Kategori: Din

  • Kurban Kim?

    Kurban Bayramı vahşetini, bir demagoji yöntemi olan “siz et yemiyor musunuz?” benzeri söylemlerle savunmaya çalışanlara, bunun neden “vahşet” olduğunu, neden ideolojik ve görsel şiddet olduğunu, neden bizi rahatsız ettiğini ve olayın altında yatan sorunların “et yemek”le neden ilgisi olmadığını çeşitli şekillerde anlattık, anlatmaya da devam ediyoruz. Aşağıda okuyacağınız yazı, kısa süre önce duyurusunu yaptığımız ve benim de bünyesinde bulunduğum Özgür Düşünce Hareketi olarak kaleme aldığımız konuyla ilgili ortak metindir. 

    Resim: M. Chagall (1966) İsmail’in Kurban Edilişi

        KURBAN KİM?

    Bir Kurban Bayramı daha, klasikleşen vahşet görüntüleri ve beyin yıkamaya varan dini söylemleriyle geldi çattı. Yoksullarla dayanışmak, birlik ve beraberliği güçlendirmek maskesi ardına saklanan bu bayramda, bizler gözümüzün önündeki kurban(lık)lardan fazlasına dikkat çekmek istiyoruz. 

       Öncelikle bu bayramda her birimiz şiddetin kurbanlarıyız. Çocuklar (özellikle de çocuklar) ve biz yetişkinler, bu kutsallık şemsiyesi altında şölensel bir hayvan katliamının, şiddetin, ölümün ve öldürmenin normalleştirilmesine tanık oluyoruz. Yakalanmaya çalışılırken yerlerde sürüklenen, beceriksizce kesilirken can çekişen hayvanlar, sokaklarda oluk oluk akan kan sadece günlük hayatlarımızdaki şiddetin bir yansıması değil, adeta onu pekiştiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik din kaynaklı şiddete uygulanan toplumsal çifte standartı da gözler önüne seriyor. Tüm bunların kutsal bir varlık, ibadet ve inanç gibi “iyi” amaçlar uğruna yapılabileceği mesajını ise daha da elem verici buluyoruz. 

       Dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta ise, hayvanların var olma amaçları bize hizmet etmek olan önemsiz nesneler, insanınsa doğanın efendisi gibi görüldüğü anlayışın Kurban Bayramı pratikleriyle içselleştirilmesi. Bu mantığa göre; onbinlerce hayvan kırdan şehre göç ettiriliyor, vardıkları noktada üst üste alt alta bekletiliyor, “dini usüllere uygun” pazarlıklar sonucunda satılıyor (ayrıca, hayvanın fiyatı arttıkça sevabı da artıyor), inşaata taşınan işçilerden biraz daha iyi koşullarda (gerçi, ekmek parası baskısının şiddetiyle “zorunlu gönüllü” olarak değil doğrudan fiziksel şiddet yoluyla) sahiplerine götürülüyor, burada ay takviminin belirli bir gününe kadar görevini bekliyor, ve nihayetinde İbrahim’in oğlu için dublörlük ederek “yaratılış amacı”na ulaşıyor. Oysa bizler hayvanların insanlar için yaratıldığı sanısını değil, dünyadaki her şeyin bir bütün olarak birlikte var olduğu bilgisini benimsiyoruz.

        Bu öyle bir süreç ki et, gıda, insani yardım, dayanışma vb. olgular konu dışı hale geliyor, geriye sadece hayvanlara yönelik fiziksel ve insanlara yönelik ideolojik şiddet kalıyor; hayvan canıyla beraber insan aklı da kurban ediliyor. Sadece Kurban Bayramı’na özel olmasa da, bir otoriteye bağlılık, bu bağlılık doğrultusunda koşulsuz itaat ve adanmışlığın gösterilmesi uğruna daimi olarak bir şeylerin (bir hayvan, bir evlat, bir hayat, bir ömür dolusu emek) sunulması gerekliliğinin Kurban Bayramı vesilesiyle güçlü bir şekilde vurgulandığını görmek bizleri “kurban kim?” sorusunu sormaya itiyor.

        Bizler Özgür Düşünce Hareketi olarak bu bayramın görünen, görünmeyen kurbanlarının farkındayız. Sizleri de bu kurban(lık) düzenini reddetmeye çağırıyoruz. 

    Özgür Düşünce Hareketi – 24 Ekim 2012 

  • “Ateistler Nasıl Bir Dünya İstiyor?”

       Özgür Düşünce Hareketi olarak düzenlediğimiz “Ateistler Nasıl Bir Dünya İstiyor?” temalı kitap ödüllü yarışmamız sonuçlandı. Gerçekten harika yazılar geldi ve onların arasından zor da olsa 3 kazanan seçildi. Bu yazıları aşağıda linklerini verdiğim ÖDH sitesinden okuyabilirsiniz. Sadece kazananları değil, katılan herkesi tebrik ediyorum. 

    Ben bir başkasıdır – Serçin Filiz

    Ötesi meseleler üzerine – Run İpek Önder

    Daha ateist bir dünya – Dracedi

     

  • İslam Dünyasında Bilim ve Felsefe’nin Tarihe Karışması: Gazzâlî

       Aşağıda okuyacağınız yazı, 2001 yılında OMÜ Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktora öğrenimine başlayan ve 2004 yılında, ‘Gazzâlî’nin Tanrı ve Evren Tasarımı ve Günümüze Yansımaları’ adlı çalışmasıyla kelâm bilim doktoru ünvanını alan Doç. Dr. Hasan Aydın’a aittir. Çok beğendiğim bu yergi dolu yazıdan önce konuyla ilgili kısa bir bilgilendirme yapmak isterim. 

        9. yüzyılda Abbasi devletindeki İran ve Arap bilginleri, büyük Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya çevirerek İslam dünyasında bir aydınlama çağı başlattı. Bu dönem (9-10. yüzyıllar) İslam dünyasının fikirsel ve bilimsel anlamda altın çağıdır; nitekim İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Biruni, İbn-i Heysem vb önemli alimler bu dönemde yetişmiştir. Ancak 12. yüzyıla gelindiğinde, bu ilerlemeden rahatsız olan ve dinin elden gittiğini düşünen yobazlar (her zamanki gibi) bu gidişatın durdurulması gerektiğine kanaat getirir. Ne de olsa bilim ve felsefenin ilerleyişi, hammaddesi dogmalar olan dinleri zayıflatma gücüne sahiptir. Bu bilgiler ve eserler, bir yandan Endülüs Arapları yoluyla Avrupa’ya taşınırken, İslam dünyası bu ilerlemeyi ve aydınlanmayı durdurmak için elinden geleni yapar. Gazali de bu dönemde yetişmiş bir filozoftur. Ona göre söylenecek her şey söylenmiş (kutsal kitap ve peygamber tarafından) ve ‘içtihad kapısı’ kapanmıştır. Bundan sonra felsefe ve bilim yapmak anlamsız ve hatta günahtır.

       Gazali’nin savunduğu ve günümüzde de aşina olduğumuz gerici felsefe ne yazık ki bu şekildedir. Yukarıda saydığım, bilime ve felsefeye gerçekten katkıda bulunmuş olan insanlara saygı göstereceksek, öncelikle onların zihniyetinin tam zıttı bir yaklaşım sergileyen Gazali’nin felsefesini anlamamız ve eleştirmemiz gerekiyor. İslam hayranlarının göklere çıkardığı, ama bilimin gelişmesine ve temel itici gücü olan insan aklına, merakına ve sorgulamaya çok büyük zararları dokunmuş olan Gazali’yi gelin daha yakından tanıyalım. COSMOS‘tan da tanıdığımız astrofizikçNeil Tyson’ın sunumundan bir bölümle bu tarihçeyi noktalayabiliriz:

    KLASİİSLAM DÜŞÜNCESİNDE BİLGİ VE BİLİM KARŞITI BİR DÜŞÜNÜR: GAZZÂLΠ

       Gazzâlî’nin İslam dünyasında, Tehâfüt el-Felâsife adlı yapıtıyla, felsefî düşünceyi mahkum ettiği bilinmektedir. Nitekim onun İslam dünyasında felsefeyi mahkum ettiği olgusu,  gerek  Doğu gerekse  Batı   felsefe çevrelerinde  sık sık tartışma konusu  olmuştur. Ancak onun, felsefeyi mahkum ettiğine yönelik tartışmalarda çoğu kez gözden ırak tutulan önemli bir nokta  vardır  ve bu nokta, onun  felsefeyi  mahkum ederken bilgi ve bilimi de mahkum etmesi  olgusudur. Zira  Batı Hıristiyan  ortaçağında  olduğu  gibi  Doğu  İslam ortaçağında felsefe,  bilimi  de içermektedir. Bir başka deyişle,  Batı Hıristiyan  ortaçağında nasıl felsefe ve bilim arasında  bir ayrım söz konusu değilse İslam ortaçağında da bilim ve felsefe arasında bir ayrım söz konusu değildir. Bu nedenle,  Gazzâlî’nin el-Munkiz min ed- Dalâl, İhyâ’ Ulûm ed-Dîn, Eyyuhâ el-Veled ve Hulâsa et-Tasânîf’te görülen, bilgi ve bilim karşısındaki eleştirel söylemi Tehâfüt el-Felâsife  adlı yapıtında felsefeye bakışının  ve ona yönelik eleştirilerinin bir devamı  görünümündedir ve dinsel  endişelerle  bilgiyi  ve bilimi sınırlamaya  dönüktür.  Gazzâlî   gibi  çok  fazla  eser  vermiş;   hayatını  bilgi  öğrenmekle geçirmiş ve İhyâ’nın ilk kitabını, bilginin  faziletini  anlatmaya ayırmış bir düşünür, niçin bilgi ve bilim karşıtı bir söylem içerisine girmiştir? Bu sorunun yanıtı, büyük ölçüde onun felsefeye  bakışı   ve  bilim  ve  bilgiden   ne  anladığı   ile   ilintilidir   ve  bilgi   ve  bilim sınıflamalarında açığa çıkar.  Bu sınıflama, özgün bir sınıflama  değildir ve pek çok İslam düşünüründe karşımıza çıkmaktadır. 

    Gazzâlî’niBilim Sınıflaması:

    “Dinî, Felsefî, Övülen,  Yerilen ve Sakıncasız Bilimleri” 

        Gazzâlî, bilimleri, kendisinden  önceki  İslam düşünce  geleneğini  dikkate  alarak, önce dinsel (şer’î) ve dinsel olmayan  (aklî ya da felsefî) diye ikiye ayırır. Dinsel  bilimler, onca,  akıl  ve  tecrübeyle   bilinmeyen,   sadece   ya  peygamberden ya da onunla  aynı kaynaktan beslenen velilerden öğrenilen bilgilerlerdir. Dinsel  olmayan bilimler ise, ilk bakışta akıl, deneyim  gibi diğer vasıtalarla elde edilen bilimler olarak nitelenir ve övülen (mahmûd), yerilen (mezmûm) ve sakıncası  olmayan (mübah) olmak üzere üçe ayrılır. O, övülen bilimlere, dine yönelik dünya işlerini düzene koyacak, insanların sıhhatini koruyacak ve gereksinimlerini  karşılayacak, tıp, hesap ve doğa bilgisi gibi bilimleri dahil eder. Onun düşünsel çerçevesinde, tıp, insana Tanrı’ya sağlıklı bir biçimde ibadet etmek; hesap, miras hesaplamalarında ve alış-verişte kullanılmak, doğa bilgisi ise, ibadet vakitlerini belirlemek vb. için gereklidir; bunların dışında bu bilimlerin faydası yoktur. O, yerilen bilimlere, dinde hiç yeri olmadığını söylediği, hiç bir yarar sağlamayan sihir, tılsım gibi bilimleri örnek verir. Sakıncasız bilimlere ise, çok ileri gitmemek koşuluyla, eğlence olmayan şiirleri öğrenmeyi ve eski tarihlerle meşgul olmayı örnek gösterir. 

       Anılan sınıflama ve anlayışıyla Gazzâlî, bilgiye belli bir sınır koyar ve dinsel gereksinimlerin ötesinde  araştırmayı gerektiren bilgiye karşı durur; gerçek bilgiyi, ahiret bilgisi olarak nitelendirdiği, Tanrı’ya götüren ve okumakla değil mistik,  bir başka deyişle içsel deneyimle elde edilen bilgi olarak görür. O, bu anlayışını,  ‘faydasız  bilgiden Tanrı’ya sığınırız; az başarı çok bilgiden iyidir; amelsiz bilgi fayda  vermez’  gibi  Hz. Muhammed’e mal edilen sözlere dayandırır. Gazzâlî’nîn bilgiye ve bilime karşı yönelen eleştirel söylemini, nesnel olarak ortaya koymak ve gerekçelerini ayrıntılarıyla görebilmek için, onun kimi bilimlere  ilişkin yargısını ele almak gerekmektedir. Önce dinsel bilimlere, ardından aklî ya da felsefî  bilimlere, son olarak da yerilen bilimlere bakışını, örnekleriyle görelim. 

    Dinî Bilimler:

    “Azı da Çoğu da Yararlı – Azı Yararlı Çoğu Zararlı” 

       Gazzâlî, bu bilimleri, azı da çoğu da makbul olup, çoğaldıkça daha güzel ve faziletli olan ve yetecek kadarı makbul, fakat fazlası makbul olmayan şeklinde bir sınıflamaya tâbi tutar. O, bu sınıflamasını, bedene ilişen hallerle karşılaştırarak, azı da çoğu da makbul olanı, sıhhat ve güzelliğe; yetecek kadarı makbul, fazlası  makbul olmayanı ise, mal infak etmeye ve cesarete benzetir. Onca, malın azını, iyi yerlere vermek makbul; hepsini harcamak ya da kötü yerlere israf etmek ise kötüdür. Yine, kendini koruyacak kadar cesaret iyi; fakat haksız yere ona buna saldırmak kötüdür. İşte dini bilimlerde de durum tıpkı bunun gibidir.

       Onca, azı da çoğu da makbul olan dini bilimler, hem özü bakımından hem de ahiret saadetine yol açması bakımından arzulanan bilgilerdir ve Tanrı’nın özünü, niteliklerini, eylemlerini ve yaratıklar üzerindeki adaletini bilmeye dayanır. Bu bilgi, onca insanı, dünyanın geçiciliğini, buna karşın ahiretin ebediliğini kavramaya götürür. Onun kanısına göre, bu bilim kitapların sınırlarına girmeyen bir bilgidir ve okumakla değil, dünyadan uzaklaşıp içe yönelmek ve peygamber ve velilerin, bir başka deyişle seçkinlerin yolunu tutmakla elde  edilir. Peygamberin, ‘bilgi Çin’de de olsa gidip alınız’ ya da ‘bilgi Müslümayitiğidir, onu nerede bulursa almalıdır’  sözleriyle anlatmak  istediği bilgi de bu bilgidir. 

       Yalnızca belli bir miktarı övülen ve fazlası gerekli olmayan bilimlere gelince, onca bu bilimler, herkesin  bilmesi  gerekmeyen (farz-ı kifâye) bilimlerdir. Bu bilimlerin, her birinin azı, ortası ve uzunu vardır. Gazzâlî, bu bilimlerle ilgili yargısını şöyle ifade etmektedir: 

        “Önce Kur’an’ı, ardından hadisi, tefsîri ve sonara da, Kur’an’a yönelik bilimleri öğren. Hadis biliminde de aynı yolu takip et. Daha sonra da, fürû ile uğraş, hilâf ve cedel bilimiyle uğraşma. Sonra fıkıh usulü ile ve bunun  gibi zamanın ve ömrünün izin verdiği ölçüde, diğer bilimlerle meşgul ol. Bütün inceliklerini ve derinliklerini anlayacağım diye, bir bilimle uğraşma. Çünkü bilimler çok, ömür kısadır. Bu anlattığımız bilimler araç ve giriş bilimleri olup, özü gereği amaç değil, sadece  araçtırlar. Araç ile uğraşırken amacı unutmamak gerekir. Dilbilimden de, Arap dilini anlayıp konuşacak ve Kur’an ve hadisin yabancı kelimelerini bilecek kadarla yetin… İyi bil ki, her bilimin, kısa, orta ve uzun olan tarafları vardır. Diğerlerini karşılaştırabilmen için, biz, hadis, tefsîr, fıkıh ve kelâmda bu derecelere işaret etmekle yetineceğiz. Tefsîrde kısa olan, Kur’an’ın  iki misli büyüklüğünde olandır. Buna, Alî el-Vâhidî  en-Nîsâbûrî’nin tefsîri örnek olarak gösterilebilir. Orta olan, Kur’an’nın üç misli büyüklüğünde olandır. Yine aynı yazarın, el-Vasît adlı yapıtı buna örnektir. Bundan fazlası da, ömür boyu gerekli olmayacak uzatmalar içerir. Hadiste kısa olan, Buhârî ve Müslim (sâhîheyn) olup, onları bilen birinin yanında, metinleri  düzgün okuyacak kadar öğrenmek yeterlidir. Orta olan, hadis kitaplarındaki hadislere ihtiyaç halinde baş vuracak düzeyde öğrenmendir. Bunun dışında kalan, mevzu, zayıf, isnat tarihi gibi durumları derinliğine bilmektir ki, bu uzun olanıdır. Fıkıhta kısa olan, Müzennî’nin eserinin özeti (muhtasar) niteliğindeki benim Muhtasar adlı yapıtımdır. Orta olan, bunun üç misli büyüklüğünde  bir fikıh kitabı okumaktır. Bu da, benim   el-Vasît min el-Mezheb adlı yapıtım hacminde bir eserdir. Uzunu ise, benim el-Basît adlı yapıtım ve bunun  gibi diğer hacimli eserlerdir. Kelâm öğrenmenin amacı,  Ehli  Sünnetin, öncekilerden (selef) naklettiği inançları koruyacak kadarını bilmektir. Buna, bu kitabın (İhyâ) Kavâ’id  el- Akâ’id kitabında yazdıklarım örnektir. Orta olan, iki yüz sayfa civarında bir kitaptır; bunun için de el-İktisâd fî el-İ’tikâd adlı eseri kaleme aldım.” 

    Aklî ya da Felsefî Bilimler:

    “Dine Hizmet Ettiği Sürece Yararlı, Aksi Halde Zararlı” 

       Gazzâlî’nin, aklî ya da felsefî bilimlere bakışı, dinî bilimlere bakışına belli ölçülerde benzemekle birlikte, eleştirileri daha katıdır. Bu katılık onun felsefeye bakışından kaynaklanmaktadır. O, el-Munkiz ve İhyâ’da, önce matematiksel bilimleri (riyaziyât) ele alır. Onca bu bilimler, hesap, geometri ve astronomiyle ilgilidir. Bu bilimlerin dinsel sorunlara ilişkin olumlu ya da olumsuz tarafları yoktur. Ona göre, bu bilimler, anlaşılıp öğrenildikten sonra, inkara olanak bırakmayan, kesin bilimlerdir. Ancak bu bilimlerin, iki sakıncası vardır: 

       İlki, bunları inceleyen, inceliklerine ve kesinliğine hayret eder. Bu nedenle, filozoflara karşı inancı güçlenir ve böylece  onların tüm bilgilerinin, bu bilimler gibi olduğunu sanır ve onların inkarcı olduklarını, Tanrı’yı yadsıdıklarını ve şeriata dair dillerde dolaşan bazı konuları hor gördüklerini işitir ve sadece onları taklitle kafir olur. Din hak olsaydı, matematiksel bilimlerde araştırma sahibi olan bu kimselere gizli kalmazdı diye düşünür. Gazzâlî, başka hiçbir dayanağı olmadan, bu düşünce ile nice insanın haktan saptığını gördüğünü belirtir. 

       Onca ikinci tehlike, dine, felsefî bilimleri inkarla yardım edileceğini zanneden cahil dindar kimseden gelmiştir. Bu nedenle Gazzâlî, filozofların her dediğini yadsımanın, İslamın cehalete ve kesin kanıtları redde dayandığı izlenimi doğuracağını belirtir. Bu ihtiyatlı tavrına rağmen, yine de o, matematiksel bilimlerle ilgili şu sonuca varır: 

       “Bu bilimlerle çok fazla uğraşanları engellemek gerekir. Çünkü bunların, din ile ilintileri yoksa da, felsefeye ait bilimlerin başlangıcı olduğundan, felsefenin kötülükleri onlara da geçer. Bu bilimlerle çok fazla uğraşıp da, dinden çıkmayan ve takvadan uzaklaşmayan kimseler azdır.

       İhyâ’da ve el-Munkiz’da Gazzâlî, bu bilimlerin sakıncasını anlatırken, ilginç benzetmelere başvurur. Onca, ‘inancı zayıf olanları,  bu bilimlerden korumak, ırmak kenarında dolaşan çocuğu, suya düşmekten sakınmak, İslama yeni girenleri, inançsızlarla karşılaşmaktan korumak, sahte parayla gerçek parayı ayıramayanları kalpazandan veya çocuğu yılandan uzak tutmak gibidir. 

       Felsefî bilimlerin bir diğeri olan, mantığa gelince, özde bu bilimin de dinle ilgili olumsuz bir tarafı bulunmamaktadır. Bu nedenle o, İhyâ’da bu bilimi kelâma dahil eder. Ancak bu bilimin de, özde felsefeyle ilgili olması, Gazzâlî’nin onun da sakıncalarının bulunduğunu söylemesine neden olur.  Bu sakınca filozoflara olan güveni artırmasından kaynaklanmaktadır. O şöyle der: 

       “Beğenen çoğu kez mantığı da inceler; onu görür ve anlaşılır bulur. Ve sanır ki, filozoflardan nakledilen dinsizliğe ileten sorunlar, mantıktaki gibi kesindir. Böylece tanrısal bilimlerin hakikatini öğrenmeden sapıtır. Bu tehlike de mantığa ilişmektedir.” 

       Filozofların üzerinde durduğu doğa bilimleri (tabi’iyyât) Gazzâlî’ye göre, evrendeki nesneleri, yani gökleri, yıldızları, su, hava, toprak ve ateş gibi kökleri; hayvan, bitki, insanlar ve madenler gibi dört kökün karışımından meydana gelen bileşikleri; bunların birleşme, değişme ve hareketlerini inceler. O, bu bilimleri, tıbbın insan bedenini incelemesine benzetir ve nasıl tıbbı inkara olanak yoksa, onları inkar da mümkün değildir, der. Ancak, doğa bilimleriyle uğraşanları, ikinci  yaşamın ruhsal olduğunu ve zorunlu doğal neden-sonuç ilişkisini onayladıkları için eleştirir. Bu nedenle o, filozofların doğa bilimlerinin, bir kısmının doğru bir kısmının ise dinsel acıdan cahilane şeyler olduğunu belirtir ve tıp bilimini öğrenmek zorunlu  olmasına rağmen, doğa bilimlerinin öğrenilmesinin zorunlu olmadığını kaydeder. O, eleştirisinin ardından meşru doğa bilimlerinin amacını şöyle belirler: 

       “Doğa bilimlerinin (tabi‘iyyât) amacı  (asl), doğanın, Tanrı’nın emri altında olduğunun, bizzat kendisinin bir şey yapmayıp, bilakis yaratan tarafından, yaptırıldığının; güneş, ay, yıldızlar ve diğer nesnelerin, O’nun emrine tâbi olduğunun ve bunların kendiliğinden bir eylemlerinin olmadığının bilinmesidir. 

       Gazzâlî, ahlak (ahlâkiyye) ve siyaset (siyâsiyye) biliminde de filozofları, adeta Hıristiyan ilahiyatçı Clement ve Origen’in düşüncelerinden esinlenir bir biçimde, velilerin ve peygamberlerin kitaplarından aldıkları şeylere bâtıl düşünceler eklemekle suçlar. Onların tanrıbilim (ilâhiyât) alanındaki bilgilerini zanla niteler ve hatalarla dolu olduğunu ekler. 

    Yerilen Bilimler:

    “Azı da Çoğu da Zararlı” 

       Gazzâlî  bu bilimlere sihir, tılsım, ilm en-nücûm (yıldızlar bilimi) vb. bilimleri dahil eder. Onca bu bilimler özü bakımından kötü değildir; çünkü hiç bir bilim, özü gereği kötü değildir. Onların kötülüğü, insanlara zarar vermek amacıyla kullanımından kaynaklanır. Biz, yerilen bilimlerden sadece ilm  en-nücûm üzerinde duracağız; çünkü onun astronomiyle kimi bağları vardır. 

       Gazzâli’ye göre ilm en nücûmun, diğer yerilen bilimler gibi, özü bakımından bir kötülüğü yoktur. Onca  bu  bilim  ikiye  ayrılır. İlk kısmı, hesapla ilgilidir; ikincisi ise, ahkamı içermektedir. Gazzâlî ahkamla, olaylara, nedenlerle kanıt bulmayı kasteder ve bunu, doktorun nabız yoklamasından, hastalığa kanıt bulmasına benzetir. Onca, bu bilim Tanrı’nın yaratıkları üzerindeki adetini bilmek demektir. Ancak Gazzâlî, Kimyâ es- Sa’âde’de, ilm en-nücûmla uğraşanları, Tanrı’nın adetini yadsıyıp, olayları, doğaya bağlamakla suçlar. Ayrıca, onca, şeriat bu bilime karşı çıkar; çünkü peygamber, ‘ldızlardan bahsedilince susun’ demiştir. Hz. Ömer de, ilm en-nücûmdan, kara ve denizde şaşmayacak ve yolu bulacak kadarını öğrenin, fazlasını terk edin, demiştir. Gazzâlî’ye göre, Hz. Ömer’in bu bilimden menetmesinin en temel nedeni, bu bilimin dinsel açıdan zararlı olmasıdır. Bu zarar, yıldızların hareketi sonucu, bir takım işler oluyor denildiğinde, yıldızların gerçek neden olduğunun sanılmasıdır. Gazzâlî bu sanıyı karınca örneği ile dillendirir: 

       “Karınca, kağıt üzerindeki yazıları görünce, bunları kalem yazıyor, der; çünkü başını kaldırıp yukarıdaki parmakları, eli ve bunları harekete geçiren iradeyi, insanı, sonra insanda irade, kudret yaratanı görmez. İnsanların çoğu da, en aşağı, en yakın sebebi görür.” 

    Bilimlerlİlgili Sonul Yargı:

    “Dünyalık Elde Etmeye  Yönelik  Her Bilim Kötüdür” 

       Gazzâlî,  bilgiye ve bilimlere karşı eleştirel söylemini, çocuğa nasihat niteliği taşıyan Eyyühâ el-Veled ve Hulâsa et-Tasânîf’te de sürdürür. Anılan iki eserinde de aynen yinelenen şu deyişler oldukça çarpıcıdır: 

       “Ey oğul, gramer, aruz, şiir, astronomi, belâgat, tıp, mantık, kelâm gibi bilimleri okumakla, Tanrı’nın rızasının aksi yönde ömrünü kaybetmekten başka ne kazandın? Ey oğul, bilgi edinmek için okuyarak, kitapları inceleyerek, nice  geceler uykusuz kaldın, uykuyu kendine haram ettin. Bunun nedeninin ne olduğunu bilemem. Eğer amacın, dünyalık elde etmek,  onun nimetlerini toplamak, mevki ve makam kazanmak ve arkadaşların arasında üstünlük sağlamaksa, yazıklar olsun sana. Yok eğer amacın, peygamberin şeriatını yaymak, ahlakını düzeltmek, kötülüğü emreden nefsine hakim olmak ise, müjdeler olsun sana.” 

    Sonuç:

    İslam Dünyasında Bilgi ve Bilimin Tarihe Karışması 

       Gazzâlî’nin yukarıda sunulan bilgi ve bilim karşısındaki eleştirel söylemi ve bilgi karşıtı tutumu bilime yönelmiş bilim insanlardan çok, bilimle pek fazla ilgisi olmayan halkı bilimden uzak tutmaya dönük olarak algılanabilir; onun bilginleri değil, çok fazla bir şey bilmesi gerekmeyen halkı inançlarında kuşku doğuracak, onların dünyevi uğraşlarla ilgilenmesini engelleyecek bir çaba içine girmekten uzak tutmaya çalıştığı söylenebilir; çünkü bu tutum halka dönük olduğu ileri sürülen eserlerde belirginleşir. Ancak  burada üzerinde durulması gereken üç önemli olgu vardır. 

       Bunların ilki, Gazzâlî’nin bilgi karşıtı tutumunu yeni yetişen  nesillere aşılamak için çaba sarf etmesidir. Gerek  Eyyuhâ el-Veled gerekse Hulâsa et-Tasânîf adlı yapıtlar, çocuklara ve gençlere dönüktür ve bunlardan en azından kimileri geleceğin bilim insanları olacaktır. Gazzâlî, bunlara, bilgiyle  uğraşmamayı, dünyalık bilgiden uzak durmayı, içsel deneyimle elde  edilen bilgiyi önemsemeyi, ibadet ve ahiret  ile meşgul olmayı salık vermektedir. Böylelikle dünyalık bilimle uğraşmak isteyen gençlerin önünü kesmekte, onların gözünü Tanrı’ya ve öte dünyaya odaklamaktadır. 

       İkincisi, Gazzâlî, seçkinlere, yani bilimle ilgilenen insanlara yönelik tutumunda da dünyalık ve tecrübî bilgiye karşı durur; en gerçek bilginin içsel aydınlanmayla, mistik deneyimle elde edilen ve Tanrı’ya ulaştıran bilgi olduğunu söyler ve bu dünyanın sanal olduğunu ima eder ve dünyalık bilgi için çalışanları kınar.

       Üçüncüsü, halka dönük olduğu söylenen eserlerde Gazzâlî, halkın inancının hakikatin sûreti olduğunu söyler ve gerçek inancın ve gerçek bilginin peygamberlerin ve velilerin bilgisi olduğunu kaydeder. Bu, onun her eserinde savunduğu düşüncedir. Bu  koşullar altında, Gazzâlî’nin halkı seçkinci anlayışa yönlendirmeye çalıştığı söylenebilir. Aksi halde, halka dönük olduğu söylenen İhyâ ve Kimyâ es-Sa’âde gibi eserlerde halkın elde ettiği bilginin kuruntu olduğunu, inançlarının sanıya dayandığını; gerçek inancın içsel aydınlanmayla elde edileceğini savunmanın ne anlamı vardır? 

       Kuşkusuz  anılan durumlar, onun eserlerini halka ve seçkinlere dönük diye kesin çizgilerle ayrımlamayı tartışmalı  hale getirdiği gibi  bilgiye ve bilime yönelik eleştirel söylemenin de tüm insanları kapsadığını gösterir. Bu durum, İslam dünyasında, medreselerde, bilim ve felsefe neden yer almadı ve İslam dünyasında bilim ve felsefe Gazzâlî’den sonra neden tarihe karıştı sorusuna da belli bire yanıt teşkil etmektedir.

     

    Doç.DrHasan Aydın

    OMÜ Sinop Eğitim Fakültesi

     

    * Bu yazının tamamına kaynaklarıyla birlikte PDF halinde buradan ulaşabilirsiniz. 

    ** Doç. Dr. Hasan Aydın’ın “İslam bilimi teşvik ediyor mu?” başlıklı yazısı da ilginizi çekebilir.

     

    Ebu Hamid Muḥammed ibn Muḥammed el Gazali

     

  • Dindarların bilmesi gerekenler

       Dinî konulardaki tartışmalarda, özellikle de bir taraf aşırı dindarsa, sık sık cahillikten kaynaklanan kara delikler oluşur. Bunlar hem tartışmayı yutar hem de zamanınızı çalar. Dindar arkadaşlar, “fikir münakaşası” yapmadan önce bunları öğrenin. Israrla yanlış ve saçma önermelerle artık karşımıza çıkmayın. 

     

    Ahlak, inananlara özel bir ruh hali değildir. Ahlak sözde kutsal kitaplardan önce de vardı–> bkz.

    Bizim için dua etmeyin. Sizin bu saçma şovunuzu takdir edecek, kendi dininizden milyonlarca hasta, sakat, açlıktan kırılan insan var. Onlar için dua edin. 

     

    Sizin tanrınızdan nefret etmiyoruz. Olmayan bir şeyden nasıl nefret edilebilir ki? Pembe fillerden nefret ediyor musunuz? 

     

    Bir şeye “inanıyorum” dediğiniz zaman, bu hayali bir arkadaş sahibi olduğunuzu göstermektedir. Tıpkı bir akıl hastası veya ufak bir çocuk gibi. 

     

    Çoğu zaman en az sizin kadar sözde kutsal kitabınızı biliyoruz. Ayrıca, sizin diğer dinlere düşmanca yaklaşımınızın tersine, biz tüm öğretileri aynı duyarlılık ile incelediğimiz için sizden daha objektif olabiliyoruz–>bkz. 

     

    Bir kitapta, onun Tanrı’nın sözü olduğunun yazması bir kanıt değildir. Bir sonuç, kendi kendisinin sebebi olamaz.

     

    Hayır, Hitler ateist değildi. 

     

     

    Sizin peygamberleriniz ve sözde-mucizeleri tarihteki ne ilk ne de son örneklerdir. Aynı temada sayısız mitolojik örnek ve kişi vardır–>bkz.

     

     * İspat yükümlülüğü (İng. Burden of proof) iddia edene aittir. Tanrı’nın varlığı hakkında ispatı yapmak dindarlara düşer. Olmayan bir şeyin, ispatı da olmaz.

     

    Kalbi duygu diye bir şey yoktur. Kalp, kan pompalayan bir organdır. Duygular ve düşünceler beyinden başlatılmaktadır. 

       

    (favorim) Herhangi bir konuda fikir yürütürken İncil’den, Kuran’dan, Tevrat’tan, Hadis’ten, hacı-hocadan alıntı yapmak zaman ve işgücü kaybıdır. Siz, kendi aranızda konuşurken bu şekilde birbirinize üstünlük sağlıyor olabilirsiniz. İki tarafın da güvendiği bir kaynağa başvurmak tutarlı olabilir. Ama lütfen, bizimle konuşurken/yazışırken şunu anlayın: Örneğin Kuran’ı ele alalım, bizim için bir zırvalar bütünüdür. Dolayısıyla ona eklemlenmiş tüm külliyat da zırvadır. Bu nedenle kendi düşüncenizi, mümkünse sade bir dilde kendi cümlelerinizi kullanarak anlatın. Kendinizi desteklemek için sürekli bu külliyata başvurmanız inanılırlığınızı azaltmaktadır. Ayrıca bu durum, düşünce üretmekten aciz olduğunuz, ancak papağan gibi tekrar edebildiğiniz izlenimini vermektedir.

     

    Biz tek tip insanlar değiliz. Hayatın farklı alanlarından, farklı ortamlardan geliyoruz. Bilime, Sanata, Politikaya, Dünyaya bakışımız farklı olduğu kadar dine bakışımız da farklı. Ortak bir paydamız, yazılı bir kurallar bütünümüz yok.

     

    Bilim insanları dinleri ile değil meslekleri ve yapıtlarıyla bilinir. Ünlü Hıristiyan alim  Newton denmiyorsa, ünlü katolik bilgin Pasteur denmiyorsa, büyük ateist kelamcı Freud denmiyorsa, meşhur deist üstad Edison denmiyorsa, ünlü Müslüman alim diye bir şey de yoktur. Dolaylı yolla İslam’ı övmek için, tartışmaya hiçbir katkı sağlamayan İbn-i‘lere boşuna atıf yapmayın.

     * Evrim teorisi çökmedi. Dedenizin dedesinin zamanında da “evrim çöktü”  diye propaganda yapılıyordu, ama 150 yıldır nasıl oluyorsa bir türlü çökmedi–>bkz. 

     

    150 yıllık süreçte bilimdeki gelişmeler evrimi destekler niteliktedir. “150 yıl önceki teknoloji çok ilkeldi” şeklindeki iddia geçerli bir kanıt değildir. Kaldı ki, tekerlek de 5000 yıllık bir keşif ama hala kullanıyoruz. 

     

    Evrim bir “ateist öğretisi” değildir–>bkz. 

     

    Darwin ateist değildi. 

     

    Evrim, Müslümanları aldatmak için kasıtlı olarak üretilmiş bir Yahudi/Hristiyan komplosu da değildir. 

     

    * “Darwin bile kendi teorisine inanmıyordu” tarzı iddialar çocukçadır. Darwin bu konuya ömrünü adamıştı. 

     

    Fantastik atlaslar ile evrimi çökertmeye çalışanlar dünyada alay konusudur. Haber konusu olması ve ilgi çekmesinin nedeni, “Bunlara inanan hakikaten var mı, bu kadar cahillik nasıl olabilir?” gibi sorunsalların irdelenmesidir.

     

    Biz maymunlardan gelmiyoruz. Hatta evrimsel açıdan diyebiliriz ki insanlar en az 200.000 yıldır “insandan geliyor”–>bkz. 

     

    200.000 yıl önceki insanlar da maymundan gelmiyor. Ortak ata diye bir kavram var. Ve bu kavramın ifade ettiği canlı, evrimsel süreçte geriye doğru gidildikçe değişir. Bu ortak ata maymuna da benzer, balığa da benzer–>bkz. 

     

    * Şu saçma iddiayı kim ortaya atmış bilmiyorum ama sık rastladığım için yanıt vereyim. Buna göre maymun yavruları doğar doğmaz tek başlarına hayata atılırmış ama insan yavrularına yıllarca bakım gerekirmiş. Bu nedenle de insan evrim geçirmiş olamazmış(!) Gorillere 5 yaşına kadar aralıksız anneleri bakar. Ömürleri zaten ortalama 30 yıl olan bu canlılar, 11-12 yaşından önce de kendilerini koruyamadıkları için sürüden ayrılamazlar. 

     

    Türleşme, insan gibi gelişmiş canlılarda kanlı canlı görülebilen, dünden bugüne sonuç veren bir şey değildir. Çünkü insan ömrü, evrimsel sürece göre çok kısadır. Mikroevrim ise gözlemlenebilir–>bkz. 

     

    Evrim teorisi dünyaca kabul görmüştür ve üstünde bilimsel konsensüs vardır–>bkz. Evrim teorisi modern bilimdeki en güçlü teorilerden bir tanesidir. Yüz binlerce bağımsız gözlem ve araştırmayla sınanmış, biyoloji biliminin paleontolojiden moleküler genetiğe kadar her alanında doğal olayları öngörmekte başarılı olmuştur. Son 150 yılda evrim teorisini çürütebilecek hiçbir ikna edici kanıt ileri sürülmemiştir. “Alt tarafı teori…” gibi saptırmalar çocukçadır–>bkz.

     

    Ve hayır, evrim hala çökmedi!

     

     

        Kaynak: Eklenen resimler ve bkz. linkleri dışında yazının kendisi Agnostik.org‘dan alıntıdır.

     

        Şunlar da ilginizi çekebilir: 

  • Diyanet İşleri Başkanı’ndan sekülerizme yönelik akıl almaz sözler!

       Aşağıdaki yazı, (babam) Muharrem Kılıç’a aittir ve birkaç gün önce Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in sarf ettiği şu ifadelere yöneliktir: “İnsanlık dinlerin dışında daha seküler bir dünya kurmayı tasarladı. Fakat sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekûn bir savaşın içine soktu. İnsanlar da bilimsel keşiflerle atom bombasını düşünebildi. Kimyasal silahları üretti ve tarihteki savaşlarda ölen bütün insanların birkaç katını modern zamanlardaki savaşlarda kaybettik. İki büyük dünya savaşı yaşandı ve şimdi üçüncü dünya savaşından söz ediliyor ve sayın Papa’nın ağzından bile böyle bir cümle dökülebiliyor.” (Kaynak) 

                                 

     

    Bak şu Arap İslam tarihini dahi bilmezmiş gibi konuşan, ilahiyat okumuş adama. Bu zat,

    1- İlk dört İslam halifesinden üçünün katledildiğini, 
    2- Dünyevi iktidar peşindeki Emeviler’in Peygamber Muhammed Mustafa’nın aile efradının hemen hepsini kılıçtan geçirdiğini ve kala kala sadece biri 3 yaşında iki kadın kaldığını, 
    3- İlkel Arap emperyalizmine ideoloji hizmeti görsün diye pervasızca yamultulan dinsel değerler eşliğinde halkların kılıçla dize getirildiğini, 
    4- Örneğin Orta Asya’da Türkleri zorla Müslüman edeceğiz diye tam 250 yıl sürdürülen Türk kıyımında yüz binlerce insanın kanının döküldüğünü BİLMİYOR MU?

       Haydi diyelim ki bunları söylemeye dili varmıyor, yüreği de yetmiyor; Hristiyanlık tarihindeki din ve mezhep savaşlarını da mı duymamış? Onları duymadıysa, ülkeleri ve kentleri zaptetmek için Katolik papaların başlattığı Haçlı Seferlerini de mi işitmemiş?

       Bir an duralım ve soralım: Ey din diyanet cüppesi giyinmiş hoca! El Kaide, El Nusra, Boko Haram, El Şebap ve IŞİD çeteleri seküler oldukları için mi baş kesip ciğer yiyor, kadınların ırzına geçiyor, kız çocuklarını cariye ediniyor? Güya cennette huri ve gılman aşkına beyni yıkanmış gençleri canlı bomba yapıp yüzlerce can almak sekülerizmin marifeti mi? Bunlar şiddet değil mi? Diyelim ki akıl vicdan hak getire; göz, kulak da mı namevcut sende? 

       Gelelim asıl gerçeğe. Bu zatın sözünü ettiği son 200 küsur seneden beri dökülen kanların sebebi kesinlikle sekülerizm yani laiklik DEĞİLDİR. Açgözlü sömürgecilerin, başka halkları inanç ve etnik kökenleriyle de aşağılayarak hunharca katleden emperyalistlerin ve onlara uşaklık eden tiranların -örneğin şeriatçı Arap şeyhlerinin- ortak yapımıdır. Dünyayı kana bulayan sömürge paylaşım savaşları, 60 milyon cana mal olan iki cihan savaşı, zincirlerini kırmak için halkların giriştiği ulusal bağımsızlık ve özgürlük savaşları, ön ve son tahlilde sömürücü egemenlerin eseridir. Günümüzü zehirleyen şiddet, savaş, kin ve nefret de öyle. İnsan aklının özgürleşmesi demek olan sekülerizmi, yani laikliği de işine geldiğinde çiğneyen yine onlardır. Laiklik, özgürlük ve fazilet demektir. Özgür insan şiddete, kine ve nefrete prim vermez. Hele hele gerçekleri çarpıtmaya hiç tenezzül etmez. Bunu yapanlar, zorbalar ve sömürücüler safında gerçekleri çarpıtanlar, daha çok da halkın kutsal bildiği değerleri istismar ederek çarpıtanlardır. 

       Diyanet bir devlet kurumudur. İşte bu tür sahtekarlıklar olmasın, özgür insan aklına kaba yobazlar tuzak kurmasın ve çağdaş toplumsal yaşam içinde halkın inançları uyarınca gereksindiği ortak dinsel hizmetler karşılansın diye vardır. Diyanet, halkın vergileriyle varlığını sürdürür. Tarihi yalan ve madrabazlıkla çarpıtanların, halkı uyutanların ve muktedirlere payanda olanların tepe tepe kullandığı bir yer değildir. Birisinin bu zata hem hakikatı öğretmesi hem de söyletmesi gerektir.

  • Osmanlı’da “muhtesip” kavramı

       İslam ülkelerinde ve elbette Osmanlı Devleti’nde, “hisbe” denilen ve “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” anlamına gelen bir dinsel ilkeden hareketle ortaya çıkan ve zaman içinde “muhtesip, ihtisap emini, ihtisap ağası, ihtisap nazırı” gibi isimlerle anılan bir görevli vardı. Bu kişi, padişah fermanıyla atanırdı ve o günün yargıcı sayılan kadıya yardımcı olarak onun emrinde çalışırdı. Devlet tarafından belirlenip muhtesip tarafından denetlenen bazı yasaklar şunlardı: 

    • Hamamlarda masaj yapmak ve çıplak olmak.
    • Hamam duvarlarında hayvan resmi bulundurmak.  
    • Kafirlere (Hristiyan ve Yahudiler) nalın vermek ve Müslümanların kullandığı peştemalleri kullandırmak.
    • Herkesin dinine, tarikatına, cinsiyetine, sosyal statüsüne ve mesleğine göre, renk,biçim, kumaş  ve deri cinsi itibariyle önceden belirlenmiş olan giysi ve ayakkabılar dışında şeyler giyinip kuşanmak.
    • Kadınları ve erkekleri aynı kayıkta taşımak.
    • Gayrimüslimlerin evlerini Müslüman evlerinden yüksek yapmak; Yahudi evlerini mor, Rum evlerini koyu kurşuni ve Ermeni evlerini açık kül rengi dışında renklerle boyamak.
    • Esir pazarında satışa sunulan kölelerin yüzüne pudra, allık ve rastık vs sürüp, onları daha genç ve güzel göstermek.
    • Halkı korkutmak yerine ona devamlı ümit vermek.*

    * Kaynakça’da verilen kitapta, muhtesibin camilerle ilgili vazifeleri arasında sayılmıştır: “Halkı korkutma yerine devamlı olarak ümit veren (Allah’ın rahmetinin bol olduğunu bildirerek kötülüğe yönelmesine sebep olan) vaiz de men olunur.” (İnsanlara ümit vermenin cezası ağır yani!) 

       Bahsi geçen bu yasaklar, İhtisab kurumuna ait sınırlı birkaç örnek olup, bu kurum ve yasaklar sadece Osmanlı Devleti’nde değil Abbasilerden itibaren tüm İslam devletlerinde uygulanmıştır. İşin ilginç yanı, bu kurum Kuran-ı kerime dayandırılmasına rağmen, Muhammed döneminde de Dört Halife devrinde de, hatta ilk Arap İslam devleti olan Emevilerde de uygulanmamıştır. Besbelli ki sonradan gelen hükümdar, sultan, şah ve padişahların toplumu her bakımdan kontrol altında tutmak için uydurdukları ve bunu da din kisvesi altında sundukları bir mutlak egemenlik vasıtasıdır. Bu tarihsel veri, dinsel inançların iktidar uğruna nasıl çarpıtıldığına ve şahsi çıkarlara dayanak yapıldığına güzel bir örnektir. Dahası, herhangi bir teokrasinin başka dinlere ve hayat felsefelerine aykırılığını ortaya koyan ve sekülerizmin önemini vurgulayan açık bir kanıttır.

     

    Kaynakça: 

    • Yrd. Doç. Dr. Ziya Kazıcı, 1987, İstanbul, Osmanlılarda İhtisab Müessesesi.
    • Miftahu’s-saade ve Misbabu’s-siyade (Mevzuatu’l – Ulum)  I, sayfa 576-577, Yazan: Taşköprüzade Ahmed Efendi, Tercüme: Kemaleddin Mehmed Efendi, 1313, İstanbul.

    * Kaynak kitap ve konuyla ilgili yorumları için babam Muharrem Kılıç’a teşekkür ederim. 

  • Sevgi için bir tanrıya ihtiyacınız yok

       Umut etmek, umursamak, sevmek. Hepimiz bu güçlü ve temel duyguları hissetmişizdir. Bunlar insan olmanın ne demek olduğunu tanımlamaya yardımcı olurlar. İnsan hayatını doyurucu kılan bu önemli unsurlar hem inançlı hem de inançsız insanlarca benzer şekilde tecrübe edilir. 

      Dinlere inanmayan insanlar için kullanılan bazı yaygın söylemler vardır. Bunlardan en popüler olanı, dinsiz insanların ahlaktan yoksun olduğu, ya da en azından dindar insanlar kadar güvenilir olmadıklarıdır. İnsanın ahlakı ve terbiyesi, inancına bağımlı DEĞİLDİR. Eğer tanıdığınız inançsız birileri varsa (ki herkesin mutlaka vardır), bunun doğru bir kanaat olmadığını zaten biliyorsunuzdur. İnançlılar arasında da, inançsızlar arasında da iyiler vardır; inançlılar arasında inançsızlar arasında da zalim olanlar vardır. Bir insanın ahlaki değerlerini inancına veya metafizik bakış açısına göre değerlendiremezsiniz.

       Bir diğer yaygın söylem, inançsızların hayatının boş, anlamsız ve umutsuzluk dolu olduğudur. Bu da tıpkı diğeri gibi yanlış bir düşüncedir. İnançsız insanlar da inançılarla aynı duyguları hissederler, aynı duyarlılığa sahiptirler ve olayları benzer şekillerde algılarlar, acıyı ve zevki hissederler. Üzgün veya neşeli olabilirler, sempati veya iğrenme hissedebilirler, tutkuları ve amaçları vardır, başkalarına karşı duyarlı ve düşüncelidirler. Severler ve de sevilirler.

       Bu tür yanlış düşüncelerin ortaya çıkış sebeplerinden birisi dindar insanların umut, duyarlılık, şefkat ve sevgi gibi duyguların tanrılarından veya inançlarından temel aldığını düşünüyor olmalarıdır. İnançlı kişilerin kendi inançlarından ilham aldığı gerçeğini inkar etmiyoruz; ama doyurucu bir hayat için kendi inançlarının zaruri olduğunu da düşünmemelidirler.

       İnançsız olan bizler, doğaüstü güçlere inanmadan da anlamlı hayatlar sürüyoruz. Dahası, herkesin insan temelli olan, öbür dünyaya değil günümüze odaklanmış bir hayat görüşüyle hayatta anlamlı şeyler bulabileceğini düşünüyoruz.

     

       Bazı insanlar geneleneksel tanrı inançlarını entelektüel olarak terk etmiş olsa da inançlarından vazgeçme konusunda tereddüt duyuyor, çünkü onları bugüne kadar rahatlatmış olan inançları olmadan hayatlarının nasıl olacağından korkuyorlar. İnançsızlar hakkında efsaneler duymuşlar ve ellerinde inançsız bir hayata dair tek kanıtın da bu yanılgılara dayalı efsaneler olduğunu düşünmekteler.

        Ama bugün Amerika’da her 6 kişiden biri hiçbir dine inanmamaktadır. Mutlaka çevrenizde veya ailenizde dinsiz yaşayan tanıdıklarınız vardır. İnancınız hakkında zor sorular soruyorsanız ve nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, sizi etrafınızda dinsiz olan ve bu şekilde gayet verimli, faydalı, değerli ve tamamlanmış bir hayat süren kaç kişi olduğunu düşünmeye davet ediyoruz.

     

     

       Yazı kaynağı: Living without religion

       Çeviri: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

       Aşağıda çok sevdiğim bir video bulacaksınız. Dindar arkadaşların empati yapması dileğiyle…

      

  • Şeytanın Tarihi

     

    Yönetmen: Greg Moodie (2007)

    Yazar ve yapımcı: Dave Flitton 

       Şeytan … Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı” kavramı binlerce yıldır vardır ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Ama şeytan hurafesinin hikayesi nerede başladı? Bu inanç nereden çıktı?  Şeytan denilen karakter, zihnimizde nasıl karanlıklar prensi haline geldi? Metaforik anlamda konuşursak, ‘gerçek’ şeytan aslında kim?

       Zerdüşt’ün dünyayı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdığı ve düalist felsefenin temelini attığı günden beri şeytan, önce eski pagan tanrılarıyla, sonra Antik Yunan tanrılarıyla harmanlanıp tarih boyunca değişerek sembolik varlığını sürdürmüştür. Hıristiyanlığın güçlenmesiyle engizisyon mahkemelerinin bahane olarak kullandığı, cadı ve büyücülerle özdeşleştirilen, aydınlanma çağında da evrimine devam eden ve pek çok farklı role bürünen bir sembol olmuştur. Tarih boyunca kralların ve imparatorların, gücü ellerinde tutmak için kullandığı bir koz olan Tanrı ve Şeytan ikilisi, günümüzde de malesef aynı şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. Kapanış konuşmasını yapan Edinburgh Piskoposu Richard Holloway’in dediği gibi:

       “Şeytan hikayeleri anlatmak eğlenceli olabilir ama tarih boyunca çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. İnsan yapımı birşeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapmamıza sebep olmuş bahaneleri üretmemize yol açmıştır…Bu nedenle artık cehennemi kapatıp, şeytanı nihayet uzaklaştırıp, ondan ilelebet kurtulma zamanımız gelmiştir.” 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

  • “Kuran’da evrimden bahsediliyordu” uydurması

     

       Müjde müjde! 

       Bir zamanlar Kuran’da Dünya düzdü, artık yuvarlak! Bkz: Irak televizyonunda “Dünya düz mü yuvarlak mı?” tartışması. Yine bir zamanlar, “Haşa evrim de neymiş, maymundan mı geldik!?” denirken şimdi artık Kuran’da evrim de var!
       Kuran’ı yorumlamanın neredeyse sınırsız esnekliğine bağlı olarak daha önce de defalarca şahit olduğumuz üzere, şartlar ne olursa olsun, bilim düşmanları önceden hangi bilimsel gerçeği reddetmiş ve bu reddettiği gerçekleri nasıl çarpıtarak yalanlamış olursa olsun, iş içinden çıkılmaz bir hale gelince doğruluğu bilim tarafından apaçık kanıtlanmış olan bilimsel gerçekleri eninde sonunda kabul etmek durumunda kalıyor. Ama bunu yaparken, sanki eskiden sundukları argümanları söyleyenler kendileri değilmiş gibi, “Bu Kuran’da zaten yazıyordu!” demekten de çekinmiyorlar. Evrim teorisi de yavaş yavaş bu noktaya geliyor.

     

  • Tanrı’nın Tarihi

     

    Altyazıyı indirmek için tıklayın.

        A History of God (Tanrı’nın Tarihi), 1993 yılında Karen Armstrong tarafından yazılmış olan ve temelde üç büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Nihayet çevirisini bitirdiğim bu belgesel de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklinde. Kitapta, insanların paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde tanrı kavramının ve dolayısıyla da dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi hem de metafizik boyutuyla insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

       Belgesel çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir yapım. 2001 yılında televizyonlarda yayınlandı. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler aldı. Belgeselin büyük bir bölümünde hakim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır, ki zaten Karen Armstrong’ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

    Konuşmacılar:

    •    Kadın anlatıcı: Karen Armstrong (kendisi)
    •    Kadın anlatıcı: Gloria Foster (Tarihin sesi)
    •    Erkek anlatıcı: Dorian Harewood
    •    Dr. Martin E. Marty (Profesör, Chicago Üniversitesi)
    •    Irving Greenberg (Haham, US Holocaust Memorial Başkanı)
    •    Dr. E. V. Hill (Kıdemli papaz, Mt. Zion Baptist Kilisesi)
    •    Alexander Golitzin (Rahip, Marquette Üniversitesi, Teoloji)
    •    Dr. Maher Hathout (Güney California İslam Merkezi)
    •    Elaine Pagels (Din Profesörü, Princeton Üniversitesi)
    •    Dr. Amina Beverly McCloud (Profesör, İslam, DePaul Üniversitesi)

       Her ne kadar tarafsız görünen, barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim; çok daha gerçekçi bir tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği şüphesiz hepimizin istediği bir şey. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak belgeselin, ateistlerce zaman zaman oldukça sert bir şekilde eleştirilen –ve o kadar sert olmasa da eleştirilmeyi hak ettiğini düşündüğüm– kusurları da yok değil.

          Dediğim gibi, Karen Armstrong pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne vb) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Daniel Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı, hatta işi daha da ileri götürerek Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye alarak taklidini yaptığı sunumu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazdığı eleştiri yazısını okumak için tıklayın. Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

    Karen Armstrong kimdir?

       Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra 1969’da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı. 1982’de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayımcılığa başladı.1983’te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle Karen Armstrong, Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye (bir monoteiste) dönüşmüştür; belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir.

       Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır. Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikincisi, dinsel ve şiirsel ifadeyle ilgili aynı isimli bir antolojiyle sonuçlanmıştır. 1988’de yayımladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır. Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir Kendi adıma ben de bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünüyorum, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle gizlemek istediği için mi yaptı bilmiyorum. Ama özellikle uzakdoğu dinleri (İslam, Budizm, Hinduizm..vs) konusunda kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum.  

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir: