Kategori: Kitap incelemeleri

  • Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği

    Bilim insanları, fosil sergileri ve Yaratılış Atlasları’ndaki iddiaları yanıtlıyor…

    Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan yayımlanan bu kitabı herkesin okumasını tavsiye ediyorum. 

    • Harun Yahya’nın bastırıp dünyanın dört bir yanına dağıttığı Yaratılış Atlas’ındaki içler acısı bilimsel hataları gözler önüne seren kitap, “Bilimin Safsataya Yanıtı” isimli 1. bölümle başlıyor. Çarpık iddialara bilimsel gerçeklerle tek tek yanıt veren bu bölümde, bilim dışı argümanların tutarsızlığı vurgulanıyor.
    • “Yaratılışçı İddialara Bilimsel Kılıf Çabası” başlıklı 2. bölümde “akıllı tasarımın” akılsızlığı anlatılıyor. 
    • “Yaratılışçılığın Küresel Merkezi: ABD” başlıklı 3. bölümde, evrim ve bilim düşmanlığını körükleyen çarklar anlatılıyor.
    • “Sonsöz Bilim İnsanlarında: Evrim kuramı yok sayılarak bilim yapılamaz” isimli 4. bölümde, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Ender Helvacıoğlu, Prof. Dr. Jerry Coyne, Prof. Dr. Andrew Berry, Prof. Dr. Steve Jones gibi önemli isimlerle  yapılan söyleşiler aktarılıyor.

    1. bas. 2008, 2. bas. 2009

       Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, aslında çeşitli bilim insanlarının makale ve yazılarından derlenmiş 450 sayfalık bir özet. Bu bağlamda kitabı derleyen Nalan Mahsereci’nin emekleri yadsınamaz. Bu kitap sadece evrimi ve evrim karşıtlarının düşünce yapısını anlamak için değil, karşımıza çıkabilecek bilim dışı savlara yanıt verirken izlenecek yol haritası olarak da değerli bir kaynak. İçeriğin biraz basit kaldığı doğru; fakat evrim gerçeğiyle yeni tanışanlar için son derece faydalı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

     

       Bu kitabın çok daha geniş versiyonu, Özgür Düşünce Hareketi olarak hazırladığımız Argüman Arşivi‘dir. Bu sitede yer alan iddiaları ve onlara verilen yanıtları okuyarak evrim ve bağlantılı konular hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz. 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • İnsanat Bahçesi

     

    The Human Zoo, Desmond Morris (1969)

       Desmond Morris “Çıplak Maymun” isimli kitabında insan denilen hayvanı, bir bilim insanının tarafsız ve gerçekçi bakış açısıyla incelemiş ve eleştirmişti. Bu nedenle Çıplak Maymun’u okumamış olanların öncelikle Morris’in o kitabını okumasını tavsiye ederim. Çünkü şu anda ele alacağım kitap, bir anlamda Çıplak Maymun’un devamı niteliğinde; o çıplak maymunun kendi elleriyle yarattığı toplumu, bu toplumun içerdiği sorunları, çözüm arayışlarını, başarılarını ve başarısızlıklarını ele alıyor. Yazar özetle, “Geçmişimizi bilmeden geleceğimizi denetleyemeyiz ve umarım çok geç kalmamışızdır” diyor. Morris’in fikirlerine katılmadığım bazı noktalar olsa da (eşcinsellikle ilgili görüşü, hayvan davranışları hakkında kitabın yazıldığı tarihlerde henüz bilinmeyen bazı bilimsel gerçeklerle ilgili yaptığı çıkarımlar ilk etapta aklıma gelenler), genel anlamda insan denen hayvanı güzel ele aldığını ve birtakım tuhaf davranışlarımıza ışık tuttuğuna inanıyorum. Özellikle 4. (BİZLER/ONLAR) ve 5. (DAMGALANMA VE TERS DAMGALANMA) bölümlerden çok şey öğrendim. Bu nedenle okunması gereken kitaplar arasında tavsiye listeme almak istiyorum. Kitaptan bazı alıntılar yaparak ilginizi cezbetmeyi deneyeceğim: 
    “ Doğal yerleşim alanlarında ve doğal koşullar altında hayvanlar birbirlerini yaralamaz, kendi yavrularına saldırmaz, mide ülseri olmaz, oburluktan hasta oluncaya kadar şişmanlamaz, kendi kendini tatmin etmeye kalkmaz, homoseksüel çiftler kurmaz, kendi türünden olanları öldürmez. Kent insanlarının bunların hepsini yaptığını söylemek bile gereksiz. Acaba, insanlarla hayvanlar arasında esaslı bir fark olduğunu mu gösterir bu? İlk bakışta öyle gibi. Oysa bu, aldatıcı ve gerçeğe uymayan bir gözlemdir. Aslında bazı hayvanlar, bazı koşullarda bu gibi davranışlarda bulunabilir; özellikle doğa dışında tutsaklığa mahkum edilmişlerse. İnsanlarda görerek pek iyi tanıdığımız bu anomalliklere, hayvanat bahçesinde kafese kapatılmış hayvanlarda rastlarız. Demek ki kent, bir Beton Ormanı olmaktan çok bir İnsanat Bahçesi’dir.

    Sakın “Bir felakete doğru gitmektesiniz, hemen geri dönün” gibi bir şey söylediğim sanılmasın. Toplumuzun yorulmak bilmez ilerleyişi, araştırma ve icat etme gibi iki güçlü içgüdümüzü alabildiğine koyvermeyi gerekli kılmıştır. Bunlar bize atalarımızdan kalan biyolojik mirasın ayrılmaz parçalarıdır. Yapma veya doğa-karşıtı bir yanları yoktur. Büyük güçlülüğümüzün olduğu kadar, büyük güçsüzlüğümüzün de kökeninde yatar bu içgüdü. Ben sadece bu içgüdünün gereklerini yerine getirmek için ödediğimiz bedelin yüksekliğini ve bu yüklü faturayı ödemekte gösterdiğimiz becerikliliği ortaya koymak dileğindeyim. Oyun gittikçe büyümekte, riski çoğalmakta, kayıplar daha korkunç, oyunun hızı daha baş döndürücü olmaktadır. Ama bütün risklerine rağmen, dünyanın en heyecanlı oyunu olduğu da kuşkusuzdur … Ne var ki çeşitli biçimlerde oynanması mümkündür ve oyuncuların gerçek karakterlerini bilirsek, hem oyundan daha fazla yararlanabiliriz hem de daha tehlikeli bir durum alip sonunda bütün insan türünü bir felakete sürüklemesini engellemiş oluruz.

    İnsanlık tarihimizin son birkaç bin yılı, evrimsel geçmişimize taşıyamayacağı bir yük bindirmiştir. İnsan o eski insan; aile o eski ailedir; ama kabile, o eski kabile olmaktan çıkmıştır. Süper-kabilelerin üyeleriyiz artık. Eğer ulusal, ülküsel ve ırksal çatışmalarımızın neden olduğu eşi görülmemiş vahşeti anlamak istiyorsak, bu süper-kabile koşullarının neler olduğunu incelemek zorundayız. Hikayemiz acı üzerine kuruludur. Atılan ilk önemli adım, bir yere, sürekli olarak kalmak üzere yerleşmemizle başlar. Böylelikle savunmamız gereken, sınırları belli bir alan ortaya çıkmıştır. En yakın akrabalarımız olan maymunlar göçebe sürüler halinde yaşar. Her sürünün belirli bir yerleşim bölgesi vardır; ancak bu bölgenin sınırları içinde sürekli hareket halindedirler. Eğer iki topluluk karşılaşır ve birbirini tehdit etmeye başlarsa, bu olayın ciddi bir durum alması ihtimali çok azdır. İkisi de çekip kendi yoluna gider. İlkel insanın kesinlikle “toprağa bağlı” olmaya başlamasıyla, savunma sisteminin de pekiştirilmesi gerekmiştir. O zamanlar toprak o kadar çok, insan o kadar azdı ki, herkese bol bol yer vardı. Kabileler kalabalıklaştığında bile silahlar kaba ve ilkeldi.

    Süper kabileler büyüdükçe bu doğurgan,yumurtlayan nüfusu yönetmek de güçleşmiş; aşırı kalabalıklaşmanın gerilimleri, süper-statü sahibi ırkın bunalımları iyiden iyiye artmıştır. Saldırganlık birikiminin bir an önce boşalabilmesi için çıkış yolları bulmak acil bri ihtiyaca dönüşmüştür. Böylece topluluklar arası çatışmalar bu ihtiyacı geniş çapta karşılayabilecek bir alan olarak ortaya çıkmıştır.

    Eğer süper-kabile içinde kaçınılmaz olarak oluşan alt-gruplar arasında aşırı bir eşitsizlik olursa, aslında sağlıklı bir şey olan alt-gruplar arası rekabet şiddete ve saldırganlığa dönüşecektir. Bir alt-grubun birikmiş saldırganlığı diğer alt-gruplarınkiyle birleştirilip ortak yabancı bir düşmana yöneltilmezse, ister istemez yürüyüşler, gösteriler, isyanlar ve cinayetler baş gösterecektir.

    İnsan denilen hayvan, maymun pabuçlarına sığamayacak kadar büyümüştür. Biyolojik avadanlığı, yarattığı biyoloji-karşıtı çevreyle baş edecek güçte değildir. Bugünkü durumdan kurtulmanın yolu ancak olağanüstü bir beyin zorlamasıyla bulunabilir. Ama bu tip belirtiler ara sıra, tek tük görülüyorsa da, daha bir yerde tomurcuklanmaya başlarken başka bir yanda büzülüp kurumaya yüz tutuyor. Üstelik türümüzdeki kendini onarma eğilimi öylesine güçlü ki, her türlü darbeyi zorla da olsa sindirir, sarsıntıyı atlatır atlatmaz da israf ettiğimizin yerine hemen yenisini koymaya sıvanırız. Öyle ki, yediğimiz darbelerden ders almaya bile zamanımız kalmaz. Gördüğümüz en büyük, en kanlı savaşlar bile son hesapta dünya nüfus grafiğinin gittikçe yükselen eğrisinde küçücük çukurlar kazmaktan başka işe yaramamıştır. Her savaştan sonra doğum oranında yükselmeler olmuş ve kayıplar kısa zamanda kolayca kapatılmıştır. İnsan denilen dev, yaralı bir solucan gibi kendi kendini onarıp kıvrıla büküle yoluna devam etmektedir.

  • İçimizdeki Balık – kitap incelemesi

     

       Yazar: Neil Shubin

       Türkçe basım: NTV Yayınları / Bilim ve Coğrafya – 2010 

      Uluslararası Çoksatar
      2008 Phi Beta Kappa Yılın Bilim Kitabı
      2008 Library Journal Yılın Bilim Kitabı (Evrim kategorisi)
      2009 Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi Yılın Kitabı
      2009 Britanya Kraliyet Akademisi Yılın Bilim Kitabı Finalisti

    * Kitabı temel alan ve Türkçe altyazılarını hazırladığım 3 bölümlük belgeseli buradan izleyebilirsiniz.

    İnsan Vücudunun 3,5 Milyar Yıllık Tarihine Seyahat

       2008 yılında yayımlanan ve 26 dile çevrilen bu kitap anatomi, fizyoloji, genetik, paleontoloji, zooloji vb alanlardan yararlanarak evrimsel biyolojiye dair kapsamlı bir bakış açısı sunuyor; diğer taraftan da bilimin nasıl ilerlediğini, bize “hazır bilgi” olarak ulaşan bilimsel keşiflerin hangi düşünsel süreçlerden geçerek ve ne denli büyük emeklerle gerçekleştirildiğini anlatıyor. Hepsinden önemlisi, yaşamın tek hücreli bir formla başlayıp evrimsel geçiş aşamalarını katederek bugünlere nasıl geldiğini; izlerini kendi vücudumuzda da taşıdığımız bu sürecin gözlemlenebilir fosil ve DNA kanıtları eşliğinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde nasıl ortaya çıktığını açıklıyor. 

       Yazının biraz uzun olmasının nedeni, NTV Yayınlarından çıkan bu değerli eserin ne yazık ki artık basılmıyor olması. Dolayısıyla yazıyı, kitabı okuma şansı bulamayacak olanlara fikir vermesi amacıyla kaleme aldım. Edinme şansına sahip olanların mutlaka okumasını önerdiğim bu kitap, özellikle evrim kuramını öğrenmek isteyen ve evrimi anlamadan reddetme gafletine düşmek istemeyen sorgulayıcı zihinlerin okuma listesinde bulunmalı. Ara formlar nerede? diye soranlar, kitapta bahsi geçen canlıları inceleyip araştırabilir.

       Kitabın yazarı Neil Shubin, Chicago Üniversitesinde görevli Amerikalı bir paleontolog, evrimsel biyolog ve popüler bilim kitabı yazarıdır. Canlı Organizmaların Biyolojisi ve Anatomisi dalında Profesör ve üniversitenin de Dekan Yardımcısıdır. Aynı zamanda Doğa Tarihi Müzesinin de resmi müdürüdür. Ama hepsinden önemlisi, daha doğrusu Neil Shubin’in ününü borçlu olduğu şey, 2004 yılında Edward B. Daeschler ve Prof. Farish A. Jenkins Jr. ile birlikte yaptığı önemli keşiftir. Bu keşif, 375 milyon yıl önce yaşamış Tiktaalik roseae adındaki bir canlıya ilişkin. Shubin’in bu kitabı yazmasına öncülük eden, evrimsel biyolojide çığır açan fosillerden biri Tiktaalik rosease: Keşifle ilgili bulguların 6 Nisan 2006 tarihinde Nature dergisinde yayınlanmasının hemen ardından, bilim dünyasında olduğu kadar popüler medyada da ses getiren ve evrim sürecindeki çok önemli bir basamağa –sudan karaya geçişe– işaret eden önemli bir fosil kanıtı. 

       Shubin, kitabında bu fosilin bulunuş serüvenini, kendi kariyerinden de örnekler vererek bizimle paylaşıyor: Tıp fakültesinin anatomi laboratuvarlarındaki kadavralardan başlayıp, uçsuz bucaksız arazilerde haftalarca, aylarca, yıllarca süren titiz ve zahmetli fosil arayışlarına uzanan bir süreci oldukça samimi ve esprili bir uslupla anlatıyor. Süreç şöyle başlıyor: 

    “İlk bakışta, geleceğin hekimlerine ders verecek, benden daha kötü bir aday hayal edemezdiniz: Ben, sonuçta hayatını balıkları incelemekle geçirmiş bir paleontoloğum. Ama sonradan anlaşıldı ki paleontolog olmak, insan anatomisi öğretmede büyük bir avantajmış. Neden mi? Çünkü insan vücudunu açıklayan en iyi yol haritaları, başka hayvanların vücutlarında saklıdır. Öğrencilere, insan kafasındaki sinirleri öğretmenin en  kolay yolu, onlara köpekbalıklarında ne olup bittiğini göstermektir. Kol ve bacakları anlatmanın en kestirme yolu da balıklardan geçer. Sürüngenler ise, beynin yapısını çözmeye çalışırken imdada yetişir. Çünkü bu canlıların vücutları, bizim vücudumuzun daha basit birer versiyonudur.(s. 9) 

      

       Fosillere isim verilmesi, onu bulanların hakkıdır. 6 yıl süren bir çalışmanın sonunda bu önemli fosili bulan ekip, bulunma yeri olan Kanada’nın Nunavut bölgesinde yaşayan İnuit halkına duydukları minnetin bir ifadesi olarak, Nunavut Yaşlılar Meclisinden fosil için bir isim önermelerini rica eder ve onlar da iki isim önerir: Siksaqiaq ve Tiktaalik. Bunlardan “büyük tatlı su balığı” anlamına gelen Tiktaalik, telaffuzunun kolay olması ve anlamı nedeniyle fosilin ismi olarak seçilir.

    Tiktaalik roseae neden bu kadar önemli?

       Elbette evrim sürecindeki geçiş formlarına kanıt teşkil eden tek fosil Tiktaalik değil; çok önemli bir geçiş formu olması bir yana, hakkında koca bir kitap yazılmış ve böylece popüler kültüre bu denli yerleşmiş olmasını kâşifine borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Okumak isteyenler için bu konuyla ilgili çok daha açıklayıcı bir yazıyı, bu yazının sonunda verdim.

    “2004 yılı sonbaharı boyunca kayadan gün yüzüne yavaş yavaş çıkışına tanık olduğumuz şey, balıklar ile karada yaşayan hayvanlar arasında yer alan çok ilginç bir ara halkaydı. Balıklar ve karada yaşayan hayvanlar pek çok bakımdan birbirinden farklıdır. 

    – Balıklar konik kafalıyken, karada yaşayan ilk hayvanların kafaları timsah kafasına çok benzer: yassıdır ve gözler tepededir.

    – Balıkların boynu yoktur; omuzları bir dizi kemiksi plakayla kafalarına bağlanır. Karada yaşayan ilk hayvanların da, onlardan türeyen bütün hayvanlar gibi, boyunları vardı; yani kafalarını, omuzlarından bağımsız olarak hareket ettirebiliyorlardı.

    – Balıkların vücudu pullarla kaplıyken karada yaşayan hayvanlarda pul yoktur.

    – Balıkların yüzgeçlerine karşılık, karada yaşayan hayvanların kol ve bacakları vardır.

       Bu karşılaştırma devam edebilir ve karada yaşayan hayvanlarla balıkların farklılıklarına dair çok uzun bir liste yapabiliriz. Ne var ki bulduğumuz bu yeni yaratık, balıklarla karada yaşayan hayvanlar arasındaki ayırımı ortadan kaldırmıştı. Balıklarda olduğu gibi, sırtında pullar ve perdeli yüzgeçleri, ama karada yaşayan ilk canlılar gibi, yassı bir kafası ve boynu vardı. Ayrıca yüzgecin içine bakınca, üst kola, önkola ve hatta bileğe karşılık gelen kemikler görülüyordu. Eklemleri de vardı; bu, omuz, dirsek ve bilek eklemleri olan bir balıktı. Bu yapıların hepsi perdeli bir yüzgeç içerisindeydi. 

       Bu canlının karada yaşayan hayvanlarla paylaştığı ortak özellikler çok ilkel görünüyordu. Örneğin, balığın üst “kol” kemiğinin (humerus-pazı kemiği) şekli ve üzerindeki çeşitli kabartılar kısmen balıklarınkine, kısmen amfibilerinkine benziyordu. Kafatası ve omuzlar için de durum böyleydi. 

       Onu bulmamız 6 yılımızı aldı ama bu fosil, paleontolojinin bir tahminini doğrulamıştı: Bulduğumuz bu yeni balık, hem iki farklı hayvan türü arasındaki ara basamaktı, hem de onu, dünya tarihinin doğru zaman diliminde ve tarihöncesindeki doğru ortamında bulmuştuk. Yanıt, tarihöncesi akıntılarla oluşmuş, 375 milyon yıllık kayalardan gelmişti.”  (s. 33-34) 

       

       Tiktaalik roseae’nın kendi türümüzü ve geçmişimizi anlamamız açısından taşıdığı önemi şöyle aktarıyor Shubin: 

     “Bu fosilin benim kendi vücudumla ilgili bir şeyler söylediğinden nasıl bu kadar emindim? Tiktaalik’in boynunu düşünün. Tiktaalik’ten önceki bütün balıklarda, kafasını omuzlara bağlayan bir kemik kümesi bulunur; böylece hayvan gövdesini her çevirisinde kafasını da çevirir. Tiktaalik ise farklıdır. Kafası omuzlarından tamamen bağımsızdır. Baş ve omuzların bu konumu amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve bizim de dahil olduğumuz memelilerle ortaktır. Baş ve omuzların konumundaki değişimin izini baştan sona, birkaç küçük kemik eksiğiyle Tiktaalik gibi balıklara kadar sürmek mümkündür. Bilekler, kaburgalar, kulaklar ve iskeletimizin diğer kısımları da aynı şekilde incelenebilir; bu özellikler Tiktaalik gibi bir balıkta bulunabilir. Tiktaalik fosili, Afrikalı hominidlerin (Australopithecus afarensis, yani ünlü “Lucy” gibi) olduğu kadar bizim geçmişimizin de bir parçasıdır. Lucy’ye bakarak, çok gelişmiş bir primat olarak geçmişimizi anlayabiliriz. Tiktaalik’e baktığımızda ise bir balık olarak geçmişimizi görürüz.” (s. 36- 37) 

       Diğer canlılarla akrabalığımızı incelerken, evrim sürecinde fosillerin anlattıkları ve bunlardan çıkardığımız sonuçlar üzerine, (biraz da evrim karşıtlarına hitap edercesine) şu yorumu yapıyor Shubin: 

    “Yeryüzündeki kayalarda yer alan fosillerin düzeni, diğer canlılarla aramızdaki bağlantının güçlü bir kanıtıdır. Eğer 600 milyon yıllık kayaları kazdığımızda bir dağ sıçanı iskeletinin hemen yanında ilk denizanasını bulacak olsaydık, bu konudaki bilgileri yeniden ve en başından ele almamız, fosil kaydında bu dağ sıçanını ilk memeliden, sürüngenden, hatta balıktan öncesine –hatta ilk solucandan bile öncesine- yerleştirmemiz gerekecekti. Üstelik bu yaşlı dağ sıçanı bize, dünyanın ve üzerindeki hayatın geçmişi hakkında bildiğimizi sandığımız şeylerin çoğunun yanlış olduğunu söyleyecekti. Ama insanlar 150 yılı aşkın bir süredir fosillerin peşinden koştukları halde, böyle bir gözlemin yapıldığı hiç olmadı.”  (s. 17-18) 

       Türlerin evrim sürecinde geçirdikleri değişimleri ve geçmişteki atasal formları incelerken başvurulan tek olgu, fosiller değil. Kendi geçmişimize sadece kayalardan değil, genlerimizin içindeki DNA’dan da ulaşabiliriz. Kitabın Hünerli Genler isimli 3. bölümünde, DNA’nın vücut ve organ yapımında nasıl görev aldığını; farklı canlılarda ortaya çıkan homolog yapıların nasıl oluştuğunu ve ne tür benzerlikler içerdiğini anlatıyor Shubin. Özellikle Ellerin Yapımı isimli bölümde bu konuyu detaylı bir şekilde, bu alanda yapılmış olan çeşitli araştırmalara ve deneylere yer vererek anlatıyor: 

     “Embriyo gelişimini araştırmadaki kutsal amacımız, üyelerimizdeki çeşitli kemikleri hangi genlerin farklılaştırdığını ve üyelerin bu üç boyutta gelişiminin hangi genlerin kontrolünde olduğunu anlamaktır. Serçeparmağı, başparmaktan farklı yapan DNA parçası hangisidir? Parmaklarımızı kol kemiklerimizden farklı kılan nedir? Bu süreçleri kontrol eden genleri iyice anladığımızda, bizi oluşturan formülün de sırrına ermiş olacağız.” (s. 61)

       

       Günümüzde artık embriyoloji alanında pek çok çalışma yapılabilmektedir. Ancak 20. yüzyılın başlarına kadar bu durum pek iç açıcı değildi. Bu alanda yapılan çalışmalardan birisi, 1903 yılında Alman embriyolog Spemann’ın su keleri yumurtalarıyla yaptığı deneydir. Spemann, kızının saç telini bir kement gibi kullanarak, gelişim evresindeki bir su keleri yumurtasını kıstırarak ayırmış ve geriye kalan embriyonun ikiz oluşturduğunu gözlemlemişti. Sonuç açıktı: Bir yumurtadan, birden fazla birey oluşabiliyordu. (Tek yumurta ikizleri de bu şekilde oluşur.) Spemann, gelişiminin ilk evresindeki embriyodaki bazı hücrelerin, kendi başlarına tamamen yeni bir birey oluşturabilecek kapasitede olduğunu kanıtlamıştı.

       Bu deney, yepyeni bir keşif döneminin habercisi ve başlangıcıydı ki Shubin de kitabında, sonradan 1920’lerde Spemann’ın öğrencisi Hilde Mangold tarafından yapılan çok önemli bir deneyi herkesin anlayabileceği bir dilde anlatıyor. Mangold, günümüzde bile embriyoloji tarihinde yapılmış en önemli deney olarak anılan bu çalışması ile 1935 Nobel Tıp ödülüne kayık görülmüş olsa da, ödülünü alamadan trajik bir şekilde hayatını kaybedince ödül Spemann’a verilmiştir. Mangold, bugün Düzenleyici (Organizer) olarak bilinen ve vücut planıyla ilgili bütün bilgiyi taşıyan son derece önemli bir doku parçasını bulmuştur. 

       Bundan sonra DNA ve genetik alanındaki araştırmalar müthiş bir ivme kazanmış, zamanla pek çok canlıda yapılan deneyler ve araştırmalar sonucunda bu canlılarla ortak olan genlerimiz (Örnek: 1980’lerde Hox genlerinin keşfi) ortaya konmaya başlanmıştır. 

       Kitabın sonraki bölümlerinden birisi de Vücut Geliştirme Serüveni ismini taşıyor. Shubin bu bölümde de, vücutların nasıl ortaya çıktığı, bu süreci etkileyen şeylerin neler olduğu ve yeryüzündeki değişikliklerin bu süreçte hangi rolü oynadığı vb konulara değiniyor. 

       Bundan sonra gelen Koku Alma isimli 8. Bölüm, kişisel olarak beni en çok etkileyen bölüm oldu diyebilirim. Burada Shubin, suda yaşayan balina ve yunus gibi memeliler ile balıklar arasındaki koku alma genlerine değiniyor ve bir zamanlar işe yarayan genlerken, mutasyonlar yoluyla artık işe yaramaz hale gelmiş olan, ‘evrimin sessiz kanıtları’ olarak nitelendirdiği işlevsiz genleri anlatıyor. 

       Bu bölümün finalini yazmadan geçemeyeceğim: 

    “Peki, ama koku alma duyusuna sahip insanda, koku genlerinin çoğu neden işlevsiz kalmıştır? Yoav Gilad ve meslektaşları, farklı primatların genlerini karşılaştırarak bu sorunun cevabını buldular. Gilad, renkli görmenin geliştiği primatlarda işlevsiz koku genlerinin çok fazla sayıda olduğunu buldu. Sonuç açıktı: Biz insanlar, koku duyusunu görme duyusuyla takas eden bir soydan geliyoruz. Artık hayatımız, kokudan çok görme üzerine kurulu; genomumuz da bunu yansıtıyor. Bu takas sırasında, koku duyumuzun önemi azalmış ve koku genlerimizin birçoğu işlevsiz kalmıştır. 

       Burunlarımızda, daha doğrusu koku alma duyumuzu kontrol eden DNA’mızda çok fazla yük taşıyoruz. Beraberimizdeki bu yük, bu hiçbir işe yaramayan yüzlerce koku geni, hayatını büyük oranda koku alma duyusu sayesinde sürdüren memeli atalarımızdan kaldı bize.

       Bizim genlerimiz primatlarınkine benzer; diğer memelilerin, sürüngenlerin, amfibyumların, balıkların vb. diğer canlıların genleriyle karşılaştırdığımızda benzerlik giderek azalır. Bu yük, geçmişimizin sessiz tanığı, burunlarımızın içinde taşıdığımız da hakiki bir hayat ağacıdır.”  (s. 171) 

       Kitabın daha sonra gelen Görme ve Kulaklar isimli bölümlerinde de yine benzer şekilde, evrimsel atalarımızın izlerini sürüyoruz. Görme ile ilgili bölümde özellikle Walter Gehring’in ‘gözsüzlük geni’ olarak işlev gören Pax 6 geniyle ilgili yaptığı çalışmalar, konuya uzak olanlara oldukça şaşırtıcı gelecektir. (s. 180-181) 

       Geçmişimiz Bizi Neden Hasta Ediyor isimli ara bölümde, evrim sürecinde kazandığımız yeni yeteneklerin bir bedeli olduğu anlatılıyor. “İnsan olmanın bedeli, içimizdeki yaşam ağacının doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur.” diyor Shubin. Bu bedel, yaşadığımız çeşitli hastalıklar ve gelişimsel bozukluklardır. Yani bu bölüm, çok daha açık bir şekilde Tanrı’nın o sözde mükemmel tasarımına, ilahi yaratım mucizesine, diğer bir adıyla Akıllı Tasarım hurafesine meydan okuyor. Menisküsten tutun da bebekleri ayrım gözetmeksinizin öldüren Kardiyoensefalomiyopati hastalığına kadar, bu bozuklukların hepsi evrim sürecinin bir sonucu ve insan olurken ödediğimiz bir bedeldir. Bu bölümü temel başlıklar halinde şu şekilde ele almış Shubin: 

    “- Avcı toplayıcı geçmişimiz: Obezite, Kalp Hastalıkları ve Hemoroit

     – Primat geçmişimiz: Konuşmanın Bedeli

     – Balık ve iribaş geçmişimiz: Hıçkırık

     – Köpekbalığı geçmişimiz: Fıtık

     – Mikroorganizma geçmişimiz: Mitokondri Hastalıkları 

    “Bir balığı ödün vermeden ancak bir dereceye kadar modifiye edebiliriz. Kusursuz tasarlanmış bir dünyada -geçmişi olmayan bir dünyada- yaşıyor olsaydık, hemoroitten kansere kadar bir sürü dertle uğraşmak zorunda kalmazdık.” (s. 213) 

    “İnsanlarda, listenin başında yer alan ölüm nedenleri hangileridir? Liste başı 10 nedenden 4 tanesi; kalp hastalıkları, şeker, obezite ve inmedir. Bunlar bir tür genetik, muhtemelen de geçmişten kaynaklı temele sahiptir. Sorunun büyük bölümü, vücudumuzun aktif bir hayvana uygun biçimde inşa edilmiş olmasına rağmen, bizim patates gibi hareketsiz bir hayat sürmemizden kaynaklanır.” (s. 214) 

       Bütün Bunların Anlamı başlıklı son bölümde, kitap boyunca verdiği bilgileri toparlayıp konuyu özetliyor Shubin:

    “Carl Sagan bir zamanlar, yıldızlara bakmanın geçmişe bakmaya benzediğini söylemişti. Yıldızların ışığı, dünyamız oluşmadan çok önce çıktıkları yolculuktan sonra gözümüze ulaşır. İnsana bakmayı, tıpkı yıldızlara bakmaya benzetiyorum. Nasıl bakacağınızı bilirseniz, vücudumuz bir zaman kapsülüne dönüşür; açıldığında, gezegenimizin geçmişindeki önemli anları, tarihöncesi okyanusların, nehirlerin ve ormanların uzak geçmişini anlatır.” (s. 211)

       …ve kapanışı şöyle yapıyor: 

    “Uzay programı Ay’a bakışımızı nasıl değiştirdiyse, paleontoloji ve genetik bilimleri de kendimize bakışımızı değiştirmekte. Daha çok şey öğrendikçe, önceden uzak ve erişilmez görünen şeyleri anlamaya ve kavramaya başlarız. Bilimin denizanası, solucan ve fare kadar birbirinden farklı canlıların iç mekanizmalarını ortaya çıkardığı bir keşif çağında yaşıyoruz. Artık bilimin en büyük gizemlerinden birisini aydınlatacak ışığı görüyoruz: İnsanları diğer canlılardan ayıran genetik farklılıkları. Geçmişimizle ilgili gerçekleri, artık giderek daha büyük bir kesinlikle görmekteyiz. Milyarlarca yıllık değişime baktığımızda, canlılar tarihinde yeni veya görünürde benzersiz olan her şey, sadece geri dönüştürülmüş, farklı biçimde bir araya getirilmiş, farklı bir amaç için kullanılmaya uyarlanmış ya da yeni kullanımlara göre değiştirilmiş eski şeylerin ta kendisidir. Bu, duyu organlarımıza kadar her bir parçamızın, aslında tüm vücut planımızın öyküsüdür.” (s. 231) 

       Chicago Üniversitesi Tiktaalik web sitesindeTiktaalik roseae ile ilgili bu yazıda değinmeye çalıştığım, ama elbette detayına inemediğim pek çok anatomik özellik, balık-tetrapod nitelikleri vb. bilgiler, şekiller ve 3 boyutlu animasyonlarla anlatılmıştır. Fosilin hem balıklarla hem de ilk tetrapodlarla ortak özelliklerini öğrenmek için bu siteyi mutlaka ziyaret ediniz.

      

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    • Tiktaalik benzeri geçiş türleriyle ilgili çeşitli örnekleri derlediğim yazıyı okumak için tıklayın.
    • Dünyadaki canlılığın katettiği aşamaları ele alan, Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi adlı yazı dizisi. Özellikle 3. ve 4. bölümlerde sudan karaya geçiş, balıktan amfibilere geçiş ve amfibiden sürüngenlere geçiş ile ilgili bilgiler bulabilirsiniz.
  • Meraklı Zihinler: Bir çocuk nasıl bilim insanı olur

       Meraklı Zihinler: Bir çocuk nasıl bilim insanı olur [Curious Minds: How a Child becomes a Scientist], John Brockman‘ın editörlüğünde 2004 yılında yayımlanmış ve 2007’de TÜBİTAK tarafından Türkçeye kazandırılmış bir eser. Ancak TÜBİTAK’ın son dönemdeki yandaş tutumundan olsa gerek, bu kitap da o meşhur “baskısı yapılmayan kitaplar” listesindeki yerini aldı.  Bu, bilime ve felsefeye gerçekten aç olup açlığının farkında bile olmayan halkımız için büyük bir kayıp; neyse ki şimdilik online kitap sitelerinden temin edilebiliyor.* Bilim, felsefe ve din konularıyla ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap Meraklı Zihinler.

    * Bu yazıyı yazdığım tarihte henüz yeni baskısı yoktu. Güzel haber: artık var! Şu anda kitabın 3. ve 4. baskıları yapılmış durumda. Artık yeni kapağı ve ciltli baskısıyla bu değerli eseri tüm kitapçılardan temin edebilirsiniz.

     

       Bu kitap, bilim ve felsefe dünyasından önemli isimlerin kaleme aldığı 27 otobiyografik denemeden oluşan bir derleme aslında. Bu 27 deneme, dünyanın önde gelen bazı üçüncü kültür bilim insanları tarafından; yani bir zamanlar fen ile sosyal bilimler arasında var olan o büyük uçurumu yazılarında kapatan, “halkın tanıdığı entellektüeller” tarafından yazılmış. Kitabın editörü olup yazıları derleyen J. Brockman, bu önemli bilim ve felsefe üstadlarına şu soruyu sormuş: “Çocukluğunuzda sizi bir bilim insanı olmaya yönlendiren şeyler nedir? Sizi şu andaki araştırma alanınızla ilgilenmeye iten ve sizi siz yapan şeyler nelerdir? Sizin için dönüm noktaları, örnekler, etkiler, geçişler, rastlantılar, baskılar, çelişkiler, hatalar olarak gördüğünüz şeyler nelerdir?” 

       Kimler mi var listede? Kimler yok ki? Birçoğunu, çığır açan bilimsel keşiflerinin yanı sıra çeşitli kitap ve belgesellerden tanıyoruz. Meraklı Zihinler, bu insanlarla henüz tanışmamış okurlara, onları daha yakından tanıma fırsatı sunuyor. Kitaptaki otobiyografi sahiplerinin isimleri ve kısa tanıtımları, yazının sonunda liste halinde verilmiştir. Öğretici ve düşündürücü olduğu kadar eğlenceli ve şaşırtıcı da olan bu kitabın, tıpkı John Brockman’ın amaçladığı gibi “ilham verici” olacağını düşünüyor ve mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. 

       Nobel ödüllü parçacık fizikçisi Murray Gell-Mann’ın Einstein’la olan tanışıklığından edindiği deneyimleri anlatmasından tutun da, Paul Davies’in bir teorik fizikçi olmak için doğduğunu söylemesine kadar pek çok ilginç anekdot da içeriyor kitap. 

       Daniel Dennett, her türlü mesleği deneyip bilime tamamen şans eseri ulaştığını söylüyor. Dennett ve çalışmaları hakkında bilgi almak için tıklayın. 

       Bazıları, hayatlarını adadıkları bilim dünyasında emek verdikleri makalelerinin nasıl çalındığından yakınıyor. 

       Richard Dawkins, çocukluk yıllarında doğaya veya bilime en ufak bir ilgi duymadığını, ama Hugh Lofting’in çocuk kitabı Dr. Dolittle’dan etkilenerek bilime ilgi duymaya başladığını, daha sonradan Darwin’i tanımaya başlayınca da çocukluk kahramanı olan ve hayvanlarla konuşarak dünyayı dolaşan bu maceraperest Dr. Dolittle’ın yerine yeni kahramanı olan Darwin’i koyduğunu itiraf ediyor. “Darwin ile Dolittle birbirlerini tanısa ruh ikizi olurlardı.” diyor Dawkins. 

       Ünlü biyolog Lynn Margulis‘’in mikroskobik dünyaya ilgisi ise, henüz çapkın bir ergen genç kızken, bazı çok küçük canlıların üremek için sekse ihtiyaç duymadıklarını öğrenmesi ile başlıyor. Zaten daha sonra 16 yaşındayken de çok karizmatik ve yakışıklı bulduğu, hepimizin en çok bildiği isimlerden birisi olan astrofizikçi Carl Sagan ile tanışıp 19 yaşında onunla evleniyor. Milyarlarca mikroskobik canlıya ve onların yarattığı mikrokozmosa duyduğu ilgi, Sagan’ın evrendeki milyarlarca kozmik cisme olan ilgisiyle yankılanıyor. 

       “Benim ilk yıllarımın en ayırıcı özellikleri bu protezsiz damak ve acemiliktir.” diyor David M. Buss.

       “Akademik bir alanı belirleyen dar sınırlar içinde kalmayan, bilginin bütün alanlarına dal budak salan bir düşünme eylemiydi entellektüel çapkınlık..” diyor Marc. D. Hauser.

       “Bellek hergün yeniden doğan yaratıcı bir olgudur. Kendi zihninizde bir olayı yeniden kurgularken her seferinde boş yerleri doldurursunuz.” diyor Rich Harris. 

       ‘Beyindeki Fantomlar’ kitabının da yazarı olan psikoloji ve nöroloji profesörü V. S. Ramachandran ise şöyle başlamış denemesine:
    “Bilim insanlığını meslek olarak seçmek için sizde olması gereken en önemli nitelik nedir? İnsanlar bu soruya çoğu kez ‘araştırma merakı’ diye yanıt verirler ama bütün hikaye bundan ibaret olmasa gerek. Ne de olsa herkes bir dereceye kadar meraklıdır ama herkesin yazgısı bilim insanı olmak değildir. Ben saplantılı, tutkulu, neredeyse hastalıklı derecede araştırıcı olmak gerektiğini iddia edeceğim. Ya da bir zamanlar Peter Medawar’ın dediği gibi: ‘anlaşılmayan bir şey karşısında fiziksel bir rahatsızlık duymanız’ gerekir. Merak hayatınıza egemen olmalıdır.” 

    Kitabın ‘Giriş’ bölümünden: 

      Amacım yerküre üzerindeki en ilginç düşünürlerin bazılarının çocukluk günlerini okurların gözleri önüne sermekti. Ayrıca okurları güdülemek ve onlara ilham vermek de istiyordum. Kitaptaki izlekleri önceden kestirmeye olanak yok. Şaşırmaya hazır olun.

       Richard Dawkins okuduğu Doolittle kitabının etkisinden söz ediyor. David Buss hayatın bazı gerçeklerini New Jersey’de bir kamyon durağında çalışırken öğrenmiş. Kozmos aşığı Janna Levin, evrenin ucuna yolculuk etme hayalleri kuruyor. Nicholas Humphrey bilim adamları hanedanının üyesi olarak doğmuş olmanın getirdiği üstünlükleri değerlendiriyor. Robert Sapolsky sık sık Bronx Hayvanat bahçesine gidiyor ve bir dağ gorili olmak istiyor. Steven Pinker ise kitabın izleğini tepetaklak ediyor ve “Bugün bizi biz yapan şey çocukluk deneyimlerimiz değil, çocukluk deneyimlerimizi oluşturan bugünkü bizleriz.” diyor. Judith Rich Harris, yaşıtları arasında yaşadığı yalıtılmışlığını, yalnızlığını ve farklılaşmasını anlatıyor. 

       Yazarların bazıları doğayla iç içe büyümüş. Tim White, Güney Kaliforniya’da kırsal yaşantısını yazıyor. Murray Gell-Mann çocukken New York kentini, fazla ağaç kesimi yapılmış bir Kanada çam ormanı olarak gördüğünü anlatıyor. Daniel DennettSteven StrogatzMarc Hauser ve Doyne Farmer, hayatlarını sonsuza kadar değiştiren öğretmenlerden ve hocalardan söz ediyor. Paul Davies ile Lee Smolin, karşı cinsle ilk karşılaşmalarını hatırlıyor. Alison GopnikMihaly CsikszentmihalyiHoward Gardner ve Sherry Turkle’ın denemelerinin izleği ise, kitapların gücü ve etkisi ile kitaplara eşlik eden düşünceler. Mary Catherine Bateson, Freeman Dyson ve V.S. Ramachandran ana-babalarının önemli etkilerini aktarıyor. Lynn Margulis, Joseph Le Doux, Rodney BrookesJaron Lanier ve Ray Kurzweil’in çocukluk yaşamlarına düşünceler ve deneyimler biçim vermiş.

    Kitaptaki sıraya göre, otobiyografi sahiplerinin isimleri:

    Nicholas Humphrey Psikolog. İnsan zihninin ve bilincinin evrimi ile ilgili çalışmalarıyla bilinir.

    David M. Buss Psikolog. Eş seçiminde cinsiyet farkı üzerine yaptığı evrimsel psikoloji araştırmaları ile tanınır.

    Robert M. Sapolsky Tıp doktoru, Nöroloji uzmanı ve biyolog. Nöroloji alanındaki önemli çalışmalarının yanı sıra primatlara duyduğu ilgi nedeniyle de önemli bir primat uzmanıdır.

    Mihaly Csikszentmihalyi Psikolog. Özellikle pozitif psikoloji alanında yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Murray Gell-Mann Fizikçi. Kuarkları bulan kişidir ve bu keşfiyle 1969 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştır.

    Alison Gopnik Psikolog.

    Paul C. W. Davies Fizikçi. Özellikle kozmoloji, Kuantum Alan Teorisi  ve astrobiyoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

    Freeman Dyson Teorik fizikçi ve matematikçi. Kuantum mekaniği, katı hal fiziği ve fütürizm konusundaki çalışmaları ve özellikle dünya dışı zeki varlıkların araştırılması da dahil olmak üzere bilim kurgu kavramlarına yönelik ciddi kuramsal eserleri ile ünlüdür.

    Lee Smolin Teorik fizikçi. Başta Kuantum Mekaniği olmak üzere kozmoloji ve teorik biyoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınır.

    Steven Pinker Deneysel psikolog, bilişsel bilimci ve popüler bir yazar. Pinker, evrimci psikolojinin ve bilgisayarlı zihin kuramının savunucusu olarak da bilinir.

    Mary Catherine Bateson Kültürel antropolog ve yazar.

    Lynn Margulis Biyolog. Ökaryot hücreler ve Endosimbiyoz Teori ile tanınır. Aynı zamanda Carl Sagan’ın eşidir.

    Jaron Lanier Bilgisayar uzmanı. Sanal gerçeklik terimini halka tanıtan kişidir.

    Richard Dawkins Evrimsel biyolog, etolog ve yazar. Aynı zamanda bir militan bir ateist olan bu önemli bilim insanıyla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Howard Gardner Psikolog. Çoklu Zekâ Kuramı’nı ortaya atan bilim adamıdır.

    Joseph LeDoux Nörobilimci ve psikolog. Hafıza, duygular ve özellikle de korku üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Sherry Turkle Sosyolog. Psikoanaliz ile kültür ve teknolojinin bunun üzerine olan etkisini incelediği çalışmalarıyle tanınır.

    Marc D. Hauser Evrimsel biyolog. Özellikle primat davranışları ve hayvanların kavrama yetenekleri ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınır.

    Ray Kurzweil Yazar, mucit ve fütürist. Optik karakter sistemi (OCR), ses tanıma sistemi, elektronik klavye sistemleri gibi icatlarıyla tanınır. Genellikle teknolojinin insan üzerindeki etkisi üzerine yazan Kurzweil’ın Yapay Zeka ile ilgili kitapları da vardır.

    Janna Levin Fizikçi ve kozmolog. Evrenin karmaşık yapısı nedeniyle sonlu bir şekle sahip olduğuna dair çalışmalarının yanı sıra kara delikler ve kaos ile ilgili araştırmalarıyla da tanınır.

    Rodney Brooks Robotik uzmanı

    J. Doyne Farmer Fizikçi. Özellikle Kaos Teorisi ve karmaşıklık üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Steven Strogatz Matematikçi. Dinamik sistemlerde senkronizasyon, uygulamalı matematik ve uygulamalı biyoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

    Tim D. White Paleantropolog. Özellikle bir Australopithecus afarensis örneği olan Lucy’nin kaşifi Donald Johanson ile bu fosil üzerinde yaptığı çalışmalarla tanınır.

    V. S. Ramachandran Nörobilimci. Bilhassa davranışsal nöroloji ve görsel pskiofizik alanında yaptığı çalışmalarla tanınır. Nörolojik hastalıklarla ilgili önemli çalışmaları da vardır.

    Daniel C. Dennett Filozof, yazar ve bilişsel bilimci. Özellikle aklın, bilincin ve biyolojinin psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan aktivist ateistlerden biridir.

    Judith Rich Harris Psikolog ve yazar. Ailelerin çocuklar üzerindeki en önemli etken olduğu görüşüne karşı çıkan görüşlere sahip kitabıyla ünlüdür. 

     

     

  • Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi

       Evrenin, canlıların ve insanların var oluşunu Tanrı’nın ağzından anlatan, mizahi yönü ağır basan keyifli ve yer yer de düşündürücü bir okuma deneyimi sunan bir kitap: Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi.

       Franco Ferrucci’nin şefkatli, unutkan ve kendisini zaman zaman beceriksiz ve kusurlu gören Tanrısı, Evrenin muazzam boşluğunda yapayalnız olduğunu fark eder ve dünyayı yaratır. Kitabın ilginç yanı, yazarın evrim ilkelerine bağlı kalmaya çalışması. “Tanrı” kavramı başlangıçta bunu bozuyor gibi görünse de, kitaptaki Tanrı “uzak gezegenlerde uykuya daldığında” insanla maymunun ortak atası insana dönüşür. Ve buna herkesten çok kendisi şaşırır 🙂

       Tanrı’nın yalnızlığı, tatminsizliği, yarattığı şey üzerinde hakimiyeti olmamasından kaynaklanan anlık bocalama anları, yarattığı şeyi yok etme gücünün olmaması, ama her şeyden öte yarattığı canlılara karşı beslediği sevgi gibi, dinlerde görmeye alışkın olmadığımız kavramlar var kitapta. Hayata, insanlığa ve bütün insanlık tarihine ilişkin eleştirel bir bakış açısı hakim. Sonunda “Keşke Tanrı var olsa ve böyle olsa” dedirten bir kitap.

          Kitabın orijinal ismi The Life of God yaniTanrı’nın Hayatı”; ama Türkçeye “Tanrı’nın Ağzından Evrenin Hikayesi” olarak çevrilmiş. Bu isim, dincilerin tepkisini çekmemek için seçilmiş olsa gerek. Kitaptan küçük bir alıntı:

    Sözün kısası, başlangıçta, aslanın ve kartalın şerefine canlı bir eğlence olarak yarattım maymunu. Hepimiz uykuya yattık ve uyandığımda son ürünümü daha serinkanlı bir bakışla değerlendirdim. Bir soytarı olarak bile maymunun birtakım kusurları olduğunu fark ettim ve yapılan şeyi ortadan kaldırma şansım olmadığından, birkaç değişiklik yaptım. Gözler mesela, yeterince hüzünlü değildi. Güldürücü etki yetersiz kalıyordu. Onları daha kederli kılmak için gördüklerini daha büyük bir bilinçle kavramalarını sağlamaktan daha iyi bir yol olabilir miydi? Bilinç ne kadar keskinleşirse, kedere yatkınlık o derece artacaktı. Korkutmanın ya da üzmenin yararı yoktu, hüznü değil sadece öfkeyi derinleştirirdi bu….Gözleri daha çok görmeliydi. Ne kadar çok görürseniz, sevinmek için o kadar az nedeniniz olur.” 

       Tanrı’nın Ağzından Evren’in Hikayesi, 1986’da yazılmış bir kitaba göre oldukça ileri görüşlü bir bakış açısına sahip. Bilimi reddetmeyen, yaradılış hurafesine masalsı bir hoşluk katan, ama önümüze kusurlu bir Tanrı koyarak “Tanrı’yı sevme” kavramını olabilecek en sempatik yolla vermeye çalışan, hatta “Tanrı’yı sevmeye çalışan” bir yazarın fısıltılarını anlatan bir hikaye olmuş. Sonlara doğru Tanrı’nın kendi Tanrısal varoluşuna ilişkin sorduğu sorular, konuşanın bir insan değil de Tanrı olduğunu unutturuyor; bu da zaman zaman bir kopukluk hissi yaratıyor; ama yazarın vermek istediği duygunun tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. “Tanrı kendisini bu kadar da unutmamalı, bize de okurken unutturmamalı” diye düşünürken, Tanrı kavramının insan tarafından yaratılmış olduğu gerçeğini hatırlayıveriyorsunuz. Ferrucci bütün yaradılış masalını, dinlerin peygamberlerini, Yunan filozoflarını, Hint dinlerini vs uzun uzadıya anlattığı halde heyecanla beklediğim, “Acaba İslamiyet’i nasıl anlatacak?” sorusuna cevap gelmemesi hevesimi kursağımda bıraktı. Yazar Müslümanların en ufak şeyden “rencide olduklarını” düşünerek böylesinin daha hayırlı olduğuna karar vermiş olmalı. 

       Umberto Eco’nun kitapla ilgili yorumu şöyle: Evrenin Hikâyesi, binlerce yıllık dinsel ve felsefi düşünceyi bir araya toplayan, büyük ilgi ve övgü uyandırmış, oyuncul, harikulade ve karşı konulmaz bir kitap. Ne mutlu okura, çünkü Tanrı’nın uzun uykusuzluğunun öyküsü olan bu kitap ona uykuyu unutturacak… Olağanüstü.” 

     Kitaptan kısa bir bölüm (Tanrı konuşuyor): 

       “Böylece, kendimi sınamak istermişçesine, bir dünyaya girer gibi Melville’in kitaplarından birinin içine girdim ve sanki evimmiş gibi o kitabın içinde yaşadım. 

       Oldukça sarsıcı bir deneyim oldu bu. Alışkanlık haline getirilmesini kimeye tavsiye etmem.Ben Tanrı olduğum için, delirmeden veya mahvolmadan böyle birşey yapabilirim. İnsanlar da kitapların içine girebilirler, orada sonsuza kadar kaybolma riskleri vardır. Sadece Tanrı ve gümüşbalıkları bir kitabın içine güvenle girebilir. 

       Bir yerden gitmek isteyen herkes, yanına ne alacağını kararlaştırmak için, bir döküme ihtiyaç duyar. Bilimi, bu yolculuk için yapılan bütün hazırlıkların bir toplamı olarak gördüm. İnsanlar, benim ne istediğimi benden önce anlamışlardı. Bana çıkış kapısını gösteriyorlardı.Beni kapı dışarı ediyorlardı! 

       Kendime neden gitmek istediğimi sordum ve cevabı buldum. Dünyamın kusurlu bir eser olduğunu, daha bir sürü çalışma gerektiren bir eskiz olduğunu çoktandır biliyordum. Söz konusu düzeltme çabasının, bu gezegende, bu varlıklarla gerçekleştirilemeyeceğini en sonunda kabullenmiştim. Yarattığım şey kötüye gidebiliyor, ama silinemiyor ve değiştirilemiyordu; ulaştığımız kargaşa artık ezici boyutlardaydı. Evrenimi iyileştirmek için insanoğlundan yararlanma çabalarımın sonuna gelmiştim. Ancak gitmeme yardım edebilirlerdi artık.”