Yazar: admin

  • Yumuşak dokulu deniz canlısı fosili

       Yeni keşfedilen 525 milyon yıllık olağanüstü bir deniz canlısı fosilinin, dokunaçlarla birlikte yumuşak vücut parçaları içerdiği anlaşıldı.

       Çin, Leicester ve Oxford Üniversitelerindeki bilim insanları, dünyada yaşamış ilkel canlılarla ilgili bilgilerimize yepyeni bir bakış açısı kazandıran bir fosil buldu. 525 milyon yıllık fosil, sert tübüllern içerisinde yaşayan ve dokunaçlı canlılar grubuna dahil olan bir canlıya ait. Daha önce sadece tüplerin detayı görülebiliyordu ama bu yeni bulunan örnekle vücudun yumuşak parçaları ve beslenmek için kullandığı dokunaçlar da ortaya çıkmış oldu. Buluşun detayları Current Biology dergisinde yeni yayımlandı. 

       Bulunan canlı, deniz yıldızları ve deniz kestaneleri ile yakın akrabalığı bulunan pterobranch hemikordatlar grubuna ait olup aynı zamanda ilk omurgalıların evrimine dair özellikler de barındıran bir canlı. Pterobranchlerin yaklaşık 30 türü hala yaşıyor; yaklaşık 380-490 milyon yıl önce bu grupta bulunan graptolitler tarih öncesi denizlerde yaygın olarak bulunmaktaydı. 

    Resim: 525 milyon yıllık hemikordatın ayrıntılı görüntüsü (Credit: Professor Derek Siveter, Oxford University)

        Pterobranchler, yumuşak vücutlarının etrafında sert bir tüp oluşturan bir madde salgılar. Dokunaçlar tübün tepesinden çıkarak plankton yakalamaya yarar. 4 cm’den kısa olduğu halde bu yeni fosil mükemmel şekilde saklanmış ve tüysü kolunda bulunan 36 ufak dokunacın bütün detaylarıyla görünmesine olanak sağlayacak şekilde güzel korunmuştur. Leicester Üniversitesi Jeoloji bölümünden Prof. David Siveter, “Dokunaçlar ve kollar da dahil olmak üzere yumuşak vücut parçalarına sahip, bu da bize grubun biyolojisi ile ilgili bugüne kadar hiç bilmediğimiz bir dünyaya dair yepyeni bakış açıları sunacak inanılmaz bir buluş” diye yorum yaptı. 

       Fosil, Çin’in Yunnan bölgesinde bulundu. “Bulutların ötesinden gelen tüylü kask” anlamına gelen Galeaplumosus abilus ismiyle adlandırıldı. (Yunnan Çincede ‘bulutların güneyi’ anlamına gelir.) Yunnan, Leicester ve Oxford Üniversitelerinden oluşan ekip bu fosilleri daha da detaylı incelemek üzere uzun süreçli bir çalışmaya başladı. 

    Not: Fosil biliminde yaşanan en büyük sıkıntılardan biri, çok eski fosillerin çevre şartları nedeniyle iyi korunamamış olması dolayısıyla özellikle yumuşak doku parçalarının organik çürümeye maruz kalarak yok olmasıdır. Bu da çok eski fosillerle ilgili bilgi açıklarına sebep olur, evrim karşıtlarının eline koz verir. Bu makalede sözü edilen şanslı buluşlar sayesinde, tarih öncesi dönemlere ait bir canlı türüyle ilgili önemli bulgular elde edilmiştir ve gelecekteki çalışmalarla daha da fazlası elde edilecektir. Bu tip buluşlar arttıkça evrim karşıtlarının zaten bilimsel olmayan iddiaları yok olup gidecektir.

     

    Kaynak makale:

    1. Xian-guang Hou, Richard J. Aldridge, David J. Siveter, Derek J. Siveter, Mark Williams, Jan Zalasiewicz, Xiao-ya Ma. A pterobranch hemichordate zooid from the lower Cambrian. Current Biology, 24 March 2011 DOI: 10.1016/j.cub.2011.03.005

       Bu makale, Leicester Üniversitesi’den sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily tarafından 28.03.2011’de online olarak yayımlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus  

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • “Ateistler Nasıl Bir Dünya İstiyor?”

       Özgür Düşünce Hareketi olarak düzenlediğimiz “Ateistler Nasıl Bir Dünya İstiyor?” temalı kitap ödüllü yarışmamız sonuçlandı. Gerçekten harika yazılar geldi ve onların arasından zor da olsa 3 kazanan seçildi. Bu yazıları aşağıda linklerini verdiğim ÖDH sitesinden okuyabilirsiniz. Sadece kazananları değil, katılan herkesi tebrik ediyorum. 

    Ben bir başkasıdır – Serçin Filiz

    Ötesi meseleler üzerine – Run İpek Önder

    Daha ateist bir dünya – Dracedi

     

  • Kurban Kim?

    Kurban Bayramı vahşetini, bir demagoji yöntemi olan “siz et yemiyor musunuz?” benzeri söylemlerle savunmaya çalışanlara, bunun neden “vahşet” olduğunu, neden ideolojik ve görsel şiddet olduğunu, neden bizi rahatsız ettiğini ve olayın altında yatan sorunların “et yemek”le neden ilgisi olmadığını çeşitli şekillerde anlattık, anlatmaya da devam ediyoruz. Aşağıda okuyacağınız yazı, kısa süre önce duyurusunu yaptığımız ve benim de bünyesinde bulunduğum Özgür Düşünce Hareketi olarak kaleme aldığımız konuyla ilgili ortak metindir. 

    Resim: M. Chagall (1966) İsmail’in Kurban Edilişi

        KURBAN KİM?

    Bir Kurban Bayramı daha, klasikleşen vahşet görüntüleri ve beyin yıkamaya varan dini söylemleriyle geldi çattı. Yoksullarla dayanışmak, birlik ve beraberliği güçlendirmek maskesi ardına saklanan bu bayramda, bizler gözümüzün önündeki kurban(lık)lardan fazlasına dikkat çekmek istiyoruz. 

       Öncelikle bu bayramda her birimiz şiddetin kurbanlarıyız. Çocuklar (özellikle de çocuklar) ve biz yetişkinler, bu kutsallık şemsiyesi altında şölensel bir hayvan katliamının, şiddetin, ölümün ve öldürmenin normalleştirilmesine tanık oluyoruz. Yakalanmaya çalışılırken yerlerde sürüklenen, beceriksizce kesilirken can çekişen hayvanlar, sokaklarda oluk oluk akan kan sadece günlük hayatlarımızdaki şiddetin bir yansıması değil, adeta onu pekiştiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik din kaynaklı şiddete uygulanan toplumsal çifte standartı da gözler önüne seriyor. Tüm bunların kutsal bir varlık, ibadet ve inanç gibi “iyi” amaçlar uğruna yapılabileceği mesajını ise daha da elem verici buluyoruz. 

       Dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta ise, hayvanların var olma amaçları bize hizmet etmek olan önemsiz nesneler, insanınsa doğanın efendisi gibi görüldüğü anlayışın Kurban Bayramı pratikleriyle içselleştirilmesi. Bu mantığa göre; onbinlerce hayvan kırdan şehre göç ettiriliyor, vardıkları noktada üst üste alt alta bekletiliyor, “dini usüllere uygun” pazarlıklar sonucunda satılıyor (ayrıca, hayvanın fiyatı arttıkça sevabı da artıyor), inşaata taşınan işçilerden biraz daha iyi koşullarda (gerçi, ekmek parası baskısının şiddetiyle “zorunlu gönüllü” olarak değil doğrudan fiziksel şiddet yoluyla) sahiplerine götürülüyor, burada ay takviminin belirli bir gününe kadar görevini bekliyor, ve nihayetinde İbrahim’in oğlu için dublörlük ederek “yaratılış amacı”na ulaşıyor. Oysa bizler hayvanların insanlar için yaratıldığı sanısını değil, dünyadaki her şeyin bir bütün olarak birlikte var olduğu bilgisini benimsiyoruz.

        Bu öyle bir süreç ki et, gıda, insani yardım, dayanışma vb. olgular konu dışı hale geliyor, geriye sadece hayvanlara yönelik fiziksel ve insanlara yönelik ideolojik şiddet kalıyor; hayvan canıyla beraber insan aklı da kurban ediliyor. Sadece Kurban Bayramı’na özel olmasa da, bir otoriteye bağlılık, bu bağlılık doğrultusunda koşulsuz itaat ve adanmışlığın gösterilmesi uğruna daimi olarak bir şeylerin (bir hayvan, bir evlat, bir hayat, bir ömür dolusu emek) sunulması gerekliliğinin Kurban Bayramı vesilesiyle güçlü bir şekilde vurgulandığını görmek bizleri “kurban kim?” sorusunu sormaya itiyor.

        Bizler Özgür Düşünce Hareketi olarak bu bayramın görünen, görünmeyen kurbanlarının farkındayız. Sizleri de bu kurban(lık) düzenini reddetmeye çağırıyoruz. 

    Özgür Düşünce Hareketi – 24 Ekim 2012 

  • Meksika köstebek kertenkelesi

     

       Meksika köstebek kertenkelesi, beş parmaklı solucan kertenkelesi veya kısaca Bipes (Bipes biporus) adı verilen bu canlı, yaşayanlar arasında bacağı olan 4 kör kertenkeleden (amphisbaenians) biridir. 15-23 cm uzunluğundaki bu kertenkeleler sıklıkla yılanlarla karıştırılır. Ön ayakları güçlü ve küreksidir, arka ayaklar ise evrim sürecinde körelmiştir, ancak röntgen filminde bacak kalıntısı olan kemikler şeklinde evrim artıkları olarak görülebilir.

       Aşağıdaki fotoğraflarda gördükleriniz ise bu videodaki canlıya ait değil. Resimler bir Piton yılanına ait. Burada hayvanın evrim sürecinde körelmiş olan arka bacaklarını görüyoruz. 

    Fotoğraf: (Credit)

    Fotoğraf: (Credit)

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak

       Richard Dawkins’in 1996 tarihli kitabı Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak [Climbing Mount Improbable], Kuzey Yayınları tarafından Türkiye’de ilk defa yayımlandı. Evrimin ve birikimli seçilimin anlaşılmasında çok yararlı olacağını düşündüğüm kitabı herkesin okumasını öneriyorum. Evrenle Büyümek isimli belgesel serisinin özellikle 3. bölümünde, kitaptaki konulara değiniyor Dawkins. Aşağıda bu bölümü bulacaksınız, tüm bölümleri izlemek için tıklayın.

     

    Kitabın arka kapak yazısı:   

       “Dawkins, bilimin popülerleşmesi konusunda bir dâhi. Eğer daha önce onun kitaplarından birini okumadıysanız, Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak mükemmel bir başlangıç olacak: çünkü bu kitap duraksız bir zihinsel ve edebi haz içeriyor.”

    -Mark Ridley

       Oldukça karmaşık olan ve tamamıyla iş gören bir organ olan insan gözü gibi anlaşılması güç bir nesne nasıl tesadüf eseri ortaya çıkabilir? New York Times’ın “bir başyapıt” olarak nitelendirdiği bu eserde Richard Dawkins evrimsel adaptasyonu dünya üzerindeki yaşamın mekanizması olarak öne sürdüğü argümanını, sebeplerini dikkatlice belirterek ve muhteşem bir şekilde görselleştirerek açıklıyor. “Olasılıksızlık Dağı” metaforu, canlıların “tasarımlanmış” gibi görünen karmaşıklığında bulduğumuz mükemmellik ve olasılıksızlık kaynaşmasını temsil ediyor. Dawkins, mükemmelliğe giden uzun ve olasılıksız yolda, dağın geçitleri boyunca zirvelerine çıkararak, okuyucuya nefes kesici bu yolculuk esnasında ustaca rehberlik ediyor. İncirlerin verimli popülâsyonları, örümceklerin ipeksi karmaşık dünyaları, uçamayan hayvanların vücutlarındaki kanatların evrimi gibi sıra dışı evrimsel adaptasyonların etkili bir şekilde gerçekleştirilen anlatımına akıl dolu görseller eşlik ediyor. Tüm bu yolculuk sürecinde, zaman çizgisi boyunca bitmeyen kutsal yolculuğunda kendi kaderinden sorumlu olan yaşam molekülü DNA bağı da yerini alıyor.

     

  • Daniel Dennett – Zihin Karışıklığının Evrimi

     

       Çevirisini tamamladığım bu video, Daniel Dennett’ın 2009’da AAI (Uluslararası Ateist Birliği) Konferansındaki Zihin Karışıklığının Evrimi (The Evolution of Confusion) başlıklı uzun soluklu sunumudur. Dennett burada birtakım kavramları çarpıtarak insanların kafasını karıştıran teolojinin işleyişini ve onun hammaddesi olan din olgusunun, tıpkı diğer biyolojik yapılar gibi geçirmekte olduğu evrimi ele alıyor. Dennett, dini inanca sahip insanların yaşadığı kafa karışıklığını, bu karışıklığın nasıl ve neden oluştuğunu adeta bir fikir mühendisi gibi, düşündürücü üslubuyla ve zaman zaman çok mizahi bir şekilde ele alıyor.

       Sunumda ateist din adamları örneklenmiş, ama izleyen herkesin kendisiyle ilgili gerekli çıkarımı yapabileceğine inanıyorum. Videoda bahsi geçen örneklerle özdeşleşmemiz de oldukça kolay oluyor. Bireylerin veya profesyonel din adamlarının çevrelerinden gördüğü maddi/ manevi baskı üzerine yapılan alan çalışmalarından da faydalanılarak, ateistlerin gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmasının bazen neden zor olabileceği açıklanıyor. 

       Çoğumuzun belki de Richard Dawkins aracılığıyla (özellikle The Four Horsemen ve The Atheism Tapes gibi söyleşilerinden) tanıma şansı bulduğu bu önemli düşünür, bildiğiniz gibi günümüzün önemli filozoflarından birisi ve aynı zamanda da dünyaca tanınmış ateist bir bilim adamı ve yazardır. Bilim, akıl ve biyoloji felsefesinin, özellikle evrimsel biyoloji ve bilişsel bilim ile ilgili alanlarında önemli kitapları ve çalışmaları vardır.

       Dennett’ın konuşma ve anlatım üslubuna alışkın olmayanlar için ufak da bir uyarı yapmak isterim. Kendisi oldukça espirili ve fazlasıyla ironik bir anlatım şekline sahip; umarım zaman zaman yaptığı bu zekice çıkışlar izleyenler tarafından yanlış anlaşılmaz. Felsefe ve mantıklı düşünme kavramlarına yabancı olan toplumumuzda bu ne derece mümkün olur emin değilim ama vurgulamak istediği noktaların doğru kavranması halinde, izleyenler için gerçekten çok eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü bir seyirlik olacağına eminim. Yine de bazı yanlış anlaşılmaya müsait gördüğüm yerlerde, çeviriye (?!) şeklinde noktalama işaretleri eklemeden edemedim. Yazının sonunda, sunumda bahsi geçen bazı terim ve kelimelerin anlamlarını bulacaksınız. Bunların anlaşılması halinde, Dennett’ın bahsettiği konuların daha da iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

    • Karen Armstrong‘ın Wall Street Journal’da çıkan bir yazısına Richard Dawkins’in verdiği cevap (yukarıdaki sunumda bahsi geçiyor): 

    Eğer incelikli teologlar veya postmodern rölativistler, varoluş kavramının içini boşaltarak tanrıyı miadı dolmuş laf ebeliklerinden kurtardıklarını düşünüyorlarsa, bunu tekrar düşünseler iyi olur. Bir kilise ya da cami cemaatine, varoluşun, onların tanrılarıyla ilişkilendirilemeyecek kadar sıradan bir olgu olduğunu söylerseniz, sizi hemen bir ateist olarak damgalayacaklardır; çok da haklıdırlar. 

    • Jerry Coyne’un Armstrong’ı eleştirdiği “Dawkins 17 – Armstrong 0” başlıklı yazıyı okumak için tıklayın.  

    Concorde yanılgısı: Gelecekte elde edilecek kazançtan çok, geçmişte yapılan yatırımların dikkate alınması yoluyla, bu geçmiş yanlışları devam ettirmeye yönelik yapılan çıkarım hatasıdır. Yani geçmişte doğru kabul edilen bir fikre göre hayatını kurmuş olan bir kişi, sonradan onun doğru olmadığını anladığında bile, önceden yapmış olduğu maddi-manevi yatırımları bir kenara atıp, mevcut doğruya göre kararlar almaya korkabilir. Bu durumda Concorde yanılgısına düşmüş olur. Videodaki örnekte, hayatını dine ve din adamı olmaya adamış kişiler, birgün inancını kaybettiği zaman, bütün hayatının emeğini ve birikimini çöpe atıp yepyeni bir doğrultuda hayatına şekil vermeyi göze alamayabilir. 

    Deepity: (“derinsellik” diye çevirdim) Dennett bu kelimeyi, popüler kültürden gelen yeni bir terim olarak ele alıyor ve ona bir de tanım ekleyerek konuşmasında bu anlamda kullanıyor: Mantıken yanlış kurgulanmış olduğu için, çok derin bir anlamı varmış gibi görünen önerme. Farklı yorumlanma şekilleri olan bu tür cümleler ya doğru ama içerdiği anlam bakımından önemsizdir, ya da zaten yanlıştır ama doğru olmuş olsa çok şaşırtıcı bir durum yaratacaktır. Dolayısıyla hem doğru, hem de şaşırtıcı olması mümkün değildir. Ama okunduğunda her iki yorumlama şekli de insanın kafasında canlandığı için, sanki doğru ve de şaşırtıcıymış gibi bir kavrama yanılgısı oluşturur. 

    Kullanım-bahis hatası (KBH): Bir kelimenin tanımını, yine o kelimeyi kullanarak yapma hatası. Yani bir kelimeden bahsetmekle, o kelimeyi içerdiği anlamda kullanmak arasında fark vardır. Bu farkı görmezden gelerek yapılan her türlü tanımlama da dolayısıyla hatalı olacaktır. 

    Kipple: Bilimkurgu roman yazarı Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? kitabında yarattığı ve tanımladığı, sonradan da kent kültürüne yerleşmiş olan bir terimdir. İşe yaramayan, çöplüğe giden ve hiçbir insan müdahalesi olmadan da sürekli olarak kendi kendine üreyen, çoğalan şeyler anlamına gelir. Bu kitap senaryolaştırılarak Blade Runner (Bıçak Sırtı) ismiyle beyaz perdeye de uyarlanmıştır. 

    Grandfalloon: Kurt Vonnegut’ın Cat’s Cradle isimli romanında yarattığı ve yine “kipple” gibi kent kültürüne yerleşmiş olan bir terimdir. Bu kitapta kurgulanmış olan Bokononism isimli parodi bir din vardır. Ortak bir kimliği veya amacı paylaştığını iddia eden, ama aslında anlamsız bir birliktelik ve ortaklık içerisinde bulunan insan topluluğu anlamına gelir.

  • Sam Harris ve Richard Dawkins – Bilim ve Ahlak ilişkisi

    Kim demiş “Bilim, ahlak konusunda bir şey söyleyemez” diye?

      Richard Dawkins ve tanınmış ateistlerden Sam Harris’in, 2011 yılında Oxford Üniversitesi bünyesindeki Sheldonian Theatre’da gerçekleştirdiği bu söyleşide Harris, konu ahlak olduğunda bilime getirilen sınırlamanın geçerliliğini, zaman zaman Dawkins’ten de gelen soruları cevaplayarak tartışıyor. Bilimin ahlak konusunda sahip olduğu söz hakkını, ikna edici argümanlarla savunurken, aynı zamanda geçmişin, bugünün ve geleceğin ahlak anlayışlarını da ele alarak bunları nesnel ve bilimsel bir bakış açısıyla sorguluyor. Bir anlamda da The Moral Landscape isimli kitabının kısa bir özetini bizlere sunuyor. 
       Hume Yanılgısından (diğer adıyla ‘doğacılık yanılgısı’) Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına, ‘herkes için olası en kötü ızdıraptan zihin okuma makinelerine kadar çok geniş bir yelpazede ütopya-karşı ütopya tartışmalarının da bulunduğu bu söyleşide Sam Harris, muhtemelen hepimizin aklını kurcalayan birçok soruya cevap arıyor.

    Bu sunumdan bir alıntı (Sam Harris) :

       “Nasıl fiziği Hristiyanlar keşfettiği için ‘Hristiyan fiziği’ veya cebiri Müslümanlar keşfettiği için ‘Müslüman cebiri’ diye bir kavram yoksa, ‘Hristiyan ve Müslüman ahlakı’ diye bir kavram da olmayacaktır. Keşfetmemiz gereken, insanlığın refahına ilişkin gerçek soruları yanıtlayan verilerdir. Bunu yaparken kullanmamız gereken tek aracın samimiyetle ve dürüstçe yapılan bilimsel araştırma olduğunu düşünüyorum. Ve eğer dinler, evrendeki herhangi bir konuda haklı çıkarsa, bu tamamen şans eseridir.”

       Sam Harris’in The Moral Landscape isimli kitabı şu anda çeviri aşamasında ve yakın zamanda Türkçe olarak kitapçılardan temin edilebilecek. 

     

    • Ayrıca bkz. Sam Harris: “Dinler neden günümüzde birer fosildir?” (video)

     

     

  • Çıplak kör fare bilmecesi

       Geçtiğimiz Ekim ayında Nature dergisinde, birçok özelliğiyle bilim dünyasının ilgisini çeken Çıplak kör farenin [veya Tüysüz köstebek faresi, Heterocephalus glaber] genomu ve transkriptomu üzerine bir makale yayımlanmıştı. 16 Aralık’ta ise bu hayvanla ilgili tıp alanına önemli faydası dokunabilecek ve mutasyonların faydalı da olabildiğine dair güzel bir örnek teşkil eden yeni bir çalışma Science dergisinde yayımlandı. Aşağıda bu çalışmanın özetini bulacaksınız. Ama öncelikle çıplak kör farenin yaşam biçimi üzerine bir alıntı yaparak kısa bir ön bilgi vermek isterim: 

    “Çıplak kör fare ve Damaraland köstebek faresi, gerçek sosyal yaşam (esocial) geliştirmiş olan tek memeli türüdür. (Gerçek sosyal yaşam karıncaların, arıların ve akkarıncaların geniş koloniler  oluşturarak, tek bir doğurgan kraliçenin kısır hizmetkarları olarak “özverili” bir şekilde yaşamasıdır.) Bir kraliçe fare bütün doğurganlık faaliyetlerini tek  başına üstlenmiştir ve salgıladığı feromonlar yoluyla diğer dişilerin üreme organlarının olgunlaşmasını engelleyerek de koloniyi hizada tutar. Çıplak kör fare koprofajdır -kendi  dışkısıyla  beslenir- ve hamileliğin  ileri  safhalarında karnı çok fazla şiştiği için anüsüne ulaşamayan kraliçe fare hizmetkârlarından dışkı dilenir. Çıplak kör fare çirkin ve tuhaf bir yaratıktır; Tabiat  Ana’nın felsefi fantezilere rakip olması için seçtiği bir düşünce deneyi gibidir.”

    Dennett, D., 1995, Darwin’in Tehlikeli Fikri

    İyon kanalları çıplak kör fareyi asit uyaranlarına karşı tepkisiz yapıyor

       Max Delbrück Moleküler Tıp Merkezindeki (MDC) araştırmacılar çıplak kör farenin neden aside maruz kalınca ağrı hissetmediğini buldu. Bu hayvanlar Afrika’nın kurak bölgelerinde, dar ve sıkışık deliklerde yaşar. Buralarda ortamdaki karbondioksit (CO2) oranı çok yüksektir. CO2 normalde vücut dokularında aside dönüşür ve bu da sürekli olarak acı algılayıcılarını aktive eder; ancak çıplak kör farede bu ağrı oluşmaz. Onların acı reseptörlerindeki iyon kanalları mutasyonla değişmiştir ve asitle inaktive olur, böylece bu hayvanların asit uyaranlarına maruz kaldığında ağrı hissetmesini engeller; diğer bir deyişle faydalı bir mutasyondur.  Dr. Ewan St. John Smith ve Prof. Gary Lewin bu ağrı duyarsızlığının, Afrika çıplak kör farelerin evrim sürecinde ekstrem çevre koşullarına uyarlanması (adaptasyon) sonucunda geliştiğini bildirdi. 

    Fotoğraf: Afrika çıplak kör faresi (Credit: Photo: Petra Dahl/ Copyright: MDC)  

       Nav1.7 sodyum iyon kanalı, ağrı uyaranlarının beyne iletilmesinde kilit bir rol oynar. Ağrı reseptörlerinde bir sinir uyarısı oluşturur. Günümüzde dişhekimleri sodyum iyon kanal blokörlerini lokal anestezik olarak kullanmaktadır ama bu blokörler sadece Nav1.7 iyon kanalını değil, ulaştıkları bütün iyon kanallarını hedefler. Nav1.7  iyon kanalında genetik bir mutasyon nedeniyle bozukluk olan insanlar ağrı hissetmez. Fakat bu durum insanda bir avantaj değil, dezavantaj oluşturur. Küçük yaralanmalar fark edilemez ve bu da genellikle ciddi sorunlar yaratır. 

       Fakat bu durum çıplak kör farede böyle değildir. Onlar için aside duyarsızlık hayatta kalmalarını sağlayan bir avantaj haline gelmiştir. Yaşadıkları deliklerdeki havanın CO2 oranı o kadar yüksektir ki, bir insanın veya herhangi başka bir hayvanın böylesi bir ortamda hayatta kalması mümkün değildir. Normalde yüksek CO2 oranları ve asit, tüm memelilerde şiddetli ağrı oluşturan yaralara ve enflamasyona (yangı) sebep olur. Dolayısıyla romatizma gibi enflamatuvar eklem rahatsızlığı olan hastaların dokularında, yüksek oranda asit bulunur. Dokularda bulunan bu yüksek miktardaki asit de ağrı alıcılarını uyarır. 

       Çıplak kör farelerde de ağrı alıcıları vardır. Bir önceki çalışmada Prof. Lewin’in başında olduğu araştırmacılar, çıplak kör farelerin ısıya ve basınca tıpkı diğer fareler gibi duyarlı olduğunu ama onların aksine aside duyarsız olduğunu bulmuştu. Dahası çıplak kör farelerin, insan ve farelerle birlikte tıpkı diğer memeliler gibi Nav1.7 iyon kanallarına sahip olduklarını göstermişlerdi. (Dr. St. John Smith ve Prof. Lewin’in Science dergisinde yayınladığı bu çalışmayı okumak için tıklayın.)  Dolayısıyla araştırmacılar, bu kanalların çıplak kör fare ile diğer fare türlerinin duyu sinirlerindeki görevlerini inceleyerek, bu iki tür arasında kanalın üstlendiği görev bakımından bir fark olup olmadığını öğrenmeye çalıştı. 

    Çıplak kör farelerdeki NaV1.7 iyon kanalının gerçekten de insan ve diğer fare türlerinden yapısal anlamda farklı olduğu ortaya çıktı:

      İyon kanalları amino asitlerden meydana gelmiş protein yapılardır. Amino asitler de genler tarafından kodlanır. Çıplak kör farenin NaV1.7 iyon kanalı, diğer memelilerden farklı olan 3 yapısal amino asit bulundurur. Mutasyonla değişmiş olan bu 3 protein alt birimi, hayvanın iyon kanalının asitle uyarılmasını engelleyen ciddi bir blokaja veya bozulmaya sebep olur. Bu fenomen, insan ve farelerin NaV1.7 iyon kanallarında da gözlenebilir ama o kadar zayıftır ki ağrı iletiminde neredeyse hiç değişiklik olmaz. Ancak çıplak kör farede mutasyona uğramış olan bu kanal, sinyal iletimini engelleyecek güçtedir, bu nedenle çıplak kör fare asit varlığında ağrı hissetmez. İyon kanalındaki mutasyonun sebebi, çıplak kör farelerin evrim sürecinde, yaşadıkları ortamdaki yüksek CO2 düzeylerine adapte olarak asitle tetiklenen ağrılara duyarsız hale gelmiş olmalarıdır.

    Fotoğraf: Afrika çıplak kör faresi (Credit: Photo: Petra Dahl/ Copyright: MDC) 

    Yarasalar

       Bazı hayvanlarda NaV1.7 iyon kanalından sorumlu genin yapısı çözüldü. Bu hayvanlar arasında, mağarada yaşayan küçük kahverengi yarasa (Myotis lucifugus) ve ağaçta yaşayan tilki yarasa (Pteropus vampyrus) da bulunuyor. Küçük kahverengi yarasa, çıplak kör fareyle benzer bir ortamda yaşar ve benzer bir gen varyantına sahiptir. Diğer taraftan tilki yarasa, çıplak kör fare ve küçük kahverengi yarasa gibi kalabalık koloniler halinde yaşar ama yüksek düzeyde CO2’e maruz kalmaz. Araştırmacılara göre gen incelemerinden çıkan sonuç, benzer çevre şartlarında yaşayan birbirinden farklı canlı türlerinin evrim sürecinde benzer özellikler geliştirdiğini gösteriyor. Yani yüksek oranda CO2’e maruz kalınması, çıplak kör farede ve belki de küçük kahverengi yarasada, asit ve CO2‘in ağrı oluşturmasını engellemiştir.

    MDC araştırmacılarının elde ettiği bu sonuçların inflamatuar hastalıklar açısından önemi nedir?

       Prof. Lewin’e göre, inflamatuar hastalıkları nedeniyle iyon kanalları sürekli aktif olan kişilerin iyon kanallarını kapatacak ufak moleküllerin geliştirilmesi için ilaç şirketleri zaten çalışıyor. Lewin ve ekibinin bu çalışmadan sonra vardığı sonuçlar (değişmiş olan 3 amino asidin Nav1.7 kanalındaki sinyal iletimini engellediğine ilişkin bulgular), mutasyona uğramış olan bu kanalların tıkanmasını sağlayacak yepyeni moleküllerin geliştirilmesini sağlayabilir.

     

    Makale Kaynağı

    1. E. S. J. Smith, D. Omerbasic, S. G. Lechner, G. Anirudhan, L. Lapatsina, G. R. Lewin. The Molecular Basis of Acid Insensitivity in the African Naked Mole-RatScience, 2011; 334 (6062): 1557 DOI: 10.1126/science.1213760

       Bu yazı Helmholtz Association of German Research Centres’dan sağlanan bilgilerin ışığında yazılıp 20.12.2011’de online olarak yayımlanmıştır. 

     

     

  • Prof Dr. Andrew Berry-Kim Olduğumuza Dair Yeni Bir Anlayış

     

     

       26-27 Nisan 2014 tarihlerinde Evrim Ağacı ve ODTÜ Biyogen tarafından gerçekleştirilen ve bu sene sekizincisi yapılan evrim sempozyumu, etkinlikten kısa bir süre önce hayatını kaybeden ve Türkiye’nin en önemli bilim insanlarından ve savunucularından, aynı zamanda da Türkiye’nin ilk evrimsel biyologlarından biri olan Aykut Kence’nin anısına 8. Aykut Kence Evrim Konferansı olarak isimlendirilmişti.  

       Bu sempozyumun konukları arasında Oxford Üniversitesi’nden mezun olan, Evrimsel Biyoloji alanında Princeton Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan ve halihazırda Harvard Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Andrew Berry vardı. Kendisinin “A New Understanding of Who We Are: Human Evolution and Human Identity(Kim Olduğumuza Dair Yeni Bir Anlayış: İnsanın Evrimi ve İnsanın Kimliği) isimli bilgilendirici ve keyifli sunumu, şahsen bugüne kadar evrim konusu üzerine dinlediğim en başarılı ve akıcı anlatımlardan birisi. Bu nedenle hemen kolları sıvayıp, herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bu sunumu Türkçe’ye tercüme edip altyazılandırdım. Evrim konusunda hala aklında sorular olan herkesin bu sunumu mutlaka izlemesini (ve çevresine izlettirmesini) tavsiye ediyorum. 


  • Dini Keşfetmek 7. Bölüm – Geçiş türleri

       Videoda öncelikle, bilim eğitimi almamış evrim karşıtları tarafından kasti olarak, evrim hakkında bilgisi olmayan insanların kafasını karıştırmak amacıyla uydurdukları; “ara form” kavramının yanlışlığı vurgulanıyor. Evrim, modern bir canlı türünün diğerine dönüşmesi değildir. Öyle olduğunu sanan bir yaratılışçının (Kirk Cameron), canlı yayında kendisini nasıl komik duruma düşürdüğünü izliyoruz. Yine (!)

       Sonrasında, canlıların sudan karaya geçişinde önemli bir tür olan Acanthostega anlatılıyor. Bazı canlıların karadan tekrar suya geri dönüşünde önemli bir ara basamak olan balina evrimine değiniliyor; körelmiş bacaklarından vücut hareketlerinin memelilere olan benzerliğine kadar çeşitli evrimsel gerçekler anlatılıyor. Özetle “Bana ara form” göster diyenlerin izlemesi gereken bir video bu. Hem bu cümledeki bilimsel kavram hatasını görmeleri, hem de sordukları soruya cevap bulmaları umuduyla, iyi seyirler dilerim. 

    Resim: Bir balinanın körelmiş arka ayakları

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    TÜM BÖLÜMLER 

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.