Kategori: Düşünsel

  • Turan Dursun

     Aydınlığa giden yolda karanlığın söndürdüğü ışıklardan biri: TURAN DURSUN

     Yaşamı:

       Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe köyünde 1934 yılında doğdu. İmam olan babası, daha o doğmadan “Basra’da ve Kufe’de bile görülmeyecek bir alim” yapma sevdasındaydı. İlkokula göndermedi, çocukluk hayatı şeyhlerin ve din hocalarının yanlarında çeşitli tekke ve dergahlarda geçti. O yıllarda Turan Dursun’un en büyük amacı babasının belirlediği bu ideale hızla ulaşmaktı. Birkaç yılda öğrenilecek dersleri bir-iki ayda öğreniyordu. Sırf İslam bilgileri çok iyi olan Kürt hocalardan ders alabilmek için üç-dört ayda çok iyi denilebilecek ölçüde Kürtçe öğrendi. “sarf” ve “nahv” denilen Arapça grameri çocuk yaşta öğrendi, hem 11. ve 12. yüzyıl Arapçasını hem de 7. ve 8. yüzyıl Arapçasını bilirdi. 17 yaşına geldiğinde icazeti almış ve Kazviniyi okumuştu.

    Diyanette müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi. İlk olarak köy imamlığı yaptı. İstanbul-Çarşamba’da Üçbaş ve İsmailağa medreselerinde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas’ta müftülük yaptı ve şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırgandı. Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 60’lı yıllarda aydın müftü olarak kamuoyunda yankılar getirdi. Kendi deyişiyle İslam’a olan inancını yitirdikten sonra 1965 yılında müftülüğü bıraktı.   

    Turan Dursun’u, neredeyse ömrünü adadığı İslam’dan uzaklaştıran baş neden, aklının imanına üstün gelmesidir. Ömrünü İslamla içi içe geçiren bir insanın bunu başarmasının ne kadar zor olduğunu tahmin etmek güç değildir. Onu böylesine büyük kılan belki de en önemli şey budur.

       Turan Dursun’u İslam’dan kopartan başlıca deneyimlerini ise şöyle sıralayabiliriz:

    1) İnsanlık tarihinin bilinen en eski efsanesi olan Gılgamış Destanı’nı okuduktan sonra, Tevrat’a ve ondan sonra da Kuran’a geçen Nuh Tufanı efsanesinin kökeninin çoktanrılı ilkel Sümer Uygarlığı olduğuna kanaat getirmiştir.

    2) İncil ve Tevrat’ı okuduktan sonra, Kuran’daki pek çok ayetin bu kitaplardan kopya edildiğine kanaat etmiştir.

    3) Sinop’taki görevi sırasında marksist bir öğretmenden edindiği kitaplar sayesinde Tarihi Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm Felsefesi ile tanışmış, ancak komünist olmasa bile bu felsefelerden etkilenmiştir.

    4) Barış ve özgürlükleri önceleyen düşünce tarzı nedeniyle hiçbir zaman bağnaz İslami kesimlerin yoluna girmemiştir.

    5) Kuran’daki gerek akıl dışı ayetleri, gerekse de birbiriyle çelişkili ayetleri, gerçekliğe olan aşkı imanından üstün geldiği için görebilmiştir.

       Turan Dursun, Diyanet’teki görevinden ayrıldıktan sonra 1966 yılında TRT’de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT’de prodüktör olarak “Başlangıcından Bu Yana İnsanlık”, “Vergi Programı”, “Akşama Doğru” gibi programlar yaptı. TRT’den emekli olduktan sonra “Kur’an Ansiklopedisi”ni 1987 yılında bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000’e Doğru Dergisi’nde yazı yazmaya başladı. Bu sitede yer alan pek çok yazısını da bu dergide yazdı,bu yazıları nedeniyle İslami çevrelerden çok büyük tepki aldı. Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk gibi pek çok İslamcıyı kalemiyle yanıtlamasını bildi. Hiçbiri o hayattayken karşısına çıkamadılar.

       Böylesine kuşatılmış bir durumdayken çevresinde çok az sayıda destekçisi vardı. İlhan Arsel ve kitaplarını yayımlamayı kabul eden Doğu Perinçek bunlardandı (Turan Dursun yazdığı yazıları kitap haline getirmek için pek çok yayınevini dolaştığını, yayınevlerinin böyle bir kitap yayınlamaya cesaret edemedikleri için teklifini kabul etmediklerini söylemiştir.)

       Turan Dursun yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğini bilmiyor muydu? Bu soruya yanıt olarak Hasan Yalçın’a şunları söylemişti: “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” Turan Dursun bir aydınlanma savaşçısı olarak yanıtladı soruyu. Ve o anda ölümü yendi,ölümün ötesine geçti, ölüm Turan Dursun’u daha da büyüttü. Yazdıklarının uğruna yaşamını feda etmiş olmasının büyüsüyle daha çekici hale geldi. Adı, ölümsüz aydınlanma kurbanları arasına yazıldı. Turan Dursun’un kitapları, yazarının ancak vahşice katledilmesinden sonra yayınlanabildi. İlk kitabı, ölümünden iki ay sonra yayınlanan Din Bu-1 adlı kitabıdır.

    “Ölürsem,
     O zaman anlarsın.
     Ölünce biri,
     Pazar, kışın,
     İki yüz olur hemen yüzler Hemen!
     Dersin, neymiş meğer!
     Ben de ölürsem eğer
     Ey aydın cemaat!
     Lütfen öldürme beni,
     Lütfen!”
    —Turan Dursun

    Cinayeti ve davası:

       Turan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul-Koşuyolu’ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. Oysa onun kalemi ve kitapları dışında hiçbir silahı yoktu. Öldürüldüğü günün ertesinde İran radyolarından sevinç çığlıkları yükseldi. Türkiye’deki İslam savunucuları da rahat bir nefes aldı. Bunun İslam diniyle ne alakası var? diyenlere hatırlatma yapalım: “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.” (Bakara 191; Diyanet meali-yeni) 

       Öldürüldüğünde yetişkin üç çocuk babası idi. Cinayet sonrasında Turan Dursun’un evinde kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise “Kutsal Terör Hizbullah” kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun’a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir “mesaj” olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, evde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlar yer almadı.

       Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM’ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM’de iki ayrı dava görülmeye başladı. Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap’ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM’de yargılanmaya başladı. 

       Oğlu Abit Dursun, Turan Dursun cinayeti soruşturmasında aksayan önemli noktaları özetlerken insan bir kere daha hayretler içine düşüyor:

    4 Eylül 1990’da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti.

       23 temmuz 2000’de İstanbul 3 nolu DGM’de Turan Dursun ve Çetin Emeç davalarından yargılanan İrfan Çağırıcı önce 7.5 yıla daha sonra ise “Anayasal düzeni silah zoru ile değiştirmeye kalkışmak” suçundan idam cezasına çarptırıldı. Sanıklardan Ekrem Baytap, Tamer Aslan, Mehmet Ali Şeker ve Cengiz Sarıkaya hakkında aynı suçtan dolayı ömür boyu hapis cezası verildi. İrfan Çağırıcı’nın kardeşi Rıdvan Çağırıcı ve avukat Hüsnü Yazgan’ın da aralarında bulunduğu 12 sanık örgüt üyeliği suçundan 3 yıl 9 ay ila 12 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. 6 mart 2002’de Yargıtay 9. Ceza Dairesi, İrfan Çağırıcı hakkındaki kararı onadı.

    Eserleri:

        Turan Dursun’ un kitaplarının çok büyük bir bölümü Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Turan Dursun’ u daha iyi anlamak için kitaplarını ve bilhassa başyapıtı denebilecek olan kitabı Din Bu 1′ i (1990′ dan beri 20. baskıyı geçmiştir) okumanızı tavsiye ederiz. Turan Dursun’un başlıca kitapları şunlardır:

    • Kur’an Ansiklopedisi, 8 cilt (Aydınlanma)

       Tarihte, İslam dünyasında bir ilktir… Herkesin anlayabileceği bir dille hazırlandı… Türkçesine ve açıklamalarına yer verildi… İslam dünyasının en önemli uzmanlarınındır… Her açıklama ve yorum, kaynak gösterilerek alındı… Kaynak, İslam dünyasında herkesin birleştikleri arasından seçildi. Hadisler, Buharî, Müslim gibi güvenilir olanlardan alındı. İlgili maddeler için uzmanlardan görüş alındı.

    • Din Bu I-II-III-IV /Tabu Can Çekişiyor (Aydınlanma)

       Turan Dursun, Din Bu adlı eserinin ilk cildini kendisi yayıma hazırlamış, fakat eserini kitap halinde görmeden katledilmişti. Aslında toplumumuz Turan Dursun’u yitirmemiş, O’na, vurulmasından sonra kavuşmuştu.

    •  “Din Bu” ciltlerinde ele alınan bazı konu başlıkları şöyle:

       Muhammed’in Cinsel Hayatı, İslam Ve Şiddet; Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı için Şimdi Yok; Şeytan Ayetleri İslamın Gerçeği; Büyü Ve Muhammed’in Büyülenmişliği; Kur’an Mucizeleri; İslamın Tanrısı Akıllı mı?; Kur’an’daki “Çelişkiler”lerden; Kur’an’daki “Akıl Ve Bilim” Dışlıklar; Kur’an’da “Öldürün” Buyruğu!; Ve Kadına Dayak; İslamın İbadet Kaynağı: Güneş Kültü; İslamda İşkence; Orucun Kökeni: Güneşe Tapma; Dinde İnsan Hakları; Peygamberin Karıları ve Cariyeleri; Seni Çamurdan Yarattık-Efsanelerden İslamiyete; Zina Cezası (“Hadd”) Ve Uygulamaları; Tahsin Mayetepek’in Atatürk’e Raporu. 

    • Kutsal Kitapların Kaynakları 1-2-3 (Kitapları ücretsiz olarak buradan okuyabilirsiniz.)

       Turan Dursun’un üzerinde yıllarca çalıştığı ve büyük önem verdiği araştırması olan Kutsal Kitapların Kaynakları üç ciltten oluşuyor.

    • Birinci ciltte, Kur’an, İncil Ve Tevrat’ta yer alan korkuyu, korku-umut kaynağı Tanrı’yı, “Efendi Baba Tanrı” kavramını ve bunların kaynaklarını;
    • İkinci ciltte, peygamberlik konusunu, kabile peygamberi Muhammed’i, peygamberliğin koşullarını ve türlerini, felsefe-din çiftleşmesini;
    • Üçüncü ciltte, “mucize” inancını ve onun kaynağını, Turan Dursun’un binlerce yıl derinliklere uzanan titiz çalışmasının ışığında bulacaksınız. 

       “Ben yüzyılların doğurduğu ölümüm” diyen Turan Dursun, Anadolu insanını aydınlatmaya devam ediyor.

     

    • Kulleteyn

       Turan Dursun’un ilk din eğitimini aldığı çocukluk yıllarını anlatan romanı…Şeyh, ağa ve molla üçlüsünün eliyle Doğu Anadolu’nun insanlarına “kader” olarak örülmüş yaşamdan bir kesit. İnsanlara yeniden giydirilmek istenen şeriatın nasıl bir ilkellik olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyan bir yapıt. Sömürgenlerince övgüsü yapılan İSLAM nasıl bir şey? Gün ışığına çıkarılıyor, hem de doğrudan kaynağından tutulan ışıklarla.

    • Allah 

       Bu kitap, Kuran Ansiklopedisi’nin “Allah” maddesini içeriyor. Allah kelimesi Arapça mıdır; Allah’a, “Tanrı” denir mi; İslam öncesi (“el cahiliye”) Araplarında “Allah”; Kur’an Ve hadislerde “Allah”; İslam kelamında “Allah”; Allah’ın varlığı nasıl kanıtlanabilir; Allah’ın kendisini olduğu gibi bilip kavramak mümkün mü? vb sorulara değinen Dursun, Allah ile evren, insan ve toplum arasındaki ilişkiyi, İslam öncesi ve sonrası bütün kaynakları inceleyerek hazırlamıştır. 

    • Kur’an

       Bu kitap “Kur’an Ansiklopedisi”nin “Kur’an” maddesini içermektedir. “Kur’an” sözcüğü, tanımı Ve kapsamı, herhangi bir kökten türeyip türemediği hakkında ileri sürülen görüşler; “Kur’an” sözcüğü hangi dildendir; Hadis ve ayetlerde “Kur’an”; “Kur’an”ın inişi, nasıl, ne zaman ve hangi topluma yönelik indiği; islam hukuk ve “Kelam”ındaki tanımı, öteki adları… 

    •  Dua 

       Duanın Anlamı ve Tanımı; kimi durum ve sesler karşısında okunması öğütlenen dualar; konulara göre dualar (yağmur duası, yemek duası, namaz duası, hava duası, Güneş ve Ay tutulmalarındaki dua; peygamberin en çok ettiği dua; dua nasıl olmalı; ses ve tutum, korku ve umut; Tanrı’ya ait en güzel adlarla dua vb konular ele alınmaktadır.

    • Şeriat Böyle

       Bu kitap, Turan Dursun’un, Prof. ilhan Arsel aracılığıyla tanıştığı Erkan Boynuince ile mektuplaşmalarını ve “Şeriat Böyle” adlı bir film senaryosunun özetini içeriyor. 

    • Müslümanlık ve Nurculuk

       Bu kitabın ilk basımı 1971 yılında Ankara’da yapılmış. Özelliği, öteki kitaplarından farklı olarak, Turan Dursun’un “Müslümanlığı” döneminde yazılmış olması. Turan Dursun bu kitabında, Nurculuk Tarikatının kurucusu Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’larını Kur’an’daki ayetlerle karşılaştırıyor, onun Kuran’a zıt düşen taraflarını ortaya koyuyor. 

    • Ünlülere Mektuplar

       Onu tanıyanlar ideolojik mücadelede nasıl coşkulu olduğunu bilirler. İşte bu mektuplar insanlığa seslenişlerin birer parçasıdır. Turan Dursun hiçbir insandan umudunu kesmemiştir. Herkese karşı dürüsttür, açıktır, yalındır. İnsan ilişkilerinden ikiyüzlülüğü kovmuştur. 

    • İlhan Arsel’e Mektuplar 

       Bu mektuplarda, aydınlanma mücadelesinin iki bayrağı arasındaki sarsılmaz dostluğu, şeriatın karanlığına karşı mücadele azmini okuyacaksınız.

    • Hayatını Anlatıyor 

       Gözünü çocuk yaşta medresede açmış, İslam’ı derinlemesine öğrenmiş bir müftüyü. Onu büyük bir aydınlanma savaşçısı olmaya yönelten etkenler nelerdi? Hangi toplumsal ortam, hangi deneyimler Turan Dursun’u bir ışık haline getirdi? Şule Perinçek, öldürülmesinden iki buçuk ay önce Turan Dursun’la yaptığı görüşmelerde bu soruların yanıtını araştırdı. 

    • ABİT DURSUN: Babam Turan Dursun

       “Turan Dursun kimdi? Aydınlanmacı kimliğinin dışında nasıl biriydi? Nasıl bir eş, arkadaş, babaydı? Onun doğa sevgisini, insan sevgisini yaşadığı topluma anlatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak bir borçtu, bir görevdi. Bu görevi, onunla otuz yılı birlikte geçirmiş olan benim yerine getirmem gerekiyordu.”

     

    Yazı kaynağı (Yazıdaki bazı yazım hataları giderilmiş; Eserleri tarafımca eklenmiştir.)

  • Bill Maher – Richard Dawkins röportajı

     

       Religulous isimli dinleri eleştiren parodi belgeselden tanıdığımız ve sevdiğimiz Bill Maher, çok sevdiğimiz bilim insanı, evrim savunucusu, popüler bilim kitapları yazarı ve militan ateist Richard Dawkins ile çoksatan kitabı “Tanrı Yanılgısı” üzerine kısa ve eğlenceli bir sohbet gerçekleştiriyor.

    • Richard Dawkins’in diğer kitap ve belgesellerine ulaşmak için tıklayın

     

  • Düşünmeyen ama düşündüren beyin heykeli

       “İnsan ve makinelerle ilgili korkularım Nazilerle başladı” diyen ve çoğu eserinde, insanların dünyaya ve kendi türüne yönelttiği vahşeti konu alan 86 yaşındaki sanatçı Gustav Metzger’in son eseri yine oldukça düşündürücü: Null Object isimli bu heykel, 145 milyon yıllık fosilleşmiş kayadan yontulan bir “düşünmeyen beyin” heykeli. Üstelik makinelerin (yani robotların) yardımıyla yapılmış. 

     

       Bir düşünün… Metzger, sadece 20 dakika boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalışarak oturuyor ve sonunda bu eser ortaya çıkıyor. Bunu herhalde hepimiz yapmışızdır, ama sonucu bir sanat eseri olmamıştır. Zaten heykelin yaratıcısı olan Metzger de “yapımında benim çok az katkım var” diyor. Çünkü Metzger, bu sırada her 2 dakikada bir beynindeki elektriksel aktiviteleri ölçen bir EEG cihazına bağlıymış. Cihazdan gelen sinyalleri değerlendirip, fosilleşmiş kaya parçası üzerinde bu sinyallere uygun yontma işlemini yapan robotlar, bu eserin gerçek sahibi bile sayılabilir. Elbette esas övgüyü hakedenler, biyogeribildirim teknolojisini kullanarak robotu tasarlayan MIT’deki sibernetik uzmanları. 

       Metzger, uzunca bir süredir nükleer silahlanma karşıtı kampanyalar da yürüten bir sanatçı. 1960’larda, savaş karşıtı eylemlerde pasif direniş gerekçesiyle kısa bir süreliğine hapis yatmışlığı bile var. Ama Null Object heykeli ile önce yaratıcı bir eylemsizlik ortaya koyarak bir sanatçının teknoloji tarafından ele geçirilişini göstermesi ve sonra da “benim katkım çok az” diyerek eserinden kendi varlığını neredeyse tamamen silmesi, bugüne kadarki en radikal eylemlerinden birisi sayılabilir. Her şey bir yana, temel işlevi olan düşünme eylemini yok ederek, bu haliyle kendi kendisinin heykelini yaratabilme gücüne sahip bir organa sahip olduğumuzu bize hatırlatıyor. 

       Ortaya çıkan eserin sanat sayılıp sayılamayacağı, gelecekte insanların yerine sanat eserlerini de robotların mı yapacağı vb. sorular tartışıladursun;  “düşünmeyen beyin” heykeli, Londra’daki Work Gallery’de “boşluk” teması altında sergilenmeye ve insanları düşündürmeye devam ediyor.

  • Oyuncak Bebek Deneyi ve ırkçılığın içselleştirilmesi

     

       İnsan hakları hareketinde görev alan Psikolog çift Kenneth ve Mamie Clark, 1930 ve 1940 yıllarında çocuklar üzerinde ilginç bir deney yapmıştır. Orijinal ismi Doll experiments olan Oyuncak Bebek Deneyinde çocukların, toplumda gözlemledikleri ırkçılık olgusunu içselleştirdikleri gösterilmiştir.

       Film yapımcısı Kiri Davis, oyuncak bebek deneyini yeniden gerçekleştirmiş ve deney süreciyle ilgili, 2005 yılında yaptığu A Girl Like Me isimli bir belgesel çekmiştir. Davis, Clark çiftinin elde ettiği bulgulara paralel sonuçlara ulaşmıştır. 

      

  • Nors mitolojisi

     Bu yazı çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.

       Ginnungayap adlı uçurumdan sonra var olan tek şey, ateş ve ebedi ışık ülkesi olan Musellsheim’dı. Burada alev devi Surtr yaşardı. Sonra 2 canlı oluştu: Ymir ve Audhumbla

       Ymir tüm devlerin atasıydı.

       Audhumbla ise dev bir inekti. 

     

       Audhumbla, buz  kaplı dünyayı yiyecek bulma umuduyla yaladı, buzların altından Tanrı Buri çıktı. Buri’nin bir oğlu vardı, ismi Bor olan. Bor’un da 3 oğlu oldu: 

       Odin, Vili ve Ve.  

       Odin tek gözlü olan baş tanrıydı.

       Bu 3 oğul Ymir’i öldürdü ve ikisi hariç tüm devler onun kanında boğulup öldüler.  3 oğul, Ymir’in cesedinden dünyayı yarattı. Kanından okyanuslar, etinden yeryüzü, kemiklerinden vadiler, dişlerinden tepeler, saçlarından bitkiler, kafatasından cennet, beyninin kalan kısımlarından da bulutlar oluştu.

     3 oğul, iki tane ağaçtan erkek ve kadını yarattı: Ask ve Embla 

       Ymir’in çürüyen bedeninden bir sürü pis kokan, eciş bücüş iğrenç yaratık türedi. Tiksindirici olmalarına rağmen, onların da bir canı vardı ve tanrılar, onlara yardım ederek, ortaya 2 tür çıkardı: Cüceler ve Elfler. 

       Cüceler, cimri olanlardan yaratıldı. Suartalheim denilen yeraltı dünyasına sürgün edildiler. Burada, Midgard’ın altındaki bu dünyadaki mağaralarda yaşayıp, değerli taşları kazıp çıkaran cimri cüceler, en ufak bir günışığı ile karşılaştıklarında taşa dönüşeceklerini bilerek yukarı çıkamazlardı. 

       Elfler ise, yaratıkların yumuşak huylu ve nazik olanlarından yaratıldı. Çok güzel ve hava kadar hafif olan ince vücutlu Elfler, Alfheim denilen ülkede yaşarlar ama istedikleri zaman istedikleri bahaneyle aşağıya, Midgard diyarına inebilirler. Burada bitkilere ve hayvanlara bakar, iyilik yaparak yaşarlar. 

       Odin’in en kayda değer ürünlerinden birisi de rhunelerdir (rün şeklinde okunur.)

       Ancak bilginin, zorlu yollardan geçerek ve acı çekerek kazanıldığını anlayan Odin, kendisini Yggdrasik’in dalından asarak 9 gün 9 gece bu şekilde asılı kaldı. Bu sürede Nilfheim’ın simsiyah, mürekkep misali karanlığını seyretti. Öylece asılı kalarak, engin bilgeliği düşündü. Bu bilgeliği, diğer tanrılar ve insanlar için elde edilmesi kolay hale getirmenin yollarını aradı. Bu zor görevi üstüne alan vücudu, sonunda iflas etti ve Odin öldü. 

     

       Odin daha sonra, yalnızca kendi ölü ve dokunulmamış beyninin sahip olduğu bilgiyle yeniden doğdu. Bu dokunulmamış eski bilgilerden rhune sembollerini yarattı.

      Rhuneler ilk ortaya çıktığında, kutsal işler ve falcılık için kullanılırdı. Sonradan insanlar, rhunelerin değerini anlayarak, onları belge saklamak, silah süslemek amacıyla kullanmaya başladı. Bu rhuneler, erken dönem kuzey-alfabesinin de temelini oluşturur.

  • Yasaklanan kelimelerden birisi de “beat” oldu

       22 Ağustos’ta gelecek olan internet sansürleriyle yasaklanan kelimelerden birisi de “beat” oldu. Belki bu yazıda kullandığım için benim siteyi de yasaklarlar, kim bilir…Ama, “Susmak ve korku, baskıyla düşüncelerini kabul ettirmek isteyenlerin karşı tarafta görmeyi en çok sevdikleri zaaflardır.” diyerek yazmaya başlıyorum. Siteyi takip edenler ve beni tanıyanlar bilir, pek fazla caps açık yazmam, ama bu sefer caps geliyor.   

       Biliyorsunuz Beat Kuşağı, 1950’lerde ortaya çıkan beat akımına dahil bir grup Amerikalı yazardır ve varoluşçuluğa cüretkar bir pencereden bakmışlardır. Detaylarına girmeyeceğim, çünkü yazmak istediğim konu başka.

       Bu yazarların en bilinenlerinden William S. Burroughs‘un Nova üçlemesinden Yumuşak Makine isimli kitabını Sel Yayıncılık bu sene yayınlamıştı, biz de sevinmiştik. Kitabın yazılmasından 50 yıl sonra dilimize çevirilmiş olması bile bizi sevindiriyordu artık. Ama daha sevincimiz tazecikken, Türk yargısı sopasını göstererek “halkın ar ve haya duygularını incittiği ve Türk Ceza Kanunu’nun 226. Maddesini ihlal ettiği” gerekçesiyle yayınevine dava açtı. 

    • Sel Yayıncılık, soruşturmayla ilgili şu açıklamayı yaptı: 

      “Sonunda bu da oldu; yüce Türk yargısı Beat Kuşağı’nın ahlakını da yargılamaya başladı. Ocak ayında Sel Yayıncılık tarafından Süha Sertabiboğlu çevirisiyle yayınlanmaya başlayan William S. Burroughs’un “Cut-up” üçlemesinin ilk kitabı olan Yumuşak Makine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldı, davayı açmak için ise bilirkişi raporu da yine o muazzam Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan alındı. 

      Kurul yine kitabın orasından burasından “Cut-up” tekniğiyle metinler kopardı ve bunlar Türk toplumunun ahlak yapısına uymaz diyerek cezalandırılmasını istedi.

      Savcılığa verdiğimiz ifadede alıntıladığımız bölümler raporun genel yapısı ve kurulun kafa yapısı hakkında yeterince fikir vermesi bakımından yeterince açıklayıcı olacaktır.” 

    • Beat Kuşağına dahil yazarların kitaplarını yayımlayan iki yayınevi Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık, bu yasağa karşı dev bir antoloji hazırladı. Bir anlamda Beat Kuşağı’nın sözlüğü olan kitabın tanıtımı için de yasağa karşı aşağıdaki duyuruyu yaptılar:

      ”9 Mayıs 2011 tarihinde bir grup kelimenin web dahilinde alan adı kullanımında yasaklanacağı bir duyuru ile deklare edildi. Bu harf öbeklerinden bazıları: Animal, Escort, Etek, Fire, Girl, Yasak, Hayvan, Frikik, Haydar, Gizli, Hatun, Hikaye, Baldız, Hot, İtiraf, Liseli, Nefes, Partner, Sarışın, Sıcak vb. idi.

       Bunların bir kısmının arama motorlarında porno klip içerikli site adresi aramalarında sıkça kullanılan kelimeler olduğu iddia edildi, bir kısmının ise nasıl bir mantıkla seçildiği ve sakıncalı bulunduğu ise anlaşılamadı. “Çocukları koruma” yalanına sarılarak yasaklanan sözcüklerden birisi de “beat” oldu. Beat sadece internette değil, somut bir alan olan yayın dünyasında da yasaklanmak isteniyor. 

       Bu kelimenin ilgili kurumların dikkatini çekmesi ise Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmış, Amerikalı yazar William S. Burroughs’un Nova (Cut-up) üçlemesinin ilk kitabı olan Yumuşak Makine ile oldu. Çocukları muzır neşriyatlardan korumakla kendisini yükümlü addeden oluşum, çocuklar için yazılmamış olan bir kitabı yine çocukları kullanarak [yani kurumun doğasının gereği olan özelliğin tam tersini uygulayarak] söz konusu kitap hakkında “Türk halkının ar ve haya duygularını incittiği” gerekçesiyle bir dava açtı; bu dava sürmekte, William S. Burroughs, yayıncısı ve çevirmeni ile birlikte duruşma gününü beklemekte.

       Amerikan edebiyatının içinde güçlü bir damar olan Beat edebiyatını ülke okuru ile tanıştıran ve üstlendiği bu misyona günümüzde de devam eden bir yayınevi olarak Altıkırkbeş de bu durum karşısında hayli “incindi” ve sanal-somut tüm zeminlerde Sel Yayıncılık’ın ve temsil ettikleri yazarın her anlamda yanında olduğunu duyurdu ve gösterdi.

       Beat kuşağını yargılamaya kalkmak, diline kilit vurmaya çalışmak, her ne kadar saldırı -şimdilik- bir yazarın üzerine odaklansa da o akımın tamamını aynı -var olmayan- suçla itham etmekle eş anlama gelmektedir. Bu yüzden ilgili kurumun söz konusu kitaba açtığı dava sadece William Burroughs’un Yumuşak Makine’sine değil tüm Beat edebiyatına ve temsilcisi yazar-şairlere açılmış demektir.

       Biz, Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık olarak bu dava sonrasında ülkemiz yayıncılığında unutulup gitmiş olan “dayanışma” kültürüyle hareket ederek ortaklaşa bir kitap yayımlamaya karar verdik. Bu öyle bir kitap olmalıydı ki belki de ülkemizde asla yayımlanmayacak ya da yayımlanamayacak olan ilgili kuşağın tüm şair ve yazarlarını bir araya getirmeliydi. Oldu da.

    Beat Kuşağı Antolojisi, bu muzır kuşağın yasaklanması gereken tüm yazar ve şairlerini bir araya toplayarak, ülkemiz çocuklarını muzır olan eserlerden korumak ve halkımızın ahlakının sınırlarını çizmek amacıyla kurulan Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na yardımcı olmak amacıyla hazırlandı ve yayımlandı!

    Umarız işlerini kolaylaştırmışızdır!”

    Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık

      

       Düşünce özgürlüğüne vurulan ve “Bu çağda olmaz artık canım” dediğimiz saldırının benzer bir örneğini de yineyakınlarda, Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabı ve çevirmeni için görmüştük. Ve elbette bunlara gelene kadar daha ne kitaplar yasaklandı, kimler yargılandı diyenleri duyar gibiyim. Doğru, kimler geldi kimler geçti..Trajedi izler gibi seyirci kaldığımız bu haberleri sağda solda okuyup geçiyoruz, içimizde de hep bir ferahlık var sanki? Birşey olmaz, bu da geçer, izin vermezler daha kötüsünün olmasına diye diye oturduğumuz yerden en fazla bir “kınama” gönderiyoruz, onu yapmış olmayı da matah bir şey sayıyoruz. Ama şöyle bir gerçek var ki, evet; ÜLKEMİZDE KİTAPLAR YASAKLANIYOR, ÇEVİRMENLER VE YAYINEVLERİ YARGI KARŞISINDA SAVUNMA YAPMAK ZORUNDA KALIYOR! Hem de eskiden olduğu gibi siyasi içerikli kitaplar değil bunlar, daha da alakasız, daha da farklı kulvarlardayız artık. Ama çocuklar okuyormuş efendim. OKUMASIN EFENDİM. ÇOCUĞUNUZA SAHİP ÇIKIN. NASIL BEN ÇOCUĞUM OLDUĞUNDA ONU KURAN KURSLARINDAN VE YOBAZ TARİKATLARDAN, SİZİN O BAYILDIĞINIZ TV KANALLARINDAN KORUYACAKSAM, SİZ DE KENDİNİZCE TEHLİKELİ GÖRDÜKLERİNİZDEN ÇOCUKLARINIZI KORUYUN BİR ZAHMET. Kitabın içeriği, savunduğu şey önemli değildir, bunu herkesin anlaması gerekli. SANSÜR  SANSÜRDÜR! Sırf sizin beğenmediğiniz bir konuya değindi veya sizin görüşlerinize aykırı birşey söyledi diye insanları susturmaya başladığınız noktada, demokrasi denilen şeyden söz edilemez. Kitaptan çocukları korumaksa söz konusu olan, o zaman açıp bütün kitapların içinden size göre yanlış olan şeyleri bulup çıkaralım, sonra da benim çocuklarımın okumasını istemediğim kısımları çıkaralım, bakalım geriye kitap kalıyor mu. Çocuklarınızın eğitiminden siz sorumlusunuz, alacağı kitaptan da, izleyeceği TV kanalından da, oturacağı internet cafeden de, gireceği internet sitesinden de. Kendi sorumluluklarından kaçan ebeveynlerin tembelliklerinin cezasını, bu ülkenin özgür düşünce ve demokrasi platformu ödememeli! ÇOCUKLARI BAHANE ETMEYİN, KARŞINIZDA ENAYİ YOK. BİZİM ÇOCUKLARIMIZ BIRAKIN KİTAPLA ZEHİRLENSİN, TV’DAKİ UYUŞTURUCU NİYETİNE YAYINLADIĞINIZ PROGRAMLARDAN DAHA ZARARSIZDIR KİTAP. 

    UYANIN ARTIK!!!  Kendisini entellektüel, aydın, çağdaş, demokrat sayan bu ülkenin okumuş, okumayı seven, okumanın değerini bilen insanları, son haklarınız-haklarımız da elden gitmeden uyanın. 

    Bu kitap alınacak, okunacak, evet.

  • Darwin, ırkçı ve Türk düşmanı mıydı?

       Yaratılışçıların evrim karşıtlığı iddialarında sıklıkla kullandıkları argümanlardan birisi, Darwin’in ırkçı ve Türk düşmanı olduğudur. Bu iddia doğru olsaydı bile bilimsel bir kuram olan evrimin geçerliliği bakımından ne değişirdi? Hiçbir şey! Yazının en sonunda bu mantık hatasına kısaca değindim, ancak ilk olarak gelelim iddianın kendisine ve yaratılışçıların yalanlarını teşhir etmeye.

       Evrim karşıtları bu iddiaya referans olarak, Darwin’in W. Graham’e 3 Temmuz 1881 yılında yazdığı mektubu kullanır. Fakat söz konusu mektupta yer alan meşhur paragrafın doğru çevirisi ile yaratılışçıların bilinçli olarak yanlış çevirdiği hali birbirinden oldukça farklıdır. Hepimizin bildiği gibi, insanların İngilizce bilmemelerinden bu şekilde faydalanarak onlara yanlış bilgi aktarmak ve kanıtları çarpıtmak, yaratılışçıların sık başvurduğu bir yöntemdir.

       Orijinali:

        “The more civilized so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.” 

       Doğru çevirisi:

        “Kafkas ırkları olarak bilinen daha uygar ırklar, varoluş mücadelesinde Türkler’i geride bırakmıştır. Dünyanın hiç de uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıda düşük seviyeli ırkın daha yüksek ve uygar olanlar tarafından dünyanın her yerinde ortadan kaldırılacağını görüyorum.” 

       Bir de yaratılışçıların çevirisine bakalım:

        “Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum.”  (hatta “…yok edilmelidir” diye çevrildiğini de gördüm.) 

       Görüldüğü gibi, İngilizce metinde ne Türkler’in “barbar” olduğundan ne de “aşağı ırkların yok edilmesi gerektiğinden” bahsedilmektedir. Darwin sadece “diğerlerinden daha gelişmiş ırklar (daha uygar toplumlar)” ifadesini kullanmış ve gayet de tutarlı bir tespitte bulunmuştur. İnsanlık tarihinde az gelişmiş toplumlar gerçekten de daha gelişmiş toplumlar tarafından sömürülmüş ve farklı biçimlerde sömürülmeye devam etmektedir. Bu şekilde ortadan kaldırılan veya kaldırılmaya çalışılan toplumlar gerçekten de olmuştur; bunun güncel örnekleri de fazlasıyla mevcuttur. Bu gerçeğe parmak basmak, bir insanı “ırkçı” yapmaz. 

       Evrim karşıtları, söz konusu yanlış çeviriyi öne sürerek bu çarpıtmayı daha da ileri götürür; sanki Darwin bu söylediklerinin gerçekleşmiş olmasından memnunmuş, ırkları aşağı veya yüksek diye ayırıp aşağı ırkların yok edilmesini istiyormuş gibi sunarlar. Çevirinin açıkça yanlış olması bir yana, Darwin’in eserlerine ve ifade tarzına biraz da olsa aşina olan bir kişi, bu tür kelimelerin zaten onun tarzına da uygun olmadığını hemen anlayacaktır. O, kendisine en ağır hakaretleri edip onu ölümle tehdit edenlere bile bu şekilde hitap etmemiştir. Kullandığı en ağır kelimeler, köle olarak kullanılan yerli halklara işkence eden (özellikle de İspanyol ve Portekizli) köle sahipleri ve tüccarlarına yöneliktir. 

       Yaratılışçılar yine buna benzer çarpıtmalar yoluyla (örneğin, Darwin’in Afrika ve Avustralya yerlilerine “yabaniler, vahşiler, barbarlar” diye hitap ettiğini öne sürerek) ırkçılık suçlamalarında da bulunurlar. Oysa Darwin ırkçı olmadığı gibi, kölecilikle mücadeleyi nesiller boyu sürdüren bir aileden gelmekteydi ve kendisi de ateşli bir kölelik karşıtıydı (bkz: Darwin 1913, özellikle 21. bölüm). Irkçılığın beslendiği ortamı yaratan temel etmen, kölecilikti. Misyoner din adamları ise çekilen acıların perde arkasındaki ortaklarıydı. Hattâ Darwin, Beagle gemisiyle çıktığı yolculuk sırasında kız kardeşi Catherine Darwin’e yazdığı mektupta (1833) şöyle demiştir: 

       “İngiltere köleliği tamamen kaldıran ilk Avrupa ulusu olsa, bu onun için ne kadar övünülecek bir şey olur! İngiltere’den ayrılmadan önce, köleliğin olduğu ülkelerde yaşadıktan sonra tüm düşüncelerimin değişeceği bana söylenmişt; şu anda farkında olduğum tek değişiklik, zenci karakteri hakkında bende çok yüksek bir takdirin oluştuğudur. Böyle neşeli, içten, dürüst ifadeli ve böylesine sağlıklı, kaslı bedenlere sahip bir zenci görüp ona karşı sevecenlik duymamak olanaksızdır…” (Henrika Kuklick, New History of Anthropology, Blackwell, 2007, s.227. Ayrıca bkz. Darwin Correspondence Project, “206. Mektup,” 27.03.2018.)

       Üstelik Darwin bunları, evrim karşıtı (yaratılışçı) bilim insanlarının zenciler ile beyazların farklı ırklar olduğunu ve Tanrı tarafından farklı zamanlarda yaratıldıklarını iddia ettikleri bir dönemde söylemiştir. Darwin’in zamanında İngiliz halkının çoğunluğu, zencileri aşağı bir ırk olarak görmekteydi. Bu çağda yaşamış bir insan olarak Darwin, zamanına göre oldukça liberal görüşlere sahipti. Yaşadığı dönemde dini akımlardan da beslenen bu ırkçı görüşler göz önüne alındığında, kendisine yapılan “ırkçılık” suçlamalarının ne kadar yersiz ve haksız olduğunu daha da net bir şekilde kavrayabiliriz. Yaratılışçılar bir zamanlar kendi savundukları çarpık fikirleri, bunların her zaman karşısında durmuş olan Darwin’e mâl etmeye çalışmaktadır. Bu gerçekten de içler acısı bir karalama kampanyasıdır. 

       Irkçılık iddialarında kullanılan bir diğer argüman, Darwin’in “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Ayrıcalıklı Irkların Korunumu Üzerine” isimli kitabında yer alan “ayrıcalıklı ırkların korunumu” ifadesidir. Buradaki “ırk” kavramı insan ırklarını değil, canlı türlerini ve çeşitliliği ifade eder; doğada ortaya çıkan çeşitliliğin bazılarının şartlara bağlı olarak daha başarılı bir şekilde sürdürüldüğüne ilişkin bilimsel gerçeğin altını çizer. Hattâ bu kitabında insanın evrimine dair yok denecek kadar az bilgi vardır; esas olarak hayvan türleri ele alınır. Dahası Darwin, gerçek bir takson basamağı olmayan “ırk” kelimesinin bu şekilde kullanılmasına da karşıdır; bu nedenle kendi yazılarında çoğu zaman “sözde-ırklar” demeyi tercih eder.

       Darwin yukarıda da değinildiği üzere sadece kölelik karşıtı değil, dini akımların güdümünde doğan ve Tanrı’nın zencileri beyazlardan farklı zamanlarda yarattığını savunan yaratılışçı akımların da karşısında durmuş, bu akımların kaynağı olan poligenizm‘e şiddetle karşı çıkmış; onun aksi olan monogenizmi savunmuştur. Darwin’in desteklediği monogenizm akımı, o dönemde antropologların yaygın kanısının tam zıttıydı. Dolayısıyla evrim karşıtı kaynaklarda bunun tam aksinin iddia ediliyor olması büyük bir çarpıtma ve her şeyden öte, bu önemli ve cesur bilim insanına yapılan büyük bir haksızlıktır. Darwin’e ırkçı demek düpedüz yalan söylemektir.

    * Poligenizm: Farklı insan ırklarının farklı kökenlere sahip olduklarını savunan görüş.

    * Monogenizm: Bütün insanların aynı türe ait oldukları ve ırkların da, bu türün çeşitli varyantları şeklinde ortak bir kökenden türemiş olduklarını savunan görüş; ki Darwin’in görüşü de bu yöndedir. 

    Darwin gerçekten de ırkçı ve Türk düşmanı olmuş olsaydı ne değişirdi? 

       Bu da apayrı bir konudur. Gördüğümüz gibi gerçekler böyle değil; ama yaratılışçıların iddiaları doğru olsaydı bile bu durum, evrim teorisini ve ona dair bilimsel kanıtların geçerliliğini zerre kadar etkilemezdi. Darwin’in veya kişilerin şahsi fikirlerinin, evrimle veya bilimsel gerçeklerle ilgisi yoktur. Bu açıkça, adam karalama (ad hominem) argümanı kullanılarak yapılan klasik bir mantık hatasıdır. 

       Kaldı ki, basit bir akılcı çıkarım bile evrim teorisine yüklenmiş olan bu yersiz iddiayı geçersiz kılmaya yeter. Evrim teorisi, insan ırklarını aşağı veya yukarı şeklinde ayırmadığı gibi; sadece insanların değil, bütün canlıların ortak atadan türediğini söyleyerek onları birbiriyle akraba yapan, doğaya ve canlılara olan bakış açımızı tamamen değiştiren ve hepsini ortak geçmişimizin birer parçası kılan kapsayıcı bir bakış açısı sunar. Ve yine aynı şekilde, bu böyle olmasaydı da, bilimsel gerçekler şahsi fikirlerden zerre kadar etkilenmeyeceği için, konuyla ilgisiz bir argüman olurdu. Hiçbir canlı diğerinden daha aşağılık veya üstün değildir, her canlı yaşadığı ortama en iyi şekilde uyum sağlamaya çalışır. Bunu başaramayanların nesli tükense bile, bunlara aşağılık canlılar demeyiz (en azından evrimi anlayan bir kişi bunu demez). Örneğin, dinozorlar kendi yaşadıkları yaklaşık 135 milyon yıl boyunca gayet başarılı bir hayvan grubuyken, şartların değişmesiyle dezavantajlı konuma düşmüşlerdir. 

      

       Öne sürülen iddiaları araştırmadan kabul eden kişiler, bu tür basit ve bilinçli çarpıtmalardan kaynaklanan evrim karşıtı propagandalara kolaylıkla kanmaya devam edecektir. Lütfen önce araştırın, sorgulayın; ve fikirlerinizi provakasyonlara değil, gerçeklere dayandırın. Darwin’in kitaplarını, mektuplarını, kişisel notlarını okuyan birisi zaten bu iddiaların ne kadar komik ve yersiz olduğunu anlayacaktır. 

     

          Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     Yararlanılan kaynaklar: 

    1. Darwin, Charles. 1913. Voyage Round the World of H.M.S. Beagle, 11th ed. London, John Murray.http://pages.britishlibrary.net/charles.darwin/texts/beagle_voyage/beagle21.html

    2. “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” kitabındaki ilgili bölümden alıntılar içermektedir; Bilim ve Gelecek Kitaplığı (s.244)

       2.1. Kitaptaki ilgili bölümde bulunan yazılar, Türk Biyologlar Derneği üyesi sayın Prof. Dr. Haluk Ertan’ın Cumhuriyet Bilim&Teknoloji ekinde çıkan yazısının derlemesi niteliğindedir; 9 Şubat 2007,1038/21

    3. TalkOrigins

     

  • Wilhelm Reich – Dinle Küçük Adam

       Wilhelm Reich’ın 1946’da yayımlanan Rede an den kleinen mann [Dinle Küçük Adam] isimli kitabından alıntılar:

     

       Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım…

     

       Ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. Ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.

     

      Ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım. 

     

       Ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. Ama hedefi onikiden vururum. Ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.

       Eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.

     

       Ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)

     

       Ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.

     

       Ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.

     

       Ben senin ‘tanrı’ olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum…

     

       Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. Onu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam.

    “Ben kimim ki kendime ait bir fikrim olsun?”

     

       Dinle küçük adam!

     

       Sana “küçük adam”, “sıradan insan” diyorlar; yeni bir çağ, “sıradan insan çağı” başladı diyorlar. Bunu söyleyen “sen” değilsin küçük adam. Onlar söylüyor bunu, büyük ulusların başbakanları, koltuklanmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbekar evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor sana bunu. Geleceğini eline veriyor, geçmişinden hiç sual etmiyorlar.

     

       Korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim; beni dinle.

     

       Her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. Birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, Senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. Ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda “özgürlüğüne sahip”sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

     

    “Rastgele bir köle”

       Şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: “gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz.” 

       Yönetimi elinde tutan kişilerin, “küçük adamı” yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor.

     

       Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaad ediyorlar. Sana insani özsaygı değil, ulusal büyüklük vaad ediyorlar. “Ulusal özgürlük” ve “devletin çıkarları” ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (…) Onlar seni bir sembole kurban ediyorlar ve sen onları kendi üzerinde iktidara taşıyorsun. Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler. 

     

     

    “Sadece sen, kendini özgürleştirebilirsin.”

      

       Yaptığın her şey eğreti, küçük adam: evini bir kum tepeciğinin üzerine kurmuşsun; yaşamın, kültürün ve uygarlığın, bilimin ve tekniğin, sevgin ve çocuklarına verdiğin eğitim, hep eğreti. Bunu bilmiyorsun, bilmek de istemiyorsun; sana bunu söyleyen büyük adamı da öldürüyorsun.

     

       Büyük bir bunalım içinde, gelip gelip aynı soruları soruyorsun:

     

       “Çocuğum çok inatçı, her şeyi kırıp döküyor, geceleri karabasanlarla uyanıyor, aklını derslerine veremiyor, kabızlık çekiyor, benzi soluk, yüreği katı. ne yapmalıyım? bana yardım et!”

     

      …ya da: “Karım bana karşı cinsel istek duymuyor, beni hiç sevmiyor. bana işkence ediyor, sinir nöbetlerine tutuluyor, bir yığın erkekle geziyor. ne yapmalıyım? söyle!”

     

      …ya da: “Yeni ve çok daha öldürgen, korkunç bir savaş patladı; oysa biz tüm savaşları önlemek için yapmıştık son savaşı. şimdi ne yapacağız?”

     

      …ya da: “Varlığıyla övündüğüm uygarlık, enflasyon nedeniyle çöküyor. milyonlarca insan yiyecekten yoksun, ölüm açlığı içindeler, birbirlerini öldürüyor, çalıp çırpıyor, insanlıktan çıkıyorlar. umutlarını yitirdiler. ne yapmalıyız?”

     

       “Ne yapmalıyım?”, “ne yapabilirim?”… sonsuz geçmişten beri, yüzyıllardır aynı soruyu soruyorsun.

     

       Hakikati güvenliğe yeğ tutan bir yaşam biçimi içinde elde edilen büyük başarı ve bulgunun yazgısı şudur: senin tarafından büyük bir açgözlülükle yalanıp yutulmak ve sonra gene senin tarafından dışkı olarak atılmak.

     

       Büyük, yürekli ve yalnız olan birçok adam, ne yapman gerektiğini çoktan söyledi sana. onların öğretilerini çarpıttın, kırıp döktün ve ortadan kaldırdın. her seferinde onları ters tarafından yakaladın; büyük hakikati değil de küçücük yanlışı yaşamının yol göstericisi olarak gördün; hristiyanlıkta, toplumbilim öğretisinde, halkın egemenliği konusunda, yani kısacası, elini değdirdiğin her konuda büyük doğruyu değil, küçük yanlışı seçtin. bunu neden yaptığını soruyorsun,ha? bu sorunun ciddi olduğunu sanmıyorum. sorunu yanıtlarsam, hakikati işittiğinde önüne geleni öldürecek denli öfkeleneceksin:

     

       Evini derme çatma kurdun ve bütün bunları böyle yaptın, çünkü “içinde yaşamı duyma” yetisinden yoksunsun; çünkü çocuklarındaki sevgiyi daha doğmadan öldürüyorsun; hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal davranışa karşı hoşgörülü davranamazsın, doğallığa dayanamazsın çünkü. dayanamadığın için de, korkuyor ve şunu soruyorsun: “Bay Jones ne der?”, “Yargıç Smith ne der acaba?” 

    “Küçük adamsın, sıradan adamsın.” 

       …Kes sesini sevgili küçük adam. yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini çıkaracak halin yok. seni kurtarmak istiyor değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik, suratında maske, acımasız kanlı elinde bir iple beni asmaya bile gelsen, sana söyleyeceklerimi, bu konuşmamı tamamlayacağım. kendi boynunu ipe dolamadan beni asamazsın sen küçük adam. çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini ve yaşama sevincini temsil ediyorum. yok, hayır, beni öldüremezsin, küçük adam. bir zamanlar sana gereğinden çok inanıyordum ya hani, o vakit senden korkuyordum da. şimdi seni aştım ama; binlerce yılın bakış açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. kendinden-korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum…” 

       …Sen hiçbir şey degilsin, küçük adam, hem de hiçbir şey. Bu uygarlığı kuran sen degilsin. Aklı başında efendilerden yalnızca birkaçı kurdu bu uygarlığı. Bir kurma işinin içine girdiginde, neyi kurmakta olduğun konusunda hiçbir fikrin yoktur. Ayrıca, özgür de degilsin, küçük adam. Özgürlüğün ne oldugu konusunda hiçbir fikrin yok. Özgürlük içinde yaşamasını bilmezsin bile. (…) Özgürlük konusunda terbiyesizlik ediyorsun, küçük adam. Ama özgürlüğü küstahlıkla karıştırmak köleliğin özgün özelliklerindendir. 

    “Rehberler ve kurtarıcılar”
     
       …diktatörler, despotlar, kurnazlar, zehirliler ve sırtlanlara bir yaşlı bilgenin kelimeleriyle sesleniyorum:

     

    kutsal sözler ektim yeryüzüne

    kötülükler silinecek yakında

    palmiyeler solduğunda

    kayalar parçalandığında

    anlı şanlı krallar

    gazel misali

    havaya savrulacak

    tufandan çıkan bir gemi

    benim sözlerimi taşıyacak

    ve tohumlar yeşerecek dünyada”

     

    * * *

     

       “…kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine ise açık; bir hırsız gibi gece değil de, gündüz de sevebilen. sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. ‘ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!’ gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: büyük adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyordu. herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğunu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. demek ki büyük adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. küçük adam ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar.”

     

    * * * 

       “…bendeki kendini, ve kendindeki beni keşfedebilir, sonra da korkup benim içimdeki kendini öldürebilirdin. bu nedenle senin, herhangi biri ya da herkesin kölesi olma özgürlüğün uğruna ölme gönüllülüğünden vazgeçtim.”

    —Wilhelm Reich  (1897-1957)