Yazar: admin

  • Dini Keşfetmek 10. Bölüm Neandertal

     

       Bu videoda, Homo sapiens neanderthalensis‘in (veya kısaca Neandertal insanın) nerede ve hangi koşullarda yaşamış olabileceği anlatılıyor. Ayrıca genom araştırmalarından çıkan şaşırtıcı sonuçlar üzerine de bilgi veriliyor ve yaratılışçıların bu bağlamda başvurduğu bazı yanıltma taktiklerine de değiniliyor.

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Genomlarımızın Işığında Primat Kökenimiz

    Evrim biliminin gelişmesi ve evrim kuramının, birçok bilim dalının yapısında esasi bir rol oynamaya başlamasıyla, insanın canlılar alemindeki gerçek yeri de belirginleşmiş oldu. Bu bağlamda insanın da bir hayvan türü olduğunu ve tüm canlılarla evrimsel bir geçmişi paylaştığını, dolayısıyla da bütün diğer canlılarla uzaktan veya yakından akraba olduğumuzu artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde biliyoruz. Primatlara dayanan kökenimiz, dünyanın her yanına dağılmış yirmiden fazla hominan (insansı) türüne ait sayısız fosil kalıntısına ek olarak, genomumuzda ve modern primatların genomlarında bulunan kanıtlarla da desteklenmektedir. Bu yazıda insan genomuyla diğer Büyük insansı maymun genomları arasındaki benzerliklerin yanı sıra, bunlar arasındaki önemli bir farka ve onun işaret ettiği çıkarımlara kabaca değinmek istiyorum. Böylece evrimsel geçmişimize ilişkin bakış açımızı biraz daha genişleterek, evrim kuramının temel öngörülerinden birisi olan “ortak ata” kavramına da giriş yapmış olacağız.

       Kısaca “hominidler” de dediğimiz Hominidae veya Büyük insansı maymunlar familyası, günümüzde Pongo (orangutanlar), Gorilla (goriller), Pan (şempanze ve bonobolar) ve Homo (insan) cinslerini (genuslarını) kapsar. İnsanlar, evrim ağacındaki en yakın akrabamız olarak bilinen Pan cinsinden yaklaşık 5-7 milyon yıl önce ayrılmıştır. Bu yakın akrabalıktan beklendiği üzere, şempanze ve bonobolar bize hem davranış hem de görünüm olarak çok benzer; ve elbette genomlarımız da oldukça benzerdir. Sonuçta bizi şempanzelerle hem bu kadar farklı hem de bu kadar benzer yapan şey, bütün canlıların vücut planlarını belirleyen genetik kodlarımız, yani kromozomların barındırdığı DNA bilgisidir. Bilim insanları bu benzerliğin düzeyini tam olarak anlayabilmek için, yapılan kapsamlı genom projelerinde (İnsan Genomu Projesi-2004, Şempanze Genomu Projesi-2005) iki türün genomlarının analizinden elde edilen verileri karşılaştırmış ve bunun sonucunda da genetik materyallerimiz arasında %98,4’e varan bir benzerlik olduğunu keşfetmiştir.

     

    Şekil 1: Hominoidler (insansı maymunlar) üst familyası 

       Kromozomlar belli boyalara tabi tutulduğunda farklı şekiller -bantlar- ortaya çıkarır. Bu bantlar sayı, konum, kalınlık ve yoğunluk bakımından farklılıklar içerir. Her kromozomun kendine has bant yapısı genetikçilerin onları mikroskop altında tanımlamasına olanak sağlar. Aşağıdaki şekilde de gördüğünüz gibi şempanze ve insan kromozomları, üzerlerindeki açık ve koyu renkli bantlar bakımından neredeyse aynıdır.

     Şekil 2: Kromozom karşılaştırması (© AMNH Exhibitions) 

       Kromozomlarda bulunan her gen, vücuttaki belli bir özelliğe etki eder. Örneğin her iki türde de CPX geni yüz gelişiminde, SMC1L1 geni kromozomların tamirinde ve OPN1LW geni de kırmızı rengi görme yeteneğinde görev alır. Ayrıca Hominidae familyasının tüm üyelerinin 6, 13, 19, 21, 22. ve X kromozomları ufak farklar dışında neredeyse aynı bant örüntüsüne sahiptir. Orangutanlar hariç diğer üç türde ise 3, 11, 14, 15, 18, 20. ve Y kromozomları birbirine çok benzer. 4 ve 7 numaralı kromozomlar familyanın bütün üyelerinde farklıdır.

       Peki ama genomlarımız bu kadar benziyorken neden yine de farklıyız? Her insan hücresi yaklaşık 3 milyar baz çifti (veya bilgi kırıntısı) içerir. Bunun yalnızca %1,2’si bile aşağı yukarı 35 milyon farka denk gelir. Bunlardan bazılarının etkisi büyüktür, diğerlerinin etkisi ise belirsiz veya çok azdır. Üstelik tıpatıp aynı olan iki DNA dizisi bile birbirinden çok farklı biçimde çalışabilir. İnsan ve şempanzeler birçok ortak gene sahip olduğu halde çoğu zaman onları farklı biçimlerde kullanırlar; bu durumu bir radyonun ses düğmesine benzeterek daha rahat anlayabiliriz: Bir genin sesi insanda açık konumdayken, şempanzede kapalı olabilir. Genler farklı miktarlarda, zamanlarda ve yerlerde “açılıp kapatılabilir,” başka bir deyişle aktif veya pasif konuma geçebilirler. Örneğin insan, şempanze ve gorillerde bulunan ortak genler aynı beyin bölgelerinde ifade edilir ama oranları farklıdır. Buna benzer binlerce fark, beyin gelişimini ve fonksiyonlarını etkiler. Bir diğer örnek olarak hastalık dirençlerini sayabiliriz. Şempanzelerin immün (bağışıklık) sistemi bizimkine şaşırtıcı derecede benzer; AIDS ve hepatit gibi birçok virüs şempanzelerde de hastalık yapar. Ama örneğin, insanda sıtma hastalığından sorumlu olan Plasmodium malariamikrobu, DNA’larımızdaki ufak bir farklılıktan dolayı şempanzeleri etkilemez.

       Bütün bunlara ek olarak önemli bir karyotipik fark daha mevcuttur: İnsanlarda (ayrıca Neandertallerde ve Denisova insanlarında) 23 çift (46 adet) kromozom bulunurken; Hominidae familyasının geriye kalan tüm üyeleri 24 çift (48 adet) kromozoma sahiptir.

    Şekil 3: İnsan kromozom seti (23 çift)

    Şekil 4: Şempanze kromozom seti (2A ve 2B ayrımına dikkat; 24 çift)

       Eğer evrim kuramının öngördüğü gibi insanlarla kuyruksuz maymunlar bir zamanlar ortak bir atayı paylaşmışsa, eskiden yaşamış olan bu ilkel primatın ya 46 ya da 48 kromozoma sahip olmuş olması gerekir. Yani ya insan hattında iki ayrı kromozom birleşmiş (füzyon), ya da maymun hattında bir kromozom ikiye ayrılmış (fizyon) olmalıdır. Birinci ihtimali (yani  bir kromozom eksilmesi meydana geldiğini) varsayarak şöyle bir tahminde bulunabiliriz: Şempanzelerle insanların ortak atası 48 kromozoma sahipken, insan evriminin bir aşamasında iki adet şempanze kromozomu mutasyona uğrayarak birbiriyle kafa kafaya birleşmiş (füzyon) ve böylece 46 olan kromozom sayımızın ortaya çıkmasına yol açmış olabilir. 

    Peki böyle bir füzyon gerçekten olduysa bunu nasıl kanıtlayabiliriz? 

       Neyse ki, bilim insanları bunu çoktan yaptı. Ama ona geçmeden önce, kromozomların yapısı hakkında biraz bilgi vermek iyi olur: Kromozomların merkezinde sentromer denilen ve mitoz sırasında ortaya çıkarak kardeş kromatitleri birbirine bağlayan, yoğunlamış bir boğum bölgesi vardır. Kromozomların uçlarında ise telomer denilen nükleotid dizileri bulunur. Telomerler kromozomların uçlarının bozulmasını önler ve hatta yaşlanmamızdan da telomerlerin zamanla, kademeli olarak kısalması sorumludur. Normalde, her kromozomda 1 sentromer (kromozomun ortasında) ve 2 telomer (iki uçta) vardır. Eğer geçmişte gerçekten de bir kromozom füzyonu olduysa, var olan 23 kromozom çiftimizin her birini tek tek incelediğimizde bunun izlerine rastlamamız gerekir. Mesela bir kromozomun merkezinde -yani olmaması gereken bir yerinde- telomerler bulmayı veya kromozomun yapısında ikinci bir sentromer görmeyi bekleyebiliriz.

       Şekil 5: İki atasal primat kromozomunun birleşerek insandaki 2. kromozomu oluşturması

       Bilim insanları varsayılan füzyon alanının, ortak ata kavramı ve primat kökenimiz açısından çok önemli bir bulgu olacağının farkındaydı. Bütün yaratılışçılar bu varsayımın yanlış çıkmasını umuyordu; çünkü Tanrı maymunlarla insanları gerçekten de birbiriyle bağlantısız iki ayrı tür olarak yaratmışsa, insan genomunda iki primat kromozomunun füzyonuna dair hiçbir iz de olmamalıydı. Fakat evrim karşıtları için hayal kırıklığı yaratan keşfin yapılması uzun sürmedi. İnsan ve şempanze genom projelerinden elde edilen veriler bu füzyonu doğruluyordu ve kanıt da insandaki 2 numaralı kromozomda mevcuttu. Buna göre,iki atasal primat kromozomu (2A ve 2B) birleşerek insanlardaki kromozom 2’yi oluşturmuştu. Birleşim bölgesinin dizilim detayları, tam da geçmişte gerçekleşen bir füzyonun gerektirdiği gibiydi. Buna dair kanıtları çok basitleştirerek sıralamak gerekirse:

    • Normalde her kromozom yalnızca bir sentromer içerir. Oysa kromozom 2’de geçmişteki füzyonun kalıntısı olan körelmiş bir ikinci sentromer daha bulunur. Üstelik 2A ve 2B’yi uç uca eklediğimizde bu körelmiş sentromerin, şempanze kromozomu 2B’deki sentromer ile aynı hizada olduğunu görürüz. Ayrıca şempanze kromozomu 2A’nın sentromeri de insan kromozomu 2’nin sentromeriyle aynı yerdedir.
    • Normalde kromozomların sadece uçlarında bulunan telomerler, kromozom 2’nin ortasında da mevcuttur. Atasal maymun kromozomlarına ait bu telomer kalıntıları, kromozomların birleşim yerine işaret eder.Şempanze kromozomları olan 2A ve 2B uç uca eklendikleri zaman, insandaki kromozom 2 ile aynı bant örüntüsüne sahip oldukları görülür.
    • Şempanzelerin DNA dizilimleri, bizdeki kromozom 2’nin dizilimiyle neredeyse aynıdır; fakat bu dizilim iki ayrı kromozomda bulunur. Bu durum, daha uzak akrabalarımız olan goril ve orangutanlar için de geçerlidir.

    Şekil 6: İnsandaki kromozom 2 (en alttaki) ve onun diğer büyük maymunlardaki karşılıkları

       Bu veriler yalnızca geçmişte gerçekleşen bir kromozom füzyonuna işaret etmekle kalmaz, şempanzelerle insanların bir zamanlar ortak bir ataya sahip olduğuna ilişkin de çok güçlü bir kanıt oluşturur. Öyle ki, yukarıda sayılan olguları başka herhangi bir mekanizmayla açıklamak mümkün değildir. Ancak unutmamak gerekir ki, bu kromozom birleşmesi bizleri “insan” yapan şey olmayabilir. Üstelik bu ender mutasyonun popülasyonda neden (veya nasıl) baskın hale geldiği de açıklama bekleyen bir konudur. Bu süreçte eşeysel seçilim ve coğrafi izolasyon gibi çok daha güçlü evrim mekanizmaları rol oynamış olmalıdır. Her şey bir yana, insan olmak biyokimya, fizyoloji, morfoloji gibi nicel özelliklerle olduğu kadar biliş, davranış, iletişim ve kültür gibi nitel özelliklerle de bağlantılıdır. Bu nedenle çok daha geniş bir bakış açısını benimseyerek, elde edilen her veriyi gerçeğe giden yolda bir ipucu olarak değerlendirmekte ve evrimsel geçmişimizi bir bütün olarak ele almakta fayda var. Aksi halde aşırı indirgemeci bir yaklaşımla hatalı çıkarımlar yapılabilir. 

     

    * Şubat ayı itibarıyla, Ocak 2014’te yayım hayatına başlayan Ateist Dergi‘nin Evrim Köşesi’ni yazmaya başladım. Okuduğunuz bu yazı Derginin 3. sayısında yayımlanmıştır. Ücretsiz ve online olarak okuyuculara sunulan derginin tüm sayılarına buradan ulaşabilirsiniz.

     

    Yararlanılan kaynaklar:

    1. Avarello R, Pedicini A, Caiulo A, Zuffardi O, Fraccaro M, Evidence for an ancestral alphoid domain on the long arm of human chromosome.

    2. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion.

    3. Yunis, J. J., Sawyer, J.R., Dunham, K., The striking resemblance of high-resolution g-banded chromosomes of man and chimpanzeeScience, Vol. 208, 6 June 1980, pp. 1145 – 1148.

    4. http://www.gate.net/~rwms/hum_ape_chrom.html

    5. American Museum of Natural History; DNA: Comparing Humans and Chimps 

    6. TheTech, Museum of Innovation; The 44 Chromosome Man And What He Reveals About Our Genetic Past

    7. The Evolution Pages; Human Chromosome 2 is a fusion of two ancestral chromosomes

    8. Yuxin Fan, Elena Linardopoulou, Cynthia Friedman, Eleanor Williams, Barbara J. Trask, Genomic Structure and Evolution of the Ancestral Chromosome Fusion Site in 2q13–2q14.1 and Paralogous Regions on Other Human Chromosomes

     

    İlginizi çekebilecek diğer yazılar:

     

  • Avustralya Aborjinleri: İlk gezginler

       Uluslararası bir bilim ekibi ilk kez Aborjinlerin insan genom haritasını çıkardı. Science dergisinde yayımlanan çalışma, türümüzün tarihini yeni baştan yazacak gibi görünüyor.

       Genomu inceleyen araştırmacılar, Avustralya Aborjinlerinin 70.000 yıl önce meydana gelen büyük Asya göçünden köken aldıklarını belirtiyor. Bu tarih, günümüz Avrupa ve Asya ırklarının yayılım hareketlerinin 24.000 yıl öncesine denk gelmektedir. Araştırma sonuçlarının öngördüğüne göre Aborjinler, 50.000 yıl önce Avustralya’ya ilk ulaşan insanların soyundan geliyor. Araştırma, Avustralya’nın doğusundaki Goldfields bölgesinden bir Aborjinin 20. yüzyılda bir İngiliz antropoloğuna verdiği saç tutamından yola çıkılarak gerçekleştirildi. Bundan 100 yıl sonra, bilim adamları bu saç tutamından DNA’yı ayrıştırmayı başardı ve Avustralya’lıların genetik yapıları, dolayısıyla da insanların yer küreye yayılımları hakkında bilgilerimize ışık tutacak yeni veriler elde etmeyi başardı. 

    Ayrılma

       Modern Avrupalı Avustralya’lılar ile genetik benzerliği bulunmayan genom, Aborjin insanının başka insan popülasyonlarından 64-75.000 yıl önce ayrıldığına işaret ediyor. Yani Aborjinler direk olarak önce Asya’ya göç eden, sonra 50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşmış olan en eski gezginlerin soyundan geliyor. Bu sonuçlara göre Avustralya Aborjinleri, bugün yaşadığı topraklarla bağlantısı en uzun süre devam etmiş olan insan topluluğudur. Bu araştırma, bölgenin geleneneksel sahipleri olan Aborjinleri temsil eden organizasyon olan Goldfields Land and Sea Council (Goldfileds Kara ve Deniz Konseyi)‘nin onayı ile sunulmuştur. 

    Yeni göç haritası

       Avustralya Aborjinleri’nin tarihini anlamak, Afrika’dan çıkan ilk insanların dağılımını anlamamızda kilit bir konudur. Arkeolojik bulgulara göre, Avustralya’daki modern insanın varlığı 50.000 yıl öncesine denk geliyordu, ama bu araştırmaya göre o bölgeye yaptıkları seyahatle ilgili tarihsel bilgiler yeniden yazılacak.

       Bundan önce en çok kabul gören hipoteze göre, bütün modern insanların Afrika’dan gerçekleşen tek bir göç sonucu Avrupa, Asya ve Avustralya’ya yayıldığı varsayılıyordu. Bu modele göre ilk Avustralyalılar, Avrupa’lıların atalarından çoktan ayrılmış olan bir Asya popülasyonundan geliyordu. Ancak bu araştırmanın sonuçlarına göre, Avustralya Aborjinleri kendi özgün yolculuklarına başladıkları zaman, Asya ve Avrupa insanlarının ataları henüz birbirinden ayrılmamıştı. İlk Avustralyalıların yaklaşık 24.000 yıl önce keşiflerine başladığı zamanlarda, Asya insanı ile Avustralya insanının atalarından geriye kalanlar, kısa bir süre bir arada yaşadı. 

    İlk insanlar gezgindi

       Araştırmayı yöneten Kopenhag Üniversitesi’nden Profesör Eske Willerslev şöyle konuştu:  “Avustralya Aborjinleri ilk gezgin insanlardan köken almıştır. Avrupa ve Asya insanlarının ataları, Afrika veya Orta Doğu’nun bir yerlerinde yaşarken, yani henüz yaşadıkları dünyayı keşfe çıkmamışken, Aborjinlerin ataları hızla yayıldı. Bilinmeyen Asya kıtasını keşfe çıktılar ve böylece Avustralya’ya ulaştılar. Gerçekten de olağanüstü bir yolculuk yapan bu insanların hayatta kalma yetenekleri ve cesaretleri fevkaladedir.” 

       Henüz elimizdeki tek antik genom örneği, buzun altında korunmuş olan saç telleridir. Araştırmacılar, bundan çok daha kötü koşullarda saklanmış olan saç örneklerinin genom incelemelerinin, antik diş ve kemik örneklerinde sıkça rastlanan bir risk olan “modern insan etkileşimi” olmaksızın yapılabildiğini göstermiştir. Bilim adamları artık müze örneklerini analiz ederek ve soy grupları hakkındaki bilgileri de kullanarak, birçok yerel insan popülasyonunun, bu gruplar yakın zamanda göç etmiş veya birbirine karışmış da olsa, genetik tarihçesini inceleyebilecek. 

    Resim: (Credit: Kopenhag Üniversitesi)  

     

    Makale kaynağı. Bu yazı, Kopenhag Üniversitesi’nden sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından sadeleştirilerek yazılmış, 23.09.2011 tarihinde yayımlanmıştır.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Turan Dursun

     Aydınlığa giden yolda karanlığın söndürdüğü ışıklardan biri: TURAN DURSUN

     Yaşamı:

       Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe köyünde 1934 yılında doğdu. İmam olan babası, daha o doğmadan “Basra’da ve Kufe’de bile görülmeyecek bir alim” yapma sevdasındaydı. İlkokula göndermedi, çocukluk hayatı şeyhlerin ve din hocalarının yanlarında çeşitli tekke ve dergahlarda geçti. O yıllarda Turan Dursun’un en büyük amacı babasının belirlediği bu ideale hızla ulaşmaktı. Birkaç yılda öğrenilecek dersleri bir-iki ayda öğreniyordu. Sırf İslam bilgileri çok iyi olan Kürt hocalardan ders alabilmek için üç-dört ayda çok iyi denilebilecek ölçüde Kürtçe öğrendi. “sarf” ve “nahv” denilen Arapça grameri çocuk yaşta öğrendi, hem 11. ve 12. yüzyıl Arapçasını hem de 7. ve 8. yüzyıl Arapçasını bilirdi. 17 yaşına geldiğinde icazeti almış ve Kazviniyi okumuştu.

    Diyanette müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi. İlk olarak köy imamlığı yaptı. İstanbul-Çarşamba’da Üçbaş ve İsmailağa medreselerinde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas’ta müftülük yaptı ve şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırgandı. Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 60’lı yıllarda aydın müftü olarak kamuoyunda yankılar getirdi. Kendi deyişiyle İslam’a olan inancını yitirdikten sonra 1965 yılında müftülüğü bıraktı.   

    Turan Dursun’u, neredeyse ömrünü adadığı İslam’dan uzaklaştıran baş neden, aklının imanına üstün gelmesidir. Ömrünü İslamla içi içe geçiren bir insanın bunu başarmasının ne kadar zor olduğunu tahmin etmek güç değildir. Onu böylesine büyük kılan belki de en önemli şey budur.

       Turan Dursun’u İslam’dan kopartan başlıca deneyimlerini ise şöyle sıralayabiliriz:

    1) İnsanlık tarihinin bilinen en eski efsanesi olan Gılgamış Destanı’nı okuduktan sonra, Tevrat’a ve ondan sonra da Kuran’a geçen Nuh Tufanı efsanesinin kökeninin çoktanrılı ilkel Sümer Uygarlığı olduğuna kanaat getirmiştir.

    2) İncil ve Tevrat’ı okuduktan sonra, Kuran’daki pek çok ayetin bu kitaplardan kopya edildiğine kanaat etmiştir.

    3) Sinop’taki görevi sırasında marksist bir öğretmenden edindiği kitaplar sayesinde Tarihi Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm Felsefesi ile tanışmış, ancak komünist olmasa bile bu felsefelerden etkilenmiştir.

    4) Barış ve özgürlükleri önceleyen düşünce tarzı nedeniyle hiçbir zaman bağnaz İslami kesimlerin yoluna girmemiştir.

    5) Kuran’daki gerek akıl dışı ayetleri, gerekse de birbiriyle çelişkili ayetleri, gerçekliğe olan aşkı imanından üstün geldiği için görebilmiştir.

       Turan Dursun, Diyanet’teki görevinden ayrıldıktan sonra 1966 yılında TRT’de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT’de prodüktör olarak “Başlangıcından Bu Yana İnsanlık”, “Vergi Programı”, “Akşama Doğru” gibi programlar yaptı. TRT’den emekli olduktan sonra “Kur’an Ansiklopedisi”ni 1987 yılında bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000’e Doğru Dergisi’nde yazı yazmaya başladı. Bu sitede yer alan pek çok yazısını da bu dergide yazdı,bu yazıları nedeniyle İslami çevrelerden çok büyük tepki aldı. Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk gibi pek çok İslamcıyı kalemiyle yanıtlamasını bildi. Hiçbiri o hayattayken karşısına çıkamadılar.

       Böylesine kuşatılmış bir durumdayken çevresinde çok az sayıda destekçisi vardı. İlhan Arsel ve kitaplarını yayımlamayı kabul eden Doğu Perinçek bunlardandı (Turan Dursun yazdığı yazıları kitap haline getirmek için pek çok yayınevini dolaştığını, yayınevlerinin böyle bir kitap yayınlamaya cesaret edemedikleri için teklifini kabul etmediklerini söylemiştir.)

       Turan Dursun yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğini bilmiyor muydu? Bu soruya yanıt olarak Hasan Yalçın’a şunları söylemişti: “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” Turan Dursun bir aydınlanma savaşçısı olarak yanıtladı soruyu. Ve o anda ölümü yendi,ölümün ötesine geçti, ölüm Turan Dursun’u daha da büyüttü. Yazdıklarının uğruna yaşamını feda etmiş olmasının büyüsüyle daha çekici hale geldi. Adı, ölümsüz aydınlanma kurbanları arasına yazıldı. Turan Dursun’un kitapları, yazarının ancak vahşice katledilmesinden sonra yayınlanabildi. İlk kitabı, ölümünden iki ay sonra yayınlanan Din Bu-1 adlı kitabıdır.

    “Ölürsem,
     O zaman anlarsın.
     Ölünce biri,
     Pazar, kışın,
     İki yüz olur hemen yüzler Hemen!
     Dersin, neymiş meğer!
     Ben de ölürsem eğer
     Ey aydın cemaat!
     Lütfen öldürme beni,
     Lütfen!”
    —Turan Dursun

    Cinayeti ve davası:

       Turan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul-Koşuyolu’ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. Oysa onun kalemi ve kitapları dışında hiçbir silahı yoktu. Öldürüldüğü günün ertesinde İran radyolarından sevinç çığlıkları yükseldi. Türkiye’deki İslam savunucuları da rahat bir nefes aldı. Bunun İslam diniyle ne alakası var? diyenlere hatırlatma yapalım: “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.” (Bakara 191; Diyanet meali-yeni) 

       Öldürüldüğünde yetişkin üç çocuk babası idi. Cinayet sonrasında Turan Dursun’un evinde kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise “Kutsal Terör Hizbullah” kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun’a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir “mesaj” olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, evde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlar yer almadı.

       Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM’ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM’de iki ayrı dava görülmeye başladı. Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap’ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM’de yargılanmaya başladı. 

       Oğlu Abit Dursun, Turan Dursun cinayeti soruşturmasında aksayan önemli noktaları özetlerken insan bir kere daha hayretler içine düşüyor:

    4 Eylül 1990’da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti.

       23 temmuz 2000’de İstanbul 3 nolu DGM’de Turan Dursun ve Çetin Emeç davalarından yargılanan İrfan Çağırıcı önce 7.5 yıla daha sonra ise “Anayasal düzeni silah zoru ile değiştirmeye kalkışmak” suçundan idam cezasına çarptırıldı. Sanıklardan Ekrem Baytap, Tamer Aslan, Mehmet Ali Şeker ve Cengiz Sarıkaya hakkında aynı suçtan dolayı ömür boyu hapis cezası verildi. İrfan Çağırıcı’nın kardeşi Rıdvan Çağırıcı ve avukat Hüsnü Yazgan’ın da aralarında bulunduğu 12 sanık örgüt üyeliği suçundan 3 yıl 9 ay ila 12 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. 6 mart 2002’de Yargıtay 9. Ceza Dairesi, İrfan Çağırıcı hakkındaki kararı onadı.

    Eserleri:

        Turan Dursun’ un kitaplarının çok büyük bir bölümü Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Turan Dursun’ u daha iyi anlamak için kitaplarını ve bilhassa başyapıtı denebilecek olan kitabı Din Bu 1′ i (1990′ dan beri 20. baskıyı geçmiştir) okumanızı tavsiye ederiz. Turan Dursun’un başlıca kitapları şunlardır:

    • Kur’an Ansiklopedisi, 8 cilt (Aydınlanma)

       Tarihte, İslam dünyasında bir ilktir… Herkesin anlayabileceği bir dille hazırlandı… Türkçesine ve açıklamalarına yer verildi… İslam dünyasının en önemli uzmanlarınındır… Her açıklama ve yorum, kaynak gösterilerek alındı… Kaynak, İslam dünyasında herkesin birleştikleri arasından seçildi. Hadisler, Buharî, Müslim gibi güvenilir olanlardan alındı. İlgili maddeler için uzmanlardan görüş alındı.

    • Din Bu I-II-III-IV /Tabu Can Çekişiyor (Aydınlanma)

       Turan Dursun, Din Bu adlı eserinin ilk cildini kendisi yayıma hazırlamış, fakat eserini kitap halinde görmeden katledilmişti. Aslında toplumumuz Turan Dursun’u yitirmemiş, O’na, vurulmasından sonra kavuşmuştu.

    •  “Din Bu” ciltlerinde ele alınan bazı konu başlıkları şöyle:

       Muhammed’in Cinsel Hayatı, İslam Ve Şiddet; Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı için Şimdi Yok; Şeytan Ayetleri İslamın Gerçeği; Büyü Ve Muhammed’in Büyülenmişliği; Kur’an Mucizeleri; İslamın Tanrısı Akıllı mı?; Kur’an’daki “Çelişkiler”lerden; Kur’an’daki “Akıl Ve Bilim” Dışlıklar; Kur’an’da “Öldürün” Buyruğu!; Ve Kadına Dayak; İslamın İbadet Kaynağı: Güneş Kültü; İslamda İşkence; Orucun Kökeni: Güneşe Tapma; Dinde İnsan Hakları; Peygamberin Karıları ve Cariyeleri; Seni Çamurdan Yarattık-Efsanelerden İslamiyete; Zina Cezası (“Hadd”) Ve Uygulamaları; Tahsin Mayetepek’in Atatürk’e Raporu. 

    • Kutsal Kitapların Kaynakları 1-2-3 (Kitapları ücretsiz olarak buradan okuyabilirsiniz.)

       Turan Dursun’un üzerinde yıllarca çalıştığı ve büyük önem verdiği araştırması olan Kutsal Kitapların Kaynakları üç ciltten oluşuyor.

    • Birinci ciltte, Kur’an, İncil Ve Tevrat’ta yer alan korkuyu, korku-umut kaynağı Tanrı’yı, “Efendi Baba Tanrı” kavramını ve bunların kaynaklarını;
    • İkinci ciltte, peygamberlik konusunu, kabile peygamberi Muhammed’i, peygamberliğin koşullarını ve türlerini, felsefe-din çiftleşmesini;
    • Üçüncü ciltte, “mucize” inancını ve onun kaynağını, Turan Dursun’un binlerce yıl derinliklere uzanan titiz çalışmasının ışığında bulacaksınız. 

       “Ben yüzyılların doğurduğu ölümüm” diyen Turan Dursun, Anadolu insanını aydınlatmaya devam ediyor.

     

    • Kulleteyn

       Turan Dursun’un ilk din eğitimini aldığı çocukluk yıllarını anlatan romanı…Şeyh, ağa ve molla üçlüsünün eliyle Doğu Anadolu’nun insanlarına “kader” olarak örülmüş yaşamdan bir kesit. İnsanlara yeniden giydirilmek istenen şeriatın nasıl bir ilkellik olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyan bir yapıt. Sömürgenlerince övgüsü yapılan İSLAM nasıl bir şey? Gün ışığına çıkarılıyor, hem de doğrudan kaynağından tutulan ışıklarla.

    • Allah 

       Bu kitap, Kuran Ansiklopedisi’nin “Allah” maddesini içeriyor. Allah kelimesi Arapça mıdır; Allah’a, “Tanrı” denir mi; İslam öncesi (“el cahiliye”) Araplarında “Allah”; Kur’an Ve hadislerde “Allah”; İslam kelamında “Allah”; Allah’ın varlığı nasıl kanıtlanabilir; Allah’ın kendisini olduğu gibi bilip kavramak mümkün mü? vb sorulara değinen Dursun, Allah ile evren, insan ve toplum arasındaki ilişkiyi, İslam öncesi ve sonrası bütün kaynakları inceleyerek hazırlamıştır. 

    • Kur’an

       Bu kitap “Kur’an Ansiklopedisi”nin “Kur’an” maddesini içermektedir. “Kur’an” sözcüğü, tanımı Ve kapsamı, herhangi bir kökten türeyip türemediği hakkında ileri sürülen görüşler; “Kur’an” sözcüğü hangi dildendir; Hadis ve ayetlerde “Kur’an”; “Kur’an”ın inişi, nasıl, ne zaman ve hangi topluma yönelik indiği; islam hukuk ve “Kelam”ındaki tanımı, öteki adları… 

    •  Dua 

       Duanın Anlamı ve Tanımı; kimi durum ve sesler karşısında okunması öğütlenen dualar; konulara göre dualar (yağmur duası, yemek duası, namaz duası, hava duası, Güneş ve Ay tutulmalarındaki dua; peygamberin en çok ettiği dua; dua nasıl olmalı; ses ve tutum, korku ve umut; Tanrı’ya ait en güzel adlarla dua vb konular ele alınmaktadır.

    • Şeriat Böyle

       Bu kitap, Turan Dursun’un, Prof. ilhan Arsel aracılığıyla tanıştığı Erkan Boynuince ile mektuplaşmalarını ve “Şeriat Böyle” adlı bir film senaryosunun özetini içeriyor. 

    • Müslümanlık ve Nurculuk

       Bu kitabın ilk basımı 1971 yılında Ankara’da yapılmış. Özelliği, öteki kitaplarından farklı olarak, Turan Dursun’un “Müslümanlığı” döneminde yazılmış olması. Turan Dursun bu kitabında, Nurculuk Tarikatının kurucusu Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’larını Kur’an’daki ayetlerle karşılaştırıyor, onun Kuran’a zıt düşen taraflarını ortaya koyuyor. 

    • Ünlülere Mektuplar

       Onu tanıyanlar ideolojik mücadelede nasıl coşkulu olduğunu bilirler. İşte bu mektuplar insanlığa seslenişlerin birer parçasıdır. Turan Dursun hiçbir insandan umudunu kesmemiştir. Herkese karşı dürüsttür, açıktır, yalındır. İnsan ilişkilerinden ikiyüzlülüğü kovmuştur. 

    • İlhan Arsel’e Mektuplar 

       Bu mektuplarda, aydınlanma mücadelesinin iki bayrağı arasındaki sarsılmaz dostluğu, şeriatın karanlığına karşı mücadele azmini okuyacaksınız.

    • Hayatını Anlatıyor 

       Gözünü çocuk yaşta medresede açmış, İslam’ı derinlemesine öğrenmiş bir müftüyü. Onu büyük bir aydınlanma savaşçısı olmaya yönelten etkenler nelerdi? Hangi toplumsal ortam, hangi deneyimler Turan Dursun’u bir ışık haline getirdi? Şule Perinçek, öldürülmesinden iki buçuk ay önce Turan Dursun’la yaptığı görüşmelerde bu soruların yanıtını araştırdı. 

    • ABİT DURSUN: Babam Turan Dursun

       “Turan Dursun kimdi? Aydınlanmacı kimliğinin dışında nasıl biriydi? Nasıl bir eş, arkadaş, babaydı? Onun doğa sevgisini, insan sevgisini yaşadığı topluma anlatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak bir borçtu, bir görevdi. Bu görevi, onunla otuz yılı birlikte geçirmiş olan benim yerine getirmem gerekiyordu.”

     

    Yazı kaynağı (Yazıdaki bazı yazım hataları giderilmiş; Eserleri tarafımca eklenmiştir.)

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (3. bölüm)

    ← 2. bölüme dönmek için tıklayın 

       Bir önceki bölümde, 488 milyon yıl önce meydana gelen Kambriyen-Ordovisyen Yok Oluşu ile Kambriyen Dönemi’nin sonunu getirmiş, Paleozoik Zaman’ın ikinci dönemi olan Ordovisyen’e kadar gelmiştik. Tabi bu arada Kambriyen ve Kambriyen öncesi canlılarını tanımış; böylece gezegenimizdeki yaşamın hiç de bilim düşmanlarının iddia ettiği gibi ilk kez ve aniden Kambriyen’de ortaya çıkmadığını, dolayısıyla da evrim kuramı açısından herhangi bir açmaz yaratmadığını görmüştük. Ayrıca Kambriyen’de meydana gelen en az dört küçük çaplı yok oluş olayı yüzünden birçok hayvan türünün neslinin tükendiğini; Kambriyen’in sonunda Burgess Shale faunasına ait birçok türün yok olduğunu da belirtmiştik. İşte bu yok oluşları atlatarak hayatta kalmayı başaran canlı grupları, Ordovisyen’den itibaren, gidenlerden geriye kalan yerleri hızla işgal ederek çeşitlenmiş ve denizlerde yaklaşık 200 milyon yıl hüküm sürecek olan Paleozoik Fauna’yı meydana getirmiştir. 

       Evrimsel biyolojide adaptif yayılım (veya uyumsal yayılım) denilen çeşitlenme olayının en kapsamlılarından birisi Ordovisyen’de, deniz canlıları üzerinde gerçekleşmiştir. Özellikle çevresel koşulların değişmesiyle yeni kaynaklar ve rekabet ortamları doğar. Adaptif yayılım, bu değişen koşullara bağlı olarak canlıların hızla, çok sayıda yeni uyarlanım (adaptasyon) ve morfolojik/fizyolojik özellikler kazanmasına denir. Bu sürecin sonunda fenotipik uyarlanım ve türleşme gerçekleşir. Örneğin kabuklu deniz canlılarına ait aile sayısı Kambriyen’in sonunda 150 iken, bu sayı adaptif yayılımın ardından Ordovisyen’in başlarında 400’e çıkmıştır. Deniz omurgasızlarında da büyük bir çeşitlenme olmuş, özellikle yumuşakça ve eklembacaklılar okyanusları istila etmiştir. Bu dönemde çok sayıda yeni eklembacaklı, yumuşakça, mercan, planktonik graptolit, derisidikenli (örneğin ilk deniz yıldızları), dallıbacaklı ve yosun hayvancığı türü evrilmiştir. Bir diğer çarpıcı değişiklik, süzerek beslenen canlılarda yaşanan artıştır. Kambriyen’in sonlarında görülmeye başlanan ve günümüze kadar neslini devam ettirebilen sadece 6 türü bulunan Nautiloidler ise bu dönemde çeşitlenerek yaygınlaşmış ve okyanuslardaki en güçlü avcı haline gelmiştir. 

     

    Şekil 1: Nesli tükenmiş bir nautiloid türü (Orthoceras) 

       İlerleyen süreçteki Devoniyen Dönem’de ilk ammonitleri görmeye başlarız. Kafadanbacaklılar sınıfına ait, soyu tükenmiş deniz yumuşakçalarından olan ammonitler, hızlı evrim süreçleri ve yaygınlıkları nedeniyle mükemmel indeks fosillerdir; paleontolog ve jeologlar tarafından jeolojik dönemlerin tanımlanmasında kullanılırlar. 

    Şekil 2: Bir ammonit cinsi (Asteroceras) 

       Gezegenimizde yaşamış en başarılı canlılardan olan trilobitler bu dönemde de varlığını sürdürmektedir; ancak Kambriyen’deki atalarından oldukça farklı yapılar geliştirmiş durumdadırlar. Ordovisyen’deki bazı trilobit türlerinde, avcılardan korunmaya yarayan diken, nodül veya göz sapı gibi yapılar evrilmiştir; ayrıca Aeglina prisca gibi yüzebilen trilobitler de mevcuttur. 

       Karasal yaşamın tam olarak ne zaman başladığı konusunda bilimsel konsensusa varılmış değildir, ama karada az da olsa zaman geçiren ilk canlıların deniz ve göl kenarlarındaki algler olduğu düşünülmektedir. Hatırlayacağınız gibi bitkilerin evriminde, bu yazı dizisinin 1. bölümünde değindiğim Endosimbiyoz Kuramı ve dolayısıyla siyanobakteriler önemli bir rol oynamıştı. O zamanlar karalar gündüzleri kavurucu sıcağa, geceleri ise dondurucu soğuğa maruz kalan çıplak kayalıklardan oluşmaktaydı. Yaklaşık 450 milyon yıl önce görülmeye başlanan Kara yosunları (bryofitler; vasküler olmayan kara bitkileri) ve onlardan çok daha önce yerleşmiş olan mantarlar haricinde karalar halen çoraktı. Bitkilerin karasal yaşama geçişinde hayati bir rol oynayan Kara yosunları, suyu iletecek dokulara sahip değildi; bu yüzden oldukça ufak ve suya bağımlıydılar. İlk kez Silüryen’de görülmeye başlanan ve bu dönemin sonlarında (yaklaşık 420 milyon yıl önce) çeşitlenip karmaşıklaşan Vasküler bitkiler (trakeofitler) ise karasal koşullarda yaşamayı kolaylaştıran iki önemli adaptasyona sahipti: Birincisi, tübüler hücrelerden oluşan ve su ile besinin bitkinin içinde yukarı doğru ilerlemesini sağlayan bir içsel sistem geliştirmişlerdi. İkincisi, lignin denilen ve vasküler dokularının hücre duvarlarını sağlamlaştıran, bitkinin odunsu yapısına katkıda bulunan bir madde sentezleyebiliyorlardı. Bu iki özellik sayesinde ataları olan Kara yosunlarından çok daha fazla büyüme imkanı buldular, ayrıca nem bağımlılıklarını da azaltmış oldular. Bu döneme ait Cooksonia gibi türler, kök ve yaprak içermeyen basit, küçük bitkiler olmalarına rağmen zamanın baskın kara bitkilerindendir. Devoniyen Dönemi’nin ortalarına gelindiğinde bugün gördüğümüz kök ve yaprak gibi birçok yapı artık mevcuttu, bu dönemin sonlarında ise gerçek odun dokusuna sahip ağaç benzeri bitkiler evrilmişti (örnek: Archaeopteris.) Kökler bir kez Lycopodiophyta soy hattında, bir kez de diğer vasküler bitkileri oluşturan soy hattında olmak üzere en az iki kez evrim geçirmiştir. Bilinen en eski ağaç fosili, dev bir eğrelti otuna benzeyen ve 385 milyon yıl öncesine tarihlenen Wattieza’dır. 

    Şekil 3: Kara yosunları (Bryofitler) 

       Devoniyen’in sonlarında (yaklaşık 360 milyon yıl önce) ise tohumlar ve tohumlu bitkiler, dolayısıyla da ağaçlar ve ormanlar görülmeye başlandı. Tohumlar sert ve dayanıklı kabukları nedeniyle iyi fosilleşen yapılardır. Şu an için bilinen en eski tohumlu bitkiler, nesli tükenmiş olan Pteridospermlerdir. Çok sayıda bitki türünün böylesine hızlı bir evrim sürecinden geçerek oluşmasına “Devoniyen Patlaması” da denmektedir. Günümüzde biyolojik çeşitlilik büyük ölçüde tohumlu bitkilere bağımlıdır; bu anlamda tohumların evrimi canlılık tarihindeki en önemli gelişmelerden birisi sayılır. 

       Diğer yandan, çeşitlenen ve kalabalıklaşan su yaşamının gitgide daha da tehlike hale gelmesi, bazı canlılar için yeni habitatların keşfini gerekli kıldı. Bir yandan da karasal bitkilerin evrimi, hayvanlar açısından basit bir karasal ekosistem oluşturmuştu. Gerçek anlamda karada yaşayabilen ilk hayvanlar çeşitli eklembacaklı türleriydi. Silüryen’in sonlarında kara bitkilerinin çeşitlenmesiyle oluşan ekosistemde kırkayak, çıyan, örümcek ve böceklerin atası olan eklembacaklı türleri bulunuyordu. Bu ekosisteme yine eklembacaklılara dahil olan bazı deniz kabukluları ve suda koruyucu kabuk geliştirmiş olan yumuşakçalar da katıldı. Eklembacaklılar karasal kolonizasyon açısından oldukça iyi ön-adaptasyonlara sahipti, çünkü nemi muhafaza edebilen ağır, eklemli dış iskeletleri sayesinde kurumaya ve yerçekimine karşı dirençliydiler. Bu eklemli yapıları, karada hareket etmelerini de kolaylaştırıyordu. Ayrıca vücutlarının altında gelişen ufak delikler, havadaki oksijeni absorbe eden içsel tüplerle bağlantılıydı. Bilinen en eski böcek fosili Devoniyen’den kalma (396-407 milyon yıllık) Rhyniognatha hirsti’ye aittir, fakat çene yapısı kanatlı böceklerinkini andırdığı için ilkin böceklerin bu tarihten daha eskiye dayandığı düşünülmektedir. Sonuç olarak Devoniyen’in sonunda ormanlarla kaplanan karalar önce bitkilerle, sonra da birbirileriyle beslenen hayvanlar tarafından yavaş yavaş istila edilmeye başlanmıştı. 

       Denizlere dönecek olursak, Ordovisyen’in başlarında yaklaşık 440 milyon yıl önce ortaya çıkan en önemli canlı gruplarından birisi, gezegenimizin ilk omurgalıları ve günümüz balıklarının (dolayısıyla da tüm diğer omurgalıların) atası olan çenesiz balıklardır (Agnatha üst sınıfı.) Omurgaları kemik yerine kıkırdaktan oluşan bu üst sınıf, günümüzde yaşayan türlerin (siklostomlar) yanı sıra, nesli tükenmiş olan türleri (konodont ve ostrakodermler) de içerir. Ordovisyen ve ondan sonra gelen Silüryen ve Devoniyen dönemlerinde yaşayan çenesiz balıkların çoğu 3-5 mm’lik kemiksi/dikensi plakalarla kaplıydı. Bu nedenle kabuk-derili anlamına gelen ostrakoderm kelimesiyle tanımlanırlar. Solungaçlarını hem beslenme hem de solunum amaçlı kullanan eski kordalıların aksine, ostrakodermler solungaçlarını sadece solunum için kullanırdı. 

    Şekil 4: Günümüzde yaşayan bir çenesiz balık türü (Lampetra fluviatilis) 

       Yaklaşık 420 milyon yıl önce ostrakodermlerden ilk gerçek dişe sahip çeneli balıklar evrilmiş ve denizleri istila etmiştir. Azalmaya başlayan ostrakoderm türleri ise Devoniyen’in sonlarında meydana gelen kitlesel yok oluş ile tamamen tükenir. Bu nedenle 417-359 milyon yıl aralığını kapsayan Devoniyen’e Balık Çağı da denilir. Bu zaman diliminde çeneli balıklar evrimleşerek dört ana gruba ayrılmıştır: Placodermi (Zırhlı balıklar), Acanthodii (Dikenli yüzgeçliler), Chondrichthyes (kıkırdaklı balıklar) ve Osteichthyes (kemikli balıklar). Neredeyse tüm omurgalılarda olduğu gibi bu ilkel balıkların çeneleri de kemik veya kıkırdaktan yapılma, üst ve alt olmak üzere iki çene parçasından oluşmaktadır. Şu an için elimizdeki en eski kemikli balık fosili 420 milyon, en eski Placodermi fosili (Entelognathus) ise 419 milyon yıllıktır. Kıkırdaklı balıklara ait en eski fosiller ise daha sonra, yaklaşık 395 milyon yıl önce ortaya çıkar. İlkel köpekbalığı türleri de (örneğin Cladoselache) ilk kez Devoniyen’de evrimleşmiştir. 

       Osteichthyes yani kemikli balıklar, Et yüzgeçliler (Sarcopterygii) ve Işınsal yüzgeçliler (Actinopterygii) olarak ikiye ayrılır. Modern balıkların birçoğu Işınsal yüzgeçlidir; oysa Et yüzgeçlilerden geriye sadece sekiz tür kalmıştır. Akciğerli balık ve “yaşayan fosil” olarak ünlenen sölekant (Coelecanth) bu sekiz türden ikisidir. Nesli tükenen bir Et yüzgeçli türü de yaklaşık 375 milyon yıl önce yaşamış olan meşhur Tiktaalik’tir. Et yüzgeçliler, tetrapodların atası olmaları ve sudan karaya geçişe işaret etmeleri bakımından evrimsel tarihimizde çok önemli bir yer tutar. (Tetrapodlar, ilk dört üyeli omurgalıları ve onların soylarını -yani tüm amfibileri, sürüngenleri, kuşları ve memelileri- kapsar.) İlk karasal tetrapodlar olan amfibilerin bacakları, Et yüzgeçlilerin yüzgeçlerinden evrilmiştir.

    Şekil 5: Üstte bir Sarcopterygii örneği (Sebastes norvegicus); altta bir Actinopterygii örneği (Coelecanth; sölekant) 

       Tatlı suyun kendine göre dezavantajları vardır; ama çeşitli balık türleri bu zorluklarla baş edecek özellikler geliştirmiştir. Sınırlı alanlar olan göl, gölet ve bataklıklarda oksijen kısıtlıdır. Bazı balıklarda evrilen ilkel akciğerler, hayvana oksijen takviyesi sunar. Günümüzde akciğerlerini hala kullanan balıklar vardır (örnek: akciğerli balık, gar, bişir); çoğu kemikli balıkta ise bu ilkel akciğerler yüzme kesesi denilen bir yapıya evrilmiştir. Tatlı su sistemlerinin bir diğer dezavantajı da sık sık yosun veya kütük gibi maddelerle tıkanmalarıdır. Et yüzgeçlilerde bu sorunla baş etmelerini sağlayan, yüzgeçleri boyunca sıralanmış bir dizi kemik bulunur (geleceğin el ve ayak öncüleri.) Böylece vücutlarını iterek veya kazı yaparak tıkanık bölgeyi geçebilirler. Ayrıca belli mevsimlerde suyun buharlaşmasıyla kuruma tehlikesi altında olan bu bölgelerde yaşayan bazı balıklar, kendilerini çamura gömerek veya kurumuş bir alandan yakındaki sulak olan başka bir alana atlayarak hayatta kalmaya çalışmıştır. Bu, av yakalamak için de faydalı bir yoldur. Günümüzde hala bu yöntemleri kullanan birçok balık türü vardır (örnek: çamur zıp zıpı, bazı yılan balıkları, bazı yayıngiller.) 

       Toparlarsak, Devoniyen’in sonunda çok sayıda bitki ve eklembacaklı türü karaları istila etmiş; dev resiflerle kaplı okyanuslarda ve tatlı sularda ise kemikli iskelete sahip omurgalılar evrilmiş durumdaydı. Bunlar kendilerini zeminde hareket ettirmeye yarayan kemikli eklemlere sahip üyelere ve suyun altında nefes almaya yarayan solungaçlara ek olarak, havadaki oksjieni solumaya yarayan akciğerlere de sahipti.  Birçoğu esas olarak halen suda yaşıyordu (örnek: Acanthostega); yani aslında sadece parmaklı balıklardı. Bazıları ise (örnek: Ichthyostega) besin ihtiyaçlarının büyük bir kısmını karadan sağlıyordu. İşte “dört ayaklı” anlamına gelen ve amfibileri, sürüngenleri, memelileri ve kuşları kapsayan Tetrapoda üst sınıfı bu iki canlı grubundan evrildi. 

    Şekil 6: Acanthostega

       Devoniyen’in son diliminde -yaklaşık 374 milyon yıl önce- Dünya tarihinde toplamda 5 tane olan büyük kitlesel yok oluşlardan ikincisi meydana geldi. En az 20 milyon süren Devoniyen Kitlesel Yok Oluşu’nda tüm canlı ailelerinin %19’u, cinslerin %50’si ve türlerin %70’i tükendi. En çok etkilenenler, sığ ve ılıman sularda yaşayan tropikal deniz canlıları başta olmak üzere resif yapıcı canlılar oldu. Planktonik graptolitler tamamen yok oldu. Karasal ekosistemler ise daha az etkilendi. 

       Sonraki bölümde sudan karaya geçişe biraz daha ayrıntılı bir şekilde değinerek evrimsel tarihimizde ilerleyeceğiz. 4. bölüme geçmek için tıklayın 

     

       * Bu yazım Ateist Dergi‘nin 8. sayısında yayımlanmıştır.  

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Faydalı mutasyon kavramı ve örnekleri

       Mutasyonlar, canlı çeşitliliğinin en önemli kaynaklarından birisidir. Evrim karşıtlarının sıklıkla öne sürdüğü iddia, bütün mutasyonların zararlı, dolayısıyla da canlıyı deforme eden, geliştirmeyen veya ona herhangi bir faydalı özellik katmayan anomaliler olduklarıdır. Bu iddia her ne kadar bilimsellikten uzak da olsa, kafalardaki soru kabaca anlaşılmaktadır ve bu yazının amacı da o soruya cevap vermektir.

       Öncelikle bütün mutasyonların zararlı olduğuna ilişkin bilgi hatasını düzeltmek gerekiyor: Genlerde meydana gelen mutasyonlar, faydalı, etkisiz veya zararlı olabilir. Örneğin, E. coli bakterilerinde günde yaklaşık 10 milyon, insanda günde yaklaşık 10.000 mutasyon meydana gelmektedir. Çoğu mutasyon zararlı değil, etkisizdir. Nachman ve Crowell, insanlarda nesil başına yaklaşık 175 mutasyondan sadece 3’ünün zararlı olduğunu öngörmüştür. Belirgin etkileri olanların çoğu zararlıdır, ama faydalı olanların oranı da evrim karşıtlarınca öne sürülenden çok daha fazladır. Popülasyona yeni zararlı mutasyonlar eklendikçe; doğal seçilim, mevcut zararlı özellikleri ortadan kaldırır. Değişen bir ortamda faydalı bir mutasyon meydana geldiği zaman, genellikle popülasyonda hızla yayılır (Elena et al. 1996). Bu nedenle zararlı mutasyonlar uzun süre dayanamaz; faydalı mutasyonlar ise çok daha kalıcıdır. 

       Fakat mutasyonlar, canlının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmazlar. Yani bir mutasyonun gerçekleşip gerçekleşmemesi, o mutasyonun organizma için yararlı olup olmamasına bağlı değildir. Ayrıca mutasyonlar başlangıçta zararlı bile olsalar, evrimsel süreçte yarara dönüşebilir ya da bir ortamda zararlıyken, başka bir ortamda yararlı bir durum yaratabilirler.   

       Her mutasyon evrime yol açmaz ve yine her mutasyon evrim için önemli değildir. Örneğin otozomal hücrelerde meydana gelen mutasyonlar (yani bedensel mutasyonlar) sonraki nesillere aktarılmaz, çünkü sadece eşey hücrelerindeki kalıtsal malzeme sonraki nesle aktarılabilir. 

       Bir diğer önemli nokta da şudur: Mutasyonlar evrimde rol oynayan tek mekanizma değildir. Yani evrim, mutasyonlardan ibaret değildir. Ama mutasyonlar, popülasyonlara çeşitlilik ekleyen tek doğal süreçtir. Seçilim ve genetik sürüklenme ise çeşitliliği ortadan kaldırır. Doğal seçilim, çevreyle ilgili bilginin, canlının genomuna; dolayısıyla da canlının kendisine iletilmesini sağlayan süreçtir (Adami et al. 2000). Doğal seçilim, uyarlı olmayan çeşitliliği önleyerek, canlıya çevresiyle ilgili bilgi aktarır ve onun çevresine daha uyumlu hale gelmesini sağlar. Mutasyonlar yeni çeşitlilik yaratmıyor olsaydı, şu anda seçilimin etki edeceği bir çeşitlilik de olmazdı. Yani doğal seçilim zaten, mutasyonların popülasyonlara eklemiş olduğu rastgele çeşitlilik üzerinde oluşur. (Biyologlar bugün mutasyonların, değişimin ana motoru olmayabileceğini biliyor. DNA, genleri açıp-kapatan proteinler tarafından da değiştirilebilir. Bu işleme cis-regülasyonu denir. Bir de epigenetik adı verilen yeni ve dev bir çalışma alanı var. Bu iki kavram Darwin’in, genlerin orada öylece pasif bir şekilde duarak, çevre şartlarına göre değiştikleri yönündeki varsayımını çarpıcı şekilde değiştirir. Çok basitçe ifade etmek gerekirse; biyologlar DNA’nın doğal olarak seçilen özellikleri ilerletebildiğini keşfetmiştir.)

        Bir diğer önemli nokta da mutasyonların rastgele ve rastlantısal olmasıdır. Bu nedenle evrimi sadece mutasyonlardan ibaret sananların, evrimi de şans eseri veya tesadüfen meydana gelen bir süreç şeklinde algılamaları doğaldır. Ancak doğal seçilim, şansın tam tersidir.  Mutasyonların rastlantısallığı ile ilgili okunması gereken kısa bir yazı için tıklayın.

       Burada basit ama bir o kadar da önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Bir mutasyonun “faydalı” olması, mutasyonun gerçekleştiği genin sahibi olan canlı için kullanılan bir kavramdır. Yani o canlıdaki mutasyonun “insana” faydalı olmasından bahsedilmemektedir. Örneğin insan genlerindeki bir mutasyon, eğer insan için faydalıysa, faydalı bir mutasyondur; aynı şekilde, örneğin bir bakteride meydana gelen mutasyon bakterinin yaşamını iyileştiriyorsa, faydalı bir mutasyondur. Bakteride meydana gelen faydalı bir mutasyon bakterinin üremesini kolaylaştırdığı için insana zararlı olabilir, ama bundan dolayı ona zararlı mutasyon denmez. Yani gerçekleştiği canlıya göre fayda-zarar ilişkisi gözetilir. Bu konuda bile kafa karışıklığı ve çarpıtma olabildiği için özellikle belirtmek istedim.

    Bazı faydalı mutasyonlar:

     

    1. CCR5 genindeki mutasyon HIV’den AIDS’e geçişi yavaşlatır ve aynı gende gerçekleşen iki mutasyon, bir kimsenin HIV enfeksiyonuna karşı direncini arttırır

         Bugün, büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını..HIV denilen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık hale gelen bir organizma.

         Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Bu sitede, HIV virüsünün kendisinin geçirdiği evrimle ilgili ayrıca yayınlanmış bir yazı bulacaksınız, ama buradaki konumuz insanda meydana gelen faydalı bir mutasyon olduğu için, virüsün doğasına burda girmeyeceğiz. HIV virüsünün geçirdiği evrimle ilgilenenler buradan detaylı bir yazıya ulaşabilirler.

       Konumuz insandaki bir genin uğradığı mutasyondur. C-C kemokin reseptör5 (CCR5), insanlarda CCR5 geniyle kodlanmış bir proteindir. CCR5, baskın olarak T hücrelerinde, makrofajlarda, dendritik hücrelerde ve mikrogliada etki gösterir. Bu genin insandaki enflamatuar cevapta rol oynadığı düşünülmektedir.

       Bazı popülasyonlar, Delta32 mutasyonunu kazanmıştır ki bu mutasyon CCR5 genindeki genetik bilginin bir kısmının silinmesine sebep olmuştur (32-bp segment silinmesi). Bu mutasyonu taşıyan homozigot bireyler, HIV enfeksiyonuna karşı tamamen ya da kısmen dirençlidir.(yukarda söylediğimiz gibi, homo-heterozigot olmasına göre değişir.)

       HIV, saldıracağı hücrelere girmek için bir ön reseptör olarak çoğunlukla CCR5 veya CXCR4’i kullanır. Delta32 mutasyonu ile, reseptör çalışamaz hale geldiği için HIV virüsünün tutunması ve hücreye girmesi engellenir, bu alel genlerden 2 kopya olması , HIV için daha da yüksek bir direnç oluşturur.Bu aleller, Avrupalılarda %5-14 oranında bulunur, Afrika ve Asya’da ise nadirdir.Birçok çalışma, bu alellerden sadece birinin varlığının bile, HIV taşıyıcısı kişilerde AİDS hastalığının oluşmasını 2 yıl geciktirdiğini göstermektedir.

    2. Klamidya ve karanlığa uyum

       Klamidyalar, ışıkta fotosentez yapabilen ama karanlıkta da karbon kaynağı olarak asetatı kullanarak az da olsa bir süreliğine büyüyebilen bir tür tek hücreli yeşil alg türüdür. Graham Bell, klamidyaları karanlık ortamda yüzlerce nesil üretmeyi başardı ve şöyle bi sonuç elde etti: Deneyin ilk başında bazı klamidyalar karanlıkta gayet iyi büyürken, bazıları hiç büyüme göstermemişti. 600 jenerasyon sonra ise, klamidyaların büyük çoğunluğu karanlıkta gayet iyi büyüyebilir hale gelmişti. Popülasyonun hemen hepsi, karanlıkta yaşamaya uygun hale getiren mutantlardan oluşuyoru.Bu deney, faydalı mutasyonların popülasyondaki dağılımının, hayatta kalmak için ışığa nerdeyse bağımlı olan bir canlıda ne kadar hızlı arttığını ve sonunda canlının ışıksız ortamda sorunsuzca yaşayabilir hale geldiğini göstermesi açısından önemlidir. 

    3. Domuz gribi virüsü H1N1′in geçirdiği mutasyon

       California Teknoloji Enstitüsü’nden -Nobel ödüllü- Prof. David Baltimore ve ekibi, domuz gribi virüsünün yayılmasını sağlayan bir mutasyonu tanımladı ve Science dergisinde yayınladı. Domuz gribi virüsü diye bilinen H1N1′in bazı örneklerinin zaten yararlı bir mutasyon taşıdığı biliniyordu. Bu mutasyon, virüsün, çoğalmasını engelleyen bir ilaca (oseltamivir, piyasa ismi Tamiflu) karşı bağışıklık kazanmasını sağlıyor, ama yan etki olarak virüsün yayılmasını yavaşlatıyordu. Bu nedenle de fazla yayılamıyor ve pek de ciddi bir sağlık sorununa dönüşecekmiş gibi durmuyordu. 

       Ancak 2007-2008 sezonundaki domuz gribi, hem dirençliydi, hem de hızla yayıldı. Yavaş olması beklenen dirençli virüs nasıl olup da bu kadar hızlanmıştı? Antibiyotik direncini sağlayan mutasyona ek olarak bu virüsler, iki ayrı mutasyon daha geçirmişler, ve hızla çoğalma yeteneğini kazanmışlardı. 

       Bu iki yararlı mutasyon, dirençsiz bir virüste birbiri ardına meydana gelmiş ve direnç kazandıran mutasyonun yavaşlatıcı etkisini baştan azaltmıştı. Böylelikle bunun ardından meydana gelen direnç kazandırıcı mutasyon bir zarar vermeden canlıya yarar sağlamıştı. Bu üç mutasyon, virüse o kadar yarar sağladı ki virüs tüm dünyaya kısa sürede yayıldı.

     4. Klebsiella aerogenes bakterisi ve fucose isomeraz enzimi

       Robert Mortlock, Klebsiella aerogenes bakterisinin mutasyon geçirerek, daha önce bünyesinde sürekli üretilmeyen bir enzimi (fucose isomeraz) sürekli üretmeye başladığını bulmuştur. Her daim kullanılmayan bu enzimin, sürekli olarak üretilmesine yönelik bu mutasyon, zararlı gibi görünmektedir çünkü bakteri için enerji ve kaynak israfıdır. Ancak bu enzimin her an vücutta bulunmasıyla Klebsiella aerogenes bakterisi, daha önce aralıklarla metabolize edebildiği besinleri, her an kullanabilir hale gelmiştir. Dolayısıyla başlangıçta zararlı bir mutasyon olarak ortaya çıkan durum, sonunda faydalı hale gelmiştir. 

     5. Bakterilerdeki antibiyotik direnci

       Bilindiği üzere, sürekli ve düzensiz antibiyotik kullanımı, bakterilerde bir süre sonra o antibiyotiğe karşı direnç gelişmesine sebep olur. Çoğu zaman, mutasyon sonucu gelişen bu direnç, bakterinin antibiyotiksiz ortamda yaşamasını zorlaştırıcı bir durum da yaratır. Dirençli bakteriler, antibiyoktiksiz ortamda mutasyona uğramamış olanlara göre daha yavaş ve zor ürer. Yani direnç gelişimi, antibiyotiksiz ortamda bakterinin üremesi ve çoğalması adına zararlı bir mutasyon olsa da;  insan vücuduna, yani antibiyotikli ortama giren aynı bakteri için faydalı bir durumdur.   

       Bakterilerin antibiyotik direnci kazanmasının farklı genetik mekanizmaları vardır:

    • Kromozomda oluşacak bir mutasyon, en sık rastlananlardan biridir. Mesela bakterinin hücre duvarında yer alan proteinin geninde meydana gelen mutasyon, antibiyotiin bu proteine bağlanmasına ve etkisini göstermesine engel olur. Proteinin işlevine bir zararı olmayan bu mutasyon, onu antibiyotikten koruyarak bakteriye yaşamsal değeri olan bir katkı yapmış olur.

     • Kimi bakteriler ise daha önceden sahip oldukları direnç genlerini, antibiyotiğin varlığında harekete geçirirler. Bu genler, genelde bakterilerin içinde yuvarlak DNA halkaları olan plazmid yapılarında taşınır ve bu plazmidlerin diğer bakterilere aktarımı, bakteri dünyasında olağandır. 

    • Virüsler, bu direnç genlerini bakteri genomuna sokabilir.  

       Antibiyotik direncinin gelişmesi, mükemmel bir doğal seçilim örneğidir. İlaçların aşırı yaygın ve kontrolsüz kullanımı (örneğin, her burun akıntısında antibiyotiğe sarılmak) hassas bakterileri öldürürken, az sayıdaki dirençli bakterinin hayatta kalmasına ve zamanla bakteri popülasyonunda bu dirençli bakteri nüfusunun artmasına sebep olur. Yapılan çalışmalarda görülmüştür ki, bakteriler eninde sonunda her antibiyotiğe direnç geliştirir (Neu, 10992). Bir bakteride evrilen bu direnç, genetik mekanizmalar sayesinde hızla diğer bakterilere de yayılır. 

       Sadece terimlerle ilgili karmaşadan yola çıkarak ve sözcük oyunları yaparak bu süreçlere başka anlamlar yüklemeye çalışmak, Bu kısmı ben ekledim: toplum sağlığını ilgilendiren böylesine önemli bir tıbbi konuda insanları yanlış yönlendirmekten başka bir şey değildir. Bugün bildiklerimiz ve hastalıklarla savaşmamızda bize yol gösteren en önemli veriler, evrim kuramından gelmektedir. Bakteriler her geçen gün yeni geliştirilen ilaçlara da direnç geliştirmektedir. Dirençli bakteriler konjugasyon yoluyla yeni kazandıkları direnç genlerini diğer bakterilere de aktarabilirler. Bulaştırıcı ve öldürücü özelliklerinden dolayı bu antibiyotik dirençli organizmalar, süper bakteriler (çok sayıda ilaca dirençli [MDRbakteriler) olarak adlandırılırlar. Hastalıklarla mücadeledeki başarımız, evrim mekanizmaları hakkında bildiklerimize ve bu konuda yapılacak olan yeni keşiflere bağlıdır. Antibiyotik direnciyle ilgili burada alıntı yaptığım yazının tamamını okumak için tıklayın. 

    6. Drosophila’da kanatların büyümesini durduran mutasyonlar 

        Bu mutasyonlar, sineğin şiddetli rüzgarlar bulunan adalarda sağ kalma yeteneğini geliştirmekte ve mutant bireyler için faydalı hale gelmektedir. 

    7. Sitrik asit tüketmeye başlayan bakteriler

          Prof. Richard Lenski’nin, laboratuvarda gözlenmiş bir mutasyonu tarif eden “uzun vadeli evrim” deneyi için tıklayın. Bu deneyde, özetle, başlangıçta ortamdaki sitrik asiti enerji kaynağı olarak kullanamayan bakteriler, hiçbir müdahale altında kalmadan, kendiliğinden mutasyon geçirerek bu maddeden istifade edebilir hale geldi.  Bu deney 1988 yılında, 12 özdeş Escherischia coli (koli basili) ekiniyle başlatıldı. Yani bakteri, deney boyunca bir deney tüpünün içinde kendisine uygun bir ortamda yetiştirildi. Her gün (yani 6-7 nesilde bir), eldeki bakterilerin %10’u yeni bir tüpe aktarılırken, geri kalan %90’ı çöpe atıldı. Yalnız her 500 nesilde bir, normalde çöpe gidecek bu %90’lık kısım derin dondurucuya kondu. Bakterileri donuk şekilde saklamak, gerektiğinde çözüp üzerinde tahlil yapmak mümkün olduğundan, bakterilerin zaman içinde bir arşivi tutulmuş oldu. Deney boyunca bu bakteriler, içinde az miktarda glukoz ve bol miktarda sitrik asit bulunan sıvı ortamda yetiştirildiler, ancak sitrik asiti kullanma imkânları olmadığından yalnızca glukozla idare ettiler. Ne var ki 33.127 nesil sonra tüplerin birindeki bakterilerin birden bire sitrik asiti kullanmaya başladıkları fark edildi. Bunun üzerine araştırmacılar donuk bakteri arşivlerini açıp önceki nesillerden bakterileri inceleyince gördüler ki sitrik asiti kullanabilen bakteriler yaklaşık 31.500. nesilde ortaya çıkmış, ve sayıları biraz dalgalanıp 33127. nesilde patlamıştı. Bu dalgalanmaları, bu bakterilerde tek bir mutasyonun değil, birden çok mutasyonun bu yeni beceriyi sağladığına yoruyorlar.

       Bakterilerin yaşadığı fiziksel şartlar deney boyunca sabit olduğundan ve bu bakterilere yatay gen aktarımını engellemek için hareketli genlerden arındırılmış ortamlar kullanıldığından, bu sitrik asit kullanma becerisinin kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara bağlı olduğundan eminler. Lenski ve meslektaşları şimdi bu sitrik asiti kullanma becerisinin tam olarak hangi genlerdeki mutasyonlara bağlı olduğunu ve bu genlerin hangi hücresel düzenekler yoluyla yarar sağladığını araştırıyorlar. 

     8. Bulundukları zeminin rengine uyum sağlayan fareler 

     

    Şekil 1. Hoekstra ve ekibi, aynı türden ama farklı renk tüy taşıyan farelerdeki yararlı değişinimi tanımladı. Bu fotoğrafta fareler doğadakine zıt zemin üzerinde görülüyor. (Fotoğraf: Emily Key) 

       Araştırma, ABD’deki bir kumulda ve etrafındaki toprak bölgede yaşayan fareler (Peromyscus maniculatus) üzerinde yapıldı . Bu farelerden, açık renkli kumul üzerinde yaşayanların açık renkli tüylere, koyu renkli topraklarda yaşayanların ise koyu renkli tüylere sahip olduğunu gören Dr. Hopi Hoekstra ve meslektaşları, bu durumun farelerin yırtıcı kuşlardan gizlenmelerini sağladığını ve dolayısıyla bu uyumun yararlı bir mutasyonun ürünü olduğunu öngördüler. Bunu sınamak için bu farelerin kalıtım bilgisini incelediklerinde, bu uyumdan tek bir gendeki (Agouti) mutasyonun sorumlu olduğunu buldular. Yaptıkları topluluk kalıtımı hesaplamaları bu mutasyonun bundan 4.000 yıl önce meydana geldiğini gösterdiği için, ve yerbilimsel çalışmalar bu coğrafi bölgenin 8.000-10.000 yıl önce oluştuğunu gösterdiği için, bu mutasyonun farelerin buraya göç etmesinden sonra meydana geldiği sonucuna vardılar.

       Hoekstra ve ekibi bu mutasyonun etki şeklini de açıklığa kavuşturdu: Mutasyon, genin protein kodlayan kısmında değil, o proteinden ne kadar üretileceğini belirleyen kısmında meydana geldi. Yani fare aslında tamamen aynı proteinleri üretiyor ama daha fazla ürettiği için koyu renkli pigment (tüylere rengini veren madde) azalıyor ve tüyler daha açık renkli oluyor. Hoekstra’nın öğrencileri şimdi bu değişimlerin DNA’nın tam olarak neresinde meydana geldiğini bulmaya çalışıyor. 

    9. Lucilia cuprina türü sineklerin zehire karşı dirençleri

       Lucilia cuprina türü sineklerin, zehire karşı dirençleri, bir nokta mutasyonuna bağlıdır. Bu zehir, asetilkolinesteraz adlı enzimi hedef alır, ona bağlanır ve onu görevini yerine getirmekten alıkoyar. Asetilkolinesteraz enziminin bu sinekteki karşılığı E3 üzerinde çalışan araştırmacılar, bu enzimden sorumlu olan geni incelediklerinde, beş ayrı nokta mutasyonu saptadılar. Bunlardan hangisinin veya hangilerinin bu dirençten sorumlu olduğunu araştırırken, ipucu, aynı direnci gösteren başka bir sinek türünden (Torpedo californica) geldi: Bu sinekler aynı direnci, bu beş mutasyondan yalnızca biri ile elde etmişlerdi. Ayrıca, ancak bu mutasyonla etkilenen amino asit, enzimin işlevini değiştirebilecek bir noktada yer alıyordu. Bunun üzerine araştırmacılar bu mutasyonlarla meydana gelen enzimlerden hangisinin organofosfatları parçalayabileceğini incelediler ve öngördükleri sonucu elde ettiler: Enzimin 137’nci amino asiti glisinden aspartik asite dönüşmüş, bu da GGT diziliminin GAT’ye dönüşmesiyle olmuştu . Ve bu mutasyon, bu enzime, kendini etkisizleştiren zehiri parçalama özelliği kazandırmıştı. Yani tek bir bazın değişimi, bu sinekleri ölümden kurtarmıştı. 

    10. Akdeniz Kansızlığı (=Thalasemi, AK) ve sıtmaya yakalanmayan bireyler

       Bir kromozomda belirli bir genin iki kopyası (alel) bulunur. Akdeniz kansızlığı hastalığı, ilgili genin her iki aleli de mutasyon gerirmişse meydana gelir. Bu kişilerde alyuvarlardaki hemoglobin molekülü görevini yerine getiremez. 

    Şekil 2. Akdeniz kansızlığı geninin iki kopyasını taşıyan (kırmızı) bireyler bu hastalığa yakalanırken, tek kopyasını taşıyan (mor) bireyler Akdeniz kansızlığına yakalanmadan sıtma hastalığına karşı direnç kazanırlar. 

       Bir mutasyona uğramış, bir normal alel taşıyan bireylerse AK’na yakalanmadıkları gibi, sıtma hastalığına karşı başka insanlarda görülmeyen bir direnç kazanırlar. Peki bu direnç nasıl oluşur? Bazı uzmanlar, AK genini taşıyan bireylerde sıtma mikrobunun ya daha az çoğalma fırsatı bulduğunu ya da içinde yuvalandıkları arızalı alyuvarların dalakta parçalanmasıyla öldürüldüklerini düşünüyorlar. Bunun nasıl olduğuna henüz kesin bir açıklama getirilmemiş olsa bile, bu mutasyonun yararlı etkisi ortada: Sıtmanın çok görüldüğü bölgelerdeki AK oranının, sıtmanın görülmediği bölgelere göre yüksek olduğu biliniyor. Belli ki sıtmaya yakalanmaktan koruyan bir gen, belirli şartlarda zararlı olmasına rağmen, sıtma karşısında yarar sağladığı için o canlıda barınabiliyor. 

     11. Naylon lineer oligomer hidrolaz enzimi

    Konuyla ilgili yazıya ulaşmak için tıklayın.

     12. Çıplak kör farenin ölen genleri 

       Doğu Afrika’nın kurak bölgelerinde yaşayan çıplak kör fareler (Heterocephalus glaber) tamamen tüysüz, 10 cm. boyunda, Kemirgenler takımına ait hayvanlardır. Dişleriyle açtıkları yer altı tünellerinde yaşar, çoğunlukla kök yerler. Yer altında karanlıkta yaşadıkları için çıplak kör farelerin görme yetileri evrimsel süreçte körelmiştir; tıpkı köstebekler ve Anadolu ve Ortadoğu’da yaygın bir tarım zararlısı olan kör fareler gibi.

       Çıplak kör farenin genomu ve transkriptomu Ekim 2011 tarihinde Nature dergisinde yayımlandı. Sonuçlar, bu ilginç hayvanın genetik evrimine ve kimi özelliklerini nasıl kaybettiğine ışık tutuyor. Genom dizisi, çıplak kör farenin fare ve sıçandan 73 milyon yıl önce ayrıştığını gösterdi. Kemirgenler ve -insan dahil- primatların ise 93 milyon yıl önce ayrıştığı bilinmekte. Yani çıplak kör fare, kemirgen takımından da olsa, farelerin ancak çok uzak bir akrabası. 

    Fotoğrafta, çıplak kör fare görülmektedir.

       Çözümlemenin asıl ilginç kısmıysa çıplak kör fare genomundaki işlevini yitiren, kısaca ölen genlerdi. Genlerin işleyişlerine dair bilgi dağarcığımızı kullanarak, bir canlının hangi genlerinin artık işlevini yitirdiğini bulabiliriz. Örneğin o genin DNA dizisini silen veya proteine bağlanma yeteneğini bozan bir mutasyon gerçekleşirse, gen artık protein üretemez hale gelir, bir diğer deyişle ölür. Eğer genin canlı için önemi kalmamışsa, mutasyonların da zararı kalmaz, hattâ faydalı bile olabilirler. 

       Çıplak kör farenin genomunda da bu şekilde ‘ölen’ genlerin, artık kullanılmayan işlevlere ait olduğu bulundu. Örneğin ölen genler arasında görme ve üremeyle ilgili genler öne çıkıyordu. Bu değişimlerin, kör farelerin karanlıkta görsel duyularını kullanmamaları, öte yandan koloni yaşamında cinsel rekabetin ortadan kalkmasıyla ilgili olduğunu tahmin etmek zor değil. Keza görme, vücut ısınması ve acı hissiyle ilgili kimi temel genlerde, işlevlerini bozması muhtemel mutasyonların biriktiği görüldü.

       Ekip, ayrıca çıplak kör fare genomunu diğer memelilerle karşılaştırarak, bu canlıda hangi genlerin pozitif seçilime uğradığı, yani evrimsel zaman içinde ‘yararlı’ mutasyonlar biriktirdiklerini tespit etti. Bu tip 45 gen içinde telomerlerle ilgili iki gen dikkat çekti. Telomerler hücre bölünmesi ve ömrünü belirleyen kromozom yapıları olduğu için, telomerleri etkileyen genlerdeki değişimler de çıplak kör farenin aşırı uzun ömrüne katkıda bulunuyor olabilir. Bu canlıyla yapılan en yeni çalışma da aynı şekilde, hayvanın yüksek karbondioksit bulunan ortamda yaşaması nedeniyle geçirdiği bir mutasyonun iyon kanallarında yarattığı değişikliğin, türün hayatta kalmasını sağladığını göstermiştir.

     

          Yararlanılan ve alıntı yapılan kaynaklar: 

    • Lin, E.C.C., & Wu, T.T. (1984) Functional divergence of the L-Fucose system in Escherichia coli. In R.P. Mortlock (ed.), “Microorganisms as Model Systems for Studying Evolution” (pp. 135-164) Plenum, New York.
    • 3, 7, 8, 9 ve 10. maddeler Çağrı Yalgın’ın Bilim Güncesi adlı blogunda kaleme aldığı yazısından alıntılar içermektedir.
    • Hartley, B.S. (1984), Experimental evolution of ribitol dehydrogenase. In R.P. Mortlock (ed.), “Microorganisms as Model Systems for Studying Evolution” (pp. 23 – 54) Plenum, New York.
    • Graham Bell’in “Selection – The Mechanism of Evolution” kitabı
    • Kinoshita, et. al., Eur. J. Biochem. 116, 547-551 (1981), FEBS 1981.
    • E. S. J. Smith, D. Omerbasic, S. G. Lechner, G. Anirudhan, L. Lapatsina, G. R. Lewin. The Molecular Basis of Acid Insensitivity in the African Naked Mole-Rat. Science, 2011; 334 (6062): 1557 DOI: 10.1126/science.1213760 Yayın tarihi 16 Aralık 2011.
    • Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği kitabındaki ilgili bölüm, Boğaziçi Ü. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü-Mehmet Doğan; Bilim ve Gelecek Kitaplığı (s.214)
    • Drawz, S. M.; Bonomo, R. A. (2010). “Three Decades of β-Lactamase Inhibitors”. Clinical Microbiology Reviews, 10.1128/CMR.00037-09.
    • Işın Akyar; Süper Bakteriler İçin Antibiyotik Arayışı, Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi. Cilt: 1. Sayı: 2. Nisan 2010.
    • Elena, S. F., V. S. Cooper and R. E. Lenski. 1996. Punctuated evolution caused by selection of rare beneficial mutations. Science 272: 1802-1804.

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • The Root of All Evil? – Richard Dawkins

       Richard Dawkins tarafından 2006 yılında hazırlanıp sunulan “Tüm Kötülüklerin Kaynağı?” (The Root of All Evil?), üç büyük dinin din görevlileri ve müritleriyle yapılan röportajlar eşliğinde dini inanç sistemlerinin iç yüzüne ışık tutuyor. Dinlerin sorgulanmadan kabul edilen tehlikeli dogmalar olduğunu belirten Dawkins, onların rasyonel düşünceye ve insan aklına yapılmış bir saygısızlık olduğunu düşünüyor. Dinlerin, gerçeklik duygusu ve bilime de engel teşkil ettiğini söyleyerek, insanlığın din veya Tanrı inancı olmadan çok daha iyi durumda olacağını savunuyor. Bu yorum farklı itirazlara konu olabilecek bir bakış açısı sergiliyor gibi görünse de, eleştirmeden veya yorumlamadan önce belgeseli izlemenizi tavsiye ederim. Dawkins’in ilk bölümle aynı ismi taşıyan “Tanrı Yanılgısı” kitabında da, belgeselde değinilen konuların çok daha ayrıntılı eleştirileri bulunuyor. Konuyla ilgilenenlerin bu kitabı okumasını tavsiye ederim. 

       Dawkins bu iki bölümlük belgesel serisinin 2. bölümünde, Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg’in bir sözünü hatırlatıyor; bu yorum aslında belgeselin ana temasını da özetliyor: 

    “Din, insan erdemine bir hakarettir. Din olmadan iyi şeyler yapan iyi insanlar da vardır, kötü şeyler yapan kötü insanlar da. Fakat iyi insanların kötü şeyler yapması için, din gereklidir.”

    1. Bölüm: The God Delusion (Tanrı Yanılgısı) 

    2. Bölüm: The Virus of Faith (İnanç Virüsü)

     

  • Yumurtasıyla bulunan dişi Pterozor fosili

       Çin’de, yumurtasıyla birlikte oldukça iyi korunmuş bir pterozor (veya teruzor) fosili gün ışığına çıkarıldı. Yumurtası sayesinde dişi olduğu tespit edilen bu pterozor örneğinin, canlıların cinsiyetlerini anlamaya yönelik önemli ipuçları sunduğu açıklandı.

     

     

     

     

       Fosil kayıtlarındaki ilk uçan sürüngenler olan pterozorların görülmesi, bundan yaklaşık 228 milyon yıl öncesine (Mezozoik Zaman’ın ilk dönemi olan Trias Dönemi’ne) denk gelir. Pterozorlar 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu sırasında dinozorlarla birlikte tükenmiştir. Popüler kültürde çoğu zaman hatalı bir şekilde “uçan dinozorlar” olarak tanıtılan pterozorların kökeni henüz tam olarak aydınlatılmamıştır; ama bilinen bir şey varsa o da dinozor olmadıklarıdır. Kanatları deri, kas ve dokulardan oluşan ve bileklerinden ellerindeki dörder parmağa uzanan gergin bir zardan oluşur. Daha ilkel türlerin uzun ve dişli çeneleri, uzun kuyrukları vardır. Daha sonra evrilen türlerde ise kuyruk boyu kısalmış, dişler kaybolmuştur. Çoğu, vücutlarını ve kanatlarının bir kısmını kaplayan bir kürke sahiptir. Bu kürk, piknofiber denilen kıl benzeri benzeri yapılar içerir. Yumurtalarına çok ender rastladığımız için şimdiye kadar pterozorların üremesi hakkında çok az bilgi edinebilmiş durumdayız. 2007 yılında bir pterozor yumurta kabuğu üzerinde yapılan çalışmalar, bu uçan sürüngenlerin yumurtalarını büyük olasılıkla gömdüğünü (tıpkı timsah ve kaplumbağalar gibi) varsayar. Yumurta gömme davranışı, pterozorların evrimi açısından önemli bir fayda sağlamış olabilir. Fakat bu yazının esas konusu olan bu son keşif, bize daha da ilginç ve yeni bilgiler sunuyor.

       Yumurtasıyla birlikte Çin’in ünlü fosil bölgesi Liaoning’te, Junchang Lü ve ekibi tarafından bulunan dişi Darwinopterus (bir pterozor cinsi) fosilinin yaşı 160 milyon yıl olarak belirlenmiş. Kabuk yapısı üzerinde yapılan incelemeler, yumurtanın son derece iyi bir gelişim gösterdiğini ve annenin muhtemelen yumurtlama zamanına oldukça yakın öldüğünü ortaya koymuş. Yumurta kütlesinin erişkin kütlesine oranı da oldukça düşük bulunmuş, ki bu da günümüz sürüngenlerine özgü bir özellik. Bilim insanları, dişi pterozorun sol kolundaki kırığa bakarak, hayvanın fırtına ya da volkanik patlama gibi bir etken yüzünden bir göle düşerek ölmüş ve dibe batarak korunmuş olabileceğini düşünüyorlar.

       Leicester Üniversitesi’nden paleobiyolog David Unwin’in de aralarında yer aldığı ekip buluntuya dayanarak, bu hayvanlardaki cinsiyet ayrımına ilişkin çeşitli saptamalarda bulunuyor. Kafada yer alan ibik benzeri uzun çıkıntıya sadece erkek pterozorların sahip olmaları, bu çıkarımlardan birisi. Unwin, bu çıkıntının oldukça nadir görülmesi nedeniyle, kendisine birkaç yıl önce bu tip bir ilişkiden bahsedilmiş olsaydı muhtemelen kahkahalarla güleceğini söylüyor. Ayrıca fosilin, yumurtlamayı kolaylaştıran bir yapı olan geniş bir leğen kemiği açıklığına sahip olduğu da gözlemlenmiş. Bu çalışma, diğer fosiller üzerinde yapılan analizlerle birleştirildiğinde şu sonuca varılmış: Erkekler büyük bir ibiğe ve dar leğen kemiği açıklığına sahip; dişilerin ise geniş bir leğen kemiği açıklığı var ancak başlarında herhangi bir ibik veya çıkıntı bulunmuyor

      

    Resim: Dişi pterozor fosili ve yumurtası (sarıyla işaretlenmiştir)

     

     

     

    Resim: Aynı fosile yakından bakış (yumurta)

     

        

        

       * Güncelleme: 2014 yılında Çin’de, Hamipterus tianshanensis isimli pterozor türüne ait 5 yumurta daha bulundu. Elektron mikroskop ile yapılan taramalar, yumurtanın ince ve kalkerli bir kabuğa ve onun altında yer alan bir zara sahip olduğunu ortaya koydu.

     

     

     

    Kaynaklar: 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Bilim, Özgür Düşünce ve Sekülerizm Sempozyumu

       Düzenleyicileri arasında üyesi olduğum Özgür Düşünce Hareketi‘nin de bulunduğu bu etkinlik hem içeriği, hem de ÖDH olarak aramızda yaptığımız toplantılar haricinde sanal ortam dışında gerçekleştirdiğimiz ilk faaliyet olması nedeniyle bizim için özellikle heyecan vericiydi. Ankara ve İstanbul olmak üzere iki şehirde gerçekleştirilen (Ank. 29 Mart / İst. 5 Nisan 2014) sempozyumda konuşan değerli bilim ve düşünce insanları şöyleydi: 

    • Sean Faircloth (Richard Dawkins Vakfı eski Strateji ve Politika Başkanı) – Bilim ve Sekülerizm (Bilime Neden Seküler Yaklaşılmalıdır)

    • Dr. Işıl Arıcan (Yalansavar ve ÖDH adına – video sunumu) – Bilim ve Sahtebilim

    • Prof. Dr. Namık Kemal Pak (ODTÜ Fizik Bölümü) – Çağdaş Uygarlık ve Kuantum Devrimi

    • Doç. Dr. Kerem Cankoçak (İTÜ Fizik Bölümü, ÖDH üyesi) – Bilimin İstismarı ve Bilim Düşmanlığı

    • Prof. Dr. Mahinur Akkaya (ODTÜ Kimya Bölümü – Sağlık sorunları nedeniyle Ankara ayağına katılamadı) – Bilimde Şüpheciliğin Yeri ve Önemi

    • Prof. Dr. Celal Şengör (Sadece İstanbul ayağında) – Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir Mi?

    • Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı kurucularından, 15 dakikalık video sunumuyla katılmıştır)

        * Ergi Deniz Özsoy sağlık sorunları nedeniyle sempozyuma katılamamıştır. 

     

    Sean Faircloth kimdir?

       Kendisi özgür düşünce ve sekülerizm konusunda uzun yıllardır dünyanın dört bir yanında çalışmalar yürüten, Richard Dawkins Vakfı’nın geleceğiyle ilgili yol haritalarını çizen, Attack of the Theocrats! How the Religious Right Harms Us All and What Can We Do About It  isimli kitabın yazarı, siyasetçi ve RDF’nin geçmiş sözcüsü ve avukatıdır. Bu etkinliğin başarısı, Richard Dawkins’in bizzat katılımıyla gerçekleşmesini planladığımız (ancak halen görüşülmekte olan ve gerçekleşmesi biraz da bu etkinliğin başarısına bağlı olan) bir sonraki etkinliğin gerçekleştirilebilmesini mümkün kılacaktır. Faircloth ile bol bol zaman geçirme ve onu katılımcılarımızdan biraz daha fazla tanıma şansı yakalamış biri olarak, İstanbul’da gerçekleştirdiği ve çevirisini bizzat yapmaktan gurur duyduğum bu konuşmayı mutlaka izlemenizi öneriyorum (izlemek için sayfanın altına kayınız.) Ziyaretinin Gezi Direnişi ve 17 Aralık sonrasına, özellikle de şaibeli bir seçim sürecine denk gelmiş olması nedeniyle Faircloth’un sunumu güncel mesajlar içeriyor; ülkemizin sekülerizm konusundaki eksiklerine ışık tutuyor. 

    CELAL ŞENGÖR – Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir mi?

    SEAN FAIRCLOTH – Seküler Bir Devlet, Müslüman Bir Ülkede Ayakta Kalabilir Mi?

    MAHİNUR AKKAYA – Bilimde Şüpheciliğin Yeri ve Önemi

     

    IŞIL ARICAN – Bilim ve Sözdebilim

    NAMIK KEMAL PAK – Neden Temel Bilim: Çağdaş Uygarlık ve Kuantum Devrimi

    KEREM CANKOÇAK –  Bilimin İstismarı ve Bilim Düşmanlığı

    BÖDS sempozyumunu düzenleyen topluluklar:

    Evrim Ağacı

    Özgür Düşünce Hareketi

    Bilkent Üniversitesi Genç Aydınlanma Topluluğu 

    Boğaziçi Üniversitesi Evrimin Genleri Topluluğu 

    ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu

    Videoları çeken ve düzenleyen Greener Nautilus‘a emekleri için teşekkürler.

  • Dawkins: The Enemies of Reason

       Türkçe ismiyle “Aklın Düşmanları” (2007), evrimsel  biyolog ve militan ateist Richard Dawkins’in sert ve haklı eleştirilerini içeren iki bölümlük bir yapım. İzlerken insanların akılsızlığına gülmekle ağlamak arasında kalacağınız ve çevirisini yapmaktan onur duyduğum bu muhteşem belgeseli sonuna kadar izleyip, anlatılanlardan ders çıkarmanız ve başkalarıyla paylaşmanız dileğiyle; bilime, kanıta ve akla saygıyla iyi seyirler dilerim. Altyazıları indirmek için tıklayın.    

    1. Bölüm: 

       Batıl İnançların Tutsağı Olmak (Slaves to Superstition):

       Astrolojiden psişik medyumlara ve falcılara, mistik New Age gurularından komplo teorilerine kadar, bilimsel gerçekleri yok sayan ve insanların gerçeklik algısını adeta çarpıtan, batıl inançların hükmettiği saçmalıklar diyarına yolculuk ediyoruz. Kanıtlara, verilere ve evrene dair bildiğimiz gerçeklerle çeliştiği halde, insanların bu tür yanılsamalara neden ve nasıl yöneliyor olabileceğine ilişkin zihin açıcı bir yolculuk bu.

    2. Bölüm:

       Mantıksız Sağlık Hizmeti (The Irrational Health Service):

       Alternatif tıbbın gerçek tıbba, yani aslında tek tıp türü olan bilimsel tıbba açtığı savaşa, çeşitli yaygın alternatif tıp yöntemlerinin akla ve mantığa uymayan, batıl inançlara dayalı tehlikeler diyarına yakından bakıyoruz. Bilime ve akla karşı açılmış olan bu savaşın, insan sağlığı açısından ciddi tehlike yaratacak boyuta varan sonuçlarına tanık olduğunuzda duyacağınız sıkıntıyı, çevrenizdeki insanları bu konularda bilgilendirerek bir nebze de olsa azaltabilirsiniz.

     

       “Doğrulanabilir kanıtları kişisel duyguların üzerinde tutmalıyız. Bunu yapmazsak, gerçekleri çarpıtanlara karşı savunmasız kalırız. Akıl bizi batıl inançlardan kurtardı ve bize asırlar süren bir ilerleme sağladı. Onu şimdi terk etmek, tehlikeyi getirir.
     —Richard Dawkins

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir: