Evrim Kalıntıları: Körelmiş Yapılar
(Son güncelleme: 2026)
İnsan da doğadaki tüm canlılar gibi evrim geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Bu süreçte birçok anatomik ve fizyolojik karakter kazanmış ve kaybetmiş; sahip olduğu bazı karakterler ise körelmiştir. Bu durum tüm canlılar için geçerlidir. Sıradan bir gözlemci, uçamayan kuşlarda kanadın, kör balıklarda gözlerin ve bazı bitkilerde körelmiş üreme yapılarının ne işe yaradığına herhangi bir anlam veremeyebilir. Şu anda varlıkları anlamsız gibi görünse de bu yapıların sunduğu ipuçları, evrimi anlama çabamızda yolumuzu aydınlatır. İşlevini tamamen veya önemli ölçüde yitirmiş, ama hâlâ canlıların vücudunda bulunan organlar Charles Darwin’in de üzerinde önemle durduğu bir konuydu. Türlerin Kökeni‘nde körelmiş organları evrimi destekleyen kanıtlardan biri olarak gösteren Darwin, canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerinin anlaşılmasında bunların önemini vurgulamıştı.
Konuyu çok sayıda örnek ve görselle anlatan şu videoları da izlemenizi öneriyorum.
Peki vücudumuzdaki bu kalıntılar nelerdir ve kendi türümüzün evrimini anlamada bize nasıl yardımcı olabilir? Bu yazıda hem kendi vücudumuzda hem de başka canlılarda bulunan bazı körelmiş organlara değinmek istiyorum. Ama öncelikle körelmiş yapı derken ne kastettiğimizi doğru anlayalım:
Farklı canlı türlerinin anatomik yapıları veya genleri arasında izlenen ve ortak atadan köken almalarından kaynaklanan benzerliğe homoloji (kökendeşlik) adı verilir. Ortak bir atadan miras kalan ve evrim sürecinde farklı biçim ve işlevler kazanabilen yapılar birbiriyle homologtur (kökendeştir). Örneğin insanın kolu, yarasanın kanadı, balinanın ön yüzgeci ve atın ön bacağı, farklı işlevler görmelerine rağmen ortak atalarındaki aynı ön uzuvdan köken alan homolog yapılardır.
Körelmiş yapılar, zaman içinde özgün işlevlerinin çoğunu veya tamamını kaybetmiş homolog yapılardır. Biyolojide bir yapının “körelmiş” olarak tanımlanması, onun günümüzde hiçbir işlev görmediği anlamına gelmez; bu yapılar farklı veya ikincil işlevler sürdürebilirler. Yılanların bacak kemikleri; balina ve yunusların pelvis ve arka uzuv kemikleri; kör kaya balıklarının göz kalıntıları; kivi ve deve kuşunun küçülmüş kanatları; atların körelmiş yan parmak kemikleri; uçmayan böceklerin kanat çıkıntıları; yarasaların azı dişleri ve balenli balinaların embriyonik diş taslakları bu olgunun örnekleridir.
Yaratılışçıların veya Akıllı Tasarımcıların kusursuzca tasarlandığını iddia ettiği bu organların, diğer hayvanlardaki benzer yapılarla aynı işlevleri görmedikleri açıktır. Örneğin bir yılan, bacak kemiklerini koşmak için kullanmaz. Körelmiş organlar evrimin kanıtıdır; çünkü evrimsel değişimlerin kusursuz veya sıfırdan oluşmuş yapılar ortaya çıkarmasını beklemeyiz. Akıllı Tasarım, evrim karşıtı yaratılışçıların iddia ettiği gibi evrim kuramına alternatif bir teori olsaydı, mevcut gözlemleri ve evrim kuramının açıkladığı noktaları aynı bilimsel başarıyla veya daha iyi açıklayabilmesi gerekirdi.
Önce hayvanlardan birkaç örneği ele alalım; sonra kendi vücudumuzdaki körelmiş yapılara değinelim.
Yılan, yunus ve balinaların körelmiş pelvis ve arka uzuvları:
Boa ve pitonlarda, atalarındaki arka bacaklardan geriye kalan körelmiş pelvis ve arka uzuv kemikleri bulunur. Bu yılanlarda ayrıca arka uzuvların dışarıdan görülebilen kalıntıları olan pelvik mahmuzlar vardır. Atalarında yürümeye yarayan arka uzuvlar zamanla bu işlevini kaybetmiş, ancak kalıntıları tamamen ortadan kalkmamıştır. Pelvik mahmuzlar ise günümüzde özellikle çiftleşme sırasında kullanılabilir. Bazı kör yılanlarda da pelvis ve arka uzuv kalıntıları görülür. Bkz. Meksika köstebek kertenkelesi

Resim: Bir pitonun körelmiş arka uzuvlarının dışarıdan görülebilen kalıntıları olan pelvik mahmuzlar.
Balina ve yunusların karada yaşayan atalarında, pelvis ve arka uzuvlar vücudu taşımaya ve karada hareket etmeye yarıyordu. Su yaşamına uyum sürecinde arka uzuvlar büyük ölçüde kaybolmuş ve pelvis küçülerek omurgayla bağlantısını yitirmiştir. Günümüzde bu pelvis kemikleri artık yürümeye veya yüzmeye yarayan arka uzuvları desteklemez; ancak üreme organlarını kontrol eden kaslara tutunma noktası sağlayarak çiftleşmede işlev görür. Böylece bu yapılar atasal işlevlerini kaybetmiş olmalarına rağmen ikincil işlevlerini sürdürebilirler.

Resim: Bir balinanın körelmiş pelvis ve arka uzuv kemikleri.

Resim: Japonya’da bulunan bir şişe burunlu yunus (Tursiops truncatus). Yunus embriyolarında oluşan arka uzuv tomurcukları normalde gelişimin erken döneminde geriler; bu bireyde ise nadir görülen yüzgeç biçimli dış arka uzuvlar gelişmiştir. (Fotoğraf: Taiji Balina Müzesi, Kaynak makale)
Kivi ve deve kuşunun körelmiş kanatları:
Yeni Zelanda’ya özgü uçamayan bir kuş olan kivinin (Apteryx) tüylerinin altında, dışarıdan neredeyse görünmeyen son derece küçük kanatları bulunur. Uçabilen atalarının ön uzuvlarından köken alan bu kanatlar, uçma yeteneğinin kaybıyla birlikte büyük ölçüde küçülmüştür. Kanat iskeletindeki ve göğüs kuşağındaki küçülme de bu değişime eşlik etmiştir.

Resim: Bir kivinin körelmiş kanadı kırmızıyla gösterilmiştir. (Fotoğraf: Paolo Viscardi / Horniman Müzesi, 2012)
Günümüzde yaşayan en büyük kuş olan deve kuşu da uçamaz, ancak kanatları kivininkiler kadar küçülmemiştir. Uçuş işlevini kaybetmiş olan kanatlar kur ve gösteri davranışlarında kullanılır; ayrıca koşu sırasında denge ve manevraya yardımcı olur. Ayrıca bkz. Dinozorların kuşlara evrimi
Meksika mağara balığının körelmiş gözleri:
Meksika mağara balığının (Astyanax mexicanus) mağaralarda yaşayan bazı popülasyonlarında gözler körelmiştir. İlginç olan, bu balıkların embriyolarında gözlerin gelişmeye başlamasıdır. Ancak gelişimin ilerleyen dönemlerinde önce göz merceğindeki hücreler programlı hücre ölümüyle yok olmaya başlar; ardından retina da geriler ve gözün büyümesi durur. Erişkin balıklarda küçük ve işlevsiz göz kalıntıları deri ve bağ dokusunun altında bulunur. Aynı türün yüzey sularında yaşayan popülasyonlarında ise normal ve işlevsel gözler bulunması, göz körelmesinin evrimsel ve gelişimsel süreçlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesine olanak sağlamıştır.

Resim: Meksika mağara balığının normal gözlü yüzey formu ve körelmiş gözlü mağara formu
İnsan vücudundaki körelmiş yapılar
Bu yazıda, insanlarda tanımlanmış körelmiş yapı ve özelliklerden yalnızca bazıları anlatılacaktır.
➜ işaretine tıklayarak ilgili başlığın açıklamasına ulaşabilirsiniz.
- Koksiks ve embriyonik kuyruk ➜
- Apandis ➜
- Erkeklerin meme uçları ➜
- Dikleşen kıllar ➜
- Yirmi yaş dişleri ➜
- Jacobson organı (Vomeronazal organ) ➜
- Plica semilunaris (Üçüncü göz kapağı kalıntısı) ➜
- Kulak kasları ➜
- Psödogenler ➜
- Palmaris longus kası ➜
1. Koksiks ve embriyonik kuyruk:
Koksiks (kuyruk sokumu kemiği), omurgamızın en alt bölümünde bulunan ve kuyruklu atalarımızdan kalan körelmiş bir yapıdır. İnsan soyunda dış kuyruk çok daha eski bir evrimsel geçmişte kaybolmuş olsa da koksiks tamamen ortadan kalkmamıştır. Günümüzde pelvik taban kasları ve çeşitli bağlar için tutunma noktası oluşturur ve özellikle oturma sırasında destek sağlar. Körelmiş olması, işlevsiz olduğu anlamına gelmez.

Resim: Kuyruk sokumu kemiğinin (koksiks) omurgadaki konumu ve anatomik yapısı
İnsan embriyosunda gelişimin erken dönemlerinde belirgin bir embriyonik kuyruk oluşur. Yaklaşık 5–6. haftalarda bu bölgede 10–12 kadar kaudal omur taslağı bulunabilir. Gelişim ilerledikçe kuyruk dokusu hücre ölümü ve diğer gelişimsel süreçlerle geriler ve yaklaşık 8. haftanın sonunda dışarıdan görülen kuyruk ortadan kalkar. İnsan embriyosunda görülen bu geçici yapı, kuyruksuz maymunların kuyruklu atalardan evrimleşmiş olmasının gelişimsel izlerinden biridir.
Çok nadir olarak bebekler kuyruk benzeri bir kaudal uzantıyla doğabilir. Bu uzantılar geleneksel olarak iki ayrı grupta değerlendirilir: “gerçek kuyruk” ve dışarıdan kuyruğa benzemesine rağmen başka gelişimsel nedenlerden kaynaklanan “psödokuyruk.” Ancak kökenleri ve sınıflandırılmaları hâlen tartışmalıdır. Bu nedenle her kaudal uzantının, embriyonik kuyruğun gerilememiş bir kalıntısı olduğu söylenemez; bazıları omurga anomalileri veya başka gelişimsel bozukluklarla ilişkilidir.

Resim: Üç aylık bir bebekte görülen 11 cm uzunluğundaki kaudal uzantı. Vaka raporunda “gerçek kuyruk” olarak tanımlanmıştır. (Shad ve Biswas, 2012)
İnternette özellikle bilimsel bilgi konusunda ciddi bir bilgi kirliliği bulunduğundan, bu tür sıra dışı vakalar için hakemli tıp literatüründe yayımlanmış örneklere başvurmak önemlidir. İnsanlarda görülen kaudal uzantılara ilişkin yayımlanmış vakalardan bazılarını şu bağlantılardan inceleyebilirsiniz: Detailing the human tail; Human tails and pseudotails; Spectrum of human tails: A report of six cases.

Resim: Çizimlerde soldan sağa kertenkele, kaplumbağa, domuz ve insan embriyolarının gelişim süreçleri ve embriyonik kuyruğun geçirdiği aşamalar görülmektedir.
2. Apandis:
Apandis, insan vücudundaki en bilinen körelmiş organlardan biridir; insanlarda selüloz sindirimindeki atasal işlevini büyük ölçüde kaybetmiş, ancak başka işlevlerini korumuştur.
Apandis, kalın bağırsağın başlangıcındaki çekuma bağlı dar ve kör uçlu bir yapıdır. Geçmişte insan apandisinin, bitkisel besinlerin sindiriminde görev alan daha büyük bir atasal çekumun küçülmüş kalıntısı olduğu düşünülüyordu. Ancak memeliler üzerinde yapılan filogenetik çalışmalar, apandisin evrimsel geçmişinin daha karmaşık olduğunu göstermiştir. Apandis farklı memeli soylarında birden fazla kez bağımsız olarak evrimleşmiş, kaybı ise ortaya çıkışına göre daha seyrek gerçekleşmiştir. Bu nedenle apandisin evrimi yalnızca selüloz sindiriminin azalmasıyla açıklanamaz.
Apandis lenfoid doku bakımından zengindir ve bağırsak bağışıklık sistemiyle ilişkilidir. Ayrıca yararlı bağırsak bakterileri için korunaklı bir rezervuar oluşturabileceği ve bağırsak mikrobiyotasının ciddi bir bozulmadan sonra yeniden kurulmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Bu işlevlerin bulunması, apandisin körelmiş bir yapı olmasıyla çelişmez; körelmiş yapılar atasal işlevlerini büyük ölçüde kaybederken başka işlevler kazanabilir veya bazı işlevlerini koruyabilir.

Resim: İnsan apandisinin kalın bağırsağın başlangıcındaki çekuma bağlı konumu
Apandis iltihaplandığında apandisit ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde perforasyon, apse, peritonit ve ciddi enfeksiyonlara yol açabilir. Standart tedavilerden biri apendektomi, yani apandisin cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Günümüzde seçilmiş komplikasyonsuz apandisit vakalarında antibiyotikle ameliyatsız tedavi de uygulanabilmektedir.
3. Erkeklerin meme uçları:
Erkeklerde bulunan meme uçları ve meme bezleri, kadınlarda süt üretimi ve emzirme işlevi gören yapıların körelmiş karşılıklarıdır. Bunun gelişimsel açıklaması, erkek ve kadınların meme gelişiminin erken evrelerinde ortak bir gelişim programını paylaşmasıdır. Meme dokusu her iki cinsiyette de oluşur ve gelişimi ergenliğe kadar büyük ölçüde benzerdir. Daha sonraki hormonal farklılaşma nedeniyle erkeklerde kadınlardaki gibi gelişerek süt üretimine yönelik işlevsel bir meme dokusuna dönüşmez. Bununla birlikte erkeklerde meme bezi dokusu tamamen ortadan kalkmış değildir ve uygun hormonal koşullarda süt salgılanması görülebilir.
Erkeklerdeki meme bezleri Charles Darwin’in de dikkatini çekmişti. Darwin, İnsanın Türeyişi adlı kitabında erkek memelerini tartışmış ve memeli atalarımızın uzak geçmişinde erkeklerin de yavruların beslenmesine süt üreterek katkıda bulunmuş olabileceğini öne sürmüştü. Bu, Darwin’in ortaya attığı tarihsel bir hipotezdir; günümüzde erkeklerde meme uçları ve meme dokusunun bulunması, iki cinsiyetin ortak gelişim süreçleri ve daha sonra ortaya çıkan hormonal farklılaşmayla açıklanmaktadır.
4. Dikleşen kıllar:
İnsanlarda kıl foliküllerine bağlı küçük arrector pili kasları, soğuk veya güçlü duygusal uyaranlar karşısında istemsiz olarak kasılır. Bunun sonucunda kıllar dikleşir ve deride “kaz derisi” olarak adlandırılan görünüm oluşur. Yoğun kıllarla kaplanmış memelilerde kılların dikleşmesi (piloereksiyon), kıllar arasında yalıtıcı bir hava tabakası oluşturarak ısı kaybını azaltmaya yardımcı olur; ayrıca bazı türlerde hayvanın olduğundan daha büyük görünmesini sağlayarak tehdit ve savunma davranışlarına katkıda bulunur.
İnsanlarda vücut kıllarının büyük ölçüde azalmasıyla bu atasal işlevlerin etkisi de önemli ölçüde azalmıştır. Ancak kılların dikleşmesi tamamen işlevsiz değildir. 2024 yılında insanlar üzerinde yapılan bir çalışmada, soğuğun piloereksiyonu tetiklediği ve piloereksiyonun deri sıcaklığındaki değişimlerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Araştırmacılar bu bulguların, insanlarda piloereksiyonun tamamen işlevsiz bir evrimsel kalıntı olduğu görüşünü sorgulattığını belirtmiştir.
Ayrıca 2020 yılında Cell dergisinde yayımlanan bir çalışma, arrector pili kasları ile sempatik sinirlerin kıl folikülü kök hücrelerinin etkinliğini düzenleyen sistemin bir parçası olduğunu göstermiştir. Bu nedenle insanlarda kılların dikleşmesi sistemi, körelmiş bir yapının mutlaka işlevsiz olması gerekmediğini gösteren iyi bir örnektir. Bu kasların yoğun vücut kıllarını dikleştirerek ısı yalıtımını artırma ve hayvanı daha büyük gösterme işlevleri insanlarda büyük ölçüde kaybolmuş; ancak bazı fizyolojik işlevleri korunmuştur.

Resim: Kıl folikülüne bağlı arrector pili kaslarının gevşek ve kasılmış durumları
5. Yirmi yaş (3. azı) dişleri:
Yirmi yaş dişleri, ağızda en son süren üçüncü büyük azı dişleridir. İnsan evrimi boyunca diş ve çene yapısında meydana gelen değişimler nedeniyle bu dişler günümüzde sıklıkla çenede yeterli yer bulamaz, gömülü veya uygun olmayan konumlarda kalabilir. İnsanın diş ve çene evrimiyle ilgili ayrıntılı bilgi almak için bkz. Yirmi yaş dişlerinin evrimi
6. Jacobson organı (Vomeronazal organ):
Jacobson organı, birçok memelide feromonların ve diğer kimyasal sinyallerin algılanmasında görev alan, sosyal ve üreme davranışlarıyla ilişkili bir duyu sisteminin parçasıdır. İnsanlarda da embriyonik gelişim sırasında oluşur; ancak gelişimin ilerleyen dönemlerinde geriler ve sinir bağlantıları kaybolur. Erişkinlerde burun septumunda bu yapının anatomik kalıntıları bulunabilse de işlevsel duyu nöronları ve sinir lifleri bulunmaz. Vomeronazal sinyal iletiminde görev alan reseptör genlerinin büyük bölümü de insanlarda psödogene dönüşmüştür.
İnsanlarda Jacobson organının anatomik kalıntıları bulunabilse de bu yapı, diğer birçok memelideki kimyasal sinyalleri algılama işlevini kaybetmiştir. Bu nedenle körelmiş bir yapı olarak kabul edilir. 2023 tarihli bir literatür değerlendirmesi de insan Jacobson organının duyusal işlevini kaybetmiş körelmiş bir yapı olduğu görüşünü desteklemektedir.

Resim: İnsan Jacobson organının burun septumundaki konumu
7. Plica semilunaris (Üçüncü göz kapağı kalıntısı):
Plica semilunaris, gözün burna yakın iç köşesinde bulunan hilal biçimli küçük bir konjonktiva kıvrımıdır. Birçok omurgalıda gelişmiş durumda bulunan üçüncü göz kapağının (nictitating membrane) insanlardaki körelmiş karşılığıdır. Üçüncü göz kapağı, korneanın üzerinde hareket ederek gözü korumaya, yabancı maddeleri uzaklaştırmaya ve gözyaşı filmini yaymaya yardımcı olur. İnsanlarda ise büyük ölçüde küçülmüş ve korneanın üzerine hareket edebilme özelliğini kaybetmiştir.
İnsanlarda plica semilunaris tamamen işlevsiz değildir. İçerdiği salgı ve bağışıklık hücreleri gözün korunmasına katkıda bulunurken konjonktivanın göz hareketlerine uyum sağlamasına da yardımcı olur. Embriyonik gelişimin erken dönemlerinde gözün daha geniş bir bölümünü kaplayan yapı, gelişim ilerledikçe gözün iç köşesinde küçük bir kıvrım olarak kalır. Dolayısıyla atasal işlevini büyük ölçüde kaybetmiş olmakla birlikte bazı işlevlerini koruyan körelmiş yapılara iyi bir örnektir.

Resim: İnsandaki körelmiş plica semilunaris (solda) ve bir kuştaki işlevsel üçüncü göz kapağı (sağda)
8. Kulak kasları:
İnsanlarda kulak kepçesini hareket ettiren ön, üst ve arka kulak kasları bulunur. Birçok memelide bu kaslar kulağı ses kaynağına doğru çevirerek sesin yönünün belirlenmesine yardımcı olur. İnsanlarda ise kulak kepçesini bu şekilde yönlendirme yeteneği evrim sürecinde büyük ölçüde kaybolmuş, kaslar ve onları kontrol eden sinirsel sistem körelmiştir.
Bununla birlikte sistem tamamen ortadan kalkmamıştır. İnsanlarda sesin yönüne bağlı olarak kulak kaslarında çok küçük ve istemsiz elektriksel tepkiler oluştuğu gösterilmiştir. Ancak bunlar diğer birçok memelide görülen belirgin kulak hareketlerini oluşturacak kadar güçlü değildir. Bu nedenle insan kulak kasları, atasal işlevini büyük ölçüde kaybetmiş bir sistemin kalıntıları olarak değerlendirilmektedir.
9. Psödogenler:
Bunlar işlevsel genlerden köken alan, ancak evrim sürecinde meydana gelen mutasyonlar sonucunda genellikle özgün işlevlerini kaybetmiş olan DNA dizileridir. Bir zamanlar bütünüyle işlevsiz gen kalıntıları oldukları düşünülmüştür; fakat günümüzde bazı psödogenlerin RNA’ya aktarıldığı ve genlerin çalışmasının düzenlenmesi gibi ikincil işlevler kazanabildiği bilinmektedir.
Psödogenler, evrimsel geçmişin genomda bıraktığı izlerdir. İşlevini kaybetmiş bir genin ve onu etkisizleştiren mutasyonların akraba türlerde ortak olması, bu değişikliklerin ortak bir atadan kalıtıldığına dair güçlü bir kanıt sağlar. Bu nedenle psödogenler, türler arasındaki evrimsel ilişkilerin araştırılmasında önemli kanıtlar sağlar.
İnsan genomundaki dikkat çekici örneklerden biri olfaktör reseptör genleridir. Bu genler koku moleküllerini algılayan reseptörleri kodlar. İnsan genomunda yüzlerce işlevsel olfaktör reseptör geninin yanı sıra çok sayıda olfaktör reseptör psödogeni bulunur. Bu gen ailesinin önemli bir bölümünün insanda işlevini kaybetmesi, primat evrimi boyunca koku alma sisteminde meydana gelen değişimlerin genetik izlerinden biridir. Benzer bir süreç deniz memelilerinde daha ileri düzeyde gerçekleşmiştir; yunusların da içinde bulunduğu dişli balinalarda olfaktör reseptör genlerinin çok büyük bölümü işlevini kaybetmiştir.
Bir diğer örnek de GULO psödogenidir. GULO geni, birçok memelide C vitamini sentezinin son basamağında görev yapan bir enzimi kodlar. İnsanlarda bu gen işlevini kaybettiği için C vitamini vücutta sentezlenemez ve besinlerden alınması gerekir. İnsan genomunda GULO’nun işlevsiz kalıntılarının bulunması, C vitamini sentezleme yeteneğine sahip atalardan kalan moleküler bir evrim izidir.
10. Palmaris longus kası:
Bu kas, ön kolun yüzeysel kaslarından biridir ve el bileğinin bükülmesine zayıf biçimde katkıda bulunur. Primatlar üzerinde yapılan karşılaştırmalı anatomik çalışmalar, ağaç yaşamından karasal yaşama geçişle birlikte bu kasın kas bölümünün küçüldüğünü, tendon bölümünün uzadığını ve insanlarda körelmiş bir kas hâline geldiğini göstermektedir.
Palmaris longus, anatomik açıdan oldukça değişkendir ve bazı insanlarda doğuştan hiç bulunmaz. Kasın bulunmadığı kişilerde kavrama ve parmaklarla sıkıştırma gücünde belirgin bir azalma saptanmamıştır. Tendonu, işlev kaybına yol açmadan alınabildiği için rekonstrüktif cerrahide tendon grefti olarak da kullanılmaktadır.

Resim: Şempanzede daha gelişmiş olan palmaris longus kasının insanda küçülmüş kas bölümü ve uzamış tendonuyla körelmiş hâli. Sağda, kasın bulunduğu ve doğuştan bulunmadığı örnekler görülmektedir.
[Ana listeye dön]
Tüm bu örnekler, evrim sürecinden vücudumuzda kalan gelişimsel, anatomik, fizyolojik, moleküler ve genetik kalıntılardır.
Kaynaklar:
- Science, Central role for the lens in cave fish eye degeneration, 2000.
- TalkOrigins Archive, The Vestigiality of the Human Vermiform Appendix: A Modern Reappraisal, 2003.
- Proceedings of the National Academy of Sciences, Developmental basis for hind-limb loss in dolphins and origin of the cetacean bodyplan, 2006.
- Journal of Anatomy, How to walk carrying a huge egg? Trade-offs between locomotion and reproduction explain the special pelvis and leg anatomy in kiwi (Aves; Apteryx spp.), 2019.
- TalkOrigins Archive, 29+ Evidences for Macroevolution: The Scientific Case for Common Descent.
- TalkOrigins Archive, Function of Vestigial Organs.
- American Family Physician, Acute Appendicitis: Review and Update, 1999.
- Nature Communications, A hypomorphic cystathionine β-synthase gene contributes to cavefish eye loss by disrupting optic vasculature, 2020.
- Journal of Anatomy, Tail Reduction Process During Human Embryonic Development, 2018.
- Human Pathology, Human Tails and Pseudotails, 1984.
- Annals of Plastic Surgery, Detailing the Human Tail, 1988.
- Journal of Indian Association of Pediatric Surgeons, Spectrum of Human Tails: A Report of Six Cases, 2012.
- eLife, Spinal Neural Tube Formation and Tail Development in Human Embryos, 2024.
- Endocrine Reviews, Breast Development in Females and Males and the Effects of Androgens, 2012.
- Cell, Cell Types Promoting Goosebumps Form a Niche to Regulate Hair Follicle Stem Cells, 2020.
- The Anatomical Record, A Review of the Function and Evolution of the Cecal Appendix, 2022.
- Seminars in Immunology, The Immunological Functions of the Appendix: An Example of Redundancy?, 2018.
- Journal of Theoretical Biology, Biofilms in the Large Bowel Suggest an Apparent Function of the Human Vermiform Appendix, 2007.
- JAMA Surgery, Diagnosis and Treatment of Acute Appendicitis: 2025 Edition of the World Society of Emergency Surgery Jerusalem Guidelines, 2026.
- Chemical Senses, Identification of Non-Functional Human VNO Receptor Genes Provides Evidence for Vestigiality of the Human VNO, 2001.
- Surgical and Radiologic Anatomy, The Clinical Significance of the Human Vomeronasal Organ, 2023.
- Annals of Anatomy, The Structure of the Human Semilunar Plica at Different Stages of Its Development: A Morphological and Morphometric Study, 2004.
- Indian Journal of Ophthalmology, Anatomy of Cornea and Ocular Surface, 2018.
- eLife, Vestigial Auriculomotor Activity Indicates the Direction of Auditory Attention in Humans, 2020.
- Journal of Neurophysiology, The Vestigial Pinna-Orienting System in Humans Briefly Suppresses Superior Auricular Muscle Activity During Reflexive Orienting Toward Auditory Stimuli, 2024.
- Psychophysiology, Evidence for a Vestigial Pinna-Orienting System in Humans, 2015.
- Essays in Biochemistry, Pseudogenes as Regulators of Biological Function, 2013.
- Genome Research, A Comparison of the Human and Chimpanzee Olfactory Receptor Gene Repertoires, 2005.
- Molecular Biology Reports, Conserved or Lost: Molecular Evolution of the Key Gene GULO in Vertebrate Vitamin C Biosynthesis, 2013.






