Yazar: admin

  • Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi

       Evrenin, canlıların ve insanların var oluşunu Tanrı’nın ağzından anlatan, mizahi yönü ağır basan keyifli ve yer yer de düşündürücü bir okuma deneyimi sunan bir kitap: Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi.

       Franco Ferrucci’nin şefkatli, unutkan ve kendisini zaman zaman beceriksiz ve kusurlu gören Tanrısı, Evrenin muazzam boşluğunda yapayalnız olduğunu fark eder ve dünyayı yaratır. Kitabın ilginç yanı, yazarın evrim ilkelerine bağlı kalmaya çalışması. “Tanrı” kavramı başlangıçta bunu bozuyor gibi görünse de, kitaptaki Tanrı “uzak gezegenlerde uykuya daldığında” insanla maymunun ortak atası insana dönüşür. Ve buna herkesten çok kendisi şaşırır 🙂

       Tanrı’nın yalnızlığı, tatminsizliği, yarattığı şey üzerinde hakimiyeti olmamasından kaynaklanan anlık bocalama anları, yarattığı şeyi yok etme gücünün olmaması, ama her şeyden öte yarattığı canlılara karşı beslediği sevgi gibi, dinlerde görmeye alışkın olmadığımız kavramlar var kitapta. Hayata, insanlığa ve bütün insanlık tarihine ilişkin eleştirel bir bakış açısı hakim. Sonunda “Keşke Tanrı var olsa ve böyle olsa” dedirten bir kitap.

          Kitabın orijinal ismi The Life of God yaniTanrı’nın Hayatı”; ama Türkçeye “Tanrı’nın Ağzından Evrenin Hikayesi” olarak çevrilmiş. Bu isim, dincilerin tepkisini çekmemek için seçilmiş olsa gerek. Kitaptan küçük bir alıntı:

    Sözün kısası, başlangıçta, aslanın ve kartalın şerefine canlı bir eğlence olarak yarattım maymunu. Hepimiz uykuya yattık ve uyandığımda son ürünümü daha serinkanlı bir bakışla değerlendirdim. Bir soytarı olarak bile maymunun birtakım kusurları olduğunu fark ettim ve yapılan şeyi ortadan kaldırma şansım olmadığından, birkaç değişiklik yaptım. Gözler mesela, yeterince hüzünlü değildi. Güldürücü etki yetersiz kalıyordu. Onları daha kederli kılmak için gördüklerini daha büyük bir bilinçle kavramalarını sağlamaktan daha iyi bir yol olabilir miydi? Bilinç ne kadar keskinleşirse, kedere yatkınlık o derece artacaktı. Korkutmanın ya da üzmenin yararı yoktu, hüznü değil sadece öfkeyi derinleştirirdi bu….Gözleri daha çok görmeliydi. Ne kadar çok görürseniz, sevinmek için o kadar az nedeniniz olur.” 

       Tanrı’nın Ağzından Evren’in Hikayesi, 1986’da yazılmış bir kitaba göre oldukça ileri görüşlü bir bakış açısına sahip. Bilimi reddetmeyen, yaradılış hurafesine masalsı bir hoşluk katan, ama önümüze kusurlu bir Tanrı koyarak “Tanrı’yı sevme” kavramını olabilecek en sempatik yolla vermeye çalışan, hatta “Tanrı’yı sevmeye çalışan” bir yazarın fısıltılarını anlatan bir hikaye olmuş. Sonlara doğru Tanrı’nın kendi Tanrısal varoluşuna ilişkin sorduğu sorular, konuşanın bir insan değil de Tanrı olduğunu unutturuyor; bu da zaman zaman bir kopukluk hissi yaratıyor; ama yazarın vermek istediği duygunun tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. “Tanrı kendisini bu kadar da unutmamalı, bize de okurken unutturmamalı” diye düşünürken, Tanrı kavramının insan tarafından yaratılmış olduğu gerçeğini hatırlayıveriyorsunuz. Ferrucci bütün yaradılış masalını, dinlerin peygamberlerini, Yunan filozoflarını, Hint dinlerini vs uzun uzadıya anlattığı halde heyecanla beklediğim, “Acaba İslamiyet’i nasıl anlatacak?” sorusuna cevap gelmemesi hevesimi kursağımda bıraktı. Yazar Müslümanların en ufak şeyden “rencide olduklarını” düşünerek böylesinin daha hayırlı olduğuna karar vermiş olmalı. 

       Umberto Eco’nun kitapla ilgili yorumu şöyle: Evrenin Hikâyesi, binlerce yıllık dinsel ve felsefi düşünceyi bir araya toplayan, büyük ilgi ve övgü uyandırmış, oyuncul, harikulade ve karşı konulmaz bir kitap. Ne mutlu okura, çünkü Tanrı’nın uzun uykusuzluğunun öyküsü olan bu kitap ona uykuyu unutturacak… Olağanüstü.” 

     Kitaptan kısa bir bölüm (Tanrı konuşuyor): 

       “Böylece, kendimi sınamak istermişçesine, bir dünyaya girer gibi Melville’in kitaplarından birinin içine girdim ve sanki evimmiş gibi o kitabın içinde yaşadım. 

       Oldukça sarsıcı bir deneyim oldu bu. Alışkanlık haline getirilmesini kimeye tavsiye etmem.Ben Tanrı olduğum için, delirmeden veya mahvolmadan böyle birşey yapabilirim. İnsanlar da kitapların içine girebilirler, orada sonsuza kadar kaybolma riskleri vardır. Sadece Tanrı ve gümüşbalıkları bir kitabın içine güvenle girebilir. 

       Bir yerden gitmek isteyen herkes, yanına ne alacağını kararlaştırmak için, bir döküme ihtiyaç duyar. Bilimi, bu yolculuk için yapılan bütün hazırlıkların bir toplamı olarak gördüm. İnsanlar, benim ne istediğimi benden önce anlamışlardı. Bana çıkış kapısını gösteriyorlardı.Beni kapı dışarı ediyorlardı! 

       Kendime neden gitmek istediğimi sordum ve cevabı buldum. Dünyamın kusurlu bir eser olduğunu, daha bir sürü çalışma gerektiren bir eskiz olduğunu çoktandır biliyordum. Söz konusu düzeltme çabasının, bu gezegende, bu varlıklarla gerçekleştirilemeyeceğini en sonunda kabullenmiştim. Yarattığım şey kötüye gidebiliyor, ama silinemiyor ve değiştirilemiyordu; ulaştığımız kargaşa artık ezici boyutlardaydı. Evrenimi iyileştirmek için insanoğlundan yararlanma çabalarımın sonuna gelmiştim. Ancak gitmeme yardım edebilirlerdi artık.”

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (5. bölüm)

      4. bölüme dönmek için tıklayın

       Önceki bölümde, yaklaşık 252 milyon yıl önce meydana gelen ve gezegenimizin tarihinde yaşanan en büyük kitlesel tükenme olayı olan Permiyen-Trias (Pe-Tr) Yok Oluşu’na kadar gelmiştik. Hatırlarsanız, Büyük Ölüm diye de anılan bu tükenme olayıyla deniz canlısı türlerinin %96’sı, kara omurgalılarının da %70’i yok olmuştu. Şimdi de, canlılığın bu felaketten sonra nasıl toparlandığına değinerek evrimsel tarihçemizde biraz daha yol alacağız. Ama önce, gezegenimizin o zamanki jeolojik durumuna kısaca bir göz atmakta fayda var. 

       Pe-Tr Yok Oluşu ile başlayan Mezozoik Zaman’da volkanik, iklimsel ve evrimsel aktiviteler oldukça yoğundu. (* Mezozoik Zaman 251 – 65 milyon yıl aralığını kapsar ve eskiden yeniye doğru sırasıyla şu üç dönemden oluşur: Trias, Jura ve Kretase.) Permiyen Dönem’de oluşumu tamamlanan Pangea süperkıtası, Trias’ın sonlarına kadar varlığını sürdürdü ve Jura Dönemi’nde (yaklaşık 175 milyon yıl önce) parçalanarak iki ana kara kütlesine ayrılmaya başladı (kuzeyde Lavrasya, güneyde Gondvana.) Bu parçalanma gerçekleşmeden önce, dev bir kara kütlesi olan Pangea’nın çoğu kesimi denizden uzak olduğu için Trias Dönemi’nde iklim genellikle sıcak ve kuraktı; Pangea’nın iç kısımları çöllerle kaplıydı, kutup bölgeleri kışın bile soğuk değildi ve bölgeler arasında ciddi sıcaklık farkları mevcuttu. Pangea’nın yavaş yavaş parçalanması ve dolayısıyla kıyı şeritlerinin artmasıyla iklim daha nemli, ılıman ve stabil hale geldi. Jura’nın sonlarına doğru kutuplarda buz birikimi ve mevsimsel kar yağışı başladı. Kretase’nin sonlarına gelindiğinde, atmosferdeki CO2 seviyesi artarak, gezegenin ısısını hapsetmeye başlamıştı. Dolayısıyla genel sıcaklık günümüzdekinden epey yüksekti. Kıtaların hareketiyle meydana gelen bu ve benzeri değişiklikler, canlıların evriminde her zamanki gibi önemli bir rol oynadı. 

    Şekil 1: Pangea süperkıtası parçalanarak ikiye (Lavrasya ve Gondvana) ayrılmaya başladı. 

       Pe-Tr Yok Oluşundan sağ çıkmayı başaran az sayıda canlı türü, zamanla çeşitlenerek biyosferi yeniden canlandırdı. Fırsatçı organizmaların (örnek: Lystrosaurus, Claraia, Eumorphotis, Unionites, Promylina) boşalan alanları hızla doldurduğu bu “felaket sonrası dönemde”, karmaşık ekosistemler oluşturma yeteneğine sahip özelleşmiş hayvanların toparlanması ise oldukça uzun bir zaman aldı. Yapılan son araştırmalara göre canlıların toparlanma süreci, tükenme olayından ancak 4-6 milyon yıl sonra (Trias Dönemi’nin ortalarında) başlamış; sürecin gerçek anlamda tamamlanması ise çok daha uzun sürmüş ve Trias Dönemi’nin sonlarına kadar sarkmıştır (yani 30 milyon yıl sürmüştür.) Bu gecikmenin birçok sebebi olmakla birlikte, Pe-Tr sırasında okyanusların yüzey ısısının canlı sağkalımı açısından oldukça yüksek bir sıcaklığa (40 °C) erişmesi önemli bir etkendir.

    Deniz yaşamı:

       251 milyon yıl önce Mezozoik Denizel Devrimi (MMR) diye isimlendirilen bir süreç başladı. Paleozoik Fauna ile Modern Fauna arasında önemli bir geçiş dönemi olarak kabul edilen bu dönemde, sert-kabuklu canlılar (mercanlar, kabuklu yumuşakçalar, yengeçler gibi) ile beslenen yırtıcıların (durofajlar) hızlı adaptasyonu gerçekleşti. Bu durofaj yırtıcılar arasında placodontlar, ichthyosaurlar, Omphalosaurus, mosasaurlar ve bazı köpekbalığı türleri sayılabilir. Ortaya çıkan bu avcı baskısı, kabuklu deniz omurgasızlarının yeni savunma ve korunma yöntemleri geliştirmesine yol açtı. Tutundukları bölgeye yeniden yapışamayan hareketsiz hayvan türleri (örneğin dallı bacaklılar, deniz zambakları, karından bacaklılar, midyeler ) kolay avlar haline gelirken, avcılardan saklanabilen veya kaçabilen hızlı ve kıvrak türler evrimsel bir avantaja kavuşmuş oldu. MMR’nin sonuçları, günümüz omurgasızlarında da gözlemlenebilir. 

    Şekil 2: Durofaj yırtıcılardan birisi olan Ichthyosaurus 

       Canlılar, Trias Dönemi’nde yepyeni hayatta kalma yolları geliştirdi. Ancak ortaya çıkan çeşitlenme düzenli olmaktan çok uzaktı. Buna karşın balık faunası oldukça düzenliydi, ki bu da ne kadar az sayıda balık familyasının Pe-Tr’ı atlatabildiğine işaret eder. Günümüzde yaşayan birçok balık türünü kapsayan teleost balıklar Trias Dönemi’nde ortaya çıktı. Teleost balıklar, kemikli balıkların iki sınıfından biri olan Actinopterygii’ye (Işınsal Yüzgeçliler) ait bir alt sınıftır. (Hatırlayacağınız gibi bu yazı dizisinin 3. bölümünde detaylı anlatılmıştı.) Mezozoik ve Senozoik zamanlarda daha da çeşitlenerek artan teleost balıklar, şu anda bilinen tüm balık türlerinin %96’sını kapsar. Yeni evrimleşen taş mercanları, Devoniyen Dönem’de ve günümüzde görülen dev resiflere kıyasla oldukça mütevazi sayılabilecek küçük resifler oluşturdu. Böylece resif ekosistemleri yenilenmeye başladı. 

       Başarılı yumuşakçalardan olan Ammonitlerin Pe-Tr’tan sağ çıkan tek bir soy hattı hızla evrimleşerek, eskisine göre çok daha yüksek bir çeşitliliğe ulaştı ve açık denizlerin omurgasızlar dünyasında baskın hale geldi. Neredeyse tamamen yok olan derisidikenliler Trias Dönemi’nde tekrar çeşitlenerek artarken, dallıbacaklılar hiçbir zaman tam olarak toparlanamadı. Bu süreçte özellikle iki derisidikenli sınıfında birçok yeni tür evrimleşti: Euechinoidea (deniz kestaneleri) ve Asteroidea (deniz yıldızları). 

       “Sürüngen Çağı” diye de adlandırılan Mezozoik Zaman’da birçok su sürüngeni yaşıyordu. Bazen hatalı bir şekilde dinozor sanılan bu su sürüngenlerine örnek olarak Sauropterygia (Pachypleurosaur, Nothosaurus, Placodont, Plesiosaurus ve Pliosaurus gibi), ilk Thalattosaurlar (örnek: Askeptosaurus) ve oldukça başarılı bir tür olan Ichthyosaurlar verilebilir. Bunlara biraz daha yakından bakalım: 

       İlk örnekleri 245 milyon yıl önce görülmeye başlanan Sauropterygia üst takımı, karasal atalardan evrimleşen (yani karadan suya dönen), Mezozoik Zaman’da çeşitlenerek denizlerde yaygınlaşan, Mezozoik’in sonunda da nesli tükenen su sürüngenlerini tanımlar. Bu üst takımın en belirgin özelliği, omuz kemerlerinde (pectoral girdle) gerçekleşen çarpıcı bir adaptasyondur. Güçlü yüzgeç hareketi sağlayan bu adaptasyon, daha sonra ortaya çıkan Pliosaur gibi Sauropterygia türlerinin leğen kemiklerinde meydana gelmiştir. 

    Şekil 3: Sauropterygia örnekleri

    Sol üstte bir Placodont fosili, sağ üstte Pliosaurus, sol altta Plesiosaurus, sağ altta Nothosaurus görülmektedir. 

       İlk örnekleri 250 milyon yıl öncesine uzanan Ichthyosaurların kökeni de yine karadan suya geri dönen bir grup kara sürüngenine dayanır (bkz. Şekil: 2) 1-16 metre uzunluğa erişebilen ichthyosaurlar, özellikle Trias ve erken Jura dönemlerinde okyanusların baskın avcısıydı. Bu unvan, geç Jura döneminin başlarından itibaren, başka bir deniz sürüngen grubu olan ve en eski örnekleri 205 milyon yıl önce görülen Plesiosauruslara geçti. Ichthyosaurların nesli, Kretase’nin sonlarında henüz kesin olarak bilinmeyen nedenlerden ötürü tükendi.

    Kara yaşamı:

    Ana bitki gruplarının hemen hepsi Pe-Tr’ı atlattı; fakat Trias Dönemi’nde görülen bitki familya, cins ve türleri, Permiyen atalarından hem ekosistemdeki yayılım oranları hem de genel özellikleri bakımından oldukça farklıydı. Trias’ın erken dönemlerinde en yaygın görülen bitkilerden birisi Pleuromeia idi (sporlu ağaçlardan oluşan fırsatçı bir cins.) İklimin çok önemli bir rol oynadığı bu çeşitlenme sürecinde Pleuromeia gibi fırsatçı bitkiler, canlıların yeniden kolonizasyonu için gerekli koşulları yarattı. Tohumlu bitkiler karasal habitatlarda baskın hale geldi. Permiyen sonlarında baskın olan kozalaklı bitkiler, Trias’ın ilk birkaç milyon yılında ender görüldü; ta ki Trias ortalarında, özellikle kuzey yarım kürede yeni kozalaklı bitki türleri evrimleşinceye kadar. Permiyen boyunca ve Trias’ın başlarında güney yarım küredeki en baskın bitki türlerinden olan glossopteridler (Glossopteris), yerlerini Dicroidium gibi tohumlu eğreltilere bırakmaya başladı. İlk kez Trias’ta ortaya çıkan Bennettitales ve Permiyen’den beri varlığını sürdüren Cycadales gibi tohumlu bitki takımları da yine dönemin karasal bitki örtüsünü oluşturan önemli üyelerindendi. 

       Bir önceki yazıda tanıştığımız terapsidler de birçok kara hayvanı gibi Pe-Tr Yok Oluşu’ndan ciddi anlamda etkilendi. Gorgonopsianlar tamamen yok olurken, geriye kalan gruplarda (disinodontlar, sinodontlar, terosefaliyanlar) da sayılı tür hayatta kaldı. Özellikle etobur olan dev boyutlu gorgonopsianların ve otobur olan pareiasaurların yok olmasıyla boşalan ekolojik yaşam alanlarını, geriye kalan bu sayılı tür doldurdu. Bunlar Trias’ın başlarında ve ortalarında çeşitlenerek tüm dünyaya yayıldı, Trias’ın sonlarında ise nesilleri tükendi. Yaklaşık 240 milyon yıl önce “gerçek köpek dişliler” anlamına gelen Gomfodont sinodontlar (Eucynodontia) ve Rhynchosaurlar evrildi.  Önceki yazıdan hatırlayacağınız gibi, sinodont (cynodont) kelimesi “köpek dişi” anlamına gelir. Modern memelileri ve onların yaşamış tüm akrabalarını kapsayan sinodontlar, Permiyen’in sonlarında evrimleşen bir terapsid grubuydu.

     

    Şekil 4: Eucynodontia

    Şekil 5: Rhynchosaur 

       Trias’ın erken dönemlerinde ortaya çıkan Pseudosuchianlar, altın çağları olan Trias’ın sonlarında karaların baskın etoburları haline geldi. *Pseudosuchianlar, timsahsıları (Crocodilia takımı) ve timsahsıların soy hattına dahil olan tüm arkozorları kapsar. Pseudosuchianların nesilleri, Trias’ın sonunda gerçekleşen kitlesel yok oluşta iki grup hariç (Sphenosuchia ve Crocodyliformes) tamamen tükendi. Bunlardan Crocodyliformes, modern timsahsıların atasıdır. Pseudosuchianların yok olmasıyla, karasal habitatlarda dinozorların egemenliği başlamış oldu; bu arada timsahsılar da nehirlerde, bataklıklarda ve okyanuslarda çeşitlenerek arttı. Günümüzde bu soy hattından geriye kalan familyalar timsahlar, aligatörler ve gavyallardır.

    Dinozorlar Çağı başlıyor:

    Trias’ın sonlarında (231 milyon yıl önce) arkozor atalarından ilk uçamayan dinozorlar evrimleşti ve erken Jura Dönemi’nden Kretase’nin sonuna kadar, yaklaşık 135 milyon yıl boyunca da karaların baskın kara omurgalıları haline geldi. “Dinozor” kelimesi her ne kadar “korkunç kertenkele” anlamına geliyor olsa da bu, hatalı bir tanımdır; çünkü dinozorlar kertenkele değildir, sürüngenler içerisinde başlı başına bir gruptur. 

       Bilinen en eski dinozorlar, 1-2 metre boyundaki bipedal avcılardır. Atasal olarak bipedal (iki ayak üzerinde yürüyen) olsalar da, birçok dinozor grubunda dört uzuv kullanımı da görülür. Paleontologlar, fosil kayıtlarından elde edilen verilere dayanarak hem otobur hem de etobur türleri bulunan Dinosauria kladında 1000’den fazla tür tanımlamıştır. Bilim dünyası, dinozorların vücut ısılarını hangi yolla kontrol ettikleri konusunda tam bir fikir birliğine varmış değildir. Endotermik (memeliler ve kuşlar gibi), ektotermik (çoğu balık, amfibi ve sürüngen gibi) veya her ikisi birden olabilirler. Özellikle Avustralya ve Antarktika’da keşfedilen kutup dinozorları, tüm dinozorların ektotermik olduğuna ilişkin varsayımın hatalı olduğunu ortaya koymuştur. İlk fosilleri 19. yüzyılda bulunan dinozorlar boynuz, sorguç, kemikli zırh veya dikensi plaka gibi yapılara sahiptir. Yumurtlayarak üreme (sert kabuklu amniyotik yumurta) ve yuva yapımı, tüm dinozorların ortak özelliklerindendir. Ancak sanılanın aksine kiloları 120 ton’a, uzunlukları da 58 metre’ye ulaşabilen dinozorların hepsi dev boyutlu değildir, hatta birçoğu oldukça ufaktır. Örneğin Epidexipteryx hui isimli dinozor türü 25 cm’den büyük değildir.

       Dinozorlar ilk ortaya çıktıklarında ortamlarındaki baskın tür değillerdi; karasal habitatlar çeşitli terapsid ve diapsid sürüngenler tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Dinozorların baş rakipleri ise biraz önce değindiğimiz Pseudosuchianlardı. Ancak Trias’ın sonlarına doğru bu hayvan türlerinden birçoğunun tükenmesiyle boşalan alanlar her zaman olduğu gibi başka hayvanlar -bu durumda dinozorlar-  tarafından dolduruldu. 

       Dinozorlar, Trias’ın sonları ve Jura’nın başlarında halen tek bir süperkıta halinde olan Pangea’nın her tarafına yayılmıştı. Dönemin dinozor faunası etobur ve sauropodomorf otoburlardan oluşuyordu. Trias’ın sonlarında potansiyel bir besin kaynağı olan açık tohumlu bitkilerin çeşitlenerek artmasıyla, otobur dinozorlar özellikle kozalaklı bitkilerden oluşan bu kaynağı sindirmeye yarayan yeni adaptasyonlar geliştirdi. 

       Yaklaşık 225 milyon yıl önce görülmeye başlanan sauropodomorf dinozorlar (Sauropodomorpha), uzun boyunları ve boylarıyla gezegenimizde yürümüş olan en büyük hayvanlardı. Otobur olan bu dinozorlar, yüksekteki besinlere rahatlıkla ulaşabiliyordu ancak dişleri zayıf ve kaşık sekilliydi. Ezme ve öğütmeye pek yaramayan bu dişleri nedeniyle, sert bitkisel besinleri sindirebilmek için başka mekanizmalara ihtiyaçları vardı: Sindirimlerini, modern kuşlar ve timsahlardakine benzer mide taşları (gastrolit) sayesinde gerçekleştiriyorlardı. Sauropodomorf dinozorlar, yüksek iştahlarıyla başa çıkabilmek için çok sık diş değiştirirdi; bazı türler için diş değişim oranları şöyledir: Nigersaurus 14 gün, Camarasaurus 62 gün ve Diplodocus 35 gün. Bilinen en eski sauropodomorf dinozor yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki Saturnalia’dır; fakat sauropodomorflar Trias’ın sonlarında dönemin en büyük dinozorları haline geldi. Sonradan evrilen Supersaurus, Diplodocus hallorum ve Argentinosaurus gibi sauropodlar, 40-60 metre uzunluğa ve 120 ton’a erişiyordu. 

    Şekil 6: Sauropod dinozorlardan birisi olan Apatosaurus louisae (popüler ismiyle Brontosaurus) 

       Kretase Dönemi’nde meydana gelen önemli bir değişim çiçekli bitkilerin evrimidir (130 milyon yıl önce.) Yaklaşık 40 milyon yıl boyunca oldukça hızlı bir şekilde çeşitlenen çiçekli bitkilerin bu evrim hızında polen taşıyan böceklerin önemli bir etkisi olmuştur. Kretase’nin sonlarına gelindiğinde ise ilk çimen ve otlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yaşayan çeşitli otobur dinozor türleri, besinleri ağızda sindirmeye yarayan karmaşık yapılar geliştirmişti. Örnek olarak, ilk üyeleri 161 milyon yıl önce ortaya çıkan ceratopsialar, iguanodontialar ve 115 milyon yıl önce yaşamış olan Nigersaurus gibi dinozorlar verilebilir.

    Kretase’nin sonlarında dünyada 3 ana dinozor faunası mevcuttu:

    1. Kuzey Amerika ve Asya’nın kuzey kesimlerinde: Meşhur Tyrannosaurus rex’in de dahil olduğu tyrannosauridler ve Maniraptora kladına ait çeşitli küçük theropodlar.

    2. Ayrılmış olan Gondvana kıtasını kapsayan güney kesimlerde: Abelisauridler ve titanosaurlar.

    3. Avrupa’da: Dromaeosauridler, rhabdodontid iguanodontianlar, nodosaurid ankylosaurianlar ve titanosaurlar.  

     

    Şekil 7: Tyrannosaurus 

       Fosil kayıtlarındaki ilk uçan sürüngenler olan Pterosaurların görülmesi yaklaşık 228 milyon yıl önceye denk gelir. Popüler medyada çoğu zaman hatalı bir şekilde uçan dinozorlar olarak tanıtılan Pterosaurlar’ın kökeni henüz tam olarak aydınlatılmamıştır; ama bilinen bir şey varsa, o da dinozor olmadıklarıdır. Kanatları deri, kas ve dokulardan oluşan ve bileklerinden ellerindeki dörder parmağa uzanan gergin bir zardan oluşur. Daha ilkel türlerin uzun ve dişli çeneleri, uzun kuyrukları vardır. Daha sonra evrilen türlerde ise kuyruk boyu kısalmış, dişler kaybolmuştur. Çoğu, vücutlarını ve kanatlarının bir kısmını kaplayan bir kürke sahiptir. Bu kürk, piknofiber denilen kıl benzeri benzeri yapılar içerir. 

    Şekil 8: Pterosaur türlerinden biri olan Sordes pilosus 

       Jura Dönemi’nin sonlarında, yaklaşık 160 milyon yıl önce ise theropod dinozorlardan evrilen ve modern kuşların atası olan ilkin kuşlar görülmeye başlandı. Bu kuşlar, dinozor atalarından kendilerine miras kalan dişlere ve uzun, kemikli kuyruklara sahipti. Fosil kayıtlarından elde edilen veriler, dinozorlar ile kuşların başka ortak özelliklerini de ortaya koyar: moleküler ve embriyolojik benzerlikler, tüyler, boşluklu ve hafif kemikler, sindirime yardımcı olması için yutulan mide taşları, sürüngen pulları, pençe yapıları, solunum sistemleri, yuva yapımı ve kuluçka davranışları vb. Çoğu paleontolog tarafından dinozorların bir alt grubu kabul edilen kuşlar, birçok hayvan grubunun yanı sıra dinozorların da soyunu tüketen ve yaklaşık 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu’undan sağ çıkmayı başarmıştır. Dolayısıyla kuşlar, dinozorlardan geriye kalan tek soy hattıdır; bu nedenle kuşlara “modern dinozorlar” da diyebiliriz. 

       Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Tüyler, tüm dinozor gruplarında görülen ama zamanla bazılarında kaybedilmiş olan ortak bir özelliktir. 1990’lı yıllardan itibaren düzinelerce tüylü (veya proto-tüylü) dinozor fosili keşfedilmiştir. Daha önce kısaca bahsettiğimiz pterosaurlarda ise piknofiber denilen tüy benzeri yapılar vardır. Ayrıca timsah pulları üzerinde yapılan çalışmalar, sadece kuş tüylerine özgü olduğu sanılan bir keratin türünün timsahsılarda da bulunduğunu göstermiştir. Bütün bu bulgular timsah pullarının, kuş tüy ve teleklerinin, dinozor prototüylerinin ve pterosaur piknofiberlerinin aynı ilkel arkozor derisinden köken aldığına işaret ediyor olabilir. 

       Tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki bir geçiş fosili sayılan ve yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış olan Archaeopteryx, dinozorlar ile kuşların ortak kökenine işaret eden ilk örneklerdendir. S. deserti isimli bir theropod dinozor fosili üzerinde yapılan çalışmalar, bu fosilde, kuş tüylerindeki ana protein olan beta-keratin bulunduğunu göstermiştir. Tüylerin narin yapıları nedeniyle zor fosilleşiyor olması, fosil kayıtlarında tüylü dinozor sayısındaki görece azlığın nedeni olabilir. Doğrudan gerçek tüy içeren türlerin sayısı şu an için 41’dir, bunlardan sadece birkaç tanesi: Anchiornis huxleyi, Epidexipteryx hui, Microraptor zhaoianus, Sinosauropteryx prima, Changyuraptor yangi, Velociraptor mongoliensis, Protarchaeopteryx robusta  vs. Bilim insanları 2010 yılında Anchiornis huxleyi fosili üzerinde kapsamlı bir pigment çalışması yaparak, bu hayvanın tüy renklerini ve desenini belirlemiştir. Böylece Anchiornis huxleyi, gerçek renkleriyle tanımlanan ilk Mezozoik dinozor olmuştur.

     

    Şekil 9: Anchiornis huxleyi

       Trias’ın sonlarında (yaklaşık 225 milyon yıl önce) ortaya çıkan ilk memelilerin yanı sıra, bu yazıda bahsetmediğimiz daha başka birçok hayvan türü de Mezozoik Zaman’da evrimleşmiştir. Bunların hepsine, bir sonraki bölümde değineceğiz. 

     

    Bu yazım, Ateist Derginin 10. sayısında yayımlanmıştır.

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Oxyrrhis marina’nın avından gen çalma özelliği

       Oxyrrhis marina tek hücreli ve çift kamçlılı bir mikroskobik deniz planktonudur. Bu canlıda olağanüstü ve mecazen “şeytani” bir hayatta kalma yöntemi evrimleşmiştir. O. marina‘nın British Columbia Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılan özelliği, ufak görünmekle birlikte köpekbalıklarının avcılık yeteneklerini bile aşan bir şey. Nature Communications’da yayımlanan makaledeki bilgilere göre O. marina o kadar iyi bir avcı ki, avının genini alarak o geni kullanmak suretiyle ışıktan enerji üretiyor; bu enerjiyle de avını sindiriyor. 

    Resim: Oxyrrhis marina

       UBC botanik profesörü ve makalenin yazarlarından biri olan Prof. Patrick Keeling bu konuda şunları söyledi: “İlginç bir lateral gen aktarımı söz konusu. Araştırmalarımıza göre Oxyrrhis, tamamen deniz bakterilerine ait olan ve fotosentez için kullanılan bir geni kendi yapısına katmış durumda. Bunu büyük ihtimalle bakteriyi yediğinde aldı, ama işin ilginç yanı bu genin rhodopsin denilen, ışıktan enerji üretmeye yarayan bir protein üretiyor olması. Oxhrrhis’in vücudunda o kadar çok rhodopsin bulunur ki proteinin imzası olan pembe rengini bile almıştır. Hipotezimize göre, bakterilerin de sıklıkla yaptığı gibi ışıktan enerji elde etmek için rhodopsini kullanıyor, ama avını sindirmek için de yine bu proteinle ürettiği enerjiden faydalanıyor. İlginç bir metabolik taktik.” 

      * Not: İnsan gözünde de buna benzer opsin isimli bir protein üretilir. Opsin, karanlık ortamlarda görmeyi mümkün kılar, ama enerji üretme özelliğine sahip değildir. 

    Resim: Oxyrrhis marina

       Oxyrrhis marina, kızıl gel-gitlerden de sorumlu olan bir deniz planktonu familyasına aittir. Sığ sularda yaygın olarak yaşar ve bu anlatılan “avının genini çalma” yeteneğine ek olarak mecbur kaldığı zaman kendi türünü de gıda olarak kullanır. Yamyam diyebiliriz kendisine; kendi büyüklüğünde canlıları bile sindirebilir. Bu nedenle “yırtıcı” sınıfına sokulmayı köpekbalıkları kadar hak eden, hatta onların avcılık yeteneklerini biraz da aşan bir konumdadır. Öldürülmesi de çok zordur.

       Bu yazı, Nature Communications ve Phys.org sitesinden alınan bilgilerin ışığında yazılmıştır.

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (2. bölüm)

    1. bölüme dönmek için tıklayın

     

       Önceki yazıda Dünya’daki yaşamın ilk dönemlerine kısaca değinmiş; bildiğimiz en eski canlının görüldüğü 3,5-3,8 milyar yıl önceden (myö) başlayarak, eşeyli üremenin evrildiği 1,2 myö’ye kadar gelmiştik. Eşeyli üremenin devreye girmesi ve çok hücreli canlıların evrilmesiyle, Dünya’da muazzam bir genetik çeşitlilik doğduğunu ve evrimin büyük bir hız kazandığını da belirtmiştik. Şimdi de bilgilerimizi anımsamak için kaldığımız yerin biraz gerisinden alarak yaşamın tarihçesine devam edelim. 

       1,4 myö (milyar yıl önce) sayıları iyice artmış olan fotosentez yapan canlılar, özellikle de siyanobakteriler okyanusları adeta işgal etmiş durumdaydı; buna bağlı olarak stromatolit çeşitliliğinde de büyük bir artış görüldü.

       1,2 myö tek hücreli bir ökaryotta, farklı cinsiyette iki bireyin veya eşeyin iştirakını gerektiren eşeyli üreme evrildi. Yine bu dönemde ilk kırmızı algler ortaya çıktı. Şu an için eşeyli üreme gerçekleştirdiğini bildiğimiz en eski canlı Bangiomorpha pubescens isimli bir kırmızı alg türüdür.

       1,1 myö kamçılı bir protista grubunu oluşturan dinoflagellatlar evrildi. Kamçıları sayesinde hareket edebilen dinoflagellatlar, su yüzeyine düşen ışığı yansıtma özelliğine (Biyolüminesans) de sahiptir. Geceleri denizde gördüğümüz yakamozdan bu canlılar sorumludur.

       1 myö ilk Vaucheria alglerini görürüz. 

    Şekil 1: Bir dinoflagellat örneği

        Buradan itibaren myö birimini bırakıp milyon yıl birimine geçiyoruz. 

       900 milyon yıl öncesine geldiğimizde çok hücreli canlıların sayısı iyice artmış durumdadır. Yaklaşık 850-630 milyon yıl öncesini kapsayan dönemde, Dünya’nın buz tabakalarıyla örtülerek kartopuna dönüştüğü (2. Kartopu Dünya) bir buz devri yaşandığı düşünülmektedir; ancak bu görüş henüz hipotez aşamasındadır. [Önceki yazıda değindiğim Büyük Oksijenlenme Olayı ile tetiklenen, tarihin ilk ve en uzun buz devri olan 1. Kartopu Dünya –yani Huroniyen- ile karıştırmayınız.] Dünya’nın tam bir kartopuna dönüşüp dönüşmediği, ekvator bölgesinde bir miktar suyun kalıp kalmadığı gibi sorular da hipotezle ilgili cevap bekleyen konulardır. Ancak, fosilleri Kartopu Dünya’dan öncesine ait olan birçok önemli ökaryotun (kırmızı, kahverengi ve kromofit algler gibi) günümüzde de yaşamını sürdürüyor olması, bu dönemde Dünya’nın bir yerlerinde sıvı halde suyun kalmış olduğu varsayımını doğrular niteliktedir.

      750 milyon yıl önce, birçoğu hareket yeteneğine sahip tek hücreli ökaryotik organizmalar olan ilk protozoalar ortaya çıkar.

      600 milyon yıl önce atmosferik oksijenin daha da birikmesiyle ozon tabakası oluşmuştur. Atmosferin üst tabakalarındaki bazı O2 molekülleri, Güneş’in UV ışınlarının enerjisini soğurarak Oksijen atomlarına (O) ayrışmış, bu atomlar da kalan O2 molekülleriyle birleşerek ozon moleküllerine (O3) dönüşmüştür. Bu yolla oluşan ve UV ışınlarının zararlı etkilerini azaltan ozon tabakası, ileride evrilecek olan karasal yaşamı mümkün kılmış; böylece o zamana kadar sadece okyanusların derin bölgeleriyle sınırlı olan yaşanabilir habitatı, okyanus yüzeylerini ve karaları da kapsayacak şekilde genişletmiştir.

    EDİKARA DÖNEMİ

    Proterozoik Devrin sonunu oluşturan, 635-542 milyon yılları arasındaki jeolojik zaman dilimine Edikara Dönemi denir. 2. Kartopu Dünya’nın ardından gelen bu dönemde Edikara faunası olarak bilinen ve şimdilik yüzden fazla tanımlanmış canlı cinsini içeren bir fauna oluşmuştur. Farklılaşmış dokuya sahip çok hücrelileri temsil eden ve süngerler ile protozoalar hariç hayvanlar aleminin tamamını kapsayan metazoalar, ilk kez Edikara faunasında ortaya çıkar. Yumuşak dokulu çok hücreli hayvanlara ait en eski fosiller bu faunaya aittir. İçlerinde süngerler ve deniz anaları gibi bazı tanıdık şube üyelerinin yanı sıra, günümüzde bilinen hiçbir şubeye ait olmayan birçok tuhaf görünümlü hayvan da vardır. Edikara faunasına dahil olan hayvanlardan bazıları Arkarua, Charnia, Ediacaria, Marywadea, Onega, Pteridinium, Yorgia, Dickinsonia, Tribrachidium, Cyclomedusa ve Kimberella’dır.

    Şekil 2: Edikara faunası 

       Bu dönemin ortalarında (yaklaşık 580 milyon yıl önce) sölenterler (Cnidaria) şubesinin ilk üyeleri evrilmeye başlamıştır. Anemonlar, denizanaları, mercanlar ve hidralar bu şubeye aittir. Süngerlerden çok daha karmaşık olan sölenterler gerçek anlamda dokulara, sinir ve kas hücrelerine, hatta bazıları duyu organlarına bile sahiptir. Denizanaları, kaslarını kullanarak hareket eden ilk hayvanlar olabilirler.

       İlk bilaterialara (çift yönlü simetri gösteren canlı) da Edikara Dönemi’nde rastlarız; ki bilinen en eski bilateria da Kimberella’dır (555 milyon yıl önce). Bir diğer ilkel bilateria şubesi de yine bu dönemde ortaya çıkan yassı solucanlardır (Platyhelminthes.) Yassı solucanlar bir kafaya, bedenleri boyunca dizilen sinir hücrelerine ve ilkel bir beyne sahiptir. Ayrıca özelleşmiş bir sindirim ve boşaltım sistemleri de vardır. Bazıları, baş kısımlarında yer alan ışığa duyarlı hücreler sayesinde ışığın hem yönünü, hem de yoğunluğunu algılayabilir. 

       Edikara fosilleri seyrektir, çünkü çok daha kalıcı fosiller oluşturan sert kabuklu canlılar bu dönemde henüz evrilmemiştir. Bu nedenle paleontologlar bu tür canlıları tanımlarken iz fosillerden, mikrofosillerden ve kemofosillerden de faydalanmak zorunda kalır. Fakat bu narin canlıların, zor fosilleşme özelliklerine rağmen geriye yine de incelenecek fosiller bırakmış olması, üstlerinin ani bir şekilde kül veya kumla örtülmüş olabileceğini düşündürmektedir. 

    Şekil 3: Edikara dönemine ait fosil örnekleri

    KAMBRİYEN DÖNEMİ

    Edikara’dan sonra, 542-495 milyon yıl aralığındaki Kambriyen Dönem başlar. Bu süreçte biyolojik çeşitlilik, dolayısıyla da karmaşık canlı türleri ve onlara ait fosiller hızla artış gösterdiği için Kambriyen Patlaması diye de isimlendirilir. Mineralize vücut bölgelerine sahip canlılar ilk kez bu dönemde evrildiği için fosil kayıtlarında muazzam bir “patlama” gözlemlenir. Fakat bilimi çarpıtmaya çalışan bazı kişilerin iddialarının aksine, yaklaşık 50 milyon yıl süren (!) Kambriyen Patlaması ne yaşamın kökenidir, ne de aniden meydana gelmiştir. Bununla birlikte jeolojik zaman bağlamında oldukça hızlı bir evrimleşme söz konusudur. Bu ani oluşum görüntüsü, zamanında canlıların daha basit türlerden aşamalı olarak evrildiğini öne süren Darwin’i bile şaşırtmıştı. Darwin, bu durumun teorisinin zorluklarından biri olduğunu ifade etmiş, ama fosil kayıtlarının yetersizliğini de vurgulamıştı. Nitekim zamanla keşfedilip tanımlanan Edikara fosilleri, Darwin’in kuramını desteklemiş ve güçlendirmiştir. 1959 yılına gelindiğinde, keşfedilen fosillerin doğru bir şekilde tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla, yaşamın Kambriyen ile başladığına ilişkin bilimsel önyargı kırıldı ve Kambriyen öncesine dair araştırmalar hız kazandı. 

       Günümüzdeki modern hayvan şubelerinin ve vücut planlarının çoğunun kökenini Edikara’dan ziyade Kambriyen’de buluruz; çünkü Edikara faunası Kambriyen Patlaması ile eşzamanlı olarak büyük ölçüde yok olmuştur. Edikara canlılarının evrim ağacında tam olarak nereye oturduğu ve soylarının neden tükendiği konusunda farklı görüşler olmakla birlikte, bu konuda henüz fikir birliğine varılmamıştır. 

       Kambriyen’de yaşam genel anlamda hala okyanuslarda ve daha ziyade de okyanus tabanlarında devam ediyordu. Fakat gittikçe karmaşıklaşan ve sayıları artan deniz canlılarının okyanusların farklı bölgelerini işgal etmesiyle yepyeni ekosistemler oluştu. Kambriyen’in erken dönemlerinde (535 milyon yıl önce) ortaya çıkan şubelerden bazıları şunlardır: Kordalılar (Chordata), eklembacaklılar (Arthropoda), derisi dikenliler (Echinodermata), yumuşakçalar (Mollusca), dallı bacaklılar (Brachiopoda), delikliler (Foraminifera), ışınlılar (Radiolaria), yarı sırtipliler (Hemichordata.)

       Mineralize vücut yapılarına sahip ilk canlıların bu dönemde görüldüğünü söyledik. Gerçekten de kabuk, diken, tüp gibi farklı yapıları içeren fosillerin ilk ortaya çıktığı dönem Kambriyen’dir. Ayrıca bu dönemde iz fosilleri de çok daha karmaşık hale gelir ki bunlardan en eskisi olan Treptichnus pedum Edikara’nın sonu; Kambriyen’in de başlangıcı kabul edilir. Peki ama, bu iz fosiller neden bu kadar önemlidir? Edikara’nın sonlarında yaşayan ve deniz tabanında sadece basit, yatay izler bırakan metazoaların aksine, Kambriyen’de tortuların derinlerine doğru dikey bir şekilde tünel kazma davranışının izlerine rastlanır. Bu iz fosillerin, Edikara faunasındakilerden çok daha karmaşık canlılar tarafından yapıldığı açıktır. Ayrıca bu karmaşık iz fosiller, Edikara faunasına ait fosillerden daha üst tabakalarda yer alır ve farklılaşmış doku ve organlara sahip hareketli bilateriaların varlığına kanıt teşkil eder. Bilateriaların ortaya çıkışıyla deniz tabanları kalıcı olarak değişmiştir ki bu olaya Kambriyen Substrat Devrimi denir. Bu önemli sürece kısaca değinelim: 

       Önceleri deniz tabanında yaşayan canlılar, bakteri ve arkelerden meydana gelmiş çok tabakalı bir katman olan mikrobiyal matların üzerinde gezinirdi. En fazla birkaç cm kalınlığında olan mikrobiyal matlar, dipteki tortular ile suyun arasında bir bariyer görevi yaparak deniz tabanının alt bölgelerinin nispeten oksijensiz kalmasını sağlıyordu. Fakat dikey biçimde kazı yapan bilateriaların ortaya çıkışıyla bu mikrobiyal matlar parçalandı; böylece su ve oksijen, deniz tabanının daha alt seviyelerine de ulaşabilir hale geldi (Şekil 4.) Bu durum, oksijen sevmez sülfat indirgeyen bakterileri sınırladı. Hem onların zehirli ürünlerinden arınan hem de daha yumuşak ve nemli hale gelen deniz tabanlarının üst tabakaları, hızla çeşitlenen canlılar için yaşanabilir ekosistemler haline geldi. 

    Şekil 4: Kambriyen Substrat Devrimi 

       Bu dönemde (530 milyon yıl önce), bilinen en eski kordalı olan ve modern omurgalıların atası kabul edilen Pikaia gracilens evrildi. Karalardaki yaşam izleri de yine 530 milyon yıl öncesine uzanır; ancak bu izlerin kıyı şeritleriyle sınırlı oluşu, karaya çıkışın sadece keşif amaçlı yapıldığını ve kara canlılarının henüz oluşmadığını göstermektedir. 

       510 milyon yıl önceye geldiğimizde yumuşakçaların bir sınıfı olan kafadan bacaklıları (Cephalopoda) ve kitonları (Polyplacophora) görmeye başlarız. 

       İlk omurgalılar Kambriyen’de ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski omurgalı fosili 524 milyon yıl öncesinden kalma, kıkırdak iskelete ve kafatasına sahip Myllokunmingia isimli bir canlıya aittir (Şekil 5). Bir diğer ilkel omurgalı da Haikouichthys ercaicunensis’tir. Bu hayvanlar, basit bir omurgalının vücut planına (notokord, ilkel bir omurga ve belirgin bir kafa ve kuyruk) sahiptir ama hiçbirinin çenesi yoktur ve deniz tabanındaki besinleri filtreleyerek beslenirler. Bunlar gerçek kemiklere sahip ilk omurgalılar olan çenesiz balıkların ilkel atalarıdır. Yine ilk çenesiz omurgalılardan sayılan, mürene benzer bir hayvan grubu olan konodontlar da 500 milyon yıl önce görülmeye başlanır. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıkan dişler konodontlara aittir. Sayıca bol bulunan ve yaygın bir dağılıma sahip olan konodontlar, Paleozoik ve Trias devirlerine ait taşları inceleyen jeologlar için özellikle önemli bir tarihleme aracıdır. 

     

    Şekil 5: Myllokunmingia 

       Kambriyen’de en yaygın görülen canlı şubesi eklembacaklılardır. Eklembacaklıların en erken üyeleri arasında da 521 milyon yıl önce ortaya çıkan trilobitler bulunur (Şekil 6). Kafa, vücut ve kuyruktan oluşan 3 sert lob içermeleri nedeniyle bu ismi (tri-lob) alan ve yaklaşık 270 milyon yıl nesillerini sürdürmeyi başaran trilobitler, gezegenimizde yaşamış en başarılı canlı türlerinden biridir. Şu ana kadar tanımlanmış 17 bin tür içeren trilobitlerin nesli, bundan 250 milyon yıl önce meydana gelen ve Büyük Ölüm de denilen Permiyen-Triyas yok oluşunda tükenmiştir. 

    Şekil 6: Bir trilobit fosili

        Kambriyen dönemindeki derisi dikenliler, günümüzde yaşayan deniz yıldızı, deniz kestanesi ve yılan yıldızı gibi tanıdık hayvanlardan çok farklıydı (bu türler henüz evrilmemişti.) Bunlar arasında şu anda nesli tükenmiş olan edrioasteroitler, eokrinoitler ve helikoplakoitler sayılabilir. 

       Kambriyen Döneminde birçok makroskopik deniz bitkisi (Margaretia ve Dalyia  gibi) yaşamış, ama henüz gerçek kara bitkileri evrilmemiştir. Tek hücreli algler ise daha çok koloniler halinde yaşamıştır. Bu arada sahil şeritlerinde biyofilm ve mikrobiyal matlar iyice gelişmiş; daha iç kısımlarda ise likenler, mantarlar ve mikroplar çeşitlenmiştir. Mikrobiyal toprak ekosistemlerini meydana getiren bu canlılar, toprak oluşumunda rol oynamıştır. 

       Dünya’da, Kambriyen’de yaşamış olan yumuşak vücutlu (mineralize olmayan) canlı fosillerinin çok iyi biçimde korunduğu birkaç özel bölge vardır. Bunlardan en ünlüsü, 505 milyon yıl önce fosilleşen ve Kanada Rocky Dağları’nda bulunan Burgess Shale Oluşumu’dur. Bu bölge, dönemin evrimsel sürecinin aydınlatılmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Utah, Sibirya, Çin ve Grönland’da da benzerleri bulunan bu fosil bölgeleri, Kambriyen’de yaşayan ve günümüzdeki canlılara pek benzemeyen tuhaf türlerin varlığına da işaret eder. Burgess Shale’de bulunan canlıların çok azı serbest yüzmüştür; faunanın büyük bir kısmı dipte yaşayan (yapışık veya serbest halde) canlılardan meydana gelir. Bunlardan birisi, yumuşak bedeni pul ve dikenlerle kaplı olan Wiwaxia’dır.  Bir diğer tuhaf canlı da avını kafasından çıkan esnek ve kıskaçlı bir kolla yakalayan, beş gözlü Obapinia’dır. Dikenli bir lobopod solucan olan ve herbirinin ucunda birer çift pençe bulunan 7 veya 8 bacağa sahip Hallucigenia da bu tuhaf görünümlü canlılardan birisidir. Kambriyen’in büyük yırtıcılarından birisi, kancalarla çevrili ağız yapılarıyla avını yakalayan Anomalocaris’tir. 

    Şekil 7: Kambriyen Dönemine ait bazı canlılar 

    (1) Trilobitler, (2) Dallı bacaklılar, (3) Yumuşakçalar, (4) Deniz zambakları, (5) Vauxia, (6) Hazelia, (7) Eifellia, (8) Ottoia, (9) Sidneyia, (10) Leanchoilia, (11) Marella, (12) Canadaspis, (13) Helmetia, (14) Burgessia, (15) Tegopelte, (16) Naraoia, (17) Waptia, (18) Sanctacaris, (19) Odaraia, (20) Hallucigenia, (21) Aysheaia, (22) Pikaia, (23) Haplophrentis, (24) Opabinia, (25) Dinomischus, (26) Wiwaxia, (27) Amiskwia ve (28) Anomalocaris.  ©2002 by S.M. Gon III 

       Kambriyen Dönemi’nde en az dört yok oluş olayı gerçekleşmiştir. Bunlar biyosferimizin tarihçesinde toplamda beş adet olan büyük kitlesel yok oluşlardan daha küçük çaplı olsa da, o dönemlerde yaşamış olan birçok türün tükenmesine yol açmış; sonuncusu olan ve yaklaşık 488 milyon yıl önce meydana gelen Kambriyen-Ordovisyen yok oluşu da Kambriyen Dönemi’nin sonunu getirmiştir. Bu yok oluşlardan en çok ilk resif yapıcı canlılardan olan archaeocyathitler ile bazı trilobit, konodont ve kabuklu Brachiopod türleri etkilenmiştir. 

       Böylece Paleozoik devrin ilk dönemi olan Kambriyen’in sonuna gelmiş bulunuyoruz. Sonraki sayıda, Kambriyen’in ardından gelen Ordovisyen Dönem’den başlayarak gezegenimizdeki yaşamın tarihçesine devam edeceğiz. 3. bölüme geçmek için tıklayın 

     

       * Bu yazım Ateist Dergi‘nin 7. sayısında yayımlanmıştır.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Sessiz evrim: Doğa, insan ve sanata dair

       Son birkaç on yılda doğal mercan kayalıklarımızın %40’ını kaybettik ve bilim insanları 2050 yılında bu oranın %80’e çıkacağını söylüyor. Jason deCaires Taylor doğal hazinelerimizin kaybı konusunda duyarlı ve bu konuda bir şeyler yapmaya karar vermiş, suyun altında zaman içinde doğal mercan kayalıklarına dönüşen heykelleriyle ünlü bir İngiliz eko-heykeltraş. Bölgeye özel yaptığı kalıcı heykeller, yapay kayalık görevi görerek mercanları kendisine çekiyor ve böylece denizaltındaki canlı yoğunluğunu artırıyor, balıkların bir araya gelmesini sağlıyor ve ekosistemi canlandırıyor; bu arada turistleri de bu özel seçilmiş bölgelere çekmek suretiyle gerçek (doğal) kayalıklardan uzak tutarak, doğal yaşamın korunmasına katkıda bulunuyor. Doğanın gücüyle evrimleşen denizaltı heykelleri organik gelişimi ve değişimi teşvik ediyor; Taylor bu durumu şöyle dile getiriyor: Bu, çevresel bir evrim süreci, gelişime bir sanat müdahalesi veya ilişkilerin dengelenmesidir. 

     

      
       Taylor’ın bugüne kadarki en iddialı eseri, Meksika’da kalıcı ve anıtsal bir yapay kayalık haline gelen The Silent Evolution – Sessiz Evrim (2010) isimli çalışması. 420 m2’lik bir alanı kaplayan ve ağırlığı 200 tona yaklaşan bu sergide, gerçek insan boyutlarına uygun ölçülerde yapılmış 400 adet insan heykeli yer alıyor. Bu heykeller yavaş ama kesin bir biçimde evriliyor; bir kızın yanağındaki yosun birikimi, bir rahibenin yanağına yapışmış bir deniz yıldızı veya yaşlı bir adamın gözünde büyüyen bir mercan gibi. Bu denizaltı “toplumu” belli bir zaman sonra deniz yaşamına tam anlamıyla asimile olarak bambaşka bir forma dönüşmüş olacak; türümüzün geleceği açısından oldukça iddialı bir metafor haline gelecek.

     

     

     

     

        Taylor’ın çalışmalarında ele aldığı bir diğer temaysa, kayboluş ve kırılganlık. The Lost Correspondent (2006) isimli çalışması bu kavramlara gönderme yapıyor. Grenada’da denizin 8 metre altında düşüncelere dalmış bir adam, elleri daktiloya uzanmış bir şekilde masa başında oturuyor. Tıpkı daktilosu gibi o da unutulmuş bir hatıradan, modern teknoloji tarafından ıskartaya ayrılan bir antikadan ibaret. Şöyle diyor Taylor: Bizim kuşağımız son 20 yıl içinde teknolojik, kültürel ve coğrafi anlamda ciddi ve hızlı bir değişim geçirdi. Bunun bizi, derinlerde yatan bir kaybetme hissiyle karşı karşıya getirdiğini düşünüyorum. Benim çalışmalarım bu anlardan bazılarını kayıt altına almayı hedefliyor. 

     Bu heykelin fotoğrafı, Pearl Jam’den tanıdığımız Eddie Vedder’ın 2011 yılında yayınlanan albümü Ukulele Songs’ın kapağında kullanılmıştır. 

     

     

       Suyun altında tek ışık kaynağı su yüzeyi olduğu için her şey %25 oranında daha büyük görünür ve renkleri değişir. Suyun altı insana çok boyutlu ve çok duyulu bir deneyim yaşatır; kütleçekiminin sınırlandırmalarından biraz da olsa kaçma hissi yaratarak, hem kişisel hem de samimi bir bakış açısı oluşturur. Taylor’ın yorumu şöyle: Sanatı galerilerin beyaz duvarlarından almak, izleyiciye keşif yapma ve esere katkıda bulunma şansı tanır. 

     

     

       Jason de Caires Taylor’ın çalışmaları sembolik olarak insanla doğa arasındaki simbiyoz ilişkiye dikkat çekerek, kaybedilen doğal hazinelerimizi koruma ve geleceğe umutla bakabilme konusunda güzel mesajlar sunuyor. Taylor’ın sanatı, insan müdahalesinin ekosisteme etkilerini gösteren örneklerden birisi. Onun mercan kayalıklarını koruma stratejisi, kapitalizmin “toprak metadır” şeklindeki savına meydan okuyan bir bakış açısı; insan yaratıcılığının ve hayal gücünün başka insanlarda nasıl farkındalık yaratabileceğinin ve doğayı korumanın çok farklı yollarının da bulunduğunun kanıtı niteliğinde.

     

      

     

     

     

     

     

    Çok daha fazla görsele ulaşmak için sanatçının web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

     

  • 7 rakamı nereden gelir?

    Bilindiği gibi Batlamyus, Dünya merkezli bir Güneş Sistemi modeli önermiştir ve bu model, Kopernik’in Güneş merkezli modeline dek Batı ve İslam dünyalarında geçerli model olarak kabul edilmiştir. Geosentrik Evren Modeli olarak bilinen bu modelde Dünya ortadadır ve Güneş, diğer gezegenler ve Ay Dünya’nın çevresinde dolaşmaktadır. İşin ilginç yanı, Dünya’nın etrafında dolaşan bu parlak nesnelerin pagan dinlerinde tanrılarla eşleştirilmiş olmasıdır. 

    Şekil: Geosentrik Evren Modeli (Dünya merkezli)  

       Galileo Galilei ve Kopernik’e kadar Evren’in merkezinin Dünya olduğu düşünülüyordu. Geosentrik Evren modelinin yanlış olduğu, aslında ilk kez MÖ 3. yüzyılda Sisam’lı Aristarkus isimli Yunan gökbilimci ve matematikçi tarafından düşünülmüş ama görüşleri ciddiye alınmamıştı. Sonradan 14. yüzyılda Kopernik‘in, dünyanın ve diğer gezegenlerin Güneş etrafında döndükleri kuralını açıklaması ve Heliosentrik Teoriyi ortaya atması; ondan 21 yıl sonra da Galilei‘nin Güneş Merkezli Astronomi Sistemi fiziğini geliştirmesiyle, Geosentrik Evren Modeli yanlışlanmış oldu. Ancak 1781 yılında Uranus’ün keşfine dek, o zamana kadar bilinen bu 7 gök cismi geçerliliğini korudu.

    O dönemde bilinen gök cismi:

     Ay – Merkür – Venüs – Güneş – Mars – Jüpiter – Satürn 

     

    Şekil: Heliosentrik Güneş Sistemi Modeli

         Eski tarihlerde, bu 7 gök cisminin, kendi kristalden oluşmuş kürelerine bağlı olduklarına inanılırdı. Satürn’ün dışındaki kürede de yıldızların olduğuna inanılırdı. Dikkat edilirse, kürelerin araları sayıldığında 7 adet kat veya aralık vardır. Bütün büyük dinlerde bu 7 aralık, göğün 7 kat olması şeklinde yorumlanmıştır. Yedi gök cisminden haftanın her gününe birinin adı verilmiş. Haftanın 7 gün olması da o dönemdeki gök cisimlerinin sayısı ile ilişkilendirilmiştir. Hatta kristal kürelerin dönerken çıkardığı sesler (sadece kalbi temiz inançlılar duyarmış) 7 müzik notası ile ilişkilendirilir.  

    Kısa bir tarihçe:

    Eski Yunan (~ MÖ 500) Babil’den öğrenilen astronomik yöntemler kullanıldı, doğa filozofları ortaya çıktı 

    Thales (~MÖ 480 ) Bu verileri kullanarak Güneş tutulmalarını hesapladı

    Euklides (MÖ 300) Hala kullanmakta olduğumuz geometrinin temellerini attı

    Heraclides (MÖ 330) ilk Dünya merkezli Güneş Sistemi modelini kurdu

    Aristoteles (MÖ 384-322) Fizik-Metafizik

    Andronikos (MÖ 60) Aristoteles’in yapıtlarını derledi

    Eratosthenes (MÖ 220)  Dünya’nın çevresini ölçtü

    Aristarchus (MÖ 270)  Güneş merkezli Güneş Sistemini önerdi

    Arşimed  (MÖ 287-212) Doğa yasalarının keşfi başladı

    Hipparchus (MÖ 100) Bilinen ilk yıldız kataloğunu yaptı

    İsa’nın doğumu ( 0 )

    Muhammed’in doğumu (MS 571)

    Haftanın günleri bu 7 gök cismi – 7 aralık – 7 tanrıdan gelmektedir 

    Cumartesi (haftanın ilk günü) : Satürn’ün günü Dies Saturni (Saturday buradan gelir)
    Pazar : Güneşin günü : Dies Solis – (İng. Sunday)
    Pazartesi : Ay günü, Dies Lunae – (İng. Monday, Fr. Lundi, İsp. Lunes..)
    Salı : Mars günü – Dies Martis – (Fr. Mardi)
    Çarşamba : Merkür günü – Dies Mercurii – (Fr. Mercredi)
    Perşembe : Jüpiter günü – Dies Jovis – (Fr. Jeudi)
    Cuma : Venüs günü – Dies Veneris – (Fr. Vendredi)

      Bu fikir Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve İslamiyet’e de girmiştir

       Yahudilik: 7 rakamıyla sembolize edilen çok şey vardır. 7 günde yaratılış (dinlenme günü dahil); Jericho kuşatması sırasında 7 kere şehrin etrafını dolaşma; Kudüs tapınağındaki 7 kollu mumluk; Mısır’daki 7 salgın hastalık; 7 yıldız; 7 trompet; 7 dağ; 7 kral vs. 

       Hristiyanlık: 7 sakrament, Kutsal Ruh’un 7 isteği, Tanrı’nın 7. gün dinlenmesi, İsa’nın çarmıha gerildiğinde 7 söz söylemesi, 7 mühür, 7 büyük günah vs. 

       Müslümanlık: Batlamyus MS 2. yüzyılda, yani Muhammed’den 4 yüzyıl önce yaşamıştır. Kuran’ın yazıldığı dönemde geçerliliğini koruyan bu 7 gök cismi ve Geosentrik Evren Modelinin Kuran’a da girmesi kadar normal bir şey yoktur. O zamanlar bilinenler veya Arap dünyasına ulaşan bilgiler bu kadarmış.

       Kuran ayetlerinde aynı örüntüyü görüyoruz.

    Bakara 29: O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları 7 gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.

    Mülk 3: O, 7 göğü tabaka tabaka yaratandır.

    Hicr 44: Cehennemin 7 kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer gurup ayrılmıştır. 

       Ayrıca Kabe 7 kez tavaf edilir, Akabe cemresi (büyük şeytan) taşlama sırasında 7 taş atılır.

       O zamanlarda bilinen topu topu 7 tanecik gök cisminden ne kadar da çok hurafe çıkmış, şaşırmamak elde değil. Kutsal oldukları iddia edilen kitaplarda yazan ve bu kitapların yazılmasından asırlar önce zaten bilinen bazı bilgilerin ilk kez keşfediliyormuş gibi lanse edilip “mucize” olarak tanımlanması, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir yanılgıdan da öte bir aldatmacadır. 

     

    Yararlanılan kaynaklar: