Kategori: Bilim

  • Derin Beyin Stimülasyonu

        Derin Beyin Stimülasyonu (Deep Brain Stimulation, DBS) tekniğiyle hastaların beyinlerine yerleştirilen beyin pacemaker’ları sayesinde, başta Parkinson olmak üzere bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların tedavisi yapılmaktadır. Aşağıdaki bağlantıda izleyeceğiniz videoda, bir depresyon hastasına uygulanan tekniğin sonuçları görülüyor. “Ruh” kavramına bir de bu açıdan bakın: Videoda anlatılan tekniklerle insanların kişiliğinin (ruhunun) değişebildiğini görünce, dinlerin öne sürdüğü cezalar, ödüller, özgür irade vs hepsi uçup gidiyor. 

      Video, BBC Visions of the Future serisinin 1. bölümündendir.  

     

          Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

                           

  • Canlılarda doğal cinsiyet değişimi

       Bildiğiniz gibi, hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran, yani çift cinsiyetli olan canlılara hermafrodit adı verilir. Hermafrodit canlılar eşeyli üreme gerçekleştirir; bu anlamda, erkek gametin varlığını gerektirmeyen bir eşeysiz üreme şekli olan partenogenez ile karıştırılmamalıdır. Zoolojide hermafroditizmin iki çeşidi vardır:

     1. Eş zamanlı hermafroditizm: Dişi ve erkek organların aynı anda tek bir yetişkin canlıda bulunması. Eş zamanlı hermafroditler her iki cinsiyete ait üreme organlarına sahip oldukları için istedikleri türdeşleriyle çiftleşebilir; bu da onlara büyük bir üreme avantajı sağlayarak, türün devamlılığını olumlu yönde etkiler.

     2. Ardışık hermafroditizm: Eş zamanlı hermafroditlerin aksine, bazı canlıların doğduklarında sahip oldukları cinsiyet yaşamlarının belli bir noktasında değişir; işte bu olaya ardışık hermafroditizm denir. 

       Ben bu yazıda doğal cinsiyet değişimleri sınıfına giren ve bitkilerin yanı sıra bazı balık türlerinde ve gastropodlarda (karından bacaklılar; yani salyangozlar ve sülükler) da gözlemlenen bu ilginç fenomenden bahsedeceğim. Yazının sonlarına doğru da şahsen benim çok ilgimi çeken bir konuya; bu fenomenin canlılar aleminde neden bu kadar ender görüldüğüne değinmek ve bilim insanlarının bu konudaki mevcut yaklaşımlarını ele almak istiyorum.

       Ardışık hermafroditizm, erkekten dişiye (protandri) veya dişiden erkeğe (protojini) dönüşüm şeklinde olabilir ve normal bir anatomik süreçtir. Bu yolla cinsiyet değiştiren balıkların sadece dış görünüşleri değil, üreme organları ve fonksiyonları da değişir. Bazen de “iki yönlü” cinsiyet değişimi gözlemlenir, ki bu durumda canlı hem erkek hem de dişi üreme organlarına sahip olduğu halde ömrünün farklı evrelerine bağlı olarak dişi veya erkek özellikleri sergileyebilir. 

       Daha da ilginç olanı, bazı canlıların bu işi bir adım daha ileri götürüp ikinci bir cinsiyet değişimi daha yapabilmesidir. Bu gruba giren güncel bir örnek, nesli tükenmek üzere olan bir Akdeniz salyangoz türüdür: Patella ferruginea. Bu deniz salyangozunun erkekten dişiye dönüştüğü biliniyordu ama sonradan tekrar erkeğe dönüşebildiği yeni keşfedilmiştir. [Kaynak] 

    Resim: Patella ferruginea 

       Şimdi gelin, ardışık hermafrodit canlılara örnekler vererek onlara biraz daha yakından bakalım.

    • Erkek olarak doğan ve sonradan dişiye dönüşen (protandrik) türler: Palyaço balıkları, Coeloplana gonoctena (Taraklılar şubesine ait bir canlı), bazı yassı solucanlar (Hymanella retenuova ve Paravortex cardii) ve bir kelebek türü (Papilio polyxenes) bu gruba girer. 

    Resim: Papilio polyxenes (üstteki erkek, alttaki dişi) 

       Palyaço balıklarının oldukça iyi yapılanmış, anaerkil bir toplumsal düzenleri vardır. Baskınlığı belirleyen şey vücut büyüklüğüdür; her zaman en büyük olan dişi grubun lideridir, ikinci en büyük olansa erkektir. Grubun geri kalanı işlevsel üreme organlarına sahip olmayan ve dolayısıyla da üremeyen küçük balıklardan oluşur. [Kaynak] Dişi ölürse, erkek kilo alarak grubun yeni dişisi haline gelir. Üremeyen balıklar içinden en büyük olanı da cinsel açıdan olgunlaşarak grubun yeni erkeği olur. [Kaynak]

     

      

    • Dişi olarak doğan ve sonradan erkeğe dönüşen (protojinik) türler:

       Doğada yaşayan balıklar arasında en yaygın görülen hermafroditizm türü budur (ardışık hermafrodit olan balık türlerinin neredeyse %75’i protojiniktir.) Bu süreçte erkeğin doğurganlığı, dişininkinin aksine yaşlandıkça artar. 

       Bazı balık familyaları [Labridae-lapinler, Serranidae’den lahos ve orfoz türleri, Sparidae-mercan balıkları, Synbranchidae-bataklık yılan balıkları, Scaridae-papağan balıkları, Pomacanthidae-melek balıkları, Gobiidae-gobiler, Elacatinus familyası, Lethrinidae’ye ait imparator balıkları], tespih böcekleri (Cyathura polita ve C. carinata), Tanaidacea takımına ait Heterotanais oerstedi, bazı derisidikenliler (Asterina pancerii ve Asterina gibbosa) ve Rana temporaria isimli bir kurbağa türü bu gruba girer. 

    Resim: Bir lapin türü,Thalassoma lunare 

    Resim: Asterina gibbosa 

       Lapinler protojinik canlılar arasında en çok incelenen balık türüdür. Lapinlerde baskın erkeğin ölmesi halinde haremdeki en büyük dişi, erkeğe dönüşerek haremin yeni sahibi olur. Bir tür lapin olan Pimelometopon pulchrum popülasyonlarında, erkeğe dönüşen dişinin yumurtalıkları dejenere olur ve gonadlarda sperm üretilir. Gonadların genel yapısı yumurtalığa benzer; ama üretilen sperm kanallar aracılığıyla taşınır. Buradaki cinsiyet değişimi yaşa bağımlıdır; örneğin P. pulchrum türünün dişisi 4 yaşına kadar erkeğe dönüşmez. 

    Resim: Pimelometopon pulchrum

    • Çift yönlü cinsiyet değişimi: Bu gruba giren balık türleri, popülasyonlarındaki sosyal hiyerarşi değiştiğinde, orijinal cinsiyetleri ne olursa olsun tek bir ilkeye göre cinsiyet değiştirir: Eğer balık başka bir balığın emri altına giriyorsa erkeğe, baskın özellik gösteriyorsa dişiye dönüşür.

      Resim: Lythrypnus dalli
       

       Gobiidae familyasına ait Lythrypnus dalli isimli bir balık türü bu gruba girer. Ayrıca mantar mercanlarının da çift yönlü cinsiyet değiştirebildiği saptanmıştır; bunun çevresel veya enerjiyle ilgili kısıtlar nedeniyle meydana geldiği ve canlının evrimsel uyumluluğunu (fitness) arttırmaya yönelik olduğu düşünülmektedir. Aynı değişim, bazı iki evcikli (dioik) bitkilerde de gözlemlenmiştir. (* Dioik: Hermafroditlerin aksine vücudunda dişi veya erkek üreme organlarından sadece birini bulunduran, yani dişi ve erkek olarak iki ayrı bireye sahip olan canlılar. Bu terim daha çok bitkiler için kullanılır.) 

      

       Önemli olan bir diğer bilgi de, ardışık hermafroditizmin memelilerde görülmemesidir. Ancak mevcut çevresel faktörlere bağlı olarak, giderek daha fazla canlı türünün cinsiyet değiştirmesi mümkün görünüyor. (Not: Bir zamanlar hermafrodit olduğu sanılan benekli sırtlanın böyle bir özelliğe sahip olmadığını bugün biliyoruz. Bu yanılgıya, dişinin penise benzeyen klitorisi ile vajinasında yer alan ve testisleri andıran kabartıları neden olmuştu.) 

       Geçtiğimiz yıllarda çevre kirliğinin çeşitli balık ve salyangoz türlerinde yarattığı cinsiyet değişimleriyle ilgili birçok çalışma yayınlanmış ve bu kimyasalların sadece hayvanlarda değil, insanlarda da benzer etkiler yarattığı bildirilmiştir. İnsan hormonlarını taklit eden söz konusu kimyasalların, gebelikte bebeğin cinsiyetinin belirlenme sürecinde birtakım değişikliklere yol açtığı ifade edilmiştir. [Kaynak] 2004 yılında yayınlanan bir raporda, insan kaynaklı çevre kirliğinin ortaya çıkardığı atık ve kimyasalların kutup ayısı ve timsah gibi hayvanların endokrin sistemlerini etkileyerek, bu hayvanların üremesini zorlaştıran cinsel değişimlere yol açtığı ifade edilmiştir. 1998 yılında yayınlanan bir çalışmaya göre PCB isimli bir endüstriyel atık besin zincirlerinde birikerek, dişi kutup ayılarının erkekleşmesine yol açmış; ertesi yıl WWF tarafından yayınlanan bir raporda da PCB kirliliğinin spontan düşüklere ve azalan fok nüfusuna neden olduğu belirtilmiştir. [Kaynak] 

    İnsanlarda doğal cinsiyet değişimi: 

       Yukarıda anlatılan ardışık hermafroditizm sınıfına girmese de insanlarda da doğal cinsiyet değişimi gözlemlenebilir, ki bu olaya da birçok tıbbi durum neden olabilir. Bu tıbbi durumlara sahip bir bebek, doğduğunda büyük ölçüde (veya tamamıyla) iki cinsiyetten birine benziyorken; bebeğin yaşamı boyunca geçirdiği değişimler, onun büyük ölçüde (veya tamamıyla) diğer cinsiyete benzemesine yol açabilir. 

       İnsanlardaki doğal cinsiyet değişimlerinin çok büyük bir kısmı, doğumda dişiyken ergenlikten sonra erkeğe dönüşme şeklinde gelişir. Bu durum 5-alpha-redüktaz (5alpha-RD-2) veya 17-beta-hidroksisteroid dehidrojenaz (17beta-HSD-3) eksikliğine bağlıdır. Rapor edilen erkekten dişiye dönüşüm vakalarının sayısı çok azdır ve bunların etyolojisi henüz çok iyi bilinmemektedir. 

       Genetik açıdan dişi olup (iki X kromozomu içeren) konjenital adrenal hiperplazi hastalığına sahip olan bireylerde, böbreküstü bezinin kortizol ve aldosteron hormonlarını üretmek için ihtiyaç duyduğu bir enzim bulunmaz. Bu hormonların yokluğunda vücut daha fazla androjen (bir tür erkeklik hormonu) üretir; bu durum erkeksi özelliklerin erken (veya uygunsuz) şekilde ortaya çıkmasına yol açar.

       Genetik açıdan erkek olup (bir X, bir Y kromozomu içeren) Androjen Duyarsızlığı Sendromuna (AIS) sahip olan bireyler ise androjene dirençlidir; dolayısıyla bu kişiler kısmen veya tamamen dişi özelliklerine sahiptir. AIS’na Reifenstein Sendromu gibi bozukluklar da eşlik edebilir; ki bu durumda erkeklerde göğüs gelişimi gözlemlenir. 

       Ardışık hermafroditizm bütün avantajlarına rağmen doğada çok az görülür. Dolayısıyla bütün bu bilgilerin ışığında şu soruyu sormamız akla yatkındır: Neden bazı canlılar cinsiyet değiştirebiliyorken, bazıları bunu yapamaz? Daha da ilginç olan ve bilim insanlarının esas ilgilendiği soruysa şudur: Bu olay doğada neden bu kadar ender gerçekleşir? 

       2008 yılında Yale Üniversitesi’nden bilim insanları Erem Kazancıoğlu ve Suzanne Alonzo bu soruyu yanıtlamak için yürüttükleri çalışmalarda, cinsiyet değişiminin canlıya sağladığı avantajların, bu iş için ödenen biyolojik “maliyetten” genellikle yüksek olduğunu ortaya koydu. [Kaynak] Ama bu fenomenin evrimsel süreçte de desteklenmiş olduğunu ve bu yüzden enderliğinin sadece biyolojik maliyet-kazanç analizleriyle açıklanamayacağını söylüyorlar. Tabii ki bir diğer ilginç nokta da yukarıda belirttiğim gibi, ardışık hermafroditizmin memelilerde görülmemesi. 

       Cinsiyet değişiminin canlı için neden avantajlı olduğunu anlamak adına yürütülen 40 yıllık araştırma geçmişi, uyarlanımsal avantajların neler olduğunu açıkça ortaya koymuş; ama bu olayın neden çok az hayvan türünde görüldüğünün cevabını verememiştir. Alonzo’ya göre, cinsiyet değiştirmek birçok hayvan açısından kayda değer bir zaman ve enerji bedeli gerektirdiği için tercih edilmiyor olabilir. Alonzo bu işlemi, basit genetiğe sahip küçük canlılar için bir yaşamda kalma yöntemi olarak düşünebileceğimizi; ama bunun da her zaman geçerli olmadığını söylüyor. Örneğin 100 kg.’dan fazla çekebilen lahos ve orfoz türleri bu anlamda bir istisna oluşturuyor. 

    Resim: Bir orfoz türü, Epinephelus marginatus 

       Cinsiyet değiştirmenin getirdiği biyolojik maliyetin, cinsiyet değişiminin gerçekleşme sıklığı üzerindeki etkisini anlamak için Alonzo ve Kazancıoğlu’nun yürüttüğü çalışma kısaca şöyle: İki ayrı grubun (hermafrodit ve tek cinsiyetli) yaşam geçmişlerine yönelik teorik modeller oluşturuluyor (Burada Oyun Teorisi’ni iş başında görüyoruz.) Cinsiyet değiştiren “oyuncular” cinsiyet değiştirme yaşlarını değiştiriyorken; tek cinsiyetli oyuncular ürettikleri erkek veya dişi yavruların sayısını değiştiriyor. Bu grupların yaşam senaryolarının incelenmesi sonunda ortaya çıkan sonuç özetle şu: Biyolojik maliyetin yüksekliği, cinsiyet değiştirmenin enderliğini açıklamak için tek başına yeterli değildir; bu maliyetin doğada gözlemlenen türü de önemlidir. Dahası, cinsiyet değişiminin evrimsel kararlılığı, vücut büyüklüğünün sağladığı avantajın gücüne ve uyumluluk (fitness) sonuçlarına da bağlıdır. Dolayısıyla bu unsurların hem sayısal hem de karşılaştırmalı olarak ölçülmesi gerekmektedir ki bu işlemin de kendine has zorlukları vardır.

       1969 yılında Michael Ghiselin, The evolution of hermaphroditism among animals [Hayvanlarda hermafroditizmin evrimi] isimli makalesinde bu konuyla ilgili 3 model önermişti. Biraz beyin cimnastiği yapmak adına bunlara kısaca göz atalım: 

    1.Düşük-yoğunluk modeli: Ardışık hermafroditizme uygulanamadığı için üzerinde durmuyoruz. 

    2. Gen dağılım modeli: Buna göre, gen dağılımını sınırlayan faktörler popülasyonun yapısını veya genetik çevreyi etkileyebilir. Bu model ardışık hermafroditizme uygulanabilmektedir; özellikle de akrabalar arası üremenin olduğu durumlarda. Modelden çıkan sonuç, hermafroditizmin genetik değişkenliği arttırdığı ve dolayısıyla canlı için bir avantaj olduğudur. 

    3. Boyut avantajı modeli: Buna göre, canlının belli bir boyut/yaşta olması halinde üreme işlevleri daha iyi gerçekleşir. Hermafroditizmin evrim sürecinde seçilebilmesi için, küçük bireylerin belli bir cinsiyetten olduklarında daha yüksek üreme uyumluluğuna ve büyük bireylerin de diğer cinsiyetten olduklarında daha yüksek üreme uyumluluğuna sahip olması gerekir. Bu boyut-dağılım örüntüsünün olması halinde bir birey, ardışık hermafrodit bir yavru yaparak kendi uyumluluğunu arttırabilir.

    Birçok soğuk kanlı hayvanda vücut büyüklüğü ile dişinin doğurganlığı doğru orantılıdır. Bu gerçek, Ghiselin’in bugün yaygın olarak kabul edilen “boyut avantajı modeli”ni destekler. Örneğin yumurtalar spermlerden büyüktür ve dişi ne kadar büyükse o kadar fazla yumurta üretecektir; dolayısıyla büyükken dişi olmak avantajlıdır deriz. Alonzo ve Kazancıoğlu lapinlerdeki cinsiyet değişimiyle ilgili ilk karşılaştırmalı analizi gerçekleştirmiş (2010) ve ardışık hermafroditizmin boyut avantajıyla doğru orantılı olduğunu göstererek bu modeli desteklemiş; ayrıca boyut avantajının diğer avantajlardan güçlü olması halinde dioikliğin (dişi ve erkek organların iki ayrı bireyde bulunması) daha az ortaya çıkacağını belirlemişlerdir. [Kaynak] 

    Boyut avantajı modeline göre, boyut/yaş ile üreme potansiyeli arasındaki ilişkinin her iki cinsiyette de aynı olması halinde cinsiyet değişiminin gerçekleşmemesi gerekir. Bu varsayıma göre hermafroditizmin doğada çok yaygın olmasını bekleriz; ama öyle değildir. Bilim insanları ardışık hermafroditizmin böyle ender oluşunu, cinsiyet değiştiren türlerin uyumluluklarını azaltan bir maliyete bağlamaktadır. Hermafroditizmin enderliğini açıklamaya yönelik hipotezler arasında cinsiyet değişiminin enerji maliyeti, genetik ve/veya fizyolojik bariyerler ve cinsiyete özel ölüm oranları vardır. 

       Gelecekte yapılacak karşılaştırmalı çalışmalar, konuyla ilgili akılda kalan soruları aydınlatacaktır. Kazancıoğlu bu konuda şöyle diyor: “ Bir hermafroditin, ömrünün % 30’unu cinsiyet değiştirmeye harcadığı halde yine de popülasyonda var olabildiğini gördük; bu bizi çok şaşırttı. Dolayısıyla cinsiyet değişiminin, yalnızca çok büyük maliyetlerin var olması halinde tercih edilmediğini varsayabiliriz … Cinsiyet değişimi, üremeye ilişkin bazı davranışları (örneğin ebeveyn bakımını) da olumsuz yönde etkiliyor gibi görünüyor. Buna benzer genel örüntülerin incelenmesinin, hermafroditizmin neden ender olduğu konusunu aydınlatmasını umuyoruz. 

       Sizi bilmem, ama ben bu alanda yapılacak çalışmaların ortaya koyacağı cevapları heyecanla bekliyor olacağım. 

     

       Yazının içinde verilenlerin haricinde yararlanılan diğer kaynaklar: 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Evrim sürecindeki anahtar basamak laboratuvar ortamında kopyalandı

       500 milyon yıldan fazla zaman önce, Dünya’daki tek hücreli canlılar, bir araya gelerek çok hücreli kümeler oluşturmaya başladı. Bu kümeler sonunda bitkilere ve hayvanlara dönüştü. Bunun tam olarak ne şekilde olduğu, bilim insanlarının hala anlamaya çalıştığı bir konudur.

       Fakat Minessota Üniversitesi Biyoloji Ana Bilim Dalı’ndaki bilim insanları, bu anahtar basamağı tek hücreli bir canlı olan bira mayasında doğal seçilim yoluyla laboratuvar ortamında kopyalamayı başardı. Mayalar işbirliği içinde çalışan, üreyen ve çevrelerine adapte olan çok hücreli kümelere evrildi. Bu kümeler Dünya’da bugün gördüğümüz yaşam formlarının öncülleridir.

        Elde edilen başarılı sonuçlar, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) yayınının 16 Ocak 2012 tarihli sayısında duyuruldu. Yapılan çalışma, mütevaziliğine rağmen dünyadaki bütün evrimsel biyologların hayranlığını ve övgüsünü kazandı ve şimdiden 2012’nin en önemli buluşları arasındaki yerini aldı. Çalışmayla ilgili daha fazla resim görmek için tıklayın. 

       Ekoloji, Evrim ve Davranış bölümünde bulunan ve aynı zamanda makalenin de başyazarı olan Prof. Michael Travisano şöyle dedi: “Aslında çok zor olmadı ve deneyin sonunda büyük süpriz geldi. Sadece maya hücreleri, uygun bir kültür ortamı ve santrifüj aleti kullanarak yaklaşık 60 gün süren tek bir deneyle sonuç elde edebildik.” 

       Çalışmanın doktoralı araştırma görevlisi Will Ratcliff, “Bunun daha önce denendiğini sanmıyorum. Evrimsel biyolojiyle ilgili sorulara cevap ararken insanlar daha çok soruya cevap üretmeye çalışıyor, deneysel olarak cevap arayanların sayısı çok az.” dedi. 

       Ulusal Bilim Kuruluşu (National Science Foundation = NSF)’nun Çevresel Biyoloji bölümünde program yöneticisi olan Sam Scheiner, yapılan bu önemli çalışmayla ilgili şunları söyledi: “Dünyanın neden bitkiler ve hayvanlarla dolu olduğunu anlamamız için, tek hücreli canlıların neden bir grup halinde yaşamayı seçip çok hücreli canlılara evrildiğini bilmemiz gerekiyor. Bu çalışma, yüzlerce milyon yıl önce meydana gelen bu dönüşümü deney ortamında gözlemlememizi sağlayan ilk çalışmadır.” 

       PNAS’de yayımlanan makale, daha önce yazın yapılan toplantılarda hakkında biraz bilgi verilmiş olan ve evrimsel değişimin işleyişiyle ilgili önemli veriler sunan bu çalışmayla ilgili tüm detayları ortaya koyuyor. 

    Resim: Yeşil hücreler ölürken, diğer hücreler üreyerek çoğalmaktadır. Bu şekilde tek hücreli canlılar, çok hücreli kümeler oluşturmaktadır. (Credit: Will Ratcliff and Mike Travisano)

    Deney kısaca şöyle yapılmıştır: 

       Deneyde eski zamanlardan beri ekmek ve bira yapımında kullanılmakta olan bir maya türü (Saccharomyces cerevisiae) seçilmiş. Bu mayanın seçilmesindeki amaç, doğada yaygın olarak bulunması ve kolay büyümesidir. Mayalar besince zengin bir kültür ortamına ekilmiş ve 1 gün boyunca deney tüplerinde büyümelerine izin verilmiş. Daha sonra oluşan katmanları ağırlıklarına göre ayırmak için santrifüj edilmiş. Karışım berraklaştıkça, hücre kümeleri daha ağır oldukları için tüplerin dibine çökmüş. Bu çöken kümeler ayrılarak yeni bir ortama yerleştirilmiş ve yeniden büyümelerine izin verilmiş. 60 döngü sonrasında artık yüzlerce hücre haline gelmiş olan bu kümeler, kabaca dairesel kar tanelerine benzemektedir.

       Analizlerin sonunda, bu kümelerin artık sadece birbirlerine tutunan sıradan hücre grupları değil, hücre bölünmesi sonrasında da birbirlerine yapışık kalan akraba hücreler oldukları ortaya çıkmıştır. Bu önemli bir bulgudur çünkü genetik benzerlik içerdiklerini gösterir, ki bu da ortak çalışmayı teşvik eden bir özelliktir. Hücre kümeleri belli bir büyüklüğe ulaştıklarında bazı hücreler, yavru hücrelerin bölünmesine engel olmamak için apoptosis olarak bilinen “intihar” sürecine girmiştir. Yavru hücreler ancak ebeveyn hücrelerin büyüklüğüne eriştikleri zaman üreyebilmiştir.  

       “Bir hücre kümesi tek başına çok hücreli bir canlı değildir. Fakat kümenin içerisindeki hücreler birlikte çalışmaya başlayınca; yani kümedeki diğer hücrelerin üreyebilmesi için ortak başarı adına fedakarlık yapmaya ve de değişime adapte olmaya başlayınca bu durum, artık çok hücreli bir canlıya doğru evrimsel bir dönüşüm haline gelmiş olur.” diye belirtiyor Ratcliff. 

       Çok hücreli canlıların oluşması için birçok hücrenin üreme yeteneklerinden fedakarlıkta bulunması gerekir. Bu durum, hücrenin kendisini değil, organizmanın tamamının başarısını tercih ettiğini gösteren bir fedakarlık eylemidir. Örneğin insan vücudundaki bütün hücreler, sperm ve yumurtadan sonraki nesillere DNA aktarılmasını sağlayan bütünsel bir destek sistemidir. Dolayısıyla çok hücrelilik, doğası gereği aşırı derecede işbirlikçi bir yapıya sahiptir, yani canlının başarısı için hücrelerin bir arada çalışmasını gerektirir. Çok hücreli canlılarda tek bir hücre değil, canlının bütünü önemlidir ve önceliklidir. Travisano: “Doğadaki en başarılı canlılardan bazıları, ortak çalışan ve bir arada hareket eden canlılardır. Bizim çalışmamız bir bakıma bu gerçeği de ortaya koymuş oluyor.” 

       Evrimsel biyologlar, çok hücreliliğin birbirinden bağımsız bir şekilde yaklaşık olarak 25 ayrı grup halinde evrildiğini düşünüyor. Travisano ve Ratcliff, laboratuvarda bu kadar kolay gerçekleşen bir işlemin doğada neden bu kadar sık olmadığını merak ediyor. Ratcliff: “Dünyada milyonlarca yıl yaşamış olan trilyonlarca tek hücreli canlı olduğunu düşünürsek, daha fazla dönüşümün gerçekleşmiş olması beklenirdi.” 

       Hücre kümelerinin binlerce yıllık nesillerinin bulunduğu fosil kayıtları bu bilgilerin ışığında incelendiğinde, bu soru belki de yakın gelecekte çok daha net bir şekilde cevaplanabilecek. Bu fosil kayıtları şu anda Travisano’nun laboratuvarındaki dondurucuda incelenmeyi bekliyor. Dondurulmuş örnekler, birbirinden bağımsız bir şekilde çok hücreli hale gelen çoklu dallar içerdiği için, her birinde işleyen evrimsel mekanizmaların ne şekilde benzer olduğunu anlamak adına rahatlıkla kıyaslama yapılabilecek. Bu dönüşüm gerçekleşirken grupların, benzer veya farklı mekanizmaları ve genleri kullanıp kullanmadıkları ortaya çıkarılabilecek. 

       Araştırma ekibinin bir sonraki çalışması, çok hücreliliğe geçişin, kanser ve yaşlanma gibi diğer önemli biyolojik değişimlerin oluşumdaki rolünü incelemek olacak. Travisano: “Çok hücreli mayalarımız, Tıp ve Biyoloji alanlarındaki birçok önemli konuyu araştırabilmek adına değerli bir kaynak olacak.Yakın zamanda kanser gelişimi, çok hücrelilikten köken alan bir fosil olarak tanımlanmıştı. Bu da maya sistemi aracılığıyla rahatlıkla araştırılabilecek bir konudur. Benzer şekilde karmaşık yapıların yaşlanma, gelişim ve evrim mekanizmalarının kökenlerini deneysel olarak incelemek önceden imkansızken, şimdi incelenebilir hale gelmiştir.”

     

       Bu yazı, Science Daily ekibi tarafından Minnesota Üniversitesi’nden sağlanan bilgilerin ışığında yazılmıştır. 

       Makale Kaynağı: William C. Ratcliff, R. Ford Denison, Mark Borrello, and Michael Travisano. Experimental evolution of multicellularity. Proceedings of the National Academy of Sciences, January 17, 2012 DOI:10.1073/pnas.1115323109  

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir: 

    • Mayalar tomurcuklanma yoluyla eşeysiz olarak ürer. Eşeysiz üremeyle ilgili bilgi almak için tıklayın
    • Tek hücreli ortak ataya dair keşfedilen yeni fosille ilgili yazıyı okumak için tıklayın
    • Gezegenimizdeki yaşamın tarihçesiyle ilgili bilgi almak için tıklayın 

     

  • Kediler neden dört ayak üzerine düşerler?

       Kedilerin her seferinde dört ayak üzerine düşme özelliklerinin nereden geldiğini hiç merak ettiniz? Evrim Ağacı’nın kaleminden çıkan aşağıdaki yazıda, kedilerin bu süpergücü nasıl ve hangi evrimsel gerekçelerle kazandığını öğreniyoruz. 

       

       Kedilerdeki dört ayak üzerine düşme davranışına, Kedi Doğrultma Refleksi adı verilir. Yani kedilerin dört ayak üzerine düşmesi bir yetenek değil, reflekstir. Hatta sonradan kazanılan bir reflekstir. Kediler bu refleksi doğumdan 3-4 hafta sonrasına kadar kazanamazlar; 7. haftaya ulaşana kadar da düzgün bir şekilde işlemez. 7. haftadan sonra ise öğrenme tamamlanır ve kediler, tamamen bilinç dışı bir şekilde bu davranışı sergilerler. Bunun, biri elini hızla gözünüze doğru götürdüğünde göz kapaklarınızın gözünüzü korumak için kapanmasından bir farkı yoktur. Ve bu da, genel kanının aksine; doğuştan kazanılan bir refleks değildir. Yani yeni doğan insan bebeklerinde görülmez, doğumdan birkaç hafta sonra kazanılır. Tamamen bilinçsiz olarak otonom sinir sisteminin kontrolünde yaptığımız bir harekettir. Aşağıdaki videoda yer alan yüksek hızla çekilmiş fotoğraflar bunu gösteriyor: 

        Kedilerin bu hareketi başarıyla gerçekleştirmeleri için gereken minimum düşüş yüksekliği 1 metre civarındadır. 1 metrenin altındaki yüksekliklerden düşüşlerde kedi doğrulmaya fırsat bulamayacaktır (ne yazık ki evrim mükemmel değil.) Şimdiye kadarki en uç vaka, 46. kattan düşen bir kedinin ölmeden kurtulmasıdır. Bu, yaklaşık 150 metre yükseklik demektir. Elbette kurtuluşu, anatomisi sayesinde olmamıştır. Kedi bir tente üzerine düşmüş, sonra da bir manavın tezgahı üzerindeki bol yeşillik ve meyveler üzerine iniş yapmıştır. Buna rağmen kemikleri kırılmış ve veterinerler sayesinde iyileştirilebilmiştir. Bunun haricinde Journal of American Veterinary Medical Association dergisinde yayınlanan 1987 tarihli bir araştırmaya göre, ortalama 6 kat yükseklikten (20 metre kadar) düşen 132 kedinin %90’ı hayatta kalmıştır.

     

       Ancak araştırmalarla ilgili ilginç bir bulgu şudur: 4. kat ve daha aşağısından (yaklaşık 15 metre) sert zemin üzerine düşen kedilerde, yaralanma oranları oldukça yüksekken; 7. kattan daha yükseklerden (yaklaşık 22 metre ve üzeri) düşen kedilerde yaralanma oranları ciddi bir şekilde azalmaktadır. Yani kediler ne kadar yüksekten düşerse, kurtulma şansı o kadar artar (elbette bunun bir üst sınırı vardır). Buna Yüksek Bina Sendromu (High-Rise Syndrome) adı verilir. Gelişen modelleme teknolojisi sayesinde bu durumun, maksimum düşüş hızı ile kedilerin anatomik koordinasyonları arasındaki ilişkiden kaynaklandığı keşfedilmiştir. Yani kedi, maksimum serbest düşüş hızı (terminal velocity) olan 100 km/saat hıza, 22 metreden yüksek düşüşlerde ulaşabilmektedir (insan için maksimum serbest düşüş hızı 210 km/h’tir). Yani bu yükseklikten düşüşte sağ kalacak bir anatomiye sahiptir (ama sakın bunu denemeyin!). Hız ile anatomi arasındaki ilişki,  kedinin bu hıza ulaştıktan sonra düşüşünü çok daha kolay ayarlayabilmesiyle ilgilidir. Çünkü bu hızdan sonra daha fazla hızlanamaz ve sabit bir hızla düşer; bu da kendisini düşüş için ayarlamasını kolaylaştırır. 

       Bu durumun, evrimsel süreçte küçülen bedenleriyle ilgisi olduğu düşünülmektedir. Yani kediler, özel olarak 22 metre ve üzerinden düşüşlerde hayatta kalacak şekilde evrilmemiştir; bu yükseklikten düşenler daha başarılı olup hayatta kalmamış ve bu sebeple nesiller sonunda bu yönde evrim gerçekleşmemiştir. Aksine, vücutları bu yükseklikten düşüşlerde başarılı olacak şekilde, evrimsel süreç içerisinde rastlantısal olarak özelleşmiştir; halbuki ev kedileri arasında daha düşük katlardan düşmeye adapte olabilen canlılar olması daha avantajlıdır (Dünya’nın pek çok yerinde insanların oturduğu evler 4 kattan alçaktır.) Dolayısıyla insanların hep daha küçük kedigilleri seçmeleri, ev kedilerinin vücutlarının küçülmesine sebep olmuş; ancak bu küçülme düşüşlerdeki başarı oranının daha yüksek katlarda, daha fazla olmasına sebep olmuştur. Aksi yönde bir seçilim olmadığından dolayı (kediler sürekli binalardan düşmezler, bu yönde bir seçilim baskısı yok denecek kadar azdır), bu şekilde günümüze kadar gelmiştir. Ancak büyük kediler, yaklaşık 3 metre yüksekten düştükleri zaman başarıyla işin üstesinden gelebilmektedirler. Ki bu da bizi, bu refleksin evrimine getirmektedir: 

       Bu refleks, kedigillerde vahşi doğada evrimleşmiştir. Pek çok kedi, ağaçlar üzerinde yaşar veya dinlenmek üzere ağaçların üzerini tercih eder. Hatta kimi kedigil, ağaçlara tırmanıp buradaki maymunları veya tembel hayvanları avlamak üzere özelleşmiştir. Dolayısıyla ağaçlardan düşme vakaları, kedigiller arasında çok yaygındır ve bu sebeple, bu yönde gelişecek bir refleks, hayatta kalma şanslarını kat be kat arttırmaktadır. Vahşi doğada, olduğu gibi yere düşen kedilerdense, esnek olan kediler yönünde ciddi bir seçilim baskısı oluşmuş ve nesiller sonunda dört ayak üzerine düşen kedigiller evrimleşmiştir.  

        Kedilerin insanı etkileyen bu reflekse sahip olmaları yeterli değildir; bu refleksi sağlayabilecekleri anatomiye de sahip olmaları gerekir. İşte bu noktada, yine Evrimsel Biyoloji’nin açıklayıcı gücü devreye girer. Kedilerin omurgası, diğer memelilere göre uç derecede esnektir ve omuzlarında herhangi bir kemik bulunmaz. Üstelik ilginç bir evrimsel bilgi de, kedilerin kuyruklarıyla ilgilidir. Bu hareket için evcil kedilerin bir kuyruğa ihtiyaçları yoktur. Kuyruğu kopmuş kediler de bu hareketi başarıyla yapabilirler, çünkü arka bacakları, kedinin dönüşünü sağlayacak açısal momentumu kazandırabilirler. Kedilerin hala sıçramalarda kuyruklarını dengeleyici olarak kullandıkları düşünülmektedir; ancak vahşi doğadaki kadar aktif olmaması, evcil kedilerin nesiller sonunda kuyruklarını kaybedebileceklerini düşündürmektedir. Örneğin bir çita, avı peşinde 120 km/h hızla koşarken kuyruğu inanılmaz önem arz etmektedir ve kuyruktan kaynaklanacak bir aksaklık, o hızla çitanın yolundan çıkması ve savrulması demektir. Ancak evcil kediler, bu tip anatomik özellikleri neredeyse hiç kullanmazlar; ancak organların körelmesi için de yeterince nesil geçmemiştir, en eski evcil kediler bundan sadece 4.000 yıl kadar önceye gitmektedir. 

       Önce gözler ve iç kulaktan gelen sinyallerle kafa döndürülür; sonrasında ise omurga kıvrılarak düzgün düşüş pozisyonuna getirilir. Düşüşten hemen önce bacaklar düzgün pozisyona getirilir ve sırt dışarı çıkarılarak düşüş kuvvetleri azaltılır. 

       Sonuç olarak vahşi doğada ağaçlar üzerinde yaşamanın getirdiği bir evrim, günümüzde ev kedilerinde binalardan düşüşlerde hayatta kalmaya yaramaktadır. Siz yine de buna çok güvenerek kedinizi başıboş bırakmayın ve pencelerinizin kapalı olduğundan emin olun 🙂

     

     * Bu yazı Evrim Ağacı‘nın izniyle paylaşılmıştır.

     
  • İnsanın ön yargısı antik evrimsel kökene sahip

       Yale Üniversitesindeki araştırmacılara göre, başkalarına “bizler ve onlar” şeklindeki bakış açımız sadece insana özgü değil, primat kuzenlerimizle de paylaştığımız ortak bir özellik.

       Yale Üniversitesinde psikolog Laurie Santos’un başı çektiği ekipçe yürütülen deneylerin sonuçlarına göre, maymunlar da tıpkı insanlar gibi kendi gruplarına dışardan yaklaşan bireylere “yabancı” gözüyle bakıyor ve pek de hoşlanmıyorlar. Journal of Personality and Social Psychology dergisinin Mart 2011 sayısında yayınlanan araştırmada Santos bu durumu şöyle ifade etmiştir:

    “İnsanın temel davranış modellerinden birisi, insanları bizimle aynı gruptan olma veya olmamalarına göre değerlendirmemizdir. Tarih boyunca bütün anlaşmazlıklar da bu sebeple ortaya çıkmıştır; din, ırk, sosyal sınıf..ve bunun gibi gruplara göre insanlar birbirlerine önyargılı davranma eğilimindedir. Bizim merak ettiğimiz soru ise şudur: Bu grup ayrımları nerden gelir, sebebi nedir? Cevap 25 milyon yıllık evrim sürecinde yatıyor. Ve bu sadece insan toplumlarına has bir şey değildir.”

        Santos ve ekibi Porto Riko sahilindeki bir adada yaşayan rhesus macaques  türünü incelemişler. Hayvanlar, kendi gruplarından olmayan “yabancı”lara uzun süre bakma eğilimindedir.Bu maymunlara, kendi gruplarından olan ve olmayan maymunların fotoğrafları gösterilmiş, sonuç olarak da yabancı bireylerin fotoğraflarına çok daha uzun ve inceleyerek baktıkları ortaya çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu maymunların sürekli grup değiştiren bir canlı türü olması. Yani bir zamanlar A grubuna üye olan bir birey birkaç hafta sonra B grubuna geçebiliyor, buna rağmen yapılan gözlemler, 1-2 haftalık bir üye de olsa belli bir süre geçtiğinde artık onun  “yabancı” sayılmaması.Yani maymunlar bu “bizden veya onlardan” ayrımını yapıyor olsalar da, bu konuda çok daha esnekler ve yeni gelen üyelere yönelik bir update süreci içindeler. 

       Santos ve ekibi daha sonra bu maymunların, “bizden ve onlardan”  kavramlarına “iyi” ve “kötü” gibi nitelikler yükleyip yüklemediklerini araştırdı. Uzun ve zahmetli bir deney sürecinden sonra, maymunların sevdikleri ve sevmedikleri nesnelere bakışlarındaki farklılıklar IAT denilen bir test yöntemiyle ölçüldü ve sonunda maymunların dışardan olana kötü, içerden olana iyi sıfatını yapıştırdıkları ortaya çıktı.

       Kötü haber, insanla bu maymunlar arasındaki “önyargı” benzerliğinin dayandığı evrimsel sürecin oldukça eski olması, dolayısıyla önyargıyı kırma düşüncesi sandığımızdan zor olacak gibi görünüyor. İyi haber ise, maymunların bile bu konuda esnek olmaları, kısa sürede, dışardan gelmiş bir üye de olsa aralarına kabul etmeleri. Biz insanlar da bu evrimsel esnekliği kullanmayı öğrenebilirsek, daha da toleranslı ve uyumlu canlılar haline gelebiliriz belki.

     

       Kaynak makale:

       1-Neha Mahajan, Margaret A. Martinez, Natashya L. Gutierrez, Gil Diesendruck, Mahzarin R. Banaji, Laurie R. Santos. The evolution of intergroup bias: Perceptions and attitudes in rhesus macaques. Journal of Personality and Social Psychology, 2011; 100 (3): 387 DOI:10.1037/a0022459 

       Çevirip derleyen: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Uzayda sağ kalmayı başaran ilk hayvan: Tardigrad!

       Tardigradlar, Ecdysozoa üst şubesinin Tardigrada şubesini oluştururlar. Suda yaşayan bu 8 bacaklı mikroskobik hayvan, ilk kez 1773’te zoolog Johan August Ephraim Goeze tarafından tanımlanmış; 1777’de de Spallanzani tarafından isimlendirilmiştir. Spallanzani’nin seçtiği Tardigradum kelimesi “slow steppers” (yavaş yürüyenler) anlamına gelir. Bu ilginç canlılara, tıpkı bir ayı gibi yürüdükleri için “su ayısı” da denir.

       Tardigradlar en fazla 1,5 mm uzunluğa erişebiliyor. Yumurtadan yeni çıkmış bir Tardigrad larvasının boyu 0,05 mm’den daha küçük olabiliyor. Himalayalar’dan okyanusların derinliklerine kadar uzanan geniş bir yaşam alanları bulunuyor, ama en çok liken ve yosunların üzerinde görülüyorlar.

       2007 yılında bilimsel adı ‘tardigrade’ olan bu mikroskopik canlı türü, uzay ortamında sağ kalmayı beceren ilk hayvan olma ünvanına ermişti. Uzayın oksijensiz boşluğunda -üstelik dondurucu bir soğukta- güneş rüzgarlarının radyoaktif etkisine karşı göğüs germek, her yiğidin harcı değil. Bilim dünyası, tardigrade’in bu yeteneğini daha ayrıntılı biçimde incelemek için kolları sıvadı. Hafta başında bu mikroskopik astronot, NASA’nın Endeavour mekiği ile bir kez daha uzay yolculuğuna çıktı. Amaç, boyu bir milimetreyi bile bulmayan, fakat dünyanın en dayanıklı hayvan türü olarak tanımlanan ‘su ayısının’ yerküreden ayrılsa dahi yaşamayı nasıl sürdürdüğünü keşfetmekti. İtalyan Uzay Araştırmaları Merkezi tarafından desteklenen proje çerçevesinde uzay yolculuğunun organizmaları moleküler düzeyde nasıl etkilediğine dair yedi ayrı deney gerçekleştirilecek .Bilim insanları, tardigrade DNA’sının bir değişikliğe uğrayıp uğramadığını merak ediyor. Ayrıca uzayın vakum etkisi altında kalmasına karşın, aşırı susuzluğa ve kozmik ışınlara yenik düşmemeyi nasıl becerdiği araştırılacak.

     

       Tardigrad, mikroskop altında bakıldığında cüssesili bir ayıya benziyor. Karada olduğu kadar, denizde ve tatlı suda da yaşayabilen çok küçük bir hayvan. Genlerinin incelenmesi sonucu, önce tatlı suda ortaya çıkan tardigrade’in yüksek adaptason becerisiyle toprak üzerine de sıçradığı anlaşıldı.Bu küçük hayvanın, yaşam şartlarının zorlaştığı durumlarda, en temel biyolojik ihtiyaçları dışında metabolizmasını tamamen uykuya yatırarak sağ kalma becerisi geliştirdiği söyleniyor. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Evrim: Neden saldırıyorlar, nasıl savunacağız? panelinden sunumlar

     

    videoViewer

    Video List

    • [gph:kJLFpXWHwP0:Dr. Çağatay Tarhan’ın (İstanbul Üni. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü)]
    • [gph:WhDWEPnUD8k:Zelal Durmuş (Biyoloji Öğretmeni)]

     

    ‎   4.03.2012 Pazar günü İstanbul – Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yoğun bir katılımla gerçekleşen “Evrim: Neden saldırıyorlar, nasıl savunacağız?” isimli Panel/Forum’da yapılan konuşmalardan bölümler aşağıdadır. O kalabalıkta (öyle ki bizler ana salonda yer bulamadık, açılan esktra salonda projeksiyondan izleyebildik) çekimi yapan Greener Nautilus‘a da ayrıca teşekkürler. Son konuşmacının (Mustafa Kemal Erdemol) sunumu henüz yayınlanmadı, artık sunumların tamamını panel organizasyonundan bekliyoruz. Yayınlandığı zaman şu YouTube kanalına yüklenecektir, oradan takip edebilirsiniz. 

     

       1. konuşmacı : Dr. Çağatay Tarhan (İstanbul Üni. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü)

       2. konuşmacı : Zelal Durmuş (Biyoloji Öğretmeni)

        

    “Evrim bilim dünyasında bundan 200 yıl önce sınandı ve kabul edildi. Tablonun bir yanında sürekli gelişen, her gün daha nitelikli çalışmalarla insanın, doğanın tarihindeki boşlukları bir bir dolduran bilimsel bir gerçek, insanlığın ilerleme mücadelesini sırtlanan bilim insanları, eğitimciler, aydınlık çocuklar yetiştirmek isteyen anne-babalar var. Diğer tarafta ise hep aynı karanlık. Evrim karşıtlarının profili 200 yıldır hiç değişmedi. Gerici meczuplar, cemaatler, “dindar nesiller yetiştirmek” isteyen iktidarlar. Bizler, “Evrimi Savunuyoruz”. Evrime kimler, neden saldırıyor biliyoruz. Hep beraber nasıl savunacağımızı tartışıyoruz.”        (Panelin tanıtım yazısından alıntıdır)

     

  • DNA’yı dijital bir sinyale dönüştürmek – Craig Venter ile röportaj

       Bu yazı, insan genomunu ilk dizileyenlerden biri olan ve sentetik genoma sahip ilk hücreyi yaratan Craig Venter (bu konuda bilgi almak için tıklayın) ile Wired muhabiri Roger Highfield’in yaptığı röportajın çevirisidir ve geçtiğimiz yıl gerçekleşen bir dizi sohbet ve e-postanın derlenmesinden oluşmuştur (yayım tarihi 07.11.13). Özellikle ilk yapay canlıyı yaratmasının ardından dini çevrelerce “Tanrı rolü yapmaya çalıştığı” gerekçesiyle eleştirilen Craig Venter, aynı zamanda Life at the Speed of Light: From the Double Helix to the Dawn of Digital Life kitabının da yazarıdır.

    Kitabınız Life at the Speed of Light’ta insanların yepyeni bir evrim sürecine girdiğinden bahsediyorsunuz. Bu nasıl oluyor?

    Sanayi çağı sona ererken, bir yandan da biyolojik tasarım çağının doğuşuna tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Dijitalleştirilmiş bilgi olan DNA bilgisayar veritabanlarında birikiyor. DNA’yı genetik mühendisliği ve günümüzde artık sentetik biyoloji sayesinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde işleyebiliyoruz; tıpkı bilgisayar yazılımları gibi. DNA’yı ayrıca ışık hızında veya ışık hızına yakın bir hızda elektromanyetik dalga olarak da gönderebiliyor ve “biyolojik ışınlayıcı”lar aracılığıyla proteinleri, virüsleri ve canlı hücreleri başka bir yerde yeniden yaratmak için kullanabiliyor; böylece yaşama bakış açımızı sonsuza dek değiştirmiş oluyoruz.

    Yani DNA’yı yaşamın yazılımı olarak görüyorsunuz, öyle mi?

    Yaşayan, kendi kendini eşleyen bir hücre oluşturmak için gereken tüm bilgi DNA’nın ikili sarmal yapısında bulunuyor. Yaşamın bu yazılımını (software) okuyup tercümesini yaptıkça hücrelerin nasıl çalıştığını tam olarak anlayabilecek, sonra da yeni hücresel yazılımlar yaratarak onları değiştirip geliştirebileceğiz. Bu yazılım, donanımı (hardware) meydana getiren proteinlerin, yani bir hücreyi çalıştıran robot ve kimyasal makinelerin nasıl üretileceğini tanımlar. Bu yazılım, hücrenin donanımı zamanla eskiyerek yıpranacağı için hayati önem taşır. Hücreler genetik-bilgi sistemlerinin yokluğunda dakikalar/günler içinde ölür; evrim geçiremezler, eşlenemezler ve hayatta kalamazlar. 

    Son yirmi yıl içinde yaşamın yazılımını okuma ve değiştirme konusunda yaptığınız deneyler arasından en önemli bulduklarınız hangileri?

    En önemli deneyimin sentetik hücre yaratmak olduğunu düşünüyorum. Ama eğer yaşamı anlamam konusunda beni en çok etkileyen tek bir çalışma, makale veya deneysel sonuç seçmem gerekseydi, ekibimin 2007 yılında yayımladığı Genome Transplantation in Bacteria: Changing One Species to Another [Bakterilerde Genom Transplantasyonu: Bir Türü Başka Bir Türe Dönüştürmek] isimli makaleyi seçerdim. Science dergisinde yayımlanan bu makalenin yolunu açan araştırma yalnızca yaşamın temelleri hakkındaki görüşlerimi şekillendirmekle kalmadı, aynı zamanda da ilk sentetik hücrenin yaratılması için gereken zemini hazırladı. Genom transplantasyonu bize sadece çarpıcı bir dönüşüm gerçekleştirmek, yani bir türü diğerine dönüştürmek için bir yol sunmakla kalmadı, DNA’nın yaşamın yazılımı olduğunu kanıtlamaya da yardımcı oldu.

    2010 yılında bir sentetik hücre (JCVI-syn1.0) yarattığınızı duyurduğunuz günden beri neler oldu?

    O zaman sentetik hücre olgusunun biyolojinin temellerini ve yaşamın nasıl işlediğini daha iyi anlamamızı sağlayacağını, aşı ve ilaç geliştirme konusunda yeni yöntem ve araçlar geliştirmemize yardımcı olacağını, biyolojik yakıtların ve biyokimyasalların gelişimini mümkün kılacağını ve temiz su, temiz besin kaynağı, tekstil ve biyoremediasyon [toprak ve sudaki çevre kirliliğine yol açan maddeleri yok etmek için doğal yollarla oluşan ya da yapay olarak oluşturulan mikroorganizmaların kullanılması] teknikleri bulmamızın önünü açacağını söylemiştim. Üzerinden geçen üç yıllık süreç, bu görüşlerimin doğruluğunu kanıtlamıştır.

    Kitabınız bu sentetik canlının yaratılması sırasında karşılaştığınız zorluk ve sıkıntılara ilişkin çarpıcı bir anlatım içeriyor. Bu süreçte canınızı en çok sıkan olay neydi?

    JCVI-syn1.0’ı laboratuvarda yaratmaya karar verdiğimizde, çok küçük bir genoma sahip olması nedeniyle M. genitalium’u seçmiştik. Sonradan bu kararımızdan dolayı pişman olduk: M. genitalium laboratuvar ortamında çok yavaş büyür. Bir E. coli bakterisi her 20 dakikada bir yavru hücrelere bölünürken, M. genitalium kendi kopyasını yapmak için 12 saate ihtiyaç duyar. Logaritmik büyüme bağlamında aralarındaki bu fark, deney sonucunu 24 saatte elde etmek ile haftalar sonra elde etmek arasındaki farka eşdeğerdir. Bu yüzden bir hiç uğruna çok emek harcıyormuşuz gibi hissediyorduk. Bunun üzerine hedef bakteriyi değiştirip M. mycoides yaptım. M. mycoides, M. genitalium’dan iki kat büyüktür ama çok daha hızlı büyür. Yaptığım bu değişiklik, işin sonunda büyük fark yarattı. 

     

    Sentetik hücre buluşunuzdan dolayı bazı meslektaşlarınız şaşkınlıktan havaya uçtu, bazıları da bunu teknik bir yetenek şovu şeklinde değerlendirdi. Fakat bazıları da bunun “sıfırdan yaşam yaratmak” anlamına gelmediğini söyleyerek sönük tepkiler verdi.

    “Sıfırdan yaşam yaratmak” derken neyi kastettiklerine yeterince kafa yormamışlardır. Örneğin “sıfırdan” kek yapmaya ne dersiniz? Pastaneden hazırını alıp evde dondurabilirsiniz; veya bir hazır kek karışımı alıp ona sadece yumurta, yağ ve su ekleyebilirsiniz; ya da kabartma tozu, şeker, yumurta, yağ, un, süt vb. malzemelerin hepsini tek tek ekleyip karıştırabilirsiniz. Ama “sıfırdan kek yapmak” dendiğinde kimsenin bundan sodyum, hidrojen, karbon ve oksijenin birleştirilmesi yoluyla sodyum bikarbonat (kabartma tozu) üretilmesi anlamını çıkaracağını sanmıyorum. Bu tabir, aynı kısıtlamaları “sıfırdan yaşam yaratma” kavramına yüklediğimizde gerekli olan tüm molekülleri, proteinleri, lipidleri, DNA’yı, hücre organellerini basit kimyasallardan; hattâ  karbon, hidrojen, azot, demir vb. temel elementlerden üretmek anlamına da gelebilir. 

    Kitabınızda da ele aldığınız üzere, burada sanal yaşam yaratmaya benzer bir çaba var. Bilişim ortamındaki bu modeller ne kadar karmaşık?

    Geçtiğimiz yıl sanal hücrelerin gerçek olayları anlamamıza nasıl yardımcı olabileceğini gördük. Bu çalışma 1996 yılında Masaru Tomita ve öğrencilerinin Keio Üniversitesi Bioinformatics Lab.’da -bizim 1995 yılında dizilediğimiz- Mycoplasma genitalium’un mikrobiyolojisini incelemeye başlamaları kadar eskiye dayanıyor; o yılın sonunda da E-Cell Projesi’ni kurmuşlardı. M. genitalium üzerinde yapılan en güncel çalışma Amerika’daki Stanford Üniversitesi sistem biyoloğu Markus W. Covert’tan geldi. O ve ekibi bizim genom verilerimizi kullanarak, bakterinin gerçeğine şaşırtıcı biçimde benzeyen sanal bir versiyonunu üretti.

    Sentetik organizmalara ilişkin etik konuları uzun süredir tartışıyorsunuz; şu anda bu etik tartışmalar ne durumda?

    Yeniliğin çift başlı doğası insanın kendi isteğiyle ateş yakmayı başardığı, yani insan yaratıcılığının başladığı günden beri mevcuttur. (Onu düşmanımın barınağını yakmak için mi, yoksa ısınmak için mi kullanacağım?) Birkaç ayda bir, teknolojinin nasıl da iki ucu keskin bir kılıç olduğunu ele alan toplantılar düzenleniyor. Sentetik biyolojinin güvenli ve etkin bir şekilde gelişmesini istiyorsak destekleyici teknolojilere, bilime, eğitime ve tedbirlere yatırım yapmamız çok önemli. Bu konuyla ilgili toplumsal tartışma fırsatları desteklenmeli ve kamu da bunlara iştirak etmelidir. Ancak bu çalışmanın sunduğu olağanüstü imkanları gözden kaçırmamak da önemli. Sentetik biyoloji, gezegenimizin ve üzerinde yaşayan popülasyonların karşı karşıya kaldığı önemli zorlukları aşmada yararlı olabilir. Sentetik biyoloji alanında yapılan araştırmalar yepyeni buluşlara çanak tutabilir; örneğin hastalık bölgelerinde kendi kendilerine toplanarak hasarı onaran programlanmış hücreler gibi.

    Sizi en çok hangisi endişelendiriyor: biyolojik terör mü, yoksa biyolojik hatalar mı?

    Sanırım gözden kaçan bir biyolojik hatadan daha çok korkuyorum. Sentetik biyoloji büyük ölçüde, biyoloji konusunda fazla deneyimi olmayan bilim insanlarının becerilerine dayanır; matematikçiler ve elektrik-elektronik mühendisleri gibi. Bilginin demokratikleşmesi ve “açık kaynaklı biyoloji”; temel laboratuvar araçlarının sıradan versiyonlarının (DNA kopyalama yöntemi olan PCR gibi) mevcudiyeti, yaşamın yazılımı üzerinde herkesin (devlete, üniversiteye veya özel sektöre ait laboratuvarlara erişimi bulunmayan, gerekli eğitime ve biyo-emniyet kurallarına aşina olmayanlar da dahil) çalışabilmesini kolaylaştırır.

    İhtiyatlı olmak adına sentetik biyolojiden vazgeçmeli miyiz?

    Benim en büyük korkum teknolojiyi istismar etmemiz değil, onu hiç kullanmamamız; gezegenin nüfusunun hızla arttığı ve çevreyi geri dönülmez bir biçimde değiştirmekte olduğumuz şu çağda müthiş bir fırsatı tepmemizi hiç istemem.

    Gidişatın olumlu olacağı konusunda çok emin görünüyorsunuz.

    Öyleyim; bunun en büyük sebebi de sentetik biyologların bir sonraki kuşağını görmüş olmam. Geleceğin bize ne getireceğini her yıl Cambridge – Massachusetts’de sonuçlanan bir dizi yarışmaya bakarak görebiliriz: Uluslararası Genetiği Değiştirilmiş Makineler (iGEM) yarışması. Bu yarışmada lise ve üniversite öğrencileri standart bir dizi DNA alt programını değiştirerek farklı tasarımlar yaratır. Bu, bana gelecek adına umut veriyor.

    DNA’yı, bir birime gönderilebilen ve orada yepyeni bir canlı yaratabilen dijital bir sinyale dönüştürmeye çalışıyorsunuz.

    Synthetic Genomics Inc.’te  [Uzun süredir Venter’la birlikte çalışan ve de Nobel Tıp ödülü almış olan Hamilton Smith ile Venter’ın ortaklaşa kurduğu şirket] dijital DNA kodunu, DNA dizisini laboratuvar ortamında yeniden sentezleyebilen bir programın içine yerleştirebiliyoruz. Bu da örtüşen DNA baz çiftleri (oligonükleotidler) tasarlamaya yarayan işlemi otomatize ediyor; filigranlar ekleyerek onları sentezleyiciye yüklüyor. Sentezleyicinin yaptığı oligonükleotidler, bizim Gibson-birleştirme robotu (ismini yetenekli meslektaşım Dan Gibson’dan alır) dediğimiz bir cihazla bir araya getirilip birleştiriliyor. 

    NASA, Mojave Çölü’nde bulunan deneme sahalarında deneylerimizi yapmamız için bize maddi destek sundu. Bağımsız bir şekilde mikropları topraktan izole etme, DNA’larını dizileme ve sonra da bu bilgiyi “dijital-yaşam-gönderme-birimi” dediğimiz bir cihazla buluta gönderme işleminin aşamalarını test etmek için JCVI mobil laboratuvarını kullanacağız. JCVI mobil laboratuvarı topraktan numune almaya, DNA izolasyonu ve DNA dizilemesi yapmaya yarayan donanımlara sahip. Aktarılan DNA bilgisinin uzaktan yüklenebileceği ve yeniden üretilebileceği yer olan alıcı birimin şu anda birçok ismi var: “dijital biyolojik dönüştürücü”, “biyolojik ışınlayıcı” ve “yaşam replikatörü (eşleyicisi)” bunlardan bazıları. 

    Böyle bir teknolojiyle şu anda neler yapabiliyorsunuz?

    En belirgin işlevi, bir bir grip salgını (pandemi) olması halinde aşıların dağıtımını sağlaması. 2009 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO), H1N1 influenzayı (domuz gribi) son 40 yıldır gerçekleşen ilk pandemi vakası olarak bildirdiğinde tarihte görülen en hızlı küresel aşı geliştirme girişimi gerçekleşti. Altı ay içinde yüz milyonlarca aşı üretildi; ama bu yeterince hızlı değildi. Geleneksel aşı imalat yöntemleri virüslerin döllenmiş tavuk yumurtaları içinde büyütülmesine dayanır ve bu da 35 gün sürer. Sonuç olarak birçoğu genç olan yaklaşık 250.000 insan H1N1’den öldü. Eğer virüs çok daha patojenik olsaydı, aşı üretimindeki bu gecikme toplumsal yapıda bozulmaya, karmaşaya ve çöküşe neden olurdu.

    İşlem nasıl hızlandırılabilir?

    Synthetic Genomics Inc. ve J. Craig Venter Enstitüsü şu anda U.S. Biomedical Advanced Research and Development Authority’nin katkılarıyla Novartis isimli ilaç firmasıyla birlikte çalışarak grip suşlarının üretimini hızlandırmayı amaçlıyor. “Ters aşılama” denilen bir yöntem kullanıyoruz; bu yöntem ilk kez, halen Novartis’te görev yapmakta olan Rino Rappuoli tarafından bir menenjit aşısının geliştirilmesinde kullanılmıştı. Biyobilişimsel yaklaşımlarla bir grip virüsünün genomunun tamamı taranabilir. Sonrasında, dış membran proteinleri gibi iyi aşı hedefleri olabilecek belirli genler özelliklerine göre seçilir. Ardından bu proteinler, bağışıklık yanıtı açısından test edilir. Biz ve Novartis bu yöntemle 5 günden de kısa bir zamanda aşı üretimi yapmayı başardık. 2011 yılında tamamlanan bir kavram kanıtlama uygulamasından beri bu işlemi birçok grip suşu ve alt türü üzerinde başarıyla uyguluyoruz. 

    Bir de süper-bakteri sorunu üzerinde duruyorsunuz.

     [Süper-bakteri: çok sayıda ilaca dirençli -MDR- bakteriler. Bkz: Bakterilerde gelişen antibiyotik direnci]

    Antibiyotik öncesi çağlara döneceğimize dair endişeler tekrar tekrar gündeme getirilmekte. Çözüme yönelik yaklaşımlardan birisi de faj terapisi; faj terapisinde belli bir bakteri suşuna özgü bakteriyofajlar mikropları öldürmekte kullanılır. Birkaç günde bir Dünya’da yaşayan bakterilerin yarısı fajlar tarafından öldürülür. Onlardan yardım alabilir miyiz? 

    Vücudumuzdaki “dost” bakterileri de öldürerek ikincil zararlar oluşturabilen geleneksel antibiyotiklerin aksine fajlar, moleküler “akıllı bombalar”dır; sadece bir veya birkaç suşu hedef alırlar. Ama bu, kullanımlarının kolay olduğu anlamına gelmiyor. Hücreler tıpkı antibiyotiklerde olduğu gibi, mutasyon geçirerek fajlara karşı direnç geliştirebilir. Ayrıca insan vücudu da fajları kan dolaşımından hızla temizler. Ama yeni DNA sentezleme ve birleştirme araçlarımız sayesinde günde 300 yeni faj tasarlayıp üretebiliriz.

    “Işınlama” konusunda sırada ne var? 

    Şu an için ancak protein moleküllerini, virüsleri, fajları ve tekil mikrobiyal hücreleri yaratabiliyoruz; ama bu alandaki çalışmalar çok daha karmaşık canlı sistemlerine doğru ilerleyecektir. Dijitalleştirilmiş bilgiyi, sonradan karmaşık çok hücreli canlılara veya işlevsel dokulara dönüşecek olan canlı hücrelere dönüştürebileceğimizden eminim.

    Bu teknoloji Mars keşiflerini neden değiştirecek?

    Dizilim bilgilerini 4,3 dakikadan kısa bir sürede, Mars’ta bulunan bir dijital-biyolojik dönüştürücüye gönderebilir ve kişisel ilaçları kolonidekilere ulaştırabiliriz. Veya DNA-dizileme cihazının Curiosty’e (NASA’nın Mars keşif aracı) yerleştirilmesi halinde olası bir Mars bakterisinin dijital kodunu Dünya’ya ulaştırabilir, burada da canlıyı laboratuvar ortamında yeniden üretebiliriz. Daha doğrusu, Marslılara Amazon’a zorunlu iniş yaptırmak yerine, onları bir P4 uzay giysisi laboratuvarında (bir maksimum-muhafaza ortamında) yeniden üretebiliriz. Mars ve Dünya arasında sürekli bir madde değiş tokuşu olduğunu biliyoruz, bu yüzden Mars’taki yaşamın Dünya’dakine benzer, yani DNA bazlı olduğunu düşünüyorum. Dünya’daki yaşamın özel ve benzersiz olduğunu ve Evren’de yalnız olduğumuzu düşünen birçok insan (çoğu dindar) var. Ben onlardan biri değilim. 

    Resimde canlandırılan ve Venter’ın sözünü ettiği koloni, Mars One projesine ait. Bu proje 2023 yılında Mars’ta dört kişiden oluşan bir insan kolonisi kurmayı hedefliyor. 

    Mars’ta yaşam olduğuna neden bu kadar eminsiniz?

    Dünya ve Mars arasında 100 kg düzeyinde madde değiş tokuşu olduğu düşünülüyor; bu da Dünya’daki mikropların çok eski tarihlerde Mars’a gitmiş, oradaki okyanuslarda çoğalmış ve Dünya’da da yaşayabilecek şekilde hayatta kalmış olma ihtimalini arttırıyor.

    Synthetic Genomics’teki ekiplerimizden biri 3 yıl boyunca Colorado’daki kömür yatağı metan rezervlerindeki canlılığı inceledi. 2,2 km derinlikteki suların, okyanuslardakine denk bir mikrop (mililitre başına 1 milyon) düzeyine sahip olduğunu keşfettik. Yapılan basit hesaplamalar gösteriyor ki, yeraltı da en az gezegenimizin görünen yüzeyi kadar biyoloji ve canlı kütlesi içeriyor. Aynı şey Mars için de geçerli olabilir.

    Hattâ belki diğer gezegenler için de olabilir, değil mi?

    İşe yararsa, Evren’i ve Güneş Sistemi dışındaki Dünya boyutlu veya Dünya’dan büyük gezegenleri araştırmak adına yeni yöntemler kazanmış oluruz. Günümüzün roket teknolojisiyle bu gök cisimlerine kısa sürede bir ardıştırıcı göndermemiz söz konusu değil; bir kırmızı dev olan Gliese 581’in yörüngesindeki gezegenler “sadece” 22 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Fakat bizim yöntemlerimizle ışınlanan bilginin Dünya’ya geri dönmesi yalnızca 22 yıl sürecektir ve eğer bu sistemde DNA temelli gelişmiş canlı türleri yaşıyorsa, belki de dizilim bilgilerini çoktan yayınlamışlardır.

    Dijital DNA bilgisi bize başka hangi kapıları açıyor?

    Işık hızında yaşam yaratmak yeni bir endüstriyel devrimin parçası. Üretim, 3B Yazıcı teknolojisi sayesinde merkezi fabrikalardan yaygın ve domestik alanlara doğru kayacaktır. 

    Son olarak, bu büyük uğraşlar sizi nereye götürüyor?

    Dizilenen genom benimki olduğu için, benim yazılımım elektromanyetik dalga şeklinde uzaya gönderildi; böylece genetik bilgilerim Dünya’dan çok uzaklara taşınmış oldu. Uzayın derinliklerinde genomumda yer alan talimatları anlayabilecek bir canlı türü olup olmadığına gelirsek … eh, o da bambaşka bir soru.

     

    Röportaj kaynağı: J. Craig Venter sequenced the human genome. Now he wants to convert DNA into a digital signalÇev.: felis agnosticus

     Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Kaplumbağaların evrim sürecinin sırrı miRNA devrimiyle çözülüyor

       Tembelliğiyle ünlü olan kaplumbağalar, evrimlerinin sırlarını ve evrim ağacındaki yerlerini bize gösterme konusunda da yavaş davrandılar. On yıllardır, paleontologlarla moleküler biyologlar, kaplumbağaların kuşlarla timsahlara mı, yoksa kertenkelelere mi daha yakın oldukları konusunda fikir ayrılığı yaşıyordu. Şimdi, Amerika Maine’deki Mount Desert Island Biyoloji Laboratuvarı’ndan iki bilim adamı ve Yale Üniversitesi ile Dartmouth Üniversitesi’nden gelen ekipleri, mikro RNA’ları kullanarak hayvanları sınıflandırmanın tekniğini geliştirdi ve sır çözüldü. Kaplumbağaların timsahlarla değil, kertenkelelerle daha yakın akraba oldukları ortaya çıktı.

       Ulaştıkları bulguları Biology Letters dergisinde yayımlayan araştırmacılar, bilim dünyası için yeni sayılabilecek bir keşif olan mikro RNA (miRNA) moleküllerini inceledi (miRNA’lar 1993’te keşfedilmişti). Bilim insanlarının incelediği DNA ve genetik materyalin çoğu, protein sentezi ve canlıların temel vücut dokularını meydana getiren daha büyük moleküllerin yapımına dair bilgi verir. Ama miRNA’lar çok daha küçük moleküllerdir ve genleri “açıp kapatarak” protein üretimini düzenlerler. Aynı zamanda birbiriyle yakın akraba olan birçok hayvan grubunda da ortaktır; dolayısıyla taksonomik sınıflandırma ve tanımlama konusunda önemli ipuçları sağlarlar. 

       MDIBL ve Dartmouth Üniversitesi’nden paleo-biyolog Kevin Peterson bu durumu şöyle ifade etmiştir:  “Farklı miRNA’lar, zaman içinde farklı hayvan türlerinde oldukça hızlı bir şekilde gelişir. Bir kez geliştiklerinde de, görsel olarak bir daha değişmezler. Bize, türün evrim sürecini takibedebilmemiz için bir çeşit moleküler harita sunarlar.” 

       Peterson’ın araştırmada birlikte çalıştığı biyo-informatist Ben King de şöyle demiştir: “Benim araştırmadaki görevim, kertenkele genomunda yeni ve farklı mikro RNA’lar bulmak için, kullandığımız yazılımı geliştirmekti. 77 adet yeni mikro RNA ailesi tanımladık. Bunlardan 4’ü Chrysemys picta isimli kaplumbağa türünde ortak çıktı. Böylece, kaplumbağaların kertenkelelerle, timsahlardan çok daha yakın akraba olduklarını söylemek için gerekli kanıtı da bulmuş olduk.” 

    Resim: (Credit: ©defun/Fotolia) 

       Kaplumbağalar kadar kafa karıştırıcı birkaç hayvan daha olsa da, araştırma ekibi mikro RNA analizlerini diğer hayyvanlar üzerinde de kullanmayı ve böylece bu hayvanların kökenleri ve kendi aralarındaki yakınlık derecelerini belirlemeyi planlıyor. Aynı zamanda, web tabanlı bir platformla da dünyanın diğer yerlerindeki araştırma ekipleriyle bu yazılımı paylaşmayı hedefliyor. 

     

    Haber Kaynağı: Bu yazı, Mount Desert Island Biyoloji Laboratuvarı’ndan sağlanan verilerin ışığında Science Daily ekibi tarafından 25.07.2011’de yayımlanmıştır.  

    Referans makale:

    1. T. R. Lyson, E. A. Sperling, A. M. Heimberg, J. A. Gauthier, B. L. King, K. J. Peterson. MicroRNAs support a turtle + lizard cladeBiology Letters, 2011; DOI:10.1098/rsbl.2011.0477 

    Çeviri: felis agnosticus

     

     

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (4. bölüm)


     3. bölüme dönmek için tıklayın

     

       Önceki bölümde, “Balık Çağı” da denilen ve 417-359 milyon yıl önceki zaman dilimini kapsayan Devoniyen Dönem’in sonlarına kadar gelmiştik. Bu zaman diliminde, dev resiflerle kaplı okyanuslarda ve tatlı sularda kemikli iskelete sahip omurgalılar evrilmiş, önceleri bomboş olan karalar ise çok sayıda bitki ve eklembacaklı türü tarafından istila edilmişti. Söz konusu habitatlar, karada daha uzun süre kalabilen bireyleri avantajlı konuma getiriyordu. Şimdi gelin, bu noktadan başlayarak gezegenimizin tarihçesinde biraz daha ilerleyelim. 

       Bildiğiniz gibi amfibiler (iki yaşamlılar), yaşamlarının en az bir devresini suda geçiren ve üremek için suya ihtiyaç duyan hayvanlardır. Bu nedenle ilk amfibilere yaklaşık 370 milyon yıl önce Devoniyen Dönem’de rastlarız. O zaman için karada yaşayan tek tetrapod sınıfı olan amfibiler, karasal ekosistemdeki besin zincirinin en tepesindeydi (modern timsahlar gibi.) Denizlerde ise köpekbalıkları, besin zincirinin en tepesine yerleşmiş durumdaydı. Yine bu dönemde ilk yengeçler ve eğreltiotları evrimleşti. 

       Önceki yazıdan tanıdığımız Et Yüzgeçli balıkların (Sarcopterygii), tetrapodların ilkin ataları olmaları nedeniyle evrimsel geçmişimizde çok önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştik. Tetrapodlar (dört üyeliler) bütün amfibileri, sürüngenleri, kuşları ve memelileri kapsayan bir üst sınıftır. Tüm tetrapodların atası sayılan Et yüzgeçli balıkların kemikli yüzgeçleri, zamanla amfibilerin uzuvlarına evrilmiştir. Bu sürece kısaca değinelim: Daha önce de belirttiğimiz gibi, Et yüzgeçliler deniz tabanında yürümeyi kolaylaştıran eklemli, bacaksı yüzgeçlere sahipti. Gerektiğinde bu kemikli, güçlü yüzgeçlerini kullanarak karaya da çıkabiliyorlardı. Bazıları da oksijen seviyesi düşük olan batalıklarda nefes almalarını sağlayan ilkel akciğerlere sahiplerdi; ancak çoğu zaman solungaçlarını kullanıyorlardı. Zamanla bu hayvanlar, suyun dışında daha da fazla zaman geçirmelerini sağlayan adaptasyonlar edindi: akciğerleri gelişti, iskeletleri daha ağır ve güçlü hale geldi, beş veya daha fazla üyeye (parmağa) sahip el ve ayak benzeri yapılar evrildi. Derileri, vücut sıvılarını korumaya ve kuru ortamlara dayanmaya daha elverişli oldu. Solungaçlarının arkasında yer alan hyomandibula kemiği küçülerek, amfibi kulağında yer alan üzengi kemiğine dönüştü. Böylece karada sesleri duymak için gerekli olan kulak yapısı oluşmuş oldu.

     

    Şekil 1: Sudan karaya geçiş türleri 

       1987 yılında keşfedilen ve Et yüzgeçli balıklar ile tetrapodlar arasında bir geçiş türü olan Acanthostega, sudan karaya geçişe dair önemli bilgiler sunar. Bacaklara ve sekiz üyeli ellere sahip olan Acanthostega’nın hem akciğerleri hem de solungaçları vardı. Bu durum, yaklaşık 365 milyon yıl önce yaşamış olan Acanthostega’nın suya bağımlı olduğunu gösterir. Ama daha da önemlisi, bazı balıkların suda yaşarken, yani henüz karaya çıkmamışken uzuv geliştirdiğine işaret eder. Bu dönemde, sudan karaya geçişe örnek teşkil eden türler arasında Ichthyostega, Ventastega, Panderichthys, Elginerpeton, Hynerpeton,Eusthenopteron gibi hayvalar sayılabilir. 2004 yılında bulunan ve bilim dünyasında olduğu kadar popüler kültürde de çokça ses getirmiş olan Tiktaalik roseae ise şüphesiz içlerinde en ünlü olanıdır. Yaklaşık 375 milyon yıl önce yaşamış olan Tiktaalik, basit bilek kemiklerine ve parmak benzeri yapılara sahip olduğu için sudan karaya geçiş açısından mükemmel bir fosil örneğidir. Tam da bu aşamaya değinen ve Neil Shubin’in aynı isimdeki kitabından uyarlanan İçimizdeki Balık belgeselini buradan izleyebilirsiniz.

    Şekil 2: Acanthostega

        Fakat tüm bu avantajlı adaptasyonlara rağmen amfibiler, kabuksuz olan yumurtalarını bırakmak için suya dönmek zorundaydı. Karada üremeyi mümkün hale getiren olay, embriyonun kurumasını önleyen sert bir kabuğa sahip amniyotik yumurtanın evrimidir. İlk kez Karbonifer Dönem’de (359-299 milyon yıl aralığı) ortaya çıkan amniyotik yumurta, canlıların sudan bağımsız hale gelmelerini sağlayarak sürüngenlerin evrimini mümkün kılmıştır. Bu yumurta türünü üretebilen canlılara amniyotlar denir. İlk ilkel amniyotlar yaklaşık 312 milyon yıl önce yaşamıştır. Amniyotlar memelileri, sürüngenleri (kuşlar da dahil) ve bunların tüm akrabalarını kapsar. Dolayısıyla gezegenimizde yaşamış olan ilk amniyotların sürüngenler olduğu düşünülmektedir. Küçük bir kertenkeleye benzeyen bu canlılar, daha sonra iki ana dala (sinapsidler ve saropsidler) ayrılarak çeşitlenmiştir. Sinapsidler, memelilere ve onların tüm akrabalarına giden daldır; saropsidler ise tüm sürüngenleri, kuşları ve onların akrabalarını içerir. Bilinen en eski sinapsid Protoclepsydrops, en eski saropsid ise Paleothyris’tir. Daha ilkel sinapsidler pelikozor, daha gelişmiş ve memeliye benzeyenler ise terapsid olarak isimlendilir. 

       Kökeni bundan 310-320 milyon yıl öncesine uzanan sürüngenler ya dört bacağa ya da dört bacaklı atalara sahip olan tetrapodlardır. Sürüngen olduğu, yani sudan bağımsız yaşayabildiği kesin olarak bilinen en eski canlı, keskin dişlere sahip Hylonomus’tur. 


    Şekil 3: Hylonomus; en eski sürüngen 

       Peki nedir amniyotik yumurtayı bu kadar önemli yapan? Öncelikle kuru karasal ortamda bırakılmaya müsait sert bir kabuğu vardır. Balık ve amfibi yumurtalarında tek bir iç zar bulunur. Amniyotik yumurtalarda ise embriyo ile atmosfer arasındaki gaz alışverişini ve atıkların boşaltımını mümkün kılan, embriyonun gelişmesine uygun farklı içsel yapılar evrilmiştir. Embriyoları koruyan bu zar yapılarının varlığı ve bir larva döneminin yaşanmaması, amniyotları tetrapod amfibilerden ayırır. Devoniyen’den sonraki ilk amniyotik yumurtalar küçük ve zarla kaplıydı, henüz sert bir kabuğa sahip değildi. Zamanla daha büyük ve dayanıklı yumurtaların oluşmasına imkan veren yeni adaptasyonlar, daha büyük yavruların, dolayısıyla da daha büyük canlıların oluşmasına yol açtı. Daha da önemlisi, suya olan bağımlılığı ortadan kaldırıp sürüngenlerin evrimini mümkün kıldı. Bütün bu gelişmeler, amniyotların daha önce sadece küçük omurgasızlardan oluşan diyetlerini, bitki ve daha büyük hayvanları da içerecek şekilde genişletmiş oldu. 

       Amfibilerin sürüngenlere evriminde gerçekleşen en önemli geçiş adımları bacakların, akciğerlerin ve amniyotik yumurtanın gelişimidir; fakat sayılması gereken bir diğer önemli adaptasyon da beyin büyüklüğündeki artıştır. Beynin serebrum ve beyincik bölgelerinde meydana gelen büyüme, sürüngenlerin motor işlevlerini ve duyusal gelişimlerini artırmıştır. Sürüngenlerin beyni kuşlara ve memelilere kıyasla daha küçüktür; ama beyin hacmindeki bu artış, sürüngenlerin avlanma stratejileri bakımından hayati önem taşımıştır. 

       İlk sinapsidlerden kısa bir süre sonra ilk diapsid sürüngenler görülmeye başlanır. (DiapsidKafatasında, her gözün arkasında ikişer açıklık bulunan tetrapodlar. Sinapsidlerde ise her gözün arkasında birer açıklık vardır.) Bu yapılanma kafatasını hafifletmiş, daha büyük ve güçlü çene kaslarının oluşmasını sağlamış, çenenin daha fazla açılmasına olanak sağlamış ve ısırma kuvvetini artırmıştır. Günümüzde yaşayan diapsidler timsahlar, kertenkeleler, yılanlar, tuataralar ve kuşlardır. Bazıları kafataslarındaki bu açıklıklardan bir veya ikisini kaybetmiş olsa da, evrimsel akrabalıkları nedeniyle “diapsid” olarak sınıflandırılır. 

       Permiyen’in ortalarına doğru, yaklaşık 275 milyon yıl önce ilk terapsidler ortaya çıktı ve bu dönemin sonuna kadar da çeşitlenerek arttı. (Hatırlayacağınız gibi terapsidler, amniyotların iki dalından biri olan sinapsid sürüngenlerden ayrılmıştır. Terapsidler, memelileri ve onların tüm akrabalarını kapsar.) Günümüzde memelilere özgü çoğu özelliğin kökeni (laktasyon, saç ve kıl, dik durmak gibi) terapsidlere dayanır. Şekil 4’te Raranimus, Estemmenosuchus, Bauria, Oligokyphus, Anteosaurus,Inostrancevia, Gorgonopsia gibi bazı terapsid örneklerini görüyorsunuz. Bunlardan Gorgonopsia, Permiyen Dönem’de yaşamış en büyük etoburlardan biridir. 

     

    Şekil 4: Terapsidler

         Karbonifer ve onu takip eden Permiyen Dönem’de (299-252 myö) çeşitlenip yaygınlaşan amfibilerin yerini, zamanla sürüngenler ve omurgalılar aldı. Amfibiler giderek küçüldü, tür sayıları azaldı ve geriye sadece modern türleri içerenLissamphibia alt sınıf kaldı. (Bu grup kurbağaları, kara kurbağalarını, semenderleri, su kelerlerini ve ayaksız iki yaşamlıları kapsar.) İlk örnekleri Karbonifer Dönem’de ortaya çıkan sürüngenler ise Karbonifer’in sonunda gerçekleşen ufak çaplı buz devrine kadar küçük boyutluydu. Buz devrinden sonra boyutları artmaya başlayan sürüngenler, zaten azalmakta olan amfibilerin elinden “baskın sınıf” bayrağını kaptı. 

       Gezegenimizin kömür rezervlerinin büyük bir kısmı Karbonifer Dönem’de oluşmuştur; zaten bu yüzden bu döneme, “karbon içeren” anlamına gelen “Karbonifer” adı verilir. Karbonifer’de en yaygın görülen kara omurgalıları amfibilerdi; fakat karaların tek hakimi onlar değildi. Çok geniş alanları kaplayan sık ormanlar da vardı. İşte bataklıklar altında kalarak gömülen bu yoğun bitki örtüsü, üzerine binen milyonlarca yıllık basıncın ve ısının etkisiyle kömüre dönüştü. Ama gömülmeden önce Karbonifer karalarını istila etmiş durumda olan bitkiler, yeryüzündeki karbondioksitin büyük bir kısmını kendilerine bağlayıp atmosferi oksijence zenginleştirdi. Öyle ki, atmosferdeki oksijen bu dönemde gelmiş geçmiş en yüksek seviyesine çıktı. Bu durum, mevcut habitata zaten iyi uyum sağlamış olan böceklerin işine geldi ve böcek çeşitliliği giderek arttı. Karbonifer’deki eklembacaklılar (böcekler, akrepler, kırkayaklar gibi) günümüzdekilerden çok daha büyüktü. 2,6 metrelik bir kırkayak olan Arthropleura, zamanın en büyük kara omurgasızıydı. İlk uçan böcekler de bu dönemde ortaya çıktı. Örneğin 300 milyon yıl önce yaşamış olan ve kanat açıklığı 75 cm’yi bulan Meganeura, dönemin en büyük uçan böceğiydi.

    Şekil 5: Meganeura; dönemin en büyük uçan böceği  

       O zamanlar ekvatorda yer alan Avrupa ve Kuzey Amerika, tropikal yağmur ormanlarıyla kaplıydı. Zamanla daha kurak ve sıcak hale gelen iklim nedeniyle bu ormanlar yok olmaya başlayınca, birçok bitki ve hayvan türünün de nesli tükendi. 305 milyon yıl önce meydana gelen bu olaya Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü (CRC) denir. Bu süreçte ormanlar yalıtılmış “adalar” haline gelerek, sürüngenlerin çeşitlenme sürecine ivme kazandırdı. Yalıtılmış sürüngen popülasyonlarının her biri farklı yönlere doğru evrildi ve muazzam bir biyolojik çeşitlilik doğdu. Bu durum, tıpkı Darwin’in Galapagos adalarında gözlemlediği gibi, habitatın bölünmesine verilen ekolojik bir cevaptı.

    Şekil 6: Karbonifer yaşam 

       Permiyen Dönem’de karalar Pangea adı verilen tek bir süper kıta halindeydi. Pangea, Panthalassa isimli küresel bir okyanus tarafından kuşatılmıştı. Dev orman örtüsü CRC sırasında yok olmuş, yerini çöllere bırakmıştı. Bu değişiklik sürüngenlerin çok işine yaradı. Amniyotlar bu dönemde çeşitlenerek memeliler, kaplumbağalar, lepidozorlar ve arkozorlar olarak farklı atasal gruplara ayrıldı.

     
    Şekil 7: Pangea süper kıtası 

        Permiyen’in sonlarında, yaklaşık 250 milyon yıl önce ilk arkozorlar evrildi. Arkozorlar, Permiyen’in ardından gelen Trias Dönemi’nde ortaya çıkacak olan dinozorların ve Crurotarsi kladının (timsahsılar, kuşlar ve timsahsıların soyu tükenmiş tüm akrabaları) atalarıdır. Arkozorların günümüzdeki temsilcilerinden ise geriye sadece kuşlar ve timsahlar kalmıştır. 

       Permiyen’in sonlarında (yaklaşık 260 milyon yıl önce), terapsidlerden ayrılan sinodontlar ortaya çıktı. (Sinodont, “köpek dişi” anlamına gelir.) Bunlar, modern memelileri ve onların yaşamış tüm akrabalarını kapsar. Trias Dönemi’nde memelilere evrilecek olan sinodontlar, dönemin en büyük kara omurgalılarıydı. Bilinen en eski ve ilkel sinodont, Charassognathus isimli bir hayvandır. Bir diğer sinodont da, çoğu zaman hatalı olarak dinozora benzetilen Dimetrodon’dur. Oysa Dimetrodon’un nesli, dinozorlardan yaklaşık 40 milyon yıl önce tükenmiştir. Dimetrodon’un sırtında, omurgasından çıkan dikenlerin oluşturduğu bir yapı bulunur. Fizyolojik ve fiziksel olarak bir sürüngene benzese de memeliler ile, herhangi bir sürüngen türünden daha yakın akrabadır.

    Şekil 8: Dimetrodon

       Permiyen’in sonunda, “Büyük Ölüm” diye de anılan ve nedeni hala kesin olarak bilinmeyen Permiyen-Trias Yok Oluşu gerçekleşti. Gezegenimizin tarihindeki en büyük kitlesel tükenme olayı sayılan bu felaket ile Dünya’daki yaşam neredeyse tamamen yok oldu; deniz canlısı türlerinin %96’sı, kara omurgalılarının da %70’i tükendi. Kambriyen’den beri başarılı bir şekilde yaşamını sürdüren trilobitlerin nesli tamamen tükendi. Böceklerin geçirdiğini bildiğimiz tek kitlesel yok oluş olayı buydu. Sonuç olarak Pe-Tr Yok Oluşu, biyoçeşitlilikte ciddi bir azalmaya yol açtı. Bu yüzden canlılığın toparlanması diğer kitlesel tükenmelere kıyasla çok daha zor oldu, karasal ekosistemlerin yenilenmesi 30 milyon yıl sürdü. Yukarıda bahsi geçen sinodontlar, bu kitlesel tükenmeden hayatta kalarak çıkan nadir sinapsid gruplarından biriydi. Şu anda burada bulunuşumuzu, Pe-Tr Yok Oluşu’ndan sağ çıkmayı başaran sayılı türe borçluyuz. 

     

       * Bu yazım, Ateist Derginin 9. sayısında yayımlanmıştır. 

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir: