Yazar: admin

  • Sevgi için bir tanrıya ihtiyacınız yok

       Umut etmek, umursamak, sevmek. Hepimiz bu güçlü ve temel duyguları hissetmişizdir. Bunlar insan olmanın ne demek olduğunu tanımlamaya yardımcı olurlar. İnsan hayatını doyurucu kılan bu önemli unsurlar hem inançlı hem de inançsız insanlarca benzer şekilde tecrübe edilir. 

      Dinlere inanmayan insanlar için kullanılan bazı yaygın söylemler vardır. Bunlardan en popüler olanı, dinsiz insanların ahlaktan yoksun olduğu, ya da en azından dindar insanlar kadar güvenilir olmadıklarıdır. İnsanın ahlakı ve terbiyesi, inancına bağımlı DEĞİLDİR. Eğer tanıdığınız inançsız birileri varsa (ki herkesin mutlaka vardır), bunun doğru bir kanaat olmadığını zaten biliyorsunuzdur. İnançlılar arasında da, inançsızlar arasında da iyiler vardır; inançlılar arasında inançsızlar arasında da zalim olanlar vardır. Bir insanın ahlaki değerlerini inancına veya metafizik bakış açısına göre değerlendiremezsiniz.

       Bir diğer yaygın söylem, inançsızların hayatının boş, anlamsız ve umutsuzluk dolu olduğudur. Bu da tıpkı diğeri gibi yanlış bir düşüncedir. İnançsız insanlar da inançılarla aynı duyguları hissederler, aynı duyarlılığa sahiptirler ve olayları benzer şekillerde algılarlar, acıyı ve zevki hissederler. Üzgün veya neşeli olabilirler, sempati veya iğrenme hissedebilirler, tutkuları ve amaçları vardır, başkalarına karşı duyarlı ve düşüncelidirler. Severler ve de sevilirler.

       Bu tür yanlış düşüncelerin ortaya çıkış sebeplerinden birisi dindar insanların umut, duyarlılık, şefkat ve sevgi gibi duyguların tanrılarından veya inançlarından temel aldığını düşünüyor olmalarıdır. İnançlı kişilerin kendi inançlarından ilham aldığı gerçeğini inkar etmiyoruz; ama doyurucu bir hayat için kendi inançlarının zaruri olduğunu da düşünmemelidirler.

       İnançsız olan bizler, doğaüstü güçlere inanmadan da anlamlı hayatlar sürüyoruz. Dahası, herkesin insan temelli olan, öbür dünyaya değil günümüze odaklanmış bir hayat görüşüyle hayatta anlamlı şeyler bulabileceğini düşünüyoruz.

     

       Bazı insanlar geneleneksel tanrı inançlarını entelektüel olarak terk etmiş olsa da inançlarından vazgeçme konusunda tereddüt duyuyor, çünkü onları bugüne kadar rahatlatmış olan inançları olmadan hayatlarının nasıl olacağından korkuyorlar. İnançsızlar hakkında efsaneler duymuşlar ve ellerinde inançsız bir hayata dair tek kanıtın da bu yanılgılara dayalı efsaneler olduğunu düşünmekteler.

        Ama bugün Amerika’da her 6 kişiden biri hiçbir dine inanmamaktadır. Mutlaka çevrenizde veya ailenizde dinsiz yaşayan tanıdıklarınız vardır. İnancınız hakkında zor sorular soruyorsanız ve nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, sizi etrafınızda dinsiz olan ve bu şekilde gayet verimli, faydalı, değerli ve tamamlanmış bir hayat süren kaç kişi olduğunu düşünmeye davet ediyoruz.

     

     

       Yazı kaynağı: Living without religion

       Çeviri: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

       Aşağıda çok sevdiğim bir video bulacaksınız. Dindar arkadaşların empati yapması dileğiyle…

      

  • Beyaz adamla karşılaşma (Tribe Meets Man belgeselinden)

       1993 yılında çekilen Tribe Meets White Man adlı belgeselden derlenen video, Papua Yeni Gine’de yaşayan Toulambi kabilesinin ilk kez beyaz tenli bir türdeşiyle karşılaşmasını bize izletiyor. Kabile üyelerinin yüzlerindeki şaşkınlık, korku ve mutluluk ifadeleri, hayatlarında ilk kez gördükleri pirinci kaşık kullanarak tatmaları, modern bıçağı gözlemleyip kendi aletleriyle kıyaslamaları ve bunun gibi pek çok olaya tanıklık ediyoruz. Böylesine medeniyetten uzak da olsa kendi kurallarıyla, örgütlü dinlerden habersiz ve doğayla barış içinde yaşayan bu kabilelerin görüntüsü, kimilerimize bazı varoluşsal konuları sorgulatabilir.

     

      Not: Birkaç yerde belgeselin sahte olduğuna ilişkin eleştiriler okumuş olabilirsiniz. İşin aslı şöyle: Öncelikle videodaki kabile sahte değil, ancak bazı video sitelerinde yanlış bir şekilde belgesel tarihi 1976 olarak verilmiş, ki kabilenin keşif tarihi bundan çok daha eskiye dayanıyor. Bir diğer eleştiri, belgeselin yapım tarihi olarak verilen 1993’ün, kabilenin ilk keşfediliş tarihi olarak lanse edilmesi. Bu anlamda da belgeseli çeken ve tanıtımını bu şekilde yapmış olan Jean-Pierre Dutilleux eleştiriliyor. Kabilenin, belgeselin çekiminden çok önce 3 kez başka etnologlar tarafından fotoğraflanmış olduğu söyleniyor (J. Mimica-1979, Pierre Lemonnier-1985 ve P. Bonnemère-1987). Avustralya arşivlerinde, Toulambi kabilesinin yaşam alanlarına ondan da önce (1929 yılında) keşif gezileri yapıldığı yazıyormuş. Ama bunlar bizim açımızdan çok da önemli değil. Önemli olan, Toulambi ve ona benzer pek çok ilkel kabilenin var olduğunu, bizlerin algıladığı şekildeki medeniyet kavramından uzakta yaşadıklarını ve kendilerine göre bir inanç sistemleri ve kültürleri olduğunu bilmemizdir.

    Ormandaki hayaletler gibi…

       Yüzyıllardır, Papua Yeni Gine’deki Owen Ranmge kabileleri, savaşlardan kaçınmak için dünyadan izole bir şekilde yaşamaktadır. Yoğun tropikal ormanların bulunduğu bölgede, her kabile, kendi kurulu bölgesinde yaşar. Bu sınırlı bölgenin dışına çıkmama kuralı, bazılarının modern dünyayla hiçbir iletişim kurmaksızın nasıl hayatta kaldıklarını açıklar. 

     

       Bazıları da köylerini terk ederek, çatışmalardan kaçınmak ve misyonerlerin ateşli din tanıtımlarından kaçmak için ormanın derinliklerine göç etmiştir.

       Keşfedildiklerinde hemen hepsi sıtma hastalığına yakalanmıştı. Modern tıp, hastalığın ilerlemesini önledi. Onlar beyaz insanların var olduğuna bile inanmıyordu, ama inananlar için beyaz insan “yaşayan ölüler” anlamına geliyor olmalıydı. 

       Dış görünüşlerine çok dikkat eden Toulambi erkekleri, burunlarına tepeli deve kuşundan yapılmış nesneler ve boyunlarına da deniz kabuklarından yapılmış büyük kolyeler takarlar. Saçlarını ise cennet kuşu tüyleriyle süslerler. Tüm bunları çiftleşmek ve eşlerine güzel görünmek için yaparlar (bkz. Cinsel Seçilim). 

       Avcı ve toplayıcı bir hayat tarzı sürerler. Bütün kabile, avı kaçırmamak için muazzam bir sessizlik içinde hareket eder.Hayvanların göç izlerini tanırlar, en iyi balığın ne zaman olduğunu, besin olarak tükettikleri palmiye ağaçlarının, bambuların, meyve ve bitki köklerinin büyüme döngülerini bilirler. Her zaman hareket halindelerdir. Hayatlarının ritmi, ormanın ritmiyle uyumludur. Bu durum onlara sanatla, bilimle ve metafizik içerikli felsefelerle uğraşacak vakit bırakmaz. 

     

       Toulambi, yoğun olarak yabani tütün tüketir. Avrupalıların keşfettiği transatlantik kabileler, beyaz adamın kendilerine alkol verdiğini, kendilerinin de intikam olarak beyaz adama tütün verdiğini anlatır.

       Toulambi, geçmişimize ait  son şahitlerdir. Son kabile de bulunup Taş Devri’nden modern dünyaya taşındığı zaman, kendi hayatlarının efendisi ve özgür bireyler olan bu insanların batı dünyasının en alt tabakalarına yerleştirilmeleriyle, bizim de bir parçamız sonsuza kadar yitip gitmiş olacak. 

     

    Yazı kaynağı:  http://www.jpdutilleux.com/collections/toulambi.html

    Çeviri: felis agnosticus

     

     

    .

  • Charles Darwin Kaya Midyesi ve David Bowie Örümcegi

    Bilimsel İsimler Maceraperestleri, Kahramanları ve Hatta Birkaç Düzenbazı Nasıl Onurlandırır?

     

    Yazar: Stephen B. Heard / Çevirmen: Bahar Kılıç, 2022, Metis. 

    Charles Darwin’s Barnacle and David Bowie’s Spider, 2020

       İsveçli biyolog, zoolog, hekim ve taksonomist Carl Linnaeus’ın 18. yüzyılda ikili (binomial) sistemi icat etmesi, canlılara verilen Latince isimlerde zengin bir çeşitlilik yaratmıştır. “Eponim” olarak adlandırılan ve belirli kişilere ithafen türlere verilen Latince isimler, bilim tarihine dair lezzetli bilgiler sunar. Charles Darwin’den Alfred R. Wallace’a, David Bowie’den Frank Zappa ve Beyoncé’ye, Harry Potter evreninden Game of Thrones karakterlerine, Hitler’den Trump’a ve daha nicesine uzanan  eponim isimler, geçmişe ve bilim kültürüne ayna tutar.

       New Brunswick Üniversitesinde evrimsel ekolog ve entomolog olarak görev yapan Prof. Dr. Stephen Heard, gezegenimizin muhteşem biyoçeşitliliğine ithaf ettiği bu kitabında bizleri ilginç öykülerle tanıştırıyor; hem düşündüren hem de ufkumuzu genişleten bir üslupla, alkışladığımız veya kınadığımız her konuda farkındalık yaratmayı amaçlıyor. 

       Çevirirken çok keyif aldığım ve bilgilendiğim bu kitabı, yazarın sözlerinden bir alıntıyla paylaşmak en doğrusu olur diye düşünüyorum: 

    “Bilimin sıkıcı ve demode olabileceğini herkes bilir; en sıkıcı ve demode kısmı da bitkilere ve hayvanlara verdiğimiz Latince isimlerdir. Bu isimler uzundur, hatırlanması ve telaffuz edilmesi zordur … Bunu herkes bilir. Ama herkes yanılıyor … Önümüzdeki sayfalarda, insanlara –kâşiflere, doğa bilginlerine, maceraperestlere, hatta politikacılara, sanatçılara ve pop şarkıcılarına– ithaf edilmiş Latince isimlerin arkasında yatan öyküleri sizlerle paylaşacağım. Bu öyküler, bilim kültürüne ve bilim insanlarının kişiliklerine açılan ve türleri isimlendiren bilim insanları, isimlerin ithaf edildiği kişiler ve ismi taşıyan organizmalar arasındaki büyüleyici bağlantıları ortaya koyan birer penceredir.”

       Pencereden bakarken iyi seyirler dilerim. Hazırlanan tadımlık PDF’den kitabı inceleyebilirsiniz.

  • İçimizdeki Balık belgeseli (3 bölüm)

     

       Çevirisini tamamladığım bu belgesel serisi, 2014 yılında PBC’de yayımlanmış ve Neil Shubin’in aynı isimli kitabından uyarlanmıştır. Kitapta bahsi geçen bilim insanlarının röportajlarıyla yine Shubin tarafından sunulan 3 bölümlük belgesel serisinin bölüm isimleri, evrimsel sürecimize uygun bir şekilde şöyle sıralanmış: 

    1. Your Inner Fish (İçimizdeki Balık)  izle

    2. Your Inner Reptile (İçimizdeki Sürüngen) izle

    3. Your Inner Monkey (İçimizdeki Maymun) izle 

       Evrimi ve onu çevreleyen tüm bilim dallarını olağanüstü sade bir dille ve muhteşem görsellerle anlatan bu belgeseli izlemekle kalmayın. Belgeselde geçen konular hakkında çok daha kapsamlı bilgi almak için mutlaka kitabı da okumanızı öneririm (her ne kadar baskısı tükenmiş olsa da). Kitabın bir nevi özeti sayılabilecek inceleme yazısına buradan; altyazılara buradan ulaşabilirsiniz.

  • Galaksisinden uzaklaşan dev kara delik

       Kara deliklerin sanki yeterince ürkütücü değillermiş gibi bir de hareket edebildikleri, hem de gayet hızlı hareket edebildikleri ortaya çıktı. NASA’nın Chandra X-Ray Gözlemevi’ndeki araştırmacılar, bir dev karadeliğin evi olan CID-42 isimli galaksisinden saatte milyonlarca km’lik bir hızla uzaklaştığını keşfetti. Güneş’ten milyonlarca kat ağır bir kütleye sahip olduğu halde hareket ediyor olması bile şaşırtıcı olan bu kara delik, hareket etme hızından dolayı da araştırmacıları hayrete düşürdü. 

     
       Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Laura Blecha, tek başına gezinen karadeliklerin çok nadir rastlanan bir olay olduğunu söyleyerek, karadeliklerin merkezinde bulundukları galaksilerdeki yıldız oluşumu ve diziliminde önemli bir rol oynadıklarına dikkat çekti. Evlerinden kovulan karadeliklerin terk ettikleri galaksilerin oluşumlarını önemli derecede etkileyebileceklerini belirtti. Astronomlar, bu kara deliğin başka bir kara delikle çarpışıp birleşmiş ve böylece yerçekimsel dalga radyasyonu nedeniyle güçlü bir “tekme” yemiş olabileceğini düşünüyor. Bu durumda, uzayda buna benzer başıboş dolaşan pek çok kara delik var demektir. 
       Gök bilimciler, bu hızın, yerçekimsel dalgaların kozmik boşluktaki asimetrik dağılımları tarafından ortaya çıktığını düşünüyor. Einstein, bu dalgaların uzayda kıvrılarak yayılmalarının, karadeliklerin hızlanmasından kaynaklanacağını öne sürmüştü. Görelilik kuramına dayanarak şu açıklama yapıldı: “Eğer bir karadelik, tek bir yönde bir başka kozmik cisme kıyasla daha fazla yerçekimsel dalga saçarsa, zıt yönde ve büyük bir hızla bulunduğu galaksiden uzaklaşacaktır.”
       Maryland Üniversitesi’nde astrofizik alanında akademisyen olan Cole Miller, “CID-42’de gördüğümüz olay, bugüne kadar tespit edilen en iyi ‘yalnız karadelik’ örneği… Bu örnek, uzayda yerçekimsel kuvvetlerin çok yüksek olduğu bölgelerde daha iyi gözlemler yapmamıza yardımcı olacak” dedi. 

     

       Bu bilginin gelmesinden önce de, bütün galaksilerin merkezinde birer süper-dev kara delik olduğu varsayılıyordu. Bizim galaksimiz olan Samanyolu da bir istisna değil elbette. Şimdilik uzaklığını en net ölçebildiğimiz kara delik olan Cygnus X-1, Dünya’ya 6070 ışık yılı uzaklıktadır. (Konuyla ilgili yazıyı okumak için tıklayın.)

       Bir tür mikrokuasar olan V4641 Sagittarii (Sgr) isimli bir kara delik ise 1999’da ilk keşfedildiğinde bir yıldız sanılmış; bize olan uzaklığı da yaklaşık 1600 ışık yılı olarak ölçülmüştü. Ancak 2001 yılında yapılan bir çalışmayla, bundan aslında 15 kat daha uzakta olduğu açıklandı. Evrende ve kendi galaksimizde, muazzam hızlarla hareket eden daha onlarca henüz keşfedilmemiş kara deliğin olması da gayet mümkün görünüyor. Her geçen gün gelişen uzay gözlem teknolojisi ve astronomi bilimi sayesinde yapılacak olan bu ve benzeri keşifleri heyecanla bekliyoruz. 

    Kaynaklar:

     

     

  • Kıyametin süper canlıları

       Bugün biliyoruz ki gezegenimizdeki yaşam bundan yaklaşık 3,5-3,9 milyar yıl önce başladı ve günün birinde de sona erecek; en azından yaşam koşulları birçok canlının hayatını sürdürememesine sebep olacak şekilde değişecek. Gezegenimizin geçmişinde şu an için bildiğimiz 5 büyük tükenme olayı (kitlesel yok oluş) meydana gelmiştir. Bunlardan ilki (Ordovisyen-Silüryen tükenmesi) yaklaşık 439 milyon yıl önce meydana gelmiş ve deniz canlısı familyalarının %25’inin, deniz canlısı cinslerinin de %60’ının yok olmasına neden olmuştur. En büyük tükenme olayı ise bundan yaklaşık 250 milyon yıl önce yaşanan, mevcut canlı türlerinin %90-95’inin ölümüne yol açan ve Büyük Yok Oluş olarak da bilinen Permiyen-Triyas Yok Oluşudur. Tarihsel anlamda en yakın zamanlı olanı ise 65 milyon yıl önce meydana gelen ve dinozorlar da dahil olmak üzere hayvanların %85’inin neslinin tükenmesine yol açan Kretase-Paleojen (eski adıyla Kretase-Tersiyer) yok oluşudur. 

      

       Gezegenimizin geleceğine ilişkin tahminler, elimizdeki birtakım uzun dönemli etkilere bakılarak yapılabilmektedir. En önemli etkiler Dünya yüzeyindeki kimyasal süreçler, gezegenin iç kısımlarındaki soğuma, Güneş Sistemi’ndeki diğer nesnelerle olan etkileşim ve Güneş’in parlaklığında meydana gelen artıştır. Ayrıca şu anki gidişatın devam etmesi halinde, teknolojinin de bu süreçte büyük bir etkisi olacak gibi görünüyor. Öncelikle bu uzun dönemli etkiler konusunda bildiklerimizin ışığında, Dünya’nın geleceğine ilişkin beklenen senaryoyu kısaca özetleyelim: 

       Önümüzdeki 4 milyar yıl içinde Güneş’in parlaklığı arttıkça (1,1 milyon yıl içinde şu andakinden %10 fazla olacak), Güneş’ten Dünya’ya ulaşan radyasyon miktarında da ciddi bir artış yaşanacak; bunun sonucunda silikat minerallerinin ayrışma oranı artacak ve böylece atmosferdeki karbondioksit oranında büyük bir düşüş meydana gelecek. 600 milyon yıl içinde karbondioksit seviyesi, ağaçlar için gerekli olan C3 karbon fiksasyon fotosentezi açısından yetersiz hale gelecek. Bazı ağaçlar C4 fiksasyon yöntemini kullandıkları için düşük karbondioksit seviyelerine daha dayanıklı olsalar da, eninde sonunda ölecekler ve Dünya’daki bitkilerin yaşamı sona ermiş olacak. Bitki yaşamının sona ermesini takiben onlara bağımlı olan birçok canlı türü de yok olup gidecek. Güneş’in artan parlaklığı ayrıca, atmosferin “nemli bir seraya” dönüşmesine neden olarak okyanusların buharlaşmasına da yol açacak. Bütün bunların sonucunda meydana gelebilecek bir diğer durum da, levha tektoniğinin ve dolayısıyla gezegenin manyetik dinamosunun sona ermesidir. Böylece manyetosfer bozunacak, dış atmosferdeki gazlarda hızlı bir azalma meydana gelecek ve Dünya yüzeyindeki ısı artışı bir “kaçak sera etkisi” yaratacak (4 milyar yıl sonra). İşte bu noktada, Dünya’daki canlılığın neredeyse tamamı yok olup gidecek. Bir de daha uzun vadede yapılan tahminler var; bunlar arasında en yüksek ihtimale sahip olan senaryoya göre, 7,5 milyar yıl içinde kırmızı dev aşamasına gelmiş olan Güneş gezegenimizi içine çekip yok edecek. Bu senaryolara ek olarak bir de yine yaklaşık 4 milyar yıl sonra gerçekleşeceği hesaplanan, bizim galaksimiz olan Samanyolu’nun komşusu Andromeda galaksisiyle çarpışma ihtimali var; bununla ilgili ayrıntıları şu yazıda bulabilirsiniz.

     

       Diğer yandan Dünya’daki yaşam, hiç bu aşamalara geçilemeden çok daha beklenmedik etkenlerle de son bulabilir; nükleer savaştan, pandemik salgınlardan tutun da bir göktaşı çarpmasına kadar (Kretase-Paleojen yok oluşundaki gibi), şu anda belki aklımıza bile gelmeyen birçok faktör ortaya çıkabilir. Ama sebebi ne olursa olsun, canlılar açısından tıpkı geçmişte olduğu gibi risk yaratan pek çok farklı koşulun meydana geleceği açık. Bunları iklim değişimleriyle birlikte gelen aşırı soğuk, aşırı sıcak, kuraklık, radyasyon, atmosfer gazlarında değişim, toksik etkiler ve atmosferik basınç değişiklikleri şeklinde sıralayabiliriz. 

       Yazının bundan sonraki bölümünde, Dünya’nın geleceğinde yaşanacak bu zor koşullar altında -din konusundaki görüşlerimi bilenlerin yanlış anlamayacağından duyduğum güvenle bir benzetme yapmak gerekirse, “kıyamet günlerinde”- hayatta kalma şansı yüksek olan birtakım süper canlılara, diğer bir deyişle ekstremofillere kısaca değinmek istiyorum. Belki de bu bağlamda çoğumuzun ilk aklına gelen hamamböcekleri olacaktır; ama iş hayatta kalma rekorlarına geldiği zaman önceliği onlara veremiyoruz (neyse ki!). Önce bu ekstrem koşullara, sonra da bu süper canlılara kısaca değinmeden evvel kriptobiyoz adı verilen bir süreçten bahsetmek faydalı olur. 

       Kriptobiyoz, bir organizmanın değişen yaşam koşullarına (kuraklık, dondurucu soğuk, oksijensizlik gibi) uyum sağlamak için metabolizmasını sıfırlamak suretiyle girdiği bir süreçtir. Bu aşamada metabolizma tamamen duracağı için üreme, gelişme ve tamir işlemleri gerçekleşmez. Kriptobiyoz halindeki bir canlı, ortam koşulları düzelene kadar -veya sonsuza dek- hayatta kalabilir; koşullar yeniden uygun hale geldiği zaman da eski metabolik durumuna dönerek yaşamını sürdürür. Kriptobiyozun birçok türü vardır, ama bu yazıda bunların ayrıntılarına çok fazla girmek istemiyorum; o yüzden şimdi gelin, şu ekstrem koşullara kısaca göz atalım.

    SOĞUK

       Soğuksever organizmalarla ilgili araştırmalar bilim insanları için özellikle önem taşır, çünkü Güneş Sistemi’nde dünyadışı yaşamın olabileceğini düşündüğümüz bütün bölgeler (Mars ve Europa gibi) soğuk ve buzludur. Dünya’daki habitatlardan %80’inin ısısı 5°C’den düşüktür. Bu sıcaklığın altına indiğinizde, canlılığın kimyasal süreçlerini düzenleyen enzimlerin çalışması ciddi anlamda yavaşlar. Sıcaklık 0°C’nin de altına düştüğü zaman koşullar daha da ağırlaşır; hücrelerin etrafında buz kristalleri oluşmaya başlar ve bu kristaller hücrelerin içindeki suyu çekerek, zarlarının ve içeriklerinin yırtılarak zarar görmesine sebep olur.

     

       Fakat yine de bu zorlayıcı koşullar altında hayatta kalabilen canlılar vardır. Bazı canlıların vücudunda üretilen antifriz proteinleri (AFP), küçük buz kristallerine bağlanarak buzun büyümesini ve yeniden kristalleşmesini engeller. Soğuk kıyametin süper canlıları listesinde ilk aklımıza gelenler mikroplar olabilir (aklınıza yine hamamböcekleri geldiyse, soğuktan pek de hoşlanmadıklarını hatırlatayım); ama soğuğa en dayanıklı olan mikrop türlerinin bile -15°C’nin altında üremeleri duracağı için birincilik ödülünü onlara veremiyoruz. Bu şeref, çok daha karmaşık hayvanlara aittir. Örneğin Tardigradlar -200°C’de günlerce, -273°C’de birkaç dakika hayatta kalabilmektedir; kırmızı yassı kın kanatlı böcekler ise -150 °C’de yaşamlarını sürdürebilir. 

    SICAK 

       Isı canlılık için büyük önem taşır. Fazlası, suyun kaynayıp buharlaşmasına neden olur ve su olmadan da hiçbir canlı hayatta kalamaz. Fakat elbette bu durum denizin derinliklerinde yaşayan canlılar için herhangi bir risk yaratmaz; örneğin ısısını Dünya’nın çekirdeğinden elde eden hidrotermal bacalarda sıcaklık 400 °C’yi bulabilir. Canlıların dayanabildiği en yüksek sıcaklık, DNA ve protein gibi karmaşık moleküllerin kimyasal bağlarının kopmaya ve bu moleküllerin parçalanmaya başladığı sıcaklıktır. Bu nedenle aşırı sıcak ortamlarda hayatta kalabilmenin sırrı, canlının sahip olduğu ekstremozim denilen ve aşırı sıcak koşullarda da çalışabilen enzimlerde yatar. Ekstremozimlerin amino asitleri, başka enzimlerin yapısının bozulacağı ortamlarda (aşırı sıcak, aşırı tuzlu, aşırı düşük/yüksek pH vb) üç boyutlu yapılarını koruma yeteneğine sahiptir.

    Resim: Bir hidrotermal baca

       Şu an için bildiğimiz, yaşamın uzun süre devam edebildiği ve gelişebildiği en yüksek sıcaklık 122 °C’dir ve rekor Methanopyrus kandleri (Strain 116) isimli bir arkeye aittir (Kaynak). Hemen arkasından da Geogemma barossii (Strain 121) isimli bir diğer arke gelir. Hidrotermal bacalarda keşfedilen bu tek hücreli mikroplardan Strain121’in 130°C’de ölmese de üremesinin durduğu, sıcaklık normal değerlere getirildiğinde de yeniden üremeye devam ettiği saptanmıştır. Tardigradlar (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacak) ise 151 °C’de birkaç dakika hayatta kalabilir. 

    Resim: Methanopyrus kandleri 

     KURAKLIK

       Dünya’daki canlılık açısından en vazgeçilmez şey sudur. Bütün hücreler kimyasal reaksiyonları ve hücre zarlarının sağlamlığı için suya gereksinim duyar ve birçok hayvan için kuraklık, ölüm demektir. Fakat bazı istisnai hayvanlar (bunlara kserofilik canlılar deniyor) kriptobiyoz aşamasına geçerek, sabırla kuraklık dönemlerinin geçmesini bekler (kriptobiyozun bu türüne anhidrobiyoz denir).

       Tardigradlar, rotiferalar (tekerlekli hayvanlar), yuvarlak solucanlar (nematodlar), bazı karideslerin larvaları (örneğin Artemia salina) ve bir sinek türü kendilerini kurutup bir topak haline getirerek kuraklığın geçmesini bekler. Birçok liken ve yosun türü, kaktüsler, bazı mantar (örneğin Trichosporonoides nigrescens) ve bakteriler ve yüzlerce tohumlu bitki türü de aynı şekilde kuruyarak, yıllarca ve hattâ bazen on yıllarca koşulların iyileşmesini bekler. 

    RADYASYON

       Radyasyon direnci, yüksek oranda iyonlaştırıcı radyasyon (ışınım) varlığında yaşayabilen canlılara ait bir özelliktir. Yapılan çalışmalar çok sayıda böcek, bitki ve solucan türünün radyasyona dirençli olduğunu göstermiştir. Bir nükleer savaşta hamamböceklerinin dünyayı istila edecek kadar radyasyona dayanıklı olduğu efsanesi bu bilgilerin ışığında çöker; hamamböcekleri gerçekten de birçok omurgalıya göre radyasyona daha dayanıklıdır, ama ondan çok daha dayanıklı böcek türleri mevcuttur (örneğin meyve sineği ve Braconidae familyası).

     
       Bu alanda rekor Thermococcus gammatolerans isimli bir arkeye aittir. Bu süper canlı için öldürücü doz 30.000 Gy’dir; bu sınır insanlar için 4-10 Gy, fareler için 4,5-12 Gy, Alman hamamböceği için 60-150 Gy, meyve sinekleri için 640 Gy, Braconidae familyası (parazitik eşek arısı türlerini kapsar) için 1800 Gy, Tardigrad için 5000 Gy, Deinococcus radiodurans için 15.000 Gy’dir. 

       Şimdi gelin, süper canlılardan bazılarına kısaca göz atalım… 

    Tardigrad

    – Siz keyfinize bakın; ben uzayda da yaşayabilirim… 

       Tardigrad (su ayısı) başka herhangi bir hayvanı öldürebilecek ekstrem koşullarda yaşayabilen ilginç bir hayvandır ve şu an için saydığımız başlıkların hemen hepsinde (radyasyon direnci hariç) rekoru elinde tutmaktadır. Kıvrılıp metabolizmasını “kapatarak” (normal metabolizmasının %0,01’ine düşürerek) şartların iyileşmesini bekleme yeteneği (kriptobiyoz) sayesinde Dünya’da hemen her yerde, her koşulda, hattâ uzayda bile hayatta kalabilir. 

       2007 yılında susuz bırakılarak uzaya gönderilen Tardigradlar, uzayın oksijensiz boşluğunda -üstelik dondurucu bir soğukta- güneş ışınlarının radyoaktif etkisine karşı göğüs gererek, “uzay ortamında sağ kalmayı başaran ilk hayvan” olma ünvanına erişmiştir (bunu başaran bakteri sporları ve likenler vardır, ama hayvanlar alemindeki ilk ve tek canlı Tardigrad’dır). 

       Rapor edilen bir vakadaysa, 120 yıllık bir Tardigrad örneğinde bacak hareketine rastlandığı bildirilmiştir; fakat bu durum genel anlamda “hayatta kalmak” olarak değerlendirilmediği için susuzluğa dayanabilme süreleri şimdilik 10 yılla sınırlandırılmıştır. (Aşırı soğuk koşullarda vücutlarındaki su oranını %85’ten %3’e düşürebilirler; böylece donarken genleşen suyun vücutlarını yırtıp parçalamasını engellemiş olurlar.) 

       Hayatta kalabildikleri sıcaklık 151°C ile -273°C arasında değişir. 

       Vakumlardaki çok düşük basınca ve atmosferik basıncın 1200 kat fazlasındaki basınçlara göğüs gerebilir; hattâ bazı türleri 6.000 atm.’lik basınca (en derin okyanus çukurlarındaki basıncın neredeyse 6 katı) bile dayanabilir. 

       İnsanlar  için öldürücü olan radyasyon dozunun 1000 kat fazlasına dirençlidir (insanlarda öldürücü doz 5-10 Gy’dir). 5.000 Gy (Gama ışınları) ve 6.200 Gy (ağır iyonlar) olan ortalama öldürücü dozlara [belli bir sürede popülasyondaki bireylerin yarısını öldürecek doz] kadar yaşamını sürdürebilir. Bu başarılarını da yine kuraklık döneminde çektikleri numaraya borçludurlar (vücutlarındaki su oranını düşürmek); bu yolla iyonlaşma radyasyonu için gerekli olan tepkenleri azaltmış olurlar. Daha bitmedi… Su dengeleri normal haldeyken, kısa dalgalı UV radyasyonuna da diğer hayvanlardan daha dayanıklıdır; bunun sebebi DNA’larında meydana gelen değişiklikleri etkili bir şekilde tamir edebilme yeteneklerinde yatar. Bu canlıyla ilgili daha fazla bilgi almak için tıklayın.

    Thermococcus gammatolerans

    – Radyasyon mu? O da neymiş… 

       Bir arke olup, yukarıda da bahsi geçtiği üzere şimdilik bildiğimiz radyasyona en dayanıklı canlıdır; bu canlı için öldürücü radyasyon dozu 30.000 Gy’dir (bir insanı öldürmek için 5 Gy’lik doz yeterlidir). Diğer canlıların aksine T. gammatolerans’taki hücre sağkalımı, canlının büyüme evresindeki koşullara bağımlı değildir; fakat ideal koşulların ve besinin eksikliği halinde radyasyon direncinde azalma olabilir.

       Bu arke, zarar görmüş kromozomlarını herhangi bir kayba uğramaksızın hızla tamir edebilir. Kromozomal DNA tamir sistemi göstermektedir ki gelişmenin durağanlık evresindeki hücreler, DNA’yı katsal büyüme evresindeki hücrelere kıyasla çok daha hızlı bir şekilde yeniden yapılandırmaktadır. 

    Deinococcus radiodurans

    – Conan’a radyasyon işlemez… 

       Dayanıklılığı nedeniyle Guinness Rekorlar Kitabı’na bile giren ve “Bakteri Conan” takma adıyla anılan D. radiodurans’ın genom tanımlanması 1999 yılında yapılmıştır. Radyasyona dayanıklı olan süper canlılar sıralamasında 15.000 Gy’lik dozla ikinci sıradadır.

       Çok özgün ve önemli bir yeteneğe sahiptir; hem tek hem de çift sarmal yapılı DNA’yı tamir edebilir. Bir mutasyon ortaya çıktığı zaman onu bölmeli ve halkaya benzer bir yapının içine sokar ve içerdeki hasar görmüş DNA’yı bölmenin dışındaki nükleotidlerle birleştirerek kolaylıkla ve çok hızlı bir şekilde tamir eder.

    Halicephalobus mephisto

    – Derinler benim meskenimdir… 

       2011 yılında keşfedilen ve bir tür nematod (yuvarlak solucan) olan H. mephisto yüksek sıcaklıklara dayanabilir ve karbon tarihleme yöntemlerinden elde edilen bilgilere göre 3.000-12.000 yıllık yer altı sularında yaşar. Ayrıca çok düşük oksijen seviyelerine sahip sularda da yaşamını sürdürebilir. Yüksek ısıya ve ezici basınçlara dayanabilen “en derin” canlıdır (yeryüzünün yaklaşık 1600 metre altında yaşar), dolayısıyla zifiri karanlıkta bile yaşayabilir. 

    Sıçrayan Himalaya Örümceği (Euophrys omnisuperstes)

    – Yüksekler benden sorulur… 

       Dünya’nın en derin yerlerinde yaşayan H. mephisto’nun aksine, isminin anlamı “her şeyin üzerinde duran” anlamına gelen bu örümcek türü Dünya’nın en yüksek yerinde yaşayan canlıdır; Everest Dağı’nda 6700 metre irtifaya kadar hayatta kalabilmektedir. Dolayısıyla dondurucu soğuklara ve düşük basınçlara dayanıklıdır. Ayrıca açlığa da oldukça dayanıklıdır; bu örümceğin bulabileceği tek besin kaynağı, şiddetli rüzgarların etkisiyle dağın tepelerine doğru sürüklenen ufak böceklerdir. 

    Kırmızı yassı kın kanatlı böcek (Cucujus clavipes puniceus)

    – Bana soğuk işlemez… 

     

       Kınkanatlılar takımına dahil olan ve Cucujidae diye de isimlendirilen familyada yer alan bir türdür. Kanada ve Alaska gibi kuzey kutup bölgelerinde yaşar ve -150 °C’de bile hayatını sürdürebilir. Bu başarısını, kanının kristalleşmesini engelleyen bir antifriz proteinine (AFP) borçludur. Ayrıca kanında bulunan gliserol da donmayı engelleyici bir rol oynar. 

    Pompei Solucanı (Alvinella pompejana)

    – Serin sulardan kızgın kumlara…

      Denizin derinliklerinde, sadece Pasifik Okyanusu’ndaki hidrotermal bacalarda yaşar ve en ilginç özelliği şudur: Kuyruğu 80°C sıcaklıktaki bacanın içinde dururken, tüy şeklindeki kafasını bacadan çıkararak 22°C’lik suda avlanabilir; yani vücudunun iki yarısı arasında yaklaşık 60°C’lik bir fark bulunabilir (ve bu durumdan da gayet memnundur).

       Bilim insanları Pompei solucanlarının 80°C gibi yüksek ısılarda, üstelik de bu iki aşırı uç arasında nasıl yaşayabildiğini araştırmakta; bunun için de solucanla simbiyotik bir ilişki içinde olan ve onun sırtında yaşayan bakterileri incelemektedir. (Pompei solucanı sırtındaki ufak bezlerden, bu bakteriler için besin kaynağı olan bir mukus salgılar; buna karşılık bakteriler de solucanın sırtını boylu boyunca kaplayarak onu aşırı ısı değişimlerine karşı koruyor olabilir.) 

    Mummichog (Fundulus heteroclitus)

    – Siz şartları değiştirin, ben adapte olurum… 

       Birçok balık türü ya tatlı, ya da tuzlu suda yaşar ve yanlış ortama alındığında ölür. Az sayıda balık türüyse çok geniş bir tuzluluk aralığını tolere edebilir ki bunlara euryhaline canlılar denir; Mummichog içlerinde belki de en euryaline olandır. Bir litre deniz suyu 35 gram tuz içerir, ama mummichoglar tatlı suda veya litre başına 110 gram’dan fazla tuz içeren sularda da gayet mutludur. 

       Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşayan bu balık türü oksijensizliğe, kirliliğe, ısı (6 °C  ile 35 °C arası) ve tuzluluk değişimlerine dayanıklılığıyla ünlüdür; ayrıca çok düşük oksijen seviyelerinde, çok çeşitli toksinlerin varlığında ve çevre kirliği nedeniyle aşırı derecede bozulmuş olan ekosistemlerde bile yaşayabilir. Kısacası, yaşadığı suyun tatlı veya tuzlu, soğuk veya sıcak, temiz veya kirli olması onun açısından bir fark yaratmaz. Mummichoglar bu nedenle evrimsel, embriyolojik, fizyolojik ve toksikolojik araştırmalarda çok popüler bir ilgi alanıdır; gen ekspresyonundaki çeşitliliklerin, değişik ortamlarda meydana gelen fizyolojik birikim ve evrimsel uyarlanım üzerindeki etkisini anlamak için de sıkça kullanılan deneklerdir. Ayrıca uzaya gönderilen (1973) ilk balık türüdür.

       Mummichog’un başarısı, çok sayıda genini çevre koşullarına göre etkinleştirme veya etkisiz hale getirme kabiliyetinden ileri gelir. Örneğin tuzlu sudan alınıp tatlı suya konulduğunda, bu değişimle başa çıkmak için 498 genini açabilir veya kapatabilir; sadece 72 saat içinde yeni ortamına tamamen uyum sağlamış olarak hayatına devam eder (Kaynak). Bu geniş genetik seçenek yelpazesi sayesinde mummichoglar yeni ortamlarına uyarlanarak hızla evrilebilir. 

       Bir başka deneyde uzaya gönderilen mummichoglar, 3 hafta içinde ağırlıksız yaşam koşullarına uyarlanarak evrim geçirmiş; yolculuk sırasında yumurtadan çıkan yavrular da bu koşullara uyarlanmış olarak doğmuştur. 

    Turritopsis dohrnii

    – Ölümü baypas ederim… 

     

       “Dünyada ölümsüz olan tek canlı” sıfatıyla ünlenen bu ilginç hayvan hakkında ayrıntılı bilgi almak için tıklayın

    Ekstremotroflar

    – Sizin diyetiniz bizi ilgilendirmez…

       Bunlar Dünya’da yaşayan canlılar için genel anlamda besin maddesi olarak kabul edilmeyen maddelerle beslenen canlılardır ve bu ilginç özellikleri bakımından listemize dahil edilebilirler. Örnek olarak Pestalotiopsis microspora (poliüretanla beslenen bir mantar türü), Halomonas titanicae (pas yiyen bakteriler), Geotrichum candidum (normal organik diyetine ek olarak CD’lerin içeriğindeki verilerle de beslenen bir mantar türü), bazı Flavobacterium suşları ve Pseudomonas aeruginosa (naylon yiyen bakteriler) ve litotroflar (enerjilerini inorganik maddelerden, indirgenmiş mineral kökenli bileşiklerden elde eden mikroplar) sayılabilir. 

       Litotroflar kemolitotrof (hidrojen, sülfür, demir veya anaerobik amonyak oksidasyonu -amannox- yapanlar ve nitrifikasyon yapanlar) ve fotolitotrof (enerjisini ışıktan sağlayan ve inorganik elektron donörlerini sadece biyosentetik reaksiyonları için kullanan canlılar) şeklinde iki gruba ayrılır.

     Endolitler

    – Taşların korunaklı derinliklerinde yaşam… 

       Bunlar taşların, mercanların, hayvan kabuklarının veya taşlardaki mineral tanecikleri arasında yer alan gözeneklerin içinde yaşayan canlılardır (arkeler, bakteriler, mantarlar, likenler, algler veya amipler). Birçoğu süper hayvanlar listesine alınabilecek ekstremofillerdir. Yaşam alanları itibariyle UV ışınlarından korundukları için Dünya’daki yaşamın kökeni ve dünyadışı yaşam araştırmalarında, Mars ve benzeri gezegenlerdeki endolitik ortamların dünyadışı yaşam için uygun koşulları sağlayabileceği üzerinde duran astrobiyologlar açısından büyük önem taşırlar. Bu canlılar aynı zamanda da litotroftur (enerjisini inorganik maddelerden, indirgenmiş mineral kökenli bileşiklerden elde eden mikroplar) ve demir, sülfür veya potasyum ile beslenirler.

       Bütün bu canlılara ek olarak, yaşayan fosil olarak da tabir edilen ve gezegenimizde çok uzun süredir hayatta kalmayı başarmış olan canlılar vardır. Bunları da kıyametin süper canlıları arasına (listenin sonlarına almak kaydıyla) sokabiliriz. Bazıları bildiğimiz beş yok oluş döneminin beşini de atlatarak günümüze kadar gelebildiğine göre (örneğin dallıbacaklılar şubesinden Lingula), bundan sonra oluşabilecek zor koşullar altında da aynı başarıyı göstermeleri olasıdır. Hayvan, mantar, bitki ve bakteri türlerinden bazıları bu sınıfa girer. (Not: “Yaşayan fosil” tabiri, söz konusu canlının evrim geçirmediğini veya evriminin durduğunu düşündürmesi açısından bazı bilim insanları tarafından eleştirilmektedir. Yaşayan fosil kabul edilen canlıların bile çok yavaş ve az miktarda da olsa evrim geçirdiğini bildiğimiz için, bu terimi  hatalı bir algıya sebep olmadan kullanmak gerekiyor.)

    Homo sapiens (?)

    – Biz var ya biz… 

     

       Biz insanlar birçok açıdan diğer canlılardan farklıyız; kültürel evrime sahip olan bildiğimiz tek canlı türüyüz. Bilim insanları bu ayrıcalığımızı, nev’i şahsına münhasır beynimize ve onun geçirdiği evrime bağlıyor. Bizler biyolojik kalıtım faktörü olan genlerimize ek olarak, dil yeteneğimiz nedeniyle memlerimizin de güdümünde yaşayan; gelişen, kültürü biriktiren ve bunu sonraki nesillere aktarabilen tek türüz. Dünya’yı ve elimizin ulaştığı her habitatı istediğimiz biçimde değiştirerek kendi türümüz için yaşanabilir bir yer haline getirebiliriz; gezegenin geri kalanı için çoğu zaman iyi bir haber olmasa da gerçek bu. Dünya’yı hepten yok etme, yok etmekte olduğumuz Dünya’yı düzeltip eski haline getirme, bir “kıyamet” durumunda olaya önceden veya o esnada müdahale ederek tüm gezegeni kurtarma veya yaşanabilir başka gezegenler bulma gücüne sahibiz. Bu gücü kötüye kullanıp kullanmamak da yine bizim elimizde. Dolayısıyla türün hayatta kalmasından bahsediyorsak, sahip olduğumuz bu yetenekler nedeniyle bizim de listeye eklenmemiz gerektiği açık. Listede olmanın verdiği bu özgüveni aklımızın bir köşesinde tutup, gezegenimizi ve üzerinde yaşayan tüm canlıları kucaklamanın yolunu bulacağımızı umuyorum. Umuyorum; ama bu konuda umutlu muyum? Cevabı her iki yöne de çekilebilecek bir soru bu.

    Resim: Camille Rose Garcia – The End is Near

    Yararlanılan Kaynaklar:

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • İslamcılardan “ateist blog yazarlarını öldürün!” talebi

       Geçen hafta Dakka’da Ahmed Rajib Haide isimli anti-İslamcı blog yazarı, İslamcılar tarafından dövülerek öldürülmüştü. Hükümet bunun ardından, toplumsal gerginliği artıranlara karşı sert tedbirler alınacağını söyleyerek, gazetecileri ve blog sahiplerini Muhammed’e hakaret eden yazılar yayınlamamaları konusunda uyarmıştı. (Dikkatinizi çekerim, uyarılanlar cinayeti işleyenler değil, kurbanlar!)

       Geçtiğimiz Cuma günü de yine Bangladeş’te çıkan olaylarda yüzlerce İslamcı polisle çatışmaya girerek, “ateist blog yazarlarının” öldürülmesini talep etti. Cuma namazından çıkan yobazların (bilmem bu benzerlik size tanıdık geldi mi) şehir merkezlerinde gerçekleştirdikleri eylemde 4 kişinin öldüğü, yaklaşık 200 kişinin de ağır yaralandığı bildirildi. Bunlardan 20 tanesi gazetecilerden oluşuyor. 

       Bu tür din içerikli eylemlerde benim en çok dikkatimi çeken, güya inanılan dinin ilkeleriyle ters düşen davranışlar değil (ki gerçi bu durumda karşımızda “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diye emreden bir din olduğu için bu söylem zaten geçerisz hale geliyor), insanların yüzüne yansıyan katıksız nefret ifadesi… Adeta “din size insanlığınızı unutturup bunları yaptırabilir” sözünün vücut bulmuş halidir bu ifade. Fazla söze gerek yok. Bir barış, adalet ve hoşgörü dini: İSLAM. 

  • Yeni Başlayanlar İçin Doğal Seçilim


       “Yeni Başlayanlar” serisine ait bu bölümde, evrim karşıtlarının kavramakta zorlandığı “doğal seçilim” süreci herkesin anlayabileceği bir sadelik ve basitlikte anlatılıyor; bu arada artık aşina olduğumuz birtakım yaratılışçı argümanlara da kısaca cevap veriliyor. Ayrıca biyoloji alanında artan bilgilerimizin ışığında, evrim teorisinin Darwin’den bu yana geçirdiği değişim de kısaca ele alınıyor.

    Serinin diğer bölümleri: 

    Okuma önerileri:

    Video önerileri: 

     

  • İslam tarihinde bilim ve felsefenin sonu

       Müslümanların övünçle tekrarladığı bir cümle vardır: “İslam bilim adamlarının bilim dünyasına katkıları çok büyüktür!” 

       Bu videoda Neil deGrasse Tyson durumun hiç de böyle olmadığını, bilime gerçekten yapılan katkının sadece 300 yıl süren kısacık bir dönemden ibaret olduğunu anlatıyor. 12. yüzyıla gelindiğinde başta Gazali gibi alimler tarafından o kısacık dönem sonlandırılıyor, bu konuda henüz bir değişiklik-gelişme yaşanmış da değil. Gazali’nin deyimiyle ‘içtihad kapısı’ (din sayesinde) kapanmıştır. Bundan sonra felsefe ve bilim yapmak anlamsızdır, hatta günahtır. Kendisine çok şey borçluyuz gerçekten(!) 

       İbn-i Sina, İbn-i Rüşdi, İbn-i Heysem, Fergani, Hayyam ve Biruni gibi önemli isimler, videoda bahsi geçen bu kısacık 300 yıllık dönemde karşımıza çıkar. Bu önemli isimlerin hakkını vermek gerekiyor. Onların ve belki onlardan sonra gelebilecek olan (ama bu sebeple gelemeyen) bilim ve felsefe insanlarının önlerinin nasıl kesildiğini bilmeden, bu isimleri onore etmeye çalışan bir kişi, tam tersine onlara ve savundukları şeylere saygısızlık etmektedir. 

  • En eski diş ağrısı

        275 milyon yıllık sürüngen fosilinde çene enfeksiyonu bulundu. Şu anda Oklahoma olan yerde yaşamış olan bu sürüngenin fosili, paleontologlara en eski diş ağrısı ile ilgili bilgi veriyor.

       Toronto Mississauga üniversitesinin bölüm başkanı Prof. Robert Reisz’ın önderliğindeki ekip, paleozoik döneme ait karaya uyum sağlama aşamasında olan bir sürüngen fosilinde ağız içi enfeksiyona bağlı olarak gelişen çene kemiği defekti kanıtları buldu. Araştırma bulguları, Naturwissenschaften – The Nature of Science dergisinde yayınlandı. Bu keşif ile ortaya çıkarılan çene enfeksiyonu daha önce 200 milyon yıl yaşındaki bir kara omurgalısında bulunan diş hastalığını tarihsel olarak geçti. Reisz şöyle konuştu: “Bu fosil sadece diş hastalıklarına bakış açımızı değiştirmiyor, çeşitli canlıların etobur ve otobur olarak evrimleşme süreçlerinde ne tür diş hastalıklarına yatkın oldukları hakkında da önemli bilgiler veriyor. Bu durumda, söz konusu insanlar olduğunda diş hastalıklarına yatkınlık artmış olabilir.” 

      275 milyon yıl yaşındaki Labidosaurus hamatus isimli bu sürüngenin çenesi çeşitli incelemelere tabi tutuldu. Örneklerden biri özellikle dikkat çekiciydi çünkü bazı dişler eksikti ve çene kemiğinde de erime vardı. CT sonuçlarının da yardımıyla geniş bir enfeksiyonun varlığı ortaya çıkarıldı. Bunun sonucunda dişler düşmüş ve abseler oluşarak kemik yıkımı ve kaybı gerçekleşmişti. 

    Resim: Bu fosil kayıp dişleri, kemik defektini ve dental hastalıkları gösterir. Paleozoik döneme ait bir sürüngendeki osteomyelit (çene enfeksiyonu), bakteriyel enfeksiyona ve bu enfeksiyonun evrimsel sürecine kanıt teşkil eder. (Credit: Reisz R.R. ve Naturwissenschafte)   

       Gelişmiş sürüngenlerin atalarının pek çoğu evrim sürecinde sudan karaya geçişte karaya uyum sağlamaya çalışırken, karadaki başka canlılarla veya yüksek lifli bitkilerle beslenebilmek için kafa kemiklerinde ve diş yapısında değişiklik geçirerek evrildi. Bazı hayvanlardaki ilkel dental yapı olançeneye gevşekçe tutunmuş ve sürekli olarak yenilenen yapı (süt dişlenmesine benzer bir oluşumdu ama ömür boyu bir yenilenme söz konusuydu) bazı hayvanlarda değişti. Dişler çene kemiğine daha sıkı tutundu ve diş yenilenmesi ya azaldı; ya da tamamen ortadan kalktı. Yediklerini çiğneyebilmeleri ve dolayısıyla besin emiliminin artması ile bu değişim, bazı ilkel sürüngenler için oldukça avantajlı oldu. Labidosauris ve akrabalarının oluşturduğu türlerin küresel yaygınlığı ve dayanıklılığı, bu değişimin evrimsel bir başarı olduğunu gösterir. 

       Ancak Reisz ve ekibi dişlerin yenilenme özelliği kaybedildikçe, çene enfeksiyonu riskinin ve dolayısıyla diş hastalıklarına yatkınlığın da arttığını düşünüyor. Artık ömürlük olan, yani yenileriyle yer değiştirmeyen bu dişlerin uzun süreli kullanım sonucunda aşınması ve dişin iç kısmı olan pulpanın açığa çıkması; pulpanın da ağız içi bakterilere daha uzun süre maruz kalıyor olması nedeniyle enfeksiyona yatkınlık artmıştır. Diğer yandan dişleri sürekli yenileriyle yer değiştirerek yenilenen canlılarda böyle bir dezavantaj yoktu. 

       Reisz insanların oral enfeksiyonlara yatkınlığının, ete ek olarak bitkileri de beslenme diyetine sokan ilkel sürüngenlerin durumuyla benzerlik gösterdiğini belirtiyor: “Bulgularımıza göre, insanlarda sadece 1 kez yenilenen diş gelişimi yapısı (süt ve daimi dişler), getirdiği bariz avantajların (çok daha çeşitli türde gıdayla beslenebilmek gibi) yanı sıra, enfeksiyona yatkınlığa da sebep olmuştur.”

     

    Kaynak makaleRobert R. Reisz, Diane M. Scott, Bruce R. Pynn, Sean P. Modesto. Osteomyelitis in a Paleozoic reptile: ancient evidence for bacterial infection and its evolutionary significance. Naturwissenschaften, 2011; DOI:10.1007/s00114-011-0792-1

    Bu yazı, Toronto Üniversitesinden sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily tarafından hazırlanıp 18.04.2011’de yayımlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir: