Kategori: Belgesel/Video çevirilerim

  • Dawkins – The Magic of Reality’i anlatıyor

       13.09.2011’de BBC’de yayınlanan Newsnight adlı TV programının sunucusu Jeremy Paxman’ın konuğu olan Richard Dawkins, 12 yaş sonrası çocuklara hitabeden, ama her yaştan insanın okuyabileceği yeni kitabı Gerçeğin Büyüsü [The Magic of Reality] ile ilgili sorulara cevap verdi. 

       2011 basımlı kitap bu yıl İstem Fer’in çevirisiyle ülkemizde de yayımlandı.

       “Benden sıklıkla gençler için güzel bilim kitapları önermem istenir. Bundan sonra tereddüt etmeme gerek kalmadı. Gerçeğin Büyüsü, çok az bilinen gerçekleri çok yaygın olarak inanılan masallardan ayırırken Evren hakkında hepimizin merak ettiği sorulara değinen güzel, kolay anlaşılır ve geniş çaplı bir kitap sunuyor. Bu nedenle, belki de bilimi popülerleştirme işini en iyi yapan kişi olan Dawkins’in ustaca ve edebi üslubuyla yazılmış ve Dave McKean tarafından nefis bir şekilde resimlendirilmiş bu kitap her yaştan insan için etkili bir kaynak olmalı. İnsan başka ne isteyebilir ki?”

    -Lawrence Krauss 

     

     

  • MikroRNA’ların keşfi

       MikroRNA’lar (miRNA) ilk kez Victor Ambros tarafından 1993 yılında keşfedilmişti. Çalışmalarına devam eden Victor Ambros, Gary Ruvkun ve David Baulcombe, miRNA keşifleri ve kanser tedavisindeki olası uygulama alanları konulu araştırma projeleriyle 2008 yılında Tıp alanında Nobel ödülü sayılan Albert Lasker Tıp Ödülü’nü kazanmıştı. Kanser tedavisinde çığır açabilecek bu buluşun önemini ve deney sürecini sade bir anlatımla, buluşu yapan üç bilim adamının kendilerinden dinliyoruz. 

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Daniel Dennett – Zihin Karışıklığının Evrimi

     

       Çevirisini tamamladığım bu video, Daniel Dennett’ın 2009’da AAI (Uluslararası Ateist Birliği) Konferansındaki Zihin Karışıklığının Evrimi (The Evolution of Confusion) başlıklı uzun soluklu sunumudur. Dennett burada birtakım kavramları çarpıtarak insanların kafasını karıştıran teolojinin işleyişini ve onun hammaddesi olan din olgusunun, tıpkı diğer biyolojik yapılar gibi geçirmekte olduğu evrimi ele alıyor. Dennett, dini inanca sahip insanların yaşadığı kafa karışıklığını, bu karışıklığın nasıl ve neden oluştuğunu adeta bir fikir mühendisi gibi, düşündürücü üslubuyla ve zaman zaman çok mizahi bir şekilde ele alıyor.

       Sunumda ateist din adamları örneklenmiş, ama izleyen herkesin kendisiyle ilgili gerekli çıkarımı yapabileceğine inanıyorum. Videoda bahsi geçen örneklerle özdeşleşmemiz de oldukça kolay oluyor. Bireylerin veya profesyonel din adamlarının çevrelerinden gördüğü maddi/ manevi baskı üzerine yapılan alan çalışmalarından da faydalanılarak, ateistlerin gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmasının bazen neden zor olabileceği açıklanıyor. 

       Çoğumuzun belki de Richard Dawkins aracılığıyla (özellikle The Four Horsemen ve The Atheism Tapes gibi söyleşilerinden) tanıma şansı bulduğu bu önemli düşünür, bildiğiniz gibi günümüzün önemli filozoflarından birisi ve aynı zamanda da dünyaca tanınmış ateist bir bilim adamı ve yazardır. Bilim, akıl ve biyoloji felsefesinin, özellikle evrimsel biyoloji ve bilişsel bilim ile ilgili alanlarında önemli kitapları ve çalışmaları vardır.

       Dennett’ın konuşma ve anlatım üslubuna alışkın olmayanlar için ufak da bir uyarı yapmak isterim. Kendisi oldukça espirili ve fazlasıyla ironik bir anlatım şekline sahip; umarım zaman zaman yaptığı bu zekice çıkışlar izleyenler tarafından yanlış anlaşılmaz. Felsefe ve mantıklı düşünme kavramlarına yabancı olan toplumumuzda bu ne derece mümkün olur emin değilim ama vurgulamak istediği noktaların doğru kavranması halinde, izleyenler için gerçekten çok eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü bir seyirlik olacağına eminim. Yine de bazı yanlış anlaşılmaya müsait gördüğüm yerlerde, çeviriye (?!) şeklinde noktalama işaretleri eklemeden edemedim. Yazının sonunda, sunumda bahsi geçen bazı terim ve kelimelerin anlamlarını bulacaksınız. Bunların anlaşılması halinde, Dennett’ın bahsettiği konuların daha da iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

    • Karen Armstrong‘ın Wall Street Journal’da çıkan bir yazısına Richard Dawkins’in verdiği cevap (yukarıdaki sunumda bahsi geçiyor): 

    Eğer incelikli teologlar veya postmodern rölativistler, varoluş kavramının içini boşaltarak tanrıyı miadı dolmuş laf ebeliklerinden kurtardıklarını düşünüyorlarsa, bunu tekrar düşünseler iyi olur. Bir kilise ya da cami cemaatine, varoluşun, onların tanrılarıyla ilişkilendirilemeyecek kadar sıradan bir olgu olduğunu söylerseniz, sizi hemen bir ateist olarak damgalayacaklardır; çok da haklıdırlar. 

    • Jerry Coyne’un Armstrong’ı eleştirdiği “Dawkins 17 – Armstrong 0” başlıklı yazıyı okumak için tıklayın.  

    Concorde yanılgısı: Gelecekte elde edilecek kazançtan çok, geçmişte yapılan yatırımların dikkate alınması yoluyla, bu geçmiş yanlışları devam ettirmeye yönelik yapılan çıkarım hatasıdır. Yani geçmişte doğru kabul edilen bir fikre göre hayatını kurmuş olan bir kişi, sonradan onun doğru olmadığını anladığında bile, önceden yapmış olduğu maddi-manevi yatırımları bir kenara atıp, mevcut doğruya göre kararlar almaya korkabilir. Bu durumda Concorde yanılgısına düşmüş olur. Videodaki örnekte, hayatını dine ve din adamı olmaya adamış kişiler, birgün inancını kaybettiği zaman, bütün hayatının emeğini ve birikimini çöpe atıp yepyeni bir doğrultuda hayatına şekil vermeyi göze alamayabilir. 

    Deepity: (“derinsellik” diye çevirdim) Dennett bu kelimeyi, popüler kültürden gelen yeni bir terim olarak ele alıyor ve ona bir de tanım ekleyerek konuşmasında bu anlamda kullanıyor: Mantıken yanlış kurgulanmış olduğu için, çok derin bir anlamı varmış gibi görünen önerme. Farklı yorumlanma şekilleri olan bu tür cümleler ya doğru ama içerdiği anlam bakımından önemsizdir, ya da zaten yanlıştır ama doğru olmuş olsa çok şaşırtıcı bir durum yaratacaktır. Dolayısıyla hem doğru, hem de şaşırtıcı olması mümkün değildir. Ama okunduğunda her iki yorumlama şekli de insanın kafasında canlandığı için, sanki doğru ve de şaşırtıcıymış gibi bir kavrama yanılgısı oluşturur. 

    Kullanım-bahis hatası (KBH): Bir kelimenin tanımını, yine o kelimeyi kullanarak yapma hatası. Yani bir kelimeden bahsetmekle, o kelimeyi içerdiği anlamda kullanmak arasında fark vardır. Bu farkı görmezden gelerek yapılan her türlü tanımlama da dolayısıyla hatalı olacaktır. 

    Kipple: Bilimkurgu roman yazarı Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? kitabında yarattığı ve tanımladığı, sonradan da kent kültürüne yerleşmiş olan bir terimdir. İşe yaramayan, çöplüğe giden ve hiçbir insan müdahalesi olmadan da sürekli olarak kendi kendine üreyen, çoğalan şeyler anlamına gelir. Bu kitap senaryolaştırılarak Blade Runner (Bıçak Sırtı) ismiyle beyaz perdeye de uyarlanmıştır. 

    Grandfalloon: Kurt Vonnegut’ın Cat’s Cradle isimli romanında yarattığı ve yine “kipple” gibi kent kültürüne yerleşmiş olan bir terimdir. Bu kitapta kurgulanmış olan Bokononism isimli parodi bir din vardır. Ortak bir kimliği veya amacı paylaştığını iddia eden, ama aslında anlamsız bir birliktelik ve ortaklık içerisinde bulunan insan topluluğu anlamına gelir.

  • Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak

       Richard Dawkins’in 1996 tarihli kitabı Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak [Climbing Mount Improbable], Kuzey Yayınları tarafından Türkiye’de ilk defa yayımlandı. Evrimin ve birikimli seçilimin anlaşılmasında çok yararlı olacağını düşündüğüm kitabı herkesin okumasını öneriyorum. Evrenle Büyümek isimli belgesel serisinin özellikle 3. bölümünde, kitaptaki konulara değiniyor Dawkins. Aşağıda bu bölümü bulacaksınız, tüm bölümleri izlemek için tıklayın.

     

    Kitabın arka kapak yazısı:   

       “Dawkins, bilimin popülerleşmesi konusunda bir dâhi. Eğer daha önce onun kitaplarından birini okumadıysanız, Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak mükemmel bir başlangıç olacak: çünkü bu kitap duraksız bir zihinsel ve edebi haz içeriyor.”

    -Mark Ridley

       Oldukça karmaşık olan ve tamamıyla iş gören bir organ olan insan gözü gibi anlaşılması güç bir nesne nasıl tesadüf eseri ortaya çıkabilir? New York Times’ın “bir başyapıt” olarak nitelendirdiği bu eserde Richard Dawkins evrimsel adaptasyonu dünya üzerindeki yaşamın mekanizması olarak öne sürdüğü argümanını, sebeplerini dikkatlice belirterek ve muhteşem bir şekilde görselleştirerek açıklıyor. “Olasılıksızlık Dağı” metaforu, canlıların “tasarımlanmış” gibi görünen karmaşıklığında bulduğumuz mükemmellik ve olasılıksızlık kaynaşmasını temsil ediyor. Dawkins, mükemmelliğe giden uzun ve olasılıksız yolda, dağın geçitleri boyunca zirvelerine çıkararak, okuyucuya nefes kesici bu yolculuk esnasında ustaca rehberlik ediyor. İncirlerin verimli popülâsyonları, örümceklerin ipeksi karmaşık dünyaları, uçamayan hayvanların vücutlarındaki kanatların evrimi gibi sıra dışı evrimsel adaptasyonların etkili bir şekilde gerçekleştirilen anlatımına akıl dolu görseller eşlik ediyor. Tüm bu yolculuk sürecinde, zaman çizgisi boyunca bitmeyen kutsal yolculuğunda kendi kaderinden sorumlu olan yaşam molekülü DNA bağı da yerini alıyor.

     

  • Beyaz adamla karşılaşma (Tribe Meets Man belgeselinden)

       1993 yılında çekilen Tribe Meets White Man adlı belgeselden derlenen video, Papua Yeni Gine’de yaşayan Toulambi kabilesinin ilk kez beyaz tenli bir türdeşiyle karşılaşmasını bize izletiyor. Kabile üyelerinin yüzlerindeki şaşkınlık, korku ve mutluluk ifadeleri, hayatlarında ilk kez gördükleri pirinci kaşık kullanarak tatmaları, modern bıçağı gözlemleyip kendi aletleriyle kıyaslamaları ve bunun gibi pek çok olaya tanıklık ediyoruz. Böylesine medeniyetten uzak da olsa kendi kurallarıyla, örgütlü dinlerden habersiz ve doğayla barış içinde yaşayan bu kabilelerin görüntüsü, kimilerimize bazı varoluşsal konuları sorgulatabilir.

     

      Not: Birkaç yerde belgeselin sahte olduğuna ilişkin eleştiriler okumuş olabilirsiniz. İşin aslı şöyle: Öncelikle videodaki kabile sahte değil, ancak bazı video sitelerinde yanlış bir şekilde belgesel tarihi 1976 olarak verilmiş, ki kabilenin keşif tarihi bundan çok daha eskiye dayanıyor. Bir diğer eleştiri, belgeselin yapım tarihi olarak verilen 1993’ün, kabilenin ilk keşfediliş tarihi olarak lanse edilmesi. Bu anlamda da belgeseli çeken ve tanıtımını bu şekilde yapmış olan Jean-Pierre Dutilleux eleştiriliyor. Kabilenin, belgeselin çekiminden çok önce 3 kez başka etnologlar tarafından fotoğraflanmış olduğu söyleniyor (J. Mimica-1979, Pierre Lemonnier-1985 ve P. Bonnemère-1987). Avustralya arşivlerinde, Toulambi kabilesinin yaşam alanlarına ondan da önce (1929 yılında) keşif gezileri yapıldığı yazıyormuş. Ama bunlar bizim açımızdan çok da önemli değil. Önemli olan, Toulambi ve ona benzer pek çok ilkel kabilenin var olduğunu, bizlerin algıladığı şekildeki medeniyet kavramından uzakta yaşadıklarını ve kendilerine göre bir inanç sistemleri ve kültürleri olduğunu bilmemizdir.

    Ormandaki hayaletler gibi…

       Yüzyıllardır, Papua Yeni Gine’deki Owen Ranmge kabileleri, savaşlardan kaçınmak için dünyadan izole bir şekilde yaşamaktadır. Yoğun tropikal ormanların bulunduğu bölgede, her kabile, kendi kurulu bölgesinde yaşar. Bu sınırlı bölgenin dışına çıkmama kuralı, bazılarının modern dünyayla hiçbir iletişim kurmaksızın nasıl hayatta kaldıklarını açıklar. 

     

       Bazıları da köylerini terk ederek, çatışmalardan kaçınmak ve misyonerlerin ateşli din tanıtımlarından kaçmak için ormanın derinliklerine göç etmiştir.

       Keşfedildiklerinde hemen hepsi sıtma hastalığına yakalanmıştı. Modern tıp, hastalığın ilerlemesini önledi. Onlar beyaz insanların var olduğuna bile inanmıyordu, ama inananlar için beyaz insan “yaşayan ölüler” anlamına geliyor olmalıydı. 

       Dış görünüşlerine çok dikkat eden Toulambi erkekleri, burunlarına tepeli deve kuşundan yapılmış nesneler ve boyunlarına da deniz kabuklarından yapılmış büyük kolyeler takarlar. Saçlarını ise cennet kuşu tüyleriyle süslerler. Tüm bunları çiftleşmek ve eşlerine güzel görünmek için yaparlar (bkz. Cinsel Seçilim). 

       Avcı ve toplayıcı bir hayat tarzı sürerler. Bütün kabile, avı kaçırmamak için muazzam bir sessizlik içinde hareket eder.Hayvanların göç izlerini tanırlar, en iyi balığın ne zaman olduğunu, besin olarak tükettikleri palmiye ağaçlarının, bambuların, meyve ve bitki köklerinin büyüme döngülerini bilirler. Her zaman hareket halindelerdir. Hayatlarının ritmi, ormanın ritmiyle uyumludur. Bu durum onlara sanatla, bilimle ve metafizik içerikli felsefelerle uğraşacak vakit bırakmaz. 

     

       Toulambi, yoğun olarak yabani tütün tüketir. Avrupalıların keşfettiği transatlantik kabileler, beyaz adamın kendilerine alkol verdiğini, kendilerinin de intikam olarak beyaz adama tütün verdiğini anlatır.

       Toulambi, geçmişimize ait  son şahitlerdir. Son kabile de bulunup Taş Devri’nden modern dünyaya taşındığı zaman, kendi hayatlarının efendisi ve özgür bireyler olan bu insanların batı dünyasının en alt tabakalarına yerleştirilmeleriyle, bizim de bir parçamız sonsuza kadar yitip gitmiş olacak. 

     

    Yazı kaynağı:  http://www.jpdutilleux.com/collections/toulambi.html

    Çeviri: felis agnosticus

     

     

    .

  • Şeytanın Tarihi

     

    Yönetmen: Greg Moodie (2007)

    Yazar ve yapımcı: Dave Flitton 

       Şeytan … Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı” kavramı binlerce yıldır vardır ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Ama şeytan hurafesinin hikayesi nerede başladı? Bu inanç nereden çıktı?  Şeytan denilen karakter, zihnimizde nasıl karanlıklar prensi haline geldi? Metaforik anlamda konuşursak, ‘gerçek’ şeytan aslında kim?

       Zerdüşt’ün dünyayı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdığı ve düalist felsefenin temelini attığı günden beri şeytan, önce eski pagan tanrılarıyla, sonra Antik Yunan tanrılarıyla harmanlanıp tarih boyunca değişerek sembolik varlığını sürdürmüştür. Hıristiyanlığın güçlenmesiyle engizisyon mahkemelerinin bahane olarak kullandığı, cadı ve büyücülerle özdeşleştirilen, aydınlanma çağında da evrimine devam eden ve pek çok farklı role bürünen bir sembol olmuştur. Tarih boyunca kralların ve imparatorların, gücü ellerinde tutmak için kullandığı bir koz olan Tanrı ve Şeytan ikilisi, günümüzde de malesef aynı şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. Kapanış konuşmasını yapan Edinburgh Piskoposu Richard Holloway’in dediği gibi:

       “Şeytan hikayeleri anlatmak eğlenceli olabilir ama tarih boyunca çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. İnsan yapımı birşeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapmamıza sebep olmuş bahaneleri üretmemize yol açmıştır…Bu nedenle artık cehennemi kapatıp, şeytanı nihayet uzaklaştırıp, ondan ilelebet kurtulma zamanımız gelmiştir.” 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

  • “Kuran’da evrimden bahsediliyordu” uydurması

     

       Müjde müjde! 

       Bir zamanlar Kuran’da Dünya düzdü, artık yuvarlak! Bkz: Irak televizyonunda “Dünya düz mü yuvarlak mı?” tartışması. Yine bir zamanlar, “Haşa evrim de neymiş, maymundan mı geldik!?” denirken şimdi artık Kuran’da evrim de var!
       Kuran’ı yorumlamanın neredeyse sınırsız esnekliğine bağlı olarak daha önce de defalarca şahit olduğumuz üzere, şartlar ne olursa olsun, bilim düşmanları önceden hangi bilimsel gerçeği reddetmiş ve bu reddettiği gerçekleri nasıl çarpıtarak yalanlamış olursa olsun, iş içinden çıkılmaz bir hale gelince doğruluğu bilim tarafından apaçık kanıtlanmış olan bilimsel gerçekleri eninde sonunda kabul etmek durumunda kalıyor. Ama bunu yaparken, sanki eskiden sundukları argümanları söyleyenler kendileri değilmiş gibi, “Bu Kuran’da zaten yazıyordu!” demekten de çekinmiyorlar. Evrim teorisi de yavaş yavaş bu noktaya geliyor.

     

  • Tanrı’nın Tarihi

     

    Altyazıyı indirmek için tıklayın.

        A History of God (Tanrı’nın Tarihi), 1993 yılında Karen Armstrong tarafından yazılmış olan ve temelde üç büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Nihayet çevirisini bitirdiğim bu belgesel de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklinde. Kitapta, insanların paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde tanrı kavramının ve dolayısıyla da dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi hem de metafizik boyutuyla insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

       Belgesel çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir yapım. 2001 yılında televizyonlarda yayınlandı. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler aldı. Belgeselin büyük bir bölümünde hakim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır, ki zaten Karen Armstrong’ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

    Konuşmacılar:

    •    Kadın anlatıcı: Karen Armstrong (kendisi)
    •    Kadın anlatıcı: Gloria Foster (Tarihin sesi)
    •    Erkek anlatıcı: Dorian Harewood
    •    Dr. Martin E. Marty (Profesör, Chicago Üniversitesi)
    •    Irving Greenberg (Haham, US Holocaust Memorial Başkanı)
    •    Dr. E. V. Hill (Kıdemli papaz, Mt. Zion Baptist Kilisesi)
    •    Alexander Golitzin (Rahip, Marquette Üniversitesi, Teoloji)
    •    Dr. Maher Hathout (Güney California İslam Merkezi)
    •    Elaine Pagels (Din Profesörü, Princeton Üniversitesi)
    •    Dr. Amina Beverly McCloud (Profesör, İslam, DePaul Üniversitesi)

       Her ne kadar tarafsız görünen, barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim; çok daha gerçekçi bir tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği şüphesiz hepimizin istediği bir şey. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak belgeselin, ateistlerce zaman zaman oldukça sert bir şekilde eleştirilen –ve o kadar sert olmasa da eleştirilmeyi hak ettiğini düşündüğüm– kusurları da yok değil.

          Dediğim gibi, Karen Armstrong pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne vb) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Daniel Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı, hatta işi daha da ileri götürerek Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye alarak taklidini yaptığı sunumu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazdığı eleştiri yazısını okumak için tıklayın. Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

    Karen Armstrong kimdir?

       Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra 1969’da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı. 1982’de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayımcılığa başladı.1983’te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle Karen Armstrong, Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye (bir monoteiste) dönüşmüştür; belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir.

       Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır. Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikincisi, dinsel ve şiirsel ifadeyle ilgili aynı isimli bir antolojiyle sonuçlanmıştır. 1988’de yayımladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır. Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir Kendi adıma ben de bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünüyorum, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle gizlemek istediği için mi yaptı bilmiyorum. Ama özellikle uzakdoğu dinleri (İslam, Budizm, Hinduizm..vs) konusunda kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum.  

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dini Keşfetmek 7. Bölüm – Geçiş türleri

       Videoda öncelikle, bilim eğitimi almamış evrim karşıtları tarafından kasti olarak, evrim hakkında bilgisi olmayan insanların kafasını karıştırmak amacıyla uydurdukları; “ara form” kavramının yanlışlığı vurgulanıyor. Evrim, modern bir canlı türünün diğerine dönüşmesi değildir. Öyle olduğunu sanan bir yaratılışçının (Kirk Cameron), canlı yayında kendisini nasıl komik duruma düşürdüğünü izliyoruz. Yine (!)

       Sonrasında, canlıların sudan karaya geçişinde önemli bir tür olan Acanthostega anlatılıyor. Bazı canlıların karadan tekrar suya geri dönüşünde önemli bir ara basamak olan balina evrimine değiniliyor; körelmiş bacaklarından vücut hareketlerinin memelilere olan benzerliğine kadar çeşitli evrimsel gerçekler anlatılıyor. Özetle “Bana ara form” göster diyenlerin izlemesi gereken bir video bu. Hem bu cümledeki bilimsel kavram hatasını görmeleri, hem de sordukları soruya cevap bulmaları umuduyla, iyi seyirler dilerim. 

    Resim: Bir balinanın körelmiş arka ayakları

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    TÜM BÖLÜMLER 

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Prof Dr. Andrew Berry-Kim Olduğumuza Dair Yeni Bir Anlayış

     

     

       26-27 Nisan 2014 tarihlerinde Evrim Ağacı ve ODTÜ Biyogen tarafından gerçekleştirilen ve bu sene sekizincisi yapılan evrim sempozyumu, etkinlikten kısa bir süre önce hayatını kaybeden ve Türkiye’nin en önemli bilim insanlarından ve savunucularından, aynı zamanda da Türkiye’nin ilk evrimsel biyologlarından biri olan Aykut Kence’nin anısına 8. Aykut Kence Evrim Konferansı olarak isimlendirilmişti.  

       Bu sempozyumun konukları arasında Oxford Üniversitesi’nden mezun olan, Evrimsel Biyoloji alanında Princeton Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan ve halihazırda Harvard Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Andrew Berry vardı. Kendisinin “A New Understanding of Who We Are: Human Evolution and Human Identity(Kim Olduğumuza Dair Yeni Bir Anlayış: İnsanın Evrimi ve İnsanın Kimliği) isimli bilgilendirici ve keyifli sunumu, şahsen bugüne kadar evrim konusu üzerine dinlediğim en başarılı ve akıcı anlatımlardan birisi. Bu nedenle hemen kolları sıvayıp, herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bu sunumu Türkçe’ye tercüme edip altyazılandırdım. Evrim konusunda hala aklında sorular olan herkesin bu sunumu mutlaka izlemesini (ve çevresine izlettirmesini) tavsiye ediyorum.