Kategori: Din

  • Dini Keşfetmek 7. Bölüm – Geçiş türleri

       Videoda öncelikle, bilim eğitimi almamış evrim karşıtları tarafından kasti olarak, evrim hakkında bilgisi olmayan insanların kafasını karıştırmak amacıyla uydurdukları; “ara form” kavramının yanlışlığı vurgulanıyor. Evrim, modern bir canlı türünün diğerine dönüşmesi değildir. Öyle olduğunu sanan bir yaratılışçının (Kirk Cameron), canlı yayında kendisini nasıl komik duruma düşürdüğünü izliyoruz. Yine (!)

       Sonrasında, canlıların sudan karaya geçişinde önemli bir tür olan Acanthostega anlatılıyor. Bazı canlıların karadan tekrar suya geri dönüşünde önemli bir ara basamak olan balina evrimine değiniliyor; körelmiş bacaklarından vücut hareketlerinin memelilere olan benzerliğine kadar çeşitli evrimsel gerçekler anlatılıyor. Özetle “Bana ara form” göster diyenlerin izlemesi gereken bir video bu. Hem bu cümledeki bilimsel kavram hatasını görmeleri, hem de sordukları soruya cevap bulmaları umuduyla, iyi seyirler dilerim. 

    Resim: Bir balinanın körelmiş arka ayakları

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    TÜM BÖLÜMLER 

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Sam Harris ve Richard Dawkins – Bilim ve Ahlak ilişkisi

    Kim demiş “Bilim, ahlak konusunda bir şey söyleyemez” diye?

      Richard Dawkins ve tanınmış ateistlerden Sam Harris’in, 2011 yılında Oxford Üniversitesi bünyesindeki Sheldonian Theatre’da gerçekleştirdiği bu söyleşide Harris, konu ahlak olduğunda bilime getirilen sınırlamanın geçerliliğini, zaman zaman Dawkins’ten de gelen soruları cevaplayarak tartışıyor. Bilimin ahlak konusunda sahip olduğu söz hakkını, ikna edici argümanlarla savunurken, aynı zamanda geçmişin, bugünün ve geleceğin ahlak anlayışlarını da ele alarak bunları nesnel ve bilimsel bir bakış açısıyla sorguluyor. Bir anlamda da The Moral Landscape isimli kitabının kısa bir özetini bizlere sunuyor. 
       Hume Yanılgısından (diğer adıyla ‘doğacılık yanılgısı’) Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına, ‘herkes için olası en kötü ızdıraptan zihin okuma makinelerine kadar çok geniş bir yelpazede ütopya-karşı ütopya tartışmalarının da bulunduğu bu söyleşide Sam Harris, muhtemelen hepimizin aklını kurcalayan birçok soruya cevap arıyor.

    Bu sunumdan bir alıntı (Sam Harris) :

       “Nasıl fiziği Hristiyanlar keşfettiği için ‘Hristiyan fiziği’ veya cebiri Müslümanlar keşfettiği için ‘Müslüman cebiri’ diye bir kavram yoksa, ‘Hristiyan ve Müslüman ahlakı’ diye bir kavram da olmayacaktır. Keşfetmemiz gereken, insanlığın refahına ilişkin gerçek soruları yanıtlayan verilerdir. Bunu yaparken kullanmamız gereken tek aracın samimiyetle ve dürüstçe yapılan bilimsel araştırma olduğunu düşünüyorum. Ve eğer dinler, evrendeki herhangi bir konuda haklı çıkarsa, bu tamamen şans eseridir.”

       Sam Harris’in The Moral Landscape isimli kitabı şu anda çeviri aşamasında ve yakın zamanda Türkçe olarak kitapçılardan temin edilebilecek. 

     

    • Ayrıca bkz. Sam Harris: “Dinler neden günümüzde birer fosildir?” (video)

     

     

  • İslam tarihinde bilim ve felsefenin sonu

       Müslümanların övünçle tekrarladığı bir cümle vardır: “İslam bilim adamlarının bilim dünyasına katkıları çok büyüktür!” 

       Bu videoda Neil deGrasse Tyson durumun hiç de böyle olmadığını, bilime gerçekten yapılan katkının sadece 300 yıl süren kısacık bir dönemden ibaret olduğunu anlatıyor. 12. yüzyıla gelindiğinde başta Gazali gibi alimler tarafından o kısacık dönem sonlandırılıyor, bu konuda henüz bir değişiklik-gelişme yaşanmış da değil. Gazali’nin deyimiyle ‘içtihad kapısı’ (din sayesinde) kapanmıştır. Bundan sonra felsefe ve bilim yapmak anlamsızdır, hatta günahtır. Kendisine çok şey borçluyuz gerçekten(!) 

       İbn-i Sina, İbn-i Rüşdi, İbn-i Heysem, Fergani, Hayyam ve Biruni gibi önemli isimler, videoda bahsi geçen bu kısacık 300 yıllık dönemde karşımıza çıkar. Bu önemli isimlerin hakkını vermek gerekiyor. Onların ve belki onlardan sonra gelebilecek olan (ama bu sebeple gelemeyen) bilim ve felsefe insanlarının önlerinin nasıl kesildiğini bilmeden, bu isimleri onore etmeye çalışan bir kişi, tam tersine onlara ve savundukları şeylere saygısızlık etmektedir. 

  • İslamcılardan “ateist blog yazarlarını öldürün!” talebi

       Geçen hafta Dakka’da Ahmed Rajib Haide isimli anti-İslamcı blog yazarı, İslamcılar tarafından dövülerek öldürülmüştü. Hükümet bunun ardından, toplumsal gerginliği artıranlara karşı sert tedbirler alınacağını söyleyerek, gazetecileri ve blog sahiplerini Muhammed’e hakaret eden yazılar yayınlamamaları konusunda uyarmıştı. (Dikkatinizi çekerim, uyarılanlar cinayeti işleyenler değil, kurbanlar!)

       Geçtiğimiz Cuma günü de yine Bangladeş’te çıkan olaylarda yüzlerce İslamcı polisle çatışmaya girerek, “ateist blog yazarlarının” öldürülmesini talep etti. Cuma namazından çıkan yobazların (bilmem bu benzerlik size tanıdık geldi mi) şehir merkezlerinde gerçekleştirdikleri eylemde 4 kişinin öldüğü, yaklaşık 200 kişinin de ağır yaralandığı bildirildi. Bunlardan 20 tanesi gazetecilerden oluşuyor. 

       Bu tür din içerikli eylemlerde benim en çok dikkatimi çeken, güya inanılan dinin ilkeleriyle ters düşen davranışlar değil (ki gerçi bu durumda karşımızda “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diye emreden bir din olduğu için bu söylem zaten geçerisz hale geliyor), insanların yüzüne yansıyan katıksız nefret ifadesi… Adeta “din size insanlığınızı unutturup bunları yaptırabilir” sözünün vücut bulmuş halidir bu ifade. Fazla söze gerek yok. Bir barış, adalet ve hoşgörü dini: İSLAM. 

  • Kan Akıtma Yoluyla İbadetin Din’deki Yeri : Kurban – İlhan Arsel

       Aşağıda okuyacağınız yazı İlhan Arsel’e aittir.* Bir kez daha “Kurban ibadeti” adı altında gerçekleşen çağ dışı hayvan katliamının ardından inanan-inanmayan herkesin okuması gereken bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu garip vahşet eyleminin tarihte ortaya çıkış şeklini ve İslamiyet’te nasıl benimsendiğini konu alan yazının, Kurban ve kan akıtma geleneğinin ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili ortalıkta dolaşan yalan yanlış bilgileri temizleyeceğine inanıyorum. Özetle yazıda söylenen şudur: Kurban kesimi, esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir;  bu gelenek, esas itibariyle tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere tanrı adına kan akıtmak, böylece tanrıyı hoşnut edip günahlardan kurtulmak amacına dayalıdır. Kuran’daki yeri de bu anlamdadır. 

     

    * İlhan Arsel, Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları, Kaynak Yayınları, 1999, s. 170.  

     

    KAN AKITMA YOLUYLA İBADETİN KUR’AN’DAKİ YERİ

       Kurban adayarak, kan akıtarak Tanrı’yı hoşnut kılmak, ona yaklaşmak, eski çağlardan beri süregelen bir ibadet şeklidir ki, bugün artık çağdaş uygarlığa ters düşen bir gelenek olarak görülür. Böyle olduğu içindir ki, “aydın” din adamı rolünü üstlenmiş görünen bazı mollalarımız, her konuda olduğu gibi, kurban geleneği konusunda da İslam şeriatını “şirin” gösterme yolunu ararlar ve bu amaçla birtakım laf cambazlıklarına başvururlar. Kurban kesimine karşı değillerdir, ama kurbanın ibadet amacına yönelik olmadığını anlatmak için her türlü kurnazlığa hazırdırlar.

       Bu nedenle, koyunları boğazlayarak, yani kan akıtarak, kurban sunmanın, Allah’ı “kan” ve “et” ile ilişkili kılmak olduğunu, oysa böyle bir geleneğin Kur’an’a ters düştüğünü öne sürerler. Daha başka bir deyimle, bu tür bir ibadetin, uygar toplumlar tarafından artık “ilkel” bir gelenek olarak görüldüğünü anladıkları içindir ki, Kur’an’daki verilere göre kurban kesmenin “ibadet” değil, “sosyal bir yardım türü” olduğunu söylerler. Güya Kur’an, kurban kesimini kan akıtılsın diye değil, sadece yoksula yardım sağlansın diye öngörmüştür; güya kurban ameliyesinde “ibadet” olan konu sadece yoksula yardımdır. Ve işte bu noktadan hareketle bizim mollalarımız, “eğer yoksulun korunması, ona et vermek yerine başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih etmek gerekir” derler. 

       Oysa mollalarımızın bütün bu söyledikleri gerçek dışı olup, sırf Şeriatı “insani” kılıkta gösterme gayretkeşliğine dayalı şeylerdir. Çünkü, Kur’an, kurban kesimi ameliyesini, Tanrı’yı yüceltemeye yönelik bir ibadet olarak gören ayetlerle doludur. Ne Kur’an’da ne de Kur’an olmayarak konmuş kurallarda,kurban kesiminin sadece yoksulları doyurmak ve korumak amacıyla gerekli görüldüğüne dair bir şey yoktur; ya da yoksula para veya mal şeklindeki yardımın, Tanrı’ya kurban sunmaktan daha hayırlı bir iş sayılabileceğine dair hüküm yoktur. Kuşkusuz ki, yoksulu yedirmek ve içirmek, yoksula yardım etmek hayırlı bir iştir, ama Kur’an, bu tür bir yardım şeklini, ne kurban kesiminden daha hayırlı bir iş olarak görmüştür ne de kan akıtarak ibadeti önlemek için. Nitekim, din bilgini sayılan yorumculara göre “kurban kesmek, zekat ve sadakai fitr vermekten daha fazla bir fedakarlık ifade eden bir ibadettir.” 

       Bütün bunlar bir yana, Kuran’da, kurbandaki amacın her ne şekilde olursa olsun kan akıtmayı önlemek olduğuna dair bir işaret de yoktur. Çünkü, bir kere kurban, eski çağlardan beri “Tanrı ‘yı hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir ki, genellikle kan akıtılmasını koşul bilir ve Kuran bu geleneği bu amaçla benimsemiştir. O kadar ki, Muhammed’in söylemesine göre, “Bu cemaatin (Müslüman cemaatinin) mümeyyiz vasfı, kurbanın kendi öz kanı olmasıdır (kurban olarak, din şehitlerinin katımı sunması).” 

       Öte yandan Kuran’da, biraz ileride göreceğimiz gibi, kan akıtma şeklindeki kurban kesimi ameliyesinin, başlı başına “ibadet” niteliği taşığını belirleyen birçok ayet vardır. Fakat, bunları incelemeden önce, “kurban” anlayışının dayanağı olan kaynağın Kuran’daki yerini inceleyelim. 

    1) Kurban Geleneğinin Kuran’a Alınışında Rol Oynayan Dinsel Etkenler 

       Kurban geleneğinin Kuran’da alınışında rol oynayan dinsel olayların incelemesi bize şunu gösterecektir ki, Kuran’a göre kurban kesimindeki amaç, esas itibariyle yoksula yardım değil, Tanrı’ya bağlılığın, kan akıtımı yoluyla saptanmasıdır. Adem’in oğullarının acıklı hikayesi bunun böyle olduğunun ilk kanıtlarındandır. 

     

    A) Adem ‘in Oğullarının Hikayesi anlatılmıştır ki, Tanrı’nın, kurban kesiminden başka bir şekilde kendisine sunulan kurbandan pek hoşnut olmadığını, kurban ameliyesini yoksullara yardım şeklinde anlamadığını ortaya koyar. Gerçekten de ayette şöyle yazılıdır: 

       “Ey Muhammed! Onlara, Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat, ikisi birer kurban sunmuşlar. Birinin kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen (kurban sahibi), ‘Andolsun seni öldüreceğim!’ deyince, kardeşi, ‘Allah ancak sakınanların takdimesini kabul eder’ demişti.” (Maide Suresi, ayet 27). 

       Ayette açıklık yok, fakat anlatılmak istenen şey. Adem’in oğullarından birinin koyun keserek, diğerinin de toprak ürünlerinden (buğday) vererek Tanrı’ya kurban sundukları, Tanrı’nın koyun şeklindeki kurbanı kabul edip diğerini reddettiğidir. Kur’anı’daki bu hikayeyi Muhammed Tevrat’tan almıştır. Tevrat’ın “Tekvin” kitabında anlatılan şekliyle hikaye kısaca şöyledir: 

       Adem’in iki oğlu olmuştur ki, adları “Habil” ve “Kabil’dir. Bu iki kardeşten biri olan Habil, koyun sürüsü güden bir çobandır. Diğer kardeş Kabil ise çiftçidir. Beraberce yaşayıp giderlerken bir gün Habil, gütmekte olduğu sürünün ilk doğanlarından bir koyunu kesip Tanrı’ya kurban olarak sunar. Çifçilikle uğraşan Kabil ise, Tanrı’ya kurban olarak toprak ürünlerinden (buğday) sunar. Tanrı, Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder, fakat Kabil’inkini kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat, Tekvin, Bap 4, 19). 

       Aslı Tevrat’ta bulunan bu hikayenin, hadislerde ve Kur’an yorumlarında anlatılan şekli aşağı yukarı böyle. Dikkat edileceği gibi Tanrı’yı hoşnut kılan şey, toprak ürünü olan “buğday” şeklindeki kurban değil, kan akıtılarak sunulmuş olan “koyun” şeklindeki kurbandır. Belli ki, Tanrı kendi adına kan akıtılmasından hoşlanmıştır. Ve bu işi yoksullara yardım olsun düşüncesiyle değil, Habil’in “takdimesi”nden hoşlandığı için yapmıştır; Habil’in takdimesi ise. biraz önce gördüğümüz gibi, kanı akıtılan koyundur. Eğer Tanrı kan akıtılmasından hoşlanmamış olsa, kurbandan amacın yoksula yardım olduğunu düşünmüş olsa, bunu açıkça bildirirdi. Oysa böyle yapmamıştır. Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemiştir! Bundan dolayıdır ki, din adına cihata çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasını (kendi adına kan akıtılmasını) “kutsal” bir şey olarak görmüştür. Yine bundan dolayıdır ki, bu savaşlarda ölenleri “şehit” olarak en büyük mükafatlara layık bilmiştir. 

    B) İbrahim (“Peygamber”) ile Oğlu İshak’ın Hikayesi  

       Kurban geleneğinin, “kan akıtma yoluyla ibadet” demek olduğunun kanıtı sadece Adem’in iki oğluyla ilgili yukarıdaki hikaye değildir. Tevrat’tan aktarma olarak Kur’an’da, yer alan bir başka hikaye vardır ki, İbrahim “Peygamber”in, ibadet yoluyla Tanrı’ya bağlılığını ispat amacıyla kendi öz oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgilidir. Güya Tanrı, İbrahim’in imanını denemek için ondan büyük bir fedakarlığı göze alıp oğlunu kurban etmesini istemiş ve onun bunu yapmaya hazır olduğunu görünce iman sahibi olduğunu anlamış, bunun üzerine ona bir koyun gönderip, İshak yerine koyunu kesmesini emretmiştir. İbrahim de öyle yapmıştır; yani kendi oğlunu boğazlayacak yerde, koyunu boğazlayarak Tanrı’ya karşı ibadetini tamamlamıştır. Koyunu boğazlaması ve kan akıtması, Tanrı’ya ibadet için kendi öz oğlunu feda etmeye hazır olduğunun sembolik bir ifadesidir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu olayda “sosyal bir yardım” amacı diye bir şey yoktur.  

       Sırf Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla kanıtlanması vardır. Tevrat’taki bu hikayeyi Muhammed, ufak bir iki değişiklikle Kur’an’a yerleştirmiştir; yaptığı değişiklik, özellikle, hikayede geçen İshak adı yerine İsmail adını koymak olmuştur. Bilindiği gibi İsmail, İbrahim’in diğer bir oğludur. Cariyesi Hacer’den olmuştur. İshak ise İbrahim’in, kendi eşi olan SaRadan doğma oğludur. Muhammed, kendi kavmi olan Arapları, İbrahim’in ve İsmail’in soyundan bildiği içindir ki, böyle bir değişiklik yapmayı uygun bulmuştur. Fakat, hemen ekleyelim ki, Kur’an’a koyduğu ayetlerin içeriğini anlayabilmek için, İbrahim ile oğlunun Tevrat’ta anlatılan hikayesine göz atmak gerekir.

       Tevrat’ın “Tekvin” kitabında yer alan hikayenin özeti şöyledir: Tanrı, İbrahim’i denemek ister ve ona şöyle der: “Ey İbrahim! Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri tilerinde onu yakılan kurban olarak takdim et” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 13).

       Bu emir üzerine İbrahim, uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı alır, eşeğine palan vurup Allah’ın söylemiş olduğu yere gitmek üzere yola koyulur. Üç günlük bir gidişten sonra İbrahim, gözlerini kaldırıp, Tanrı’nın belli ettiği yeri uzaktan görür. Uşaklarına, “Siz burada eşekle beraber kalın, ben çocukla beraber oraya gideceğim; secde edip yanınıza döneriz” der. Ve sonra bir miktar odunu İshak’ın sırtına yükler. Eline bir bıçak alarak o belli edilen yere doğru yol alır. Yolda İshak babasına sorar: “Ey baba! İşte ateş ve odun, fakat yakılan kurban için kuzu nerede?” İbrahim, “Oğlum, yakılan kurban için kuzuyu Allah kendisi tedarik eder” der. Nihayet, Tanrı’nın belli etmiş olduğu yere varırlar, orada İbrahim bir mezbah yapıp odunları dizer ve İshak’ı bağlayarak odunların üzerine yatırır. Sonra eline bıçağı alır ve tam oğlunun boynunu kesmek üzereyken Tanrı’nın meleği göklerden seslenir: “Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma; çünkü, şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 412). Bu seslenme üzerine İbrahim gözlerini kaldırıp baktığında görür ki, çalılıklar içinde bir koyun (koç) boynuzlarından tutulmuş durmaktadır. Hemen gidip oradan koyunu alır ve oğlunun yerine koyunu “yakılan kurban” olarak takdim eder (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 13). Az geçmeden Tanrı’nın meleği ikinci kez göklerden İbrahim’e seslenir ve şöyle der:  

       “Mademki her şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni ziyadesiyle mübarek kılacağım ve senin zürriyetini… deniz kenarındaki kum gibi çoğaltacağım, senin zürriyetin düşmanlarının kapısında hakim olacaktır… çünkü sözümü dinledin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22) 

       Şimdi bu hikayenin Kuran’da yer alan şeklini görelim: Tevrat’ta anlatılan hikayeyi Muhammed, Saffat Suresi’ne şu şekilde sokmuştur: 

       İbrahim, kendi kavmini putlara tapmaktan alıkoyamayınca, “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum. O beni doğru yola eriştirir” der (Saffat Suresi, ayet 99). Sonra Tanrı’ya yalvarıda bulunarak kendisine “irilerden” bir çocuk vermesini ister (Saffat Suresi, ayet 100) ve Tanrı da ona “yumuşak huylu bir oğlan” verir (Saffat Suresi, ayet 101). Fakat, İbrahim, Tanrı’ya olan bağlılığını kanıtlamak için, oğlunu (İsmail’i) ona kurban etmek ister. Ve bir gün çocuğunu alıp yola çıkar. Yolda giderlerken oğluna şöyle der: “Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykudayken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?” Yani anlatmak ister ki. Tanrı kendisini denemek istemiş ve oğlunu kurban etmesini emretmiştir. Bu beklenmedik soruya oğlu (İsmail) şöyle cevap verir: “Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” (Saffat Suresi, ayet 102). Bunun üzerine İbrahim, boğazlamak için oğlunu alnı üzerine yatırır. Fakat, tam bu sırada Tanrı seslenerek, İbrahim’i denemek için böyle yapmasını emrettiğini, iyi davrananları ödüllendirdiğini bildirir ve fidye olarak kendisine büyük bir kurbanlık verir. Kur’an’da şöyle yazılıdır: 

       “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca, biz, ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız’ diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir denemeydi. Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” (Saffat Suresi, ayet 103,197). 

       Görüldüğü gibi bu ayetlere göre Tanrı, İbrahim’in teslimiyetini denemek istiyor ve bu amaçla ona oğlunu kurban etmesini emrediyor. İbrahim’in bunu yapmaya hazır olduğunu görünce, onun tam bir “iman” sahibi olduğunu anlıyor ve oğlunun yerine kesilmek için ona “fidye” olarak bir koyun gönderiyor. İbrahim de kendi öz çocuğunu boğazlayacak yerde koyunun boğazını kesiyor! Dikkat edileceği gibi burada söz konusu olan kurban kesiminin, yoksullara yardım gibi sosyal bir amaçla ilgisi yok. 

       Tanrı “fidye” olarak İbrahim’e koyun verirken, kesilecek olan bu koyunun etiyle yoksulları doyursun diye vermiş değildir. Sadece oğlunu kesecek yerde, bir hayvanı kessin diye vermiştir. Eğer kan akıtılmasını istemiyor ve bundan hoşlanmıyor idiyse, neden İbrahim’e, kesip kan akıtması için koyun verir. “Fidye” denen şeyin başka şekli yok mudur? Evet, neden dolayı Tanrı İbrahim’e, kurban olarak ille de bir canlı bir hayvan, bir koyun vermiştir? Esasen İbrahim, kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ortaya koyarak zaten Tanrı’ya olan teslimiyetini (iman sahibi olduğunu) kanıtlamış değil miydi? Ve Tanrı bundan dolayı, “Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın” diyerek onun sınavdan başarıyla çıkmış olduğunu bildirmiş değil miydi? Bu durumda “fidye”nin anlamı ne? Yani neden dolayı Tanrı İbrahim’e, “fidye” olarak koyun verir ve ille de kan akıtılmasını ister? “Fidye” denen şey “kurtulmalı” demek değil midir? Örneğin, ibadet sırasında islenen suçtan, günahtan kurtulmak için verilen şey değil midir?

       İbrahim’in işlediği bir günah yoktur ki, fidye yoluyla kurtulsun! Aksine, kavmini ve hatta babasını putperesttirler diye terk etmiş, iman sahibi olduğunu bildirmiş, üstelik kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ispat etmekle Tanrı’ya teslimiyetini ortaya koymuştur. Ve nitekim bundan dolayıdır ki, Tanrı ona, biraz önce belirttiğimiz gibi, “…Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın, işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız” diye seslenmiştir. Şu durumda İbrahim’in günahkar bir durumu yoktur; olmadığına göre neden dolayı Tanrı ona, günahtan kurtulmak üzere “fidye” olarak koyun vermiştir?

       Kuran yorumcularına göre, güya İbrahim, eğer bir oğlu olacak olursa onu Allah yolunda Tanrı’ya kurban edeceğine dair kendi kendine söz vermiş (yani oğlunu Tanrı’ya adamış), fakat sonra bu sözünü unutmuştur. Ve işte “rüya” bunu ona hatırlatmıştır. Her ne kadar çocuğunu boğazlamaya kalkışmakla Tanrı’ya olan teslimiyetini kanıtlamışsa da, kendi kendine verdiği sözü yerine getirmemiş durumdadır. Yani bir bakıma günah işlemiş durumdadır. Ve işte Tanrı ona, bu günahtan kurtulmak üzere fidye olarak koyun vermiş, o da koyunu boğazlamıştır. Bundan dolayıdır ki imamı azam’ın, “Çocuğunu kurban etmeyi nezredene (adayana) bir koyun kesmek vacip olur” dediği söylenir.

       Bütün bu yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor ki, Kuran’a  göre Tanrı, kullarını denemek için “kan akıtma” ölçeğine başvurma yolunu seçmiştir. Kan akıtılmasından hoşlanamasa, İbrahim’e koyun yerine cansız bir şeyi “fidye” olarak sunmasını emrederdi. Hatta biraz önce dediğimiz gibi, aslında böyle bir şey istemesine de gerek yoktu. Çünkü, İbrahim’i denemiş ve onun mutlak şekilde boyun eğen bir kul olduğunu öğrenmişti. O halde artık ondan, başkaca bir şey beklemesi gerekmezdi. Öte yandan İbrahim’e kesilmek üzere koyun verirken, bunu, yoksullara yardım olsun diye vermiş değildir.Sırf “fidye” olarak vermiştir. “Fidye” deyimi ise, “kurtulma karşılığında verilen bir şey” anlamına gelir. Oysa ortada, İbrahim’in kurtulmak ihtiyacında olduğu bir günah yoktur. Bütün bunlar bir yana, Tanrı’nın İbrahim’i denemek için bu yollara başvurması da pek anlaşılır gibi değil! Çünkü, eğer Tanrı, her gizli şeyi bilen bir “yaratan” ise, kullarının yaptıklarından ve yapacaklarından haberli ise, o halde İbrahim’i denemek niye? Nasıl olsa onun ne şekilde hareket edeceğini zaten biliyor değil miydi?

       Öte yandan eğer Tanrı kan akıtma amacına dayalı kurbandan hoşlanmasa ve kurban denen şeyi sadece yoksulun korunması amacına bağlamış olsaydı bunu açıkça belli etmez miydi? Şu durumda bizim mollalarımızın kalkıp da, “Yoksulun korunması başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih edin” demelerinde anlam olur mu? Bunu söylemekle Kur’an’ ters düşmüş olmuyorlar mı? Ve Tanrı’yı, hani sanki amacını açıklayamamış da, onların bu şekildeki açıklamalarına muhtaçmış gibi bir duruma düşürmüş olmuyorlar mı?

       Bu vesileyle ekleyelim ki, aradan 1400 geçmesine ve bu 1400 yıl boyunca insanlık anlayışında nice gelişmeler görülmesine rağmen, İslam ülkelerinde hala, İbrahim’in yukarıdaki davranışına özlem duyup, oğullarının boğazını kesmek isteyenler vardır. Bunun utanç verici bir örneğine, bundan 30 ,40 yıl kadar önce Türkiye’de rastlanmıştır. Askerden kaçmak isteyen bir kişi, eğer bu mükellefiyetten şu ya da bu şekilde kurtulacak olursa, Mızrap adındaki oğlunu kurban etmeye karar vermiş, gerçekten de askerlikten kurtulur kurtulmaz oğlunun boğazını ekmek bıçağıyla kesmiştir. Olay ortaya çıktığında savcılık işe el atmış ve dava sonucunda bu kişi layık olduğu cezaya mahkûm olmuştur. Ne esef vericidir ki, o zamanın yargıtayı, söz konusu cinayetin “dinsel inançlar” etkisiyle işlenmiş olduğunu, dolayısıyla bu inançların “cezayı hafifletici sebep” (“esbabı muhaffefe”) olması gerektiğini bildirerek mahkeme kararını bozmuştur. Olay adalet tarihimizde “Mızrap Çocuk” olayı olarak yer almıştır. 

    2) Tanrı’ya İbadet Türü Olarak Kurbanla İlgili Ayetlerden Diğer Bazı Örnekler 

       Yukarıda gördüklerimizden başka, Kur’an’da, kurban kesiminin “ibadet” türü olduğunu kanıtlayan hükümler vardır ki, hepsinde amaç Tanrı’ya teslimiyetin, Tanrı’ya bağlılığın ifadesi olarak yer alır. Hani sanki Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlayabilmek için hayvan boğazlatarak kan akıttırma yollarını seçmişe benzer. Bazı örnekler şöyle: 

    1- Hac Suresi’ndeki hükümlere göre Kurban kesimi ameliyesi, Tanrı’yı yüceltmek için ibadet anlamını taşıyor; bu nedenle kurban keserken Tanrı’nın adının anılması gerekiyor (Hac Suresi, Ayet 36) 

       Hac Suresi’nin 35, 36. ve 37. ayetlerinden anlamaktayız ki, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’yı yüceltmek ve ona şükürler etmektir; bu bakımdan kurban ameliyesi Tanrı’ya ibadettir. Her ne kadar Kur’an, kesilen hayvanların yiyecek işini görmesini, isteyen ve istemeyene verilmesini emretmekle beraber, hayvan ve kurban kesimindeki asıl amacın, yoksulu doyurmak değil, Tanrı’yı yüceltmek olduğunu bildirmekte. Çünkü, güya Tanrı, insanlara doğru yolu göstermiştir ve işte bu iyiliğinin karşılığı olarak insanlardan kendisine şükretmelerini, kendisini yüceltmelerini beklemektedir.Bunu yapabilmeleri için de, hayvanları (develeri, sığırları) insanların buyruğuna vermiştir ki, bu hayvanları kessinler de ibadetlerini yerine getirebilsinler! 

       Ve kullarından kurban kesmelerini isterken, Tanrı, bu hayvanların ne etlerinin ne de kanlarının kendisine ulaşmayacağını söyler; daha başka bir deyimle kurban kesiminin kendisi için maddi bir çıkar sağlamadığını, sadece kendisini yüceltici bir ibadet olduğunu anlatmak ister. Yani kurban kesiminde Tanrı’nın güttüğü amaç kendisinin ibadet yoluyla yüceltilmesini, kendisine şükredilmesini sağlamaktır. Bunun böyle olduğunun iyice anlaşılması için, kurban keserken, hayvanın ön ayaklarının bağlanması ve Tanrı’nın adının anılması gerekir (Hac Suresi, ayet 35,36). Daha başka bir deyimle kurban kesimi ameliyesi Tanrı’ya yapılan ibadetin ta kendisidir. Bu konu, Hac Suresi’nde şöyle belirtiliyor:

       “İşte kurbanlık gövdeli hayvanları, deve ve sığırları, Allah’ın size olan nişaneleri kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yiyin, isteyene de istemeyene de verin. Şükredersiniz diye onları böylece .sizin buyruğunuza verdik. Bu hayvanların ne etleri ne de kanlan Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin ona yaptığınız ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir…” (Hac Suresi, ayet 36,37) 

       Görülüyor ki kurban kesimindeki amaç, yoksulu doyurmak değil; asıl amaç Tanrı’yı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek. Daha başka bir deyimle, Tanrı, sırf kendisini yüceltilsinler, kendisine şükretsinler diye kullarına kurbanlık hayvanları, develeri, sığırları vermiştir. Ve verirken de istemiştir ki, bu hayvanlar, ayaklan bağlı olarak ve “Tanrı” adı anılarak boğazlansın, kanlan akıtılsın; yani kurban kesimi işi, Tanrı’ya ibadetin bir ifadesi olsun. 

    2- Tanrı, vermiş olduğu nimet karşılığı olarak, kendisi için namaz kılınmasını ve kurban kesilmesini emrediyor (Kevser Suresi, Ayet 12)

       Biraz önce gördük ki, Kur’an’da Hac Suresi’nde, kurban kesimi ameliyesi, Tanrıyı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek amacına yönelik bir ibadet olarak belirtilmiştir. Aynı şey Kevser Suresi’nde de tekrarlanmakta. Fakat orada Tanrı’nın Muhammed’e hitabı olarak şöyle yer almaktadır: 

    “(Ey Muhammed.’) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk (namaz kıl)et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet 1) 

    3- Görüldüğü gibi, ayete göre Tanrı, Muhammed’e hitap etmektedir; ona “Kevser”i verdiğini bildirmekte ve verdiği bu nimet karşılığında Muhammed’den, kendisine namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemektedir.

       Burada geçen “Kevser” sözcüğü, esas itibariyle “çokluk” anlamındadır ve yorumcular bunu “çok büyük nimet” olarak ya da “cennetteki bir havuz” ya da “cerınetin bütün ırmaklarının kaynağı olan bir nehir” şeklinde tanımlarlar. Şimdi sorulacaktır: Neden acaba Tanrı, Muhammed’e böylesine büyük bir nimet (“Kevser”) vermiştir, verdiği bu nimet karşılığında ondan namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemektedir? Sorunun İslam kaynaklarına göre karşılığı şöyledir: Muhammed’in, Mekke’deyken ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (bazı rivayete göre dört) oğlu olmuş, fakat oğlan çocukların hepsi de küçücük yaşlarda ölmüşlerdir.

       Her ne kadar Muhammed Tanrı’ya, oğlan çocuk vermesi için yalvar yakar olmuşsa da, bir türlü oğlan çocuk edinememiştir. Medine’ye geçtikten sonra Marya adındaki cariyesinden bir oğlu olmuş ve ona İbrahim adını koymuş, fakat az geçmeden İbrahim de hastalanarak ölmüştür. Kendi neslini sürdürecek bir oğlan edinemediği için olağanüstü üzülürken, bir de çevresindeki kişilerin kendisi hakkında “ebter” (nesli kesik) diye konuştuklarını görünce yukarıdaki ayetleri Kur’an’a koymuştur. Yani anlatmak istemiştir ki, Tanrı, oğlan çocuk yerine kendisine, büyük bir nimet olmak üzere “Kevser” vaat etmiştir. Bunun karşılığında da, kendisinden namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemiştir. Çünkü, “namaz”, kalp, dil ve bedenle yapılan şükrün kendisi olarak önemli bir ibadet türüdür. Her ne kadar namaz, “ibadetin başı” ya da “bütün ibadetlerin ruhu” ve. “dinin temeli” sayılırsa da, sadece namaz yollu ibadet yeterli değildir.

       Tanrı’yı hoşnut etmek için namaz kılmaktan başka kurban keserek de ibadet edilmelidir; kurban kesmek, biraz önce değindiğimiz gibi yorumculara göre, zekat ve sadaka vermekten daha fazla fedakarlık ifade eden bir ibadettir. Bu “fedakarlık” sadece mali bakımdan değil, sembolik anlamda kan akıtma bakımından da söz konusudur. Şu nedenle ki, vaktiyle İbrahim “Peygamber”, Tanrı’ya bağlılığını kanıtlamak için en büyük bir fedakarlık olarak kendi öz oğlunun boğazlayıp, kanını akıtmaya hazır olduğunu Tanrı’ya anlatmıştı. Onun böylesine büyük bir fedakarlıkta bulunacağını anladığı içindir ki, Tanrı ona koyun göndermiş ve oğlu yerine koyun keserek bu işi görmesini bildirmişti. Bundan dolayıdır ki, kurban kesimi, büyük bir fedakarlığın ifadesi olmak üzere, en büyük bir ibadet türü sayılır.

       Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’a göre Tanrı, kendisine “tefekkür” anlamına gelen ve sırf yüceltilsin diye kendisi için kurban kesilmesini emrediyor. Daha başka bir deyimle, yoksullara yardım amacıyla değil, asıl kendisine ibadet edilerek mirınettarlık gösterilsin diye kurban kestiriyor.

     

    4- Tanrı, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanılmamasını emretmiş (Ali İmran Suresi, Ayet 183)

       “Kurban” öğesinin “peygamberliğin” bir işareti olduğuna ve “ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe” hiçbir peygambere inanmamak gerektiğine dair Kur’an’da, şöyle bir ayet vardır: 

       “… ‘Doğrusu, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi’ diyenlere, sen. Ey Muhammed de ki, ‘Benden önceki peygamberler size belgeler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?’…” (Ali İmran Suresi, ayet 18.)

       Bu ayeti Muhammed, Medine’deki Yahudilerin kendisini “peygamber” olarak kabul etmemek amacıyla, “Doğrusu ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi…” şeklindeki iddialarını çürütmek için koymuştur. İslam kaynaklarına göre hikaye şöyle: Medine’deki Yahudilerin önemli kişilerinden bazıları ki aralarında Ka’b İbni Eşref, Malik İbn Sayf, Vehb İbn Yahuza, Zeyd İbn Manuh, Finhas İbn Azura, Huyey İbn Ahtab gibi kişiler bulunmaktaydıgelip Muhammed’e şöyle derler: 

       “Sen, (Tanrı’nın) seni bize bir Resul olarak gönderdiğini ve sana bir kitap (indirdiğini) iddia ediyorsun. Halbuki Allah bize, Allah tarafından gönderildiğini iddia eden bir Resul bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmemekliğimize dair ahit vermiş, yani böyle (emreylemişti). Dolayısıyla, sen böyle bir mucizeyi gösterirsen seni tasdik ederiz.”

       Yani anlatmak isterler ki, gökyüzünden inen bir ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe, Muhammed’i “peygamber” olarak kabul etmeyeceklerdir. Onların bu sözleri üzerine Muhammed, istenilen mucizeyi gösteremeyeceğini bildiği için, Tanrı’nın yukarıdaki ayeti indirdiğini ve bununla şunu anlatmak istediğini söyler: 

       “Muhammed’ den önce size, o söylediğiniz kurban ve nar mucizesiyle peygamberler geldi. Bunlar arasında Zekeriyya, Yahya ve diğer İsrail peygamberleri vardı. Fakat, siz onları öldürdünüz. Eğer siz, sözünüzün delaleti veçhiyle, ‘Bu kurban mucizesi gösterilirse iman edeceğiz’ demekte sadık ve ciddiyseniz, o peygamberleri niçin katlettiniz. Yani sizin ecdadınız onları katlettikleri gibi siz de bugün hala onların düşündüğü gibi düşünüyorsunuz. Onların işledikleri bu cinayetleri hala onaylıyorsunuz. O peygamberlere iman etmiyor ve o cinayetlerden tevbekar olmuyorsunuz. Oysa Muhammed’e iman etmek için, bütün bu peygamberlere iman etmek şarttır. Siz onları tasdik etmeden ve o günahları tevbe etmeden Muhammed’i onaylamış olamazsınız. Ve mademki onlar kurban mucizesini de gösterdikleri halde hala iman etmiyorsunuz, o halde muhakkaktır ki, bugün talep ettiğiniz bu mucizeye yine iman etmeyeceksiniz. Dolayısıyla, ahit davanız iftira olduğu gibi, bu talebiniz de yalandandır. Bu iftirayı onaylayacak nitelikte bir mucize olamaz…” 

       Dikkat edileceği gibi Muhammed’in söylemesine göre “kurban mucizesi”, daha önce İsrailoğullan’na gönderilmiş olan peygamberlerin “peygamberlik” belirtisi olduğu halde, Yahudiler bu peygamberler ki Muhammed’e göre hepsi de “Müslüman” olarak gönderilmişlerdir inanmamışlardır, hatta onları öldürmüşlerdir. Şu durumda eğer kendisi de “kurban” mucizesi göstermiş olsa Yahudiler ona inanmayacaklardır. 

    5- Allah’a Karşı “Hac ve Umre” şeklindeki ibadetin, kurban kesmek şeklinde yerine getirilmesi (Bakara Suresi, 96)

       Kur’an’ın bildirmesine göre, Mekke’deki Kabe, “insanlar için ilk kurulan” ve insanlara “doğru yolu gösteren ev”dir, orada Müslümanların ilki olan İbrahim’in makamı vardır ve Kabe’yi “hac” biçiminde ziyaret Tanrı’nın insanlar üzerindeki hakkıdır (Ali İmran Suresi, ayet 95, 97). Ve bu hakkını Tanrı. İbrahim’e yaptığı şu çağrıyla belli etmiş, şöyle demiştir: 

       “(Ey İbrahim!)… insanları hacca çağır! Yürüyerek ve arık develere binmiş alarak gelirler sana ki, o develer, her bir uzak yoldan kopup gelirler. Kendi yararlarına olanları görsünler. Tanrı’nın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların belirli günlerdeki kurban edilmeleri sırasında Tanrı ‘nın adını ansınlar. Yiyin bunlardan. Ve güç durumdaki yoksulu da doyurun… “ (Hac Suresi, ayet 26, 29). 

       Yani Tanrı, Müslüman kullarını Kabe’deki evine çağırıyor ki, gelsinler de, orada, Tanrı’nın kendileri için yaptığı iyilikleri anlayıp kendisine şükretsinler, kurban kessinler diye. Öyle anlaşılıyor ki Tanrı’nın hakkı, sadece insanlara birtakım nimetler sağlamasından değil, bir de İbrahim’e, oğlunu kurban edip onun kanını akıtacak yerde, koyunun kanını akıtma olasılığını sağlamasından doğmuştur. Hani sanki Tanrı, “Ey insanlar! Ben sizi, bana şükretmeniz için kendi çocuklarınızı kesme zorunluluğundan kurtarıp, hayvan kesme olasılığına kavuşturdum. Bu nedenle sizin üzerinizde bu bakımdan da hakkım var. Benim adıma kurban kesin” der gibidir.

       Bu itibarla Kabe’ye hediye edilen kurbanlar, Tanrı’ya şükür anlamında ibadet etmektir (Elmalılı Hamdi Yazır, age, c., s.714). Bundan dolayıdır ki, kurbana “hürmet” gerekir (Maide Suresi, ayet 12). Kuşkusuz ki, kesilen kurbanın eti yenecektir. Fakat, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’ya şükranda bulunmaktır ki, ibadetin ta kendisidir. Öte yandan hac görevini ya da “küçük hac” denen umreyi (omreyi) yapmaktan alıkonan kimselerin Kabe’ye kurban hediye etmeleri gerekir. Yine bunun gibi hastalık vd… gibi nedenlerle hac ziyaretini yerine getiremeyenler, fidye olarak kurban keserler, oruç tutarlar ya da sadaka verirler. Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır:

       “Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin, içinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak da oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir…” (Bakara Suresi, ayet 196).   

       Görüldüğü gibi burada kurban kesimi, hac ve umre şeklindeki ibadetin yerine getirilmiş olmasını sağlıyor; yani yoksula yardım, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değil; sadece Tanrı’ya ibadetin şekillerinden biri olarak belirtiliyor. Bunun dışında “oruç tutmak” ya da “sadaka vermek” var ki, bu sonuncusu yoksula yardım öğesini de kapsar nitelikte. Ancak, asıl önemli olan şey kurban kesmektir, yani Tanrı için kan akıtmaktır. Fakat, herkesin mali durumu buna yeterli olmadığı için, kurban kesemeyenlere diğer kolaylıklar sağlanmıştır ki, bu. yoldan Tanrı’ya şükranlıklarını belli etsinler diye. 

    6- Kabe’ye kurban hediye etmek yoluyla Tanrı’ya ibadet usulü (Maide Suresi, Ayet 2, 95) 

       Kurban kesiminin, sosyal yardımlaşmanın bir türü olmasından çok, esas itibariyle kan akıtmak şeklinde Tanrı’ya ibadet olduğunun diğer bir kanıtı, Kabe’ye kurban hediye etmekle ilgili hükümlerdir ki, bunlar arasında Maide Suresi’nin 2. ve 95. ayetleri bulunur. Gerçekten de Maide Suresi’nde “kutsal” olarak nitelendirilen bazı şeyler vardır ki, bunlara “hürmet” edilmesi emredilmiştir. Örneğin, “Tanrı’dan bol nimet ve rıza” dileyerek Beyti Haram’a gelenlere “hürmet” edilmesi gerekir. Fakat, bir de Kabe’ye hediye edilen “kurbanlığa” da “hürmet” gösterilmesi emredilmiştir: hatta sadece kurbanlığa değil, kurbanlık belirtisi olmak üzere herhangi bir şeyden takılan gerdanlıklara da “hürmet”gerekir. Ayet şöyle diyor: 

       “Ey inananlar!… (Kabe’ye) hediye edilen kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyti Haram’a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin…” (Maide Suresi, ayet 2). 

       Daha başka bir deyimle Kabe’ye hediye edilen kurbanlık, ibadet aracı olarak “hürmet” edilmeye layık bulunmuş olmaktadır. 

       Yine Maide Suresi’nde kurban kesiminin, bazı günahlardan (örneğin, ihramlıyken avı öldürmek gibi günahlardan) kurtulmak için iş gören bir ibadet yolu olduğunu gösteren bir ayet vardır: 

       “Ey inananlar! ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki adil kimsenin hükmedeceği, Kabe’ye ulaşacak bir kurbanı ödeme ya da düşkünlere yemek yedirmek şeklinde keffarei veya yaptığının ağırlığım tatmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır…” (Maide Suresi, ayet 95). 

       Görülüyor ki, ihramlıyken “avı öldürenler” (eğer bu işi bile bile yapmışlarsa) günah işlemiş oluyorlar. Günahtan kurtulabilmek için ya düşkünlere yemek yerdirmeleri ya oruç tutmaları ya da Kabe’ye ulaşacak bir kurbanı ödemeleri gerekir. Dikkat edileceği gibi, burada kurban kesimi, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değildir. Çünkü, ayet, yoksulu doyurma işini, günahtan kurtulmanın bir başka yolu olarak belirtmiştir. Ayette geçen “kurban ödeme” deyimi, Tanrı’ya “takdimede” bulunarak günahtan kurtulmayı öngörmektedir ki, bu da ibadetten başka bir şey değildir. 

    7- Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlamak amacıyla Musa’nın kavmine inek boğazlatıyor; boğazlattığı ineğin kemiğiyle ölü diriltiyor (Bakara Suresi, Ayet 67,73) 

       Bakara Suresi’nde Musa ve kavmiyle ilgili bir hikaye var ki, Tanrı’nın sığır boğazlatarak ölüleri diriltebilir olduğunu anlatır. Hikayenin özeti şöyledir: Musa bir gün kendi kavminin insanlarına, “Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor” der (Bakara Suresi, ayet  67). Onlar, “Bizi alaya mı alıyorsun?” diyerek önce itiraz ederler. Çünkü, akıllarından Tanrı’nın kendilerinden inek kurban etmelerini isteyebileceği ihtimalini geçiremezler.7 Bununla beraber az sonra fikir değiştirirler ve ne cins bir sığır boğazlamaları gerektiğini sorarlar: “(Ey Musa) Rabbine bizim adımıza yalvar da onun (sığırın) mahiyetini bize bildirsin” (Bakara Suresi, ayet 68). Musa’nın sorusu üzerine Tanrı, kesilecek sığırın “ne kart, ne körpe, ikisi ortası yaşta, kusursuz, alacalı ve tarlada fazla kullanılmamış” olmasını ister. Tanrı’nın istediğine uygun bir sığır bulunup boğazlanır. Bunun üzerine Tanrı, Musa’nın kavmine hitaben “Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız: oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır” der ve “Sığırın bir parçasıyla ona (ölüye) vurun” diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye vururlar; ölü dirilir. Tanrı onlara şöyle der: 

    “İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir” (Bakara Suresi, ayet 69 ,73). 

       Kur’an, öldürülen kişinin kim olduğunu ve neden Tanrı’nın boğazlattığı bir ineğin parçasının vurulmasıyla ölüyü dirilttiğini açıklamıyor. İslam kaynaklarına göre rivayet şöyledir: Musa’nın kavminden çok zengin bir adam varmış; bu adamın bir oğlu ve birçok yeğeni bulunuyormuş. Bu yeğenler zengin amcalarının mirasına konmak için onun oğlunu gizlice öldürmüşler, sonra cenazesini kapıya koyup bağırıp çağırmaya ve cinayeti onun bunun üzerine atmaya kalkışmışlarmış. Katil bulunamadığı için toplumda fitne çıkmış. Ve işte katili meydana çıkarmak amacıyla Tanrı, Musa’nın kavmine sığır boğazlamalarını ve sonra sığırın bir parçasıyla ölünün üzerine vurmalarını emretmiş imiş. Pek güzel, ama bütün bu işler için ineği boğazlatıp kan akıtmak niye? Eğer Tanrı, yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlamak için ölüleri diriltebilir olduğunu ortaya koymak istiyor idiyse, mutlaka sığır boğazlatıp onun kemiğiyle ölüye vurdurtması mı gerekirdi? Bu işi sığırı boğazlatmadan ve ölüyü oracıkta canlı duruma getirmek yoluyla yapamaz mıydı? 

       Her ne olursa olsun, yukarıdaki konular şu gerçeği ortaya koymaktadır ki, “kurban kesimi,” esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir; bu gelenek, esas itibariyle Tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere Tanrı adına kan akıtmak, böylece Tanrı’yı hoşnut edip günahlardan kurtulmak gibi bir amaca dayalıdır. Kuran’daki yeri de bu anlamdadır.

     

    Dipnotlar: 

    1 Mahiyat fakültelerinden birinde öğretim üyeliği yapan bir kişinin, “Kurban ‘Kesmek’ ‘ibadet mi?” başlıklı yazısı için bkz. Hürriyet gazetesi, 2 Nisan 1999. 

    2 Bu alıntı için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8. s.6197.

    3 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, “Kurban” maddesi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Ekim J994. c.7, s.307. 

    4 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. “Fidye” maddesi. Kaynak Yayınlan, bilinci basını. Temmuz 1994. c.5, s.l 19 vd.

    5 Yorumcuların bu konudaki açıklamaları için bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini. Kur’an Dili. Bedir Yayınevi, 1993. c.5. s.4063.  

    6 Elmalılı H. Yazır. age, c.2, s. 1243.

    7 Elmalılı H.Yazır, age, c.l.s.381.

    8 Elmalılı H. Yazır, age. c.l, s.386 vd; ayrıca bkz.İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssa’lar, Kaynak Yayınları, birinci basım. Temmuz 1996. 

  • İslam bilimi teşvik ediyor mu?

       Aşağıda okuyacağınız yazı, Dr. Hasan Aydın’ın Bilim ve Gelecek dergisinde yayımlanan makalesinden alıntıdır. 

       İslam’ın bilimi teşvik ettiği anlayışı, İslamcılar’ın, siyasilerin ve eğitim bilimcilerin dilinde, din propagandası yapmada ve bilimin İslamileştirilmesi suretiyle, dinsel bir düşünsel çerçeveye oturtulmasında önemli işlevler yüklenmektedir ve okul kitaplarında gerçekliği varmış gibi genç nesillere aşılanmaktadır. Oysa bu, en gerçek yol gösterici bilimdir anlayışını, en gerçek yol gösterici dindir anlayışına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu, dinin güdümünde bir bilim ve eğitim anlayışına, Ortaçağ’ın din odaklı düşünsel çerçevesine geri dönmek ve ayrıca modern bilimin hangi temel üzerinde yapılandığını kavramamak demektir.  

       Son yıllarda, medyada boy gösterip din adına söz söyleyen ilahiyatçıların ve siyasilerin ağzında, dinle ilgili olarak yazılan kitaplarda ve hatta eğitimbilimsel değeri olduğu savlanan ilk ve orta dereceli okullar için hazırlanmış ders kitaplarında sık sık tekrarlanan bir deyiş var. Bu deyiş, öz olarak ‘İslam bilimi teşvik eder’ önermesiyle özetlenebilir. Bu önermenin sık sık tekrarlanması ve gündeme getirilmesi hiç de nedensiz değildir; zira, İslam toplumları, modern dönemde, bilimsel gelişmeleri izleyememiş, Özdemir İnce’nin deyişiyle, “Kopernik Devrimi’ni ıskalamış; bu yüzden de geri kalmıştır.”

        Seküler bakış açısından yana olanlar bu geri kalmışlığı, altyapıdan kaynaklanan unsurları hesaba katmakla birlikte, İslam’ın her şeye müdahale eden Tanrı odaklı düşünsel çerçevesiyle ilişkilendirmektedir. Bundan rahatsız olan, modern dünyanın ve Kopernik Devrimi’nin sunduğu insan eksenli seküler bakış açısını özümseyemeyen İslami duyarlılığı ağır basan kesimler, geri kalmışlığın ve bilimi takip edememenin İslami düşünsel çerçeveden kaynaklanmadığını göstermek için anılan argümana sarılmaktadırlar. 

       Dini çıkarları için kullanmaktan ve “dinin ahlaksal ve siyasal yaşamda boyun eğdirici ve itaat ettirici fonksiyonunun işlevselliğinden” bir türlü vazgeçmeyen siyasiler de, aynı psikolojik itkilerle, siyasal çıkarları uğruna bir olgunun üstünü örtmek ve çocuklarımızı görünüşte bilime teşvik etmek için, İslam bilimi teşvik eder önermesinin okul kitaplarında pekiştirilmesine çanak tutmaktadırlar. 

       Gözlemlediğim kadarıyla, eğitimin ve medyanın bir etkisi olsa gerek, son dönemlerde yetişen kuşaklar (özellikle 1980 sonrası kuşaklar), İslam bilimi teşvik eder önermesi konusunda, o denli koşullandırılmış durumda ki, aksinin olası olabileceğini, dinle bilimin tümüyle farklı etkinlikler olduğunu düşünmek bile istemiyorlar. Nitekim, özde din ve bilimin farklı olmadıklarını ima eden Süleyman Ateş de, bu olgudan kuşku duymayanlardan birisi. Hepimizin sık sık duyduğu, son dönemlerdeki kuşakları biçimlendiren argümanı gelin bir de onun söyleminden dinleyelim:

       “Kur’an’ın  ilme verdiği değer, her türlü takdirin üstündedir. Kur’an’ın inen ilk ayeti, oku emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder… Kur’an-ı Kerim ilmi nur, cahilliği karanlık; alimi görür, cahili kör kabul etmekte, ‘bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, ancak akıl sahipleri ibret alır’ (Zümer, 9), ‘Allah’tan, ancak alim kulları lâyıkıyla korkar’ (Fatır, 28) gibi ayetleriyle dinin gerçek manasını, Allah’ın kudret ve azametini ancak bilginlerin gereği gibi anlayacağını ifade etmekte, ‘bilmiyorsanız, bilenlerden sorun’ (Nahl, 43) ayeti ile de, her şeyi ehlinden, bileninden sorup öğrenmeyi öngörmektedir.

       İslam’ın üstün gördüğü, değer verdiği ilim, sadece din ilmi değil, mutlak ilimdir. İlmin her çeşidi, özellikle müspet ilimdir. Hz. Peygamber, ilmi, müslümanın yitiği saymakta, nerede bulursa almasını, Çin’de dahi olsa, gidip öğrenmesini emretmektedir. Kur’an-ı Kerim, her vesileyle insanın gözünü kainata, tabiata çevirmekte, tabiat varlıklarının yaratılışını, bu yaratılıştaki ince ilim, hikmet ve sanatı araştırmaya davet etmektedir.” (S. Ateş, İslama İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Yeni Ufuk Neşriyatçılık, Ankara 1971)

       Siyasal telkinlerin etkisi altında kalan eğitim bilimciler de bu olguya kanmakta ve ders müfredatında bu konuya ayrı bir önem vermektedirler. Zira onlarca, Ortaçağ İslam düşünürlerinin başarısı İslam’ın bilgiye vurgusundan kaynaklanmaktadır; bu nedenle onları övmek, onların model alınmasına ve çocuklarımızın kültürel kompleksten kurtulmalarına katkı sağlayacağı gibi, İslam ve bilim arasındaki olumlu ilişkiye gönderme yapmak, yine onları manevi yönden de bilim ve bilimsel düşünceye motive etmede kolaylık sağlayacaktır. Bu yüzden anılan olgu, seküler nitelikli bilimin temelleri saf dışı edilerek ya da görmezden gelinerek ilk ve orta öğretimin bir parçası haline getirilmiş durumdadır. 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • Hamza Kaşgari ve ölüm fetvası

     “Hoşgörü dini” İslam, “adil düzen” Şeriat ve 21. yüzyılda şahit olduğumuz vahşet!

       Mevlit Kandili’nde Hz. Muhammed’e saygısızlık ifadesi içeren bir tweet atan 23 yaşındaki Suudi genci Hamza Kashgari Mohamad Najeeb, ülkesinde başlayan kampanya sonunda kâfir ilan edildi. Malezya’ya kaçmasına rağmen yakalandı. Ülkenin önde gelen din adamları Haşim’in durumunu tartışmak için biraraya geldi. Ulema heyeti, toplantı sonucunda Suudi gencin ‘kâfir’ olduğuna ve ölüm cezasına çarptırılması gerektiğine hükmetti.

       Gazeteci gencin yargılanması ve idam edilmesi için Facebook’ta, “Haşim Kaşgari ölüm cezasına çarptırılsın. Peygamberimiz saygıyı hak ediyor” isimli bir grup kuruldu. Sadece birkaç gün içinde grubun üye sayısı 10 bine ulaştı. Ülkedeki dini kurumlar, okullar ve vatandaşların binlerce mektup göndererek Haşim’i şikayet etmesinin ardından sonunda din adamları soruna el attı. Ve din adamları soruna el attığı zaman, neler olduğunu biliyoruz malesef.


       Kashgari’nin hakkında ölüm fetvası verilmesi talebine sebep olan tweet: 
    Senin hakkında sevdiğim şeyler de var nefret ettiğim şeyler de… Ayrıca senin hakkında anlayamadığım çok şey var. O yüzden senin için bu gece dua etmeyeceğim.” 

       Bu tür uygulamalara şahit olup da hala İslam’ın bir barış dini olduğunu savunanlar, bir zahmet iki dakikalığına dürüst davranıp, kafasını önüne eğip, bu gencin veya ailesinin yerine kendisini koymalı bence. Bu ve buna benzer şahit olduğumuz olaylar, Şeriat denilen iptidai sistemi devam ettiren ülkeler veya bunu savunan zihniyetteki ‘insanlar’ için, tarih sayfalarında birer utanç tablosu olarak kalacak, gerçek birer insanlık ve demokrasi ayıbı örneğidir. Ki zaten İslam yasalarıyla, yani Şeriat ile yönetilen bir toplumda “demokrasi ve düşünce özgürlüğü”nden söz etmek mümkün değildir. 

       Hamza Kaşgari’nin idam edilmemesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Bütün dünyadan tepki yağarsa belki bu vahşete engel olunabilir. Benim de katkım olsun diyorsanız siz de bir imza atın, bu imza kampanyasına Türkiye’den bu kadar katılımın olması da ayrıca sevindirici.

      Kampanyayı imzalamak için tıklayın.
     

     

  • Dini Keşfetmek 22. Bölüm – Mutlak Ahlak ve Ahlaklı Olma Motivasyonu (2/2)

       Teistler, dayanak olarak alınacak mutlak (Tanrı’dan geldiğine inanılan) ahlak kuralları olmaması halinde herkesin her istediğini yapabileceğini ve sorumluluk duygusunun kaybolacağını iddia ederler. Bu argümanı desteklemek için de, pek çok kişiye göre “ahlaki olarak kötü işler yaptığı” açık olan Hitler gibi tarihi figürlere başvururlar. Ne var ki Hitler’in yaptığı korkunç işleri zaten “Tanrı’nın rızasıyla” ve “Tanrı’nın emirleri doğrultusunda” yaptığına inandığı gerçeğini gözardı ederler. Bu da bizi videoda anlatılan ve “mutlak ahlak” argümanını çürüten gerçekliğe götürür. Herkes kendi inancı doğrultusunda bir ahlak anlayışı geliştiriyorken; hattâ aynı dinin mensupları bile kendi inanç sistemlerindeki birçok ahlaki konuyu farklı biçimlerde yorumluyorken, “mutlak” veya “nesnel” bir ahlak kuralından gerçekten bahsedebilir miyiz? Madem ahlak kuralları dindarların (ve bu örnekte Hitler’in) iddia ettiği gibi değişmez ve mutlak (ne de olsa Tanrı’dan geliyorlar), o halde nesnel ahlakın birbirinden farklı bunca versiyonu nasıl olabiliyor? Ve eğer dünyada gerçekleşen olaylara bakış açımız böyle sabit kalacaksa, toplumsal ve kültürel değişimlerden etkilenmeyecekse, bilimsel verileri yok sayarak binlerce yıl öncesinin metinlerine tabi olacaksa, bu gerçekten iyi bir şey midir? İyi bir şey olmaması bir yana, böyle bir şey zaten mümkün müdür? İzleyeceğiniz videoda, bütün bu sorulara cevap aranıyor. Videoda Hitler’in konuşma ve yazılarından yapılan alıntılar aşağıdadır.  1. Bölümü izlemek için tıklayın

       “Bir kişi hem inançlı olup hem de bütün hayatına anlam ve amaç vermiş olan şeyi görmezden gelerek yaşayamaz. Eğer esasi bir emir olmasaydı, bu böyle olmazdı. Ve bize bu emri, dünyevi bir güç vermedi. Çünkü bu emri bize Tanrı, yani insanlarımızı yaratan Tanrımız verdi!”  -Adolf Hitler, Triumph of the Will (İradenin Zaferi) 

       “Uğruna savaşmamız gereken şey, ırkımızın var olmaya devam etmesi ve büyümesi, çocuklarımızın mevcudiyeti, âri ırkımızın saf kalması ve Anavatan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için şart olan bir güvencedir. Böylece insanlarımız, onlara Yaratıcı tarafından verilmiş olan görevi yerine getirebilirler.”  – Adolf Hitler; Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 8. Kısım 

       “Özetle, ırkların karışmasının sonuçları her zaman şöyle olur: (a) Üstün olan ırkın seviyesi düşer; (b) bedensel ve zihinsel bozulma başlar ve bu da yaşamsal özün yavaş ama sürekli bir şekilde kurumasına yol açar. Böylesi bir sürece sebep olan eylemler, Ebedi Yaratıcı’nın nezdinde günahtır. Günah olduğu için de intikamı alınacaktır.”  – Adolf Hitler, Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 11. Kısım 

       “Önderliğimin, Her Şeye Gücü Yeten Yaratıcı’nın emirleri ile tam bir uyum içinde olduğuna inanıyorum.”  – Adolf Hitler, Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 2. Kısım

        TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım, çünkü bunlar bizleri çok da ilgilendirmeyen, daha ziyade ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor. 

  • Biz ateistler ne biçim insanlarız

       Biz ateistler (ve elbette agnostikler) öncelikle kendimizi eleştirmeyi biliriz. Bizi tanımayanlar, yanlış tanıyanlar bunları bilsin isterim: 

    •    Biz ateistler, dinlere ve onların tanrılarına, peygamberlerine, kitaplarına inanmayız. Korkularımıza yenilmeksizin merakımıza yenilerek, defalarca sorduğumuz çeşitli sorulara verdiğimiz çeşitli cevapların vardırdığı noktadır bu. Bu cevapların yarattığı “anlamsızlık” veya “sebepsizlik” gibi olası sonuçların hakikati değiştirmediğini biliriz. Bu sorgulamaları bir cezalandırılma korkusuyla veya ödül kaygısıyla değil, dürüstçe ve öz saygımızı yitirmeden yaparız. Cevap hoşumuza gitmeyecek de olsa, bunu reddetmek yerine kabullenir ve yolumuza devam ederiz. Varlığımızın evrende bir kum tanesi kadar önemsiz olduğu gerçeğini yadsıyarak değil, bunun farkında olarak hayatımızı yaşarız. Kendimizi sahte değer yargılarıyla veya masallarla kandırmak yerine, ne olursa olsun işin doğrusunu kavramaya çalışırız. Bir şeye inanmak İSTEMENİN onu GERÇEK yapmadığını biliriz. Bizi RAHATLATAN şeyin, inanılması gereken şey olmadığını biliriz. Bilimsel gerçeklerin ve onlar sayesinde evren ve dünyaya dair öğrendiklerimizin, zaten hiçbir masala, doğaüstü güce veya tılsıma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar büyüleyici olduğunu biliriz.

       Bu sebeple evet, biz ateistler “gerçekleri inkar eden, hayatta hiçbir amacı olmayan boş kafalı, yolunu şaşırmış ve kaybolmuş” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, “iyi” veya “ahlaklı” olmak için kutsal kitaplara veya kendileri hiç de “iyi” ve “ahlaklı” işler yapmamış olan kişilerin eylemlerine-sözlerine-nasihatlarına ihtiyaç duymayız. Herhangi bir canlıya işkence etmenin, bir insanı çeşitli şekillerde (hakkını gaspederek, tecavüz ederek, sevdiklerine acı çektirerek, psikolojik ve fiziksel işkence uygulayarak..vb)  haksızca mutsuz etmenin yanlış ve ahlaksızca olduğunu, hiçbir tanrının ceza tehdidi veya ödüllendirmesi olmadan da kabul edebiliriz. Bizim içimizde bunca nefret zaten barınamaz. Ahlaklı olmak için dinlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü savaşın, cinayetin, tecavüzün, hırsızlığın, başkalarına acı çektirmenin, hak gasp etmenin ve en basit anlamda bir başka canlının hayatını olumsuz etkileyen herhangi bir eylemde bulunmanın ahlaken “kötü” olduğunu bilenlerin, ayrıca bir günah kırbacına ihtiyacı yoktur. 

       Bu anlamda evet, biz ateistler, “ahlaksızlığa meğilli, hiçbir değer yargısı olmayan ve kötüyle iyiyi ayırt etmekten aciz” insanlarız.

    •    Biz ateistler, dünyadaki en büyük katliamların ve haksızlıkların yapılmasında, maşa olarak dinlerin kullanıldığını biliriz. Pek çok iyi niyetli düşünürün, yazarın, filozofun, bilim insanının ve insan topluluklarının bu uğurda canlarından olduğunu; idam edildiğini, yakılarak öldürüldüğünü, işkence gördüğünü hatırlarız. Bunun arkasında yatan gerçek sebeplerin de gayet iyi farkında olduğumuz için insanoğlunun geleceği adına endişe duyar, birilerinin çıkarı veya inancı uğruna başka bir canlının (bunun insan veya hayvan olması fark etmez) canını almasına, ona işkence etmesine veya hakkını yemesine şiddetle tepki gösteririz. Gerçeküstü bir güce inanmanın, bu inancın yarattığı baskının ve sonucunda ortaya çıkan “inancı için her şeyi yapan” insan tipinin, ne kadar büyük bir tehlike olduğunu biliriz. Biz düşünceleri için insanların özgürlüklerine gaspetmeyiz, insanlara işkence edip onları öldürmeyiz, bunu düşünmeyiz bile. Çünkü önemli olan şeyin, yok etmek ve yakıp yıkmak değil, yapıcı ve akılcı davranmak olduğunu biliriz.

       Bu anlamda evet, biz ateistler “toplum düzenini bozan, insanlar arasında husumet yaratmak isteyen tehlikeli ve uzak durulması gereken” kişileriz. 

    •    Biz ateistler, özünde bütün canlıların evrim sürecinde oluştuğunun, dolayısıyla doğanın dev, organik, bütünsel bir yapı olduğunun farkında olduğumuz ve gezegenimizdeki her şeyin değerli ve birbirine bağımlı olduğunu bildiğimiz için, bunların değerinin bilinmesini isteriz.  Bir insan ırkının diğerinden aslında farklı olmadığını, hepimizin evrimsel süreçte akraba sayıldığını ve din-dil-ırk-cinsiyet..vb kavramların, kendi yarattığımız şeyler olduklarını biliriz; bunların çöpe atılıp “insan” kavramının ortaya konmasını isteriz. Bu kavramlar yüzünden dünyada işlenen NEFRET suçları bizleri üzer, üzmekten öte kızdırır. Nefretin kaynağını biliriz, sebebini anlarız, ama varlığının devamını kabul edemeyiz.

       İnsanlara bu yapay kavramlar yüzünden acı çektirilmesi ve onların göz göre göre birbirine düşman edilmesine duyduğumuz öfkeden dolayı da evet, biz  ateistler “türlerin üstünlüğünü savunan, ‘en güçlü olan hayatta kalsın, gerisi yok olsa da olur, doğanın kanunu böyle işte ne yaparsın..’ diyen o meşhur bencil Darwinist kafa yapısının ürünüyüz.” 

    •    Biz ateistler, en önemli olmak, tanrının biricik ve en sevdiği yaratımı olmak, öyle ki evrendeki her şeyin bizler için yaratıldığını düşünmek gibi megalomanca ve açıkça bir kişilik kompleksine işaret eden yanılgılara kapılıp bu istek üzerinden kendimize bir inanç sistemi yaratmayız. Dünyanın ve içerisindeki her şeyin, bizler için özel olarak “yaratılmadığını” ve “Tepe tepe kullan at, hepsini senin için yarattım nasılsa.” diyen bir tanrının var olmadığını bildiğimiz için, aslında hiç de bize ait ve bizim keyfimiz için yaratılmış olmayan bu çeşitli canlı ve cansız varlıklara saygı göstererek yaşarız.

       Bu açıdan evet, biz ateistlerin “hiçbir şeye saygısı ve sevgisi yoktur.” 

    •    Biz ateistler eleştirdiğimiz şeyin ne olduğunu tam olarak bilmek isteriz. Bir şeyi öğrenmeden, ne olduğunu bile anlamadan reddetmenin, bize yakışmayacağını ve o çok değer verdiğimiz akılcı düşünce şekline uymadığını biliriz. Beynimize özgünlüğü nedeniyle saygı duyarız ve gereğini yaparak onu hakkıyla kullanmaya çalışırız. Ki zaten kendimizi “dinden arındırmış kişiler” olarak tanımlayabilmemiz için de, o yolları çoktan arşınlamış olmamız gerekir. ‘Gerekir’ diyorum çünkü bazı genç veya yeni ateist olmuş arkadaşların, bunun farkında olmayabileceğine şahit oluyorum. Bunu yapmazsak, dogmaları sorgulamadan kabul eden kişileri eleştirmeye de hakkımızın olmadığını biliriz (bilmeyenler de lütfen bunu bilsin artık.) Dini inançlar hakkındaki bilgilerimizi geliştirmeye çalışır ve hep daha fazlasını öğrenmek-anlamak isteriz. Dolayısıyla, karşı taraftan gelen “hiç mi düşünmezsiniz?” gibi ithamlar, yersiz olmaktan öte komiktir. Çünkü o “hiç mi düşünmezsiniz” diye soran kişilerin, bizim onda birimiz kadar kendi dinlerine kafa yormadıklarını biliriz. Çoğu zaman insanların kendi inandıkları dinlerini onlardan daha iyi anlar, yanlış bildikleri kavramları düzeltmeye çalışırız.

       Bu sebeple evet, biz ateistler, “ukala, bilgisiz ve düşünmeye-inanmaya korkan” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, insan aklını ve pozitif bilimleri her şeyin üzerinde tutarız. Bunlara da doğaüstü bir kutsallık katma gereği duymayız. Şüpheci yapımızdan dolayı bilimin sunduğu gerçekleri bile, sorgulamadan veya araştırmadan kabul etmeyiz. Ama yeri geldiğinde, bu el üstünde tuttuğumuz değerleri engellemeye çalışan, en başta din olmak üzere her türlü baskı aracının da karşısında durmayı biliriz. Bilimsel ve düşünsel gelişmeyi durdurmaya çalışanları; insanlığın gelişimi için çabalayan bilim insanlarının verdikleri onca emek ve kattıkları onca özveriyle ortaya koydukları gerçekleri, örtbas edip çarpıtmaya kalkan çıkarcı ve kör edici zihniyeti tehlikeli buluruz. Biliriz ki en önemli bilimsel buluşlar; bugün hayatımızı kolaylaştıran, sevdiklerimizin hayatını kurtaran, hastalıklara ve pandemilere çare üreten ve gelecekte de bunları yapmaya devam edecek olan; evreni algılama ve anlama şeklimizi her geçen gün değiştirerek ufkumuzu açan sayısız buluş ve keşif; sorgulamaktan korkmadan, karşısındaki yobaz zihniyete direnerek bunu başaran insanlar sayesinde olmuştur. Ve bilimin bütün nimetlerinden faydalanıp sonra da onları yok saymaya kalkan, ya da bilim aksini söylüyorken sırf kutsal kitabında yazılanlarla çelişiyor diye bariz gerçekleri reddetmekte direnen nankör insanlar bu nedenle bizi kızdırır.

       Bu anlamda evet, biz ateistler, “geçmişimize, insanoğluna ve gezegenimize zerre kadar saygısı olmayan, dünyayı felakete sürüklemek isteyen, kadir kıymet bilmeyen, hasta ruhlu” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, bu dünyada ne yapabiliriz? diye düşünerek yaşarız. Öteki dünya kavramına inanmadığımız için, bizim için önemli olan BU DÜNYADA kendimizden ve yaptıklarımızdan memnuniyet duymaktır. Burada yaptığımız yanlış veya doğru bir şeyin, ahiretteki pazarlık indirimine tabi olmaksızın önemli olduğunu, bizi sevdiği veya gerekli cezayı çektiğimizi düşündüğü için affedecek olan bir tanrının o rahatlatıcı varlığına inanmanın, sadece bir “kendi kendini rahatlatma çabası” olduğunu biliriz. Dünyanın adil bir yer olmadığını görürüz. Adil olması için duyduğumuz duygusal arzu, bu gerçeği değiştirmez. Dünyadaki bunca yanlışı, felaketi, haksızlığı, acı çekenleri ve çektirenleri görüp de, “nasılsa öbür dünyada adalet sağlanacak” diyerek arkamıza yaslanıp olanı biteni kendimizden memnun bir şekilde izlemek yerine; bu kötülüklerin sona ermesi için eyleme geçilmesi gerektiğini biliriz. Doğduğu ülkenin ve toplumun şartlarına göre birbirinden çok farklı hayatlar yaşamak zorunda kalan insanların, diğer dünyada nasılsa adaleti bulacakları masalı bize huzur vermez; insanların boş yere acı çekiyor olmasından duyduğumuz rahatsızlığı ilahi adalet kavramına bağlayıp dünyaya pembe gözlüklerimizle bakamayız. Biliriz ki, bir şeyler değişecekse, bunu insanlık kendisi yapacaktır.

       Bu anlamda biz ateistler “dünyevi kaygıları olan, boş işlerle uğraşan ve adalet istemeyen vahşi ve sapkın” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, elbettte her insanın kendi inancını seçme özgürlüğü olduğunu ama bunu yaparken kişinin eline verilen bilgilerin doğru olması gerektiğini savunuruz. 5 yaşındaki masum ve henüz soyut-somut ayrımını bile yapacak olgunluğa erişmemiş olan bir çocuğun, kabuslarına girecek masallarla korkutularak bir inancı benimsemeye zorlanmasını haksız ve gaddarca buluruz. Kişinin zaten, araştırma ve sorgulama kavramlarına yabancı olmadan, merak duygusu öldürülmeden yetiştirilmesi halinde, bu masallardaki ödüllere ve cezalara tabi olmadan da doğru yolu bulacağına inanırız. Buna inanız, çünkü bizler bu şekilde yetişebildik. Bir insana en zayıf anında, keza henüz bir yetişkin birey bile değilken, inançların zorla empoze edilmesinin, o yaşlarda sahip olduğu merak duygusunun elinden alınmasının ve ömrünün sonuna kadar korku ile yaşayacak olmasını umursamadan beyninin yıkanmasının, bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük olduğunu biliriz.

       Her insanın merak etme ve bu anlamda bir yaşama hevesi duymasına olan isteğimiz nedeniyle de evet, biz ateistler “dar bir bakış açısına sahip zalim” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, her insanın kendi yetişme tarzına uygun bir şekilde davrandığını, çoğu zaman bunun, kişinin elinde olmayan şartlardan dolayı böyle olduğunu biliriz ve inançlı kişilere anlayışlı davranmaya çalışırız. Çocuk yaşta beyne sokulan yanlışların ve toplumsal tabuların yıkılmasının çok zor, insanların bunu yaparken zorlanmasının da çok doğal olduğunu biliriz. Ama bizim bu hümanist ve anlayışlı bakış açımıza rağmen aynı kişiler, bize her türlü hakareti edebilir; bizi ve savunduğumuz değerleri, hatta ailemizi ve sevdiklerimizi aşağılayan cümleler kurabilir, bizi susturmak için çeşitli fiziksel ve psikolojik tehditler savurabilir, özgürlüğümüzü elimizden almaya kalkabilir, ve hatta bizi düşman belleyerek bu uğurda canımıza bile kıyabilir. Bugün tinerci, ahlaksız, satanist, kötü kalpli gibi uydurma etiketlerle yaftlanırız, yarın bir otel odasında yakılarak öldürülürüz, başka bir gün sokakta yürürken “tanrının dini bütün olan sevgili bir kulu” tarafından ‘O’nun takdirini kazanmak’ uğruna canice öldürülebiliriz. Bu tehlikeleri baştan bildiğimiz ve insanları uyarmak için bunları dillendirdiğimiz, en basitinden kendi düşüncemizi söylediğimiz için de her zaman suçlu ilan edilmeye alışkınız.

       Görüldüğü gibi biz ateistler gerçekten “hoşgörüsüz, tehlikeli ve saldırgan” insanlarız. 

    •    Son olarak, bütün bu “kötü” özelliklerimize ek olarak; biz ateistler, toplumda azınlık olmanın ne demek olduğunu iyi biliriz. Yaşadığımız toplum ve hatta bazılarımızın ailesi bile bu anlamda bize bu hissi yaşatmayı çok güzel başarır. Dolayısıyla “nicelik değil, nitelik önemlidir” yargısının doğruluğuna inanan; azınlık olmanın “haksız” olmakla aynı anlama gelmediğini bilecek kadar kafası çalışan; dünya tarihinde insanlığa faydası olan simaların hepsinin kendi doğrularından şaşmadan ve baskıcı zihniyetlere boyun eğmeksizin öz saygılarını yitirmeden yoluna devam eden kişiler olduklarını da biliriz. Her “inancın” doğaüstü olmak zorunda olmadığının, insanların çok daha önemli şeylere; mesela bu dünyaya ait “sevgi, özgürlük, merak, bilim, emek, umut vb”  değerlere de inanabileceğinin bilincindeyiz. Bunların, diğer her türlü mistik değerin üzerinde olduğunun da…

       Bu anlamda biz ateistler, aktif veya pasif, iyimser veya kötümser fark etmez; hepimiz düşünsel anlamda “zerre kadar devrimci değiliz.”

        Son olarak, “umut” kavramı önemli burada; yazıdaki ironiyi anlamış olmanız (!) ve seslerimizin kesil(me)mesi umuduyla… Hal böyleyken, “ateistlerin vatanına, milletine faydasız insanlar” olduğunu düşünen/söyleyen zihniyetle aynı fikirde olanların, hala anlamamışlarsa yazıyı tekrar okumasını öneriyorum. 

    Yazan: felis agnosticus 

     

       Çok sevdiğim bir videoyu da aşağıda veriyorum:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Düşünce ve inanç özgürlüğüne ilişkin Anayasa maddeleri

    VI. Din Ve Vicdan Hürriyeti

    Madde 24

    Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

    Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

    Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

    VII.   Düşünce Ve Kanaat Hürriyeti

    Madde 25

    Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

    Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. 

    VIII.  Düşünceyi Açıklama Ve Yayma Hürriyeti

    Madde 26

    Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. 

    IX. Bilim Ve Sanat Hürriyeti

    Madde 27

    Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.