Film, 1978’de Sovyetler Birliği’ne ait İntercosmos projesi kapsamında, uzaya çıkan ilk Alman ünvanına sahip olan Sigmund Jahn’ ı televizyonda gururla izleyen Alex’le (Daniel Brühl) başlar. Alex Kerner ve ailesi, Berlin Duvarı’nın Doğu Almanya tarafında yaşayan, sosyalizmle yatıp kalkan, halinden memnun ve sosyalist düşünceye uygun bir şekilde topluma faydalı olmaya çalışan, aktivist bir ailedir. Baba sonradan öğrendiğimiz sebeplerden dolayı onlarla değildir. Anne birgün, Alex’in bir toplu özgürlük eyleminde tutuklanmasına tanık olunca 8 ay süren bir komaya girer. Onun komada geçirdiği 8 ay içinde Berlin duvarı yıkılır, kapitalizm doğuya bütün yıkıcı ve komik alışkanlıklarıyla adeta “akar”. Burger King, Coca Cola, İkea.. gibi filmde de göze sokulan ithal markaların gelişiyle, Doğu Almanya’da yaşayanların alışkın olduğu ve sevdiği kendi markalı ürünleri piyasadan kalkar, küçük aile bakkalları yerlerini büyük süpermarketlere bırakır, kıyafetler, renkler, müzikler, insan ilişkileri ve tüm yaşam alışkanlıkları hızla değişmeye başlar ama her şeyden önemlisi paranın değişimidir, hem birim olarak (Deutsch Mark gelir, eski paralar çöpe atılır) hem de sembolik olarak. Çocukların bile ancak ufak bahşişler karşılığında komadan çıkan eski öğretmenlerine şarkı söylemeye gelişleri buna en çarpıcı örnektir bence filmde. Buna daha kolay uyum sağlayan gençler hallerinden memnunken, kapitalizmin belki de en çok vurduğu kesim olan yaşlıların, eskiye duydukları özlem ve “işe yaramaz” hale geldikleri için sistem dışına itilmeleri nedeniyle yaşadıkları zorluklar da nazikçe verilmiş filmde.
Resim: Alex, annesinin istediği turşu ve reçelleri piyasada bulamadığı için, sağdan soldan ve çöpten bulabildiği eski kavanozlara doldurma işlemi yaparken
Film özünde, Alex’in ve ablasının, annelerinin 8 ay sonra komadan uyandığında herhangi bir şok yaşamaması için, onda eski sistemin devam ettiği yanılgısını yaratarak, onu olası bir kalp krizinden korumak adına gösterdikleri çabayı anlatıyor gibi görünse de, inceden ve dahiyane bir kara mizah üslubuyla, sosyalizm-kapitalizm karşılaştırması yapıyor, bunu yaparken iki tarafa da aynı uzaklıkta durmaya çalışmasıyla tarafsız olmayı amaçlamış gibi yönetmen. Ama tabi ki bunların ötesinde, bir evladın annesi için yapabilecekleri, sevgi adına yapılan fedakarlıkların ne kadar kalıcı ve değerli olduğu da bu eleştiri kadar önemli bir tema filmde… Şefkatli bir duruşu var filmin kısacası.
Kara komedi olması nedeniyle insanı güldüren sahneler de var filmde, ama kahkahalar kısa sürede hüzne dönüşüyor. Annenin, Alex uyurken, ilk kez yataktan çıkıp sokağa adım attığında gördüğü sahneye (hamalların getirip önüne koyduğu peluş mobilyalar, İsa resmi, leopar desenli abajur ve buna benzer komik tasarımlı aksesuarlar, arka fonda İKEA tabelası) ve bu sahne karşısındaki şaşkın bakışlarına gülerken, daha da arkadan geçen bir helikopterin taşıdığı elini kaldırmış dev Lenin heykeli(ki filme adını veren sahnedir bu), absürdlüğü nedeniyle bir an için insanı gülümsetse de, annenin ona bakarkenki ifadesi ve elini ona doğru elveda dercesine kaldırmasıyla, tebessümleri hemen hüzne dönüştürüyor mesela. Yine aynı şekilde, Alex arkadaşı Denis’in yardımıyla annesinin izlemesi için eskiden kalma “çakma” TV haberlerini yaparken de, tebessüm-hüzün karışımı duygular yaşatıyor.
Filmden birkaç replik:
—Alex: Annemin bıraktığı ülke, onun inandığı bir ülkeydi.Ama aslında hiç de öyle dışardan görüldüğü gibi bir ülke değildi.Artık var olmayan bir ülke, benim hatıralarımda hem annemle özdeşleşmiş olarak kalacak.
—Sigmund Jahn:Sosyalizm bir duvarın arkasında yaşamak değildir.Diğerlerine ulaşabilmektir ve diğerleriyle yaşayabilmektir.Sadece daha iyi bir dünya hayali değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmaktır.
Filmle ilgili birkaç bilgi:
* Birçok ödülün yanı sıra En iyi Avrupa Filmi ödülünü de almış olan filmin, kapitalizmin kalesi olan Amerika’da da En İyi Yabancı Film dalında Golden Globe adaylığı olması ilginç.
* Alex rolündeki oyuncu, The Edukators filminden tanıdığımız Daniel Brühl. Goodbye Lenin!, seçimleri ve başarılı oyunculuğuyla ustalara taş çıkartıyor. Anne rolündeki Katrin Sass’ı da çok beğendim.
* Yorumlara bakılırsa bu filmi izlemeyen Alman yokmuş. Haksız da sayılmazlar, tarihlerindeki çok önemli bir olayı anlatan Goodbye Lenin! her iki tarafta yaşayanlar için “duygulara ve anılara tercüman” olan bir film olsa gerek.
* Orijinal senaryoda Denis karakteri, ismi Deniz olan obez bir Türkmüş, ama değiştirilmiş.
……Özetle izleyiniz bu filmi, benim uzun süredir arşivimde sıra bekleyerek duruyordu ve “izlemeden geçirdiğim günlere üzüldüğüm yapımlar” listemin başlarına oturdu.
Film kötü bir mahallede, basit bir apartman dairesinin içinde geçiyor. The Sunset Ltd.’ın ana teması, intihar etmeye kararlı ve nihilizm noktasına gelmiş ateist bir profesör ile onu ölümden vazgeçirmeye çalışan “Hristiyan” ve siyahi bir işçi arasında geçen sonu gelmez bir diyalogtan oluşur (zira dindarlarla mantık ekseninde kalarak tartışmak oldukça zordur). Sabır konusunda sıkıntı çeken ve Hollywood kurgusu sevenlerin izlemekte zorlanacağı bir film olsa da, meraklısının (filmlerde aksiyondan çok senaryoya ve diyaloglara önem verenlerin) keyifle izleyeceğine inanıyorum.
İlk olarak, hakkını vermek lazım ki oyuncular çok başarılı. Zaten sadece iki oyuncunun oynadığı bir filmde bu kadar iyi oyunculuk olmasaydı izlenmesi zorlaşabilirdi. Konuya gelince: Zihinsel anlamda çok zor bir hayat geçirmiş olan Jones, ateist bir Profesördür ve kendisi için son seçenek olan ölümü seçmiştir. Tam kendisini trenin önüne atacakken Jackson tarafından kurtarılır ve bir apartman dairesine yerleştirilir. İsa’nın kendisiyle konuştuğunu düşünen dini-bütün Jackson, intiharın en büyük günahlardan birisi olduğuna inandığı ve kendisini, İncil’de bahsi geçen “kardeşlerini kurtarmalısın” emrine uymak zorunda hissettiği için Jones’u kurtarır; dahası sevap kazanma gayesiyle onu bu fikirden tamamen vazgeçirme derdindedir. Alışkın olduğumuz durumlar bunlar 🙂 Fakat filmin başından sonuna kadar intihar konusunda son derece kararlı olan Jones’un karşısında, beklediği cevapları bulmakta oldukça zorlanacaktır. Jones yaşlı bir adamdır ve hayatı boyunca her şeyi sorgulamış, ulaştığı noktada ölümün ve yok oluşun onun ve tüm insanlık için tek kurtuluş olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ölümün bir yok oluş değil, çeşitli yargılama süreçleriyle geçecek “sonsuz bir hayat” – ki Jones’a göre bu “sonsuz bir işkence”ye eşdeğerdir- olduğu hayalini savunan dinlere karşı büyük bir öfke duymaktadır. Onun tek istediği yokluğun huzurudur artık aslında.
Geçmişinde pek de iyi bir adam olmayan Jackson’ın, ölüm döşeğindeyken İsa’nın kendisiyle konuşarak, ona “insanlığı kurtarmak” gibi bir görev verdiğini düşünecek kadar akıl yoksunu olduğunu düşünecek olursak, ateist bir profesörün bu adamla gireceği bir fikir tartışmasından pek de mağlup ayrılacağını düşünemeyiz. Bununla birlikte Jackson’ın özellikle filmin başlarında ortaya koyduğu kolayca çürütülebilecek bazı dayanaksız düşüncelere Jones’un karşılık vermemesi gerçekten sinir bozucu olmuş. Neyse ki konu ilerledikçe Jones’un ön plana çıkmaya başlaması ve Jackson’ın gerçekler karşısındaki çaresizliğini görmek, biraz olsun içini rahatlatıyor insanın. Sonuçta fikirlerinden ve vardığı sonuçlardan son derece emin olan Jones’un çoğu konuda cevap vermeye bile çalışmamasını insan anlayabiliyor.
Aslında film sadece iki farklı insan arasında geçen bir fikir çatışması üzerine kurulu olarak değerlendirilirse iyi bir film denebilir. Eğer iki insan değil, ateist ve hristiyan ideolojinin çatışması şeklinde algılanırsa eleştirilecek pek çok nokta ortaya çıkar. Sonuçta ateist karakter hayatı boyunca acı çekmiş, değer yargılarını kaybetmiş egoist ve karanlık bir karakter, Jackson ise hayatında çok hata yapmış fakat hristiyanlığa bağlanmasının ardından kendini insanlara iyilik etmeye adamış bir karakter olarak ortaya konmuş. Dolayısıyla bu açıdan ateizm karşıtı bir film olarak algılanmaya çok açık bir film denebilir. Film sonuçta bir Hollywood yapımı… Yine de böyle bir Hollywood yapımında bile Hristiyan ideolojinin pek çok konuda ne kadar mantık yoksunu olduğu biraz anlayış sahibi olan her izleyici tarafından fark edilebilir düşüncesindeyim. En azından izleyen kişilerin, din olgusunun aslında ne kadar içi boş ve kolaylıkla yanlışlanabilir olduğunu, tutunduğu dayanakların hiç de öyle “tutunulacak” dallar olmadığını ve inanç denilen olgunun insanın tamamen kendi kendisini kandırabilme yeteneğine dayandığını görmesini sağlar diye düşünüyorum.
Sonuç olarak gerek orijinal konusu, gerekse iyi oyunculukları göz önüne alınarak izlenmesi gereken bir film. Din, ahlak, yaşam, özgür irade vb sisli-puslu konularda konuşurken kullanacağınız argümanlar çıkarabilirsinz. Bunların dışında, arka fonda belli belirsiz artıp azalan ses ve müzik efektlerinin kullanımı da oldukçok başarılıydı.
Filmden birkaç replik:
Siyah—Seni peronun kenarına getiren bu muydu? Kişisel bir şey değil miydi?
Beyaz—Kişiseldi. Eğitimin yaptığı şey budur. Dünyayı kişiselleştirir. Eğitim dünyayı kişiselleştirir.
Beyaz—İnsanlar dünyayı gerçek hâliyle görebilse, hayatlarını gerçek hâliyle görebilseler, hayaller ve yanılsamalar olmadan yani, bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi.Ben Tanrı’ya inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana! Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü O’nun kulaklarına müzik gibi geliyordur. Ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkar ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani.
Sizin kardeşliğiniz sadece bir acı kardeşliği, başka bir şey değil. Ve bu acı tekrarlanan bir acı değil, kolektif bir acı olsaydı, dünyayı evrenin duvarlarından söker ve neden olabildiği en büyük gecenin içine atar, geride kül bile kalmayana dek alev alev yakardı. Ve kardeşlik, adalet, sonsuz hayat mı? Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece “daha fazla hayat”a hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor.
Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç ve geçmek bilmeyen hastalıklar… Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için. Gerçek kardeşlik bu işte. Gerçek bağ. Ve herkes hayat boyu üye. Bana kurtuluşun kardeşinde mi diyorsun? Kurtuluşum mu? Lanet olsun ona. Her şekil, kılık ve yapıda lanet olsun. Onda kendimi görüyor muyum? Evet görüyorum. Ve gördüğüm şey midemi bulandırıyor. Bundan daha kötü ne olabilir, bilemiyorum. Beni anlıyor musun?Beni anlayabiliyor musun?
“Baktığınızda, her şey normal gibidir. Ama yunusun yüzündeki gülümseme, doğadaki en aldatıcı gülümsemedir. İnsana, yunusların hep mutlu olduğu hissini verir. Yunus akvaryumlarının sinir sistemleri balık odalarıdır. Eğer bir balık odasını ziyaret ederseniz şişeler dolusu Maalox ve Tagamet ilâçlarını görürsünüz. Yunuslar ülser oldukları için kullanılır, çünkü yunus parklarında yaşadıkları stres, onların ülser olmasına sebep olur.”
Japonya-Taiji koyu, bir yunusun en kötü kabusu.. Olmak isteyeceği son yer.. Dışarıdan bakıldığında sevimli bir balıkçı kasabasındaki güzel bir doğa parçası gibi. Ama gözlerden uzaktaki bu koyda yaşananları anlamanız için bu belgeseli izlemeniz gerekiyor.
Taiji koyu, hiçbir kamera veya fotoğraf makinasına izin verilmeyen, Japon hükümeti tarafından bu amaçla 24 saat gözetlenen bir yer. Göç eden yunuslar, bu koya sürülerek koyda hapsediliyor ve beğenilen birkaç tanesi yunus parkları zinciri olarak bilinen Sea World’lere, tanesi 150.000 dolardan başlayan fiyatlarla satılıyor, geriye kalan tutsakların durumu ise çok daha kötü. Koyda kalan yunuslar, sular kan gölüne dönene kadar, ilkel tekniklerle (keskin aletlerle sırtlarından ve karınlarından bıçaklanmak suretiyle can çekişerek, cansız bedenleri hareketsiz kalana kadar) katlediliyor. Annelerinin gözleri önünde öldürülen yavru yunuslar da buna dahil. Yılda 23.000 yunus bu koyda bu şekilde can veriyor.
Cove isimli bu muhteşem belgesel, Japonya’daki yunus katliamını anlatan ve arka planda dönen dolapları ve vahşeti gözler önüne seren bir yapım. 2009 yılında yayınlanan belgeselde, ekibin başında ve bu olağanüstü eylemin beyni konumunda, bir zamanların ünlü çocuk dizisi Flipper için yunusların yakalanmasında görev alan ve sonradan onların eğitmeni haline gelen Ric O’Barry bulunuyor. Kendisini yunus parklarına gösterilen ilgiden sorumlu tutan O’Barry, Japonya’da yaşanan vahşetin en büyük tanıklarından birisi ve bu işe artık dur demeye karar veriyor. İzlerken cesaretine ve kararlılığına hayran kaldığım bu aktivistin, işlerin en çaresiz göründüğü zamanlarda bile eylemin arkasında olduğunu bilmek, herkes el etek çekse de ülkeye girişleri yasaklansa da asla vazgeçmeyeceğini görmek az da olsa rahatlatıcıydı.
Ric O’Barry, Flipper’ı oynayan başroldeki yunuslardan biri olan Cathy adlı yunusun, kendi gözleri önünde intihar edişine nasıl şahit olduğunu anlatıyor:
“Beni, bu yola iten şey Flipper’ın ölümüydü, yani Cathy’nin. Çok stres altına girmişti. Hissedebiliyordum. Bunu görebiliyordum. Ve kollarımda intihar ederek öldü. İntihar çok iddialı bir kelime, farkındayım. Ama bilmenizi isterim ki, yunuslar ve diğer balina türleri, bizler gibi istem dışı nefes alan canlılar değiller. Aldıkları her nefes, bilinçli bir hareketin sonucudur. Ve eğer hayat katlanılmaz bir hâle gelmişse, bir sonraki nefesi almayarak buna bir son verebilirler. Bu yüzden intihar kelimesini kullanabiliyorum.
O da böyle yaptı. Kollarıma doğru yüzdü ve gözlerimin içine baktı…derin bir nefes aldı…ve daha da almadı. Onu bıraktığımda havuzun dibine doğru battı ve öylece dipte kaldı. Ertesi gün, Lerner Denizcilik Labaratuarı’ndaki yunusları serbest bırakmaya çalıştığım için Bimini hapishanesindeydim. Ölümüne verdiğim tepki böyleydi.
O günden itibaren esaret altındaki yunusları serbest bırakmaya çalışacaktım. Bu sektörü oluşturmak için 10 senemi vermiştim. Son 35 senemi ise bu sektörü bitirmek için harcadım. Bu işe başladığımda, sadece üç yunus akvaryumu vardı. Bugün, milyar dolarlık bir sektöre dönüşmüş durumda. Bu sektör yüzünden dünyadaki en büyük yunus katliamının oluşumuna sebep olduk.”
Resim: Ric O’Barry ve Flipper (Cathy)
Ama yunus parkları madalyonun ne yazık ki sadece bir yüzü. Japon güvenlik güçleri, bu vahşeti dünyadan saklamak için elinden gelen her türlü önlemi almaya çalışmış. Bölgeye kamera veya fotoğraf makinasıyla girmek yasak, girenler polis veya ne oldukları belirsiz kişilerce uzaklaştırılıyor, her tarafta “girmek yasaktır” tabelaları var, dahası belgesel ekibinin başındaki Ric O’Barry yasal olarak da bölgeden men edilmiş. Havaalanına indiği anda peşinde onu takibeden sivil polis araçları eşliğinde geziyor, her hareketi izleniyor.
Bu vahşete son vermeye karar veren Ric, dalgıç ve gönüllü aktivistlerden meydana gelen ekibi ve ekipmanıyla yola çıkıyor, belgeselde bu süreç de anlatılıyor. Bir gece operasyonuyla bölgenin çeşitli yerlerine yerleştirilen kaya kamuflajı altındaki kameralar ve dalgıç ekibinin yine bir gece operasyonu ile yerleştirmeyi başardığı su altı kameralarıyla ertesi günün katliamı, bütün yürek burkan gerçekliğiyle çekilmiş. Su altı kamerası aynı zamanda katliam sırasında yunusların seslerini de kaydediyor. Ağaca monte edilmiş kameralarda denizin mavisi yavaş yavaş kırmızıya dönerken, aynı anda da suyun altındaki çığlık seslerine tanık oluyoruz. İzlemesi çok zor sahneler gerçekten.
Çekim yapmanın yasak olduğu bu koyda gerçekleşen yunus avını, yoldan geçen herkes izleyebiliyor. Yunus avı, Eylül’de başlayıp Mart’a kadar devam etmektedir. Japonya’da her sene yaklaşık 23.000 yunus ve domuz balığı öldürülmektedir. Burada Taiji’de Balina Müze’sine gidip yunusları izledikten sonra yunus eti yiyebilirsiniz. Yunusların gösteri yaptığı havuzda yunus eti satılıyor. Katliam, bu sektör ve yunus öldüren balıkçılar, para kazandığı için devam ediyor. Ölü bir yunus için 600$ alıyorlar. Ama bir şov için yunus başına 150.000$ veriliyor. Japon balıkçılık sektörü yetkilileri, yunus katliamı için şöyle de bir gerekçe sunuyor: “Yunuslar balık popülasyonunu tehdit ediyor ve balık bizim temel besinimiz, bu yüzden yunusları öldürmek zorundayız.”
Oysa bütün dünya biliyor ki balık popülasyonunun azalmasının tek sebebi yine insanlar. Gösterilen bu gerekçe çevir kazı yanmasın hesabı yani. Science dergisinin 2006 ‘da yayımladığı rapora göre, dünyada balıkçılık ve çevre kirliliği bu hızıyla devam ederse 40 yıl sonra tüm balık nesli yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Yaşanan vahşetin ötesinde, insan sağlığını tehdit eden gerçekler de ortaya dökülmüş. Japonya’da yunus eti, balina eti olarak marketlere sokuluyor ve yunus eti de yüksek oranda civa içeriyor. (Civanın bu denli yüksek olmasının nedeni de yine insan eliyle okyanuslarda meydana gelen kirlenme.) Hatta Japon yetkilileri, yunus katliamına olan tepkileri azaltmak için, öğle yemeklerinde küçük çocuklara servis edilmek üzere de tonlarca yunus etini bedava okullara dağıtıyor. Bu kadar çok yunus katlediliyor ve gerekçe olarak da “Bu bizim kültürümüz, biz yunus etini yiyoruz.” diyor Japon yetkililer. Ama sokağa çıkıldığında işlerin hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Sokakta yürüyen sıradan Japon vatandaşlarıyla yapılan röportajlarda görüyoruz ki, insanlar kendilerine yunus eti satıldığından ve yunus eti yediklerinden bihaber. Birçoğu da tepki gösteriyor hatta, “Yunus gibi bir hayvan yenir mi hiç?!” diyerek. Japonya bu etleri dışarıya da ihracediyor. Yani insanlar farkında bile olmadan yunus eti yiyerek civayla zehirleniyor. Neyse ki belgeselin güzel sonuçlarından birisi, durumdan haberdar olmayan halkın bu sayede bilinçlenmesi sonucu, okullara yapılan bedava yunus eti dağıtımının Japon hükümetince yasaklanması.
“Japonya’da olanlara sessiz kalıp, öylece bir çözüm beklemenin anlamı yok. Ülkede, bu konu üzerine giden ve yaptırım gücü olan herhangi bir örgüt ya da kuruluş yok. Çevreye civa, kadmiyum ve kurşun gibi zararlı maddeleri salıyoruz. Bir yükümlülüğümüz var. Bu konuda bir şeyler yapmak için gayretimiz var. Bir kaç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, neden tonlarca zehirli et tüketilmesine göz yumduğumuz için kendimizi sorgulamak zorunda kalabiliriz. İçimizden gelen sese kulak vermeli ve bunu inkâr etmemeliyiz. Bunu siz de biliyorsunuz. Bana göre ya eylemcisinizdir ya da değil. Ben, eylemci olmayı tercih ettim. Bütün bu olanlara son vermeyi.”
Japonya ayrıca IWC (International Whale Commission, Uluslararası Balina Komisyonu) olarak toplanan dünya devletlerinden temsilcilerin katıldığı seminer ve konferanslarda, balinaların avlanma yasağının kalkması yönünde de başı çekiyor. Gıda dışı amaçlı balina avı IWC’nin 1986’da aldığı kararla yasaklanmış, sadece bilimsel çalışmalar ve IWC’nin denetiminde gerçekleşen avlara izin verilmişti. Şaşırtıcı olmayacak bir şekilde birçok ülke yasağın devam etmesi yönünde oy kullansa da, Japon hükümeti buna da bir çözüm bulmuş. Ekonomik olarak zor durumda bulunan, dar gelirli insanların çoğunlukta olduğu doğu Karayip Adaları ülkeleriyle bazı Afrika ülkelerine maddi destek sunuyor. Japon hükümetinin maddi destek sunduğu bu ülkeler de, IWC oylamasında balinaların avlanma yasağının kalkması yönünde oy kullanıyor.
Belgesel, Japonya’daki kıyıma odaklanmış olsa da dünyada bu katliamı yapan tek ülke Japonya değil. Danimarka, Norveç, Endonezya, Brezilya, İzlanda gibi ülkeler de aynı durumda. Aşağıda, 2006’da yapılan IWC oylamasında, balina avı yasağının kalkması yönünde “Evet” oyu veren ülkeleri görüyorsunuz. Bunların bazıları da belgeselde bahsedilen “rüşvet”le oylarını satan ülkeler. (Kırmızı Y=Evet, mavi N=Hayır, siyah M= toplantıya katılmayan ülkeleri temsil ediyor.)
Belgesel çekimleri, çeşitli yerlere gizlenmiş kamera teknikleriyle, üstelik de tutuklanmaları halinde işkencenin de serbest olduğunu bildikleri Japonya’nın bu anlamda tehlikeli şartları altında başarıyla gerçekleştiriliyor ve ortaya bu yapım çıkıyor.
Dünyada elbette sesimizi yükseltmemiz gereken çok şey var, çok fazla insan ve hayvan boş yere ölüyor, sömürülüyor, doğa ve içindeki bütün güzellikler yavaş yavaş gözlerimizin önünde birtakım insanların bireysel çıkarları uğruna katlediliyor. Bunları görüyoruz ama birşey yapmıyoruz, veya yapamıyoruz, veya “yapamıyorum” diyerek vicdan rahatlatıyoruz. Hepsini engellemek de maalesef elimizde değil ama bazen yapılacak şey çok da basit olabiliyor. Bu durumda yerinizden bile kalkmadan atacağınız bir elektronik imzayla belki de binlerce yunusun bu vahşete kurban gitmesini önleyebilirsiniz. Belgeseli çeken ve eylemi organize eden ekibin web sitesinden sadece iki tıkla destek olabilirsiniz mesela. TakePart.com/TheCove and SaveJapanDolphins.org tarafından organize edilen imza kampanyasıyla AMD başkanı Obama’ya, ABD devlet başkanı yardımcısı Joe Biden’a ve Japon büyükelçisi Ichiro Fujisaki’ye konuyla ilgili rahatsızlığınızı dile getiren bir mektup yollamış oluyorsunuz. Her imzayla umut doğacaktır.Kampanyayı imzalamak içintıklayın. Sitenin sağında yer alan “5 Things You Can Do Now” başlığı altındaki 1 numaralı seçeneğe tıklayarak siz de tepkinizi gösterin.
Türkiye’de de yaygınlaştırılmaya çalışılan yunus parklarına dur demek için aşağıdaki siteyi ziyaret ediniz ve çocuklarınızı bu vahşet yuvalarına götürürken kimlerin cebini doldurduğunuzu, bunun bedeli olarak da yunusların ne şekilde muamele gördüğünü unutmayınız. Unutursanız da aynaya bir daha bakmayın zaten. Facebook Causes imza kampanyasını desteklemek için tıklayın.
Yüzlerindeki gülümsemeye aldanmayın. İnsan denen vahşi varlıkla iletişim kurmaya çalışan bu güzel canlıların yardımınıza ihtiyacı var.
Parvez Sharma’nın yazıp yönettiği 81 dakikalık A Jihad for Love (Aşk için Cihad) belgeselinden İslam’ın eşcinsellere bakış açısını anlatan bir bölüm. Örgütlü dinlerin çoğu gibi eşcinselliği “psikolojik bir sorun, bir hastalık” olarak gören İslam, Kuran ayetlerinden de bildiğimiz üzere bu konuda oldukça katıdır.
Kuran’dan ilgili ayetler:
Hani Lut da kavmine şöyle demişti: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz?” (7/80)
Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. (7/81)
Dedi ki: “Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım.” (26/168)
Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız? Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: “Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah’ın azabını getir” demek oldu. (29/29)
Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. (7/81)
Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?” (11/78)
2007 yapımı filmin senaryosu Jerome Bixby‘nin son eseridir ve hikayeyi 1998 yılında ölüm döşeğinde tamamlamıştır. (Bu yazı SPOILER içermektedir.)
Filmdeki karakterler:
John Oldman: tarih bilimci
Art: arkeolog
Dan: antropolog
Harry: biyolog
Edith: teolog ve inançlı bir Hristiyan
Will Gruber: psikiyatrist
Sandy: tarih bilimci
Linda: Art’ın öğrencisi
Başarılı bir tarih profesörü olan John Oldman, bir gün 10 yılını verdiği akademik kariyerinden aniden vazgeçerek üniversitedeki görevinden de, şehirden de ayrılmaya karar verir. Bütün eşyalarını toplamıştır ama son gecesini ona veda etmeye gelen, üniversitede her biri belli bir dalda uzman olan arkadaşlarıyla geçirmeye karar verir. Filmin daha başında, eşyaları arasında bulunan bir Van Gogh tablosu teoloji profesörü olan Edith’in ilgisini çeker.
John, filmin neredeyse tamamının geçtiği mekan olan küçük kulübede, arkadaşlarının ona neden böyle aniden şehirden ayrıldığına dair sorduğu sorulara karşılık sonunda şu cevabı verir: “Ben aslında 14 bin yıldır hayatta kalan bir Cro-Magnon insanıyım. Bugüne kadar 10 yıldan fazla hiçbir yerde kalamadım çünkü insanlar 10 yıl geçip de benim hiç yaşlanmadığımı görünce şüpheleniyordu.”
Ve film esas bundan sonra başlar. Filmin tamamı, arkadaşlarının konuya dair ortaya attığı bilimsel ve felsefi diyaloglardan meydana gelmiştir ve John’un öne sürdüğü argümanın doğruluğunu anlamaya, kanıtlamaya veya yalanlamaya yönelik farklı bilim insanlarının tepki ve fikirlerini içerir. Bütün bunlar olurken, daha doğrusu konuşulurken, bize de 87 dakika boyunca kendi sorularımızı sormak ve bu nefis tartışma konusunun tadını çıkarmak düşer.
Not: İlk keşfedilen H. sapiens fosili 1868 yılındaki Cro-Magnon1’dir ve 30 bin yıl önce yaşamıştır. Cro-Magnon kültürünün ve giyim, oymacılık ve heykeltraşlık gibi hünerlerin ortaya çıkışıyla alet setleri karmaşıklaşmaya başlamıştır. İnsanın evrimiyle illgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.
John’ın isteksizce ettiği bu itiraf sonrasında, ilk başta kimse konuyu ciddiye almaz, John’ın dalga geçtiğini sanarak sohbete devam ederler. Ama bir süre sonra herkes kendi dalına yönelik sorular sormaya ve John da hepsine tutarlı cevaplar vermeye başlayınca, diyaloglar renklenir. Arkeolog olan Dan, itiraftan önce sehpanın üzerinde bulduğu ve John’ın üst paleolitik döneme ait olduğunu söylediği bir taş alete odaklanır. Biyolog olan Harry, rejenerasyon ve dokuların ölümsüzlüğüyle ilgili sorular sorar. John hikayesine devam ederek 2 bin yıl boyunca bir Sümerli olarak yaşadığını, sonra Hamurabi’nin yönetimindeki Babil imparatoluğunun bir ferdi olduğunu, ondan sonra da Buda’nın öğrencisi olarak hayatını sürdürdüğünü anlatır. Kıtaların ayrılmasından, modern toplumların doğuşuna kadar kabaca bütün önemli tarihi olayları yaşamıştır John. Ve anlattıklarında hiçbir tutarsızlık veya hikayesinde en ufak bir açık yoktur.
Arkadaşları tarafından John’a yöneltilen çeşitli sorulardan birisi de herhangi bir dine inanıp inanmadığıdır. John burada tipik bir agnostik tavrı sergiler ve herhangi bir dinin tanrısına inanmadığını ama böylesi bir varlığın olasılığını da tam olarak inkar edecek kanıtı olmadığını söyler. Bugüne kadar bir Tanrı’nın varlığına inanma ihtiyacı duymadığını da ekler. Bu noktaya kadar yumuşak ve uyumlu bir karakter imajı çizen din profesörü Edith, John’ın kendisinin İsa olduğunu iddia etmesi üzerine sinir krizinin eşiğine gelir. Buda’dan eğitim aldığını söyleyen John, insanlara onun öğretisini anlatmak üzere Celile’ye göçmüş ama işler düşündüğü gibi gitmemiş ve insanlar ona ve anlattıklarına hiç hesapta olmayan ilahi kavramlar yakıştırmıştır. İsa, John’ın ta kendisidir bu durumda! Hristiyanlık da böyle doğmuştur John’ın anlattığına göre. Bu argüman Edith tarafından önce öfke, saldırganlık ve bir süre sonra da gözyaşlarıyla karşılanır. Bütün hayatını dini inancı üzerine kurmuş olan Edith için böylesi bir itiraf kabul edilemez bir şeydir ve tüm inançlı insanlarda gördüğümüz şekilde bu itiraf, ilk söylendiği andan itibaren Edith tarafından şiddetle reddedilir.
Bütün bunlar yaşanırken özellikle Art, John’ın bir akıl hastalığı olabileceğinden veya bir uyuşturucunun etkisi altında olduğundan şüphelenmeye başlar ve psikiyatrist olan Will Gruber’i telefonla arayarak John’ı gözlemlemesi ve gerekli tedbiri alması için onu da ortama davet eder.
Gruber’in gelişiyle, konu ölümsüzlük ve “ölmüyor olmanın adaletsizliğine” gelir ki bunun sebebi sonradan ortaya çıkar: Gruber eşini yeni kaybetmiştir ve ölümsüz olduğunu iddia eden bu adama karşı öfke duymaktadır. Bu öfke, Gruber’in John’ı, insanların yaşam enerjisini emerek hayatta kalan bir vampir olarak tanımlamasına ve onu silahla tehdit etmesine kadar gider. Senaryolardaki genel kural olan “bir silah varsa mutlaka o senaryo içinde ateşlenir” tezi de bu alışılmadık senaryoda çürür, çünkü Gruber doğrulttuğu silahı asla ateşlemez.
Bütün gece süren bu bilimsel tartışma şöleninin sonunda John, arkadaşlarının gerçeği çok da kaldıramadığını ve dünyalarının yıkıldığını görünce, söylediği her şeyin başından beri yalan olduğunu, kendisinin de herkes gibi normal bir insan olduğunu yalandan da olsa itiraf ederek veda gecesini sonlandırır.
Not: John’ın hayatı boyunca kullandığı pek çok isimden biri de filmdeki ismi olan John Oldman’dır. Bu isimde de bir ipucu verir aslında: Old-Man, Yaşlı veya Eski İnsan anlamına gelir)
Konuklar tek tek ayrılır, John’ın bütün anlattıklarının uydurmadan ibaret olduğunu öğrenmenin rahatlığı, özellikle Edith’in yüzünden okunmaktadır. Bütün hayatını ve inancını yeni baştan oluşturmak zorunda olmamak büyük bir rahatlama yaratır insanda şüphesiz. İnançları, yanlış olduklarını bilince bile terk etmenin ne kadar zor olduğunun altı bir kez daha çizilmiş olur filmde böylece. Başından beri John’a en çok inanan kişiler Dan ve ona aşık olan Sandy olmuştur bu arada.
En son Gruber ve Sandy kalır. Sandy ile John’ın konuşmasını duyan Gruber’i bekleyen sürprizin, filmi henüz izlememiş olanlar için de sürpriz olarak kalmasını istediğim için son diyaloglarla ilgili bir detay yazmıyorum. John’ın anlattıklarının gerçek mi yoksa uydurma mı olduğu konusunda da hükmü vermemizi sağlayan bu son sahnedir nitekim. Filmi izlemeniz gerekiyor onu öğrenmek için 🙂
Filmden bazı replikler:
Edith’in öfke patlamasına cevaben Harry:Edith, ben Tevrat okuyarak büyüdüm, eşim de Kuran okuyarak. Büyük oğlum ateist, en küçük oğlum bir scientolog, kızım da Hinduizm okuyor. Sanırım evimin salonunda bir din savaşı çıkması için yeterince sebep var, ama ailemizde herkes birbirine karşı hoşgörülü olabiliyor.
Dan:Ben eve gidip biraz aklı selim kazanmak için Star Trek izleyeceğim.
John, İsa olduğu zamanlarda, Buda’dan öğrendiklerini insanlara aktarmaya çalışırken, onların bunu nasıl yanlış yorumladıklarını anlatır ve der ki:Ben de bunu öğretmeye çalıştım. Ama bir yılan bir kadına zorla bir elma yedirdi ve mahvolduk.
Edith: Tanrı her yerdedir. Ama biz onu göremiyoruz.
Harry:Pff…Benim de elimden gelenin en iyisi bu olsaydı ben de saklanırdım tabi.
Gruber:Madem ölümsüzsün John, şimdi seni vurursam hayatta kalır mısın?
John:Ölümsüz olduğumu söylemedim, sadece yaşlıyım. Ölebilirim belki. O zaman da hayatının sonuna kadar “acaba vurduğum neydi?” diye merak edersin.
John (Herkes şaşkınlık dolu bakışlarla onu dinlemektedir): Cristopher Columbus ile seyahat etme şansım vardı ama pek maceracı bir tip değildim. Dünyanın yuvarlak olduğundan neredeyse emindim ama yine de bir yerlerde ucundan düşerim diye de korkuyordum.
Art: Etrafına bir bak John, biz az önce o uçtan düştük bile!
Dan: “John anlattıklarını hiçbir şekilde kanıtlayamaz. Nasıl biz de aynı şekilde kesin olarak yalanlayamazsak. Ne kadar açık fikirli ve eğitimli olursak olalım, anlattıklarını kesin olarak yalanlamamız mümkün değil! Dostum ya gerçekten bir mağara adamı, ya deli, ya da bir yalancı. O halde madem böyle düşünüyoruz, konuşmaya devam edelim.”
Art:Bu anlattıkların aklı selime karşı işlenmiş bir suçtur.
John:Rölativite ve Kuantum Fiziği de öyledir ama ..Doğa bu şekilde işler.
John: Her 50 yılda bir Yeni Gine’ye gider, beni Tanrı ilan etmiş olan bir kabilenin insanlarıyla birlikte vakit geçiririm. Heykelimi bile diktiler.
Gruber: Ne zaman İsa olduğuna inanmaya başladın? John: Sen ne zaman psikiyatrist olduğuna inanmaya başladın?
Son olarak, çok düşük bütçeyle çekilen bu film bence mükemmele yakın oyunculuğu ve sürükleyici argümanlarıyla tam bir başyapıt: Tekrar tekrar izlenesi, her seferinde yeni fikirlere gebe, entelektüel bir şölen. Sorgulamaktan ve olasılıkları düşünmekten çekinmeyen insanların “en kaliteli içeriğe sahip filmler” listesinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Ayrıca birçok insana varoluşunu ve eğer varsa dini inancını sorgulatacak kadar da önemli bir yapıt. Uzun lafın kısası, kitap okur gibi izlenmesi gereken bir film Man From Earth.