Yazar: admin

  • Bipedalizm türümüzü omurga kırıklarına yatkın kıldı

       Bel kemiği sorunları için osteoporoz sebep gösterilir. Ancak Case Western Üniversitesi’ndeki araştırmacılara göre esas suçlu, iki ayak üzerinde (bipedal) yürüme sırasında ortaya çıkan darbelerin etkisini azaltacak şekilde evrilmiş olan kendi omurgamız olabilir.

       Kuyruksuz maymunlarla kıyaslandığında insanların omurgası daha büyüktür, daha gözenekli bir kemik yapısına ve çok daha ince bir kemik kılıfına sahiptir. Bu dizayn, insanların kemik kaybı yaşamaya başlayıp, bunun sonucunda da kırık ve çatlaklara daha korunmasız hale gelmelerine kadar bir sorun teşkil etmez. Diğer taraftan maymunlarda da yaşlandıkça buna benzer bir kemik kaybı olabilir; ancak onların omurga kılıfları çok daha kalın olduğu için omurgalarını sabit tutar. Dolayısıyla maymunlarda kırıklara daha az rastlanır.

       Araştırmanın bulguları PLoS ONE‘da yayımlandı. Case Western Reserve Üniversitesi Tıp Bölümü – Anatomi Ana Bilim Dalı’nda öğretim görevlisi olan Meghan Cotter, yayınlanan çalışmada, Anatomi Prof. Scott W. Simpson, Antropoloji Prof. Bruce Latimer, Prof. Christopher J. Hernandez ve David Loomis ile birlikte çalıştı. Cotter, konuyla ilgili şunları söyledi: “Evrimde büyük bir adaptasyon süreci söz konusudur. Ama aynı zamanda ödünleşim de vardır. Bu yapı, yürümek için harika olsa da, osteoporoza yakalandığınızda işler tersine döner.”

     

     

    Resim: Biyomekanik modelleme tekniğiyle kemik gücünün ölçümü (Credit: Meghan M. Cotter, David A. Loomis, Scott W. Simpson, Bruce Latimer, Christopher J. Hernandez. Human Evolution and Osteoporosis-Related Spinal Fractures. PLoS ONE, 2011)  

       Hamann-Todd koleksiyonunda yer alan iskeletlerin incelenmesi sırasında Prof. Bruce Latimer, erken hominanların omurgalarında kırıklar olduğunu belirledi. Ancak bu kırıklar, maymunlarda yoktu. (Ek Bilgi: Söz konusu Cleveland Doğa Tarihi Müzesi’nde bulunan Hamann-Todd fosil koleksiyonunda, 3000’den fazla insan ve 1200’den fazla maymun iskeleti örneği bulunur.) Araştırmacılar insan, şempanze, goril ve orangutanlar üzerinde ölçümler yaptı ve elde ettikleri büyüklük, yapı, mikroyapı, şekil, biyomekanik ve 8. torasik omurun gücü vb değerleri; Bilgisayarlı Tomografi, Mikro-Bilgisayarlı Tomografi ve bilgisayar modellemesi teknikleri kullanarak birbiriyle kıyasladı. (8. torasik omur, osteoporozlu insanlarda en sık kırılan kemiktir.) 

     

       Araştırmaya göre, tıpkı geniş topuk kemiği ve bacak kemiklerinin geniş uçları gibi, büyük ve gözenekli omurga da insanlarda yürürken ortaya çıkan darbeleri yayarak azaltır. Bu yapılar, iki ayak üzerinde yürümenin yarattığı darbeleri hafifleterek, eklemlerdeki kıkırdağı ve omurlar arasındaki diskleri korumaya yarar. Maymunların omurgası ise daha kısa ve daha geniştir, ayrıca gözenekli bir yapının etrafını saran kalın bir koruyucu kılıf içerir. Bu yapı, ağaçlara tırmanmak ve el yumrukları üzerinde yürümek için gerekli olan dengeyi sağlamaya yarar. 

    Resim: Soldan sağa; gibon – orangutan – şempanze – goril – insan iskeletleri görülmektedir. 

       Yapılan pek çok güncel çalışmada, kemik kaybı ve hasarına olan yatkınlığımızda, yerleşik hayat tarzımızın ve modern beslenme alışkanlıklarımızın sebep olduğu önerilmiştir. Ancak geçmişimize dair yapılan çalışmalar, aynı kemik kayıplarının ve kırıklarının, daha aktif bir yaşam süren ve daha doğal beslenen ortaçağ Avrupa ve Afrika insanlarında da görüldüğünü göstermiştir. Dahası çok daha geriye gidersek, Neandertal ve Australopithecus gibi eski hominan atalarımızın da, modern insan gibi büyük omurgaya sahip olduğunu görüyoruz, ki şüphesiz bu insanlar çok daha aktif bir hayata ve farklı bir beslenme alışkanlığına sahipti. (Avcı-toplayıcı-leş yiyiciydiler.)

    Resim: Artan kilonun omurgaya ve göğüs bölgesine etkisi 

       Fosil kayıtları henüz tamamlanmış olmaktan çok uzaktır, ama insanın atası olan türlerin iki ayak üzerinde yürümeye başlaması için iskelet-kas sistemlerinde belirgin adaptasyonlar geliştirdiği açıktır. Meghan Cotter: “Adaptasyonların geliştiği zamana göre yaşam süremiz neredeyse iki katına çıktı ve bu da büyük sorunlara sebep oluyor. Bu, hiç de mükemmel evrilmiş canlılar olmadığımızın bir kez daha altını çizen bir durumdur.”

     

       * Bu yazı 19.10.2011’de ScienceDaily ekibi tarafından Case Western Reserve Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında yayımlanmıştır.

     * Çeviri: felis agnosticus

     Referans makale:

       1.  Meghan M. Cotter, David A. Loomis, Scott W. Simpson, Bruce Latimer, Christopher J. Hernandez. Human Evolution and Osteoporosis-Related Spinal Fractures, PLoS ONE, 2011; 6 (10): e26658 DOI:10.1371/journal.pone.0026658

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • DNA adeta bir hafıza kartı

       Bilim insanları sentetik yaşamdan sonra şimdi de 53 bin kelime, 11 resim ve bir bilgisayar programından oluşan bir kitabın içeriğini DNA üzerine kodlamayı başardı. Science dergisinde yayımlanan makalede5.25 megabitlik içeriğin genetik materyal üzerine bugüne kadar yapılan en büyük biyolojik olmayan (yapay) kodlama olduğu belirtildi. 1 gram DNA üzerine 455 milyar gigabyte (exabyte) veri kodlanabiliyor. Bu da 100 milyar DVD’deki veriden daha fazlası demek.

     

       Bu boyutta bir veriyi DNA’ya kodlamanın birkaç gün sürdüğünü söyleyen Dr. Sriram Kosuri, “Elbette arşiv amaçlı saklama için bu uzun bir süre ancak durum zamanla düzeliyor” dedi. Dahası kodlanan verinin bu kadar büyük olmasına rağmen, kodlar çözülürken yapılan hata oranının ihmal edilebilecek kadar küçük olduğu ifade edildi. Uzmanlar DNA kodlamanın maliyetinin hızla düşeceğini, önümüzdeki 5 ile 10 yıl arasında verileri DNA’dan saklamanın bugünkü dijital araçlara kıyasla çok daha düşük olacağını belirtti. 
       DNA geleneksel dijital veri depolama sistemlerine göre birçok avantaja sahip. Kolayca kopyalanabiliyor, ideal olmayan koşullarda saklansa bile binlerce yıl sonra yeniden okunabiliyor. Kaset ya da DVD gibi hızla modası geçen teknolojilerin aksine, DNA üzerine kod yazılması ve okunması insanlık var oldukça devam edecek bir gerçek. Dahası böylece insanlar dev bir kütüphaneyi hiçbir zorluk çekmeden hücrelerinde taşıyabilecek. Tırnak ucu kadarlık yere dünyadaki bütün dillerin sözlükleri saklanabilecek. 

       Ne işe yarar? 

       Belki ileride veya öldükten sonra, DNA dizilerinde sizin için önemli olan birtakım kişisel bilgilerinizin kalıcı olmasını istersiniz. Belki vasiyetinizi DNA’nıza kodlamak veya önemli bir sırrınızı DNA’nızda saklamak istersiniz mesela. Hayal gücümüzün sınırları çok geniş. Ama  insanın ölümsüzlük arayışlarında yeni bir basamak olduğu kesin.

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • Meraklı Zihinler: Bir çocuk nasıl bilim insanı olur

       Meraklı Zihinler: Bir çocuk nasıl bilim insanı olur [Curious Minds: How a Child becomes a Scientist], John Brockman‘ın editörlüğünde 2004 yılında yayımlanmış ve 2007’de TÜBİTAK tarafından Türkçeye kazandırılmış bir eser. Ancak TÜBİTAK’ın son dönemdeki yandaş tutumundan olsa gerek, bu kitap da o meşhur “baskısı yapılmayan kitaplar” listesindeki yerini aldı.  Bu, bilime ve felsefeye gerçekten aç olup açlığının farkında bile olmayan halkımız için büyük bir kayıp; neyse ki şimdilik online kitap sitelerinden temin edilebiliyor.* Bilim, felsefe ve din konularıyla ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap Meraklı Zihinler.

    * Bu yazıyı yazdığım tarihte henüz yeni baskısı yoktu. Güzel haber: artık var! Şu anda kitabın 3. ve 4. baskıları yapılmış durumda. Artık yeni kapağı ve ciltli baskısıyla bu değerli eseri tüm kitapçılardan temin edebilirsiniz.

     

       Bu kitap, bilim ve felsefe dünyasından önemli isimlerin kaleme aldığı 27 otobiyografik denemeden oluşan bir derleme aslında. Bu 27 deneme, dünyanın önde gelen bazı üçüncü kültür bilim insanları tarafından; yani bir zamanlar fen ile sosyal bilimler arasında var olan o büyük uçurumu yazılarında kapatan, “halkın tanıdığı entellektüeller” tarafından yazılmış. Kitabın editörü olup yazıları derleyen J. Brockman, bu önemli bilim ve felsefe üstadlarına şu soruyu sormuş: “Çocukluğunuzda sizi bir bilim insanı olmaya yönlendiren şeyler nedir? Sizi şu andaki araştırma alanınızla ilgilenmeye iten ve sizi siz yapan şeyler nelerdir? Sizin için dönüm noktaları, örnekler, etkiler, geçişler, rastlantılar, baskılar, çelişkiler, hatalar olarak gördüğünüz şeyler nelerdir?” 

       Kimler mi var listede? Kimler yok ki? Birçoğunu, çığır açan bilimsel keşiflerinin yanı sıra çeşitli kitap ve belgesellerden tanıyoruz. Meraklı Zihinler, bu insanlarla henüz tanışmamış okurlara, onları daha yakından tanıma fırsatı sunuyor. Kitaptaki otobiyografi sahiplerinin isimleri ve kısa tanıtımları, yazının sonunda liste halinde verilmiştir. Öğretici ve düşündürücü olduğu kadar eğlenceli ve şaşırtıcı da olan bu kitabın, tıpkı John Brockman’ın amaçladığı gibi “ilham verici” olacağını düşünüyor ve mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. 

       Nobel ödüllü parçacık fizikçisi Murray Gell-Mann’ın Einstein’la olan tanışıklığından edindiği deneyimleri anlatmasından tutun da, Paul Davies’in bir teorik fizikçi olmak için doğduğunu söylemesine kadar pek çok ilginç anekdot da içeriyor kitap. 

       Daniel Dennett, her türlü mesleği deneyip bilime tamamen şans eseri ulaştığını söylüyor. Dennett ve çalışmaları hakkında bilgi almak için tıklayın. 

       Bazıları, hayatlarını adadıkları bilim dünyasında emek verdikleri makalelerinin nasıl çalındığından yakınıyor. 

       Richard Dawkins, çocukluk yıllarında doğaya veya bilime en ufak bir ilgi duymadığını, ama Hugh Lofting’in çocuk kitabı Dr. Dolittle’dan etkilenerek bilime ilgi duymaya başladığını, daha sonradan Darwin’i tanımaya başlayınca da çocukluk kahramanı olan ve hayvanlarla konuşarak dünyayı dolaşan bu maceraperest Dr. Dolittle’ın yerine yeni kahramanı olan Darwin’i koyduğunu itiraf ediyor. “Darwin ile Dolittle birbirlerini tanısa ruh ikizi olurlardı.” diyor Dawkins. 

       Ünlü biyolog Lynn Margulis‘’in mikroskobik dünyaya ilgisi ise, henüz çapkın bir ergen genç kızken, bazı çok küçük canlıların üremek için sekse ihtiyaç duymadıklarını öğrenmesi ile başlıyor. Zaten daha sonra 16 yaşındayken de çok karizmatik ve yakışıklı bulduğu, hepimizin en çok bildiği isimlerden birisi olan astrofizikçi Carl Sagan ile tanışıp 19 yaşında onunla evleniyor. Milyarlarca mikroskobik canlıya ve onların yarattığı mikrokozmosa duyduğu ilgi, Sagan’ın evrendeki milyarlarca kozmik cisme olan ilgisiyle yankılanıyor. 

       “Benim ilk yıllarımın en ayırıcı özellikleri bu protezsiz damak ve acemiliktir.” diyor David M. Buss.

       “Akademik bir alanı belirleyen dar sınırlar içinde kalmayan, bilginin bütün alanlarına dal budak salan bir düşünme eylemiydi entellektüel çapkınlık..” diyor Marc. D. Hauser.

       “Bellek hergün yeniden doğan yaratıcı bir olgudur. Kendi zihninizde bir olayı yeniden kurgularken her seferinde boş yerleri doldurursunuz.” diyor Rich Harris. 

       ‘Beyindeki Fantomlar’ kitabının da yazarı olan psikoloji ve nöroloji profesörü V. S. Ramachandran ise şöyle başlamış denemesine:
    “Bilim insanlığını meslek olarak seçmek için sizde olması gereken en önemli nitelik nedir? İnsanlar bu soruya çoğu kez ‘araştırma merakı’ diye yanıt verirler ama bütün hikaye bundan ibaret olmasa gerek. Ne de olsa herkes bir dereceye kadar meraklıdır ama herkesin yazgısı bilim insanı olmak değildir. Ben saplantılı, tutkulu, neredeyse hastalıklı derecede araştırıcı olmak gerektiğini iddia edeceğim. Ya da bir zamanlar Peter Medawar’ın dediği gibi: ‘anlaşılmayan bir şey karşısında fiziksel bir rahatsızlık duymanız’ gerekir. Merak hayatınıza egemen olmalıdır.” 

    Kitabın ‘Giriş’ bölümünden: 

      Amacım yerküre üzerindeki en ilginç düşünürlerin bazılarının çocukluk günlerini okurların gözleri önüne sermekti. Ayrıca okurları güdülemek ve onlara ilham vermek de istiyordum. Kitaptaki izlekleri önceden kestirmeye olanak yok. Şaşırmaya hazır olun.

       Richard Dawkins okuduğu Doolittle kitabının etkisinden söz ediyor. David Buss hayatın bazı gerçeklerini New Jersey’de bir kamyon durağında çalışırken öğrenmiş. Kozmos aşığı Janna Levin, evrenin ucuna yolculuk etme hayalleri kuruyor. Nicholas Humphrey bilim adamları hanedanının üyesi olarak doğmuş olmanın getirdiği üstünlükleri değerlendiriyor. Robert Sapolsky sık sık Bronx Hayvanat bahçesine gidiyor ve bir dağ gorili olmak istiyor. Steven Pinker ise kitabın izleğini tepetaklak ediyor ve “Bugün bizi biz yapan şey çocukluk deneyimlerimiz değil, çocukluk deneyimlerimizi oluşturan bugünkü bizleriz.” diyor. Judith Rich Harris, yaşıtları arasında yaşadığı yalıtılmışlığını, yalnızlığını ve farklılaşmasını anlatıyor. 

       Yazarların bazıları doğayla iç içe büyümüş. Tim White, Güney Kaliforniya’da kırsal yaşantısını yazıyor. Murray Gell-Mann çocukken New York kentini, fazla ağaç kesimi yapılmış bir Kanada çam ormanı olarak gördüğünü anlatıyor. Daniel DennettSteven StrogatzMarc Hauser ve Doyne Farmer, hayatlarını sonsuza kadar değiştiren öğretmenlerden ve hocalardan söz ediyor. Paul Davies ile Lee Smolin, karşı cinsle ilk karşılaşmalarını hatırlıyor. Alison GopnikMihaly CsikszentmihalyiHoward Gardner ve Sherry Turkle’ın denemelerinin izleği ise, kitapların gücü ve etkisi ile kitaplara eşlik eden düşünceler. Mary Catherine Bateson, Freeman Dyson ve V.S. Ramachandran ana-babalarının önemli etkilerini aktarıyor. Lynn Margulis, Joseph Le Doux, Rodney BrookesJaron Lanier ve Ray Kurzweil’in çocukluk yaşamlarına düşünceler ve deneyimler biçim vermiş.

    Kitaptaki sıraya göre, otobiyografi sahiplerinin isimleri:

    Nicholas Humphrey Psikolog. İnsan zihninin ve bilincinin evrimi ile ilgili çalışmalarıyla bilinir.

    David M. Buss Psikolog. Eş seçiminde cinsiyet farkı üzerine yaptığı evrimsel psikoloji araştırmaları ile tanınır.

    Robert M. Sapolsky Tıp doktoru, Nöroloji uzmanı ve biyolog. Nöroloji alanındaki önemli çalışmalarının yanı sıra primatlara duyduğu ilgi nedeniyle de önemli bir primat uzmanıdır.

    Mihaly Csikszentmihalyi Psikolog. Özellikle pozitif psikoloji alanında yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Murray Gell-Mann Fizikçi. Kuarkları bulan kişidir ve bu keşfiyle 1969 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştır.

    Alison Gopnik Psikolog.

    Paul C. W. Davies Fizikçi. Özellikle kozmoloji, Kuantum Alan Teorisi  ve astrobiyoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

    Freeman Dyson Teorik fizikçi ve matematikçi. Kuantum mekaniği, katı hal fiziği ve fütürizm konusundaki çalışmaları ve özellikle dünya dışı zeki varlıkların araştırılması da dahil olmak üzere bilim kurgu kavramlarına yönelik ciddi kuramsal eserleri ile ünlüdür.

    Lee Smolin Teorik fizikçi. Başta Kuantum Mekaniği olmak üzere kozmoloji ve teorik biyoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınır.

    Steven Pinker Deneysel psikolog, bilişsel bilimci ve popüler bir yazar. Pinker, evrimci psikolojinin ve bilgisayarlı zihin kuramının savunucusu olarak da bilinir.

    Mary Catherine Bateson Kültürel antropolog ve yazar.

    Lynn Margulis Biyolog. Ökaryot hücreler ve Endosimbiyoz Teori ile tanınır. Aynı zamanda Carl Sagan’ın eşidir.

    Jaron Lanier Bilgisayar uzmanı. Sanal gerçeklik terimini halka tanıtan kişidir.

    Richard Dawkins Evrimsel biyolog, etolog ve yazar. Aynı zamanda bir militan bir ateist olan bu önemli bilim insanıyla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Howard Gardner Psikolog. Çoklu Zekâ Kuramı’nı ortaya atan bilim adamıdır.

    Joseph LeDoux Nörobilimci ve psikolog. Hafıza, duygular ve özellikle de korku üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Sherry Turkle Sosyolog. Psikoanaliz ile kültür ve teknolojinin bunun üzerine olan etkisini incelediği çalışmalarıyle tanınır.

    Marc D. Hauser Evrimsel biyolog. Özellikle primat davranışları ve hayvanların kavrama yetenekleri ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınır.

    Ray Kurzweil Yazar, mucit ve fütürist. Optik karakter sistemi (OCR), ses tanıma sistemi, elektronik klavye sistemleri gibi icatlarıyla tanınır. Genellikle teknolojinin insan üzerindeki etkisi üzerine yazan Kurzweil’ın Yapay Zeka ile ilgili kitapları da vardır.

    Janna Levin Fizikçi ve kozmolog. Evrenin karmaşık yapısı nedeniyle sonlu bir şekle sahip olduğuna dair çalışmalarının yanı sıra kara delikler ve kaos ile ilgili araştırmalarıyla da tanınır.

    Rodney Brooks Robotik uzmanı

    J. Doyne Farmer Fizikçi. Özellikle Kaos Teorisi ve karmaşıklık üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

    Steven Strogatz Matematikçi. Dinamik sistemlerde senkronizasyon, uygulamalı matematik ve uygulamalı biyoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

    Tim D. White Paleantropolog. Özellikle bir Australopithecus afarensis örneği olan Lucy’nin kaşifi Donald Johanson ile bu fosil üzerinde yaptığı çalışmalarla tanınır.

    V. S. Ramachandran Nörobilimci. Bilhassa davranışsal nöroloji ve görsel pskiofizik alanında yaptığı çalışmalarla tanınır. Nörolojik hastalıklarla ilgili önemli çalışmaları da vardır.

    Daniel C. Dennett Filozof, yazar ve bilişsel bilimci. Özellikle aklın, bilincin ve biyolojinin psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan aktivist ateistlerden biridir.

    Judith Rich Harris Psikolog ve yazar. Ailelerin çocuklar üzerindeki en önemli etken olduğu görüşüne karşı çıkan görüşlere sahip kitabıyla ünlüdür. 

     

     

  • 3. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu

       Bu sene üçüncüsü düzenlenen Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu, 17-18 Aralık 2011 tarihlerinde İstanbul’da, neredeyse salon kapasitesini aşan müthiş bir katılımla gerçekleşti. Katılımcılar dolu dolu geçen 2 gün boyunca, değerli bilim insanlarının 20’şer dakikalık konuşmalarını ve Richard Dawkins’in telekonferans katılımıyla yaptığı sunumu dinledi. Konuşmacılara verilen süreler- her ne kadar sempozyumlardaki standart süre olsa da- fazlasıyla kısaydı ve hemen her konuşmacı genel bir zaman sorunu yaşadı. Her oturumun sonrasında, soru-cevap şeklinde devam eden tartışmalar yapıldı ama yine burada da zaman kısıtlılığı nedeniyle tatminsizlik yaşandı.

       İlk oturumda evrim karşıtlarının hiç değişmeyen soruları adeta örgütlü bir şekilde sorulmuşcasına arka arkaya geldi, “Evrim devam ediyorsa maymunlar neden varrrr?” dan tutun da “Bu mükemmelik başka nasıl açıklanır bir yaratıcı yoksa?”ya kadar, komikliklerden bir bukle şeklinde bir bir konuşmacılara yöneltildi..Eksik olmasınlar 🙂 O ortamda çok daha komik kaçıyor bu sorular. Bu sorulara verilecek yanıtlar, azıcık zaman ayırıp google’da aratıp iki tane bilimsel kaynaktan okusalar zaten ortada. Ama bildiğimiz gibi bu tip jenerik soruları soranlar pek de gerçek cevapların peşinde değildir aslında. Ne kadar cevap verilirse verilsin, ne kadar kaynak sunulursa sunulsun, okumamakta ve öğrenmemekte direnirler. Bir de sonrasında bizimle neden röportaj yapılmadı diye ağlamış bu mağdurlar ordusu.

        Sempozyumun ilk gününde, bu artık gerçekten modası geçmiş ve defalarca tatmin edici yanıtların verilmiş olduğu yaratılış argümanlarına cevap vermekten, esas önemli olan bilimsel konulara geçilemeyecek diye bir endişe oluştuysa da, bir süre sonra bu yaklaşım değişti. Neyse ki aynı tarzda sorular Dawkins’e gelmedi. Geldiyse de bunlara maruz bırakılmadığı için rezil olmamış olduk dünyaya.

      

       Richard Dawkins’in evrim karşıtlarını Yahudi Soykırımını inkar edenlere benzeterek “tarih inkarcıları” sıfatıyla etiketlediği telekonferans, kendisinin belgesel ve kitaplarında da sıkça dile getirdiği görüşlerin kısa bir özetiydi. Harun Yahya komikliğine de değinmeden geçmedi ve şöyle dedi: 

    “Görünen o ki dünyanın yaşının milyarlarla değil binlerle ölçüldüğüne, insanların dinozorlarla aynı dönemde yaşadığına inanan evrim inkarcıları için ‘tarih-inkarcıları’ demekte de sakınca yok. Makul şüphenin ötesinde, ciddi şüphenin ötesinde, aklı başında, bilgili, makul şüphenin ötesinde, her türlü şüphenin ötesinde, evrim bir hakikattir. Şempanzelerle kuzen olduğumuz, maymunların biraz daha uzak kuzenleri olduğumuz, develerin ve eşeklerin daha da uzak kuzenleri olduğumuz, muzların ve lahanaların çok daha uzak kuzenleri olduğumuz yalın gerçektir.”

        Her zamanki akıcı anlatımı ve sevimli iğnelemeleriyle konuşmasını sürdüren Dawkins, şu sözleriyle konuya noktayı koydu: 

    İyi bir kuram, aksi ispatlanmaya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan kuramdır. Evrim, eğer tek bir fosil, ait olmadığı jeolojik zaman diliminde ortaya çıksaydı, rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı havada karada geçmiştir. 


       Sempozyumun son oturumu olan ve kimi konukların muhtemelen “Nasılsa Dawkins’i izledik” diyerek ayrıldığı (dolayısıyla kaçırdığı) “Evrim Öğretimi” oturumu, bence etkinliğin en can alıcı kısmıydı. Zira Türkiye’deki bilim eğitiminin içler acısı durumunun ortaya konduğu bu bölüm oldukça moral bozucuydu. Ortaokul-lise müfredatından çıkarılan konular ve bunların Evrim eğitimine olacak olan negatif etkisiyle ilgili Çiçek D. Bakanay’ın yaptığı sunum, manşetlerde yer alacak nitelikteydi. Öncesinde de sayın Aykut Kence’nin ilettiği veriler, bu içler acısı tabloyu gözler önüne seriyordu. Sunumdan elimden geldiğince yakalayabildiğim birkaç kareyi aşağıda paylaşıyorum:

     

      

    * Ergi Deniz Özsoy’un aşağıda izleyeceğiniz “Tarihsel Süreçte Evrim” başlıklı sunumunda yeni bir buluş olarak bizlerle paylaştığı Çıplak kör fare hakkında bilgi almak için tıklayın. 

       Sempozyumun sonunda ÜKD Genel Sekreteri Erhan Nalçaçı tarafından yapılan kapanış konuşması ayakta alkışlandı ve insanlara biraz da olsa geleceğe umutla bakma coşkusu verdi diye düşünüyorum. Konferansa katılımın bu kadar fazla olması da ayrıca yeni nesiller adına güzel bir görüntü oluşturuyordu.

       Özetle ufak tefek teknik aksaklıklar ve birtakım önemsiz sıkıntılar dışında, bilimin konuştuğu dolu dolu 2 gün geçirmemizi sağlayan tüm konuşmacı bilim insanlarına ve organizasyon komitesine bir kez daha teşekkür ediyorum. Gelecekte daha nice sempozyum ve organizasyonlar görmek dileğiyle. 

     

    17 Aralık 2011 Cumartesi

    08.30-09.30 / Kayıt
    09.30-9.45 – açılış konuşması

    Evrime Giriş
    09.45-10.40 – Ergi Deniz Özsoy “Tarihsel Süreçte Evrim”
    10.40-11.00 / ara
    İnsan Evrimi
    11.00-11.20 – Berna Alpagut “İnsan Evriminde Fosil Kanıtlar”
    11.20-11.40 – Aslı Tolun “İnsan Türleri”
    11.40-12.00 – Mehmet Somel “İnsan Türünün Yakın Tarihi”
    12.00-12.20 – Erhan Nalçacı “Bilincin Evrimi Üzerine Bir Deneme”
    12.20-12.40 – Mehmet Görgülü “Yenikapı Kazılarına Evrimsel Bakış”
    12.40-13.00 – Tamer Kaya “Evrim, Tıp ve Radyoloji”
    13.00-13.20 – Yılmaz Çamlıtepe “Fedakarlığın Evrimi”
    13.20-13.40 / tartışma
    13.40-14.40 / öğle arası

    Moleküler Evrim
    14.40-15.00 – Haluk Ertan “Moleküler Evrimcilerin Büyük Eseri: Yaşam Ağacı” – Bu sunum Haluk bey katılamadığı için yapılmadı.
    15.00-15.20 – Engin Akkaya “Hayatın Başlangıcı”
    15.20-15.40 – Çağatay Tarhan “Derin Homoloji”
    15.40-16.00 – Ercan Arıcan “Fosil DNA”
    16.00-16.20 – Cemal Ün “Çiftlik Hayvanları ve İnsanın Evrimsel Etkileşimi”
    16.20-16.40 – Savaş İzzetoğlu “İnsan Evriminde Sialik asit(NEU5Gc) Rolü”
    16.40-17.00 / tartışma
    17.00-18.00 – Poster

    18 Aralık 2011 Pazar

    Ekoloji-Evrim
    09.00-09.20 – Baki Yokeş “Akdeniz’in Evrimsel Tarihi”
    09.20-09.40 – Raşit Bilgin “Evrim ve Hayat Ağacı”
    09.40-10.00 – Kahraman İpekdal “Tür mü Dediniz?”
    10.00-10.20 / tartışma
    10.20-10.40 / ara

    Biyoloji Felsefesi
    10.40-11.00 – Mahinur S. Akkaya “Evrim Teorisi Kapsamında Bilim Nedir, Ne Değildir?”
    11.00-11.20 – Yaman Örs “Evrimsel ve Tarihsel Süreçlerde Elenenler, Kalanlar ve Değişme”
    11.20-11.40 – Ergi Deniz Özsoy “Evrimde Rastlantısallık”
    11.40-12.00 – Gökhan Akbay “Biyolojik Enformasyon ve İndirgeme Sorunu”
    12.00-12.20 / tartışma
    12.20-13.20 – Richard Dawkins (telekonferans)
    13.20-14.00 / öğle arası

    Evrim Öğretimi
    14.00-14.20 – Fırat Akat “Evrim Teorisinin Doğuşu: 19 YY. İngilteresi Bir Tesadüf mü?”
    14.20-14.40 – Aykut Kence “27 Yıllık Evrim Karşıtı Öğretim ve Sonuçları”
    14.40-15.00 – Çiçek D. Bakanay/ Zelal Ö. Durmuş “Yeni Öğretim Programında Evrim Kuramı”
    15.00-15.20 – Ender Helvacığlu “Toplumsal Öğrenmede Popüler Bilim Yayıncılığı”
    15.20-15.30 / kapanış konuşması
    15.30-15.45 / ara

    Öğretmen Çalıştayı
    15.45-18.00 – Devrim Güven/ Serhat İrez/ Özgür Taşkın/ Çağatay Tarhan (Forum/ Grup çalışması/ Etkinlik örneği)

     

     

     

  • Evrenle Büyümek

       The Royal Institution’ın katkılarıyla Oxford Üniversitesi Profesörü Richard Dawkins tarafından hazırlanıp sunulan Growing Up in the Universe (Evrenle Büyümek) isimli belgesel serisi, 1825 yılında önemli bilim insanı Michael Faraday tarafından kurulan The Royal Institution Christmas Lectures for Children kapsamında gerçekleştirilen 5 bölümlük bir programdır. Çok sevdiğim Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi roman serisinin yazarı olan Douglas Adams’ın da konuk olarak katıldığı 5 saatlik program görsel performanslarla renklendirilmiş; örneğin stüdyoya gelen çeşitli hayvanlar var. Üstüne bir de Richard Dawkins’in o sade ve akıcı anlatımı eklenince adeta bir bilim şarkısına dönüşüyor bu yapım. Çocuklardan oluşan canlı bir seyirciyle çekilen programda evren, evrendeki yerimiz, evrim ve mekanizmaları, doğal yaşamın şaşırtıcı dünyası vb hakkında merak ettiğiniz birçok soruya ve daha da fazlasına cevap bulacağınıza inanıyorum. 1991 yılında BBC’de yayınlanmaya başlanan seri, 2007’de 2 DVD’lik bir set halinde piyasaya sürülmüştü. 

       Bu başyapıtın, izleyen herkes için bilgilendirici ve keyifli bir serüven olması dileğiyle, iyi seyirler!

       Bölüm ve çevirmen isimleri videoların altında verilmiştir. Altyazıları indirmek için tıklayın.  

     

    Bölümler:

    00 Introduction by Prof. Peter Day (Prof. Peter Day’in açılış konuşması)

    01 Waking Up in the Universe (Evrende Uyanmak)

    02 Designed and Designoid Objects (Tasarlanmış ve Tasarlanmışvari nesneler)

    03 Climbing Mount Improbable (Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak)

    04 The Ultraviolet Garden (Morötesi Bahçe)

    05 The Genesis of Purpose (Amacın Ortaya Çıkışı)

    Çeviri Ekibi:

    00-01 Sakallı İspinoz
    02 Veda Kubbesi
    03 felis agnosticus 
    04 SugaBass & Veda Kubbesi
    05 Garajımdaki Ejder

  • Coronavirus doğal bir kökene sahip

       2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan SARS-CoV-2 isimli virüsün etkeni olduğu Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19), insanlığı kıskacı altına almış durumda. Bilim insanları, ilaç firmaları ve sağlık örgütleri, şimdilik 196 ülkeye yayılmış ve hızla yayılmakta olan bu pandemiyle tam bir seferberlik içinde mücadele ediyor, hastalığın tedavisine dört koldan çözüm arıyor. Kimileri dini inançları gereği bu virüsten korkmadığını söylüyor, toplum sağlığını tehdit edercesine gündelik yaşantılarını sürdürüyor; kimileri de duayla, kutsal suyla, sahte-tıpla veya batıl inanca dayalı başka yöntemlerle korkularını bastırmaya çalışıyor. Ancak bu süreçte, hayata ve doğal gerçekliğe en akılcı yaklaşan insanların bile zaman zaman akıl dışı senaryolara sorgulamadan inandığına tanık oluyoruz. Her geçen gün hurafelere yaklaşan bir bakış açısıyla, olası veya olasılık dışı çeşitli komplo teorileri üretiliyor. Bu virüsün laboratuvarda üretilmiş bir biyolojik silah olması, en çok rağbet gören komplo teorilerinden biri. Bu bağlamda, Nature Medicine dergisinde yayımlanan 17.03.2020 tarihli çalışmayı bilginize sunmak istiyorum. Böylece bu konudaki kararı kendiniz verebilirsiniz. 

       SARS-CoV-2 ve onunla ilişkili virüslerin genom dizileme verileri üzerinde yapılan analizler, virüsün laboratuvar ortamında veya başka bir şekilde üretildiğine dair hiçbir kanıt olmadığını, aksine evrim sürecinde doğal olarak oluştuğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın başyazarı, Scripps Research İmmünoloji ve Mikrobiyoloji Departmanı Prof. Yrd. Kristian Andersen şöyle diyor: “Bilinen coronavirüs türleriyle ilgili elimizdeki genom dizileme verilerini karşılaştırdığımızda, SARS-CoV-2’nin doğal süreçlerle ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.” 

       Coronavirüsler, ciddiyet düzeyleri bakımından farklılık gösteren hastalıklara yol açan geniş bir virüs familyasıdır. COVID-19’a yol açan SARS-CoV-2, insanları enfekte ettiğini bildiğimiz 7 coronavirüsten biridir. Bu 7 coronavirüsten 4’ü hafif semptomlara yol açar; geriye kalan 3’ü (SARS-CoV, MERS-CoV ve SARS-CoV-2) ise çok daha ciddi semptomlara, hatta ölüme neden olmaktadır. Bir coronavirüsten kaynaklandığını bildiğimiz ilk ciddi hastalık, 2003 yılında Çin’de ortaya çıkan SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome/Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) epidemisidir. İkincisi 2012’de Suudi Arabistan ve Orta Doğu’da patlak veren, adını da buradan alan MERS (Middle East Respiratory Syndrome/Orta Doğu Solunum Sendromu) salgınıdır. 2019 yılının Aralık ayında Çinli yetkililerin Dünya Sağlık Örgütünü (WHO) bilgilendirdiği COVID-19 ise, bugün SARS-CoV-2 olarak adlandırılan yeni coronavirüsün yol açtığı hastalıktır. Çok kısa sürede hızla yayılan virüs için 22 Mart 2020 itibarıyla dünyada rapor edilen toplam vaka sayısı 335.364, ölü sayısı 14.611 ve iyileşen hasta sayısı da 97.594’tür. 

       Resim: Belouzard et al., 2012

         Artık pandemi olarak adlandırılan salgının başlamasından kısa süre sonra, Çinli bilim insanları SARS-CoV-2 genomunu diziledi ve elde edilen bu verileri tüm dünyayla paylaştı. Genomik dizileme çalışmalarından çıkan sonuç, Çinli yetkililerin epidemiyi hızla tespit ettiğini ve COVİD-19 vakalarındaki artışın nedeninin insandan insana geçiş olduğunu ortaya koydu. Andersen ve başka araştırma enstitülerinde çalışan ekipler, bu dizileme verilerini kullanarak SARS-CoV-2’nin kökenini ve evrimini araştırmaya başladı. 

       Yeni coronavirüs (SARS-CoV-2) pozitif polariteli, tek zincirli bir RNA virüsüdür. Virüsün insan ve hayvan hücrelerine tutunmasını ve hücre duvarından geçişini sağlayan mızrak proteinleri (İng. spike proteins), virüse adını da veren TAÇ (İng. corona) şeklindeki yapılardır. Kendisini hücrenin sitoplazmasında kopyalayan bu virüs, konak hücreye tutunabilmek için mızrak proteinlerini kullanır ve virüsün pozitif seçilim baskısı altında olan bölgesi de burasıdır. Bu mızrak proteinlerini inceleyen bilim insanları onların iki önemli özelliği üzerinde durdu: 

    1. Vürüsün konak hücreye tutunmasını sağlayan, çengele benzer bir yapı: RBD (reseptör-bağlama alanı)

    2. Virüsün konak hücreyi yarıp içeri girmesini sağlayan, moleküler bir konserve açacağına benzeyen klivaj bölgesi

    Doğal evrim sürecine kanıt

    Bilim insanları, SARS-CoV-2 mızrak proteinlerinde bulunan RBD bölgesinin, insan hücre duvarındaki ACE2 (anjiyotensin dönüştürücü enzim 2, kan basıncını düzenleyen bir reseptör) denilen moleküler bir yapıyı hedef alacak şekilde evrimleştiğini buldu. SARS-CoV-2 mızrak proteini insan hücrelerine bağlanmakta öyle başarılıydı ki, bilim insanları onun ancak doğal seçilimle ortaya çıkmış olabileceğine, genetik mühendisliğiyle yaratılmış olamayacağına kanaat getirdi. 

       Doğal seçilime ilişkin bu kanıt, SARS-CoV-2’nin moleküler çatısının incelenmesiyle elde edilen verilerle de desteklendi. Bu ne demek? Yeni coronavirüsü laboratuvar ortamında bir patojen olarak sentezlemek isteyen biri, hastalığa yol açtığı bilinen bir coronavirüsün moleküler çatısını yapılandırmalıydı. Oysa bilim insanları, SARS-CoV-2’nin ana çatısının, halihazırda bilinen coronavirüslerin çatısından önemli ölçüde farklılık gösterdiğini; yarasa ve pangolinlerde bulunan virüslerin çatısına da çok benzediğini keşfetti. Wuhan Institute of Virology’de yapılan analizlere göre, SARS-CoV-2 genomu yarasalardaki coronavirüs genomuyla %96 oranında benzerlik içeriyor. 

        Andersen’ın yorumu şöyle: “Virüsün bu iki özelliği, yani mızrak proteininin RBD bölgesindeki mutasyonlar ve kendine has çatısı, SARS-CoV-2’nin laboratuvar ortamında üretilmiş olma olasılığını ortadan kaldırıyor.”

    Virüsün olası kökenleri

       Andersen ve ekibi, genom dizileme analizlerinden elde edilen verilerin ışığında, SARS-CoV-2’nin kökenine ilişkin iki olası senaryo bulunduğunu belirtiyor. 

       1. Virüs, önce insan dışı konaklarda doğal seçilim yoluyla evrimleşmiş ve sonra insana sıçramış olabilir. Doğrudan yarasa-insan temasına ilişkin kayıtlı bir vaka bulunmamakla birlikte, yarasayla insan arasında bir aracı konağın devreye girmiş olması mümkün. Geçmişteki coronavirüs salgınları böyle olmuştu; SARS’ta misk kedileri, MERS’te ise develer aracı konak olmuştu. SARS-CoV-2 için en olası kaynak yarasalar gibi görünüyor, çünkü yeni coronavirüs yarasalarda görülen coronavirüse çok benziyor.     

       2. SARS-CoV-2’nin mızrak proteinindeki her iki ayırt edici özellik de (RBD ve klivaj bölgeleri), insana bulaşmadan önce geçirdiği evrim sürecinde mevcut durumuna ulaşmış olabilir. Bu durumda, insanlar enfekte olduğu anda salgın hız kazanacak ve insandan insana geçiş mümkün olacak; çünkü virüs hastalık yapıcı ve insandan insana geçişi mümkün kılan özelliklerini halihazırda kazanmış olacaktır. 

    Resim: SARS-CoV ve SARS-CoV-2 virüslerinin olası kaynağı olan yarasa türü, Rhinolophus affinis (Credit: Alexandre Hassanin)

        Makalenin yazarlarından Andrew Rambaut, bu iki senaryodan hangisinin gerçekleşmiş olduğunu kesin olarak söylemenin, imkansız değilse de zor olduğunu belirtiyor. Eğer SARS-CoV-2 insana hayvansal bir kaynaktan şimdiki hastalık yapıcı durumuyla bulaşmışsa, gelecekte yeni salgınlarla karşılaşmamız olası; çünkü virüsün hastalık-yapıcı türü, hayvan popülasyonlarında hâlâ dolaşıyor olabilir ve insana sıçrayabilir. Hastalık yapmayan bir coronavirüsün, insan popülasyonuna girdikten sonra SARS-CoV-2 özellikleri kazanmış olması ise daha düşük bir olasılık. 

       Özetle karşılaştırmalı genom çalışmaları, yeni tip coronavirüsün laboratuvarda sentezlenmediğini, aksine doğal seçilim yoluyla evrim sürecinde geliştiğini gösteriyor. İnsana geçişin hangi aşamalarla gerçekleştiği ise net değil. Ama kesin olan bir şey varsa o da şu: Virüs, canlı-cansız arası bir varlık olmasına karşın, her canlı gibi evrim geçirmeye devam ediyor ve bu, geliştirilecek aşı ve tedavi yöntemleri açısından son derece önemli. 

     

         Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Sonbahar yaprakları ve evrim

       Sonbahar aylarında Avrupa’daki yaprakların çoğu sararırken, ABD ve Doğu Asya’daki yapraklar kızarıyor. Prof. Simcha Lev-Yadun ve Prof. Jarmo Holopainen, nedeni hala anlaşılamayan bu fenomeni açıklamak için evrimsel tarihimizde 35 milyon yıl geriye dönüyor. 

     

     

       Bilindiği üzere yapraklara yeşil rengini veren, hücrelerinde bulunan klorofil pigmentleridir. Renk değişimi, yaprağın ölümünün bir sonucu olarak değil, sarıyla kırmızıyı birbirinden ayıran bir dizi olaydan kaynaklanır. Klorofil yaprakta azaldığı zaman, zaten var olan sarı pigmentler baskın hale gelir ve yaprağa sarı rengini verir. Kırmızı renk ise farklı bir sürecin sonucunda oluşur. Yapraktaki klorofil azaldığı zaman, yaprakta normal şartlarda bulunmayan bir pigment (kırmızı renk pigmenti antosiyanin) üretilir.

    Resim: Antosiyanin biyosentezi

        Henüz taze olan bu keşfin ardından bilim insanları, şimdi de yapraklarını döken bir ağacın kaynaklarını neden kırmızı pigment üretmekte kullandığını araştırmaya koyuldu. Ne var ki henüz fikir birliğine varılabilmiş değil. Bir grup bilim insanı kırmızı pigmentlerin, yaprakları sıcak ve soğuğa karşı korumak için odun kısmından yapraklara gönderilip orada tekrar sentezlendiğini düşünüyor. Başka bir tez ise, ağaçların kendini böceklerden korumak için bu pigmentleri sentezlediğini öne sürüyor. Ancak yanıt ne olursa olsun, kırmızı pigmentlerin neden Avrupa’da görülmediği açıklanamıyor.

     

    Böcek-ağaç savaşı

       Ekolojik evrim, sonbahar renklerinin böceklerle ağaçlar arasında uzun süren savaşının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sonbahar mevsimi boyunca böcekler ağaçlardan besleniyor ve yumurtalarını buraya bırakıyor. Böceklerin beslenmek için sarı yaprakları tercih etmesi, ağaçları böcekler tarafından kullanılamayan kırmızı pigmentleri üretecek şekilde evrimleştiriyor. Bu aşamada akla gelen soru, eğer bu doğruysa dünyada sarı yapraklı ağacın kalmamış olması gerektiği. İki bilim insanının bu soruya yanıtı şöyle:

     

    “Dünya 35 milyon yıl önce uçsuz bucaksız ve yemyeşil ormanlarla kaplıydı. Daha sonra yaşanmaya başlanan Buz Devri ve bir dizi kuraklık, bitkilerin yaprak dökecek şekilde evrim geçirmesiyle sonuçlandı. Amerika ve Güney Asya’daki bitkiler, buz çağıyla birlikte yayılım alanlarını güney-kuzey doğrultusunda değiştirdi. Paralel uzanan dağlarla çevrili bölgelerde soğuktan korundular ve varlıklarını sürdürdüler. Elbette böcekler de ana yemekleriyle beraber göç etti. Avrupa’da ise durum biraz farklıydı. Alpler hariç yüksek dağ yoktu. Alpler’in çevresindeki türler hariç çoğu tür, buzul çağının gelmesiyle yok oldu, böcekler de onları izledi. Dondurucu soğukların bitmesinden sonra Avrupa’daki ağaçların böcekler için savunmaya ihtiyacı kalmamıştı, zira birçok böceğin nesli Avrupa’da tükenmişti. Bu nedenle Avrupalı ağaçların kırmızı yaprak üretmesine gerek kalmadı.”

      

     

       Bilim insanları, bu hipotezlerini destekleyen kanıtın İskandinavya’da bulunan cüce ağaçlar olduğunu söylüyorlar. Açıklamalarına göre bu ağaçlar halen kırmızı yaprak döküyor. Çünkü kısa boylu oldukları için, kar tabakasının altında kalıp yeryüzündeki çok zorlu şartlardan korundular. Yer altında kalan böcekler de bu ağaçlarla beslenmeye devam etti ve böcek-bitki savaşını sürdürerek kırmızı yaprakların devamını sağladı.

     

    * Haberin Türkçe çevirisi evrimhaberleri sitesinden alınmıştır.

    * Kaynak makale ve yazı

  • You Dont Know Jack (2010)

      

    Yönetmen: Barry Levinson (2010)

    (IMDB)

    Ölmek, suç değildir.

     

       Türkçeye Doktor Ölüm olarak çevrilen film, aynı isimle nam salmış Dr. Jacob ‘Jack’ Kevorkian’ın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmıştır. 

    (Bu yazı SPOILER içermektedir) 

       Bir patolog olan Dr. Kevorkian, insanların yaşam haklarını olduğu kadar ölüm haklarını da seçme özgürlükleri bulunduğunu savunur. Bu amaçla da ölümcül bir hastalığı olan veya iyileşme umudu bulunmayan hastaları için bir intihar makinesi yapar. Ötenaziden farklı olarak, hastanede yatmakta  olan hastanın isteğiyle yaşam desteğinin kesilmesi değildir bu; hastalar burada bizzat ölüm başvurusu yapar. Jack uygun gördüğü takdirde (ki bunun için belirli kriterleri vardır) hasta, öldürücü ilaçları damar yoluyla alacağı bu intihar makinesine bağlanır ve ufak bir parmak hareketiyle makineyi çalıştırır; önce uykuya dalar, sonra acısız bir şekilde ölür. (Eminim hayatımızın farklı dönemlerinde birçoğumuz, böyle bir seçim şansını hem kendimiz hem de yakınlarımız için hayal etmiş veya istemişizdir.) Dr. Jack ve dileyen hasta yakınları, işlem bitimine kadar intihar eden kişinin başında bekler. Aslında Kevorkian’ın yaptığı, hastanın intiharına yardımcı olmaktır; kişinin kendi ölümünü kendi istediği şekilde gerçekleştirmesini saygınlığını yitirmeden ve acı çekmeden veda etmesini mümkün kılar.

       Bu süreçte yasalarda açıklar vardır. Kamuoyundan hem iyi hem kötü anlamda çok tepki alan bu gönüllü intihar yardımcısı doktor hukukla verdiği birçok savaşı kazansa da, özellikle dini grupların da baskı ve bezdirme girişimleriyle en sonunda ikinci dereceden cinayet suçuyla 15-20 yıl mahkumiyet alır.

       Jack’in esas yapmaya çalıştığı iş, bu hakkın insanlara yasal olarak verilmesini sağlamaktır; sonuçta kendisi de birgün bunu yapamayacak duruma gelecektir. Hastalarında ve ölüm döşeğindeki kendi annesinde gördüğü, ölmek ve kurtulmak için yalvaran, adeta acı çeken bakışları unutamayan Jack son ana kadar da bu hakkın savunucusu olur. “Bu hakkı sadece başkaları için değil, bir gün gerekli olması halinde kendim için de istiyorum” der.

       Fakat dediğim gibi Dr. Jack’in de bu hakkı sunacağı hastalarıyla ilgili birtakım kriterleri vardır. Özellikle iyileşme umudu olmayan hastalıklar, motor nöron bozuklukları, Alzheimer semptomlarıyla seyreden sinir sistemi rahatsızlıkları ve kanser vakalrı bunların başında gelir. Diğer yandan, geçirdiği bir hastalık veya kaza sonrasında tamamen duygusal sebeplerle ölümü dileyen depresyon vakalarını geri çevirir. Her hastasıyla yaptığı ön görüşmeyi videoya kaydeder ve bu kayıtlar daha sonra gerekli görüldüğü takdirde mahkemede değerlendirilir.

       Bana göre, hastasını gerçekten seven ve iyileşmeyeceğini bildiği halde göz göre göre onun hayatta tutulup acı çektirilmesine katlanamayan bir doktorun çabasını ve kendi hayatını bu uğurda feda edişini anlatıyor bu film. Ama tabii ki etik anlamda hassas bir konu bu; farklı görüşler mutlaka olacaktır. Genel temas itibarıyla özellikle Mar adentro (İçimdeki Deniz) filmini hatırlatan; keşke Ramon Sampedro’nun da Dr. Kevorkian gibi bir ölüm meleği olabilseydi diye düşündüren bir film You Dont Know Jack. 

    Gerçek hayattan bazı detaylar: 

    • Jacob Kevorkian, 8 yıl 2 ay hapis yattıktan sonra 2007 yılında iyi halden şartlı tahliye ile serbest bırakılmıştır. Hapse girdiği yılda, doktor kontrollü intihar ABD’de sadece Oregon eyaletinde yasalken, şu anda Washington ve Montana’da da yasallaşmıştır. Hastanın 6 ay veya daha kısa ömrü kalmış olması ve akli dengesinin yerinde olduğunun saptanması şartı vardır. Ancak Kevorkian’ın bu eylemi gerçekleştirmesi veya yardımcı olması yasaktır. 1928 doğumlu Kevorkian hala hayatta olup,  “kendi ölümünü seçebilme” hakkının da hala sıkı bir savunucusudur.
    • Kevorkian, 1990-1998 yılları arasında en az 130 intihara yardım ettiğini söylemiştir.
    • Dini grupların pankart ve savlarında en çok görülen iki mesaj:  

    “Tanrı’nın verdiğini ancak Tanrı geri alır.”

    “Bizi de öldürecek misin Jack?” 

       Yukarıdakilere benzer demagojik söylemler, bunca kötülüğün olduğu bir dünyada bana son derece yüzeysel ve içi boş geliyor. Bu konunun tanrıyla, doğaüstü inançlarla, kişisel takıntılarla ilgisi yoktur ve olamaz da. Herkesin inancı, inançsızlığı ve yaşam felsefesi farklıdır; dolayısıyla tüm insanlığı ilgilendiren “ölüm hakkı” gibi önemli bir konu, herhangi bir inanç sisteminin söylemiyle yargılanamaz.

    Medyanın ortaya attığı bazı iddialar:

    Bunlar, Kevorkian’la destekçileri tarafından reddedilen, gerçekliği kanıtlanmamış iddialardır.

    —İntiharlarına yardım ettiği kişilerin % 60’ının ölümcül hastalığı olmadığı

    —19 vakada psikiyatrik değerlendirmenin eksik yapılması

    —17 vakada kronik ağrı şikayeti olan hastaların bir ağrı uzmanına gönderilmemiş olması

    —3 otopside hastalık belirtisi görülmemesi

    —En az 19 hastanın Kevorkian’la sadece bir kez ön görüşme yapıp 24 saat sonra ölmesi 

    Diğer detaylar:

    —Jack, filmde bir iki yerde Ermenilerle ilgili bazı ifadeler kullanıyor; merak edip araştırınca şu bilgilere ulaştım: J. Kevorkian’ın babası Levon, 1915 yılındaki tartışmalı Ermeni soykırımında, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarından kurtarılarak kaçırılıp Amerika’ya yerleştirilmiş. Yani Jack Amerika’da doğmuş Ermeni asıllı bir Amerikan vatandaşı. 

    —Dr. Kevorkian’ı oynayan Al Pacino’yu izlemeye alışkın olmadığımız bir rolde görüyoruz; her zamanki başarılı oyunculuğuyla bence çok da güzel oturmuş bu role. Bu rol için ilk başta Ben Kingsley düşünülmüş.

  • Dini Keşfetmek 11. Bölüm – İnsanın Kökeni

     

       Video, insanın evrimini anlatan çok kısa bir özettir ve bazı hominan türleri anlatılmamıştır.

       Şunlar da ilginizi çekebilir:

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

     

  • Dini Keşfetmek 5. Bölüm – Bilimin Semantiği

     

       Bilimin doğru algılanıp yorumlanabilmesi için, öncelikle bazı kavramların anlamlarının bilinmesi gerekiyor. Teori, hipotez, kuram ve fikir kavramları, sıklıkla bilim eğitimi almamış kişilerce çoğunlukla da kasıtlı olarak gündelik konuşma dilindeki anlamlarıyla yorumlanıyor. İzleyeceğiniz video, işin doğrusunun öğrenilip, anlam ve kelime karmaşası yaratılmaması için hazırlanmıştır. Böylece bazılarının diline doladığı “Evrim sadece bir teoridir” cümlesinin yok olmasını umuyorum. Evet, evrim bir teori; tıpkı Yerçekimi Teorisi veya Elektromanyetizma Teorisi veya Görelilik Teorisi gibi. 

    * Semantik: Kelimelerin anlamlarını inceleyen bilim dalı, anlambilim.

          TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.