Kıyametin süper canlıları

(Son güncelleme 2026)

Bugün biliyoruz ki gezegenimizdeki yaşam bundan en az 3,5 milyar yıl önce başladı ve günün birinde de sona erecek; en azından yaşam koşulları birçok canlının hayatını sürdürmesine olanak tanımayacak. Jeolojik açıdan kısa sürede çok sayıda türün ortadan kalkmasına “kitlesel yok oluş” adı verilir. Gezegenimizin geçmişinde şu an için bildiğimiz 5 büyük kitlesel yok oluş olayı meydana gelmiştir. Bunlardan ilki olan Ordovisyen—Silüriyen Yok Oluşu, yaklaşık 444 milyon yıl önce gerçekleşmiş ve denizlerde yaşayan türlerin yaklaşık %85’inin tükenmesiyle sonuçlanmıştır. En büyük tükenme olayı ise yaklaşık 252 milyon yıl önce gerçekleşen ve Büyük Ölüm olarak da bilinen Permiyen—Triyas Yok Oluşudur; burada deniz türlerinin yaklaşık %81’i ve karasal omurgalı türlerinin yaklaşık %70’i ortadan kalkmıştır. Tarihsel anlamda en yakın zamanlı olanıysa 66 milyon yıl önce meydana gelen ve kuş olmayan dinozorlar dahil Dünya üzerindeki türlerin yaklaşık %75’inin tükenmesiyle sonuçlanan Kretase—Paleojen (eski adıyla Kretase—Tersiyer) Yok Oluşudur. Bu süreçler hakkında kapsamlı bilgi almak için Gezegenimizdeki Yaşamın Tarihçesi adlı yazı dizisini okuyabilirsiniz.

Kapanış senaryoları:

Gezegenimizin geleceğine ilişkin tahminler, elimizdeki birtakım uzun dönemli etkilere bakılarak yapılabilmektedir. Dünya yüzeyindeki kimyasal süreçler, gezegenin iç kısımlarındaki soğuma, Güneş Sistemindeki diğer nesnelerle olan etkileşim ve Güneşin parlaklığında meydana gelen artış, bunların başında gelir. Ayrıca şu anki gidişatın devam etmesi halinde, teknolojinin de bu süreçte büyük bir etkisi olacak gibi görünüyor. Öncelikle bu uzun dönemli etkiler konusunda bildiklerimizin ışığında, Dünyanın geleceğine ilişkin beklenen senaryoyu kısaca özetleyelim:

Önümüzdeki 4 milyar yıl içinde Güneşin parlaklığı arttıkça (1,1 milyar yıl içinde şimdikinden %10 fazla olacak), Güneşten Dünyaya ulaşan radyasyon miktarında da ciddi bir artış yaşanacak; bunun sonucunda silikat minerallerinin ayrışma oranı artacak ve böylece atmosferdeki karbondioksit oranında büyük bir düşüş meydana gelecek. 600 milyon yıl içinde karbondioksit seviyesi, ağaçlar için gerekli olan C3 karbon fiksasyon fotosentezi açısından yetersiz hale gelecek. C4 karbon fiksasyonu kullanan bazı bitkiler düşük karbondioksit seviyelerine daha dayanıklı olsalar da eninde sonunda onlar da yok olacak ve gezegenimizdeki bitki yaşamı sona erecek. Bitkilerin yok olmasıyla onlara bağımlı olan birçok canlı türü de yok olup gidecek.

Güneşin artan parlaklığı, atmosferin “nemli bir seraya” dönüşmesine yol açarak okyanusların buharlaşmasına sebep olacak; üst atmosfere ulaşan su buharının parçalanması ve hidrojenin uzaya kaçması sonucunda Dünya zamanla suyunu kaybedecek. Bütün bunların sonucunda meydana gelebilecek bir diğer durum da levha tektoniğinin sona ermesi. Çok daha uzun zaman ölçeklerinde gezegenin iç kısmındaki değişimlere bağlı olarak manyetik dinamonun da zayıflaması veya durması olası. Manyetik dinamonun zayıflaması hâlinde manyetosfer de büyük ölçüde zayıflayacak ve atmosferin Güneş rüzgârına karşı korunması azalacak. Güneşin giderek artan parlaklığı ve buna bağlı yüzey sıcaklığı artışı, sonunda bir “kaçak sera etkisi” yaratacak. İşte bu noktada, gezegenimizdeki yaşamın neredeyse tamamı yok olup gidecek.

Bir de daha uzun vadede yapılan tahminler var. Bunlardan en yüksek ihtimale sahip olan senaryoya göre 7,5 milyar yıl içinde kırmızı dev aşamasına gelmiş olan Güneş, gezegenimizi içine çekip yok edecek. Bu senaryolara ek olarak bizim galaksimiz olan Samanyolu’nun komşusu Andromeda galaksisiyle çarpışma ihtimali de var. Güncel hesaplamalara göre iki galaksinin önümüzdeki 10 milyar yıl içinde birleşme olasılığı yaklaşık %50; birleşmenin gerçekleştiği senaryolarda ise bunun medyan zamanı yaklaşık 7,6 milyar yıl. Bkz. Samanyolu ile Andromeda çarpışacak mı?

Diğer yandan Dünyadaki yaşam, hiç bu aşamalara geçilemeden çok daha beklenmedik etkenlerle de son bulabilir; nükleer savaştan, pandemik salgınlardan tutun da bir göktaşı çarpmasına kadar (Kretase-Paleojen Yok Oluşundaki gibi), şu anda belki aklımıza bile gelmeyen birçok faktör ortaya çıkabilir. Ama sebebi ne olursa olsun, canlılar açısından tıpkı geçmişte olduğu gibi risk yaratan pek çok farklı koşulun meydana geleceği açık. Bunları iklim değişimleriyle birlikte gelen aşırı soğuk, aşırı sıcak, kuraklık, radyasyon, atmosfer gazlarında değişim, toksik etkiler ve atmosferik basınç değişiklikleri şeklinde sıralayabiliriz.

Yazının bundan sonraki bölümünde, Dünyanın geleceğinde yaşanacak bu zor koşullar altında (dinle ilgili düşüncelerimi bilenlerin yanlış anlamayacağından duyduğum güvenle bir benzetme yapmak gerekirse “kıyamet günlerinde”) hayatta kalma şansı yüksek olan birtakım süper canlılara, diğer bir deyişle ekstremofillere değinmek istiyorum. Belki de bu bağlamda çoğumuzun ilk aklına gelen hamamböcekleri olacaktır; ama iş hayatta kalma rekorlarına geldiğinde önceliği onlara veremiyoruz (neyse ki!). Önce bu ekstrem koşullara, sonra da bu süper canlılara değinmeden evvel kriptobiyoz adı verilen bir süreçten bahsetmek faydalı olur.

Kriptobiyoz, bir organizmanın elverişsiz yaşam koşullarına (kuraklık, dondurucu soğuk, oksijensizlik gibi) dayanabilmek için metabolik faaliyetlerini ölçülemeyecek kadar düşük bir düzeye indirmek suretiyle girdiği bir süreçtir. Bu aşamada üreme, gelişme ve tamir gibi metabolik süreçler gerçekleşmez. Kriptobiyoz halindeki bir canlı, ortam koşulları düzelene kadar hayatta kalabilir; koşullar yeniden uygun hale geldiği zaman da eski metabolik durumuna dönerek yaşamını sürdürür. Kriptobiyozun birçok türü vardır, ama bu yazıda bunların ayrıntılarına çok fazla girmek istemiyorum; o yüzden şimdi gelin, şu ekstrem koşullara kısaca göz atalım.

SOĞUK

Soğuksever organizmalarla ilgili araştırmalar bilim insanları için özellikle önem taşır, çünkü Güneş Sisteminde dünya dışı yaşam açısından en çok araştırılan bölgelerin pek çoğu (Mars, Europa ve Enceladus gibi) soğuk ve buzludur. Dünyadaki habitatlardan %80’inin ısısı 5°C’den düşüktür. Bu sıcaklığın altına indiğinizde, canlılığın kimyasal süreçlerini düzenleyen enzimlerin çalışması ciddi anlamda yavaşlar. Sıcaklık 0°C’nin de altına düştüğü zaman koşullar daha da ağırlaşır; hücrelerin etrafında buz kristalleri oluşmaya başlar ve bu kristaller hücrelerin içindeki suyu çekerek dehidrasyona sebep olur; hücre içinde oluşan buz kristalleri de zarlara ve diğer hücresel yapılara fiziksel olarak zarar verir.

Fakat yine de bu zorlayıcı koşullar altında hayatta kalabilen canlılar vardır. Bazı canlıların vücudunda üretilen antifriz proteinleri (AFP), küçük buz kristallerine bağlanarak buzun büyümesini ve yeniden kristalleşmesini engeller. Soğuk kıyametin süper canlıları listesinde ilk aklımıza gelenler mikroplar olabilir (aklınıza yine hamamböcekleri geldiyse, soğuktan pek de hoşlanmadıklarını hatırlatayım); ama soğuğa en dayanıklı mikrop türlerinin bile yaklaşık -18°C’nin altında üremeleri duracağı için birincilik ödülünü onlara veremiyoruz. Bu şeref, çok daha karmaşık hayvanlara aittir. Örneğin Tardigradlar -200°C’de günlerce ve -273°C’de birkaç dakika hayatta kalabilmektedir; kırmızı yassı kın kanatlı böcekler ise -150°C’ye kadar donmadan kalabilir ve -100°C’de yaşamlarını sürdürebilir.

SICAK

Resim: Bir hidrotermal baca

Isı canlılık için büyük önem taşır. Fazlası, suyun kaynayıp buharlaşmasına neden olur ve aktif yaşam için de sıvı su gereklidir. Fakat elbette bu durum, denizin derinliklerinde yaşayan canlılar için aynı şekilde geçerli değildir; örneğin Dünyanın iç ısısıyla ısınan hidrotermal bacalardan çıkan akışkanların sıcaklığı 400°C’yi bulabilir ve bazı canlılar bu aşırı sıcak akışkanların daha soğuk deniz suyuyla karıştığı bölgelerde yaşayabilir. Canlıların dayanabildiği en yüksek sıcaklık, DNA ve protein gibi karmaşık moleküllerin kimyasal bağlarının kopmaya ve bu moleküllerin parçalanmaya başladığı sıcaklıktır. Bu nedenle aşırı sıcak ortamlarda hayatta kalabilmenin sırrı, canlının sahip olduğu ekstremozim denilen ve aşırı sıcak koşullarda da çalışabilen enzimlerde yatar. Ekstremozimler, başka enzimlerin yapısının bozulacağı ortamlarda (aşırı sıcak, aşırı tuzlu, aşırı düşük/yüksek pH vb) üç boyutlu yapılarını ve işlevlerini koruma yeteneğine sahiptir.

Resim: Methanopyrus kandleri

Şu anki bilgilerimize göre bir canlının üreyebildiği en yüksek sıcaklık 122°C’dir ve rekor Methanopyrus kandleri  (Strain 116) isimli bir arkeye aittir (Kaynak). Hemen arkasından da Geogemma barossii (Strain 121) isimli bir diğer arke gelir. Hidrotermal bacalarda keşfedilen bu tek hücreli mikroplardan Strain 121’in 130°C’de ölmese de üremesinin durduğu, sıcaklık normal değerlere getirildiğinde de yeniden üremeye devam ettiği saptanmıştır. Tardigradlar (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacak) ise 151°C’de birkaç dakika hayatta kalabilir. Arkeler hakkında bilgi almak için bkz: ARKELER: Takdir edilesi şampiyonlar

KURAKLIK

Dünyadaki canlılık açısından en vazgeçilmez şey sudur. Bütün hücreler kimyasal reaksiyonları ve hücre zarlarının sağlamlığı için suya gereksinim duyar ve birçok hayvan için kuraklık, ölüm demektir. Fakat bazı istisnai hayvanlar kriptobiyoz aşamasına geçerek, sabırla kuraklık dönemlerinin geçmesini bekler (kriptobiyozun bu türüne anhidrobiyoz denir).

Tardigradlar, rotiferalar (tekerlekli hayvanlar), yuvarlak solucanlar (nematodlar), bazı karideslerin larvaları (örneğin Artemia salina) ve bir sinek türü kendilerini kurutup bir topak haline getirerek kuraklığın geçmesini bekler. Birçok liken ve yosun türü, bazı mantar (örneğin Trichosporonoides nigrescens) ve bakteriler, birçok bitkinin tohumu ve kurumaya toleranslı bazı bitki türleri (resurrection plants) de kuraklığa dayanabilir.

RADYASYON

Radyasyon direnci, yüksek oranda iyonlaştırıcı radyasyon (ışınım) varlığında yaşayabilen canlılara ait bir özelliktir. Yapılan çalışmalar çok sayıda böcek, bitki ve solucan türünün radyasyona dirençli olduğunu göstermiştir. Bir nükleer savaşta hamamböceklerinin dünyayı istila edecek kadar radyasyona dayanıklı olduğu efsanesi bu bilgilerin ışığında çöker; hamamböcekleri gerçekten de birçok omurgalıya göre radyasyona daha dayanıklıdır, ama ondan çok daha dayanıklı böcek türleri mevcuttur (örneğin meyve sineği ve Braconidae familyası).

Bu alanda en dikkat çekici canlılardan biri Thermococcus gammatolerans adlı bir arkedir. Bu süper canlı 30.000 Gy gibi olağanüstü yüksek dozlarda iyonlaştırıcı radyasyona dayanabilir. Karşılaştırma yapmak gerekirse: radyasyona dayanıklılık insanda birkaç Gy düzeyindeyken, Alman hamamböceğinde onlarca, bazı böceklerde yüzlerce veya binlerce Gy’ye ulaşır. Tardigradlarda gama ışınları için yaklaşık 5000 Gy’lik LD₅₀ değerleri ölçülmüş, Deinococcus radiodurans ise 15.000 Gy gibi çok yüksek dozlardan sonra bile canlılığını koruyabilmiştir.

Şimdi gelin, süper canlılardan bazılarına kısaca göz atalım…

Tardigrad :

Tardigrad (su ayısı) başka herhangi bir hayvanı öldürebilecek ekstrem koşullarda hayatta kalabilen ve şu ana kadar saydığımız koşulların hemen hepsine olağanüstü dayanıklılık gösteren ilginç bir hayvandır. Kıvrılıp metabolizmasını “kapatarak” (normal metabolizmasının %0,01’ine düşürerek) şartların iyileşmesini bekleme yeteneği (kriptobiyoz) sayesinde Dünyada hemen her yerde, her koşulda, hattâ uzayda bile hayatta kalabilir.

Resim: Tardigrad

2007 yılında susuz bırakılarak uzaya gönderilen Tardigradlar, uzay vakumuna ve Güneşin UV ışınımına doğrudan maruz bırakılmış; bazı bireylerin bu koşullarda hayatta kalmasıyla “uzay ortamında sağ kalmayı başaran ilk hayvan” unvanına erişmiştir (bunu başaran bakteri sporları ve likenler vardır, ama hayvanlar aleminde bunu başaran ilk canlı Tardigrad’dır).

Rapor edilen bir vakadaysa, 120 yıllık bir Tardigrad örneğinde hafif vücut hareketlerine rastlandığı bildirilmiştir; fakat bu durum genel anlamda “hayatta kalmak” olarak değerlendirilmemektedir. Güvenilir kayıtlarda ise Tardigradların anhidrobiyoz halinde 20 yıla kadar hayatta kalabildiği bildirilmiştir. (Aşırı soğuk koşullarda vücutlarındaki su oranını %85’ten %3’e düşürebilirler; böylece donarken genleşen suyun vücutlarını yırtıp parçalamasını engellemiş olurlar.)

Hayatta kalabildikleri sıcaklık 151°C ile -273°C arasında değişir.

Vakumlardaki çok düşük basınca ve atmosferik basıncın 1200 kat fazlasındaki basınçlara göğüs gerebilir; hattâ bazı türleri 6.000 barlık basınca (en derin okyanus çukurlarındaki basıncın yaklaşık 6 katına) bile dayanabilir.

İnsanlar  için öldürücü olan radyasyon dozunun 1000 kat fazlasına dirençlidir (insanlarda öldürücü doz 5-10 Gy’dir). 5.000 Gy (Gama ışınları) ve 6.200 Gy (ağır iyonlar) olan ortalama öldürücü dozlara [belli bir sürede popülasyondaki bireylerin yarısını öldürecek doz] kadar yaşamını sürdürebilir. Bu olağanüstü radyasyon direncinde, DNA’da meydana gelen hasarı etkili bir şekilde onarma yetenekleri önemli rol oynar. Daha bitmedi… Su dengeleri normal hâldeyken, kısa dalgalı UV radyasyonuna da olağanüstü dayanıklılık gösterirler. Bu canlıyla ilgili daha fazla bilgi almak için tıklayın. 

Thermococcus gammatolerans :

Yukarıda da bahsi geçtiği üzere, radyasyona en dirençli arkelerden biri olarak bilinmektedir; 30.000 Gy gibi olağanüstü yüksek dozlarda iyonlaştırıcı radyasyona dayanabilir (bir insanı öldürmek için yaklaşık 5 Gy’lik doz yeterlidir). Diğer canlıların aksine T. gammatolerans’taki hücre sağkalımı, ideal büyüme koşullarında canlının büyüme evresine bağımlı değildir; fakat besin kısıtlaması radyasyon direncini azaltır.

Resim: Thermococcus gammatolerans

Bu arke, zarar görmüş kromozomlarını herhangi bir kayba uğramaksızın hızla tamir edebilir. Kromozomal DNA tamir kinetiği, durağanlık evresindeki hücrelerin parçalanmış kromozomlarını üstel büyüme evresindeki hücrelere kıyasla çok daha hızlı yeniden yapılandırdığını göstermektedir.

Deinococcus radiodurans :

Dayanıklılığı nedeniyle Guinness Rekorlar Kitabı’na bile giren ve “Bakteri Conan” takma adıyla anılan D. radiodurans’ın genom tanımlanması 1999 yılında yapılmıştır. 15.000 Gy gibi çok yüksek iyonlaştırıcı radyasyon dozlarından sonra bile canlılığını koruyabilir.

Resim: Deinococcus radiodurans

Çok özgün ve önemli bir DNA onarım yeteneğine sahiptir. İyonlaştırıcı radyasyon genomunda çok sayıda kırık oluştursa bile, parçalanmış DNA’sını genişletilmiş senteze bağımlı zincir eşleşmesi (ESDSA) ve homolog rekombinasyon gibi mekanizmalarla yeniden bir araya getirerek genom bütünlüğünü sağlayabilir.

Halicephalobus mephisto :

2011 yılında keşfedilen ve bir tür nematod (yuvarlak solucan) olan H. mephisto, yüksek sıcaklıklara dayanabilir ve soy gazların izotopik bileşiminden elde edilen bilgilere göre 3.000-12.000 yıllık yeraltı sularında yaşar. Ayrıca çok düşük oksijen seviyelerine sahip sularda da yaşamını sürdürebilir.

Resim: Halicephalobus mephisto

Yüksek ısıya ve ezici basınçlara dayanabilen H. mephisto, yeryüzünün yaklaşık 0,9-1,3 km altında yaşayan bir hayvandır; dolayısıyla zifiri karanlıkta bile varlığını sürdürür.

Sıçrayan Himalaya Örümceği (Euophrys omnisuperstes) :

Dünyanın en derin yerlerinde yaşayan H. mephisto’nun aksine, isminin anlamı “her şeyin üzerinde duran” anlamına gelen bu örümcek türü, Dünyanın en yüksek yerlerinde sürekli yaşayan bir canlıdır. Everest Dağında 6700 metre irtifaya kadar hayatta kalabilmektedir. Dolayısıyla dondurucu soğuklara ve düşük basınçlara dayanıklıdır. Ayrıca açlığa da oldukça dayanıklıdır; bu yüksekliklerde yaykuyruklar ve küçük sinekler gibi ufak eklembacaklılarla beslenir.

Resim: Sıçrayan Himalaya Örümceği

Kırmızı yassı kın kanatlı böcek (Cucujus clavipes puniceus) :

Kın kanatlılar takımının Cucujidae familyasında yer alan bir alt türdür. Kanada ve Alaska gibi kuzey kutup bölgelerinde yaşar. Bu böceğin larvaları deneysel koşullarda -150°C’ye kadar soğutulmuş ve vücut sıvılarının, buz kristalleri oluşturmadan katılaştığı görülmüştür (vitrifikasyon adı verilen bu süreçte sıvı, kristalleşmeden cam benzeri katı bir hâle geçer). Bu başarısında, vücut sıvılarının kristalleşmesini engelleyen antifriz proteinleri (AFP) önemli rol oynar. Ayrıca vücudunda bulunan gliserol ve diğer donmayı önleyici maddeler, buz kristallerinin oluşmasını engelleyerek vücut sıvılarının vitrifikasyona uğramasını (yani kristalleşmeden cam benzeri bir hâlde katılaşmasını) sağlar.

Resim: Kırmızı yassı kın kanatlı böcek

Pompei solucanı (Alvinella pompejana) :

Denizin derinliklerinde, sadece Pasifik Okyanusundaki hidrotermal bacalarda yaşar ve hayvanlar arasında yüksek sıcaklığa en iyi uyum sağlamış türlerden biridir. Kuyruğunun bulunduğu tüpün içinde 80°C’yi aşan, başının bulunduğu dış kısımdaysa yaklaşık 20°C’lik sıcaklıklar ölçülmüş; bu nedenle vücudu boyunca 60°C’lik bir sıcaklık farkına maruz kalabildiği düşünülmüştür. Ancak daha sonraki deneyler, Pompei solucanının 50°C’nin üzerindeki sıcaklıklarda uzun süre yaşayamadığını göstermiştir. Buna rağmen 40°C’nin üzerindeki sıcaklıklarda yaşamını sürdürebilmesi ve sıcaklığın birkaç santimetrelik mesafede büyük ölçüde değişebildiği hidrotermal baca ortamında yaşayabilmesi, onu sıra dışı kılar.

Resim: Pompei solucanı

Bilim insanları, Pompei solucanının bu kadar sıcak olup sıcaklığın da büyük değişim gösterdiği ortamlarda nasıl yaşayabildiğini araştırmakta; bunun için de solucanla simbiyotik bir ilişki içinde olan ve onun sırtında yaşayan bakterileri incelemektedir. Pompei solucanı sırtındaki ufak bezlerden, bu bakteriler için besin kaynağı olan bir mukus salgılar; buna karşılık bakteriler de solucanın sırtını boylu boyunca kaplayarak onu aşırı ısı değişimlerine karşı koruyor olabilir.

Mummichog (Fundulus heteroclitus) :

Birçok balık türü ya tatlı ya da tuzlu suda yaşar ve yanlış ortama alındığında ölür. Az sayıda balık türüyse çok geniş bir tuzluluk aralığını tolere edebilir; Mummichog da bunların en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bir litre deniz suyu 35 gram tuz içerir, ama mummichoglar tatlı suda veya litre başına 110 gramdan fazla tuz içeren sularda da gayet mutludur.

Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşayan bu balık türü kirliliğe, 6°C ilâ 35°C arası ısı değişimlerine ve tuzluluk değişimlerine dayanıklılığıyla ünlüdür; ayrıca çok düşük oksijen seviyelerinde, çok çeşitli toksinlerin varlığında ve çevre kirliği nedeniyle aşırı derecede bozulmuş olan ekosistemlerde bile yaşayabilir. Kısacası, yaşadığı suyun tatlı veya tuzlu, soğuk veya sıcak, temiz veya kirli olması onun açısından bir fark yaratmaz. Mummichoglar bu nedenle evrimsel, embriyolojik, fizyolojik ve toksikolojik araştırmalarda çok popüler bir ilgi alanıdır; gen ekspresyonundaki çeşitliliklerin, değişik ortamlarda meydana gelen fizyolojik birikim ve evrimsel uyarlanım üzerindeki etkisini anlamak için de sıkça kullanılan deneklerdir. Ayrıca uzaya gönderilen (1973) ilk balık türüdür.

Resim: Mummichog

Mummichog’un başarısı, çok sayıda genini çevre koşullarına göre etkinleştirme veya etkisiz hale getirme kabiliyetinden ileri gelir. Örneğin tuzlu sudan alınıp tatlı suya konulduğunda bu değişimle başa çıkmak için 498 geninin ekspresyonunda değişiklik meydana gelir ve yalnızca 72 saat içinde ozmotik dengesini yeniden sağlayarak hayatına devam eder. Bu yüksek fizyolojik esneklik, mummichogların çevre koşullarındaki büyük değişimlere hızla uyum sağlamasına olanak verir. Mummichoglar, omurgalılar arasında olağanüstü yüksek genetik çeşitliliğe sahip olmalarıyla da dikkat çekerler; bu yüksek genetik çeşitlilik, değişen çevre koşullarına evrimsel uyarlanım için geniş bir genetik temel oluşturur.

Uzaya gönderilen mummichoglar başlangıçta daireler çizerek yüzmüş, ancak yaklaşık üç hafta içinde ağırlıksız yaşam koşullarına uyum sağlayarak normal yüzmeye başlamıştır. Yolculuk sırasında yumurtaların %96’sı açılmış ve yavrular da normal yüzme davranışı göstermiştir.

Ölümsüz Denizanası (Turritopsis dohrnii) :

“Dünyada ölümsüz olan tek canlı” sıfatıyla ünlenen bu ilginç hayvan hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayın. 

Sıra dışı maddeleri parçalayabilen canlılar :

Bazı mikroorganizmalar, çoğu canlı için besin kaynağı olmayan sıra dışı maddeleri parçalayabilir, hatta bunlardan bazılarını karbon veya enerji kaynağı olarak kullanabilir. Örneğin Pestalotiopsis microspora adlı mantarın bazı suşları poliüretanı tek karbon kaynağı olarak kullanabilir. Flavobacterium sp. KI72, naylon-6 üretimi sırasında ortaya çıkan bazı oligomerleri parçalayabilir; benzer bir yetenek Pseudomonas aeruginosa üzerinde yapılan laboratuvar deneylerinde de geliştirilmiştir. Benzer şekilde, Titanic’in enkazındaki pas oluşumlarından izole edilen Halomonas titanicae, demir içeren yapıların korozyonu ve bozunmasıyla ilişkili mikroorganizmalardan biridir. CD’lerde gelişen bazı mantarlar da diskin katmanlarına nüfuz ederek veri taşıyan yapıya zarar verebilir. Bu konuda daha detaylı bilgi almak için bkz. Plastik Çağında Evrim

Litotroflar, elektron kaynağı olarak hidrojen, hidrojen sülfür, amonyum ve iki değerlikli demir gibi inorganik maddeleri kullanan canlılardır. Enerjilerini kimyasal reaksiyonlardan sağlayanlara kemolitotrof, ışıktan sağlayanlara fotolitotrof denir. Kemolitotroflar arasında hidrojen, kükürt ve demir bileşiklerini oksitleyen mikroorganizmaların yanı sıra nitrifikasyon ve anaerobik amonyum oksidasyonu (anammox) yapan mikroorganizmalar da bulunur.

Endolitler :

Bunlar kayaların, mercanların, hayvan kabuklarının veya kayaçlardaki mineral tanecikleri arasında yer alan gözeneklerin içinde yaşayan canlılardır (arkeler, bakteriler, mantarlar, likenler, algler veya amipler). Birçoğu süper hayvanlar listesine alınabilecek ekstremofillerdir. Yaşam alanları itibariyle UV ışınlarından korundukları için Dünyadaki yaşamın kökeni ve dünyadışı yaşam araştırmalarında, Mars ve benzeri gezegenlerdeki endolitik ortamların dünyadışı yaşam için uygun koşulları sağlayabileceği üzerinde duran astrobiyologlar açısından büyük önem taşırlar. Endolitler farklı metabolizma biçimlerine sahip olabilir; bazı endolitik mikroorganizmalar litotroftur ve demir veya indirgenmiş kükürt bileşikleri gibi inorganik maddeleri elektron kaynağı olarak kullanır.

Yaşayan fosiller :

Tüm bu canlılara ek olarak, gezegenimizde çok uzun zamandır hayatta kalmayı başarmış canlılar vardır. “Yaşayan fosil” olarak tabir edilen bu canlıları da kıyametin süper canlıları arasında anabiliriz. Bazılarının ait olduğu soylar, bildiğimiz beş büyük kitlesel yok oluşun hepsini atlatarak günümüze kadar gelebildiğine göre (örneğin Brachiopoda şubesindeki lingulid brakiyopodlar), bundan sonra oluşabilecek zor koşullar altında da varlıklarını sürdürmeleri olasıdır. Hayvan, mantar, bitki ve bakteri gruplarından bazıları yaşayan fosil olarak nitelendirilir. Ancak “yaşayan fosil” tabiri, söz konusu canlının evrim geçirmediğini veya evriminin durduğunu düşündürmesi açısından bazı bilim insanları tarafından eleştirilmektedir. Yaşayan fosil kabul edilen canlıların bazı özellikleri çok uzun süre büyük ölçüde değişmeden kalabilse de bu canlıların evrimi durmamıştır; bu nedenle terimi dikkatli kullanmak gerekir.

Latimerya, at nalı yengeçleri, tuatara, ginkgo, notiluslar, akciğerli balıklar, timsahlar, mersin balıkları (Acipenseridae), kadife solucanları ve lingulid brakiyopodlar bu gruba giren bazı örneklerdir.

Homo sapiens (?)

Biz insanlar birçok açıdan diğer canlılardan farklıyız; kültürel aktarım başka hayvanlarda da görülse de, insan kültürü olağanüstü kapsamı ve açık uçlu birikimiyle benzersizdir. Bilim insanları bu ayrıcalığımızı, nev’i şahsına münhasır beynimize ve onun geçirdiği evrime bağlıyor. Bizler biyolojik kalıtım faktörü olan genlerimize ek olarak, dil yeteneğimiz sayesinde kültürel bilgiyi son derece kapsamlı biçimde biriktirebilir ve sonraki nesillere aktarabiliriz. Dünyayı ve elimizin ulaştığı her habitatı istediğimiz biçimde değiştirerek kendi türümüz için yaşanabilir bir yer haline getirebiliriz; gezegenin geri kalanı için çoğu zaman iyi bir haber olmasa da gerçek bu. Dünyayı hepten yok etme, yok etmekte olduğumuz Dünyayı düzeltip eski haline getirme, bir “kıyamet” durumunda olaya önceden veya o esnada müdahale ederek tüm gezegeni kurtarma veya yaşanabilir başka gezegenler bulma gücüne sahibiz. Bu gücü kötüye kullanıp kullanmamak da yine bizim elimizde. Dolayısıyla türün hayatta kalmasından bahsediyorsak, sahip olduğumuz bu yetenekler nedeniyle bizim de listeye eklenmemiz gerektiği açık. Listede olmanın verdiği bu özgüveni aklımızın bir köşesinde tutup, gezegenimizi ve üzerinde yaşayan tüm canlıları kucaklamanın yolunu bulacağımızı umuyorum. Umuyorum, ama bu konuda umutlu muyum? Ne yazık ki yanıtı her iki yöne de çekilebilecek bir soru bu.

Resim: Camille Rose Garcia – The End is Near

Kaynaklar:

Keşfet