Kategori: Din

  • The Root of All Evil? – Richard Dawkins

       Richard Dawkins tarafından 2006 yılında hazırlanıp sunulan “Tüm Kötülüklerin Kaynağı?” (The Root of All Evil?), üç büyük dinin din görevlileri ve müritleriyle yapılan röportajlar eşliğinde dini inanç sistemlerinin iç yüzüne ışık tutuyor. Dinlerin sorgulanmadan kabul edilen tehlikeli dogmalar olduğunu belirten Dawkins, onların rasyonel düşünceye ve insan aklına yapılmış bir saygısızlık olduğunu düşünüyor. Dinlerin, gerçeklik duygusu ve bilime de engel teşkil ettiğini söyleyerek, insanlığın din veya Tanrı inancı olmadan çok daha iyi durumda olacağını savunuyor. Bu yorum farklı itirazlara konu olabilecek bir bakış açısı sergiliyor gibi görünse de, eleştirmeden veya yorumlamadan önce belgeseli izlemenizi tavsiye ederim. Dawkins’in ilk bölümle aynı ismi taşıyan “Tanrı Yanılgısı” kitabında da, belgeselde değinilen konuların çok daha ayrıntılı eleştirileri bulunuyor. Konuyla ilgilenenlerin bu kitabı okumasını tavsiye ederim. 

       Dawkins bu iki bölümlük belgesel serisinin 2. bölümünde, Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg’in bir sözünü hatırlatıyor; bu yorum aslında belgeselin ana temasını da özetliyor: 

    “Din, insan erdemine bir hakarettir. Din olmadan iyi şeyler yapan iyi insanlar da vardır, kötü şeyler yapan kötü insanlar da. Fakat iyi insanların kötü şeyler yapması için, din gereklidir.”

    1. Bölüm: The God Delusion (Tanrı Yanılgısı) 

    2. Bölüm: The Virus of Faith (İnanç Virüsü)

     

  • Dini Keşfetmek 15. Bölüm – Geçmişte Bilimin Baskılanışı

       Bu bölümü özellikle izlemenizi ve Hristiyan dünyasının Orta Çağ’da bilimi baskılama tarzıyla günümüz Türkiyesi’nde yaratılmaya çalışılan ve şimdiye kadar çok da başarılı olan bilim düşmanlığını kıyaslamanızı istiyorum.

       Özellikle evrim kuramı gibi, evrensel bir bilimsel gerçek olarak kabul edildiği halde, insanların kişisel inançlarıyla çeliştiği için topluma medya ve internet aracılığıyla nasıl çarpıtılarak anlatıldığına zaten hergün şahit oluyoruz. Durum ABD’de de çok farklı değil, ki zaten bildiğiniz gibi bu Yaratılışçılık ve Akıllı Tasarım hurafeleri, tamamen Amerika’nın güdümünde, çok eskiden başlatılmış olan ve İslamize edilerek bize de bir güzel pazarlanan planlı bir yobazlaştırma akımıdır. Ülkemizde 1985 yılında dönemin M. E. Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler tarafından okullara gönderilen bir genelgede, Evrim Kuramı’nın uzun bir süre önce çürütüldüğüne ilişkin iddialar ve Evrim öğretmenin materyalist ve komünist bir yaklaşım olduğu şeklinde ifadeler yer alıyordu. Halkımız bu yemleri güzel güzel yuttu, yutmaya da devam ediyor.
     
        Videoda Orta Çağ Avrupası’nda Francis Bacon ve Galilei gibi isimlerin aynı yobaz kafa yapısı nedeniyle yaşadıkları sıkıntıların yanı sıra, 21. yüzyılda da bu kafa yapısının uzantısı olan trajikomik argümanlar anlatılıyor. Sonuncu video, artık kafası çalışan herkes tarafından alaya alınan NephilimFree isimli YouTube kullanıcısına aittir. Kendisi evrenin merkezinin Samanyolu olduğuna inanıyor ve videolarında ciddi bir surat ifadesiyle anlatıp sadece kendisinin inandığı birtakım “komik” argümanları var 🙂 İngilizcesi olan arkadaşların “gülmek”  için takip edebileceği bir kanal.

       Keşif veya düşünceleri kutsal kitaplarla çeliştiği için din kurumları tarafından “kafir” ilan edilip yakılarak öldürülen bazı isimler: Jan Hus (1415), Savonarola (1498), Patrick Hamilton (1528), John Frith (1533), William Tyndale (1536), Michael Servetus (1553), Giordano Bruno (1600), Avvakum Petrov (1682), Hugh Latimer (1555), Nicholas Ridley (1555), Thomas Cranmer (1556).

     TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Dini Keşfetmek 12. Bölüm – İnsanın Ortaya Çıkışı

       Evrimin insan genomundaki kanıtı ve yaratılış mitiyle çelişen yönlerinin anlatıldığı videoda, üzerinde durulması gereken noktaları özetle aşağıda yazdım ki, bunların tamamı videoda çok daha detaylı bir şekilde görsel destekle anlatılmaktadır. Ancak anlatıcı çok hızlı konuştuğu için altyazıları da ona uyumlu olarak çevirmek zorunda kaldım; konuya hakim olmayanlar için anlatım biraz hızlı gelebilir. 

         Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • RUBAI: 8 yaşındaki küçük dâhi ateist

       Senaryosu Antoin Beag Ó Colla’ya ait olan ve yönetmenliğini Louise Ní Fhiannachta’nın üstlendiği bu kısa filmde, 8 yaşındaki akıllı bir kız çocuğunun ateist olma yolunda emin adımlarla ilerleyişini izliyoruz. Rubai’yi canlandıran küçük kız (Doireann Ní Fhoighil) ise tek kelimeyle mükemmel bir oyunculuk sergilemiş. Meraklısı için belirtelim: Doireann, bundan sonra iki yapımda daha rol almış. Arada Darwin’e de selam vermeyi unutmayan bu sevimli yapıtı çevirip altyazılandıran, daha da önemlisi bulup bizlerle paylaşan İlker Çağatay Aşık’a teşekkürler! Ülkemizde çocukların beyni din ve hurafelerle yıkanırken, bu videoyu 10 dakikanızı ayırıp izlediğinize değeceğine eminim. 

  • Gerilik patlaması

       Dünya’da ve özellikle zavallı ülkemiz Türkiye’de hızlı bir “gerilik patlaması” yaşanmakta. Siyasetten sanata, üniversiteden ana okuluna, yargıdan ekonomiye, devletten aileye ve bireye, akla gelen gelmeyen her alanda, önü alınamayan bir filistinizm salgını var. Buna Alev Alatlı “paçozlaşma” diyor. İlber Ortaylı da “hödükleşme” şeklinde bir kavram kullanıyor.

       İnsanlığın ortak değerlerini, bilimi, sanatı, kültürü, hatta dinsel ritüelleri, kısacası iyileşme ve  gelişmeden yana her şeyi küçümseyip mahkum ve inkar eden bir “düşüklük çağına” doğru hızla yol alıyoruz. Cehaletin, ahlaki yozlaşmanın, vahşetin, bağnazlığın, çirkinliğin, bilime, kültüre, erdeme, eğitimli insana, uzmana ve emeğe düşman bir ukalalığın, esiri olmak üzereyiz.

       Saygısızlık, kuralsızlık, ikiyüzlülük ve acımasızlık kıymete bindi,  uçuşa geçti. Alçaklığın bile bir mertebesi vardı, şimdilerde çukurlaşma moda haline geldi.
       Dr. Ersin Arslan’ı katleden çocuk, yurttaşa “ananı da al git” ya da  “takla at da görelim” diyen, “şike, şike .. 2-0”  diye başlık atanların, dünyaca ünlü bir sanatçı olan Fazıl Say’a paylaştığı Hayyam şiiri nedeniyle ağza alınmayacak sözler yöneltip ülkeden kaçıranların, intikam duygularıyla “kinini unutmayanların” bir uzantısı. Paçoz holiganizmin zehirli bir ürünü.   
       Özgürlüğü ormanda yaşamak sananlar, çağdaşlığı iptidailiğe kurban edenlerin değirmenine su taşıdıkça,  paçozlaşma da  korkarım ki sürecek. Ve biz, zor bela yetiştirdiğimiz eğitim, bilim, kültür ve sanat sahibi insanlarımızın, dalga dalga yükselen vandallık devrinde, bir bir aşağılanıp kıyıldığını göreceğiz. Ta ki sıra bize gelinceye kadar!

     

                                                                  Yazan: Muharrem Kılıç

  • Jerry Coyne: Dawkins 17 – Armstrong 0

      

     

       Jerry A. Coyne, Chicago Üniversitesi; Ekoloji ve Evrim Ana Bilim Dalı profesörüdür. Ayrıca Genetik Komitesi ve Evrimsel Biyoloji Komitesi üyesidir. Coyne’ın çalışmaları, türlerin kökenini ve doğada belirgin türleri ortaya çıkaran evrimsel süreçleri incelemek üzerinedir. Richard Dawkins Jerry Coyne’u anarken kendisini, “Evrimsel genetik alanında danıştığım akıl hocam.” şeklinde tanımlar.  

       Aşağıda okuyacağınız yazı (çeviri), Prof. Jerry Coyne tarafından kaleme alınmış olup, “Evrim tanrıyı nereye koyar?” sorusuna cevaben Karen Armstrong ve Richard Dawkins’in ayrı ayrı yazmış olduğu ve The Wall Street Journal’da yayımlanan makalelere yöneliktir. Yazıda bu makalelerden de kısa alıntılar bulunmaktadır. Aradaki pembe renkli yazılar, konuya uzak olanların daha iyi anlayabilmesi için benim eklediğim kısa açıklamalardır. 

    SKOR: Dawkins 17 – Armstrong 0 

       Bundan daha adaletsiz bir maç daha olabilir miydi? Bir köşede apofatik teolojiyi benimsemiş olan Karen Armstrong var. Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimizi savunup aynı zamanda da nasıl oluyorsa, Tanrı hakkında arka arkaya kitaplar yazıp duran, kafası karışık bir savunucu. Diğer köşede de, bu saçmalıklara hiçbir şekilde tahammül etmeyen Oxford eleştiri tokmağı Richard Dawkins var. 

       Olay mahalli, muhafazakar görüşlü Wall Street Journal. Konu başlığı: “İnsana karşı Tanrı”. Richard’ın belirttiğine göre, ikisi de “Evrim Tanrı’yı nereye koyar?” başlıklı konuya birer makale yazmakla görevlendirilmiş. Her ikisi de, öncesinde diğerinin yazdığı makaleyi okumamış ama bu konuda yazmakta olduğundan haberdarmış. 

       Ve ortaya çıkan sonuç: Armstrong kolaylıkla nakavt oldu. Ama bu duruma zaten alışkınız. “Sofistike” modern teoloji ile ilgili fikir sahibi olmak ve onun berrak, gözleme dayalı düşünme biçimiyle ne kadar tezatlık içerisinde olduğunu görmek istiyorsanız (ve de şöyle güzel bir kahkaha atmaya ihtiyacınız varsa), aşağıdaki yazısına bir göz atın. Kendi akılcılığınızdan dolayı yürekleneceksiniz, ama bir yandan da Armstrong’un, tekrarlayıp durduğu saçma görüşlerini yayınlamaya istekli birilerini her seferinde nasıl bulabildiğini merak edeceksiniz. Eğer ılımlıların (*uyumsamacıların) ortaya atabileceği en iyi fikirler bunlarsa, BİZ KAZANDIK demektir! 

       * Yazıda Karen Armstrong ve onun gibiler için “uyumsamacı” terimi kullanılıyor, ama bu yazıda aynı anlama geldiği ve daha anlaşılır olacağını düşündüğüm için kelimeyi “ılımlı” olarak çevirdim. Yine de terimin tam anlamını merak edenler için; uyumsama: Deneyimler sonrasında yeni şemalar yaratarak ya da önceden var olan şemaların kapsam ve niteliklerini değiştirerek, yeni edinilen deneyimlerin gereklerine uygun davranmaya denir. Bir başka deyişle uyumsama, karşılaşılan bir olayda eski şemalar işe yaramadığında, yeni duruma uygun şemalar yaratmaktır, eskiyi yeniye uydurmaya çalışmaktır. 

    Alıntılar: 

     

    Armstrong: 

    Dinin, mantığın elverdiği sınırlarda açıklanabilen olgulara açıklama getirmesi gerekmiyordu. Hayatlarımızı, var olan ve çözümleri de kolay olmayan gerçekliklerle yaratıcı bir şekilde yaşayabilmemize ve iç huzuru bulmamıza yardımcı olması gerekiyordu. Ancak bugün; birçoğu sürdürülemez kesinliğe tercih edilmiştir. Ama evrim teorisine dindar bir şekilde cevap verebillir miyiz? Onu kullanarak, tanrıya dair daha özgün (ve gerçek) bir bakış açısı getirebilir miyiz? 

       Darwin, tıpkı önceden Maimonides, İbn-i Sina, Aquinas ve Eckhart’ın yaptığı gibi tanrıyı çok basit bir şekilde, yani sadece tek başına dünyayı yaratmış olan kutsal bir kişilik olarak tanımlayamayacağımıza işaret etmiştir. Bu bakış açısı bizim, kesinliğin idollerinden uzaklaşıp, “Tanrı’nın da ötesindeki Tanrı” fikrine yakınlaşmamızı sağlayabilir. En iyi teoloji ruhani bir deneyimdir, bu anlamda şiir sanatına benzer. Din kesinlikli bir bilim dalı değil, müzik ve resim gibi bir sanat dalıdır; bizi saf akılcı olandan farklı bir bilgi türüyle tanıştırır ve kolaylıkla da kelimelere dökülemez. En iyi ihtimalle bizi, bir merak ve şaşkınlık içinde bırakır. Bay Dawkins’in doğal seçilimin harikalarını kavrayıp onların değerini anladığı zaman –ve onun sayesinde benim de kavradığımda hissettiğim zaman- yaşadığından çok da farklı bir merak ve şaşkınlık değildir bu. 

       Peki ya Darwin’in gün yüzüne çıkardığı acı ve israfa ne demeli? Bütün büyük gelenekler, inançlıların, hayatın kaçınılmaz bir parçası olan ve her zaman her yerde görülen acılar üzerine düşünmelerinde ısrar eder; çünkü eğer bu rahatsız edici gerçeğin farkına varmazsak, inancın temelinde yatan merhamet duygusunun oluşması imkansızdır. Yok oluşa doğru acı çekerek yol alan sayısız canlının oluşturduğu katlanılması zor manzarayı izlemek, Birinci Asil Gerçek (“Varolmak acı çekmektir”) ilkesine göre yapılan klasik Budist meditasyonlarından çok da farklı değildir. Bu ilke, bazılarının Nirvana dediği – bazılarının da Tanrı dediği- bilincin ötesindeki aydınlanmayı yaşamak için zorunlu bir ön koşuldur.”

     

    Dawkins:

    Darwinci evrim, yaratıcı akıl gibi karmaşık bir şeyin ortaya çıkmasını sağlayacak kadar yetkin olan bildiğimiz tek süreçtir. Bu yaratıcı zihinler ortaya çıktıkları zaman kendilerine ait başka karmaşık şeyler yaratabilirler: Resim ve müzik eserleri, gelişmiş teknoloji, bilgisayarlar, internet ve kimbilir gelecekte daha neler neler? Evrende bu şekilde işleyen tek oluşturucu süreç Darwinci evrim olmayabilir. Henüz keşfetmediğimiz veya hayal etmediğimiz başka “vinçler” … de olabilir.*  Ancak bu varsayımsal vinçler ne kadar harika ve Darwinci evrimden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, sihirli olamazlar. Tıpkı Darwinci evrim gibi onlar da, karmaşıklığın basitlikten temel alarak ortaya çıkmaya başlayan ve doğa yasalarını asla çiğnemeyen bir yetenek olduğu gerçeğini benimseyeceklerdir.

       ç.n. Vinç ve hava kancası, Daniel Dennett’ın “Darwin’in Tehlikeli Fikri” isimli kitabında öne sürdüğü iki metafordur. Hava kancası derken, çıkış yeri bile belli olmayan ve havada öylece asılı durduğu varsayılan, yani hiçbir bilimsel temeli olmayan mucizevi önermelere işaret eder. Bu şekilde Akıllı Tasarım gibi yaratılışçı argümanları, yani bilimsel olmayan hava kancaları yoluyla evrim teorisini eleştirmeye çalışanları tiye alır. Vinçler ise temelleri toprağa sağlam bir şekilde gömülü olan -toprağa gömülü olmak, bilimsel geçerlilik içerdiğini simgeler- yapılardır ve dolayısıyla bize hayali olmayan, geçerli teoriler sunar; olguların doğal süreçlere indirgenerek açıklanabileceğini ortaya koyan teorileri simgeler.

       Bu durum, Tanrı kavramına ne yapar? Söylenebilecek en nazik şey; ona yapacak hiçbir iş, övgümüzü ve tapınmamızı hakedecek veya korkmamıza sebep olacak hiçbir yan bırakmadığı olacaktır. Evrim, Tanrı’nın işten çıkarılma bildirimidir. Hatta daha da ileri gitmeliyiz: Yapacak hiçbir işi kalmayan karmaşık bir yaratıcı sadece gereksiz değildir. İlahi bir tasarımcının, en az kendisini açıklamak zorunda kalan varlıklar kadar karmaşık olması gerektiği için, böyle bir tasarımcının var olması da mümkün değildir. Tanrı ölmüş değildir. Zaten başından beri yaşamış veya var olmuş değildi. Şöyle ki, sofistike ve modern teologların belirli bir tipi vardır. Bu kimseler şuna benzer cümleler kurarlar:

    ‘Aman tanrım, elbette Tanrı’nın var olup olmadığını umursayacak kadar saf ve basit değiliz. Varoluş ne kadar da 19. yüzyılda kalmış bir düşünce! Tanrı’nın bilimsel anlamda var olup olmamasının hiçbir önemi yok. Önemli olan, sizin için veya benim için var olup olmadığıdır. Sizin için Tanrı gerçekse, bilimin onu geçersiz kılması kimin umrunda? Bu ne büyük bir kibir! Ne kadar da elitist bir yaklaşım.’ 

       Eğer böyle düşünüyorsanız, bu düşüncenizde çok yalnız kalacaksınız demektir. Dünyadaki inançlı insanların benimsediği ana görüş ortadadır. Tanrı’ya inanırlar; Cebelitarık Dağı’na nasıl inanıyorlarsa aynen o şekilde, yani gerçekten var olduğunu düşünerek inanırlar. Eğer incelikli teologlar veya postmodern rölativistler, varoluş kavramının içini boşaltarak, Tanrı’yı, miadı dolmuş laf ebeliklerinden kurtardıklarını düşünüyorlarsa, bunu tekrar düşünseler iyi olur. Bir kilise ya da cami cemaatine, varoluşun, onların tanrılarıyla ilişkilendirilemeyecek kadar sıradan bir olgu olduğunu söylerseniz, sizi hemen bir ateist olarak damgalayacaklardır. Ve çok da haklıdırlar.” 

       Dawkins’in Armstrong’u şu son iki paragrafta yerle bir etmesinin dayanılmaz hazzı! Armstrong, Eagleton ve Haught gibi modern teologlar, kendilerini ne kadar incelikli sanarlarsa sansınlar, birçok insan için “din” in ne ifade ettiğini anlayamayacak kadar dünyadan kopukturlar. Size bu konuda bir ipucu: İnanan insanlar için “din” apofatik değildir.**

    ** Apofatik teoloji: Tanrıyı olmadığı şeyler yoluyla tanımlayan teolojidir. Buna göre tanrı ancak insandan kaynaklanan bütün kavramlardan vazgeçildiği zaman kavranabilir. Buna “yargıdan kaçınan” teoloji de denilebilir. 

     

    Kaynak: Jerry Coyne, Dawkins 17, Armstrong 0

    Çeviri: felis agnosticus 

    • Karen Armstrong’un aynı isimdeki kitabından uyarlanan “Tanrı’nın Tarihi” adlı belgeseli izlemek için tıklayın.
    • Daniel Dennett’ın bu yazıdakine benzer şekilde, teologların incelikli kelime oyunlarını ve çarpıtmalarını eleştirdiği “Zihin Karışıklığının Evrimi” adlı sunumunu izlemek için tıklayın.

     

     

  • Dini Keşfetmek 8. Bölüm – Archaeopteryx

       Önceki bölümde geçiş türlerine ve bunların kanıtlarına giriş yapmıştık. Bu bölümde de sürüngenlerden kuşlara geçiş sürecindeki en önemli geçiş türü fosillerinden ve yaratılışçıların da hakkındaki bilimsel gerçekleri çarpıtmaktan en çok hoşlandığı canlılardan birisi olan Archaeopteryx anlatılıyor. Evrim karşıtları, ısrarla onun sadece bir kuş olduğunu söylüyor ve Archaeopteryx’in sürüngen özelliklerini inkar ediyor. Video, bu iddiaya yönelik bilimsel bir cevap niteliğinde. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

         TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Dini Keşfetmek 5. Bölüm – Bilimin Semantiği

     

       Bilimin doğru algılanıp yorumlanabilmesi için, öncelikle bazı kavramların anlamlarının bilinmesi gerekiyor. Teori, hipotez, kuram ve fikir kavramları, sıklıkla bilim eğitimi almamış kişilerce çoğunlukla da kasıtlı olarak gündelik konuşma dilindeki anlamlarıyla yorumlanıyor. İzleyeceğiniz video, işin doğrusunun öğrenilip, anlam ve kelime karmaşası yaratılmaması için hazırlanmıştır. Böylece bazılarının diline doladığı “Evrim sadece bir teoridir” cümlesinin yok olmasını umuyorum. Evet, evrim bir teori; tıpkı Yerçekimi Teorisi veya Elektromanyetizma Teorisi veya Görelilik Teorisi gibi. 

    * Semantik: Kelimelerin anlamlarını inceleyen bilim dalı, anlambilim.

          TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Dini Keşfetmek 21. Bölüm – Hesap verme sorumluluğu ve Özgür İrade’nin yok oluşu

     

       Özgür irade kavramını düşünürken 1978’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olan Isaac Bashevis Singer’in kendisine sorulan “Özgür iradeye inanır mısınız?” sorusuna verdiği yanıt akla geliyor: “Elbette inanıyorum. Başka seçeneğim yok.” 

       Tanrı’ya sonunda hesap verileceği inancına dayanan hesap verme sorumluluğu, tek tanrılı dinlerin temel taşlarından birisidir. Fakat herkesin, Tanrı’yı ve belli dini doktrinleri kabul etmesine dayanan bir yargılama sürecinin sonunda ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı inancı (cennet-cehennem), teizmde çok ciddi bir sorunu da beraberinde getirir: Özgür iradenin yok olması. Teistlerin anladığı şekliyle özgür iradenin gerçekten “özgür” olabilmesi için, Tanrı’ya inanma veya onu inkar etme kararımızın ebedi bir ödülü veya cezası bulunmamalıdır. Çünkü samimi ve gerçek bir inanç, zorlamayla olamaz. Tanrı’nın hesap verme sorumluluğu sistemi temelden hatalıdır çünkü özgür irade kavramını ortadan kaldırır ve samimi bir inancı imkansız hale getirir.

       Bu videoda Özgür İrade kavramı, teistlerin anladığı anlamda, yani insanoğlunun kendi kararlarını verme yeteneğine ve buna bağlı olarak da Tanrı’nın yasalarını kabul veya reddetme özgürlüğüne sahip olduklarını öngören anlamda kullanılacaktır. Mevcut dinlerin inananları, cennete giriş hakkının sadece yapılan iyiliklerle elde edilemeyeceğini iddia eder. Onların inancına göre ateistler ve diğer inançsız kişiler, gayet ahlaklı yaşamlar sürseler, fakirlere yardım etseler, zamanlarını gönüllü hayır işlerine adasalar ve benzeri “iyi” eylemlerde bulunsalar bile, Tanrı onları yine de “inançsız oluşları” ile yargılayacak ve cezalandıracaktır.

       Diğer yandan modern, felsefi ve bilimsel bir bakış açısıyla özgür irade kavramı, aslında bundan  çok daha karmaşık bir şeydir ve apayrı bir inceleme gerektirir. Gerçek hayatta Özgür İrade, tamamıyla “özgür” değildir. Videoda buna dair Sam Harris’in “The Moral Landscape” isimli kitabından ufak bir alıntı da bulunuyor ve şöyle diyor:

    “Bütün davranışlarımızın kökeni, bilinçli bir bilgiye sahip olmadığımız biyolojik olaylara dayandırılabilir. Bunun her zaman Özgür İrade olarak öne sürülmesi bir yanılgıdır. Örneğin, bu konuda yaptığı ünlü deneyiyle tanınan fizyolog Benjamin Libet, beynin motor bölgelerinde meydana gelen faaliyetlerin, kişinin hareket etmeye karar verdiğini farketmesinden 300 milisaniye önce belirlenebildiğini göstermiştir (1983). Daha güncel bir çalışmada (2008), bir diğer laboratuvar fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) verilerini kullanarak bazı ‘bilinçli’ kararların, farkındalık aşamasına gelmelerinden 10 saniye önce, yani Libet’in ölçtüğü hazırlayıcı motor faaliyetlerinden de önce belirlenebildiğini göstermiştir. Gerçek, kaçınılmaz bir şekilde açıktır: Deneyimlerimin öznesi olarak “ben”, bir düşünce veya niyet ortaya çıkmadan önce ne düşüneceğimi veya ne yapacağımı bilemem. Düşünce ve niyetler de, o anda benim bilincinde olmadığım fiziksel olaylar veya zihinsel değişimlerden kaynaklanır. “Özgür irade” kavramı, bilinçte ortaya çıkmakta olan düşüncelerin içeriğiyle özdeşleşirken hissettiklerimizi tanımlar. Özgür irade meselesi, felsefe seminerlerinde hiç de ilginç bir konu değildir. Özgür iradeye inanmak, hem dini anlamdaki ‘günah’ kavramını hem de ‘cezalandırıcı adalet’ fikrine sıkı sıkıya bağlı kalmamızı garantiler.” 

     

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor. 

     

  • Böyle olur Müslüman’ın barış konferansı

       Islam Net, Norveç’te yaşayan Farad Qureshi tarafından 2008 yılında kurulan bir Müslüman derneği. Kendilerini ılımlı bir grup olarak tanımlayan bu topluluk, geçenlerde Norveç’te bir barış konferansı (!) düzenledi. Söylediklerine göre konferansın amacı, “kafirlerin” İslam hakkındaki yanlış algısını tartışmak ve çözümlemek. Bu etkinlikte çekilen video yayından kaldırıldığı için konferansta sarf edilen bazı çarpıcı cümleleri aşağıda veriyorum: 

    Kaçınız radikal olmayan, normal (sünni) Müslümanlarsınız? (Eller kalkar) Everybody maşallah! Sübhanallah! 

       Peki, kaçınız kadınlarla erkeklerin yan yana oturmaması gerektiğine inanıyor? (Eller kalkar, herkes hemfikirdir) Sübhanallah! Allahüekber!

       Sonraki sorum şu: Kaçınız Kuran’da ve hadislerde tarif edilen cezaların; bu ister idam cezası, ister zina için recm (taşlayarak öldürme) cezası olsun, insanlar için olası en doğru cezalandırma yöntemi olduğuna inanıyor? (Eller kalkar) Allahüekber! El kaldıranlardan kaçınız radikal islamcı? (Ellerin çoğu iner) Sübhanallah!

       Hal böyleyken, bu ülkelerin siyasetçileri ve medyası hepimizin, bütün mültecilerin ülke dışına gönderilmesini mi savunacak?!

       Kısacası deniyor ki, “Bunlar radikal İslamcıların değil, kendisini Müslüman sayan herkesin doğal, ortak fikridir. Eşcinselleri taşlamak, öldürmek, kadınları aşağılamak..vs; bunlar zaten İslam’ın olmazsa olmazları.” 

       Buyrun buradan yakın… Ya ne yapacaklardı? Sen insanların ülkesine sığın, sana her türlü yardımı yapsınlar (tabii o da kendi çıkarlarını gözeterek seni cahil tutsun, ucuz iş gücü olarak sömürsün vs…ama sen bunu bilmiyorsun); sonra da gidip çağ dışı zihniyetinle, her türlü insan hakkını ihlal eden vahşi uygulamalarını adamlara dayat. Şu anda Avrupa’daki 80 milyona yakın Müslüman mültecinin birçoğu Avrupa Birliği’nin sağladığı refah hizmetleriyle yaşıyor, geçiniyor. Verilen rakamlara göre İsveç’e her hafta 2000 Suriyeli Müslüman sığınıyor. Bu rakamlar, İsveç gibi aydınlanmacı görüşlerin yüksek olduğu medeni bir toplumda bile “yabancı düşmanlığının” sıkça görülmesinin en önemli sebebi olsa gerek; “yabancı” tanımları videoda gördüğünüz “ılımlı Müslüman” kesimi kapsıyor çünkü. AB merkez komiteleri, ülkelerin kapılarını bu insanlara açması yönünde baskı yapıyor. Baskının sonucunda İsveç hükümeti bu insanlara kalıcı vatandaşlık hakkı, bedava gıda, giysi, ev, araba, eğitim, sağlık yardımı yapıyor, üstelik bu yardımlar konusunda onlara gerçek İsveç vatandaşlarından da daha çok hak tanıyor. 

       Ama insanlar, en azından yapay “din ve inanç özgürlüğü” argümanlarının arkasına saklanıp da gerçekleri görebilecek kadar kafasını kumdan çıkarmış olanlar haklı olarak İslam tehdidinden rahatsız; bunun olması için ismi güya “barış görüşmeleri” olan bu konferansta ortaya çıkan tablo bile yeterli; çok daha fazlasının tarihte örnekleri var (bkz: Theo Van Gogh cinayeti). Bu sözde “radikal olmayan” sünni kesim, çağdışı düşüncelerini kendileri gibi düşünmeyenlere empoze etmekle kalmıyor, kendilerini eleştirenlere de çatıyor. Hem suçlu, hem güçlü, hem vefasızlar, hem akılsızlar. Kullanıldığının farkında olmayan, aşağılık kompleksine sahip, cahil kalmış (tutulmuş) insandan daha tehlikelisi yoktur. 

       Peki, bu durumda Avrupa ülkeleri sizce ne yapmalı? İnsana ve yaşam hakkına bu kadar az değer veren, 21. yüzyılda hala 1400 yıl öncenin şeriat yasalarıyla yaşamak isteyen bu insanları, siz olsanız ülkenizde ister miydiniz? İster miydik, istiyor muyuz? İnsanın merhamet damarları sızlıyor ama benim cevabım “hayır” olacak. 

       İslam’ın gerçek yüzüyle ilgili şu yazılar da ilginizi çekebilir: