Yazar: admin

  • Osmanlı’da “muhtesip” kavramı

       İslam ülkelerinde ve elbette Osmanlı Devleti’nde, “hisbe” denilen ve “iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak” anlamına gelen bir dinsel ilkeden hareketle ortaya çıkan ve zaman içinde “muhtesip, ihtisap emini, ihtisap ağası, ihtisap nazırı” gibi isimlerle anılan bir görevli vardı. Bu kişi, padişah fermanıyla atanırdı ve o günün yargıcı sayılan kadıya yardımcı olarak onun emrinde çalışırdı. Devlet tarafından belirlenip muhtesip tarafından denetlenen bazı yasaklar şunlardı: 

    • Hamamlarda masaj yapmak ve çıplak olmak.
    • Hamam duvarlarında hayvan resmi bulundurmak.  
    • Kafirlere (Hristiyan ve Yahudiler) nalın vermek ve Müslümanların kullandığı peştemalleri kullandırmak.
    • Herkesin dinine, tarikatına, cinsiyetine, sosyal statüsüne ve mesleğine göre, renk,biçim, kumaş  ve deri cinsi itibariyle önceden belirlenmiş olan giysi ve ayakkabılar dışında şeyler giyinip kuşanmak.
    • Kadınları ve erkekleri aynı kayıkta taşımak.
    • Gayrimüslimlerin evlerini Müslüman evlerinden yüksek yapmak; Yahudi evlerini mor, Rum evlerini koyu kurşuni ve Ermeni evlerini açık kül rengi dışında renklerle boyamak.
    • Esir pazarında satışa sunulan kölelerin yüzüne pudra, allık ve rastık vs sürüp, onları daha genç ve güzel göstermek.
    • Halkı korkutmak yerine ona devamlı ümit vermek.*

    * Kaynakça’da verilen kitapta, muhtesibin camilerle ilgili vazifeleri arasında sayılmıştır: “Halkı korkutma yerine devamlı olarak ümit veren (Allah’ın rahmetinin bol olduğunu bildirerek kötülüğe yönelmesine sebep olan) vaiz de men olunur.” (İnsanlara ümit vermenin cezası ağır yani!) 

       Bahsi geçen bu yasaklar, İhtisab kurumuna ait sınırlı birkaç örnek olup, bu kurum ve yasaklar sadece Osmanlı Devleti’nde değil Abbasilerden itibaren tüm İslam devletlerinde uygulanmıştır. İşin ilginç yanı, bu kurum Kuran-ı kerime dayandırılmasına rağmen, Muhammed döneminde de Dört Halife devrinde de, hatta ilk Arap İslam devleti olan Emevilerde de uygulanmamıştır. Besbelli ki sonradan gelen hükümdar, sultan, şah ve padişahların toplumu her bakımdan kontrol altında tutmak için uydurdukları ve bunu da din kisvesi altında sundukları bir mutlak egemenlik vasıtasıdır. Bu tarihsel veri, dinsel inançların iktidar uğruna nasıl çarpıtıldığına ve şahsi çıkarlara dayanak yapıldığına güzel bir örnektir. Dahası, herhangi bir teokrasinin başka dinlere ve hayat felsefelerine aykırılığını ortaya koyan ve sekülerizmin önemini vurgulayan açık bir kanıttır.

     

    Kaynakça: 

    • Yrd. Doç. Dr. Ziya Kazıcı, 1987, İstanbul, Osmanlılarda İhtisab Müessesesi.
    • Miftahu’s-saade ve Misbabu’s-siyade (Mevzuatu’l – Ulum)  I, sayfa 576-577, Yazan: Taşköprüzade Ahmed Efendi, Tercüme: Kemaleddin Mehmed Efendi, 1313, İstanbul.

    * Kaynak kitap ve konuyla ilgili yorumları için babam Muharrem Kılıç’a teşekkür ederim. 

  • Agora

    Yönetmen: Alejandro Amenábar (2009)

    IMDB

       Agora, MÖ 370- 415 yılları arasında Mısır’da yaşamış Yunan kadın filozof Hypatia‘nın yaşam öyküsü ekseninde, o dönemde var olan dinsel çatışmaları anlatıyor. Roma İmparatorluğu’nda paganizm etkinliğini kaybetmekte, Hristiyanlık hızlı bir yükseliş yaşamaktadır. Bu dinsel çatışmanın temelinde aslında Roma’da yüzyıllarca süren kölelik sistemine karşı olan tepkinin de önemli rolü var. Bu çatışmanın ne yazık ki bizi ve sonraki tüm nesilleri etkileyen tarafı ise, dönemin en büyük kütüphanesi olan İskenderiye kütüphanesinin hristiyanların eline geçerek yağmalanmasıdır. Öyle ki insanoğlunun bilimsel gelişiminde dinin ne kadar tahrip edici bir etkisi olduğunu göstermesi açısından gerçekten özel bir dönem, akıcı ve büyük ölçüde tarafsız şekilde anlatılmış. (Buradan sonrası spoiler içermektedir.)

       Hypatia, İskenderiye’deki Neoplatonik okulun başıydı ve burada felsefe ve astronomi eğitimi veriyordu. Atina’da eğitim görmüş olan Hypatia, matematikçi Theon Alexandricus’un kızıydı. Alman matematikçi ve astronom Johannes Kepler’in Gezegensel Hareket Yasaları’nı ondan yüzyıllarca önce anlayan ve açıklamaya çalışan kişi olmuş; fakat geri kafalı insan yığınlarının dinsel saplantıları yüzünden, çalışmalarını insanoğluna sunmasına fırsat verilmeden cadı ilan edilerek öldürülmüştü. 

       Hypatia’nın hazin öyküsüne bakınca bugün bile dünyanın büyük bir bölümünde aynı yobazlığın devam ettiğini görmek, insanlığın geleceği adına duyduğum kaygıları daha da arttırdı. Bilim ile hurafelerin savaşını konu alan bir drama filmi bu, bu eksende izlenirse de seyircisine katacağı çok şey olduğuna inanıyorum. Özellikle kadına (bir sahnede Hypatia çevresinde toplanmış, kendisini dikkatle dinleyen erkek öğrencilerine astronomi ve matematik anlatmaktadır) ve bilime verilen değerin, Hristiyanlığın gelmesiyle nasıl tersine döndüğünü görüyoruz. Ancak bir diğer ilginç nokta da, bu erkek öğrencilerinden en şevkli olan üçünün (Davus, Synesius ve Orestes) Hypatia’ya şehvet duyma hatasına düşmesi; yine kadının cinsiyetçiliğe maruz kaldığına şahit oluyoruz burada da. Tabi filmdeki en acıklı sahne, İskenderiye Kütüphanesi’nin içindeki bilgi hazinesi kitaplarla birlikte yakılması ve sonrasında Hypatia’nın öldürülmesi. Bu konuda Christopher Hitchens’a katılıyorum: O korkunç gün, insanlık tarihindeki en önemli düşünsel gerilemelerden biri yaşanmıştır. İskenderiye Kütüphanesi ve içindekiler yanıp küle dönmüş olmasa kimbilir neler farklı olurdu… Düşünsenize, ne bilgiler gitmiştir; o zamanlar internet ve hatta matbaa bile yok. Ne varsa o kütüphanenin çatısı altında korunuyor; tek nüsha olarak. O zaman için dünyanın en büyük ve zengin kütüphanelerinden biri olan İskenderiye Kütüphanesi ayakta kalsaydı ne bilgiler hayatta kalır, ne buluşlar çok daha erken yapılır, ne hurafeler yeryüzünden silinirdi. Dinciler her zamanki gibi işini biliyormuş, tam on ikiden vurmuşlar hedefi malesef. 

       Sinematografik olarak da doyurucu bir film bu. Amenabar’ın bugüne kadar izleyip de beğenmediğim filmi olmadı zaten. Rachel Weisz da başarılı bir oyunculuk çıkarıyor. Elimizde Hypati’ya ait olduğundan emin olduğumuz, günümüze kadar korunmuş az sayıda çalışma vardır. Ancak yazılı eserlerinden ziyade sözel olarak öğrencilerine aktarmış olduğu fikirler, günümüze kadar süregelmiştir; fikirleri yakamıyorlar haliyle.

    —Darth Vader & felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dinozorların kuşlara evrimi

       Jura Dönemi’nin sonlarında, yaklaşık 160 milyon yıl önce theropod dinozorlardan evrilen ve modern kuşların atası olan ilk kuşlar görülmeye başlanmıştır. Bu ilkin kuşlar, dinozor atalarından kendilerine miras kalan dişlere ve uzun, kemikli kuyruklara sahipti. Fosil kayıtlarından elde edilen veriler, dinozorlar ile kuşların başka ortak özelliklerini de ortaya koyar: tüyler, boşluklu ve hafif kemikler, sindirime yardımcı olması için yutulan mide taşları, sürüngen pulları, pençe yapıları, solunum sistemleri, yuva yapımı ve kuluçka davranışları vb. Çoğu paleontolog tarafından dinozorların bir alt grubu kabul edilen kuşlar, birçok hayvan grubunun yanı sıra dinozorların da soyunu tüketen ve yaklaşık 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu’undan sağ çıkmayı başarmıştır. Dolayısıyla kuşlar, dinozorlardan geriye kalan tek soy hattıdır; bu nedenle kuşlar için “modern dinozorlar” da diyebiliriz. 

     

       Evrim teorisi, kuş tüylerinin sürüngen pullarından evrildiğini kanıtlarla ortaya koymaktadır. Bunun nasıl gerçekleştiği, günümüz kuşlarının üzerinde bulunan pul ve tüylerin incelenmesiyle bile kolaylıkla görülebilir, ayrıca elimizdeki fosil kayıtları da zaten yeterince bilgi vermektedir. Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Tüyler, tüm dinozor gruplarında görülen ama zamanla bazılarında kaybedilmiş olan ortak bir özelliktir. Birçok uçamayan dinozor fosilinde tüy veya tüy benzeri yapı gözlemlenmiştir. Modern kuşların uçuş tüylerine benzeyen gerçek tüyler yalnızca Maniraptora grubunda bulunur; uçan sürüngenler olan pterosaurlarda ise piknofiber denilen tüy benzeri yapılar vardır. 1990’lı yıllardan itibaren düzinelerce dinozor cinsine ait tüylü (veya tüy benzeri yapıya sahip) dinozor fosili keşfedilmiştir. Tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki bir geçiş fosili sayılan ve yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış olan Archaeopteryx, dinozorlar ile kuşların ortak kökenine işaret eden ilk örneklerdendir. S. deserti isimli bir theropod dinozor fosili üzerinde yapılan çalışmalar, bu fosilde, kuş tüylerindeki ana protein olan beta-keratin bulunduğunu göstermiştir. Tüylerin narin yapıları nedeniyle zor fosilleşiyor olması, fosil kayıtlarında tüylü dinozor sayısındaki görece azlığın nedeni olabilir. Doğrudan gerçek tüy içeren türlerin sayısı şu an için 41’dir. Bunlardan sadece birkaç tanesi:

       Velociraptor mongoliensis, Archaeopteryx, Anchiornis huxleyi, Protarchaeopteryx robusta, Yixianosaurus longimanus, Dilong paradoxus, Sinornithosaurus haoiana, Pedopenna daohugouensis, Jinfengopteryx elegans, Juravenator starki, Avimimus portentosus, Sinosauropteryx prima, Dilong paradoxus, Beipiaosaurus inexpectus vs. 

       Bilim insanları 2010 yılında Anchiornis huxleyi fosili üzerinde kapsamlı bir pigment çalışması yaparak, bu hayvanın tüy renklerini ve desenini belirlemiştir(3). Böylece Anchiornis huxleyi, gerçek renkleriyle tanımlanan ilk Mezozoik dinozor olmuştur (aşağıda temsili resmi gösterilmiştir.) 2012 yılında tanımlanan ve meşhur T-rex gibi bir tyrannosauroid olan Yutyrannus huali ise, bugüne kadar bulunan en büyük tüylü dinozordur.(4)

    Resim: Anchiornis huxleyi

    Resim: Yutyrannus huali

      Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Bu iki uç arasındaki geçiş aşamaları, aynı kuş üzerinde mevcuttur. Ayrıca pullarla kuş tüylerinin özellikleri hem yapısal olarak hem de geçirdikleri embriyolojik süreç bakımından benzerdir. Eğer bir penguen kanadını incelersek, çok sayıda değişik yapıyla karşılaşırız; pullara benzeyen küçük yapılardan başlayarak, açıkça kuş tüyü olanlara kadar çeşitli yapılar görürüz. Arada her ton bulunur. Kuş tüyleri ve pullar, aslında sadece bir temanın değişik versiyonlarıdır; ikisi de boynuza benzer bir protein olan keratinden yapılmıştır ve her ikisi de benzer embriyolojik yollardan gelişir.(1.1) 

       2006’da yayınlanan bir çalışmada(2) bir timsahsı türünün (Alligator mississippiensis), tüy gelişimini sağlayan genetik bilgiyi barındıran genlere sahip olduğu gösterildi. Bu genetik bilginin, timsahın embriyolojik gelişimi sırasında baskılandığı, böylece timsah yavrusunda tüy yerine pulların oluştuğu ortaya kondu. Timsahlarla kuşlarda böyle kökendeş (homolog) bir özelliğin bulunması, ortak bir atadan evrildiklerinin kanıtıdır. 

       Ortada tartışmalı denilebilecek tek konu, ilk tüylerin evrilmesinin altında yatan etkenin ne olduğudur. Bu konuda yaygın olarak kabul edilen görüş, vücudun ısısını düzenlemek için evrildiğidir, ancak bunun yanı sıra birkaç farklı hipotez de önerilmiştir. Gelecekte moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi ve embriyoloji alanında yapılacak çalışmalar, bu konuya daha da açıklık getirecektir. Aşağıdaki videoda konuyla ilgili bilgiler bulabilirsiniz:

    Kaynaklar:

    1. “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği”; Mark Vuletic: “Yaratılışçı safsatalara yanıtlar-1” (Bilim ve Gelecek, S.7; Çev.Redaksiyon: F.Halatçı) başlıklı derlemesinden (S.105); Bilim ve Gelecek Kitaplığı 
        1.1. McGowan C.(1984). In the Beginning: A Scientist Shows Why the Creationists Are Wrong
    2. Aribaldi, Knapp ve Sawyer, 2006. “Beta-keratin localization in developing alligator scales and feathers in relation to the development and evolution of feathers” J Submicrosc Cytol Pathol. 38(2-3):175-92.
    4. Xu, X.; Wang, K.; Zhang, K.; Ma, Q.; Xing, L.; Sullivan, C.; Hu, D.; Cheng, S. et al. (2012). “A gigantic feathered dinosaur from the Lower Cretaceous of China” (PDF). Nature 484: 92–95

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • MikroRNA’ların keşfi

       MikroRNA’lar (miRNA) ilk kez Victor Ambros tarafından 1993 yılında keşfedilmişti. Çalışmalarına devam eden Victor Ambros, Gary Ruvkun ve David Baulcombe, miRNA keşifleri ve kanser tedavisindeki olası uygulama alanları konulu araştırma projeleriyle 2008 yılında Tıp alanında Nobel ödülü sayılan Albert Lasker Tıp Ödülü’nü kazanmıştı. Kanser tedavisinde çığır açabilecek bu buluşun önemini ve deney sürecini sade bir anlatımla, buluşu yapan üç bilim adamının kendilerinden dinliyoruz. 

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Diyanet İşleri Başkanı’ndan sekülerizme yönelik akıl almaz sözler!

       Aşağıdaki yazı, (babam) Muharrem Kılıç’a aittir ve birkaç gün önce Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in sarf ettiği şu ifadelere yöneliktir: “İnsanlık dinlerin dışında daha seküler bir dünya kurmayı tasarladı. Fakat sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekûn bir savaşın içine soktu. İnsanlar da bilimsel keşiflerle atom bombasını düşünebildi. Kimyasal silahları üretti ve tarihteki savaşlarda ölen bütün insanların birkaç katını modern zamanlardaki savaşlarda kaybettik. İki büyük dünya savaşı yaşandı ve şimdi üçüncü dünya savaşından söz ediliyor ve sayın Papa’nın ağzından bile böyle bir cümle dökülebiliyor.” (Kaynak) 

                                 

     

    Bak şu Arap İslam tarihini dahi bilmezmiş gibi konuşan, ilahiyat okumuş adama. Bu zat,

    1- İlk dört İslam halifesinden üçünün katledildiğini, 
    2- Dünyevi iktidar peşindeki Emeviler’in Peygamber Muhammed Mustafa’nın aile efradının hemen hepsini kılıçtan geçirdiğini ve kala kala sadece biri 3 yaşında iki kadın kaldığını, 
    3- İlkel Arap emperyalizmine ideoloji hizmeti görsün diye pervasızca yamultulan dinsel değerler eşliğinde halkların kılıçla dize getirildiğini, 
    4- Örneğin Orta Asya’da Türkleri zorla Müslüman edeceğiz diye tam 250 yıl sürdürülen Türk kıyımında yüz binlerce insanın kanının döküldüğünü BİLMİYOR MU?

       Haydi diyelim ki bunları söylemeye dili varmıyor, yüreği de yetmiyor; Hristiyanlık tarihindeki din ve mezhep savaşlarını da mı duymamış? Onları duymadıysa, ülkeleri ve kentleri zaptetmek için Katolik papaların başlattığı Haçlı Seferlerini de mi işitmemiş?

       Bir an duralım ve soralım: Ey din diyanet cüppesi giyinmiş hoca! El Kaide, El Nusra, Boko Haram, El Şebap ve IŞİD çeteleri seküler oldukları için mi baş kesip ciğer yiyor, kadınların ırzına geçiyor, kız çocuklarını cariye ediniyor? Güya cennette huri ve gılman aşkına beyni yıkanmış gençleri canlı bomba yapıp yüzlerce can almak sekülerizmin marifeti mi? Bunlar şiddet değil mi? Diyelim ki akıl vicdan hak getire; göz, kulak da mı namevcut sende? 

       Gelelim asıl gerçeğe. Bu zatın sözünü ettiği son 200 küsur seneden beri dökülen kanların sebebi kesinlikle sekülerizm yani laiklik DEĞİLDİR. Açgözlü sömürgecilerin, başka halkları inanç ve etnik kökenleriyle de aşağılayarak hunharca katleden emperyalistlerin ve onlara uşaklık eden tiranların -örneğin şeriatçı Arap şeyhlerinin- ortak yapımıdır. Dünyayı kana bulayan sömürge paylaşım savaşları, 60 milyon cana mal olan iki cihan savaşı, zincirlerini kırmak için halkların giriştiği ulusal bağımsızlık ve özgürlük savaşları, ön ve son tahlilde sömürücü egemenlerin eseridir. Günümüzü zehirleyen şiddet, savaş, kin ve nefret de öyle. İnsan aklının özgürleşmesi demek olan sekülerizmi, yani laikliği de işine geldiğinde çiğneyen yine onlardır. Laiklik, özgürlük ve fazilet demektir. Özgür insan şiddete, kine ve nefrete prim vermez. Hele hele gerçekleri çarpıtmaya hiç tenezzül etmez. Bunu yapanlar, zorbalar ve sömürücüler safında gerçekleri çarpıtanlar, daha çok da halkın kutsal bildiği değerleri istismar ederek çarpıtanlardır. 

       Diyanet bir devlet kurumudur. İşte bu tür sahtekarlıklar olmasın, özgür insan aklına kaba yobazlar tuzak kurmasın ve çağdaş toplumsal yaşam içinde halkın inançları uyarınca gereksindiği ortak dinsel hizmetler karşılansın diye vardır. Diyanet, halkın vergileriyle varlığını sürdürür. Tarihi yalan ve madrabazlıkla çarpıtanların, halkı uyutanların ve muktedirlere payanda olanların tepe tepe kullandığı bir yer değildir. Birisinin bu zata hem hakikatı öğretmesi hem de söyletmesi gerektir.

  • HIV virüsü ve evrim

       Evrim, yerçekimi gibi kaçınılmazdır. Galilei bir gün gezegenlere gidebileceğimizi hiç düşünmemişti. Darwin de gerçekleşmekte olan evrimi gözlemleyebileceğimizi hiç aklına getirmemişti. Oysa bugün büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz: Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını. 

       HIV (Human Immunodeficiency Virus/İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) olarak bilinen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen ama artık hepimizin tanıdığı bir organizma. Bu virüsün Mısır firavunu Tutankhamon’un mezarına onu soymaya kalkanları cezalandırmak için konulmuş olduğu ve mezarı açanlara bulaşıp yayıldığı bile iddia edilmişti. Oysa bugün virüsün tarihinin, nesiller boyunca meydana gelen değişikliklerin (modifikasyon) tarihi olduğu anlaşıldı. Mikroskop altında HIV’in değişimini açıkça görebiliyoruz. “AIDS virüsü son on yılda o kadar fazla mutasyona uğramıştır ki, yapılan ölçümlere göre bu süre zarfında sergilediği genetik çeşitlilikler, primat evriminin bütün tarihi boyunca ortaya çıkan çeşitlilikten fazladır!” (Dennett; 1995)

     

       HIV, sıra dışı bir virüstür. Genetik materyal olarak DNA değil RNA barındırır. Yani genleri DNA değil RNA üzerinde yer alır. HIV, taşıyıcısının hücrelerini işgal edip bağışıklık sistemini çökertir; taşıyıcıyı değişik hastalık ve saldırılara karşı savunmasız bırakarak ölmesine neden olur. 2005 yılında HIV yüzünden 3 milyon kişi öldü. Ölüm oranı üstelik giderek artıyor. 20 yıl önce Botswana’da, yeni doğmuş bir bebeğin beklenen ömrü 73 yıldı. Bugün bu rakam 29’a düştü. Yıllar önce bana “siz evrildiniz biz yaratıldık” diyen öğrenci şimdi muhtemelen ölmüştür. 

      Evrim karşıtları için bile HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar (apes) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırır. Darwin, ileri sürdüğü mekanizmanın bu acımasız kanıtını görseydi mutlu olurdu.

     

     HIV’in tarihini gün gün, yıl yıl, hattâ bir yüzyıl boyunca izlemek mümkündür: 

       HIV’in biyografisi bugün neredeyse tümüyle bilinir durumda. Bu yüzden HIV’in tarihi kuşaktan kuşağa gelişen değişiklikleri bizzat görmenin de tarihidir aynı zamanda. AIDS’e yol açan HIV’deki mutasyon oranı taşıyıcı organizmadakinin bir milyon katıdır. Çünkü HIV RNA’sı kopyalarını üretme konusunda çok başarısızdır; kopyalanma sırasında sürekli hata yapar. Kopyalama enzimlerindeki hata oranı HIV’e, enfekte ettiği vücuttakinden bir milyon kez daha fazla mutasyon birikimi sağlar. Genetik yapıdaki rastgele değişiklikler, tıpkı dillerde olduğu gibi yenilenme sırasında oluşan hatalar, virüsün kalıtsal yapısını hızla değiştirir. Virüsün genetik yapısında ortaya çıkan bu kalıtsal değişiklikler hastalık boyunca doğrudan gözlenebilir. İsveçli bir aile üzerinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koydu. 1970’lerin sonunda İsveçli bir erkeğe başka bir ülkede HIV virüsü bulaştı. Adam daha sonra ülkesine döndüğünde virüsü karısına, çocuklarına ve cinsel ilişkiye girdiği diğer kadınlara geçirdi. Söz konusu kişinin ve yakınındakilerin incelenmesi HIV’deki hızlı değişimleri ortaya koydu. 1980’den bu yana hasta kişi ve yakınındakilerden alınan örnekler, tek bir virüsün kısa bir zamanda ne kadar fazla değişip çeşitlenebildiğini gösteriyor.

       Virüsün geçirdiği mutasyonlar doğal seçilim tarafından biriktirilir ve böylelikle saldırgan, kısa zamanda, işgal ettiği bedenin bağışıklık sistemine, kendisine karşı kullanılan ilaçlara ve insan toplumlarının cinsel alışkanlıklarına uyum sağlar. Bu durum çevrede yeni bir değişiklik olana, örneğin yeni bir tedavi uygulanmaya başlayana dek devam eder. Yeni koşullar yeni değişiklikleri sağlar. Her AIDS hastası, bu yüzden, evrim kuramının bir kanıtıdır. Hastalık ilerledikçe, doğal seçilim virüsün kimliğini değiştirir. Kullanılan ilaçlar da evrimsel değişime neden olur, her ilaca verilen tepki farklıdır. HIV’in küçücük genomunun beş yaşamsal bölgesinde gerçekleşen önemsiz değişimler, virüsün en iyi ilaç tedavisinden bile kaçabilmesini sağlayabilir. 

     

       

       AIDS, 1981 yılında bir zatürre çeşidinin görülmesindeki anlık artışı bildiren bir raporla dikkatleri üzerine çekti ve kısa zamanda yayıldı. İzleri takip edilerek ilk ortaya çıktığı yer de tespit edildi. İnsandaki HIV ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki bir hastanenin patoloji laboratuarında saptandı. Laboratuardaki örnekleri tarayan ekip, 1959 yılında bilinmeyen bir hastalıktan ölmüş birinin örneklerinde HIV virüsüne rastladı. Hastalık oradan yayılmış olmalı.

     

     

     Resim: HIV virüsünün T hücresine girmesi ve çoğalması

       HIV primatlardaki virüslere çok benzer. Maymunlardaki SIV böyle virüslerdendir. İnsan HIV’i ile çok büyük benzerlikler gösterir ama bir hastalığa yol açmaz. HIV muhtemelen, primatlardan insana bulaştı ve insanda öldürücü hale geldi. Aynı virüsün insanlarda öldürücü hastalığa neden olurken maymunlarda zararsız kalmasının nedeni yine doğal seçilimdir. Birçok hastalık -belki de çoğu- insanlara hayvanlardan bulaşır: kuduz hastalığı köpeklerden, sıtma sivrisineklerden, kuş gribi kuş ve kümes hayvanlarından, şarbon sığırlardan, Lyme Hastalığı geyiklerden ve daha başka çok sayıda değişik hastalık bakteri, virüs ve mantar gibi çok küçük organizmalardan geçer.

       Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer AIDS’e neden olan virüs evrim geçirebiliyorsa, her canlı form evrim geçirebilir. Kuşku yok ki evrim geçirerek bugüne geldik. Ama en yakın akrabalarımızla bile doğuştan gelen büyük farklılıklarımız var. Örneğin bebekler kendi kendilerine oynarken ellerini ağızlarına götürür ve anlamsız sözler çıkarırlar. Hiçbir primat türü bunu yapamaz. İnsanda sağlam olan ve konuşma üzerinde etkide bulunan bir genin (FOXP2) bütün şempanzelerde hasarlı olduğu tespit edildi. Aynı gen kuşlarda da bulundu. Söz konusu genin, daha az vokal özelliklere sahip türlerle kıyaslandıklarında, papağan ve kanarya gibi daha fazla şakıyan; şarkı öğrenip sesleri taklit edebilen kuş türlerinde çok daha fazla kodlandığı görüldü. 

    • Prof. Dr. Steve Jones’un (University College London) 07.08.2009 tarihli makalesinin çevirisidir (Çeviri kaynağı). Yazıdaki bazı imla hataları giderilmiştir.
    • [Dennett; 1995] alıntısı, Daniel Dennett’ın “Darwin’in Tehlikeli Fikri” isimli kitabından tarafımca eklenmiştir. 
    • Resimler tarafımca eklenmiştir.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dindarların bilmesi gerekenler

       Dinî konulardaki tartışmalarda, özellikle de bir taraf aşırı dindarsa, sık sık cahillikten kaynaklanan kara delikler oluşur. Bunlar hem tartışmayı yutar hem de zamanınızı çalar. Dindar arkadaşlar, “fikir münakaşası” yapmadan önce bunları öğrenin. Israrla yanlış ve saçma önermelerle artık karşımıza çıkmayın. 

     

    Ahlak, inananlara özel bir ruh hali değildir. Ahlak sözde kutsal kitaplardan önce de vardı–> bkz.

    Bizim için dua etmeyin. Sizin bu saçma şovunuzu takdir edecek, kendi dininizden milyonlarca hasta, sakat, açlıktan kırılan insan var. Onlar için dua edin. 

     

    Sizin tanrınızdan nefret etmiyoruz. Olmayan bir şeyden nasıl nefret edilebilir ki? Pembe fillerden nefret ediyor musunuz? 

     

    Bir şeye “inanıyorum” dediğiniz zaman, bu hayali bir arkadaş sahibi olduğunuzu göstermektedir. Tıpkı bir akıl hastası veya ufak bir çocuk gibi. 

     

    Çoğu zaman en az sizin kadar sözde kutsal kitabınızı biliyoruz. Ayrıca, sizin diğer dinlere düşmanca yaklaşımınızın tersine, biz tüm öğretileri aynı duyarlılık ile incelediğimiz için sizden daha objektif olabiliyoruz–>bkz. 

     

    Bir kitapta, onun Tanrı’nın sözü olduğunun yazması bir kanıt değildir. Bir sonuç, kendi kendisinin sebebi olamaz.

     

    Hayır, Hitler ateist değildi. 

     

     

    Sizin peygamberleriniz ve sözde-mucizeleri tarihteki ne ilk ne de son örneklerdir. Aynı temada sayısız mitolojik örnek ve kişi vardır–>bkz.

     

     * İspat yükümlülüğü (İng. Burden of proof) iddia edene aittir. Tanrı’nın varlığı hakkında ispatı yapmak dindarlara düşer. Olmayan bir şeyin, ispatı da olmaz.

     

    Kalbi duygu diye bir şey yoktur. Kalp, kan pompalayan bir organdır. Duygular ve düşünceler beyinden başlatılmaktadır. 

       

    (favorim) Herhangi bir konuda fikir yürütürken İncil’den, Kuran’dan, Tevrat’tan, Hadis’ten, hacı-hocadan alıntı yapmak zaman ve işgücü kaybıdır. Siz, kendi aranızda konuşurken bu şekilde birbirinize üstünlük sağlıyor olabilirsiniz. İki tarafın da güvendiği bir kaynağa başvurmak tutarlı olabilir. Ama lütfen, bizimle konuşurken/yazışırken şunu anlayın: Örneğin Kuran’ı ele alalım, bizim için bir zırvalar bütünüdür. Dolayısıyla ona eklemlenmiş tüm külliyat da zırvadır. Bu nedenle kendi düşüncenizi, mümkünse sade bir dilde kendi cümlelerinizi kullanarak anlatın. Kendinizi desteklemek için sürekli bu külliyata başvurmanız inanılırlığınızı azaltmaktadır. Ayrıca bu durum, düşünce üretmekten aciz olduğunuz, ancak papağan gibi tekrar edebildiğiniz izlenimini vermektedir.

     

    Biz tek tip insanlar değiliz. Hayatın farklı alanlarından, farklı ortamlardan geliyoruz. Bilime, Sanata, Politikaya, Dünyaya bakışımız farklı olduğu kadar dine bakışımız da farklı. Ortak bir paydamız, yazılı bir kurallar bütünümüz yok.

     

    Bilim insanları dinleri ile değil meslekleri ve yapıtlarıyla bilinir. Ünlü Hıristiyan alim  Newton denmiyorsa, ünlü katolik bilgin Pasteur denmiyorsa, büyük ateist kelamcı Freud denmiyorsa, meşhur deist üstad Edison denmiyorsa, ünlü Müslüman alim diye bir şey de yoktur. Dolaylı yolla İslam’ı övmek için, tartışmaya hiçbir katkı sağlamayan İbn-i‘lere boşuna atıf yapmayın.

     * Evrim teorisi çökmedi. Dedenizin dedesinin zamanında da “evrim çöktü”  diye propaganda yapılıyordu, ama 150 yıldır nasıl oluyorsa bir türlü çökmedi–>bkz. 

     

    150 yıllık süreçte bilimdeki gelişmeler evrimi destekler niteliktedir. “150 yıl önceki teknoloji çok ilkeldi” şeklindeki iddia geçerli bir kanıt değildir. Kaldı ki, tekerlek de 5000 yıllık bir keşif ama hala kullanıyoruz. 

     

    Evrim bir “ateist öğretisi” değildir–>bkz. 

     

    Darwin ateist değildi. 

     

    Evrim, Müslümanları aldatmak için kasıtlı olarak üretilmiş bir Yahudi/Hristiyan komplosu da değildir. 

     

    * “Darwin bile kendi teorisine inanmıyordu” tarzı iddialar çocukçadır. Darwin bu konuya ömrünü adamıştı. 

     

    Fantastik atlaslar ile evrimi çökertmeye çalışanlar dünyada alay konusudur. Haber konusu olması ve ilgi çekmesinin nedeni, “Bunlara inanan hakikaten var mı, bu kadar cahillik nasıl olabilir?” gibi sorunsalların irdelenmesidir.

     

    Biz maymunlardan gelmiyoruz. Hatta evrimsel açıdan diyebiliriz ki insanlar en az 200.000 yıldır “insandan geliyor”–>bkz. 

     

    200.000 yıl önceki insanlar da maymundan gelmiyor. Ortak ata diye bir kavram var. Ve bu kavramın ifade ettiği canlı, evrimsel süreçte geriye doğru gidildikçe değişir. Bu ortak ata maymuna da benzer, balığa da benzer–>bkz. 

     

    * Şu saçma iddiayı kim ortaya atmış bilmiyorum ama sık rastladığım için yanıt vereyim. Buna göre maymun yavruları doğar doğmaz tek başlarına hayata atılırmış ama insan yavrularına yıllarca bakım gerekirmiş. Bu nedenle de insan evrim geçirmiş olamazmış(!) Gorillere 5 yaşına kadar aralıksız anneleri bakar. Ömürleri zaten ortalama 30 yıl olan bu canlılar, 11-12 yaşından önce de kendilerini koruyamadıkları için sürüden ayrılamazlar. 

     

    Türleşme, insan gibi gelişmiş canlılarda kanlı canlı görülebilen, dünden bugüne sonuç veren bir şey değildir. Çünkü insan ömrü, evrimsel sürece göre çok kısadır. Mikroevrim ise gözlemlenebilir–>bkz. 

     

    Evrim teorisi dünyaca kabul görmüştür ve üstünde bilimsel konsensüs vardır–>bkz. Evrim teorisi modern bilimdeki en güçlü teorilerden bir tanesidir. Yüz binlerce bağımsız gözlem ve araştırmayla sınanmış, biyoloji biliminin paleontolojiden moleküler genetiğe kadar her alanında doğal olayları öngörmekte başarılı olmuştur. Son 150 yılda evrim teorisini çürütebilecek hiçbir ikna edici kanıt ileri sürülmemiştir. “Alt tarafı teori…” gibi saptırmalar çocukçadır–>bkz.

     

    Ve hayır, evrim hala çökmedi!

     

     

        Kaynak: Eklenen resimler ve bkz. linkleri dışında yazının kendisi Agnostik.org‘dan alıntıdır.

     

        Şunlar da ilginizi çekebilir: 

  • Bakteriler önemli genetik materyallerini koruyarak evriliyor

    Nasıl ki bankalar en değerli varlıklarını en güvenli kasalarda saklıyorsa, hücreler de hangi genlerini daha dikkatle koruyacağını bu şekilde önem sırasına göre seçiyor. Avrupa Biyoenformatik Enstitüsü’ndeki (EMBL-EBI) moleküler biyologların yaptığı ve Nature‘da yayınlanan çalışmaya göre, bakteriler önemli genlerini rastgele mutasyonlardan koruyan bir mekanizma geliştirmiş, böylece kendi kendilerine zarar verme riskini azaltmışlardır. Bu çalışmadan ortaya çıkan bulgular, yarım asırdır devam etmekte olan tartışmalara yeni cevaplar sunarak hastalık yapan türdeki mutasyonların nasıl ortaya çıktığına ve patojenlerin nasıl evrildiğine ışık tutuyor. 

     

     

       EMBL-EBI’deki çalışmayı yöneten ekibin başındaki Nicholas Luscombe şöyle konuştu: “Genomdaki belirli bazı bölgeleri tercihli bir şekilde koruyan bir moleküler mekanizma olması gerektiğini keşfettik. Eğer bu mekanizmada görev alan proteinlerin hangileri olduğunu ve sürecin nasıl işlediğini bulabilirsek, kanser gibi bazı hastalıklara sebep olan mutasyonları da önleyebiliriz.” 

       Her birimizin kendine özgü olmasının sebebi mutasyonlardır. Bireyler arasındaki farklılıkların ve kendi hücrelerimizdeki çeşitliliğin kökeninde, genetik materyallerimizdeki mutasyon denilen bu değişimler yatar. Ama aynı zamanda bir de karanlık tarafları vardır. Mutasyonlar önemli bir gende meydana gelirse; örneğin tümör baskılayan bir geni işlevsiz hale getirirse, sonuçları zararlı olabilir. Ancak bütün genlerini mutasyonlardan korumaya çalışmak, bir hücrenin tüm kaynaklarını kullanıp tüketmesini gerektirir. Bu tıpkı, bankaya emanet edilen her bir banknotun veya eşyanın, ayrı bir üst güvenlik düzeyli kasada saklanmasına benzer, yani çok maliyetli bir önlemdir. Luscombe’un ekibinde görevli olan doktora öğrencisi Iñigo Martincorena, bu sorunun üstesinden gelmek için, hücrelerin evrimsel süreçte bir “risk yönetimi” stratejisi geliştirdiğini buldu. 

        Ekipte görevli bilim adamları, 34 tane E. coli suşunda gerçekleşen ve “tek nükleotid polimorfizmleri (SNP)” denilen 120.000 minik mutasyonu inceledi ve mutasyon oranlarının bakteri genomunun hangi bölgelerinde ne derece rastgele işlediğini hesapladı. Elde edilen sonuçlar, kilit göreve sahip genlerin çok daha düşük bir düzeyde mutasyona uğradığını ve böylelikle de bu önemli genlerin zararlı bir mutasyon geçirme riskinin azaltıldığını gösterdi.

    Şekil 1: E. coli bakterisinde farklı genler, farklı oranlarda mutasyona uğrar. (Credit: EMBL / I. Martincorena)

       Martincorena, “Çalışmalarımız, bu bakterilerin evrim sürecinde zekice bir mekanizma geliştirerek, genomun hayati öneme sahip bölgelerindeki evrimsel değişiklik oranını kontrol altında tuttuğunu gösteriyor.” dedi. 

       Araştırmacılar, popülasyon genetiği tekniklerini kullanarak, mutasyon oranlarının etkileri ve mutasyonlarda işleyen doğal seçilim konularında uzun süredir devam etmekte olan tartışmalara açıklık kazandırmış oldu. Bilim adamları uzun süredir, bir canlıda meydana gelecek olan mutasyon oranının, ilgili genin canlı için taşıdığı önemden bağımsız bir konu olduğunu düşünmekteydi. Mutasyon bir kez meydana geldi mi, doğal seçilime maruz kalarak meydana gelen genetik değişikliğin faydalı veya zararlı oluşuna bağlı olarak yayılıyor veya artıyordu. 

       Martincorena şöyle konuştu: “Yıllardır mutasyonların rastgele olduğu ve doğal seçilimin de ortalığı temizlediği düşünülüyordu. Ancak bizim çalışmamız gösteriyor ki, genomlar evrim sürecinde diğerlerine göre daha fazla öneme sahip olan bölgelerde meydana gelecek olan mutasyonları önlemek için bazı mekanizmalar geliştirmiştir.” 

       Kanserli hücrelerin genomunda yaplan çalışmalar, benzer mekanizmaların kanser gelişiminde de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Luscombe ve meslektaşları şimdi de, genleri korumaya yönelik bu risk yönetimi sürecinin moleküler düzeyde ne şekilde çalıştığını ve bunun tümör hücrelerinin gelişiminde nasıl bir etkisi olabileceğini incelemek istiyor. 

       Evrim hakkında bildiklerimiz bu ve buna benzer çalışmalarla kanser gibi hastalıkların tedavisinde bizi bir adım daha ileri taşıyor. Yobazlar ve bilim düşmanları evrimi reddedursun, bilim adamları çalışmaya ve insanlığa faydalı olmaya devam ediyor. 

       Kaynak makale:

    1. Iñigo Martincorena, Aswin S. N. Seshasayee, Nicholas M. Luscombe. Evidence of non-random mutation rates suggests an evolutionary risk management strategy. Nature, 2012; DOI: 10.1038/nature10995

    2. Bacteria evolved way to safeguard crucial genetic material, ScienceDaily

     

     

     

  • Dawkins – The Magic of Reality’i anlatıyor

       13.09.2011’de BBC’de yayınlanan Newsnight adlı TV programının sunucusu Jeremy Paxman’ın konuğu olan Richard Dawkins, 12 yaş sonrası çocuklara hitabeden, ama her yaştan insanın okuyabileceği yeni kitabı Gerçeğin Büyüsü [The Magic of Reality] ile ilgili sorulara cevap verdi. 

       2011 basımlı kitap bu yıl İstem Fer’in çevirisiyle ülkemizde de yayımlandı.

       “Benden sıklıkla gençler için güzel bilim kitapları önermem istenir. Bundan sonra tereddüt etmeme gerek kalmadı. Gerçeğin Büyüsü, çok az bilinen gerçekleri çok yaygın olarak inanılan masallardan ayırırken Evren hakkında hepimizin merak ettiği sorulara değinen güzel, kolay anlaşılır ve geniş çaplı bir kitap sunuyor. Bu nedenle, belki de bilimi popülerleştirme işini en iyi yapan kişi olan Dawkins’in ustaca ve edebi üslubuyla yazılmış ve Dave McKean tarafından nefis bir şekilde resimlendirilmiş bu kitap her yaştan insan için etkili bir kaynak olmalı. İnsan başka ne isteyebilir ki?”

    -Lawrence Krauss 

     

     

  • İslam Dünyasında Bilim ve Felsefe’nin Tarihe Karışması: Gazzâlî

       Aşağıda okuyacağınız yazı, 2001 yılında OMÜ Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktora öğrenimine başlayan ve 2004 yılında, ‘Gazzâlî’nin Tanrı ve Evren Tasarımı ve Günümüze Yansımaları’ adlı çalışmasıyla kelâm bilim doktoru ünvanını alan Doç. Dr. Hasan Aydın’a aittir. Çok beğendiğim bu yergi dolu yazıdan önce konuyla ilgili kısa bir bilgilendirme yapmak isterim. 

        9. yüzyılda Abbasi devletindeki İran ve Arap bilginleri, büyük Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya çevirerek İslam dünyasında bir aydınlama çağı başlattı. Bu dönem (9-10. yüzyıllar) İslam dünyasının fikirsel ve bilimsel anlamda altın çağıdır; nitekim İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Biruni, İbn-i Heysem vb önemli alimler bu dönemde yetişmiştir. Ancak 12. yüzyıla gelindiğinde, bu ilerlemeden rahatsız olan ve dinin elden gittiğini düşünen yobazlar (her zamanki gibi) bu gidişatın durdurulması gerektiğine kanaat getirir. Ne de olsa bilim ve felsefenin ilerleyişi, hammaddesi dogmalar olan dinleri zayıflatma gücüne sahiptir. Bu bilgiler ve eserler, bir yandan Endülüs Arapları yoluyla Avrupa’ya taşınırken, İslam dünyası bu ilerlemeyi ve aydınlanmayı durdurmak için elinden geleni yapar. Gazali de bu dönemde yetişmiş bir filozoftur. Ona göre söylenecek her şey söylenmiş (kutsal kitap ve peygamber tarafından) ve ‘içtihad kapısı’ kapanmıştır. Bundan sonra felsefe ve bilim yapmak anlamsız ve hatta günahtır.

       Gazali’nin savunduğu ve günümüzde de aşina olduğumuz gerici felsefe ne yazık ki bu şekildedir. Yukarıda saydığım, bilime ve felsefeye gerçekten katkıda bulunmuş olan insanlara saygı göstereceksek, öncelikle onların zihniyetinin tam zıttı bir yaklaşım sergileyen Gazali’nin felsefesini anlamamız ve eleştirmemiz gerekiyor. İslam hayranlarının göklere çıkardığı, ama bilimin gelişmesine ve temel itici gücü olan insan aklına, merakına ve sorgulamaya çok büyük zararları dokunmuş olan Gazali’yi gelin daha yakından tanıyalım. COSMOS‘tan da tanıdığımız astrofizikçNeil Tyson’ın sunumundan bir bölümle bu tarihçeyi noktalayabiliriz:

    KLASİİSLAM DÜŞÜNCESİNDE BİLGİ VE BİLİM KARŞITI BİR DÜŞÜNÜR: GAZZÂLΠ

       Gazzâlî’nin İslam dünyasında, Tehâfüt el-Felâsife adlı yapıtıyla, felsefî düşünceyi mahkum ettiği bilinmektedir. Nitekim onun İslam dünyasında felsefeyi mahkum ettiği olgusu,  gerek  Doğu gerekse  Batı   felsefe çevrelerinde  sık sık tartışma konusu  olmuştur. Ancak onun, felsefeyi mahkum ettiğine yönelik tartışmalarda çoğu kez gözden ırak tutulan önemli bir nokta  vardır  ve bu nokta, onun  felsefeyi  mahkum ederken bilgi ve bilimi de mahkum etmesi  olgusudur. Zira  Batı Hıristiyan  ortaçağında  olduğu  gibi  Doğu  İslam ortaçağında felsefe,  bilimi  de içermektedir. Bir başka deyişle,  Batı Hıristiyan  ortaçağında nasıl felsefe ve bilim arasında  bir ayrım söz konusu değilse İslam ortaçağında da bilim ve felsefe arasında bir ayrım söz konusu değildir. Bu nedenle,  Gazzâlî’nin el-Munkiz min ed- Dalâl, İhyâ’ Ulûm ed-Dîn, Eyyuhâ el-Veled ve Hulâsa et-Tasânîf’te görülen, bilgi ve bilim karşısındaki eleştirel söylemi Tehâfüt el-Felâsife  adlı yapıtında felsefeye bakışının  ve ona yönelik eleştirilerinin bir devamı  görünümündedir ve dinsel  endişelerle  bilgiyi  ve bilimi sınırlamaya  dönüktür.  Gazzâlî   gibi  çok  fazla  eser  vermiş;   hayatını  bilgi  öğrenmekle geçirmiş ve İhyâ’nın ilk kitabını, bilginin  faziletini  anlatmaya ayırmış bir düşünür, niçin bilgi ve bilim karşıtı bir söylem içerisine girmiştir? Bu sorunun yanıtı, büyük ölçüde onun felsefeye  bakışı   ve  bilim  ve  bilgiden   ne  anladığı   ile   ilintilidir   ve  bilgi   ve  bilim sınıflamalarında açığa çıkar.  Bu sınıflama, özgün bir sınıflama  değildir ve pek çok İslam düşünüründe karşımıza çıkmaktadır. 

    Gazzâlî’niBilim Sınıflaması:

    “Dinî, Felsefî, Övülen,  Yerilen ve Sakıncasız Bilimleri” 

        Gazzâlî, bilimleri, kendisinden  önceki  İslam düşünce  geleneğini  dikkate  alarak, önce dinsel (şer’î) ve dinsel olmayan  (aklî ya da felsefî) diye ikiye ayırır. Dinsel  bilimler, onca,  akıl  ve  tecrübeyle   bilinmeyen,   sadece   ya  peygamberden ya da onunla  aynı kaynaktan beslenen velilerden öğrenilen bilgilerlerdir. Dinsel  olmayan bilimler ise, ilk bakışta akıl, deneyim  gibi diğer vasıtalarla elde edilen bilimler olarak nitelenir ve övülen (mahmûd), yerilen (mezmûm) ve sakıncası  olmayan (mübah) olmak üzere üçe ayrılır. O, övülen bilimlere, dine yönelik dünya işlerini düzene koyacak, insanların sıhhatini koruyacak ve gereksinimlerini  karşılayacak, tıp, hesap ve doğa bilgisi gibi bilimleri dahil eder. Onun düşünsel çerçevesinde, tıp, insana Tanrı’ya sağlıklı bir biçimde ibadet etmek; hesap, miras hesaplamalarında ve alış-verişte kullanılmak, doğa bilgisi ise, ibadet vakitlerini belirlemek vb. için gereklidir; bunların dışında bu bilimlerin faydası yoktur. O, yerilen bilimlere, dinde hiç yeri olmadığını söylediği, hiç bir yarar sağlamayan sihir, tılsım gibi bilimleri örnek verir. Sakıncasız bilimlere ise, çok ileri gitmemek koşuluyla, eğlence olmayan şiirleri öğrenmeyi ve eski tarihlerle meşgul olmayı örnek gösterir. 

       Anılan sınıflama ve anlayışıyla Gazzâlî, bilgiye belli bir sınır koyar ve dinsel gereksinimlerin ötesinde  araştırmayı gerektiren bilgiye karşı durur; gerçek bilgiyi, ahiret bilgisi olarak nitelendirdiği, Tanrı’ya götüren ve okumakla değil mistik,  bir başka deyişle içsel deneyimle elde edilen bilgi olarak görür. O, bu anlayışını,  ‘faydasız  bilgiden Tanrı’ya sığınırız; az başarı çok bilgiden iyidir; amelsiz bilgi fayda  vermez’  gibi  Hz. Muhammed’e mal edilen sözlere dayandırır. Gazzâlî’nîn bilgiye ve bilime karşı yönelen eleştirel söylemini, nesnel olarak ortaya koymak ve gerekçelerini ayrıntılarıyla görebilmek için, onun kimi bilimlere  ilişkin yargısını ele almak gerekmektedir. Önce dinsel bilimlere, ardından aklî ya da felsefî  bilimlere, son olarak da yerilen bilimlere bakışını, örnekleriyle görelim. 

    Dinî Bilimler:

    “Azı da Çoğu da Yararlı – Azı Yararlı Çoğu Zararlı” 

       Gazzâlî, bu bilimleri, azı da çoğu da makbul olup, çoğaldıkça daha güzel ve faziletli olan ve yetecek kadarı makbul, fakat fazlası makbul olmayan şeklinde bir sınıflamaya tâbi tutar. O, bu sınıflamasını, bedene ilişen hallerle karşılaştırarak, azı da çoğu da makbul olanı, sıhhat ve güzelliğe; yetecek kadarı makbul, fazlası  makbul olmayanı ise, mal infak etmeye ve cesarete benzetir. Onca, malın azını, iyi yerlere vermek makbul; hepsini harcamak ya da kötü yerlere israf etmek ise kötüdür. Yine, kendini koruyacak kadar cesaret iyi; fakat haksız yere ona buna saldırmak kötüdür. İşte dini bilimlerde de durum tıpkı bunun gibidir.

       Onca, azı da çoğu da makbul olan dini bilimler, hem özü bakımından hem de ahiret saadetine yol açması bakımından arzulanan bilgilerdir ve Tanrı’nın özünü, niteliklerini, eylemlerini ve yaratıklar üzerindeki adaletini bilmeye dayanır. Bu bilgi, onca insanı, dünyanın geçiciliğini, buna karşın ahiretin ebediliğini kavramaya götürür. Onun kanısına göre, bu bilim kitapların sınırlarına girmeyen bir bilgidir ve okumakla değil, dünyadan uzaklaşıp içe yönelmek ve peygamber ve velilerin, bir başka deyişle seçkinlerin yolunu tutmakla elde  edilir. Peygamberin, ‘bilgi Çin’de de olsa gidip alınız’ ya da ‘bilgi Müslümayitiğidir, onu nerede bulursa almalıdır’  sözleriyle anlatmak  istediği bilgi de bu bilgidir. 

       Yalnızca belli bir miktarı övülen ve fazlası gerekli olmayan bilimlere gelince, onca bu bilimler, herkesin  bilmesi  gerekmeyen (farz-ı kifâye) bilimlerdir. Bu bilimlerin, her birinin azı, ortası ve uzunu vardır. Gazzâlî, bu bilimlerle ilgili yargısını şöyle ifade etmektedir: 

        “Önce Kur’an’ı, ardından hadisi, tefsîri ve sonara da, Kur’an’a yönelik bilimleri öğren. Hadis biliminde de aynı yolu takip et. Daha sonra da, fürû ile uğraş, hilâf ve cedel bilimiyle uğraşma. Sonra fıkıh usulü ile ve bunun  gibi zamanın ve ömrünün izin verdiği ölçüde, diğer bilimlerle meşgul ol. Bütün inceliklerini ve derinliklerini anlayacağım diye, bir bilimle uğraşma. Çünkü bilimler çok, ömür kısadır. Bu anlattığımız bilimler araç ve giriş bilimleri olup, özü gereği amaç değil, sadece  araçtırlar. Araç ile uğraşırken amacı unutmamak gerekir. Dilbilimden de, Arap dilini anlayıp konuşacak ve Kur’an ve hadisin yabancı kelimelerini bilecek kadarla yetin… İyi bil ki, her bilimin, kısa, orta ve uzun olan tarafları vardır. Diğerlerini karşılaştırabilmen için, biz, hadis, tefsîr, fıkıh ve kelâmda bu derecelere işaret etmekle yetineceğiz. Tefsîrde kısa olan, Kur’an’ın  iki misli büyüklüğünde olandır. Buna, Alî el-Vâhidî  en-Nîsâbûrî’nin tefsîri örnek olarak gösterilebilir. Orta olan, Kur’an’nın üç misli büyüklüğünde olandır. Yine aynı yazarın, el-Vasît adlı yapıtı buna örnektir. Bundan fazlası da, ömür boyu gerekli olmayacak uzatmalar içerir. Hadiste kısa olan, Buhârî ve Müslim (sâhîheyn) olup, onları bilen birinin yanında, metinleri  düzgün okuyacak kadar öğrenmek yeterlidir. Orta olan, hadis kitaplarındaki hadislere ihtiyaç halinde baş vuracak düzeyde öğrenmendir. Bunun dışında kalan, mevzu, zayıf, isnat tarihi gibi durumları derinliğine bilmektir ki, bu uzun olanıdır. Fıkıhta kısa olan, Müzennî’nin eserinin özeti (muhtasar) niteliğindeki benim Muhtasar adlı yapıtımdır. Orta olan, bunun üç misli büyüklüğünde  bir fikıh kitabı okumaktır. Bu da, benim   el-Vasît min el-Mezheb adlı yapıtım hacminde bir eserdir. Uzunu ise, benim el-Basît adlı yapıtım ve bunun  gibi diğer hacimli eserlerdir. Kelâm öğrenmenin amacı,  Ehli  Sünnetin, öncekilerden (selef) naklettiği inançları koruyacak kadarını bilmektir. Buna, bu kitabın (İhyâ) Kavâ’id  el- Akâ’id kitabında yazdıklarım örnektir. Orta olan, iki yüz sayfa civarında bir kitaptır; bunun için de el-İktisâd fî el-İ’tikâd adlı eseri kaleme aldım.” 

    Aklî ya da Felsefî Bilimler:

    “Dine Hizmet Ettiği Sürece Yararlı, Aksi Halde Zararlı” 

       Gazzâlî’nin, aklî ya da felsefî bilimlere bakışı, dinî bilimlere bakışına belli ölçülerde benzemekle birlikte, eleştirileri daha katıdır. Bu katılık onun felsefeye bakışından kaynaklanmaktadır. O, el-Munkiz ve İhyâ’da, önce matematiksel bilimleri (riyaziyât) ele alır. Onca bu bilimler, hesap, geometri ve astronomiyle ilgilidir. Bu bilimlerin dinsel sorunlara ilişkin olumlu ya da olumsuz tarafları yoktur. Ona göre, bu bilimler, anlaşılıp öğrenildikten sonra, inkara olanak bırakmayan, kesin bilimlerdir. Ancak bu bilimlerin, iki sakıncası vardır: 

       İlki, bunları inceleyen, inceliklerine ve kesinliğine hayret eder. Bu nedenle, filozoflara karşı inancı güçlenir ve böylece  onların tüm bilgilerinin, bu bilimler gibi olduğunu sanır ve onların inkarcı olduklarını, Tanrı’yı yadsıdıklarını ve şeriata dair dillerde dolaşan bazı konuları hor gördüklerini işitir ve sadece onları taklitle kafir olur. Din hak olsaydı, matematiksel bilimlerde araştırma sahibi olan bu kimselere gizli kalmazdı diye düşünür. Gazzâlî, başka hiçbir dayanağı olmadan, bu düşünce ile nice insanın haktan saptığını gördüğünü belirtir. 

       Onca ikinci tehlike, dine, felsefî bilimleri inkarla yardım edileceğini zanneden cahil dindar kimseden gelmiştir. Bu nedenle Gazzâlî, filozofların her dediğini yadsımanın, İslamın cehalete ve kesin kanıtları redde dayandığı izlenimi doğuracağını belirtir. Bu ihtiyatlı tavrına rağmen, yine de o, matematiksel bilimlerle ilgili şu sonuca varır: 

       “Bu bilimlerle çok fazla uğraşanları engellemek gerekir. Çünkü bunların, din ile ilintileri yoksa da, felsefeye ait bilimlerin başlangıcı olduğundan, felsefenin kötülükleri onlara da geçer. Bu bilimlerle çok fazla uğraşıp da, dinden çıkmayan ve takvadan uzaklaşmayan kimseler azdır.

       İhyâ’da ve el-Munkiz’da Gazzâlî, bu bilimlerin sakıncasını anlatırken, ilginç benzetmelere başvurur. Onca, ‘inancı zayıf olanları,  bu bilimlerden korumak, ırmak kenarında dolaşan çocuğu, suya düşmekten sakınmak, İslama yeni girenleri, inançsızlarla karşılaşmaktan korumak, sahte parayla gerçek parayı ayıramayanları kalpazandan veya çocuğu yılandan uzak tutmak gibidir. 

       Felsefî bilimlerin bir diğeri olan, mantığa gelince, özde bu bilimin de dinle ilgili olumsuz bir tarafı bulunmamaktadır. Bu nedenle o, İhyâ’da bu bilimi kelâma dahil eder. Ancak bu bilimin de, özde felsefeyle ilgili olması, Gazzâlî’nin onun da sakıncalarının bulunduğunu söylemesine neden olur.  Bu sakınca filozoflara olan güveni artırmasından kaynaklanmaktadır. O şöyle der: 

       “Beğenen çoğu kez mantığı da inceler; onu görür ve anlaşılır bulur. Ve sanır ki, filozoflardan nakledilen dinsizliğe ileten sorunlar, mantıktaki gibi kesindir. Böylece tanrısal bilimlerin hakikatini öğrenmeden sapıtır. Bu tehlike de mantığa ilişmektedir.” 

       Filozofların üzerinde durduğu doğa bilimleri (tabi’iyyât) Gazzâlî’ye göre, evrendeki nesneleri, yani gökleri, yıldızları, su, hava, toprak ve ateş gibi kökleri; hayvan, bitki, insanlar ve madenler gibi dört kökün karışımından meydana gelen bileşikleri; bunların birleşme, değişme ve hareketlerini inceler. O, bu bilimleri, tıbbın insan bedenini incelemesine benzetir ve nasıl tıbbı inkara olanak yoksa, onları inkar da mümkün değildir, der. Ancak, doğa bilimleriyle uğraşanları, ikinci  yaşamın ruhsal olduğunu ve zorunlu doğal neden-sonuç ilişkisini onayladıkları için eleştirir. Bu nedenle o, filozofların doğa bilimlerinin, bir kısmının doğru bir kısmının ise dinsel acıdan cahilane şeyler olduğunu belirtir ve tıp bilimini öğrenmek zorunlu  olmasına rağmen, doğa bilimlerinin öğrenilmesinin zorunlu olmadığını kaydeder. O, eleştirisinin ardından meşru doğa bilimlerinin amacını şöyle belirler: 

       “Doğa bilimlerinin (tabi‘iyyât) amacı  (asl), doğanın, Tanrı’nın emri altında olduğunun, bizzat kendisinin bir şey yapmayıp, bilakis yaratan tarafından, yaptırıldığının; güneş, ay, yıldızlar ve diğer nesnelerin, O’nun emrine tâbi olduğunun ve bunların kendiliğinden bir eylemlerinin olmadığının bilinmesidir. 

       Gazzâlî, ahlak (ahlâkiyye) ve siyaset (siyâsiyye) biliminde de filozofları, adeta Hıristiyan ilahiyatçı Clement ve Origen’in düşüncelerinden esinlenir bir biçimde, velilerin ve peygamberlerin kitaplarından aldıkları şeylere bâtıl düşünceler eklemekle suçlar. Onların tanrıbilim (ilâhiyât) alanındaki bilgilerini zanla niteler ve hatalarla dolu olduğunu ekler. 

    Yerilen Bilimler:

    “Azı da Çoğu da Zararlı” 

       Gazzâlî  bu bilimlere sihir, tılsım, ilm en-nücûm (yıldızlar bilimi) vb. bilimleri dahil eder. Onca bu bilimler özü bakımından kötü değildir; çünkü hiç bir bilim, özü gereği kötü değildir. Onların kötülüğü, insanlara zarar vermek amacıyla kullanımından kaynaklanır. Biz, yerilen bilimlerden sadece ilm  en-nücûm üzerinde duracağız; çünkü onun astronomiyle kimi bağları vardır. 

       Gazzâli’ye göre ilm en nücûmun, diğer yerilen bilimler gibi, özü bakımından bir kötülüğü yoktur. Onca  bu  bilim  ikiye  ayrılır. İlk kısmı, hesapla ilgilidir; ikincisi ise, ahkamı içermektedir. Gazzâlî ahkamla, olaylara, nedenlerle kanıt bulmayı kasteder ve bunu, doktorun nabız yoklamasından, hastalığa kanıt bulmasına benzetir. Onca, bu bilim Tanrı’nın yaratıkları üzerindeki adetini bilmek demektir. Ancak Gazzâlî, Kimyâ es- Sa’âde’de, ilm en-nücûmla uğraşanları, Tanrı’nın adetini yadsıyıp, olayları, doğaya bağlamakla suçlar. Ayrıca, onca, şeriat bu bilime karşı çıkar; çünkü peygamber, ‘ldızlardan bahsedilince susun’ demiştir. Hz. Ömer de, ilm en-nücûmdan, kara ve denizde şaşmayacak ve yolu bulacak kadarını öğrenin, fazlasını terk edin, demiştir. Gazzâlî’ye göre, Hz. Ömer’in bu bilimden menetmesinin en temel nedeni, bu bilimin dinsel açıdan zararlı olmasıdır. Bu zarar, yıldızların hareketi sonucu, bir takım işler oluyor denildiğinde, yıldızların gerçek neden olduğunun sanılmasıdır. Gazzâlî bu sanıyı karınca örneği ile dillendirir: 

       “Karınca, kağıt üzerindeki yazıları görünce, bunları kalem yazıyor, der; çünkü başını kaldırıp yukarıdaki parmakları, eli ve bunları harekete geçiren iradeyi, insanı, sonra insanda irade, kudret yaratanı görmez. İnsanların çoğu da, en aşağı, en yakın sebebi görür.” 

    Bilimlerlİlgili Sonul Yargı:

    “Dünyalık Elde Etmeye  Yönelik  Her Bilim Kötüdür” 

       Gazzâlî,  bilgiye ve bilimlere karşı eleştirel söylemini, çocuğa nasihat niteliği taşıyan Eyyühâ el-Veled ve Hulâsa et-Tasânîf’te de sürdürür. Anılan iki eserinde de aynen yinelenen şu deyişler oldukça çarpıcıdır: 

       “Ey oğul, gramer, aruz, şiir, astronomi, belâgat, tıp, mantık, kelâm gibi bilimleri okumakla, Tanrı’nın rızasının aksi yönde ömrünü kaybetmekten başka ne kazandın? Ey oğul, bilgi edinmek için okuyarak, kitapları inceleyerek, nice  geceler uykusuz kaldın, uykuyu kendine haram ettin. Bunun nedeninin ne olduğunu bilemem. Eğer amacın, dünyalık elde etmek,  onun nimetlerini toplamak, mevki ve makam kazanmak ve arkadaşların arasında üstünlük sağlamaksa, yazıklar olsun sana. Yok eğer amacın, peygamberin şeriatını yaymak, ahlakını düzeltmek, kötülüğü emreden nefsine hakim olmak ise, müjdeler olsun sana.” 

    Sonuç:

    İslam Dünyasında Bilgi ve Bilimin Tarihe Karışması 

       Gazzâlî’nin yukarıda sunulan bilgi ve bilim karşısındaki eleştirel söylemi ve bilgi karşıtı tutumu bilime yönelmiş bilim insanlardan çok, bilimle pek fazla ilgisi olmayan halkı bilimden uzak tutmaya dönük olarak algılanabilir; onun bilginleri değil, çok fazla bir şey bilmesi gerekmeyen halkı inançlarında kuşku doğuracak, onların dünyevi uğraşlarla ilgilenmesini engelleyecek bir çaba içine girmekten uzak tutmaya çalıştığı söylenebilir; çünkü bu tutum halka dönük olduğu ileri sürülen eserlerde belirginleşir. Ancak  burada üzerinde durulması gereken üç önemli olgu vardır. 

       Bunların ilki, Gazzâlî’nin bilgi karşıtı tutumunu yeni yetişen  nesillere aşılamak için çaba sarf etmesidir. Gerek  Eyyuhâ el-Veled gerekse Hulâsa et-Tasânîf adlı yapıtlar, çocuklara ve gençlere dönüktür ve bunlardan en azından kimileri geleceğin bilim insanları olacaktır. Gazzâlî, bunlara, bilgiyle  uğraşmamayı, dünyalık bilgiden uzak durmayı, içsel deneyimle elde  edilen bilgiyi önemsemeyi, ibadet ve ahiret  ile meşgul olmayı salık vermektedir. Böylelikle dünyalık bilimle uğraşmak isteyen gençlerin önünü kesmekte, onların gözünü Tanrı’ya ve öte dünyaya odaklamaktadır. 

       İkincisi, Gazzâlî, seçkinlere, yani bilimle ilgilenen insanlara yönelik tutumunda da dünyalık ve tecrübî bilgiye karşı durur; en gerçek bilginin içsel aydınlanmayla, mistik deneyimle elde edilen ve Tanrı’ya ulaştıran bilgi olduğunu söyler ve bu dünyanın sanal olduğunu ima eder ve dünyalık bilgi için çalışanları kınar.

       Üçüncüsü, halka dönük olduğu söylenen eserlerde Gazzâlî, halkın inancının hakikatin sûreti olduğunu söyler ve gerçek inancın ve gerçek bilginin peygamberlerin ve velilerin bilgisi olduğunu kaydeder. Bu, onun her eserinde savunduğu düşüncedir. Bu  koşullar altında, Gazzâlî’nin halkı seçkinci anlayışa yönlendirmeye çalıştığı söylenebilir. Aksi halde, halka dönük olduğu söylenen İhyâ ve Kimyâ es-Sa’âde gibi eserlerde halkın elde ettiği bilginin kuruntu olduğunu, inançlarının sanıya dayandığını; gerçek inancın içsel aydınlanmayla elde edileceğini savunmanın ne anlamı vardır? 

       Kuşkusuz  anılan durumlar, onun eserlerini halka ve seçkinlere dönük diye kesin çizgilerle ayrımlamayı tartışmalı  hale getirdiği gibi  bilgiye ve bilime yönelik eleştirel söylemenin de tüm insanları kapsadığını gösterir. Bu durum, İslam dünyasında, medreselerde, bilim ve felsefe neden yer almadı ve İslam dünyasında bilim ve felsefe Gazzâlî’den sonra neden tarihe karıştı sorusuna da belli bire yanıt teşkil etmektedir.

     

    Doç.DrHasan Aydın

    OMÜ Sinop Eğitim Fakültesi

     

    * Bu yazının tamamına kaynaklarıyla birlikte PDF halinde buradan ulaşabilirsiniz. 

    ** Doç. Dr. Hasan Aydın’ın “İslam bilimi teşvik ediyor mu?” başlıklı yazısı da ilginizi çekebilir.

     

    Ebu Hamid Muḥammed ibn Muḥammed el Gazali