Kategori: Bilim

  • Yumuşak dokulu deniz canlısı fosili

       Yeni keşfedilen 525 milyon yıllık olağanüstü bir deniz canlısı fosilinin, dokunaçlarla birlikte yumuşak vücut parçaları içerdiği anlaşıldı.

       Çin, Leicester ve Oxford Üniversitelerindeki bilim insanları, dünyada yaşamış ilkel canlılarla ilgili bilgilerimize yepyeni bir bakış açısı kazandıran bir fosil buldu. 525 milyon yıllık fosil, sert tübüllern içerisinde yaşayan ve dokunaçlı canlılar grubuna dahil olan bir canlıya ait. Daha önce sadece tüplerin detayı görülebiliyordu ama bu yeni bulunan örnekle vücudun yumuşak parçaları ve beslenmek için kullandığı dokunaçlar da ortaya çıkmış oldu. Buluşun detayları Current Biology dergisinde yeni yayımlandı. 

       Bulunan canlı, deniz yıldızları ve deniz kestaneleri ile yakın akrabalığı bulunan pterobranch hemikordatlar grubuna ait olup aynı zamanda ilk omurgalıların evrimine dair özellikler de barındıran bir canlı. Pterobranchlerin yaklaşık 30 türü hala yaşıyor; yaklaşık 380-490 milyon yıl önce bu grupta bulunan graptolitler tarih öncesi denizlerde yaygın olarak bulunmaktaydı. 

    Resim: 525 milyon yıllık hemikordatın ayrıntılı görüntüsü (Credit: Professor Derek Siveter, Oxford University)

        Pterobranchler, yumuşak vücutlarının etrafında sert bir tüp oluşturan bir madde salgılar. Dokunaçlar tübün tepesinden çıkarak plankton yakalamaya yarar. 4 cm’den kısa olduğu halde bu yeni fosil mükemmel şekilde saklanmış ve tüysü kolunda bulunan 36 ufak dokunacın bütün detaylarıyla görünmesine olanak sağlayacak şekilde güzel korunmuştur. Leicester Üniversitesi Jeoloji bölümünden Prof. David Siveter, “Dokunaçlar ve kollar da dahil olmak üzere yumuşak vücut parçalarına sahip, bu da bize grubun biyolojisi ile ilgili bugüne kadar hiç bilmediğimiz bir dünyaya dair yepyeni bakış açıları sunacak inanılmaz bir buluş” diye yorum yaptı. 

       Fosil, Çin’in Yunnan bölgesinde bulundu. “Bulutların ötesinden gelen tüylü kask” anlamına gelen Galeaplumosus abilus ismiyle adlandırıldı. (Yunnan Çincede ‘bulutların güneyi’ anlamına gelir.) Yunnan, Leicester ve Oxford Üniversitelerinden oluşan ekip bu fosilleri daha da detaylı incelemek üzere uzun süreçli bir çalışmaya başladı. 

    Not: Fosil biliminde yaşanan en büyük sıkıntılardan biri, çok eski fosillerin çevre şartları nedeniyle iyi korunamamış olması dolayısıyla özellikle yumuşak doku parçalarının organik çürümeye maruz kalarak yok olmasıdır. Bu da çok eski fosillerle ilgili bilgi açıklarına sebep olur, evrim karşıtlarının eline koz verir. Bu makalede sözü edilen şanslı buluşlar sayesinde, tarih öncesi dönemlere ait bir canlı türüyle ilgili önemli bulgular elde edilmiştir ve gelecekteki çalışmalarla daha da fazlası elde edilecektir. Bu tip buluşlar arttıkça evrim karşıtlarının zaten bilimsel olmayan iddiaları yok olup gidecektir.

     

    Kaynak makale:

    1. Xian-guang Hou, Richard J. Aldridge, David J. Siveter, Derek J. Siveter, Mark Williams, Jan Zalasiewicz, Xiao-ya Ma. A pterobranch hemichordate zooid from the lower Cambrian. Current Biology, 24 March 2011 DOI: 10.1016/j.cub.2011.03.005

       Bu makale, Leicester Üniversitesi’den sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily tarafından 28.03.2011’de online olarak yayımlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus  

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Bakteriler önemli genetik materyallerini koruyarak evriliyor

    Nasıl ki bankalar en değerli varlıklarını en güvenli kasalarda saklıyorsa, hücreler de hangi genlerini daha dikkatle koruyacağını bu şekilde önem sırasına göre seçiyor. Avrupa Biyoenformatik Enstitüsü’ndeki (EMBL-EBI) moleküler biyologların yaptığı ve Nature‘da yayınlanan çalışmaya göre, bakteriler önemli genlerini rastgele mutasyonlardan koruyan bir mekanizma geliştirmiş, böylece kendi kendilerine zarar verme riskini azaltmışlardır. Bu çalışmadan ortaya çıkan bulgular, yarım asırdır devam etmekte olan tartışmalara yeni cevaplar sunarak hastalık yapan türdeki mutasyonların nasıl ortaya çıktığına ve patojenlerin nasıl evrildiğine ışık tutuyor. 

     

     

       EMBL-EBI’deki çalışmayı yöneten ekibin başındaki Nicholas Luscombe şöyle konuştu: “Genomdaki belirli bazı bölgeleri tercihli bir şekilde koruyan bir moleküler mekanizma olması gerektiğini keşfettik. Eğer bu mekanizmada görev alan proteinlerin hangileri olduğunu ve sürecin nasıl işlediğini bulabilirsek, kanser gibi bazı hastalıklara sebep olan mutasyonları da önleyebiliriz.” 

       Her birimizin kendine özgü olmasının sebebi mutasyonlardır. Bireyler arasındaki farklılıkların ve kendi hücrelerimizdeki çeşitliliğin kökeninde, genetik materyallerimizdeki mutasyon denilen bu değişimler yatar. Ama aynı zamanda bir de karanlık tarafları vardır. Mutasyonlar önemli bir gende meydana gelirse; örneğin tümör baskılayan bir geni işlevsiz hale getirirse, sonuçları zararlı olabilir. Ancak bütün genlerini mutasyonlardan korumaya çalışmak, bir hücrenin tüm kaynaklarını kullanıp tüketmesini gerektirir. Bu tıpkı, bankaya emanet edilen her bir banknotun veya eşyanın, ayrı bir üst güvenlik düzeyli kasada saklanmasına benzer, yani çok maliyetli bir önlemdir. Luscombe’un ekibinde görevli olan doktora öğrencisi Iñigo Martincorena, bu sorunun üstesinden gelmek için, hücrelerin evrimsel süreçte bir “risk yönetimi” stratejisi geliştirdiğini buldu. 

        Ekipte görevli bilim adamları, 34 tane E. coli suşunda gerçekleşen ve “tek nükleotid polimorfizmleri (SNP)” denilen 120.000 minik mutasyonu inceledi ve mutasyon oranlarının bakteri genomunun hangi bölgelerinde ne derece rastgele işlediğini hesapladı. Elde edilen sonuçlar, kilit göreve sahip genlerin çok daha düşük bir düzeyde mutasyona uğradığını ve böylelikle de bu önemli genlerin zararlı bir mutasyon geçirme riskinin azaltıldığını gösterdi.

    Şekil 1: E. coli bakterisinde farklı genler, farklı oranlarda mutasyona uğrar. (Credit: EMBL / I. Martincorena)

       Martincorena, “Çalışmalarımız, bu bakterilerin evrim sürecinde zekice bir mekanizma geliştirerek, genomun hayati öneme sahip bölgelerindeki evrimsel değişiklik oranını kontrol altında tuttuğunu gösteriyor.” dedi. 

       Araştırmacılar, popülasyon genetiği tekniklerini kullanarak, mutasyon oranlarının etkileri ve mutasyonlarda işleyen doğal seçilim konularında uzun süredir devam etmekte olan tartışmalara açıklık kazandırmış oldu. Bilim adamları uzun süredir, bir canlıda meydana gelecek olan mutasyon oranının, ilgili genin canlı için taşıdığı önemden bağımsız bir konu olduğunu düşünmekteydi. Mutasyon bir kez meydana geldi mi, doğal seçilime maruz kalarak meydana gelen genetik değişikliğin faydalı veya zararlı oluşuna bağlı olarak yayılıyor veya artıyordu. 

       Martincorena şöyle konuştu: “Yıllardır mutasyonların rastgele olduğu ve doğal seçilimin de ortalığı temizlediği düşünülüyordu. Ancak bizim çalışmamız gösteriyor ki, genomlar evrim sürecinde diğerlerine göre daha fazla öneme sahip olan bölgelerde meydana gelecek olan mutasyonları önlemek için bazı mekanizmalar geliştirmiştir.” 

       Kanserli hücrelerin genomunda yaplan çalışmalar, benzer mekanizmaların kanser gelişiminde de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Luscombe ve meslektaşları şimdi de, genleri korumaya yönelik bu risk yönetimi sürecinin moleküler düzeyde ne şekilde çalıştığını ve bunun tümör hücrelerinin gelişiminde nasıl bir etkisi olabileceğini incelemek istiyor. 

       Evrim hakkında bildiklerimiz bu ve buna benzer çalışmalarla kanser gibi hastalıkların tedavisinde bizi bir adım daha ileri taşıyor. Yobazlar ve bilim düşmanları evrimi reddedursun, bilim adamları çalışmaya ve insanlığa faydalı olmaya devam ediyor. 

       Kaynak makale:

    1. Iñigo Martincorena, Aswin S. N. Seshasayee, Nicholas M. Luscombe. Evidence of non-random mutation rates suggests an evolutionary risk management strategy. Nature, 2012; DOI: 10.1038/nature10995

    2. Bacteria evolved way to safeguard crucial genetic material, ScienceDaily

     

     

     

  • HIV virüsü ve evrim

       Evrim, yerçekimi gibi kaçınılmazdır. Galilei bir gün gezegenlere gidebileceğimizi hiç düşünmemişti. Darwin de gerçekleşmekte olan evrimi gözlemleyebileceğimizi hiç aklına getirmemişti. Oysa bugün büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz: Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını. 

       HIV (Human Immunodeficiency Virus/İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) olarak bilinen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen ama artık hepimizin tanıdığı bir organizma. Bu virüsün Mısır firavunu Tutankhamon’un mezarına onu soymaya kalkanları cezalandırmak için konulmuş olduğu ve mezarı açanlara bulaşıp yayıldığı bile iddia edilmişti. Oysa bugün virüsün tarihinin, nesiller boyunca meydana gelen değişikliklerin (modifikasyon) tarihi olduğu anlaşıldı. Mikroskop altında HIV’in değişimini açıkça görebiliyoruz. “AIDS virüsü son on yılda o kadar fazla mutasyona uğramıştır ki, yapılan ölçümlere göre bu süre zarfında sergilediği genetik çeşitlilikler, primat evriminin bütün tarihi boyunca ortaya çıkan çeşitlilikten fazladır!” (Dennett; 1995)

     

       HIV, sıra dışı bir virüstür. Genetik materyal olarak DNA değil RNA barındırır. Yani genleri DNA değil RNA üzerinde yer alır. HIV, taşıyıcısının hücrelerini işgal edip bağışıklık sistemini çökertir; taşıyıcıyı değişik hastalık ve saldırılara karşı savunmasız bırakarak ölmesine neden olur. 2005 yılında HIV yüzünden 3 milyon kişi öldü. Ölüm oranı üstelik giderek artıyor. 20 yıl önce Botswana’da, yeni doğmuş bir bebeğin beklenen ömrü 73 yıldı. Bugün bu rakam 29’a düştü. Yıllar önce bana “siz evrildiniz biz yaratıldık” diyen öğrenci şimdi muhtemelen ölmüştür. 

      Evrim karşıtları için bile HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar (apes) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırır. Darwin, ileri sürdüğü mekanizmanın bu acımasız kanıtını görseydi mutlu olurdu.

     

     HIV’in tarihini gün gün, yıl yıl, hattâ bir yüzyıl boyunca izlemek mümkündür: 

       HIV’in biyografisi bugün neredeyse tümüyle bilinir durumda. Bu yüzden HIV’in tarihi kuşaktan kuşağa gelişen değişiklikleri bizzat görmenin de tarihidir aynı zamanda. AIDS’e yol açan HIV’deki mutasyon oranı taşıyıcı organizmadakinin bir milyon katıdır. Çünkü HIV RNA’sı kopyalarını üretme konusunda çok başarısızdır; kopyalanma sırasında sürekli hata yapar. Kopyalama enzimlerindeki hata oranı HIV’e, enfekte ettiği vücuttakinden bir milyon kez daha fazla mutasyon birikimi sağlar. Genetik yapıdaki rastgele değişiklikler, tıpkı dillerde olduğu gibi yenilenme sırasında oluşan hatalar, virüsün kalıtsal yapısını hızla değiştirir. Virüsün genetik yapısında ortaya çıkan bu kalıtsal değişiklikler hastalık boyunca doğrudan gözlenebilir. İsveçli bir aile üzerinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koydu. 1970’lerin sonunda İsveçli bir erkeğe başka bir ülkede HIV virüsü bulaştı. Adam daha sonra ülkesine döndüğünde virüsü karısına, çocuklarına ve cinsel ilişkiye girdiği diğer kadınlara geçirdi. Söz konusu kişinin ve yakınındakilerin incelenmesi HIV’deki hızlı değişimleri ortaya koydu. 1980’den bu yana hasta kişi ve yakınındakilerden alınan örnekler, tek bir virüsün kısa bir zamanda ne kadar fazla değişip çeşitlenebildiğini gösteriyor.

       Virüsün geçirdiği mutasyonlar doğal seçilim tarafından biriktirilir ve böylelikle saldırgan, kısa zamanda, işgal ettiği bedenin bağışıklık sistemine, kendisine karşı kullanılan ilaçlara ve insan toplumlarının cinsel alışkanlıklarına uyum sağlar. Bu durum çevrede yeni bir değişiklik olana, örneğin yeni bir tedavi uygulanmaya başlayana dek devam eder. Yeni koşullar yeni değişiklikleri sağlar. Her AIDS hastası, bu yüzden, evrim kuramının bir kanıtıdır. Hastalık ilerledikçe, doğal seçilim virüsün kimliğini değiştirir. Kullanılan ilaçlar da evrimsel değişime neden olur, her ilaca verilen tepki farklıdır. HIV’in küçücük genomunun beş yaşamsal bölgesinde gerçekleşen önemsiz değişimler, virüsün en iyi ilaç tedavisinden bile kaçabilmesini sağlayabilir. 

     

       

       AIDS, 1981 yılında bir zatürre çeşidinin görülmesindeki anlık artışı bildiren bir raporla dikkatleri üzerine çekti ve kısa zamanda yayıldı. İzleri takip edilerek ilk ortaya çıktığı yer de tespit edildi. İnsandaki HIV ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki bir hastanenin patoloji laboratuarında saptandı. Laboratuardaki örnekleri tarayan ekip, 1959 yılında bilinmeyen bir hastalıktan ölmüş birinin örneklerinde HIV virüsüne rastladı. Hastalık oradan yayılmış olmalı.

     

     

     Resim: HIV virüsünün T hücresine girmesi ve çoğalması

       HIV primatlardaki virüslere çok benzer. Maymunlardaki SIV böyle virüslerdendir. İnsan HIV’i ile çok büyük benzerlikler gösterir ama bir hastalığa yol açmaz. HIV muhtemelen, primatlardan insana bulaştı ve insanda öldürücü hale geldi. Aynı virüsün insanlarda öldürücü hastalığa neden olurken maymunlarda zararsız kalmasının nedeni yine doğal seçilimdir. Birçok hastalık -belki de çoğu- insanlara hayvanlardan bulaşır: kuduz hastalığı köpeklerden, sıtma sivrisineklerden, kuş gribi kuş ve kümes hayvanlarından, şarbon sığırlardan, Lyme Hastalığı geyiklerden ve daha başka çok sayıda değişik hastalık bakteri, virüs ve mantar gibi çok küçük organizmalardan geçer.

       Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer AIDS’e neden olan virüs evrim geçirebiliyorsa, her canlı form evrim geçirebilir. Kuşku yok ki evrim geçirerek bugüne geldik. Ama en yakın akrabalarımızla bile doğuştan gelen büyük farklılıklarımız var. Örneğin bebekler kendi kendilerine oynarken ellerini ağızlarına götürür ve anlamsız sözler çıkarırlar. Hiçbir primat türü bunu yapamaz. İnsanda sağlam olan ve konuşma üzerinde etkide bulunan bir genin (FOXP2) bütün şempanzelerde hasarlı olduğu tespit edildi. Aynı gen kuşlarda da bulundu. Söz konusu genin, daha az vokal özelliklere sahip türlerle kıyaslandıklarında, papağan ve kanarya gibi daha fazla şakıyan; şarkı öğrenip sesleri taklit edebilen kuş türlerinde çok daha fazla kodlandığı görüldü. 

    • Prof. Dr. Steve Jones’un (University College London) 07.08.2009 tarihli makalesinin çevirisidir (Çeviri kaynağı). Yazıdaki bazı imla hataları giderilmiştir.
    • [Dennett; 1995] alıntısı, Daniel Dennett’ın “Darwin’in Tehlikeli Fikri” isimli kitabından tarafımca eklenmiştir. 
    • Resimler tarafımca eklenmiştir.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • MikroRNA’ların keşfi

       MikroRNA’lar (miRNA) ilk kez Victor Ambros tarafından 1993 yılında keşfedilmişti. Çalışmalarına devam eden Victor Ambros, Gary Ruvkun ve David Baulcombe, miRNA keşifleri ve kanser tedavisindeki olası uygulama alanları konulu araştırma projeleriyle 2008 yılında Tıp alanında Nobel ödülü sayılan Albert Lasker Tıp Ödülü’nü kazanmıştı. Kanser tedavisinde çığır açabilecek bu buluşun önemini ve deney sürecini sade bir anlatımla, buluşu yapan üç bilim adamının kendilerinden dinliyoruz. 

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Dinozorların kuşlara evrimi

       Jura Dönemi’nin sonlarında, yaklaşık 160 milyon yıl önce theropod dinozorlardan evrilen ve modern kuşların atası olan ilk kuşlar görülmeye başlanmıştır. Bu ilkin kuşlar, dinozor atalarından kendilerine miras kalan dişlere ve uzun, kemikli kuyruklara sahipti. Fosil kayıtlarından elde edilen veriler, dinozorlar ile kuşların başka ortak özelliklerini de ortaya koyar: tüyler, boşluklu ve hafif kemikler, sindirime yardımcı olması için yutulan mide taşları, sürüngen pulları, pençe yapıları, solunum sistemleri, yuva yapımı ve kuluçka davranışları vb. Çoğu paleontolog tarafından dinozorların bir alt grubu kabul edilen kuşlar, birçok hayvan grubunun yanı sıra dinozorların da soyunu tüketen ve yaklaşık 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu’undan sağ çıkmayı başarmıştır. Dolayısıyla kuşlar, dinozorlardan geriye kalan tek soy hattıdır; bu nedenle kuşlar için “modern dinozorlar” da diyebiliriz. 

     

       Evrim teorisi, kuş tüylerinin sürüngen pullarından evrildiğini kanıtlarla ortaya koymaktadır. Bunun nasıl gerçekleştiği, günümüz kuşlarının üzerinde bulunan pul ve tüylerin incelenmesiyle bile kolaylıkla görülebilir, ayrıca elimizdeki fosil kayıtları da zaten yeterince bilgi vermektedir. Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Tüyler, tüm dinozor gruplarında görülen ama zamanla bazılarında kaybedilmiş olan ortak bir özelliktir. Birçok uçamayan dinozor fosilinde tüy veya tüy benzeri yapı gözlemlenmiştir. Modern kuşların uçuş tüylerine benzeyen gerçek tüyler yalnızca Maniraptora grubunda bulunur; uçan sürüngenler olan pterosaurlarda ise piknofiber denilen tüy benzeri yapılar vardır. 1990’lı yıllardan itibaren düzinelerce dinozor cinsine ait tüylü (veya tüy benzeri yapıya sahip) dinozor fosili keşfedilmiştir. Tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki bir geçiş fosili sayılan ve yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış olan Archaeopteryx, dinozorlar ile kuşların ortak kökenine işaret eden ilk örneklerdendir. S. deserti isimli bir theropod dinozor fosili üzerinde yapılan çalışmalar, bu fosilde, kuş tüylerindeki ana protein olan beta-keratin bulunduğunu göstermiştir. Tüylerin narin yapıları nedeniyle zor fosilleşiyor olması, fosil kayıtlarında tüylü dinozor sayısındaki görece azlığın nedeni olabilir. Doğrudan gerçek tüy içeren türlerin sayısı şu an için 41’dir. Bunlardan sadece birkaç tanesi:

       Velociraptor mongoliensis, Archaeopteryx, Anchiornis huxleyi, Protarchaeopteryx robusta, Yixianosaurus longimanus, Dilong paradoxus, Sinornithosaurus haoiana, Pedopenna daohugouensis, Jinfengopteryx elegans, Juravenator starki, Avimimus portentosus, Sinosauropteryx prima, Dilong paradoxus, Beipiaosaurus inexpectus vs. 

       Bilim insanları 2010 yılında Anchiornis huxleyi fosili üzerinde kapsamlı bir pigment çalışması yaparak, bu hayvanın tüy renklerini ve desenini belirlemiştir(3). Böylece Anchiornis huxleyi, gerçek renkleriyle tanımlanan ilk Mezozoik dinozor olmuştur (aşağıda temsili resmi gösterilmiştir.) 2012 yılında tanımlanan ve meşhur T-rex gibi bir tyrannosauroid olan Yutyrannus huali ise, bugüne kadar bulunan en büyük tüylü dinozordur.(4)

    Resim: Anchiornis huxleyi

    Resim: Yutyrannus huali

      Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Bu iki uç arasındaki geçiş aşamaları, aynı kuş üzerinde mevcuttur. Ayrıca pullarla kuş tüylerinin özellikleri hem yapısal olarak hem de geçirdikleri embriyolojik süreç bakımından benzerdir. Eğer bir penguen kanadını incelersek, çok sayıda değişik yapıyla karşılaşırız; pullara benzeyen küçük yapılardan başlayarak, açıkça kuş tüyü olanlara kadar çeşitli yapılar görürüz. Arada her ton bulunur. Kuş tüyleri ve pullar, aslında sadece bir temanın değişik versiyonlarıdır; ikisi de boynuza benzer bir protein olan keratinden yapılmıştır ve her ikisi de benzer embriyolojik yollardan gelişir.(1.1) 

       2006’da yayınlanan bir çalışmada(2) bir timsahsı türünün (Alligator mississippiensis), tüy gelişimini sağlayan genetik bilgiyi barındıran genlere sahip olduğu gösterildi. Bu genetik bilginin, timsahın embriyolojik gelişimi sırasında baskılandığı, böylece timsah yavrusunda tüy yerine pulların oluştuğu ortaya kondu. Timsahlarla kuşlarda böyle kökendeş (homolog) bir özelliğin bulunması, ortak bir atadan evrildiklerinin kanıtıdır. 

       Ortada tartışmalı denilebilecek tek konu, ilk tüylerin evrilmesinin altında yatan etkenin ne olduğudur. Bu konuda yaygın olarak kabul edilen görüş, vücudun ısısını düzenlemek için evrildiğidir, ancak bunun yanı sıra birkaç farklı hipotez de önerilmiştir. Gelecekte moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi ve embriyoloji alanında yapılacak çalışmalar, bu konuya daha da açıklık getirecektir. Aşağıdaki videoda konuyla ilgili bilgiler bulabilirsiniz:

    Kaynaklar:

    1. “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği”; Mark Vuletic: “Yaratılışçı safsatalara yanıtlar-1” (Bilim ve Gelecek, S.7; Çev.Redaksiyon: F.Halatçı) başlıklı derlemesinden (S.105); Bilim ve Gelecek Kitaplığı 
        1.1. McGowan C.(1984). In the Beginning: A Scientist Shows Why the Creationists Are Wrong
    2. Aribaldi, Knapp ve Sawyer, 2006. “Beta-keratin localization in developing alligator scales and feathers in relation to the development and evolution of feathers” J Submicrosc Cytol Pathol. 38(2-3):175-92.
    4. Xu, X.; Wang, K.; Zhang, K.; Ma, Q.; Xing, L.; Sullivan, C.; Hu, D.; Cheng, S. et al. (2012). “A gigantic feathered dinosaur from the Lower Cretaceous of China” (PDF). Nature 484: 92–95

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Meksika köstebek kertenkelesi

     

       Meksika köstebek kertenkelesi, beş parmaklı solucan kertenkelesi veya kısaca Bipes (Bipes biporus) adı verilen bu canlı, yaşayanlar arasında bacağı olan 4 kör kertenkeleden (amphisbaenians) biridir. 15-23 cm uzunluğundaki bu kertenkeleler sıklıkla yılanlarla karıştırılır. Ön ayakları güçlü ve küreksidir, arka ayaklar ise evrim sürecinde körelmiştir, ancak röntgen filminde bacak kalıntısı olan kemikler şeklinde evrim artıkları olarak görülebilir.

       Aşağıdaki fotoğraflarda gördükleriniz ise bu videodaki canlıya ait değil. Resimler bir Piton yılanına ait. Burada hayvanın evrim sürecinde körelmiş olan arka bacaklarını görüyoruz. 

    Fotoğraf: (Credit)

    Fotoğraf: (Credit)

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Kırmızı dudaklı yarasa balığı

    Kırmızı dudaklı yarasa balığı (Ogcocephalus darwini)

       Galapagos Adalarında denizin 30 metre ve daha derinlerinde yaşayan bu tuhaf görünümlü balığın boyu 40 cm’ye kadar çıkabilir. İyi bir yüzücü değildir ve denizin dibinde yürümek için göğüs yüzgeçlerini kullanır. Yüzmekten çok yürümeyi tercih eder. Hatta göğüs ve arka yüzgeçlerini kullanarak adeta deniz tabanına “oturur.” Erişkinliğe ulaşan bireylerde sırt yüzgeci dikensi bir uzantıya dönüşür ve bununla avlarını kendisine çeker. Darwin bu canlıyı görebilmiş olsaydı teorisiyle eminim gurur duyardı.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

     

     

  • Bir milyar yaşındaki yaşam formu bulundu!

       Araştırmacılar evrimin en önemli anahtarını bulduklarını düşünüyorlar. İskoçya’da bulunan ve 1 milyar yıl öncesine tarihlenen yaşam formunun fosili, evrimin en önemli anahtarı olabilir. Araştırmacılar, Torridon Gölü’nün civarındaki kayalarda keşfettikleri iyi korunmuş organizma kalıntılarının 1 milyar yıl önce gölün dibinde yaşamış olduğunu belirtti.

    Resim: Bir hücre kümesi (Credit: Oxford University/Martin Brasier) 

       Bu organizmaların, tek hücreli bakteriden daha karmaşık hücre yapılarına, fotosentez ve üreme işlevlerine sahip hücrelere sahip canlılara dönüşüm sürecinin anahtarı olduğu düşünülüyor. Oxford Üniversitesi’nden Profesör Martin Brasier, “Bu fosiller, göllerde yaşayan karmaşık hücreli canlıların bir milyar yıl önce ortaya çıktıklarını gösteriyor, düşünülenden çok daha önce” diyor. Fosillerde bulunan canlıların, bakteriyel atalarının aksine, çekirdek içeren ve fotosentezi mümkün kılan yapıda oldukları ortaya çıktı. Ayrıca evrim sürecini hızlandıran üreme işleminin de bu canlılarda bulunduğu belirlendi. Uzmanlar bu canlıların yeşil su yosunlarına ve bitkilere evrimleştiklerini belirtti. 

     

     

    Yararlanılan kaynaklar:

    1- Loch fossils show life harnessed sun and sex early onScienceDaily

    2- Earth’s earliest non-marine eukaryotesNature

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Higgs bozonu doğrulandı

    Son bulgular, geçtiğimiz yıl keşfedilen parçacığın Higgs bozonu olduğunu doğruladı

       Bugün yapılan Moriond Konferansı’nda CERN’in Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (LHC) birlikte çalışan ATLAS ve CMS laboratuvarları, 2012’nin Temmuz ayında keşfedilen ve muhtemel Higgs bozonu olabileceği söylenen parçacığın, geçtiğimiz yıla göre 2,5 kat daha büyük bir veri kümesi ile yapılan analizler sonucunda Higgs bozonuna daha da çok benzemeye başladığını açıkladı. Ancak bilimde soruların arkası kesilmez; bu Higgs bozonunun Standart Model’deki Higgs bozonu mu, yoksa Standart Model’in de ötesindeki teorilerin öngördüğü en hafif bozonlardan birisi mi olduğuna dair sorular hâlâ cevap bekliyor. 

      

       Zaman alacağı belirtilen bu cevapların bulunabilmesi için, bozonun başka parçacıklara bozunma oranının hesaplanması ve bu sonuçların yürütülen tahminlerdeki değerler ile kıyaslanması gerekecek. Bozonun tespit edilmesi son derece nadir bir olay; bunun için yaklaşık 1012 proton-proton çarpışmasının gerçekleşmesi gerekiyor. Tüm bozunma biçimlerinin belirlenebilmesi için LHC’dan çok daha fazla veri elde edilmesi gerekecek. Parçacığın Higgs bozonu olup olmadığı, onun diğer parçacıklarla etkileşimine ve kuantum özelliklerine bakılarak belirleniyor.

       CMS sözcüsü Joe Incandela konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etti: “2012’de elde edilen veriler ve son çalışmalardaki ön sonuçlar bir Higgs bozonu ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Fakat bunun ne tür bir Higgs bozonu olduğunu anlamak için henüz önümüzde uzun bir süreç var.” 

       ATLAS sözcüsü Dave Charlton da şöyle konuştu: “Elde edilen bu güzel sonuçlar kendisine işine adamış birçok insanın çabalarını yansıtmaktadır. Yeni parçacığın Standart Model’deki Higgs bozonu ile aynı spin ve parite değerlerine sahip olduğunu göstermişlerdir. Şimdi Higgs sektöründeki ölçüm programına başlamış bulunuyoruz.” 

       Kaynak: CERN press office

  • Evrimin ağzımızdaki kanıtı: 20 yaş dişleri

       Yirmi yaş dişlerinin evrim süreci, evrim karşıtlarının sıkça saldırdığı konulardan biri. Bilim ve Gelecek dergisinin bu ayki (Ağustos 2012) sayısında,”Evrimin ağzımızdaki kanıtı: 20 yaş dişleri” başlıklı bir makalem yayımlandı. Mesleğimle doğrudan bağlantılı olan bu konuda derli toplu bir bilgilendirme yapabilmiş olduğumu umuyorum. Yazıyı okumak isteyenler, derginin geçmiş sayılarına online abonelik yoluyla ulaşabilirler.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir: