Yazar: admin

  • Big Bang teorisi için bir kanıt daha

        Amerikalı astronomlar 13,7 milyar yıl önce Evren’in doğumundan sonra ilk dakikalar içinde oluşmuş iki gaz bulutu keşfetti. Astronomların keşfettiği iki gaz bulutunun, Evren’in oluşumu için kabul edilen teorilerde öngörülenlere tamamen uyduğu ortaya çıktı. 

       Amerikan Science dergisinde 10 Kasım 2011′de yayımlanan makaleye göre, bu gazların bileşenleri, Evren’deki elementlerin kökenleri konusunda modern bilimlerdeki teorilerde öngörülenlere tamamen uyuyor. Buna göre, Evren’in oluşumu için kabul edilen teoriye uygun şekilde Big Bang (Büyük Patlama) sırasında en önce hidrojen ve helyum gibi hafif elementler ortaya çıkıyor. Bundan sonra bu çok önemli gazların yıldızları oluşturmak için yoğunlaşmasından önce yüzmilyonlarca yıl geçmesi gerekiyor. 

    Resim: Bir galaksinin oluşum aşamasını gösteren bu simülasyon görüntüsünde, gaz ırmaklarının büyüyen galaksiyi nasıl beslediği gösteriliyor. Yeni keşfedilen gaz bulutları, bu nehirlerin benzeri olan “soğuk gaz” akımının bir parçası olabilir. (Credit: Image from simulation by Ceverino, Dekel, and Primack)   

       Araştırmayı yürüten ve Science‘ın internet sitesinde yayımlayanlardan biri olan, California Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Profesörü Xavier Prochaska, hidrojen ve helyum gibi hafif elementleri bulmak konusunda şimdiye dek büyük çaba gösterdiklerini belirterek, ”İlk kez Evren’in ilk anlarında, yıldızlardan gelen daha ağır elementlerin karışmadığı gazları inceleyebiliyoruz” dedi. 

       Araştırmaya katılan Michele Fumagalli de metallerin bulunmamasının hidrojen gazının saf olduğunu gösterdiğine dikkati çekerek, ”Bu gerçekten insanı şaşkına çeviriyor, çünkü bu Big Bang teorisine göre, Evren’de ilk gazların oluşumuna tamamen uygun ilk kanıt.” diye konuştu.

       Amerikalı astronomlar, bu iki gaz bulutunu yıldızlardan geriye kalan uzak kuasarların yaydığı ışığı analiz ederek keşfetti. Gözlem Hawaii’deki Keck gözlemevinin teleskoplarından biriyle yapıldı. Michele Fumagalli, böylece hangi mekanda ışık tayfının gaz tarafından soğurulduğunu görebildiklerini, bunun da kendilerine bileşenleri ölçme imkanı tanıdığını belirtti. Her elementin ışık tayfında kendine ait bir imzası belirten astronomlar, bu gözlemin ortaya sadece hidrojeni çıkardığını, helyum gazını bulmadıklarının altını çizdi. Astronomlar, karbon, oksijen ve silisyumu da büyük bir kesinlikle tespit edebileceklerini, ancak bu elementlerin kesinlikle bulunmadığını özellikle belirtti.

     

    Kaynak makale

    Çeviri: felis agnosticus

    1. Michele Fumagalli, John M. O’meara, J. Xavier Prochaska.Detection of Pristine Gas Two Billion Years After the Big BangScience, November 10 2011 DOI:10.1126/science.1213581 

     

     

     

  • RUBAI: 8 yaşındaki küçük dâhi ateist

       Senaryosu Antoin Beag Ó Colla’ya ait olan ve yönetmenliğini Louise Ní Fhiannachta’nın üstlendiği bu kısa filmde, 8 yaşındaki akıllı bir kız çocuğunun ateist olma yolunda emin adımlarla ilerleyişini izliyoruz. Rubai’yi canlandıran küçük kız (Doireann Ní Fhoighil) ise tek kelimeyle mükemmel bir oyunculuk sergilemiş. Meraklısı için belirtelim: Doireann, bundan sonra iki yapımda daha rol almış. Arada Darwin’e de selam vermeyi unutmayan bu sevimli yapıtı çevirip altyazılandıran, daha da önemlisi bulup bizlerle paylaşan İlker Çağatay Aşık’a teşekkürler! Ülkemizde çocukların beyni din ve hurafelerle yıkanırken, bu videoyu 10 dakikanızı ayırıp izlediğinize değeceğine eminim. 

  • Lenski Deneyi

       Aşağıda okuyacağınız yazı, Evrim Ağacı tarafından hazırlanmıştır. Öncelikle kendilerine, bu ve benzeri bilgileri derledikleri yazı dizinleri için teşekkür ediyorum.

       1988’de başlatılan ve 22 sene süren, Richard Lenski’nin E. coli bakterileri üzerinde yaptığı deneyin sürecini ve elde edilen şaşırtıcı sonuçlarını, en önemlisi de gözlerimizin önünde gerçekleşen evrimi anlatan bu yazıyı evrimle ilgilenen herkesin başından sonuna kadar  okumasını ve okutmasını tavsiye ediyorum; biraz uzun ama buna değer. Yazıda özellikle canlıların evrim hızları arasındaki farklılıkların anlatıldığı kısmın, evrimi anlamakta zorlanan insanlar için çok faydalı olacağını düşünüyorum ve uzatmadan yazıya geçiyorum.

    * Resimler tarafımca eklenmiştir. 

    _________________________________________________________________

     Evrim’i Deneyle Gözlemek ve Öğrenmek İsteyenlere: Lenski Deneyi

       Çoğu bilim düşmanı, Evrim Kuramı karşısında bir tavır alırken, “Evrim’in gözlenemediği” argümanını kullanmaktadır. İşte bilim insanlarının bu cahil kitle karşısında cevap verme tenezzülünde bile bulunmamalarının sebebi, bu kişilerin cevap verilmeye değmez olmalarının yanısıra, literatürü bilmediklerinden boş konuşuyor olmalarıdır. Bakalım Evrim, gerçekten de bu insanların iddia ettiği gibi hiçbir zaman “gözlenmemiş” midir? 

       Bu yazımızda ele alacağımız deney, Prof. Dr. Richard Lenski’nin 20 yılına mal olmuş ve Evrim’in laboratuvar ortamında gözlenebileceğini ispatlayan deneydir. Önce, deneyi gerçekleştiren isimlerden bahsedelim, çünkü saygıyı sonuna kadar hak ediyorlar: Richard Lenski, 13 Ağustos 1956 yılında doğmuş Amerikalı bir Evrimsel Biyolog’dur. Babası Gerhard Lenski, din sosyolojisi, sosyal eşitsizlik ve ekolo-evrimsel sosyal teoriye katkılarıyla bilinen ünlü bir sosyologdur. Richard Lenski, Oberlin Koleji mezunudur ve doktorasını University of North Carolina’dan almıştır. Günümüzde ise “Hannah Ayrıcalıklı Profesör” ünvanıyla Michigan State University’de akademisyenlik yapmaktadır. 1996 yılında prestijli bilim ödülü MacArthur Fellowship’i kazanmış, 2006 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi’ne girmeye hak kazanmıştır. 17 Şubat 2010 tarihinde Ulusal Bilimler Akademisi Evrim’i Gözleme Araştırmaları Bilim ve Teknoloji Merkezi’ni kurmuştur. 

    Resim: Richard Lenski, E. coli bakterilerinin gelişimini kontrol ederken. (Photo Credit: G.L. Kohuth/Michigan State University)

       Lenski, son dönemlerde Evrim ve bilim düşmanlarının sık başvurduğu ve Wiki Vakfı’na ait “wiki Conservapedia”nın kurucusu ve sahibi Andrew Schlafly’i halka açık platformda yaptıkları mektuplaşmada kesin bir zaferle susturması ve bilimi bilmeyenlerin bilimle başa çıkamayacağını göstermesiyle bilinmektedir. Dünyaca ünlü Guardian gazetesine ait web güncesinde olay, “Wikipedia’nın tutucu Hristiyanlar için çok lazım olan alternatifi, bakteriyel evrim karşısında biraz sıkıştı. Otomatik-Düzeltme seçeneği bile onları kurtaramaz…” şeklinde yer almıştır. İkili arasındaki açık mektuplaşma İngilizce olarak okunabilir, biz de bir diğer yazımızda bunu Türkçeye kazandırabiliriz. 

    Şimdi deneye geçelim: 

      Lenski ve ekibi (bundan sonra sadece Lenski olarak bahsedilecektir), başlangıçta aynı popülasyona ait Escherichia coli bakterilerinden ele alıp, bunları 12 gruba ayırmışlardır. Böylece birbiri ile başlangıçta hemen hemen aynı, 12 farklı bakteri popülasyonu elde edilmiştir. Deney, 24 Şubat 1988 tarihinde başlatılmıştır. 

       Deneyde E. coli bakterilerinin kullanılma amacı, bakterilerin bölünme hızının 20 dakika olmasıdır. Yani bu bakteriler, her 20 dakikada 1 defa bölünürler, dolayısıyla Evrimsel süreçte 1 nesli sadece 20 dakikada atlayabilirler. Kıyaslama olması açısından, insanların ömrünün 80 sene olduğunu ve bu sürede ortalama 30 yaşına ulaştıklarında ürediklerini, böylece 1 neslin aşılmasının 30 sene kadar sürdüğünü ve bu sebeple bir insanın ömründe en fazla 2 veya 3 insan nesli görebileceğini söylemek isteriz. Ve yine bir kıyaslama olması açısından, tüm türler arasında bilinen türleşme hızlarının ortalaması alındığında, bir türden yeni iki türün oluşabilmesi için geçmesi gereken nesil sayısının yaklaşık 1.000 kadar olduğunu belirtmek isteriz. 1.000 nesil, odaklanılan hayvan türü insan ise 300.000 yıl, odaklanılan tür E. coli bakterisi ise 333 saat civarı, yani 14 gün (2 hafta) kadardır. Aradaki farkı görebileceğinizi tahmin ediyoruz. 

    Şimdi, devam edelim: 

       Lenski, bu 12 farklı bakteri grubunu alarak sürekli çoğalmalarına izin verdi. Her bir grubu, minimal büyüme oramında (teknik bir terimdir ve bir canlının yaşaması için gereken minimum koşulları belirtir) tutmaya başladı. Her yeni günde, büyüyen popülasyonun %1’lik kısmını yeni bir kap içerisine alarak, “1 nesil” olarak işaretledi. Lenski’nin kullandığı E. coli‘ler, ortamda bol besin bulunmadığı için yukarıdaki bilgiden daha yavaş ürüyorlardı, her 150 günde 1.000 nesil vermektelerdi (ki bu bile insanlarınkiyle kıyaslanamayacak kadar hızlıdır). Lenski, bu nesilleri Ara(-) ve Ara(+) isimli bir arabinoz operonu (teknik bir terim, ayrıntısına girmeye gerek yok burada) üzerinden işaretledi, böylece nesilleri ayırt edebilecekti. 12 koloniden 6’sı Ara(-), 6’sı Ara(+) olarak işaretlendi. 

       Lenski, evrimsel geçmişi inceleyebilmek için “fosil kanıtlar”a sahip olmalıydı. Bunun için, bu şekilde her gün nesilleri kaydederken, 500 nesilde bir, yani 75 günde bir elde ettiği son nesilden birkaç üyeyi kriyoprotektan (cryoprotectant) içerisinde gliserol ile birlikte “dondurdu” ve böylece, tıpkı fosillerde olduğu gibi kesintili ama sürekli bir kayıt elde edebilmeyi başardı. Kriyoprotektan ve gliserol içerisinde saklanan bakteriler, istenildiği zaman tekrar “çözülerek” yaşamlarına devam ettirilebilmektedir, bu da bakterilerde meydana gelen değişimleri incelemek için iyi bir fırsattır (T-rex’in neler yaptığını görmek için fosillerinden canlandırıldığını, ya da basitçe Jurassic Park’ı düşünün). 

       Lenski, sürekli olarak bakterilerin ortalama başarısını (mean fitness) takip etti ve nesillerden aldığı örnekler üzerinde ek deneyler yaptı, ancak ana nesle asla dokunmadı ve bir evrimsel süreç şeklinde takip etti ve kaydetti. 

       Şubat 2010 tarihine gelindiğinde, bakteriler çoktan 50.000 nesil atlamıştı ve bölünmeye devam etmekteydi. Bu miktar, istatistiki olarak E. coli genomunda bulunan tüm tekil nükleotitlerin geçirebilecekleri mutasyonları birden fazla defa geçirebileceği kadar yeterli süre demektir. 

       Deney, sizin de görebileceğiniz gibi toplamda 22 sene sürdü. Bu sürede pek çok bilimsel devrim yaşandı, internet insanların yaşamına yeni yeni tam olarak girmeyi başardı, televizyonlar, radyolar, arabalar gelişti, uzaya defalarca mekik gönderildi. Ancak bunların yanında çok ilginç bir olay daha oldu: Evrim, laboratuvarda, insanların kendi gözleriyle gözlendi: 

       Deneyin başlangıcında, pek çok özellik 12 farklı koloni tarafından paylaşılmaktaydı, çünkü aynı popülasyona aitlerdi. İlk yıllarda, her bir popülasyonun ortalama başarısı hızla arttı, ancak 20.000. nesilden sonra bu artış yavaşladı. Ata türe kıyasla hepsi daha büyük hücre hacimlerine ulaştılar ve popülasyondaki bireylerin yoğunluğu azaldı. Ayrıca her bir koloni, glukoz kullanma konusunda atalarına göre çok daha başarılı hale geldi. Bunlar gerçekleşiyordu, çünkü gerçekte, doğal ortamlarında E. coli bakterileri bolca yiyecek bulabilmekte ve özgürce yayılabilmektedir. Ancak kısıtlı besin ortamında ve alanda, bunlar olamaz ve farklı yönde evrimsel süreçler başlar. 

    Resim: 2008’de evrimleşen 12 adet E.coli popülasyonu

      12 nesilden 4’ünde DNA tamiri konusunda sorunlu mutasyonlar meydana geldi. Bu da, bu nesillerde çok daha fazla mutasyon meydana gelmesine sebep oldu. Lenski, 20.000 nesil sonunda toplamda yüz milyonlarca nokta mutasyonu meydana geldiğini; ancak bunların 10 ila 20 tanesinin popülasyon içerisinde fayda sağladığı için sabitlendiğini ve toplamda, nötr mutasyonlarla birlikte kolonilerde 100 mutasyonun sabitlendiğini (popülasyon için norm haline geldiğini) tespit etmiştir. 

       2008 yılında ise Lenski ve arkadaşları çok daha ciddi, önemli ve heyecan verici bir adaptasyon keşfettiler. Bu adaptasyon, 12 popülasyondan sadece 1’inde meydana gelmişti: E. coli bakterileri, daha önce hiç sahip olmadıkları bir özellik olarak sitrat moleküllerini hücre içerisine alıp sindirerek enerji üretmeyi başaracak şekilde evrimleşmişlerdi! 

       Vahşi E. coli bakterileri sitrat molekülünü bırakın sindirmek, hücre içerisine bile alamamaktadır, çünkü molekül çok büyüktür. Hatta bu özellik, E. coli‘nin hastalık yapıcı bir bakteri olan Salmonella‘dan ayırt edilebilmesini sağlamaktadır. Ancak 33.127. nesil civarında bir yerde, 12 popülasyondan birinde inanılmaz bir sayı artışı tespit edilmiştir. Araştırmacılar, bunun sebebini incelediklerinde, minimal büyüme ortamı dahilinde bulunan sitrat molekülleri‘nin o popülasyona ait bakteriler tarafından sindirilebilmeye başladığını keşfetmişlerdir. Bu da, diğer popülasyonlara göre bakterilerin hayatta kalma şansını arttırmaktadır, çünkü daha fazla besin demektir (diğer popülasyonlar sitratı sindiremeyip, sadece glukoz ile yetinmek zorundadır). 

       Lenski, hemen elinde bulundurduğu kriyonik fosillere bakarak, hangi noktada bu özelliği kazandıracak mutasyonların elde edildiğini bulmaya çalışmıştır. Bu araştırması sonucunda, 31.000 ile 31.500’üncü nesiller arasında bir mutasyon meydana geldiğini ve bu mutasyon sayesinde sitratın sindirilebilmeye başladığını keşfetmiştir. Ayrıca, sitratı sindirebilen E. coli bakterilerinin dışarıdan gelmediğinden emin olmak için pek çok genetik işaretleyici ile sonuçları test etmişler ve bakterilerin Ara operonu ile işaretli olan orjinal bakterilerin neslinden olduğundan emin olmuşlardır. 

       Daha da ilginç bir keşfe imza atmışlardır: 31.000.nesilden önceki nesillerden bakteriler alıp, bunları başka kaplarda üretmeye devam ettiklerinde, sitrat sindiriminin spontane olarak yeniden evrimleştiğini görmüşlerdir. Ancak 20.000 nesilden önce aldıkları hiçbir bakteri, bu özelliği evrimleştirememiştir. Daha ayrıntılı yaptıkları araştırmalar sonucunda bunun sebebinin, 20.000 nesilden sonra meydana gelen bir ön-faydalı-mutasyondan kaynaklandığını bulmuşlardır. Bu, şu demektir: Bu mutasyon, sitratı sindirebilmeye sebep olan ikinci mutasyonun gerçekleşme şansını arttırmaktadır. Dolayısıyla bu ilk mutasyonu geçiren bireyler, kolayca sitratı sindirebilmelerine sebep olacak mutasyona da açık olmaktadırlar. Ancak bu ilk mutasyona sahip olmayan bireylerin, tek seferde bu ana mutasyona ulaşmaları o kadar düşük bir ihtimaldir ki, hiçbir zaman gerçekleşmez. Ancak bir kere ilk mutasyon gerçekleşti mi, devasa önemdeki bir olayın gerçekleşmesini sağlayan ikinci mutasyon kolayca gerçekleşebilmektedir. 

       Ayrıca, bir diğer genel evrim de her bir popülasyonun, daha önce de dediğimiz gibi, çok daha yuvarlak ve iri hücrelere sahip olacak şekilde evrimleşmesidir. Bunu da incelediklerinde, sebebini bulabildiler: Bir diğer mutasyon, Penisilin Bağlayıcı Protein isimli bir proteini sentezleyecek genin ifadesini değiştirmiştir. Ve bu keşif de başka bir keşfe götürmüştür: Bu proteinin değişimi hücre büyüklüğünü ve yuvarlaklığını arttırmıştır; ancak aynı zamanda osmotik strese karşı dayancını düşürmüştür. Dolayısıyla bu bakteriler, atasal türlere göre sabit çevresel koşullarda daha kısa süreler yaşayabilmektedirler.

       Görüldüğü gibi Lenski Deneyi, muhteşem sonuçlara imza atılmış bir deneydir. Bu deneyde Lenski ve arkadaşları, açık bir şekilde bir türün, daha önce hiç sahip olmadığı ve hiç de küçük önemi olmayan, devasa bir değişimi başarabildiğini göstermiştir. Zaten Evrim de, bu değişimlerin zaman içerisinde sayıca ve değerce birikmesi sonucu, yavru türlerin atalarıyla çiftleşemeyecek kadar farklılaşması demektir. Eğer E. coli bakterileri, eşeyli olarak çiftleşen bireyler olsalardı, bir süre sonra bu tip özellikler ve bu özelliklerin genlerdeki yansımaları o kadar fazla olacaktı ki, deneyin en başındaki kaplardaki bireylerle çiftleştirilmeye çalışıldıklarında genleri uyuşmayacak ve yavrular üretemeyeceklerdir. İşte evrim, tam olarak budur. 

       Daha fazla söylenecek söz olduğunu sanmıyoruz. Evrim’in gerçek olmadığını iddia edenleri, deneyi tekrar etmeye ve ancak ondan sonra yorum yapmaya davet ediyoruz. Böylece bilimin kahvehanelerden yapılmayacağını öğrenmiş olurlar. 

    Sevgilerimizle.

    ÇMB (Evrim Ağacı)

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • İçimizdeki Balık – kitap incelemesi

     

       Yazar: Neil Shubin

       Türkçe basım: NTV Yayınları / Bilim ve Coğrafya – 2010 

      Uluslararası Çoksatar
      2008 Phi Beta Kappa Yılın Bilim Kitabı
      2008 Library Journal Yılın Bilim Kitabı (Evrim kategorisi)
      2009 Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi Yılın Kitabı
      2009 Britanya Kraliyet Akademisi Yılın Bilim Kitabı Finalisti

    * Kitabı temel alan ve Türkçe altyazılarını hazırladığım 3 bölümlük belgeseli buradan izleyebilirsiniz.

    İnsan Vücudunun 3,5 Milyar Yıllık Tarihine Seyahat

       2008 yılında yayımlanan ve 26 dile çevrilen bu kitap anatomi, fizyoloji, genetik, paleontoloji, zooloji vb alanlardan yararlanarak evrimsel biyolojiye dair kapsamlı bir bakış açısı sunuyor; diğer taraftan da bilimin nasıl ilerlediğini, bize “hazır bilgi” olarak ulaşan bilimsel keşiflerin hangi düşünsel süreçlerden geçerek ve ne denli büyük emeklerle gerçekleştirildiğini anlatıyor. Hepsinden önemlisi, yaşamın tek hücreli bir formla başlayıp evrimsel geçiş aşamalarını katederek bugünlere nasıl geldiğini; izlerini kendi vücudumuzda da taşıdığımız bu sürecin gözlemlenebilir fosil ve DNA kanıtları eşliğinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde nasıl ortaya çıktığını açıklıyor. 

       Yazının biraz uzun olmasının nedeni, NTV Yayınlarından çıkan bu değerli eserin ne yazık ki artık basılmıyor olması. Dolayısıyla yazıyı, kitabı okuma şansı bulamayacak olanlara fikir vermesi amacıyla kaleme aldım. Edinme şansına sahip olanların mutlaka okumasını önerdiğim bu kitap, özellikle evrim kuramını öğrenmek isteyen ve evrimi anlamadan reddetme gafletine düşmek istemeyen sorgulayıcı zihinlerin okuma listesinde bulunmalı. Ara formlar nerede? diye soranlar, kitapta bahsi geçen canlıları inceleyip araştırabilir.

       Kitabın yazarı Neil Shubin, Chicago Üniversitesinde görevli Amerikalı bir paleontolog, evrimsel biyolog ve popüler bilim kitabı yazarıdır. Canlı Organizmaların Biyolojisi ve Anatomisi dalında Profesör ve üniversitenin de Dekan Yardımcısıdır. Aynı zamanda Doğa Tarihi Müzesinin de resmi müdürüdür. Ama hepsinden önemlisi, daha doğrusu Neil Shubin’in ününü borçlu olduğu şey, 2004 yılında Edward B. Daeschler ve Prof. Farish A. Jenkins Jr. ile birlikte yaptığı önemli keşiftir. Bu keşif, 375 milyon yıl önce yaşamış Tiktaalik roseae adındaki bir canlıya ilişkin. Shubin’in bu kitabı yazmasına öncülük eden, evrimsel biyolojide çığır açan fosillerden biri Tiktaalik rosease: Keşifle ilgili bulguların 6 Nisan 2006 tarihinde Nature dergisinde yayınlanmasının hemen ardından, bilim dünyasında olduğu kadar popüler medyada da ses getiren ve evrim sürecindeki çok önemli bir basamağa –sudan karaya geçişe– işaret eden önemli bir fosil kanıtı. 

       Shubin, kitabında bu fosilin bulunuş serüvenini, kendi kariyerinden de örnekler vererek bizimle paylaşıyor: Tıp fakültesinin anatomi laboratuvarlarındaki kadavralardan başlayıp, uçsuz bucaksız arazilerde haftalarca, aylarca, yıllarca süren titiz ve zahmetli fosil arayışlarına uzanan bir süreci oldukça samimi ve esprili bir uslupla anlatıyor. Süreç şöyle başlıyor: 

    “İlk bakışta, geleceğin hekimlerine ders verecek, benden daha kötü bir aday hayal edemezdiniz: Ben, sonuçta hayatını balıkları incelemekle geçirmiş bir paleontoloğum. Ama sonradan anlaşıldı ki paleontolog olmak, insan anatomisi öğretmede büyük bir avantajmış. Neden mi? Çünkü insan vücudunu açıklayan en iyi yol haritaları, başka hayvanların vücutlarında saklıdır. Öğrencilere, insan kafasındaki sinirleri öğretmenin en  kolay yolu, onlara köpekbalıklarında ne olup bittiğini göstermektir. Kol ve bacakları anlatmanın en kestirme yolu da balıklardan geçer. Sürüngenler ise, beynin yapısını çözmeye çalışırken imdada yetişir. Çünkü bu canlıların vücutları, bizim vücudumuzun daha basit birer versiyonudur.(s. 9) 

      

       Fosillere isim verilmesi, onu bulanların hakkıdır. 6 yıl süren bir çalışmanın sonunda bu önemli fosili bulan ekip, bulunma yeri olan Kanada’nın Nunavut bölgesinde yaşayan İnuit halkına duydukları minnetin bir ifadesi olarak, Nunavut Yaşlılar Meclisinden fosil için bir isim önermelerini rica eder ve onlar da iki isim önerir: Siksaqiaq ve Tiktaalik. Bunlardan “büyük tatlı su balığı” anlamına gelen Tiktaalik, telaffuzunun kolay olması ve anlamı nedeniyle fosilin ismi olarak seçilir.

    Tiktaalik roseae neden bu kadar önemli?

       Elbette evrim sürecindeki geçiş formlarına kanıt teşkil eden tek fosil Tiktaalik değil; çok önemli bir geçiş formu olması bir yana, hakkında koca bir kitap yazılmış ve böylece popüler kültüre bu denli yerleşmiş olmasını kâşifine borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Okumak isteyenler için bu konuyla ilgili çok daha açıklayıcı bir yazıyı, bu yazının sonunda verdim.

    “2004 yılı sonbaharı boyunca kayadan gün yüzüne yavaş yavaş çıkışına tanık olduğumuz şey, balıklar ile karada yaşayan hayvanlar arasında yer alan çok ilginç bir ara halkaydı. Balıklar ve karada yaşayan hayvanlar pek çok bakımdan birbirinden farklıdır. 

    – Balıklar konik kafalıyken, karada yaşayan ilk hayvanların kafaları timsah kafasına çok benzer: yassıdır ve gözler tepededir.

    – Balıkların boynu yoktur; omuzları bir dizi kemiksi plakayla kafalarına bağlanır. Karada yaşayan ilk hayvanların da, onlardan türeyen bütün hayvanlar gibi, boyunları vardı; yani kafalarını, omuzlarından bağımsız olarak hareket ettirebiliyorlardı.

    – Balıkların vücudu pullarla kaplıyken karada yaşayan hayvanlarda pul yoktur.

    – Balıkların yüzgeçlerine karşılık, karada yaşayan hayvanların kol ve bacakları vardır.

       Bu karşılaştırma devam edebilir ve karada yaşayan hayvanlarla balıkların farklılıklarına dair çok uzun bir liste yapabiliriz. Ne var ki bulduğumuz bu yeni yaratık, balıklarla karada yaşayan hayvanlar arasındaki ayırımı ortadan kaldırmıştı. Balıklarda olduğu gibi, sırtında pullar ve perdeli yüzgeçleri, ama karada yaşayan ilk canlılar gibi, yassı bir kafası ve boynu vardı. Ayrıca yüzgecin içine bakınca, üst kola, önkola ve hatta bileğe karşılık gelen kemikler görülüyordu. Eklemleri de vardı; bu, omuz, dirsek ve bilek eklemleri olan bir balıktı. Bu yapıların hepsi perdeli bir yüzgeç içerisindeydi. 

       Bu canlının karada yaşayan hayvanlarla paylaştığı ortak özellikler çok ilkel görünüyordu. Örneğin, balığın üst “kol” kemiğinin (humerus-pazı kemiği) şekli ve üzerindeki çeşitli kabartılar kısmen balıklarınkine, kısmen amfibilerinkine benziyordu. Kafatası ve omuzlar için de durum böyleydi. 

       Onu bulmamız 6 yılımızı aldı ama bu fosil, paleontolojinin bir tahminini doğrulamıştı: Bulduğumuz bu yeni balık, hem iki farklı hayvan türü arasındaki ara basamaktı, hem de onu, dünya tarihinin doğru zaman diliminde ve tarihöncesindeki doğru ortamında bulmuştuk. Yanıt, tarihöncesi akıntılarla oluşmuş, 375 milyon yıllık kayalardan gelmişti.”  (s. 33-34) 

       

       Tiktaalik roseae’nın kendi türümüzü ve geçmişimizi anlamamız açısından taşıdığı önemi şöyle aktarıyor Shubin: 

     “Bu fosilin benim kendi vücudumla ilgili bir şeyler söylediğinden nasıl bu kadar emindim? Tiktaalik’in boynunu düşünün. Tiktaalik’ten önceki bütün balıklarda, kafasını omuzlara bağlayan bir kemik kümesi bulunur; böylece hayvan gövdesini her çevirisinde kafasını da çevirir. Tiktaalik ise farklıdır. Kafası omuzlarından tamamen bağımsızdır. Baş ve omuzların bu konumu amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve bizim de dahil olduğumuz memelilerle ortaktır. Baş ve omuzların konumundaki değişimin izini baştan sona, birkaç küçük kemik eksiğiyle Tiktaalik gibi balıklara kadar sürmek mümkündür. Bilekler, kaburgalar, kulaklar ve iskeletimizin diğer kısımları da aynı şekilde incelenebilir; bu özellikler Tiktaalik gibi bir balıkta bulunabilir. Tiktaalik fosili, Afrikalı hominidlerin (Australopithecus afarensis, yani ünlü “Lucy” gibi) olduğu kadar bizim geçmişimizin de bir parçasıdır. Lucy’ye bakarak, çok gelişmiş bir primat olarak geçmişimizi anlayabiliriz. Tiktaalik’e baktığımızda ise bir balık olarak geçmişimizi görürüz.” (s. 36- 37) 

       Diğer canlılarla akrabalığımızı incelerken, evrim sürecinde fosillerin anlattıkları ve bunlardan çıkardığımız sonuçlar üzerine, (biraz da evrim karşıtlarına hitap edercesine) şu yorumu yapıyor Shubin: 

    “Yeryüzündeki kayalarda yer alan fosillerin düzeni, diğer canlılarla aramızdaki bağlantının güçlü bir kanıtıdır. Eğer 600 milyon yıllık kayaları kazdığımızda bir dağ sıçanı iskeletinin hemen yanında ilk denizanasını bulacak olsaydık, bu konudaki bilgileri yeniden ve en başından ele almamız, fosil kaydında bu dağ sıçanını ilk memeliden, sürüngenden, hatta balıktan öncesine –hatta ilk solucandan bile öncesine- yerleştirmemiz gerekecekti. Üstelik bu yaşlı dağ sıçanı bize, dünyanın ve üzerindeki hayatın geçmişi hakkında bildiğimizi sandığımız şeylerin çoğunun yanlış olduğunu söyleyecekti. Ama insanlar 150 yılı aşkın bir süredir fosillerin peşinden koştukları halde, böyle bir gözlemin yapıldığı hiç olmadı.”  (s. 17-18) 

       Türlerin evrim sürecinde geçirdikleri değişimleri ve geçmişteki atasal formları incelerken başvurulan tek olgu, fosiller değil. Kendi geçmişimize sadece kayalardan değil, genlerimizin içindeki DNA’dan da ulaşabiliriz. Kitabın Hünerli Genler isimli 3. bölümünde, DNA’nın vücut ve organ yapımında nasıl görev aldığını; farklı canlılarda ortaya çıkan homolog yapıların nasıl oluştuğunu ve ne tür benzerlikler içerdiğini anlatıyor Shubin. Özellikle Ellerin Yapımı isimli bölümde bu konuyu detaylı bir şekilde, bu alanda yapılmış olan çeşitli araştırmalara ve deneylere yer vererek anlatıyor: 

     “Embriyo gelişimini araştırmadaki kutsal amacımız, üyelerimizdeki çeşitli kemikleri hangi genlerin farklılaştırdığını ve üyelerin bu üç boyutta gelişiminin hangi genlerin kontrolünde olduğunu anlamaktır. Serçeparmağı, başparmaktan farklı yapan DNA parçası hangisidir? Parmaklarımızı kol kemiklerimizden farklı kılan nedir? Bu süreçleri kontrol eden genleri iyice anladığımızda, bizi oluşturan formülün de sırrına ermiş olacağız.” (s. 61)

       

       Günümüzde artık embriyoloji alanında pek çok çalışma yapılabilmektedir. Ancak 20. yüzyılın başlarına kadar bu durum pek iç açıcı değildi. Bu alanda yapılan çalışmalardan birisi, 1903 yılında Alman embriyolog Spemann’ın su keleri yumurtalarıyla yaptığı deneydir. Spemann, kızının saç telini bir kement gibi kullanarak, gelişim evresindeki bir su keleri yumurtasını kıstırarak ayırmış ve geriye kalan embriyonun ikiz oluşturduğunu gözlemlemişti. Sonuç açıktı: Bir yumurtadan, birden fazla birey oluşabiliyordu. (Tek yumurta ikizleri de bu şekilde oluşur.) Spemann, gelişiminin ilk evresindeki embriyodaki bazı hücrelerin, kendi başlarına tamamen yeni bir birey oluşturabilecek kapasitede olduğunu kanıtlamıştı.

       Bu deney, yepyeni bir keşif döneminin habercisi ve başlangıcıydı ki Shubin de kitabında, sonradan 1920’lerde Spemann’ın öğrencisi Hilde Mangold tarafından yapılan çok önemli bir deneyi herkesin anlayabileceği bir dilde anlatıyor. Mangold, günümüzde bile embriyoloji tarihinde yapılmış en önemli deney olarak anılan bu çalışması ile 1935 Nobel Tıp ödülüne kayık görülmüş olsa da, ödülünü alamadan trajik bir şekilde hayatını kaybedince ödül Spemann’a verilmiştir. Mangold, bugün Düzenleyici (Organizer) olarak bilinen ve vücut planıyla ilgili bütün bilgiyi taşıyan son derece önemli bir doku parçasını bulmuştur. 

       Bundan sonra DNA ve genetik alanındaki araştırmalar müthiş bir ivme kazanmış, zamanla pek çok canlıda yapılan deneyler ve araştırmalar sonucunda bu canlılarla ortak olan genlerimiz (Örnek: 1980’lerde Hox genlerinin keşfi) ortaya konmaya başlanmıştır. 

       Kitabın sonraki bölümlerinden birisi de Vücut Geliştirme Serüveni ismini taşıyor. Shubin bu bölümde de, vücutların nasıl ortaya çıktığı, bu süreci etkileyen şeylerin neler olduğu ve yeryüzündeki değişikliklerin bu süreçte hangi rolü oynadığı vb konulara değiniyor. 

       Bundan sonra gelen Koku Alma isimli 8. Bölüm, kişisel olarak beni en çok etkileyen bölüm oldu diyebilirim. Burada Shubin, suda yaşayan balina ve yunus gibi memeliler ile balıklar arasındaki koku alma genlerine değiniyor ve bir zamanlar işe yarayan genlerken, mutasyonlar yoluyla artık işe yaramaz hale gelmiş olan, ‘evrimin sessiz kanıtları’ olarak nitelendirdiği işlevsiz genleri anlatıyor. 

       Bu bölümün finalini yazmadan geçemeyeceğim: 

    “Peki, ama koku alma duyusuna sahip insanda, koku genlerinin çoğu neden işlevsiz kalmıştır? Yoav Gilad ve meslektaşları, farklı primatların genlerini karşılaştırarak bu sorunun cevabını buldular. Gilad, renkli görmenin geliştiği primatlarda işlevsiz koku genlerinin çok fazla sayıda olduğunu buldu. Sonuç açıktı: Biz insanlar, koku duyusunu görme duyusuyla takas eden bir soydan geliyoruz. Artık hayatımız, kokudan çok görme üzerine kurulu; genomumuz da bunu yansıtıyor. Bu takas sırasında, koku duyumuzun önemi azalmış ve koku genlerimizin birçoğu işlevsiz kalmıştır. 

       Burunlarımızda, daha doğrusu koku alma duyumuzu kontrol eden DNA’mızda çok fazla yük taşıyoruz. Beraberimizdeki bu yük, bu hiçbir işe yaramayan yüzlerce koku geni, hayatını büyük oranda koku alma duyusu sayesinde sürdüren memeli atalarımızdan kaldı bize.

       Bizim genlerimiz primatlarınkine benzer; diğer memelilerin, sürüngenlerin, amfibyumların, balıkların vb. diğer canlıların genleriyle karşılaştırdığımızda benzerlik giderek azalır. Bu yük, geçmişimizin sessiz tanığı, burunlarımızın içinde taşıdığımız da hakiki bir hayat ağacıdır.”  (s. 171) 

       Kitabın daha sonra gelen Görme ve Kulaklar isimli bölümlerinde de yine benzer şekilde, evrimsel atalarımızın izlerini sürüyoruz. Görme ile ilgili bölümde özellikle Walter Gehring’in ‘gözsüzlük geni’ olarak işlev gören Pax 6 geniyle ilgili yaptığı çalışmalar, konuya uzak olanlara oldukça şaşırtıcı gelecektir. (s. 180-181) 

       Geçmişimiz Bizi Neden Hasta Ediyor isimli ara bölümde, evrim sürecinde kazandığımız yeni yeteneklerin bir bedeli olduğu anlatılıyor. “İnsan olmanın bedeli, içimizdeki yaşam ağacının doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur.” diyor Shubin. Bu bedel, yaşadığımız çeşitli hastalıklar ve gelişimsel bozukluklardır. Yani bu bölüm, çok daha açık bir şekilde Tanrı’nın o sözde mükemmel tasarımına, ilahi yaratım mucizesine, diğer bir adıyla Akıllı Tasarım hurafesine meydan okuyor. Menisküsten tutun da bebekleri ayrım gözetmeksinizin öldüren Kardiyoensefalomiyopati hastalığına kadar, bu bozuklukların hepsi evrim sürecinin bir sonucu ve insan olurken ödediğimiz bir bedeldir. Bu bölümü temel başlıklar halinde şu şekilde ele almış Shubin: 

    “- Avcı toplayıcı geçmişimiz: Obezite, Kalp Hastalıkları ve Hemoroit

     – Primat geçmişimiz: Konuşmanın Bedeli

     – Balık ve iribaş geçmişimiz: Hıçkırık

     – Köpekbalığı geçmişimiz: Fıtık

     – Mikroorganizma geçmişimiz: Mitokondri Hastalıkları 

    “Bir balığı ödün vermeden ancak bir dereceye kadar modifiye edebiliriz. Kusursuz tasarlanmış bir dünyada -geçmişi olmayan bir dünyada- yaşıyor olsaydık, hemoroitten kansere kadar bir sürü dertle uğraşmak zorunda kalmazdık.” (s. 213) 

    “İnsanlarda, listenin başında yer alan ölüm nedenleri hangileridir? Liste başı 10 nedenden 4 tanesi; kalp hastalıkları, şeker, obezite ve inmedir. Bunlar bir tür genetik, muhtemelen de geçmişten kaynaklı temele sahiptir. Sorunun büyük bölümü, vücudumuzun aktif bir hayvana uygun biçimde inşa edilmiş olmasına rağmen, bizim patates gibi hareketsiz bir hayat sürmemizden kaynaklanır.” (s. 214) 

       Bütün Bunların Anlamı başlıklı son bölümde, kitap boyunca verdiği bilgileri toparlayıp konuyu özetliyor Shubin:

    “Carl Sagan bir zamanlar, yıldızlara bakmanın geçmişe bakmaya benzediğini söylemişti. Yıldızların ışığı, dünyamız oluşmadan çok önce çıktıkları yolculuktan sonra gözümüze ulaşır. İnsana bakmayı, tıpkı yıldızlara bakmaya benzetiyorum. Nasıl bakacağınızı bilirseniz, vücudumuz bir zaman kapsülüne dönüşür; açıldığında, gezegenimizin geçmişindeki önemli anları, tarihöncesi okyanusların, nehirlerin ve ormanların uzak geçmişini anlatır.” (s. 211)

       …ve kapanışı şöyle yapıyor: 

    “Uzay programı Ay’a bakışımızı nasıl değiştirdiyse, paleontoloji ve genetik bilimleri de kendimize bakışımızı değiştirmekte. Daha çok şey öğrendikçe, önceden uzak ve erişilmez görünen şeyleri anlamaya ve kavramaya başlarız. Bilimin denizanası, solucan ve fare kadar birbirinden farklı canlıların iç mekanizmalarını ortaya çıkardığı bir keşif çağında yaşıyoruz. Artık bilimin en büyük gizemlerinden birisini aydınlatacak ışığı görüyoruz: İnsanları diğer canlılardan ayıran genetik farklılıkları. Geçmişimizle ilgili gerçekleri, artık giderek daha büyük bir kesinlikle görmekteyiz. Milyarlarca yıllık değişime baktığımızda, canlılar tarihinde yeni veya görünürde benzersiz olan her şey, sadece geri dönüştürülmüş, farklı biçimde bir araya getirilmiş, farklı bir amaç için kullanılmaya uyarlanmış ya da yeni kullanımlara göre değiştirilmiş eski şeylerin ta kendisidir. Bu, duyu organlarımıza kadar her bir parçamızın, aslında tüm vücut planımızın öyküsüdür.” (s. 231) 

       Chicago Üniversitesi Tiktaalik web sitesindeTiktaalik roseae ile ilgili bu yazıda değinmeye çalıştığım, ama elbette detayına inemediğim pek çok anatomik özellik, balık-tetrapod nitelikleri vb. bilgiler, şekiller ve 3 boyutlu animasyonlarla anlatılmıştır. Fosilin hem balıklarla hem de ilk tetrapodlarla ortak özelliklerini öğrenmek için bu siteyi mutlaka ziyaret ediniz.

      

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    • Tiktaalik benzeri geçiş türleriyle ilgili çeşitli örnekleri derlediğim yazıyı okumak için tıklayın.
    • Dünyadaki canlılığın katettiği aşamaları ele alan, Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi adlı yazı dizisi. Özellikle 3. ve 4. bölümlerde sudan karaya geçiş, balıktan amfibilere geçiş ve amfibiden sürüngenlere geçiş ile ilgili bilgiler bulabilirsiniz.
  • İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim

       Tüm bilimseverlere müjde!

       Charles Darwin’in 1871 yılında yayımlanan “İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim” (The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex) isimli dev eseri 2 cilt halinde Alfa Yayınlarından çıktı. Bu çeviriyi, Darwin’in kitabının 1874 tarihli baskısından yaptım. Türlerin Kökeni’nin (1859) ardından, bu eserde çok daha fazla referans ve örnek sunarak evrim kuramına insanı da dahil eden ve seçilim mekanizmalarına cinsel seçilimi ilave ederek kuramını daha da ayrıntılandıran daha cesur bir Darwin ile karşılaşıyoruz. Doğanın karmaşık olmakla birlikte bütünüyle sebep-sonuç ilişkisine dayanan işleyişini sorgulamanın tadına varmanız dileğiyle, ufuk açısı olmasını dilerim. 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Fosil sergisi gezme kılavuzu

       Biliyorsunuz evrim karşıtlarının sahte fosil sergileri sokak arası simitçilerden meydanlara, fuarlardan okullara kadar her yerde hurafelerle aklımızı doldurmaya çalışıyor. Ancak artık eskisi kadar kolay değil! Özgür Düşünce Hareketi ve Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) Evrim Sürüyor Çalışma Grubu’nun işbirliğiyle hazırlanmış bu “fosil sergisi gezme kılavuzuyla” fosil sergisi gezileriniz artık çok daha verimli geçecek.

       Siz de bu sergileri sorgulayarak gezmek istiyor ya da bu sergilerin yarattığı kamuya açık bilgi kirliliğine karşı durmak gerektiğini düşünüyorsanız broşürümüzün çıktısını alıp sergi sorumlularını terletebilir veya sergi önlerinde doğru bilgilendirme için bu broşürleri dağıtabilirsiniz.

       Kılavuzumuzu buradan indirebilirsiniz.

     

  • Düşünmeyen ama düşündüren beyin heykeli

       “İnsan ve makinelerle ilgili korkularım Nazilerle başladı” diyen ve çoğu eserinde, insanların dünyaya ve kendi türüne yönelttiği vahşeti konu alan 86 yaşındaki sanatçı Gustav Metzger’in son eseri yine oldukça düşündürücü: Null Object isimli bu heykel, 145 milyon yıllık fosilleşmiş kayadan yontulan bir “düşünmeyen beyin” heykeli. Üstelik makinelerin (yani robotların) yardımıyla yapılmış. 

     

       Bir düşünün… Metzger, sadece 20 dakika boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalışarak oturuyor ve sonunda bu eser ortaya çıkıyor. Bunu herhalde hepimiz yapmışızdır, ama sonucu bir sanat eseri olmamıştır. Zaten heykelin yaratıcısı olan Metzger de “yapımında benim çok az katkım var” diyor. Çünkü Metzger, bu sırada her 2 dakikada bir beynindeki elektriksel aktiviteleri ölçen bir EEG cihazına bağlıymış. Cihazdan gelen sinyalleri değerlendirip, fosilleşmiş kaya parçası üzerinde bu sinyallere uygun yontma işlemini yapan robotlar, bu eserin gerçek sahibi bile sayılabilir. Elbette esas övgüyü hakedenler, biyogeribildirim teknolojisini kullanarak robotu tasarlayan MIT’deki sibernetik uzmanları. 

       Metzger, uzunca bir süredir nükleer silahlanma karşıtı kampanyalar da yürüten bir sanatçı. 1960’larda, savaş karşıtı eylemlerde pasif direniş gerekçesiyle kısa bir süreliğine hapis yatmışlığı bile var. Ama Null Object heykeli ile önce yaratıcı bir eylemsizlik ortaya koyarak bir sanatçının teknoloji tarafından ele geçirilişini göstermesi ve sonra da “benim katkım çok az” diyerek eserinden kendi varlığını neredeyse tamamen silmesi, bugüne kadarki en radikal eylemlerinden birisi sayılabilir. Her şey bir yana, temel işlevi olan düşünme eylemini yok ederek, bu haliyle kendi kendisinin heykelini yaratabilme gücüne sahip bir organa sahip olduğumuzu bize hatırlatıyor. 

       Ortaya çıkan eserin sanat sayılıp sayılamayacağı, gelecekte insanların yerine sanat eserlerini de robotların mı yapacağı vb. sorular tartışıladursun;  “düşünmeyen beyin” heykeli, Londra’daki Work Gallery’de “boşluk” teması altında sergilenmeye ve insanları düşündürmeye devam ediyor.

  • Dini Keşfetmek 12. Bölüm – İnsanın Ortaya Çıkışı

       Evrimin insan genomundaki kanıtı ve yaratılış mitiyle çelişen yönlerinin anlatıldığı videoda, üzerinde durulması gereken noktaları özetle aşağıda yazdım ki, bunların tamamı videoda çok daha detaylı bir şekilde görsel destekle anlatılmaktadır. Ancak anlatıcı çok hızlı konuştuğu için altyazıları da ona uyumlu olarak çevirmek zorunda kaldım; konuya hakim olmayanlar için anlatım biraz hızlı gelebilir. 

         Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Dini Keşfetmek 15. Bölüm – Geçmişte Bilimin Baskılanışı

       Bu bölümü özellikle izlemenizi ve Hristiyan dünyasının Orta Çağ’da bilimi baskılama tarzıyla günümüz Türkiyesi’nde yaratılmaya çalışılan ve şimdiye kadar çok da başarılı olan bilim düşmanlığını kıyaslamanızı istiyorum.

       Özellikle evrim kuramı gibi, evrensel bir bilimsel gerçek olarak kabul edildiği halde, insanların kişisel inançlarıyla çeliştiği için topluma medya ve internet aracılığıyla nasıl çarpıtılarak anlatıldığına zaten hergün şahit oluyoruz. Durum ABD’de de çok farklı değil, ki zaten bildiğiniz gibi bu Yaratılışçılık ve Akıllı Tasarım hurafeleri, tamamen Amerika’nın güdümünde, çok eskiden başlatılmış olan ve İslamize edilerek bize de bir güzel pazarlanan planlı bir yobazlaştırma akımıdır. Ülkemizde 1985 yılında dönemin M. E. Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler tarafından okullara gönderilen bir genelgede, Evrim Kuramı’nın uzun bir süre önce çürütüldüğüne ilişkin iddialar ve Evrim öğretmenin materyalist ve komünist bir yaklaşım olduğu şeklinde ifadeler yer alıyordu. Halkımız bu yemleri güzel güzel yuttu, yutmaya da devam ediyor.
     
        Videoda Orta Çağ Avrupası’nda Francis Bacon ve Galilei gibi isimlerin aynı yobaz kafa yapısı nedeniyle yaşadıkları sıkıntıların yanı sıra, 21. yüzyılda da bu kafa yapısının uzantısı olan trajikomik argümanlar anlatılıyor. Sonuncu video, artık kafası çalışan herkes tarafından alaya alınan NephilimFree isimli YouTube kullanıcısına aittir. Kendisi evrenin merkezinin Samanyolu olduğuna inanıyor ve videolarında ciddi bir surat ifadesiyle anlatıp sadece kendisinin inandığı birtakım “komik” argümanları var 🙂 İngilizcesi olan arkadaşların “gülmek”  için takip edebileceği bir kanal.

       Keşif veya düşünceleri kutsal kitaplarla çeliştiği için din kurumları tarafından “kafir” ilan edilip yakılarak öldürülen bazı isimler: Jan Hus (1415), Savonarola (1498), Patrick Hamilton (1528), John Frith (1533), William Tyndale (1536), Michael Servetus (1553), Giordano Bruno (1600), Avvakum Petrov (1682), Hugh Latimer (1555), Nicholas Ridley (1555), Thomas Cranmer (1556).

     TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Merkür’de su bulundu

       İncecik atmosferi ve Güneş’e yakınlığı nedeniyle Merkür, yaşamın oluşması için pek de uygun bir yer gibi görünmüyor. Merkür’ün yüzey sıcaklıkları, gün içinde -173 ºC ile +427 ºC arasında değişiyor. Fakat yapılan son keşifler, uzayda yaşam arayışlarında yine de işimize yarayacak bilgiler sunuyor. 

       NASA’nın Messenger uzay aracı, 2011 yılının Mart ayından beri Merkür gezegeninin yörüngesinde inceleme yapıyor. Bilim insanları uzun süredir Merkür’ün gölgede kalan kutup bölgelerindeki kraterlerinin, yüksek miktarda donmuş halde su ve başka uçucu maddeler barındırdığına dair hipotezler üzerinde duruyordu. Geçtiğimiz günlerde Science dergisinde yayınlanan 3 ayrı makalede, Merkür’ün Güneş ışınlarından mahrum kalan kuzey kutbunda yüksek miktarda donmuş su bulunduğu belirtildi. Yapılan keşif, Merkür’de yaşamın yapı taşları dediğimiz organik maddelerin de bulunma olasılığını artırdı. 

       Messenger’ın bulgularına göre donmuş haldeki su, en soğuk bölgelerin yüzeyinde mevcut; ki buralar optik olarak parlak görünen yerler. Fakat buz, aynı zamanda tuhaf ve karanlık bir maddenin altında da gömülü olarak bulunuyor. Bu karanlık bölgeler, buzun kararlı bir şekilde durmasına yetecek kadar soğuk değil. Ekipte çalışan bilim insanlarından biri olan Paige’e göre, bu karanlık bölgelerin karmaşık organik maddelerden meydana geliyor olması ve bu maddelerin, Merkür’e suyu da getirmiş olan göktaşları ve kuyrukluyıldızlar tarafından taşınmış olmaları çok muhtemel. Paige’in ifadesine göre organik maddeler, Merkür yüzeyindeki yüksek radyasyon nedeniyle daha da kararmış olabilir.

    Resim: Merkür’ün kuzey kutup bölgesinin radar görüntüsü. Kırmızı alanlar, Messenger’ın bugüne kadar elde ettiği bütün görüntülerde karanlık çıkan bölgeler.  Sarılar ise Dünya merkezli radarlarda görüntülenen birikim bölgeleri. Bu karşılaştırmalı resim, Messenger ve Dünya merkezli radarlarla belirlenen karanlık birikim bölgelerinin aynı olduğunu göstermektedir. (Credit: NASA/Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory/Carnegie Institution of Washington/National Astronomy and Ionosphere Center, Arecibo Observatory) 

       Dolayısıyla artık suyun bulunmasıyla Merkür gezegeni de tıpkı Mars ve Ay gibi, astrobiyoloji alanında çok ilgi çekici bir gök cismi haline gelmiş oldu. Bilim insanları, Merkür’de yaşam bulmayı beklemediklerini; ancak Dünya’da canlılığın ortaya çıkışına ön ayak olan sürecin (yani yaşamın yapı taşlarının nereden geldiği konusunun) anlaşılmasında çok önemli veriler sunacağını belirtiyorlar. 

       Bilim insanları, Merkür’ün güney kutbunda da buz bulunduğuna inanıyor. Ancak Messenger’ın Merkür’ün etrafında izlediği yörünge, şu ana kadar gezegenin güney kısımlarını detaylı olarak incelemesine olanak vermedi. Messenger, 2014 ve 2015 yıllarında Merkür’e daha fazla yaklaşacak ve tahminen 2015’te yakıtının tükenmesiyle Güneş ve Merkür’ün çekim kuvveti nedeniyle dağınık bir rota izlemeye başlayacak. Çekim gücü sayesinde Merkür’e daha da yaklaşacak olan uzay aracı, böylece güney kutup bölgelerini de yakından inceleyebilecek. 

     

    Kaynaklar: