Kategori: Sinema

  • Agora

    Yönetmen: Alejandro Amenábar (2009)

    IMDB

       Agora, MÖ 370- 415 yılları arasında Mısır’da yaşamış Yunan kadın filozof Hypatia‘nın yaşam öyküsü ekseninde, o dönemde var olan dinsel çatışmaları anlatıyor. Roma İmparatorluğu’nda paganizm etkinliğini kaybetmekte, Hristiyanlık hızlı bir yükseliş yaşamaktadır. Bu dinsel çatışmanın temelinde aslında Roma’da yüzyıllarca süren kölelik sistemine karşı olan tepkinin de önemli rolü var. Bu çatışmanın ne yazık ki bizi ve sonraki tüm nesilleri etkileyen tarafı ise, dönemin en büyük kütüphanesi olan İskenderiye kütüphanesinin hristiyanların eline geçerek yağmalanmasıdır. Öyle ki insanoğlunun bilimsel gelişiminde dinin ne kadar tahrip edici bir etkisi olduğunu göstermesi açısından gerçekten özel bir dönem, akıcı ve büyük ölçüde tarafsız şekilde anlatılmış. (Buradan sonrası spoiler içermektedir.)

       Hypatia, İskenderiye’deki Neoplatonik okulun başıydı ve burada felsefe ve astronomi eğitimi veriyordu. Atina’da eğitim görmüş olan Hypatia, matematikçi Theon Alexandricus’un kızıydı. Alman matematikçi ve astronom Johannes Kepler’in Gezegensel Hareket Yasaları’nı ondan yüzyıllarca önce anlayan ve açıklamaya çalışan kişi olmuş; fakat geri kafalı insan yığınlarının dinsel saplantıları yüzünden, çalışmalarını insanoğluna sunmasına fırsat verilmeden cadı ilan edilerek öldürülmüştü. 

       Hypatia’nın hazin öyküsüne bakınca bugün bile dünyanın büyük bir bölümünde aynı yobazlığın devam ettiğini görmek, insanlığın geleceği adına duyduğum kaygıları daha da arttırdı. Bilim ile hurafelerin savaşını konu alan bir drama filmi bu, bu eksende izlenirse de seyircisine katacağı çok şey olduğuna inanıyorum. Özellikle kadına (bir sahnede Hypatia çevresinde toplanmış, kendisini dikkatle dinleyen erkek öğrencilerine astronomi ve matematik anlatmaktadır) ve bilime verilen değerin, Hristiyanlığın gelmesiyle nasıl tersine döndüğünü görüyoruz. Ancak bir diğer ilginç nokta da, bu erkek öğrencilerinden en şevkli olan üçünün (Davus, Synesius ve Orestes) Hypatia’ya şehvet duyma hatasına düşmesi; yine kadının cinsiyetçiliğe maruz kaldığına şahit oluyoruz burada da. Tabi filmdeki en acıklı sahne, İskenderiye Kütüphanesi’nin içindeki bilgi hazinesi kitaplarla birlikte yakılması ve sonrasında Hypatia’nın öldürülmesi. Bu konuda Christopher Hitchens’a katılıyorum: O korkunç gün, insanlık tarihindeki en önemli düşünsel gerilemelerden biri yaşanmıştır. İskenderiye Kütüphanesi ve içindekiler yanıp küle dönmüş olmasa kimbilir neler farklı olurdu… Düşünsenize, ne bilgiler gitmiştir; o zamanlar internet ve hatta matbaa bile yok. Ne varsa o kütüphanenin çatısı altında korunuyor; tek nüsha olarak. O zaman için dünyanın en büyük ve zengin kütüphanelerinden biri olan İskenderiye Kütüphanesi ayakta kalsaydı ne bilgiler hayatta kalır, ne buluşlar çok daha erken yapılır, ne hurafeler yeryüzünden silinirdi. Dinciler her zamanki gibi işini biliyormuş, tam on ikiden vurmuşlar hedefi malesef. 

       Sinematografik olarak da doyurucu bir film bu. Amenabar’ın bugüne kadar izleyip de beğenmediğim filmi olmadı zaten. Rachel Weisz da başarılı bir oyunculuk çıkarıyor. Elimizde Hypati’ya ait olduğundan emin olduğumuz, günümüze kadar korunmuş az sayıda çalışma vardır. Ancak yazılı eserlerinden ziyade sözel olarak öğrencilerine aktarmış olduğu fikirler, günümüze kadar süregelmiştir; fikirleri yakamıyorlar haliyle.

    —Darth Vader & felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • The Science Of Sleep (Rüya Bilmecesi)

     

    Yönetmen: Michel Gondry (2006)

    (IMDB) 

     “Çok yoruldum. Artık uyanacağım.”

     

      Türkçeye “Rüya Bilmecesi” olarak çevrilen The Science of Sleep, uyku ve rüyalar hakkında yapılmış en güzel filmlerden biri. Enfes bir rüya anlatımıyla, mükemmel görsellikle ve hepsinden öte, uykudaki düşüncelerin absürd bilinçaltı etkilenimlerini takdire şayan bir yaratıcılıkla ortaya koyan, hakkı yenmiş ve Hollywood’un egemenliğindeki sinema dünyasında Inception gibi benzer konulu ama bence gereksiz ve başarısız filmlerin gölgesinde kalmış bir yapıt bu. Yönetmen Gondry’i Eternal Sunshine of the Spotless MindHuman NatureMood IndigoThe Green Hornet gibi filmlerinden ve çeşitli belgesel ve müzik kliplerinden tanıyoruz.

       Film, Cannes’da ‘En iyi müzik ödülü’ kazanmış. Müzikler Jean-Michel Bernard’a ait. Başrollerde Amores Perros, Motorcycle Diaries, Babel ve Bad Education gibi filmlerden tanıdığımız ve şahsen hangi filmde oynarsa o filmi seveceğimi bildiğim Meksikalı oyuncu Gael Garcia Bernal ve yönetmen Lars Von Trier’in favori kadın oyuncusu Charlotte Gainsbourg var.

       (Bu yazı SPOILER içermektedir.) 

     

     

       Rüyayla gerçeği ayırmakta zorlanan, adeta rüyalarında daha çok şey yaşayan Stephane, kapı komşusu Stephanie’ye aşkını, rüya yapım laboratuvarında resmen icat eder. Filmin çoğunun Stephane’ın rüyasında geçmesi nedeniyle konuşulan dil sürekli değişir; rüyalarımızı hangi dilde görürüz? Film boyunca İspanyolca, İngilizce ve Fransızca arasında sürekli gidip geliriz. Büyüleyici olduğu kadar komik de bir film, birkaç kez izlendiğinde her seferinde yeni şeylerin fark edildiği türden hem de. Kusturica’nın filmlerini, özellikle Arizona Dream’i hatırlatıyor.

     

    Filmden bazı sahneler ve replikler:

     

    • Stephane: Merhaba. Hayatındaki yeni yalancı benim.
    • Stephane, rüyasındaki uyku laboratuvarı StephaneTV’de PSR’ın ne olduğunu anlatır:

    Stephane: PSR (Paralel Senkronize Rastgelelik); bugünün konusu bu ilginç beyin anomalisi. İki insan ters taraflara doğru yürür, aynı anda aynı kararı verip sonra onu yine aynı anda değiştirir, ve değiştirir, ve değiştirir. Matematiksel bir dünyada bu iki insan sonsuza kadar bir kısırdöngü içinde bunu yaparak kalırlar.

    • Düzenlilik üzerine:

    Stephanie: Rastgelelik, başarılması zor bir şeydir. Dikkat etmezsen düzenlilik, gelip onu bozar.

    Stephane: Kahrolsun düzenlilik!

     

    • Stephane, Stephanie’ye hediye olarak 1 saniyelik bir zaman makinesi yapar. İşin ilginç yanı, makine çalışır!

     

     

     

    • Stephanie’nin yapacağı maketle ilgili dahiyane yorum:

    Stephane: Yani teknenin içinde orman mı olacak? Dahiyane bir fikir, sanki Nuh’un gemisinin vejetaryen hali gibi!

     

    • Stephane: Beyin evrendeki en karmaşık şeydir, ve hayret verici bir şekilde burnun tam arkasında bulunur!
    • Stephane, Stephanie’yi neden sevdiğini anlatır:

    Stephane: Onu seviyorum, çünkü elleriyle birşeyler yapıyor, icat ediyor yani. Sanki sinapsları direk parmaklarıyla birleştirilmiş gibi. 

    Bunu der ve parmaklarını oynatarak, birleşmiş sinapsların nasıl hareket ettiğini elleriyle gösterir. “İşte böyle!”

    • Stephane: Biri iç geçiriyorsa, istediği şeyi elde edememiş demektir.
    • Stephane, Stephanie’’nin sorusunu yanıtlar

    Stephanie: Neden ben?

    Stephane: Çünkü geri kalan herkes sıkıcı.

    • Stephane’ın, dünyadaki felaketleri konu alan takvimini (her ayı bir felaket resmiyle canlandırmıştır) iş yerindeki arkadaşlarıyla paylaştığı ve onu rüyasında halka arz edip yoğun ilgi topladığı sahneler muhteşemdi. Sonunda sahneye çıkıp, “Bu takvimi felaketlerde ölen kurbanlara adıyorum” şeklindeki açıklaması ve bunun üzerine yaka paça sahneden indirilişi, absürt komedi sevenlere çok lezzetli gelecektir. 

       

    • Stephanie ile pamuktan yaptıkları bulutları havaya atarlar, ama bulutların havada asılı kalabilmesi için piyanoda uygun melodinin çalınması gereklidir; doğru akoru bulunca bulutlar havada asılı kalır ve Stephane bilimsel çıkarımını patlatır:

    Stephane: Her yapının kendi tınlama frekansı var. Tek yapman gereken doğru zamanda, doğru akora basmak!

     

    • Stephanie Stephan’ı eleştirir.

    Stephanie: Gerçekleri çarpıtmak gibi bir sorunun var senin. Bütün dünyadaki kadınlarla olsan bile kendini reddedilmiş hissedeceksin.

    • Stephanie’nin yine elleriyle yaptığı kırmızı battaniyenin üzerinde, koşan vahşi hayvan motifleri var ve bunlar gerçekten de koşuyorlar! Görsel efekt diye buna denir işte.

     

     

     

    • Stephane’ın duvarındaki posterlerden The Smiths ve The Cure dinlediğini anlıyoruz. Bu da güzel bir ayrıntıydı bence, böylesine yaratıcılığı olan bir insan da başka ne dinler ki zaten 🙂  İki müzik grubuna da güzel bir jest olmuş; filmi izledilerse gurur duyduklarına eminim.
    • Filmin en çok güldüğüm iki sahnesinden biri: Stephane, rüyasında içler acısı bir Fransızcayla Stephanie’ye mektup yazar ve onu kapısının altından atar. Mektubu yazarken kendisini ufak bir cüce, yazdığı mektubu da kendisinden üç kat büyük ve yüzlerce sayfalık bir Kutsal Kitap olarak hayal eder. Ama sonra pişman olup mektubu elbise askısıyla kapının altindan geri almaya çalışır (ve aldığını da sanır, ama rüyadadır).

     

    •    Diğer bir komik sahne de, Stephane’ın Stephanie’nin evinde yakalanınca ışık açıldığı anda kendisini yatağa atıp “Beni görmemiş gibi davranabilir misin?” diyerek yüzünü çarşafa gömüp saklandığını sandığı sahneydi. Onun, kafasını toprağa gömen bir devekuşu gibi davrandığı bu sahneyi ne zaman izlesemm gülerim sanırım 🙂
    • Selofandan yapılmış sular, karton kutulardan yapılmış high-tech şehir maketleri, şehrin üzerinden uçarak süzülen Stephane (bu sahneler belli ki su altında çekilmiş).

    • Stephane’ın, uyku sırasında REM hareketlerini kaydetmek umuduyla, kendi göz kapaklarına yapıştırdığı bantlara takılı iplerin bağlı olduğu kaset çalarla rüyalarını kaydetme deneyi,
    • Stephanie’nin ranzasının dev bir kayanın üzerinde sıcacık bir mağara gibi tasvir edilişi,

     

    …….ve buna benzer başka pek çok ayrıntının işlendiği Science of Sleep, bu tarzı sevenlerin vakit geçirmeden izlemesi gereken bir film. Uzun lafın kısası bu film anlatılmaz, izlenir. 

  • Inherit The Wind (Maymun Davası)

     

    Yönetmen: Stanley Kramer (1960)  

     IMDB

       “İnsan aklı… Bir çocuğun çarpım tablosunu ezberleyebiliyor olması, sizin bütün amin çığlıklarınızdan ve kutsal saydığınız şeylerin hepsinden daha fazla kutsallık içeriyor. Bir fikir, bir katedralden çok daha büyük bir abidedir. Ve insanın akli bilgisinin gelişimi, denizlerin ikiye yarılmasından da, asaların yılana dönüşmesinden de çok daha mucizevi bir şeydir!”

    —Henry Drummond

     

       Dünyaca ünlü davalardan biri olan ve Amerika’da 1925 yılında “Scopes Maymun Davası” olarak da bilinen insanlık adına utanç verici olayın özellikle hukuki süreçlerini anlatan film, daha çok davanın görüşüldüğü mahkeme salonunda geçmektedir. Sayfanın en altına inerek filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

       Filmdeki karakterler gerçek hayattakileri yansıtır, ancak isimleri senaryoda değiştirilmiştir.

    —Öğretmen John Scopes filmde Bertram Cates,

    —Scopes’un avukatı Clarence Darrow filmde Henry Drummond,

    —Davacı ve avukat William Jennings Bryan da filmde Harrison Brady ismiyle kurgulanmıştır. 

    (Bu yazı SPOILER içermektedir.)

      Süreç, John Scopes adındaki bir lise biyoloji öğretmeninin derste Darwin’in Türlerin Kökeni kitabından alıntılar yaparak öğrencilere biyolojinin temeli olan evrim kuramını anlatması üzerine tutuklanmasıyla başlar. Scopes anayasa mahkemesine ve Tennessee eyalet yasalarına karşı gelmek suçundan yargılanır. Her iki taraf da eyaletteki en ünlü avukatları getirtir; duruşma Amerika’da tüm radyo istasyonlarından yayınlanır. Scopes’u mükemmel bir şekilde savunan agnostik avukat Clarence Darrow’un da belirttiği gibi, “Bu dava aslında aklın ve bilimin, dini yobazlık ve bilim düşmanlığıyla, cehaletle mücadelesidir.” 

        Davanın konusuna tanıklık etmek üzere getirilen birçok bilim adamının, davayla ilgisiz oldukları(?!) gerekçesiyle konuşmalarına bile izin verilmez. Bilimsel bir konunun okullarda öğretilmesi söz konusuyken bir bilim adamının görüşü nedense konuyla ilgisizdir!   

      

      Bu trajikomik engellemelerin ardından Scopes’un avukatı Darrow, dindar bir insan olduğunu iddia eden davacı avukatı tanık sandalyesine çağırarak şaşırtıcı bir hamle yapar. Darrow, yaratılışçılığı savunan W. J. Bryan’ı tanık sandalyesinde, bizzat İncil’den okuduğu yaratılış mitleriyle ve bunların akla uygunsuzluğunu Bryan’a itiraf ettirmek suretiyle susturmayı başarır (filmde mutlu olduğumuz ve alkışladığımız bölümlerdir bunlar.) 

       Sekiz gün süren duruşmaların ardından Jüri, Scope’u eyalet yasalarına karşı gelmekten suçlu bulsa da, komik bir şekilde sadece 100$ para cezasına çarptırır. Bu duruma sinirlenen, çok daha ağır bir ceza çıkmasını bekleyen ve isteyen davacının elinden de daha fazlası zaten gelmez. 

       Zamanın imkanlarıyla ve teknolojisiyle elde edilmiş olan tutarlı kanıtların, daha o zaman bile yaratılışçıları evrim konusunda susturmaya ne kadar yeterli olduğu gerçeği dikkat çekici. Ancak o zamanki yaratılışçılık da günümüzdekinden daha farklıydı. Akıllı tasarım saçmalıkları henüz peyda olmamıştı ve dinlere daha geleneksel bir bakış açısı vardı. Bugün, 1925’ten sonra çok yol katetmiş olan bilim dünyası, hızla gelişen teknolojinin desteğiyle elimize geçen kanıtların fazlalığı ve deneysel çalışmalardaki muazzam artış sayesinde zaten evrim karşıtlarını ciddiye almazken, ülkemizde hala “din elden gidiyor” naralarıyla evrim karşıtlığının pompalanması, halkımıza gerçekdışı ve bilimsel olmayan argümanların sanki hakikatmiş gibi sunuluyor olması da üzüntü verici, ötesi çok da utanç verici bir durum. Ama bunların hepsi, İngiltere ve Amerika’da, 1925’teki Maymun Davası’ndan çok sonra ortaya çıkan toplumsal olayların tetiklediği (1960’larda başlayan savaş karşıtlığı ve cinsel devrimlerin) yeni bir yaratılışçılık akımı olan Akıllı Tasarım furyasının Türkiye’ye ulaşmış halidir. 

       Inherit The Wind bu bağlamda çarpıcı, düşündürücü ve üzücü bir film. Amerika 1925, Türkiye 2011… Biz neredeyiz hala? Korkarım Amerika’nın 1925’te bulunuğu yerden de gerideyiz. Bu karanlık yerde daha ne kadar tutulacağımız da meçhul.

       Ama bu davanın iyi sonuçları da oldu tabii. Zaten toplumlar bu şekilde gelişir ve evrilir. Bütün dünyada ses getiren bu davadan sonra, Amerika’da klasik yaratılışçılık yavaş yavaş geriledi, en azından resmi anlamda. Bilimdışı, yaratılışçı argümanlar ve kutsal kitaplardan alınma cümleler biyoloji ders kitaplarından çıkarılıp, yerine evrime ve gerçek bilime dair bilgiler yerleştirildi. Daha da önemlisi bilimle ilgili ders kitaplarının eğitimciler tarafından değil, bilim insanları tarafından yazılması gerektiği anlaşıldı ve yasal olarak kabul edildi. 

      Günümüzde, köktendinci İslam ülkeleri ve Amerika’nın sayılı birkaç eyaleti haricinde, dünyanın tüm ülkelerinde fen derslerinde evrim teorisi öğretilmektedir. Yaratılışçılığın fen dersi kitaplarından çıkarılması, Amerika’nın Anayasa Mahkemesi tarafından bile kabul edilmiş, yaratılışçılığın ders kitaplarına girmesi anayasaya aykırı sayılarak yasaklanmıştır. Şu anda eskisinin yerini az önce bahsettiğim “akıllı tasarım” adı altında sunulan bir başka, modernize edilmiş yaratılışçılık akımı almaya çalışıyor gibi görünse de, henüz anayasa mahkemesi tarafından olmasa bile, onun altında yer alan yargıtay ve tüm hukuk kurumlarınca akıllı tasarım da anayasaya aykırı olarak sınıflandırılmıştır. 

       Not: O dönemlerde darvinizm karşıtlığıyla da bilinen avukat William Jennings Bryan, aynı zamanda Amerika’da merkez-sol olarak bilinen Demokrat Parti siyasetçisidir. Evrim teorisine ve Darwin’e, sadece tutucu ve geleneksel bir Hıristiyan olmasından dolayı değil, bu siyasi duruşu nedeniyle de karşıdır. Darwinizm’in o dönemde ve günümüzde de halen yanlış anlaşılan imajı bunda rol oynar. Evrim teorisini bir siyasi akım veya inanç akımı sananlar, doğal seçilim mekanizmalarından “Güçlü olan hayatta kalır, zayıf olanlar ezilir ve elenir.” gibi yanlış bir sonuç çıkararak, bunun üzerinden bilim karşıtlığı yapmıştır. Ama elbette bu, bilimsel bir gerçeğe hiç alakası olmayan siyasi bir bakış açısı yapıştırmak ve bunun üzerinden prim yapmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Four Lions (Dört Aslan)

     ‎

    “Bu dünyadaki en kötü insanlar kötü şeyler yapanlar değil, bunu başkalarına yaptıranlardır.” 

     

       İngiltere’de yaşayan bir grup Pakistanlı’nın mücahit olma ve cihad hayallerini anlatan, bu yolla da İslam’ın birbiriyle çelişen bakış açılarını tiye alarak ortaya döken Dört Aslan, emperyalizm-karşıtlığı maskesi altında diğer din ve kültürlere duyulan tahammülsüzlüğü anlatıyor. İslam’ın kendi içindeki açmazları değerlendiren, ama Batı’nın İslam’a bakış açısının çarpıklığını da gözler önüne seren eğlenceli ve düşündürücü bir komedi filmi Dört Aslan.

    Yönetmen: Christopher Morris, 2010 (IMDB

       Filmde vurgulanan çelişki yumağına dolanmış birçok radikal İslamcı’yı kızdıracağına inanıyorum bu filmin. Ilımlı Müslümanları havaya uçurarak, hem medyanın ilgisini çekip sahte bir İslam düşmanlığı yaratmak hem de ılımlı kesimin bu saldırıyı yapanların İslam karşıtları olduğunu düşünmesine yol açıp onların da radikalleşmesini sağlamak isteyen Barry (Nigel Lindsay), inandığı ve uğruna kendisini havaya uçurmayı aklına koyduğu dinin namaz ibadetini bile yapmaktan aciz bir karakter örneğin. Diğer taraftaysa yine mücahit olup şehit olma arzusuyla yanıp tutuşan, ekibin başı rolündeki Omar (Riz Ahmed) karakteri var; radikal İslamcıların olayları ve insan psikolojisini kendi çıkarları uğruna nasıl çarpıtabildiğine güzel bir örnek teşkil ediyor bu karakter de.

     

       Filmdeki diyaloglar zekice kurgulanmış, gündelik hayatımızda her an karşımıza çıkan önyargılı ve zeka kıvılcımından yoksun insanların düşünce yapısını görmemize yetecek ölçüde de “hayatın içinden.” Omar’ın 10 yaşındaki oğluna anlattığı gece masalları (Aslan Kral Simba’nın cihad serüveni), izleyiciyi ilk etapta güldürse de aslında altında yine zekice kurgulanıp gizlenmiş kara-komedi replikleri barındırıyor. “Bir çocuk bu masallarla büyürse 18 yaşına geldiğinde dünyaya ve diğer dinlerden olan insanlara hangi gözle bakacak?” diye soruyor insan ister istemez. 

       Dört Aslan, 2002 yılında ilk kısa filmi My Wrongs‘ı çeken yönetmenin ilk uzun metrajlı film çalışmasıdır. Sinema ödülleri arasında en kaliteli seçimleri yaptığını düşündüğüm BAFTA jürisinden en iyi film ödülü kazanmış; başka birçok festival adaylığının yanı sıra Sundance Film Festivalinde de Jüri Büyük Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Ülkemizde de !f İstanbul 2010 AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivalinde gösterilmiştir. 

     

  • Son Neandertal Ao

    Ao, le dernier Néandertal 

    Yönetmen: Jacques Malaterre (2010) 

    (IMDB)

       Yaklaşık 230 bin ile 30 bin yıl öncesinde yaşamış olan Homo (sapiens) neanderthalensis ile Homo sapiens türlerinin, genetik kanıtlara göre 80-50 bin yıl önce aynı ortamda yaşamış ve hatta çiftleşmiş oldukları düşünülmektedir. Bu filmde, bir Neandertal erkeği olan Ao’nun ve bir H. sapiens kadını olan Aki’nin yaşadığı kurgusal ilişki anlatılıyor.

       (Bu yazı SPOILER içermektedir.)

       Ao, kabilesiyle yaşayan ve yeni baba olmuş bir klan üyesidir. Bir gün kendi klanı başka bir yabanıl topluluk (bunların H. sapiens olduklarını anlıyoruz) tarafından katledilir; üstelik bebeği Nea da katledilenler arasındadır. Yalnız ve çaresiz kalan Ao, çocukken başka bir klana verilmiş olan kardeşi Oa’yı bulmak üzere yola çıkar. Bu esnada, başka bir H. sapiens kabilesi tarafından ele geçirilir, kampa getirildiğinde orada kendisi gibi tutsak durumda bulunan hamile bir H. sapiens kadınıyla tanışır: Aki.

       Ao bir yolunu bulup kurtulur; Aki de tüm bu kargaşadan nasiplenip kaçmayı başarır. Ao ve Aki, hedefleri çok farklı olsa da birlikte seyahat etmeye başlar. Ao kardeşini bulmak, Aki de kendi kabilesine dönüp bebeğini güven içinde doğurmak istemektedir. Bebeğin doğmasıyla (yarı oturur-yarı ayakta gerçekleşen bu doğum sahnesi, hastane koridorlarında beklenen gergin saatleri anlamsız kılacak kadar ilkel koşullarda gerçekleşir) Ao, Aki’nin bebeğini kendi (öldürülen) bebeği Nea ile özdeşleştirir. Aki, başından beri çirkin bulduğu bu garip görünümlü yaratıktan korkmakta ve tiksinmektedir. Farklı bir türe ait olan Ao’nun hareketlerine ve davranışlarına anlam veremediği açıktır. Ao bebeği annesinden habersizce alıp götürünce, Aki’nin endişeleri bir anlamda doğrulanır. Ama bir Neanderal olan Ao, herhangi bir canlıya kasten zarar verecek biri değildir; doğaya adeta tapan, yaşamın barındırdığı tüm güzelliklere hayranlık duyan, sempatik ve belki bizlerden çok daha vicdanlı bir insan türüdür.

         Birbirinden yine de kopamayan ikili –hatta artık üçlü– bir süre sonra birbirlerinin dilini öğrenmeyi ve az da olsa iletişim kurmayı başarır. Yeri gelir Ao, bebeği ve anneyi vahşi kabilenin saldırılarından korur; yeri gelir Aki, Ao’yu kendi klanında keşfedilmiş bitkilerden yaptığı karışımlarla iyileştirir, hem bebeğini hem Ao’yu sırtına alıp güvenli bir yere taşır. İkisi de farklı koşullar altında birbirinin hayatını kurtarır. Aki’nin sütü tükendiğinde, Ao’nun bulduğu anne atın memesinden süt içen bebek sahnesi oldukça etkileyiciydi mesela. Bu aşamada artık bir çift haline gelen ikili, anne–baba–çocuktan oluşan bir çekirdek aile olarak yolculuğuna devam eder.

       Filmde, Neandertal insanın bilinen özelliklerinin yanı sıra (ölülerini gömmek, soğuk ve sert şartlarda hayatta kalma yeteneği, ateşi ve silahları kullanma vb), kesin olarak bilinmeyen birtakım olası özellikleri de anlatılmış. Neandertal Ao’nun doğaya neredeyse bir panteist gibi yaklaşması, doğaya saygı duyması, hayvanlarla iletişim kurmaya çalışması, onların dilinden anlaması, öpüşmek yerine yalamayı tercih etmesi (bu davranış H. sapiens‘te de vardır), can almanın yanlış olduğunu düşünmesi vs, filme özgü daha kurgusal bir ortam yaratır. Bizim türümüz olan H. sapiens genellikle vahşi, acımasız ve vicdansız olarak canlandırılmış. H. sapiens‘lerin kendilerine has ayinleri, fiziksel açıdan onları daha da vahşi gösteren yüz, vücut ve saç boyaları, kurban edilen tutsakların iç organlarının sökülüp yenmesi gibi çeşitli gelenekler anlatılmış. 

       Son Neandertal Ao, diyalogların (haliyle) çok az olduğu, biraz belgesel havasında izlenmesi gereken yaratıcı ve düşündürücü bir film.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

    •  İnsanın evrimi ile ilgili daha fazla bilgi almak için tıklayın
    •  Neandertal insan hakkında kısa bir video izlemek için tıklayın 

     

     

  • Fitna (Fitne) kısa film

       Hollanda parlamento üyesi Geert Wilders’ın, Hollanda ve Avrupa’daki İslami terörü anlatan 15 dakikalık kısa belgesel filmidir. 2008’de internette yayınlamış olan film, rahatsız edici görüntüler ve tepki uyandıran diyaloglar içermektedir. Wilders, bu filmi yaptığı için radikal dincilerden de birçok ölüm tehdidi almıştır.

  • You Dont Know Jack (2010)

      

    Yönetmen: Barry Levinson (2010)

    (IMDB)

    Ölmek, suç değildir.

     

       Türkçeye Doktor Ölüm olarak çevrilen film, aynı isimle nam salmış Dr. Jacob ‘Jack’ Kevorkian’ın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmıştır. 

    (Bu yazı SPOILER içermektedir) 

       Bir patolog olan Dr. Kevorkian, insanların yaşam haklarını olduğu kadar ölüm haklarını da seçme özgürlükleri bulunduğunu savunur. Bu amaçla da ölümcül bir hastalığı olan veya iyileşme umudu bulunmayan hastaları için bir intihar makinesi yapar. Ötenaziden farklı olarak, hastanede yatmakta  olan hastanın isteğiyle yaşam desteğinin kesilmesi değildir bu; hastalar burada bizzat ölüm başvurusu yapar. Jack uygun gördüğü takdirde (ki bunun için belirli kriterleri vardır) hasta, öldürücü ilaçları damar yoluyla alacağı bu intihar makinesine bağlanır ve ufak bir parmak hareketiyle makineyi çalıştırır; önce uykuya dalar, sonra acısız bir şekilde ölür. (Eminim hayatımızın farklı dönemlerinde birçoğumuz, böyle bir seçim şansını hem kendimiz hem de yakınlarımız için hayal etmiş veya istemişizdir.) Dr. Jack ve dileyen hasta yakınları, işlem bitimine kadar intihar eden kişinin başında bekler. Aslında Kevorkian’ın yaptığı, hastanın intiharına yardımcı olmaktır; kişinin kendi ölümünü kendi istediği şekilde gerçekleştirmesini saygınlığını yitirmeden ve acı çekmeden veda etmesini mümkün kılar.

       Bu süreçte yasalarda açıklar vardır. Kamuoyundan hem iyi hem kötü anlamda çok tepki alan bu gönüllü intihar yardımcısı doktor hukukla verdiği birçok savaşı kazansa da, özellikle dini grupların da baskı ve bezdirme girişimleriyle en sonunda ikinci dereceden cinayet suçuyla 15-20 yıl mahkumiyet alır.

       Jack’in esas yapmaya çalıştığı iş, bu hakkın insanlara yasal olarak verilmesini sağlamaktır; sonuçta kendisi de birgün bunu yapamayacak duruma gelecektir. Hastalarında ve ölüm döşeğindeki kendi annesinde gördüğü, ölmek ve kurtulmak için yalvaran, adeta acı çeken bakışları unutamayan Jack son ana kadar da bu hakkın savunucusu olur. “Bu hakkı sadece başkaları için değil, bir gün gerekli olması halinde kendim için de istiyorum” der.

       Fakat dediğim gibi Dr. Jack’in de bu hakkı sunacağı hastalarıyla ilgili birtakım kriterleri vardır. Özellikle iyileşme umudu olmayan hastalıklar, motor nöron bozuklukları, Alzheimer semptomlarıyla seyreden sinir sistemi rahatsızlıkları ve kanser vakalrı bunların başında gelir. Diğer yandan, geçirdiği bir hastalık veya kaza sonrasında tamamen duygusal sebeplerle ölümü dileyen depresyon vakalarını geri çevirir. Her hastasıyla yaptığı ön görüşmeyi videoya kaydeder ve bu kayıtlar daha sonra gerekli görüldüğü takdirde mahkemede değerlendirilir.

       Bana göre, hastasını gerçekten seven ve iyileşmeyeceğini bildiği halde göz göre göre onun hayatta tutulup acı çektirilmesine katlanamayan bir doktorun çabasını ve kendi hayatını bu uğurda feda edişini anlatıyor bu film. Ama tabii ki etik anlamda hassas bir konu bu; farklı görüşler mutlaka olacaktır. Genel temas itibarıyla özellikle Mar adentro (İçimdeki Deniz) filmini hatırlatan; keşke Ramon Sampedro’nun da Dr. Kevorkian gibi bir ölüm meleği olabilseydi diye düşündüren bir film You Dont Know Jack. 

    Gerçek hayattan bazı detaylar: 

    • Jacob Kevorkian, 8 yıl 2 ay hapis yattıktan sonra 2007 yılında iyi halden şartlı tahliye ile serbest bırakılmıştır. Hapse girdiği yılda, doktor kontrollü intihar ABD’de sadece Oregon eyaletinde yasalken, şu anda Washington ve Montana’da da yasallaşmıştır. Hastanın 6 ay veya daha kısa ömrü kalmış olması ve akli dengesinin yerinde olduğunun saptanması şartı vardır. Ancak Kevorkian’ın bu eylemi gerçekleştirmesi veya yardımcı olması yasaktır. 1928 doğumlu Kevorkian hala hayatta olup,  “kendi ölümünü seçebilme” hakkının da hala sıkı bir savunucusudur.
    • Kevorkian, 1990-1998 yılları arasında en az 130 intihara yardım ettiğini söylemiştir.
    • Dini grupların pankart ve savlarında en çok görülen iki mesaj:  

    “Tanrı’nın verdiğini ancak Tanrı geri alır.”

    “Bizi de öldürecek misin Jack?” 

       Yukarıdakilere benzer demagojik söylemler, bunca kötülüğün olduğu bir dünyada bana son derece yüzeysel ve içi boş geliyor. Bu konunun tanrıyla, doğaüstü inançlarla, kişisel takıntılarla ilgisi yoktur ve olamaz da. Herkesin inancı, inançsızlığı ve yaşam felsefesi farklıdır; dolayısıyla tüm insanlığı ilgilendiren “ölüm hakkı” gibi önemli bir konu, herhangi bir inanç sisteminin söylemiyle yargılanamaz.

    Medyanın ortaya attığı bazı iddialar:

    Bunlar, Kevorkian’la destekçileri tarafından reddedilen, gerçekliği kanıtlanmamış iddialardır.

    —İntiharlarına yardım ettiği kişilerin % 60’ının ölümcül hastalığı olmadığı

    —19 vakada psikiyatrik değerlendirmenin eksik yapılması

    —17 vakada kronik ağrı şikayeti olan hastaların bir ağrı uzmanına gönderilmemiş olması

    —3 otopside hastalık belirtisi görülmemesi

    —En az 19 hastanın Kevorkian’la sadece bir kez ön görüşme yapıp 24 saat sonra ölmesi 

    Diğer detaylar:

    —Jack, filmde bir iki yerde Ermenilerle ilgili bazı ifadeler kullanıyor; merak edip araştırınca şu bilgilere ulaştım: J. Kevorkian’ın babası Levon, 1915 yılındaki tartışmalı Ermeni soykırımında, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarından kurtarılarak kaçırılıp Amerika’ya yerleştirilmiş. Yani Jack Amerika’da doğmuş Ermeni asıllı bir Amerikan vatandaşı. 

    —Dr. Kevorkian’ı oynayan Al Pacino’yu izlemeye alışkın olmadığımız bir rolde görüyoruz; her zamanki başarılı oyunculuğuyla bence çok da güzel oturmuş bu role. Bu rol için ilk başta Ben Kingsley düşünülmüş.

  • Das Experiment (Deney)

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel (2001)

    IMDB

       (Bu yazı SPOILER içermektedir.) 

       2001 yapımı filmde, 1971 yılında Psikoloji Profesörü Philip Zimbardo tarafından yapılan Stanford Hapishane Deneyi anlatılır. Gerçek hayattaki deney ile filmde anlatılan biraz farklı olsa da temelde deneyin amacı aynıdır. Mario Giordano tarafından, deneyden esinlenerek yazılmış olan Black Box (Kara Kutu) adlı romandan sinemaya uyarlanmıştır. Gerçek deneyde Stanford üniversitesinden seçilen 24 öğrenci, bir hapishanede 2 hafta boyunca gardiyan ve mahkum rolü oynayacaktır. Deney Zimbardo’yu bile etkiler ve baş gardiyan olarak kendi kurguladığı deneyde gücü en çok elinde tutan kişi rolüne kendisini kaptırarak mahkumlara işkence etmeye devam eder. Ama deneklerin bazılarının (5 kişi) fazlasıyla rahatsız olması ve kaçmaya çalışması nedeniyle, 2 hafta sürmesi gereken deney 6 günde sonlandırılmak zorunda kalınır.

       Filmde ayrıca 1961 yılında yapılmış olan Milgram Deneyi‘ne de gönderme yapılmıştır. Yale Üniversitesinden psikolog Stanley Milgram‘ın önderliğinde gerçekleşen bu deneyde, insanların kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ve otoritenin gücüne boyun eğmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçmek amaçlanmıştır. Milgram deneyinin esas yapılma amacı, Yahudi soykırımında yer alan insanların, sadece kendilerine verilen görevi mi yerine getirdiğini, yoksa gerçekten kendi düşüncelerine göre mi hareket ettiğini anlamaktı. Zira bu deney, Nazi savaş suçlularının Kudüs’te yargılanmaya başlanmasından 3 ay sonra başlatılmıştı. Ama özünde amaç yine insanların otoriteye hangi gerekçelerle ve ne şekilde boyun eğdiğini belirlemekti.

        Milgram deneyi bir saat sürüyordu ve gönüllüler deneyi tamamlamasalar bile 4500 $ ödülü alıyordu. Hapishane koğuşundaki gardiyan-mahkum rolleri yerine, iki ayrı odada bulunan öğrenci-öğretmen rolleri söz konusuydu. Deneklerin aslında hepsi öğretmendi, diğer odada görmedikleri öğrencilerin de denek olduğunu düşünmeleri sağlanmıştı. Deneyde, denek olan öğretmenler, soru sordukları öğrencilerin soruyu yanlış cevaplaması halinde duruma göre 15 ile 450 Volt aralığında elektrik şoku veriyordu. Akım değerlerine ek olarak, şok değerlerinin yanında “hafif şok, orta şok, güçlü şok, çok güçlü şok, aşırı derecede şok, ekstrem şok, tehlikeli şok ve ölümcül şok” gibi ibareler de bulunuyordu. Gerçekte öğrenci denek yoktu, yani kimseye şok verilmiyordu, öğrenciler deney ekibindendi ama öğretmen olan denekler bunu bilmiyordu, dolayısıyla elektrik şokunu gerçekten verdiklerini ve karşı tarafın tepkilerinin de gerçek olduğunu düşünüyorlardı. Deneklere, öğrencilerin cevap vermemesi veya sessizlik kalması da yanlış cevap olarak algılanarak şok verilmesi tembih edilmişti. Deneyin başında her öğretmene 45 Voltluk şok verilerek nasıl bir his olduğunu anlamaları sağlanmıştı. Denek olan öğretmenlerin şok vermeyi reddetmesi halinde, deney otoriteleri, “deneyin devamlılığı için bu şokların gerekli ve şart olduğu”nu söyleyerek otoritenin masum insanlarda bile etkili olan gücünü deniyorlardı. Öğrenciler çığlık atsa da, yalvarsa da, hatta kalp sorunu olduğunu dile getirse de deneyin devam etmesi gerekiyordu. Deneyi sonuna kadar tamamlayamayıp isyan eden öğretmenler olduysa da, “deneyin devamlılığı” adına son şok değerine kadar uygulamaktan çekinmeyenler de oldu. 

       Filmde ise, bir grup insan, gazete ilanıyla sonunda para ödülü olan bir deneye gönüllü olarak katılmaya çağırılır. Hapishanede geçecek olan deneyde, bu gönüllülerden bazılarına gardiyan, bazılarına da mahkum rolü verilir. İlk günlerde bütün denekler barış içinde yaşarken, ilerleyen günlerde işler değişir. İnsanların kendilerine verilen rolü nasıl üstlendiğine ve bu normal insanların zaman içinde mahkumlara işkence eden gardiyanlara, hapishanede isyan çıkaran mahkumlara ve en sonunda hapishaneyi ve deney gözlem odasını bile basan ve hatta katliama sebep olan insanlara nasıl dönüştüklerine tanık oluruz.

     

       Filmde bu iki deneyin de çok daha sert ve yoldan çıkmış kurguları canlandırılmış olsa da, gerek Stanford Hapishanesi deneyinde, gerekse Milgram deneyinde ortaya çıkan sonuçlar aynıdır ve filmin de özeti sayılabilir: Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına sıradan hayatlarını sürerken hiçbir vahşi eğilim göstermeyen insanlar bile, yaptıkları işin yıkıcı etkilerini gördükleri halde böylesi bir görevi tamamlama içgüdüsüne sahiptir. Pek azı otoriteyi reddetme potansiyeline sahiptir. Güç sahibi olmanın, önceden çok normal ve sıradan birer vatandaş olan insanları bile nasıl bir canavara ve güce hizmet eden askerlere dönüştürdüğü ortaya çıkmıştır. Bunun dışında, aynı amaca yönelik çalışan bir insan topluluğunun kendi çıkarlarına uygun hareket eden kişileri de nasıl kayırdığına tanık oluruz. İnsanın arkasındaki kalabalığa, yani kendi sürüsüne olan ihtiyacını ve otoriteye boyun eğişini izleriz. Deney sürecinin sonunda yüklü bir ikramiye olması ve ancak bütün gönüllülerin deneyi sonuna kadar başarıyla bitirmesi halinde bu ödülün verilecek olması da, gücü elinde tutan gardiyanların sistemi devam ettirmek için ve süreyi tamamlamak için kendilerine verilen bu haketmedikleri gücün tüm baskı yöntemlerini kullanmasına sebep olur. Yani otoriteyi devam ettirmek için otoriteden çıkar sağlayan herkes, bütün vicdani duygularına rağmen, ona hizmet etmekten kendini alamaz. Günümüzdeki genel toplum yapısına da güzel bir gönderme olmuştur filmde anlatılanlar. 

    Stanford Hapishane ve Milgram deneylerini konu alan başka filmler: 

  • The Man Who Sued God (İlahi Dava)

     

       IMDB 

      Yönetmenliğini Mark Joffe’nin yaptığı 2001 tarihli yapımda, balıkçılık yaparak hayatını sürdüren ve teknesi bir yıldırım nedeniyle paramparça olan eski bir avukat, sigorta şirketinden zararının ödenmesini talep eder. Ancak sigorta şirketi poliçede yer alan “Tanrı’nın işi olan vakalarda şirketimiz zararı karşılamaz.” maddesini gerekçe göstererek, ödeme yapmayı kabul etmez. Adamımız da bunun üzerine Tanrı’ya dava açar (‘Bu madem Tanrı’nın işi, o zaman dava edilecek kişi de Tanrı olmalıdır.’ diyerek.) Dava süreci, sigorta şirketleri ile ortaklığa girişen kilise ve din adamlarının canını okur; ne de olsa ‘Tanrı’nın dünyadaki temsilcileri’ olduklarını iddia eden kurumlar olarak, bu yıkımın sorumlusu da onlardır. Onlara iki seçenek bırakılmış olur: Davayı kazanabilmeleri için ya Tanrı’nın gerçekten de zavallı bir adamın teknesini paramparça ettiğini kabul etmek (ve dolayısıyla mahkemede hakimin Tanrı’yı suçlu ilan etme ihtimaline ses çıkarmamak), ya da Tanrı’nın var olmadığını ispatlamak zorundadırlar. Tabi bu arada, “madem bu tür olaylar Tanrı’nın işi sayılıyor, o halde sigorta şirketinin ödemeyi kabul ettiği diğer vakalar başkasının işi mi oluyor?” gibi sorular da cevap bekler. Özünde de, insanların kendi çıkarları uğruna dini inançları nasıl kullandığına ve bu yolla başkalarını sömürdüğüne parmak basıyor film.

      Filmin konusu, geçtiğimiz aylarda kiliseye dava açan ressam ile ilgili habere de çok benziyor. Bir yandan dini inançların içerdiği çelişkileri sorgulatırken, bir yandan da kapitalizmin insanları ezen yapısını da gözler önüne seren zekice kurgulanmış bu mizahi ve sevimli filmi izlemenizi öneririm. Oyunculuk fena olmasa da öyle çok başarılı değil, bu film bir sinema şaheseri sayılmaz yani. Hatta sonlara doğru “bilinmeyene” biraz kapı aralamış olsa da, spoiler vermek istemediğim için ufak tefek eleştirilerimi yazmayacağım. Ama sadece düşünsel kurgusu nedeniyle de olsa birçok övgüyü hak ettiğini düşünüyor ve keşke bu tür filmlerin sayısı artsa diyorum.

     

  • Véronique’in İkili Yaşamı

    Paralel dünyalar kavramına bir de Kieslowski’nin gözünden bakın…

       Kristof Kieslowski, “Üç Renk” üçlemesinden (MaviBeyaz ve Kırmızı) sonra oldukça sarı-yeşil bir film çekmiş. Derinlik ve etkileyicilik bakımından üçlemeden bir basamak aşağıda diyebilirim. Yalnızlık hissini ve herkesin kendisini zaman zaman yalnız hissettiği o aşina ürperti anlarını güzel betimlemiş; hakkını vermek lazım. Yine de karakterlerin yeterince derinine inilmemiş olması ve daha kimin kim olduğunu anlayamadan paralel dünyalara giriveriyor olmak bende rahatsızlık yarattı. Söz konusu yönetmen Kieslowski olunca beklentiler de fazla oluyor haliyle. 

    Yönetmen: Krzysztof Kieslowski

    The Double Life of Véronique, 1991

    (IMDB

       Polonya’da yaşayan Veronika’nın ölüm sahnesi:

       Üçlemenin Kırmızı filminden tanıdığımız Irene Jacob, Véronique-Veronica karakterlerini oynuyor. Yazılan pek çok yorumu okudum, hemen herkes çok beğenmiş Jacob’un oyunculuğunu; hatta bu oyunculuğuyla Cannes ödülü de almış. Bense tam tersini hissettim, hep bir rahatsızlık ve sahtelik duydum Jacobs’u izlerken. Arkadan “şöyle dur, şimdi kafanı şöyle eğ” diyen yönetmenin sesini duyar gibi oldum. Ama her şey bir yana, Kieslowski’nin tüm filmlerinde olduğu gibi müzikler adeta filmi izlemek için tek başına yeterli bence.

       Aşağıda filmin en çarpıcı sahnelerinden biri var. Fransa’da yaşayan ve müzik öğretmeni olan Véronique, kukla gösterisini seyrederken: