kitabı, 2010 yılında Royal Society Bilim Kitabı Ödülü’ne layık görülmüştür.

Aşağıda okuyacağınız yazı, Nick Lane’in New Scientist dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında yayımlanan “Life: Inevitable, or just a fluke?” başlıklı makalesinin çevirisidir. Görseller orijinal makaleden alınmıştır; yalnızca mitokondri görseli ve ATP senteziyle ilgili video bağlantısı tarafımca eklenmiştir.

Yaşam: Kaçınılmaz mı, yoksa sadece bir tesadüf mü? 

Kepler uzay teleskobunun keskin gözlemleri sayesinde, her geçen gün kendimizinkine benzeyen daha da fazla gezegen keşfediyoruz. Henüz Dünyaya tıpatıp benzeyen bir gezegen bulabilmiş değiliz; ancak o kadar çok gezegen keşfediliyor ki, galaksimizin yaşanabilir gezegenlerle dolu olduğu anlaşılıyor.

Bu keşifler, eski bir paradoksu da yeniden gündeme getiriyor ve fizikçi Enrico Fermi’nin 1950’de sorduğu şu soruyu tekrar sormamıza neden oluyor: Evrende yaşamın var olabileceği birçok ortam varsa ve uzaylı yaşam formları yaygın olarak bulunuyorsa, neredeler? Yarım asrı aşkın süredir devam eden Dünya dışı zekâ arayışlarından şimdiye kadar eli boş döndük.

Evren, elbette çok büyük bir yer. Frank Drake’in evrende yaşamın olasılığına ilişkin ünlü ve iyimser “denklemi” bile, zekâ sahibi uzaylı yaşam formlarına rastlama ihtimalimizin çok düşük olduğunu gösteriyor: Oralarda bir yerlerde olsalar bile onların varlığından hiç haberdar olmayabiliriz. Ancak bu cevap, artık hiç kimseyi tatmin etmiyor.

Çok daha derin açıklamalar mevcut. Belki de uzaylı medeniyetler, galaktik ölçekte göz açıp kapayıncaya kadar belirip kayboluyordur; başka gezegenleri kolonileştirebilecek duruma gelmeden çok önce kendilerini yok ediyorlardır. Veya bir diğer ihtimal: koşullar mükemmel olsa da, yaşam nadiren ortaya çıkıyordur.

Resim: Uzak gezegenleri arama çalışmaları henüz yeni başladı, ancak şimdiden başka yıldızların çevresinde Dünya büyüklüğünde birkaç gezegen keşfettik. Bunların hepsi, yaşama elverişli olamayacak kadar yıldızlarına yakın yörüngelerde dolanıyor. Ancak keşfedilmiş olmaları, yaşanabilir gezegenlerin yaygın olduğunu düşündürüyor. Öyleyse bütün uzaylılar nerede?

Bu ve buna benzer soruları evrene bakarak cevaplayamıyorsak, acaba ipuçlarını kendi gezegenimize bakarak elde edebilir miyiz? Yaşam, Dünyada sadece bir kez doğdu ve elimizdeki tek örnek buysa, ona bakarak çok kapsayıcı bir sonuca varamayabiliriz. Ama iş bununla bitmiyor. Yaşam için gerekli ve zorunlu bir unsur olan enerjiyi inceleyerek, evrende basit yaşam formlarının çok yaygın olduğu, ama bunların her zaman hayvanlar gibi daha karmaşık yaşam biçimlerine evrimleşmediği sonucuna da varabiliriz. Yanılıyor olabilirim, ama haklıysam Dünyada yaşamın ilk kez ortaya çıkışıyla karmaşık canlıların görülmeye başlanması arasında geçen uzun zaman dilimi, uzaylıları neden henüz keşfedemediğimize ilişkin bambaşka bir açıklamaya işaret ediyor demektir.

Resim: Dünya, Güneşten ortalama 1 astronomik birim (AB) uzaklıktadır. Güneş Sistemindeki yaşanabilir bölgenin tahmini sınırları 0,8–1,5 AB arasındadır.

Canlılar, sadece yaşamlarını devam ettirmek için bile muazzam bir enerjiye ihtiyaç duyar. Yediklerimiz, bütün canlı hücrelere güç veren ATP isimli bir yakıta dönüştürülür. Bu yakıt, gün içinde sürekli geri dönüştürülür: bir insan günde yaklaşık 70–100 kg ATP kullanır ve yeniden üretir. Bu yüksek miktardaki yakıt, enzimler tarafından oluşturulur. Enzimler, milyonlarca yıl süren evrim sürecinde, tepkimelerle ortaya çıkan kullanılabilir enerjiyi son damlasına kadar değerlendirmeye uyarlanmış olan biyolojik katalizörlerdir.

İlk canlılara güç veren enzimler, günümüzdekiler kadar verimli olamazdı. Dolayısıyla ilk hücreler, büyüyüp bölünebilmek için çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyordu; muhtemelen modern hücrelerin binlerce, hatta milyonlarca katı kadar. Bu durum, evrenin geri kalanında da aynı şekilde geçerli olmalıdır.

Bu muazzam enerji ihtiyacı, yaşamın kökenine dair hipotezlerde genellikle göz ardı ediliyor. Dünyadaki bu ilk enerji kaynağı ne olabilir? Yıldırımlar veya ultraviyole radyasyonu gibi eski açıklamalar yeterli değil. Hiçbir canlı hücrenin enerjisini bu şekilde elde etmediği gerçeği bir yana, bu enerjiyi belirli bir yerde yoğunlaştıracak bir mekanizma da yoktur. İlk canlılar gidip kendilerine enerji kaynağı arayamayacağına göre, yaşam enerjinin bol bulunduğu bir yerde ortaya çıkmış olmalıdır.

Günümüzde canlıların büyük bir kısmı enerjisini Güneşten sağlıyor, ancak fotosentez karmaşık bir süreçtir ve büyük olasılıkla ilk canlıların enerji kaynağı değildi. Peki bu kaynak ne olabilir? Basit hücrelerin genomlarını karşılaştırarak yaşamın tarihini yeniden yapılandırmak çeşitli güçlükler içerir. Yine de bu çalışmaların hepsinin sonucu, aynı noktaya işaret eder: Öyle görünüyor ki ilk hücreler, enerji ve karbonlarını, hidrojen (H2) ve karbondioksit (CO2) gazlarından elde ediyordu. H2 ile CO2’in tepkimesi, doğrudan organik moleküller üretir ve enerji salar. Bu önemli bir nokta, çünkü bu basit moleküllerin oluşması da yeterli değil. Basit moleküllerin bir araya gelerek, yaşamın yapı taşları olan zincirleri de oluşturmaları gerekir, ki bu da çok daha fazla enerji gerektiren bir süreçtir.

İlk canlıların enerjiyi nereden elde ettikleriyle ilgili elimizdeki bir diğer ipucu da, bildiğimiz bütün canlılarda bulunan bir enerji üretim mekanizmasıdır. Bu mekanizma o kadar beklenmedikti ki, İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell tarafından 1961 yılında önerilmesinin ardından yirmi yıl boyunca hararetli tartışmalara yol açtı.

Evrensel Kuvvet Alanı    

Mitchell, hücrelerin enerjisinin kimyasal tepkimelerden değil, bir tür elektrikten, daha doğrusu hücre zarının iki tarafı arasındaki proton (elektrik yüklü hidrojen çekirdeği) derişimi farkından sağlandığını öne sürdü. Protonlar artı yüklü olduğu için aralarındaki derişim farkı, hücre zarının iki bölgesi arasında yaklaşık 150 millivolt’luk bir elektrik gerilimi yaratır. İlk bakışta kulağa az gelebilir, ancak bu gerilim yalnızca 1 milimetrenin milyonda beşi kadar bir mesafede oluştuğundan, bu küçücük mesafedeki elektrik alanının şiddeti muazzamdır: Metre başına yaklaşık 30 milyon volt. Bu da bir yıldırımın elektrik alanına eşdeğerdir.

Mitchell, bu elektriksel itici kuvvete “proton itici kuvvet” adını verdi. Bu isim, Yıldız Savaşları filmindeki bir terime benziyor olsa da, aslında hiç de isabetsiz bir tanım değildir. Esasen bütün hücreler, Dünyadaki yaşam için genetik kod kadar evrensel olan bir kuvvet alanıyla çalışır. Bu muazzam elektriksel potansiyel, örneğin kamçıların hareketini doğrudan sağlamak veya enerji bakımından zengin bir yakıt olan ATP’yi (adenozin trifosfat) üretmek için kullanılabilir.

Ne var ki bu kuvvet alanının oluşturulması ve ondan yararlanılması son derece karmaşık bir işlemdir. ATP’yi yapan enzim, protonların içeri doğru akmasıyla enerjilendirilen bir döner motordur. Zar gerilimini üretmeye yarayan bir diğer protein (NADH dehidrogenaz) ise, buharlı bir motora benzer. Protonları dışarı atmaya yarayan bir pistonu vardır. Bu iki olağanüstü nanoskopik makine, çok uzun bir doğal seçilim sürecinin ürünü olmalıdır. (ATP senteziyle ilgili video – İngilizce) Dolayısıyla başlangıçta yaşamın enerji ihtiyacını karşılamış olamazlar; bu da bizi bir paradoksla karşı karşıya bırakır.

Canlılar muazzam miktarda enerji tüketir ve verimsiz ilkel hücreler bundan çok daha fazlasına ihtiyaç duymuş olmalıdır. Bu büyük miktardaki enerji, büyük olasılıkla bir proton gradyanından (zarın iki tarafı arasındaki proton derişimi farkından) elde ediliyordu. Çünkü bu mekanizmanın bütün canlılarda bulunması, evrimin erken dönemlerinde ortaya çıktığını gösteriyor. Peki ama ilkel canlılar, bugün böylesine karmaşık bir düzenek gerektiren bir işlemi nasıl gerçekleştirmiş olabilir?

Böyle yüksek miktarlarda enerjiyi elde etmenin çok basit bir yolu vardır. Üstelik bu durum, bana yaşamın ortaya çıkışının aslında o kadar da zor olmadığını düşündürüyor.

Benim tercih ettiğim açıklama, 20 yıl önce jeolog Michael Russell tarafından öne sürülmüştü. Şu anda NASA’nın Kaliforniya eyaletinin Pasadena kentindeki Jet İtki Laboratuvarında görev yapan Russell, öncesinde derin-deniz hidrotermal bacaları üzerinde çalışıyordu. “Derin-deniz bacaları” dendiğinde birçok insanın aklına, çevrelerinde dev tüp solucanlarının yaşadığı, siyah dumanlar çıkaran hidrotermal bacalar geliyor. Oysa Russell’ın kafasındaki imge çok daha mütevazı bir şeydi: Alkalen hidrotermal bacalar. Bunlar volkanik değildir ve tütmezler de. Dünyanın manto tabakasındaki olivin gibi demir-magnezyum mineralleri barındıran elektronca zengin kayaçların içerisine deniz suyunun süzülmesiyle oluşurlar.

Olivin ve su etkileşime girerek serpantinit oluşturur; bu süreçte kayaç genleşip çatlar, böylece içeri daha fazla su girer ve tepkime devam eder. Serpantinleşme, hidrojence zengin alkalen (düşük protonlu) sıvılar meydana getirir ve açığa çıkardığı ısı, bu sıvıların yeniden okyanus tabanına doğru yükselmesini sağlar. Bu sıvılar, daha soğuk olan deniz suyu ile karşılaştıklarında, mineraller çökmeye başlar ve 60 metre yüksekliğe çıkabilen bacalar oluşur. Russell’ın fark ettiği gibi bu tür bacalar, yaşamın oluşması için gereken her şeyi sağlar. Daha doğrusu 4 milyar yıl önce sağlamıştır.

Resim: Alkalen hidrotermal bacalar, ilk yaşamın geliştiği ortamı sağlamış olabilir.

Dünyanın ilkel koşullarında oksijen yok denecek kadar azdı, dolayısıyla okyanuslarda bol miktarda çözünmüş halde demir bulunuyordu. Büyük olasılıkla bugün olandan çok daha fazla miktarda da CO2 bulunuyordu, yani denizler hafif asidikti (=çok fazla proton barındırıyordu).

Böyle bir ortamda neler olacağını bir düşünün. Gözenekli bacaların içerisinde, incecik mineral duvarlarla çevrili ve birbirlerine bağlı olan ufak, hücremsi boşluklar vardır. Bu duvarlar, günümüzde hücrelerin CO₂’yi organik moleküllere dönüştürmek için kullandığı katalizörlerin aynılarını, özellikle çeşitli demir, nikel ve molibden sülfürlerini barındırır (ancak bu katalizörler hücrelerde proteinlerin içine gömülü hâldedir).

Hidrojence zengin sıvılar, katalitik mikro-gözeneklerden meydana gelen bu labirentten süzülerek geçer. Normalde CO2 ile H2’nin tepkimeye girmesini sağlamak zordur: Küresel ısınmayı azaltmak amacıyla CO2’yi yakalama çabalarında karşılaşılan sorun da tam olarak budur. Yani sadece katalizörlerin varlığı yeterli olmayabilir. Fakat canlı hücreler, karbonu yakalamak için yalnızca katalizörleri kullanmaz; tepkimenin gerçekleşmesini sağlamak için proton gradyanlarından da yararlanır. Bir bacanın alkalen sıvıları ile asidik suyu arasında da doğal bir proton gradyanı mevcuttur.

Bu doğal proton-itici kuvvet , organik moleküllerin oluşumunu sağlamış olabilir mi? Bundan tam anlamıyla emin olmak için henüz çok erken. Ben de tam olarak bu soru üzerine çalışıyorum ve önümüzde heyecan verici gelişmeler yaşanabilir. Ama şimdilik cevabın “evet” olduğunu varsayarak tahminlerde bulunmakla yetinelim. Bu neyi çözer? Çok şeyi çözer. CO2 ile H2 arasındaki tepkimenin önündeki engel ortadan kalktığında, tepkime hızla ilerleyebilir. Dahası alkalen hidrotermal bacalara özgü koşullarda H2 ve CO2’nin birleşerek canlı hücrelerde bulunan molekülleri (amino asitler, lipitler, şekerler ve nükleobazlar) oluşturması, gerçekten de enerji açığa çıkaran bir süreçtir.

Bu da demek oluyor ki, yaşam termodinamiğin ikinci yasasına aykırı olmak bir yana, bu açıdan bakıldığında bizzat bu yasanın etkisiyle ortaya çıkmaktadır. Gezegen çapındaki bir dengesizliğin kaçınılmaz sonucudur. Elektronca zengin kayalar, elektronca fakir ve asidik olan okyanuslardan, baca sistemleri tarafından delinen ince bir kabukla ayrılmış olur. Baca sistemleri, bu elektrokimyasal itici gücü hücremsi sistemlere yöneltir. Bütün gezegenin koca bir pil olduğunu düşünebiliriz; hücre ise, aynı ilkelerle oluşan minik bir pildir.

Doldurulması gereken boşluklar olduğunu kabul ediyorum; organik moleküller üreten bir elektrokimyasal reaktör ile yaşayan ve nefes alan bir hücrenin oluşumu arasında pek çok aşama vardır. Ama resmin tamamını bir an için hayal edin. Yaşamın kökeni için çok kısa bir alışveriş listesi yeterlidir: kayaç, su ve CO2.

Su ve olivin, Evrende en çok bulunan maddelerden ikisidir. Güneş Sistemindeki birçok gezegenin atmosferinde bol miktarda CO2 bulunur, dolayısıyla onun da evrende yaygın bir madde olduğunu söyleyebiliriz. Serpantinleşme kendiliğinden gerçekleşen bir tepkimedir ve su bulunan her kayalık gezegende büyük ölçekte gerçekleşmesi beklenir. Bu açıdan baktığımızda, Evrenin basit hücrelerle kaynıyor olması gerekir; şartlar uygun olduğunda yaşamın ortaya çıkması gerçekten de kaçınılmaz olabilir. Dünyada yaşamın, ortaya çıkabileceği koşullar oluşur oluşmaz başlamış gibi görünmesi pek de şaşırtıcı değildir.

Peki sonra ne olur? Basit yaşam bir kez ortaya çıktı mı, uygun koşullar altında zamanla daha karmaşık biçimlere evrimleşeceği genellikle varsayılır. Ama Dünyada böyle olmamıştır. Basit hücrelerin ortaya çıkışıyla onların karmaşık formlara dönüşümü arasında, gezegenin toplam ömrünün neredeyse yarısı kadar süren bir gecikme yaşanmıştır. Dahası, 4 milyar yıllık evrim sürecinde basit hücrelerden karmaşık hücreler yalnızca bir kez ortaya çıkmıştır. Bu, olağanüstü nadir görülen ve rastlantısal bir olayı düşündüren bir durumdur.

Eğer basit hücreler milyarlarca yıl boyunca yavaş yavaş daha karmaşık hücrelere evrimleşmiş olsaydı, çok çeşitli ara hücre biçimleri ortaya çıkmış olurdu ve bunların bazılarının bugün de var olması gerekirdi. Ancak böyle ara hücreler yoktur. Aksine, arada büyük bir boşluk vardır. Bir yanda hem genom hem de hücre hacmi bakımından küçük olan bakteriler var: Doğal seçilimle sadeleşmiş, en aza indirgenmiş yapılarıyla hücreler diyarında adeta birer savaş uçağı gibidirler. Diğer yanda da büyük ve hantal ökaryot hücreler var: bunlar da savaş uçağından çok uçak gemilerine benzetilebilir. Tipik bir tek hücreli ökaryot hücre, bir bakteriden 15 bin kat daha büyüktür ve genomu da bu oranla uyumludur.

Resim: (Aires Photography/Getty Images)

Büyük bölünme    

Dünyadaki bütün karmaşık canlılar, yani hayvanlar, bitkiler, mantarlar vb ökaryottur ve aynı ortak atadan evrimleşmiştir. Dolayısıyla ökaryotların atasını oluşturacak olan tek seferlik bir olay gerçekleşmemiş olsaydı, balıklar, dinozorlar, bitkiler ve insansı maymunlar da var olamayacaktı. Basit hücreler, daha karmaşık biçimlere evrimleşmek için gereken hücresel yapıya sahip değildir.

Peki neden? Bu konuyu yakın zamanda, dünyanın önde gelen hücre biyologlarından biri olan Düsseldorf Üniversitesi’nden Bill Martin ile birlikte araştırdım. Çeşitli hücrelerin metabolik hızları ve genom büyüklüklerine ilişkin verilerden yararlanarak, basit hücreler büyüdükçe ne kadar enerjiye sahip olabileceklerini hesapladık (Nature, C. 467, S. 929).

Keşfettiğimiz şey, büyümenin olağanüstü bir enerji bedeli gerektirdiğiydi. Bir bakteriyi bir ökaryot hücre büyüklüğüne kadar genişletecek olsaydık, eşdeğer büyüklükteki bir ökaryot hücreye kıyasla gen başına kullanabileceği enerji miktarı on binlerce kat daha az olurdu. Bir hücrenin, içerdiği her gen için yüksek miktarda enerjiye ihtiyacı vardır çünkü genin protein üretmesi, yoğun enerji gerektiren bir işlemdir. Bir hücrenin enerjisinin çoğu protein üretiminde harcanır.

Bakterinin büyümekle bir şey kazanmayacağı fikri, birçok karmaşık hücreden daha büyük olan birtakım dev bakterilerin (örneğin Epulopiscium) varlığı nedeniyle ilk bakışta çelişkili gelebilir. Epulopiscium, cerrah balıklarının bağırsaklarında yaşar ve genomunun 200.000’e kadar kopyasını barındırır. Tüm bu genom kopyaları hesaba katıldığında, toplam DNA miktarı çok fazla olmasına rağmen, Epulopiscium’un herhangi bir geninin her bir kopyasına düşen enerji miktarı normal bakterilerdekiyle neredeyse aynıdır. Bunları dev hücrelerden ziyade, birleşerek tek bir hücre oluşturmuş hücre toplulukları olarak düşünmek daha doğru olabilir.

O halde büyük bakterilerin neden bu kadar fazla genom kopyasına ihtiyacı vardır? Hücrelerin, zarları boyunca oluşan kuvvet alanından enerji sağladıklarını ve bu zar geriliminin bir yıldırımınkine eşdeğer olduğunu hatırlayın. Hücreler bu konuda hata yapmayı göze alamaz. Zar geriliminin kontrolünü kaybederlerse ölürler. Şu anda Londra Üniversitesi Queen Mary’de görev yapan biyokimyacı John Allen, yaklaşık 20 yıl önce, genomların protein üretimini düzenleyerek zar gerilimini kontrol etmek için vazgeçilmez olduğunu öne sürdü. Bu genomlar, yerel değişimlere süratle müdahale edebilmek için zarın yakınlarında bulunmak zorundadır. Allen ve diğer araştırmacılar, bu açıklamanın ökaryotlar için geçerli olduğunu gösteren birçok kanıt elde etti; aynı durumun basit hücreler için de geçerli olduğunu düşünmemizi sağlayan güçlü gerekçeler var.

O halde basit hücrelerin karşı karşıya kaldığı sorun şu: Daha büyük ve karmaşık hale gelebilmek için daha fazla enerji üretmeleri gerekiyor. Bunu yapmalarının tek yolu, zarın enerji üretimine yarayan alanlarını genişletmek. Fakat zar alanı genişledikçe, oluşan gerilimi kontrol altında tutabilmek için de genomlarının tamamının kopyalarını üretmek zorundalar; ki bu da gen kopyası başına düşen enerjiyi hiç de artırmayacak.

Diğer bir deyişle, basit hücrelerin gen sayısı arttıkça, bu genlerle yapabilecekleri şeyler de azalıyor. Ve işe yaramayan genlerden oluşan bir genom hiç de avantajlı bir şey değil. Bu, daha karmaşık hâle gelmenin önünde büyük bir engeldir; çünkü bir balığın veya ağacın oluşumu, bakterilerin sahip olduğundan binlerce daha fazla gen gerektirir.

Peki ökaryotlar bu sorunu nasıl aşmış? Mitokondri edinerek.

Yaklaşık 2 milyar yıl önce basit bir hücre bir şekilde, bir diğer basit hücrenin içine girdi. Konak hücrenin kimliği tam olarak bilinmiyor, ancak içine aldığı bakterinin burada bölünmeye başladığını biliyoruz. Konak hücrenin içindeki bu bakteriler, sonraki nesillerde daha fazla temsil edilmek için rekabet ediyordu. Enerji üretme kapasitelerini kaybetmeden en hızlı çoğalanların sonraki nesillerde daha fazla yer alma olasılığı vardı.

Resim: Solda mitokondrinin iç yapısı; sağda ökaryot hücrede mitokondrilerin konumu gösterilmiştir. İç zarın oluşturduğu kıvrımlarda (kristalar) bulunan ATP sentaz enzimi, ADP ve inorganik fosfattan (Pi) ATP sentezler.

Nesiller boyunca bu endosimbiyotik bakteriler, hem ATP üretmek için gerekli zara hem de zar gerilimini kontrol etmek için gerekli genoma sahip küçük güç jeneratörlerine evrimleşti. Ancak bu süreçte en temel bileşenlerine kadar sadeleştiler. Bakterilere özgü biçimde, gereksiz olan her şey ortadan kalktı. Mitokondrilerin başlangıçta yaklaşık 3000 genlik bir genomu varken, günümüzde geriye yalnızca 40 kadar gen kalmıştır.

Konak hücre açısından durum farklıydı. Mitokondriyal genom küçüldükçe, konak hücrenin her gen kopyası için kullanabileceği enerji miktarı arttı ve genomu büyüyebildi. Mitokondri filolarının sağladığı bol miktarda ATP sayesinde konak hücre, DNA biriktirerek büyümekte özgür hâle geldi. Mitokondrileri, hücre çekirdeğindeki DNA’yı “taşıyan” bir helikopter filosu olarak düşünebilirsiniz. Mitokondriyal genomlar kendi gereksiz DNA’larından arındıkça hafiflediler ve her biri daha ağır bir yük taşıyabilir hâle geldi. Böylece çekirdek genomu giderek daha fazla büyüyebildi.

Bu dev genomlar, karmaşık yaşamın evrimleşmesini sağlayan genetik ham maddeyi sundu. Mitokondriler karmaşıklığı zorunlu kılmadı, ancak mümkün hâle getirdi. Enerji sorununun başka nasıl aşılabileceğini hayal etmek zor. Bunun Dünyada yalnızca bir kez gerçekleştiğini de biliyoruz, çünkü bütün ökaryotlar ortak bir atadan evrimleşmiştir.

Hilkat garibesi 

Bu durumda karmaşık yaşamın ortaya çıkışı, rastlantısal tek bir olaya, yani basit bir hücrenin başka bir hücre tarafından alınmasına bağlı görünüyor. Bu tür birliktelikler karmaşık hücrelerde yaygın olabilir, ancak basit hücrelerde son derece nadirdir. Üstelik sonuç hiç de kesin değildi: Bu iki yakın ortak, soylarından gelen hücreler gelişip çoğalabilene kadar birçok zorlu karşılıklı uyum sürecinden geçti.

Bu durum, zeki uzaylıları bulma olasılığımız açısından pek umut verici değil. Basit yaşamdan karmaşık yaşama doğru kaçınılmaz bir evrimsel yol bulunmadığı anlamına geliyor. Milyarlarca yıl boyunca sayısız bakteri popülasyonunda durmaksızın işleyen doğal seçilim bile karmaşık yaşamın ortaya çıkmasını sağlayamayabilir. Bakteriler bunun için gerekli hücresel yapıya sahip değildir. Mevcut hâlleriyle enerji bakımından sınırlı değillerdir. Sorun, ancak hücre hacimlerini ve genomlarının büyüklüğünü artırmak için nelerin gerekli olduğuna baktığımızda ortaya çıkar. Bakterilerin, enerji manzarasındaki derin bir kanyonda bulunduklarını ve buradan çıkamadıklarını ancak o zaman görebiliriz.

Peki yaşamın ortaya çıkma olasılığı nedir? Basit yaşamın evrende yaygın olmaması şaşırtıcı olurdu. Basit hücreler, her yerde bolca bulunan maddelerden (su, kaya ve CO₂) oluşur ve termodinamik açıdan ortaya çıkmaları neredeyse kaçınılmazdır. Dünyanın erken dönemlerinde ortaya çıkmış olmaları, istatistiksel açıdan sıra dışı bir durum olmak bir yana, tam da bekleyeceğimiz bir sonuçtur.

Drake denkleminin iyimser varsayımı, yaşamın ortaya çıktığı gezegenlerin %1’inde zeki yaşamın geliştiği yönündeydi. Ancak haklıysam, karmaşık yaşamın ortaya çıkması hiç de kaçınılmaz değildir. Dünyada dört milyar yıl içinde yalnızca bir kez, nadir ve rastlantısal bir olay sayesinde ortaya çıkmıştır. Evrenin başka yerlerinde de benzer bir rastlantısal olayın gerekli olacağını düşünmek için her türlü nedenimiz var. Karmaşıklığın önündeki enerji engelini başka hiçbir şey aşamazdı.

Bu akıl yürütme, Dünya benzeri gezegenlerde yaşam yaygın olsa bile bunların çok azında karmaşık hücrelerin ortaya çıkabileceğini düşündürüyor. Bu da bitkilerin ve hayvanların, zeki yaşam bir yana, evrimleşmesi için bile çok az fırsat bulunduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla Mars’ta da basit hücrelerin evrimleştiğini keşfetsek bile, bu bize evrenin başka yerlerinde hayvan yaşamının ne kadar yaygın olduğu hakkında fazla bir bilgi vermeyecektir.

Bütün bunlar, uzaylılara dair neden hiçbir iz bulamadığımızı açıklamaya yardımcı olabilir. Elbette öne sürülen diğer açıklamalar da doğru olabilir. Örneğin başka gezegenlerdeki yaşam, zeki uzaylıların evrimleşmesine fırsat kalmadan, gama ışını patlamaları gibi yıkıcı olaylarla genellikle yok oluyor olabilir. Böyleyse galaksimizde çok az sayıda başka zeki uzaylı bulunabilir.

Öte yandan belki de bazıları hemen yakın çevremizde yaşıyordur. Bir gün onlarla gerçekten karşılaşırsak, üzerine bahse gireceğim tek bir şey var: Onların da mitokondrileri olacaktır.

Makale kaynağı: New Scientist; Lane N., Life: is it inevitable or just a fluke?, 2012. / tam metin PDF

Keşfet