Kategori: Bilim

  • ARKELER: Takdir edilesi şampiyonlar

       Gezegenimizdeki yaşamın evrimini anlamaya ve öğrenmeye başlayan herkes aşağıdaki şekille en az bir kez karşılaşmıştır. “Köklü filogenetik yaşam ağacı” diye adlandırılan ve canlıları Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler olarak üç ana âleme ayıran bu şekle bakarak gezegenimizdeki canlılar arasındaki evrimsel ilişkileri izleyebiliriz. Bildiğiniz gibi birçok tek hücreli canlı ve bütün çok hücreli canlılar ökaryottur. Dünya’nın en eski sakinlerinden olan bakterilere de aşina olmayan yoktur. Peki, ya şu ilk duyduğunuzda kafanızda soru işareti uyandıran ve pek de popüler sayılmayan grup olan arkeler? Sıklıkla “sadece bir bakteri” oldukları yanılgısıyla onları göz ardı ederiz. Evet, arkeler de bakteriler gibi birer prokaryottur ve gezegenimizin en eski müdavimlerindendir; ama bu şekle bakarak bile bakterilerden çok ayrı bir şey olduklarını fark edebiliriz. Peki ama onları yaşamın üç ana dalından biri haline getirecek kadar farklı ve özel yapan şey nedir? Bunu anlamak için canlıların modern sınıflandırmasının tarihçesine kısaca bir göz atmamız gerekiyor. Ama ondan da önce, biyosferimizin geçmişiyle ilgili kısacık bir hatırlatma yapalım:

     Şekil 1: Köklü filogenetik yaşam ağacı 

       Şimdiye kadar elde edilen verilere göre Dünya’da yaşamın en az 3,5 milyar yıl önce başladığını biliyoruz. Arkeen devrinin  başlarına denk gelen bu dönemde gezegenimizin hakimleri prokaryotlar; yani bakteriler ve arkelerdi. Evrimin en erken basamakları bu canlılarda gerçekleşti. Dünya yaklaşık 2.4 milyar yıl önce ilk siyanobakteriler tarafından “oksijenlendi.” 1,6-2,1 milyar yıl önce (Proterozoyik devirde) de karmaşık hücre içi işlevlere sahip olan ökaryotlar evrildi. Ökaryotlar prokaryotların aksine, genetik materyallerini taşıyan zarla çevrili bir çekirdeğe ve hücre organellerine sahipti. Birçok bilim insanı ökaryotların içerdiği organellerin, daha önce bağımsız yaşamlar süren prokaryot organizmalardan köken aldığını düşünmektedir. İlk tek hücreli ökaryotların ortaya çıkışından sonra çok hücreli ökaryotlar evrilmeye başladı; şimdilik bulunan ve bildiğimiz en eski çok hücreli canlı fosili 2,1 milyar yıl yaşındadır.1 Çok hücreli canlıların evrilerek yoğun bir şekilde çeşitlendiği ve yayıldığı meşhur Kambriyen dönemi ise bundan yaklaşık 1,5 milyar yıl sonra yaşanmıştır. Bütün bu verileri, Homo cinsine bağlı insansı atalarımızın yalnızca 2,5 milyon yıldır var olduğunun bilincinde kalarak ele aldığımızda, gezegenimizde misafir sayılacak kadar yeni olduğumuzu da bir kez daha anımsıyoruz.

       Ancak elbette bütün bunları şimdiki bilgilerimizin ışığında söyleyebiliyoruz. Oysa biyologlar 20. yüzyıla kadar canlıları sadece iki gruba ayırarak sınıflandırıyordu: Hayvanlar ve bitkiler. Bu kadar basitti. Fakat 1950’li yıllarda bu sınıflandırmanın eksik kaldığı; mantarları, protistleri ve bakterileri kapsamadığı anlaşıldı. Nihayet 1970’lere gelindiğinde farklı bilim insanları tarafından önerilen düzeltmelerin ışığında taksonomik sınıflandırma şu hale gelerek 5 ana dala ayrılmıştı: Prokaryot bakteriler ve ökaryot canlı grupları (yani bitkiler, hayvanlar, mantarlar ve protistler). 

       Bu arada bilim insanları prokaryotları sınıflandırmada hala zorluk çekiyor, daha tutarlı ve köklü bir yöntem arıyordu. Bu sorun, bakterilerin genetik dizilim kayıtlarının karşılaştırılabildiği filogenetik yaklaşımın benimsenmesiyle ortadan kalktı. (Filogenetik, biyolojide canlı grupları arasındaki evrimsel ilişkileri moleküler dizileme verileri ve morfolojik verilerin ışığında inceleyen bilim dalıdır.) 1977’de filogenetik çalışmaların ışığında yapılan ve bilim dünyasında şaşkınlık yaratan bir keşif, canlılara ilişkin sınıflandırmayı baştan aşağı değiştirdi. 

       O sıralar DNA dizilerini kullanarak prokaryot bakteriler arasındaki ilişkileri araştıran Dr. Carl Woese, George Fox ve ekibi, inceledikleri bakteriler arasında diğerlerinden farklı görünen ve davranan bir grup “bakteri” olduğunu fark etti. Yüksek sıcaklıklarda yaşayan veya metan üreten bu marjinal gruplar, rRNA ile yapılan filogenetik testlerde normal bakteri ve ökaryotlardan ayrı bölgelerde kümeleniyordu. Gözlemlenen bu büyük genetik farklara bakarak bu mikropların bakterilerden farklı bir canlı grubu olduğunu anlayan Woese ve ekibi, PNAS’te konuyla ilgili çığır açıcı (ve mikrobiyoloji tarihinin en devrimsel makaleleri arasında yer alan) bir çalışma yayımladı ve bu mikropları Arkebakteriler (Archaebacteria) olarak tanımladı. (Burada bir parantez açarak, Woese’un 1967 yılında -farklı bir isimle- RNA dünyası hipotezini ilk ortaya atan bilim insanı olduğunu vurgulamak isterim.) 

       Archaea kelimesi Latince’de “antik” veya “çok eski” anlamına gelir. Bu yeni keşfedilen ve sanılanın aksine bir bakteri olmadığı anlaşılan canlı grubu sonradan Arkea (Arkeler, Archaea) ismini alarak, yaşamın üç ana dalından birini tanımlar hale geldi. Woese ve Fox böylece bütün yaşam ağacını değiştirerek canlılar dünyasına dair bakış açımızı genişletmiş ve evrim kuramına önemli bir katkıda bulunmuş oldu. 

    Şekil 2: Woese’un üzerine notlar düştüğü ve yaşamın üç âleminin keşfini sağlayan bu röntgen filminde parçalanmış küçük altbirim rRNA’ların parmak izleri görülmektedir. 

       Bütün yaşam formları özünde aynı temel metabolik yolları kullanır; örneğin arkelerde glikoliz işleminin (Glikoliz: glukozun enzimlerle pirüvik asite kadar yıkılması) biraz farklı bir türü ve sitrik asit döngüsünün tam veya kısmi bir çeşidi bulunur. Bu benzerlikler yaşamın başlangıcında evrimin öngördüğü ortak kökene işaret eder. Gezegenimizdeki yaşamın kökenini anlayabilmek için bu üç ana canlı grubunun içerdiği benzerlik ve farklılıkları belirleyerek, aralarındaki ilişkiyi çözmemiz gerekir.

    Şekil 3: Karşılaştırma amacıyla prokaryot ve ökaryot hücreler resmedilmiştir 

       Zamanında filogenetik yöntemlerden yoksun olan bilim insanları arkeleri “sadece bir bakteri” sanmakta pek de haksız değildi. Arkeler mikroskop altında boyut ve şekil olarak bakterilere çok benzer; sonuçta onlar da bakteriler gibi birer prokaryottur. Fakat arkeler biyokimyasal ve genetik olarak bakterilerden en az bizim kadar farklıdır. Arkelerin hücre duvarları bakterilerinkinden farklı yapı taşları içerir, buna ek olarak hücre zarları da lipid yapısı ve kimyasal bağları bakımından farklıdır. Ayrıca bazı arkelerin oldukça ilginç şekilleri vardır. Örnek olarak aşağıda gördüğünüz, yassı ve kare formlu Haloquadratum walsbyi isimli arke verilebilir. Bu nedenle bazı kitaplarda hala hatalı bir şekilde “arkebakteriler” olarak isimlendirilseler de aslında apayrı bir canlı âlemini temsil ettikleri unutulmamalıdır. Hatta bakterilerle olan görsel benzerliklerine rağmen genleri ve metabolik yolları bağlamında ökaryotlara çok daha fazla benzedikleri de söyleyenebilir. Bununla birlikte enerji elde etmek için kullandıkları kaynaklar, ökaryotlarınkilere kıyasla çok daha uzun bir liste oluşturur. Bu listede organik bileşikler haricinde hidrojen gazı, amonyak, sülfür ve metal iyonları gibi birçok ilginç enerji kaynağı bulunur. Ayrıca güneş ışığını kullanarak enerji elde eden (fototrof) arkeler de vardır, fakat bu yöntem siyanobakterilerin ve ökaryotların klorofil kullanarak yaptığı fotosentez işleminden farklıdır. Kısacası, arkeler her iki anlamda da “bir âlemdir”. 

    Şekil 4: Yassı ve kare biçimli bir arke olan Haloquadratum walsbyi

        İlk hücre öncesi yapıların nasıl oluştuğunu anlayabilmek için Dünya’nın o zamanki koşullarına benzeyen yerlere ve buralarda ne tür canlıların yaşadığına bakmak akla yatkın bir yaklaşım olur: düşük oksijenli, çözünmüş minerallerce zengin, sıcak yerler. İşte arkelerin yaşam alanları, başka hiçbir canlının hayatta kalamayacağı bu ekstrem koşulların hüküm sürdüğü bölgeleri kapsar. Bu anlamda hepsi olmasa da çoğu arke ekstremofildir (ekstremofil: ekstrem koşulları tercih eden canlı). Kimisi sıcaklığın 100 °C’nin üzerine çıktığı okyanus diplerindeki hidrotermal baca ağızlarında, gayzerlerde veya volkanik kaplıcalarda; kimisi de aşırı asitli, aşırı alkali veya sülfürlü sularda yaşar. Bazıları başka canlıları kurutup yok edecek kadar tuzlu sulara dayanıklıdır; deniz suyu %0,9 oranında tuz içerirken bu arkeler %9’luk tuz oranlarına dayanabilir. Ayrıca oksijenden yoksun çamurlu ortamlarda, bataklıklarda ve okyanus tabanlarında yaşayan; hatta yeraltının derinliklerindeki petrol yataklarında bile hayatta kalmayı başaran arkeler vardır. Ekstremofil arkeler fizyolojik anlamda 4 gruba ayrılarak sınıflandırılır:

    Tuzseverler (Halofiller)

     Alkaliseverler (Alkalifiller)

    Sıcakseverler (Termofiller)

     Asitseverler (Asidofiller) 

       Fakat arkelerin yaşam alanı sadece bu ekstrem ortamlarla sınırlı değildir; yeni yapılan çalışmalar toprakta, plankton olarak açık denizde ve hatta insan vücudunda (kolon ve göbek deliğinde) bile yaşadıklarını ortaya koymuştur. Geviş getiren hayvanların, termitlerin ve insanların sindirim kanallarında yaşayan ve burada metan üreten arkeler vardır. Kalın bağırsakta bulunan bu arkeler metanojendir (metabolik işlemlerinin sonucunda metan üretir, yani metanogenez yaparlar) ve bu nedenle sindirime yardımcı olurlar. 

    Şekil 5: Bazı arkeler volkanik göllerde ve kaplıcalarda yaşar. 

       Birtakım arkeler zarar görmüş kromozomlarını herhangi bir kayba uğramaksızın hızla tamir edebilir ki bu da hiçbir canlının dayanamayacağı koşullarda hayatta kalmalarını sağlar. Şu anki bilgilerimizin ışığında yaşamın uzun süre devam edip gelişebildiği en yüksek sıcaklık 122 °C’dir ve sıcakta hayatta kalma rekoru da Methanopyrus kandleri (Strain 116) isimli bir arkeye aittir. Hemen arkasından da Geogemma barossii (Strain 121) isimli bir diğer arke gelir. Hidrotermal bacalarda keşfedilen bu tek hücreli mikroplardan G. barossii ’nin 130°C’de ölmese de üremesinin durduğu, sıcaklık normal değerlere getirildiğinde de yeniden üremeye devam ettiği saptanmıştır. Canlılar için bir diğer zorlayıcı koşul da radyasyondur. Radyasyon direnci, yüksek oranda iyonlaştırıcı radyasyon (ışınım) varlığında yaşayabilen canlılara ait bir özelliktir. Yapılan çalışmalar çok sayıda böcek, bitki ve solucan türünün radyasyona dirençli olduğunu göstermiştir ama bu alanın rekoru da yine Thermococcus gammatolerans isimli bir arkeye aittir. Bu süper canlı için öldürücü doz 30.000 Gy’dir; onu 15.000 Gy’lik dozla Deinococcus radiodurans isimli bir bakteri izler. Bu sınırın insanlar için 4-10 Gy, fareler için 4,5-12 Gy, Alman hamamböceği için 60-150 Gy, meyve sinekleri için 640 Gy, Braconidae familyası (parazitik eşek arısı türlerini kapsar) için 1800 Gy ve çok dayanıklı bir canlı olan Tardigrad için bile 5000 Gy olduğunu bilmek, arkelere ayrı bir karizma katmıyor mu sizce de? Bütün bu özellikleri, arkeleri uzayda yaşam araştırmalarında da önemli canlı haline getirmiştir. 

       Woese ve Fox’ın keşfinden önce arkelerin bildiğimiz canlılardan evrilen ekstrem organizmalar olduğuna inanılıyordu; oysa bugün Dünya’da oluşmuş olan ilk canlılarla önemli bir bağları olduğu düşünülmektedir. Woese bakteri, arke ve ökaryotların farklı soy hatlarından geldiğini ve bunların, geçmişte yaşamış olan canlıların atasal kolonilerinden köken aldığını ileri sürmüştü. Bu olayın hücrelerin evriminden önce meydana gelmiş olması da akla yatkın bir olasılıktır. Bakterilerle arkelerin son ortak atasının bir termofil (sıcaksever) olması da muhtemeldir. Sonuçta bu mikroplar hakkında daha öğreneceğimiz çok şey vardır ve arkeler üzerinde bugüne kadar yapılan çalışmalar yalnızca yaşamın kökenine ışık tutmakla kalmamış, birçok şaşırtıcı keşfi de mümkün kılmıştır. Bunlar arasında metanogeneziste kullanılan yeni koenzimlerin keşfi, yeni enerji koruyucu metabolik yolların keşfi ve arkelerin solunum komplekslerinin ilginç yapısının sunduğu bilgiler sayılabilir. Arkelerin incelenmesi bize genel anlamda mikrobiyal evrim, protein filojenisi ve biyoenerji mekanizmaları hakkında ciddi bir aydınlanma sağlamış ve sağlamaya da devam etmektedir.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

    Bu yazım, Ateist Dergi‘nin Mayıs 2014 sayısında yayınlanmıştır.

     

    1. Abderrazak El Albani, Stefan Bengtson, Donald E. Canfield vd. Large colonial organisms with coordinated growth in oxygenated environments 2.1 Gyr ago. Nature 466, 100–104 (01 July 2010) doi:10.1038/nature09166 

     

    Kaynaklar: 

     

  • Gen Bencildir – Richard Dawkins

    “Dünya üzerinde yalnızca biz insanlar, bencil genlerin zorbalığına karşı başkaldırabiliyoruz.”

    —Gen Bencildir‘in son cümlesi

       Richard Dawkins, 1976’da yayımlanan Gen Bencildir adlı kitabında “evrimin itici gücünün genler olduğunu” söylüyordu. Bu söylem aslında yeni olmamasına rağmen, ortaya çıktığı her dönemde tartışma yaratan güçlü bir bakış açısı olmuştur. Öyle ki sosyoloji, psikoloji, felsefe vb disiplinler yeri gelmiş genetiği/biyolojiyi hepten reddetmiş, yeri gelmiş tamamen ona sarılarak insanı etkileyen diğer etkenleri (kültür gibi) gözardı etmiştir. Bütün kitabın yorum yazısı olmayacak bu, dolayısıyla ben de bu yazıma bu önemli konudan giriş yapmak istiyorum. (Daha kapsamlı bir kitap yorumunu Focus dergisi şu yazısında güzel bir şekilde yapmış.)

       Dawkins, Gen Bencildir’in son bölümünde, genetik ve kültür arasındaki paralelliğe işaret eder. Burası bence kitabın en can alıcı ve özgün kısmı. Dawkins burada okuyucuyu bambaşka bir düşünce deneyine götürüyor, sosyolojinin diyarına çekiyor. Kültür aktarımının “mem” (meme) adını verdiği, ebeveynden çocuklara taklit yoluyla geçen “kültürel genler” aracılığıyla olduğunu varsaymamızı öneriyor. Bu ara bu “mem” dediği kavramın tamamen bir metafor olduğunu, gen gibi somut bir şeyden bahsetmediğini sık sık vurguluyor. Mem’i tanımlayıp adlandıran kişi olarak Richard Dawkins, artık günümüzde bir disiplin olma yolunda ilerleyen Memetik alanının da kurucusu oluyor bu durumda. Ne de iyi etmiş; böyle bir terime ne kadar da ihtiyacımız varmış ki artık konuşma diline bile geçmeye başladı bu kelime. İronik bir şekilde, “mem” kelimesinin kendisi de yayılan bir mem haline geldi aslında.

       Terimi tek kullanan bizler değiliz elbette. Bilim ve felsefe dünyası için bu tanım artık vazgeçilmez bir araç, bir kolaylık haline geldi. Daniel Dennett mem kavramını birçok yazı ve söyleşisinde tanımlamıştır ama bana göre en başarılı örnek aşağıda yer alan alıntıdır (daha iyi -ve espirili- bir dille nasıl anlatılabilirdi bilemiyorum):

    “Geçenlerde tek başıma yolda yürürken, bir melodi mırıldanmaya başladığımı fark ettim ve kendimden utandım; dehşete düştüm. Mırıldandığım melodi ne Haydn’a, ne Brahms’a, ne Charlie Parker’a ve hattâ ne de Bob Dylan’a aitti: Enerjik bir şekilde, “It Takes Two to Tango” adlı şarkıyı mırıldanıyordum; 1950’lerde tuhaf bir şekilde popüler olan, iç karartıcı ve insanın diline yapışıp kalan bir ezgiydi bu. Hayatımda bir gün bile bu melodiyi kendi rızamla dinlediğimi, ona değer verdiğimi veya sessizlikten daha iyi olduğunu düşündüğümü hatırlamıyorum. Ama işte oradaydı; korkunç bir müzik virüsü gibi, mem havuzumun içinde saygı duyduğum diğer müzik memlerinin arasında duruyordu. İşin fenası, bu satırları yazarak virüsü size de geçirmiş olacağım ve gelecekte kendinizi bu sıkıcı melodiyi hayatınızda belki de ilk kez mırıldanırken yakaladığınızda bana lanet okuyacaksınız.”  (Dennett – Darwin’in Tehlikeli Fikri)

        Dawkins hep mesajının yanlış anlaşılabileceğinden endişelendi. Bu endişesi de zamanla gerçekleşti. Pek çok okur, Dawkins’in yaratıcı “bencil genler tarafından programlanmış robot” tanımından, insanların genlerin emirlerine hiçbir şekilde karşı gelemeyecekleri sonucunu çıkardı. Her zaman düşülen hataya düşüldü özetle. Örneğin, bir yorumcu şunları yazmıştı: “Bu, insanlar hakkında duyduğum en soğuk, insanlık dışı ve kafa karıştırıcı görüş.” Bu sonuç, aslında Dawkins’in anlatmak istediğinin tam tersiydi. Gen Bencildir yıllar boyunca bilimsel ve ahlaki anlamda saldırılara uğradı. 

        Uzun lafın kısası, ön yargılara bakmadan ve hakikat arayışından şaşmadan herkesin okuyup kendi yorumu oluşturması gerekiyor. Vaktiyle okuduğunda kültüre, cinselliğe ve hayvanlara (özellikle kuşlara!) bakışımı değiştirmişti bu kitap.  

       Güncelleme (2014) :  Zamanında Tübitak tarafından tercüme edilip yayımlanan, ama Tübitak’ın Tübit-AK olmasından sonra yeni baskısı yapılmayan bu kitap Temmuz 2014 itibariyle Kuzey Yayınları’ndan çıktı. Yayınevine tebrik ve teşekkürler!

       Güncelleme (2015) : TübitAK evrimi tamamen yasakladı. İlgili haberi okumak için tıklayın.

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Lepistes deneyi ve evrim

       Cinsel (eşeysel) seçilim ve avcının seçmesi kavramları doğal seçilimin alt başlıklarıdır ve evrim sürecinde oynadıkları rol, Lepistes balıkları üzerinde yapılan deneylerle ortaya konmuştur. Etolog, evrimsel biyolog ve Natural Selection In the Wild [Yaban Hayatta Doğal Seçilim] kitabının yazarı olan Dr. John Endler’ın önemli çalışmalarından birisi lepistes deneyleridir. Aşağıda, Richard Dawkins’in “Yeryüzündeki En büyük Gösteri” kitabından bu deneyi anlatan bir bölüm bulacaksınız.

     

       Lepistesler, oldukça popüler tatlı su ve akvaryum balıklarıdır. Erkek lepistesler, dişilerden daha parlak renklere sahiplerdir ve akvaryumcular onları daha da parlak renklere sahip olacak şekilde üretmektedirler. Endler, Trinidad, Tobago ve Venezüella’daki dağ derelerinde yaşayan yabani lepistesler (Poecilia reticulata) üzerinde çalışmıştır. Endler bu çalışmalarda yerel popülasyonların birbirlerinden çarpıcı şekilde farklı olduklarına dikkat etmiş. Bazı popülasyonlarda ergin erkekler neredeyse akvaryumlarda üretilenler kadar parlak, gökkuşağı renklerine sahiplermiş. Endler tıpkı dişi sülünlerin erkek sülünleri seçtiği gibi, dişi lepisteslerin atalarının da parlak renkli erkekleri seçmiş olabileceğinden şüphelenmiş. Diğer bölgelerde erkekler çok daha mat renklere sahipmiş ama yine de dişilerden daha renklilermiş. Dişiler kadar iyi olmasalar da erkekler de yaşadıkları çakıllı dere tabanında iyi kamufle olmuşlar. Endler, Venezüella ve Trinidad’daki birçok alanda yaptığı incelikli nicel karşılaştırmalarla, erkeklerin daha az parlak olduğu derelerde aynı zamanda (avcı hayvanlar tarafından gerçekleştirilen) avlanmanın da daha yoğun olduğunu gösterdi. Avlanmanın az olduğu yerlerde erkekler daha parlak renklilerdi ve büyük, gösterişli ve daha fazla sayıda beneğe sahiplerdi; böyle yerlerde erkekler dişileri cezbetmek için daha parlak renkler evrimleştirmekte özgürlerdi. Diğer dişilerin erkekler üzerinde kurduğu daha parlak renkler evrimleştirme baskısı, yerel avcı popülasyonlarının bu baskının tersi yönünde kurduğu baskı güçlü de olsa zayıf da olsa; birbirinden bağımsız olan bütün popülasyonlarda vardı. Her zaman olduğu gibi evrim, seçilim baskıları arasında bir denge kurar. Lepistesler üzerinde ilginç olan şey ise, Endler’in bu dengenin farklı derelerde nasıl farklılık arz ettiğini bilfiil gözlemleyebilmesiydi. Ama Endler daha da iyisini yaptı; bu gözlemler hakkında deneyler yaptı.  

     

       Kamuflajın evrimini ortaya koymak için ideal bir deney hazırlamak isteseydiniz ne yapardınız ? Kamuflaj sahibi hayvanlar, bulundukları zemini andırırlar. Hayvanların, onları deneysel olarak yerleştirdiğiniz bir ortamın zeminini andıracak şekilde gözlerinizin önünde evrim geçirdiği bir deney tasarlayabilir misiniz? Veya tercihen, her birinde farklı birer popülasyon bulunan iki zemini?  Deneyimizde seçilim insanlardan tarafından değil, avcı (hayvanlar) ve dişi lepistesler tarafından yapılacak. İki deneysel soy arasındaki tek fark onlara vereceğimiz farklı zeminler olacak.

       Endler, lepisteslerin tropikal dünyasını simüle etmek için büyük bir sera yaptı ve içine 10 havuz yerleştirdi. 10 havuzun dibine de taş koydu; ama beş havuzdaki taşlar iri, diğer beş havuzdakiler ise ufaktı. Bu işin nereye varacağını görüyor olmalısınız. Öngörü şuydu; yoğun bir avlanmaya maruz kaldıklarında, her iki zemindeki lepistesler evrimsel süreçte, kendi zeminlerini andırmak doğrultusunda farklılaşacaklardı. Avcı baskısının olmadığı ya da az olduğu yerlerde ise erkekler, dişileri cezbetmek için daha belirgin renklere sahip olmaya meyledeceklerdir.

       Havuzların yarısına avcı koyup yarısına koymamaktansa Endler yine zekice bir şey yaptı. Üç farklı avlanma seviyesi belirledi: 

    —2 havuzda (biri küçük, diğeri büyük taşlı) hiç avcı yoktu.

    —4 havuzda (ikisi küçük, ikisi büyük taşlı), tehlikeli bir tür olan turna çiklidi avcı olarak bulunuyordu.

    —Kalan 4 havuzda başka bir balık türü olup lepistesler için görece zararsız olan Rivulus hartii koydu.

      Zayıf avcının olması hiç avcı olmamasından daha iyi bir kontrol koşuludur. Bunun nedeni, Endler’in de açıkladığı gibi, bu deneyde iki doğal koşulun canlandırılmaya çalışılmasıdır ve doğada hiçbir avcının bulunmadığı bir dere bilinmemektedir. Bu nedenle güçlü ve zayıf avlanma arasındaki karşılaştırma daha doğal bir karşılaştırmadır. Dolayısıyla durum şuydu:

    Lepistesler beşi iri, beşi ufak taşlı 10 havuza rastgele ayrıldılar. 10 lepistes kolonisinin de 6 ay boyunca avcılar olmadan üremesine izin verildi. Gerçek deney bu noktada başladı. Endler, iri taşlı 2 havuza ve ufak taşlı 2 havuza birer ‘tehlikeli avcı’, bunların dışında kalan iri taşlı 2 havuza ve ufak taşlı 2 havuza da altışar ”zayıf avcı” koydu. Kalan iki havuzda ise lepistesler herhangi bir avcı olmadan ürediler.

      Deneye başlandıktan 5 ay sonra Endler bütün havuzlarda yoklama yaptı; tüm havuzlardaki tüm lepisteslerin beneklerini saydı ve ölçtü. Bundan 9 ay (deney başladıktan sonra 14 ay) sonra bir yoklama daha yaptı.  Bu kadar kısa bir sürenin ardından bile sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı. Endler balıklardaki renk örüntüleri için pek çok ölçüt kullandı. Bunlardan biri ”balık başına düşen benek sayısı”  idi. Peki ne buldu? 

      Lepistesler havuzlarına ilk konduklarında, yani avcılar konmadan önce, benek sayısı büyük bir çeşitlilik arz ediyordu çünkü balıklar çok çeşitli avcıları barındıran çok çeşitli derelerden toplanmışlardı. Herhangi bir avcının ortama salınmadığı ilk altı ay boyunca balık başına düşen ortalama benek sayısı tavan yaptı. Bu muhtemelen dişiler tarafından yapılan ‘Eşeysel Seçilim’ den kaynaklanıyordu.

      Daha sonra ortama avcılar sokulduğunda keskin bir değişiklik oldu. Tehlikeli avcının bulunduğu dört havuzda ortalama benek sayısı taban yaptı (düştü). 5. aydaki yoklamada bu fark açıkça görülüyordu ve 14. ayda yapılan yoklamada benekler daha da azalmıştı. Ama avcı olmayan 2 havuzda ve zayıf avcının bulunduğu 4 havuzda da benek sayısı artmaya devam ediyordu. 5. aydaki yoklamada bir doygunluk noktasına ulaşmış, 14. ay yoklamasına dek yüksek seviyelerde kalmıştı. Benek sayısı açısından bakıldığında zayıf avlanma ile avcı olmaması durumları arasında fark görünmüyordu. Kendisini, dişilerin yüksek benek sayısını tercih etmesi şeklinde gösteren eşeysel seçilim ikisine de baskın çıkmıştı. 

       

       Benek sayısıyla ilgili bu kadar bilgi yeter. Beneğin büyüklüğü de en az sayısı kadar ilginç bir hikaye anlatmaktadır. Güçlü ya da zayıf avcıların varlığında, iri taşlı zeminlerde görece büyük benekliliği teşvik ederken, ufak taşlı zemin görece küçük benekliliği teşvik etmiştir. Bu durum kolaylıkla şu şekilde yorumlanabilir: Benek büyüklüğü taş büyüklüğünü taklit etmektedir. Etkileyici olan, Endler’ın, avcıların olmadığı havuzlarda bunun tam tersini  gözlemlemiş olmasıdır. Doğal Seçilim erkek lepisteslerde, ufak taşlı zeminde büyük, iri taşlı zeminde ise küçük benekleri desteklemiştir, zira altlarındaki zemini taklit etmeyip daha kolay göründükleri için dişileri daha çok cezbetmişlerdir! 

       Kaliforniya Üniversitesi’nden David Reznick ve meslektaşları, Endler’in harika sonuçlar elde ettiği deneysel deresini 9 yıl sonra ziyaret etti. Endler’in deney için seçtiği popülasyonun torunlarından örnek aldılar. Erkekler şimdi çok daha parlak renkliydi, dişi güdümlü eğilim fazlasıyla devam etmişti. Endler’in gözlemlediği sonuçların onaylanmasının yanı sıra tilkiler örneğinde görüldüğü gibi beklenmedik ‘genetik Sürüklenme‘ler gerçekleşti. Dişi ve avcı baskısı ile gerçekleşen evrimsel değişiklikler sadece beneklerin sayısı ve boyutuyla alakalı değildi. Düşük avlanmanın olduğu derelerdeki lepistesler eşeysel olgunluğa, yüksek avlanmanın olduğu derelerdeki lepisteslerden daha geç ulaşırlar, erginliğe ulaştıklarında daha büyük vücutludurlar,daha az sıklıkla yavrularlar ve bir seferde daha az sayıda yavrularlar ve yavruları daha büyüktür.

    Kaynak: Richard Dawkins, Yeryüzündeki En Büyük Gösteri, s.105-132.

       *Deneye ait görseller Evrimi anlamak sitesinden alınmıştır.

         Deneye ilişkin video (Richard Dawkins’in anlatımıyla) aşağıda verilmiştir:

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Darvinizm nedir?

       Evrimsel biyolog ve “biyolojik tür” kavramının fikir babası Ernst Mayr, One Long Argument isimli kitabında Darwin’in teorilerini özetler ve bu teorilerin bilim camiası tarafından kabul edilişinin tarihini inceler. Kitabın Önsözü şöyle başlar: 

       “Modern bir evrimci Darwin’in çalışmalarına tekrar tekrar başvurur. Evrime dair düşüncelerimizin kökenleri Darwin’e çıktığı için bu pek de şaşırtıcı değildir. Günümüzdeki anlaşmazlıklar sıklıkla Darwin’in çalışmalarındaki bazı belirsizliklerden veya onun zamanındaki biyoloji bilgisinin yetersizliğinden dolayı kendisinin cevap veremediği bazı sorulardan kaynaklanır. Ancak bir kişinin Darwin’in orijinal çalışmalarına başvurmasının sebepleri yalnızca tarihsel değildir. Darwin olan biteni çoğunlukla destekçilerinden ve karşıtlarından çok daha net bir şekilde anlamıştır; günümüzdekiler de dahil.” 

        Darwin’in Beş Teorisine İdeolojik İtiraz başlıklı 4. bölümde, Darwin’in teorisini veya darvinizmi şöyle özetler Mayr: 

       “Hem bilimsel hem de popüler literatürde, çoğu zaman Darwin’in evrim teorisine sanki bukuram bölünmez bir bütünmüş gibi atıfta bulunulur. Gerçekte, Darwin’in evrim “teori”si bir teoriler demetidir ve eğer muhtelif bileşenleri ayrıştırılmazsa, Darwin’in evrimsel düşüncesini yapıcı bir şekilde tartışmak imkansızdır.

       Darvinizm terimi, kim tarafından ve hangi dönemde kullanıldığına göre değişmek üzere birçok farklı anlama sahiptir. Bu terimin anlamının daha iyi anlaşılması, Darwin’in evrimsel düşüncesinin karışık doğasına dikkat çekmek için var olan sebeplerden yalnızca biridir.

       Darvinizmin neden yekpare bir teori olamayacağına dair özellikle ikna edici sebeplerden biri, görüleceği gibi, organik evrimin iki tane zorunlu ve bağımsız süreçten oluşuyor olmasıdır: zaman içinde değişim ve ekolojik ve coğrafi uzamda çeşitlilik. Bu iki süreç en azından iki tane, tamamen bağımsız ve farklı teori gerektiriyor.

        Darwin’in kavramsal evrim çerçevesini, onun evrimsel düşüncesinin temelini oluşturan birkaç ana teoriye ayırmayı gerekli görüyorum. Ben kolaylık olsun diye, Darwin’in evrimsel paradigmasını beş teoriye böldüm; ama elbette, başkaları daha farklı bir ayrımı tercih edebilir. Seçilmiş olan teoriler hiçbir surette Darwin’in tüm evrimsel teorileri değildir; diğerleri arasında cinsel seçilim, pangenez, kullanılmanın ve kullanılmamanın etkisi ve karakter çeşitliliği gibi örnekler sayılabilir. Ancak yazarlar daha sonra Darwin’e atıfta bulunduklarında, akıllarında hep aşağıdaki 5 teoriden birinin kombinasyonlarını kullandı:

       1. Kendiliğinden Evrim: Bu teori dünyanın ne durağan veya yakın zamanda yaratılmış, ne de daimi bir döngü içinde olduğunu savunur; tam tersine dünyanın boyuna değiştiğini ve organizmaların zaman içinde dönüştüğünü söyler. 

       2. Ortak Köken: Bu teori her organizma grubunun ortak bir atadan türediğini ve hayvanlar, bitkiler ve mikroorganizmalar dahil tüm organizma gruplarının nihai olarak dünyadaki yaşamın tek kökenine bağlı olduğunu söyler. 

       3. Türlerin Çoğalması: Bu teori muazzam boyutlardaki organik çeşitliliğin kökenini açıklar. Türlerin ya yavru türlere bölünerek ya da “tomurcuklanarak”, yani yeni türlere evrilen, coğrafi olarak izole olan kurucu popülasyonların tesisiyle çoğaldıklarını varsayar.  

       4. Aşamalı Değişimcilik: Bu teoriye göre evrimsel değişim, yeni bir tipi temsil eden yeni bireylerin aniden (sıçrama şeklinde) üretimiyle değil, popülasyonların aşamalı evrimiyle gerçekleşir. 

       5. Doğal Seçilim: Bu teoriye göre evrimsel değişim, genetik çeşitliliğin her nesilde bolca üretimiyle meydana gelir. Kalıtsal karakteristiklerin özellikle iyi uyum sağlamış kombinasyonları sayesinde hayatta kalan göreceli olarak az sayıdaki birey bir sonraki nesli oluşturur.” 

     

       Şimdi de Mayr’ın analizinden yapılabilecek bazı çıkarımlara bakalım. Aşamalı Değişimcilik ilk bakışta Gould & Eldredge’ın kesintili denge teorisiyle çelişiyor gibi görünür; ama daha yakından baktığımızda öyle değil. Bu bağlamda, Darwin’in Türlerin Kökeni isimli kitabından iki alıntı yapabiliriz:

       “…her bir türün modifikasyona uğradığı dönemler çok uzun yıllarla ölçülmesine rağmen bu türlerin değişime uğramadan kaldığı dönemler, değişime uğradıkları döneme kıyasla daha uzun olabilir.” (6. ve son baskıdan, 1872) 

       “Çeşitlilik ilk başlarda genellikle bölgeseldir… bu durum çeşitler arasında ilk bakışta bağlantı kurmayı zorlaştırır. Bölgesel çeşitlilikler epeyce değişim gösterip gelişmeden diğer uzak bölgelere yayılmazlar. Yayıldıklarında ise, eğer jeolojik bir formasyonda keşfedilirlerse, sanki bir anda orada yaratılmış gibi görünürler ve basit bir şekilde yeni bir tür olarak sınıflandırılırlar.”    

       Darwin, evrimin yavaş ve sürekli olduğunu değil, yalnızca tek bir nesilde gerçekleşen “sıçramalarla” yol almadığını iddia ediyordu; Mayr buna sıçramalı (saltational) değişim diyor. Yani açık bir şekilde, bazı evrim karşıtlarının çarpıtmalarına rağmen Darwin, evrimin iyimser canavarlar yaratarak işlediğini düşünmüyordu. Darwin’in kendisi de hiçbir zaman tamamen dinozor bir ebeveynin tamamen kuş bir yavru doğurduğunu öne sürmedi. Aksine, değişim, nesiller arasında gerçekleşen bir dizi orta düzeyli, hatta belli belirsiz adımlarla gerçekleşti. Herhangi bir türün bin neslindeki değişimlerin, fosil kayıtlarında birden veya ansızın gerçekleşmiş gibi görüneceğini akılda tutmakta fayda var; çünkü 1000 nesil, Dünya’nın tarihinin son derece küçük bir bölümünü oluşturur.  

       Doğal Seçilim, türlerde –özellikle de uyumlu olmayan karakterlerde- gördüğümüz türden çeşitliliklerin bazılarını açıklamaz; ama zaten Darwin de doğal seçilimin tüm karakterleri değil, yalnızca uyum sağlayabilen karakterleri açıkladığını iddia etmiştir. Darwin’den sonra bazı biyologlar doğal seçilim teorisini çarpıtıp, onu katı adaptasyonculuk doktrinine bağladılar. Bu doktrine göre her organizmanın her özelliği doğal seçilim yoluyla üretilir (bu sebepten bir özelliğin neden adaptasyona uğradığına dair bazı açıklamalar gerekiyordu). Ama Darwin tüm seçilimin doğal (uyarlanabilir) olduğunu söylememişti; yalnızca, doğal seçilimin bazı değişimlerin kaynağı olduğunu ve uyarlanabilir değişimlerin neden meydana geldiğini açıklayabildiğini söylemişti. Modern biyologlar, değişim için farklı mekanizmalar öne sürdüler (tarafsız seçilim, genetik sürüklenme, kurucu etkisi vb.) ve bizzat Darwin de cinsel seçilimin önemli olabileceğini düşünüyordu. Bunların hiçbiri, doğal seçilim fikriyle çatışmıyor; aksine zamanla genetik değişim için ek mekanizma görevi görüp, onu genişletiyorlar.  

       Türlerin Kökeni’nin 6. baskısının son bölümünden bir alıntı: 

       “Son zamanlarda benim vardığım sonuçlar fazlaca saptırıldığı için türlerin modifikasyonunu yalnızca doğal seçilime dayandırdığım ifade ediliyor. Bu çalışmanın ilk baskısında, oldukça belirgin bir yere (giriş’in kapanış kısmına) şu cümleyi yazdığımı hatırlatmama izin verildi: ‘Doğal seçilimin, modifikasyon için tek yol olmasa da ana yol olduğuna ikna oldum.’ Bunun hiç faydası olmadı. İstikrarlı bir saptırmanın gücü büyüktür; ama neyse ki, bilim tarihi, bu gücün uzun süre dayanmadığını göstermiştir.” 

       Mayr, darvinist teorileri tekrar özetler ve 10. Bölüm olan Evrimsel Biyolojinin Yeni Sınırlarında, darvinizmin çürütüldüğüne veya geçersiz kılındığına dair iddiaları hedef alır: 

       “Tıpkı Mendel yasalarının yeniden keşfinden sonraki on yılda olduğu gibi, darvinizm öldü iddiası 1970’lerden beri artarak sıklaştı.

       Modern evrimsel sentez karşıtları, Darwin’in şu 3 ekolünü sürekli olarak birbirine karıştırıyorlar: 

       1. Neo-darvinizm; 1896’da Romanes tarafından, “var olan karakterlerin kalıtımını yok sayan darvinizm”i belirtmek için uydurulan bir terim. 

       2. Erken dönem popülasyon genetiği; evrimi, doğal seçilim yoluyla gen sıklığının modifikasyonu olarak tanımlayan, fazlasıyla indirgemeci bir ekol. 

       3. Modern evrimsel sentezin bütünselci dalı; hem Darwin’in hem de doğalcıların geleneklerini sürdüren, aynı zamanda genetik bulguları kabul eden bir ekol.

       Darvinizm ‘ya doğru ya yanlış’ şeklinde basit bir teori değil, sürekli değişen ve gelişen oldukça karmaşık bir araştırma programıdır. Bu, modern evrimsel sentezden önce de doğruydu, sentezden sonra da doğruluğunu koruyor. Tablo 2’de, darvinizmin tanınabilir modifikasyonlarındaki dikkate değer aşamalardan çoğu listelenmiştir. Ancak böylesine kesintili görünen dönemleri tanımak, birçok açıdan yapay bir teşebbüs olacaktır.

      

    farklı evrimcilerin düşüncelerindeki farklılıklar sayesinde, bu dönemlerin her biri bir dereceye kadar heterojendir (ayrı kökenlerdendir). Evrimsel sentezi çürütmeyi deneyen birçok eleştirmen bu görüş çeşitliliğini tanımakta başarısız oldu; dolayısıyla darvinist cephenin yalnızca indirgemeci kısmını çürütebilmeyi başardı.”

    Kaynakça:

        1. One Long Argument: Charles Darwin and the Genesis of Modern Evolutionary Thought, Ernst Mayr, Harvard University Press, Cambridge Massachusetts 1991. ISBN 0-674-63905-7. QH371.M336 1991. 575 – dc20.

       2. On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favored Races in the Struggle for Life, Charles Darwin, First Edition 1859. Sixth Edition 1872. 

    Yazar:  Joel Hanes
    Çeviren: Veda Kubbesi (Ozan Karakaş)
     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Cosmos: Bir Uzay Serüveni – 2014

       Gökbilimci, astrofizikçi ve yazar Carl Sagan tarafından 1980 yılında hazırlanıp sunulan Cosmos: A Personal Voyage (Kozmos: Şahsi bir Seyahat) isimli belgesel serisinin üzerinden tam 34 yıl geçti. Bilimi kitlelere ulaştırmak ve insanlara bilimi sevdirmek gibi, kanımca son derece önemli bir ülküyle çekilen ilk Cosmos serisi, belgesel tarihinde bir kilometre taşı niteliğindedir. Amerika’nın tarihinde en çok izlenen dizi olan Sagan’ın Cosmos’u, 60 farklı ülkede en az 500 milyon insana ulaştı. Ancak elbette bilimin durmaksızın ilerlemesi ve bilgi hazinemize her geçen gün yeni verilerin eklenmesi, yenilenmiş bir Cosmos serisine gereksinim doğurdu. 

     
       Bu yıl büyük bir heyecanla beklediğimiz Cosmos: A Spacetime Odyssey (Cosmos: Bir Uzay Serüveni), National Geographic ve Fox işbirliğiyle yayına girdi. Ülkemizde de NatGeo kanalında her Pazartesi Haluk Bilginer’in dublajıyla yayınlandı. Yeni Cosmos’un yapımcılığını Carl Sagan’ın eşi Ann Druyan ve Family Guy’dan tanıdığımız Seth MacFarlane üstlendi. Astrofizikçi ve yayımlanmış 12 kitabı bulunan yazar Neil deGrasse Tyson’ın sunduğu diziyi, benim de dahil olduğum COSMOS ÇEVİRİ EKİBİ olarak tercüme ettik. Bütün bölümlerin alt yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

       *Güncelleme: 2020’de yayınlanan Cosmos: Possible Worlds (Kozmos: Olası Dünyalar)

       Tyson “bir Sagan” olmasa da çocukluğunda ondan etkilenmiş, hatta bilim insanı olma konusunda ondan ilham almış, oldukça sempatik ve coşkulu bir anlatıcı. Kendisini, katıldığı çeşitli sempozyumlardaki agnostik tutumuyla tanıyoruz. (Tyson’ın kısa bir videosu) Her bölümde muhteşem efektlerle sadece bilimsel gerçekleri açıklamakla kalmayıp, bu gerçeklerin elde edilmesinde rol oynayan, insanlık tarihinin değerli bilim insanlarını ve keşif süreçlerini de ele alan yeni Cosmos’un herkes için ufuk açıcı olduğu kesin. Ancak son bölümün altyazısında da belirtme ihtiyacı duyduğumuz gibi, bu değerli belgesel serisini sadece izlemekle kalmayıp, çevrenizdeki herkesle paylaşmanız da büyük önem arz ediyor. Böylece içine sürüklenmekte olduğumuz karanlığı aydınlatacak olan tek şeyin -bilimin- yayılmasına ve değerinin anlaşılmasına sizin de katkınız olacaktır. Zaten seriyi izlediğinizde, içinizden “Bunları herkes bilmeli!” diyerek bu ihtiyacı kendiliğinizden duyacağınıza eminim.

     

       Neil DeGrass Tyson’ın son bölümdeki sözlerine kulak verelim: 

    “Bir toz zerresinde yaşayan ufacık canlılar olan bizler, Samanyolu’nun yıldızları arasına uzay mekikleri yollamayı nasıl başardık? Sadece birkaç yüzyıl önce, yani kozmik zamana göre yalnızca bir saniye önce, nerede ve hangi zamanda olduğumuza dair hiçbir şey bilmiyorduk. Kozmosun geri kalanından bihaberdik. Bir tür hapishanede, bir ceviz kabuğuyla sınırlanmış ufacık bir evrende yaşıyorduk. Bu hapishaneden nasıl kurtulduk? Bu başarı, beş basit kuralın izinden giden kuşaklar dolusu araştırmacının eseridir: Otoriteyi sorgula. Hiçbir fikir, birisi doğru olduğunu söylüyor diye doğru değildir; ben de dahil. Kendin düşün. Kendini sorgula. Hiçbir şeye, sırf inanmak istediğin için inanma. Bir şeye inanmak, onu gerçek yapmaz. Fikirleri, gözlem ve deneylerden elde edilen kanıtlarla test et. Çok beğendiğiniz bir fikir, iyi kurgulanmış bir testi geçemiyorsa yanlıştır. Yola devam et. Kanıtlar sizi nereye götürüyorsa oraya gidin. Elinizde hiç kanıt yoksa, peşin yargıda bulunmayın. Belki en önemli kural da şudur: Unutmayın; yanılıyor olabilirsiniz!

       Bilim, kendimizi ve birbirimizi kandırmamamız için bir yoldur. Dünya’nın yaşını veya yıldızların uzaklığını ya da yaşamın nasıl evrildiğini öğrenmek… Bunlar ne fark yaratır ki? Bu biraz da, ne kadar büyük bir evrende yaşamak istediğinizle ilgilidir. Kimileri küçük olmasını tercih eder. Bunda bir sorun yok. Anlaşılabilir. Ama ben büyük olmasını isterim. Bütün bu bilgileri kalbime ve aklıma soktuğumda bunlar beni coşturur. Bu duyguyu hissettiğim zaman da bunun gerçek olduğunu, sadece kendi kafamın içinde olup biten bir şey olmadığını bilmek isterim. Çünkü neyin gerçek olduğu önemlidir ve hayal gücümüz Doğa’nın muhteşem gerçekliğinin yanında hiç kalır.” 

    COSMOS: BİR UZAY SERÜVENİ (Bölümler)

    1. Samanyolu’na Uyanmak
    2. Moleküllerin Bazı Marifetleri
    3. Bilgi Korkuyu Fethettiğinde
    4. Göklerin Hayaletleri
    5. Işığın Gizemleri
    6. Derine, Daha Derine
    7. Temiz Oda
    8. Güneş’in Kızları
    9. Gezegenimizin Kayıp Dünyaları
    10. Elektrik Çocuk
    11. Ölümsüzler
    12. Özgürleşen Dünya
    13. Karanlıktan Korkmayanlar 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • 2012 yılındaki en önemli bilimsel gelişmeler

       Bu yazıda, önem sırasına (ve biraz da kendi keyfime) göre çeşitli kaynaklardan seçerek derlemeye çalıştığım 2012 yılının önemli bilimsel keşif ve gelişmelerini listeledim. Buna rağmen yıl içerisinde sizi heyecanlandırmış olduğu halde listede göremedikleriniz de olabilir. Maksat, 2013 yılına girmemize günler kala bilimin aydınlık ve büyüleyici objektifinden 2012 yılına şöyle bir kuş bakışı göz atmak. Özellikle de bir muhafazakarlık dalgasıyla karartılan, bilime ve bilimsel kanıtlara duyulması gereken ilgi ve saygının azaldığı ülkemizde buna hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 

       Her başlığı olabildiğince özet bir şekilde anlatmaya çalıştım; ama bu müthiş keşifleri daha da detaylı araştırmak isteyenler olabileceğini düşünerek, bazıları için daha kapsamlı yazılara ve her çalışmaya ait bilimsel makale kaynaklarına bağlantılar ekledim. Keyifli ve bilgilendirici olması, gelecek yılların da her türlü dogma ve hurafeden arınması dileğiyle…

    Higgs Bozonu ile uyumlu bir parçacık keşfedildi: 

       Bu yılın belki de ilk akla gelen ve en önemli keşiflerinden birisi, Temmuz ayında CERN’deki fizikçilerden geldi. Deneylerde, uzun yıllardır aranan (ve halk arasında “Tanrı parçacığı” ismiyle popülerleşen) Higgs bozonuna benzer bir parçacık bulunduğu açıklandı. Higgs bozonu, maddeyi oluşturan parçacıkları ve bu parçacıkların birbirleriyle etkileşimlerini temsil eden 3 kuvvetin (elektromanyetik kuvvet, zayıf kuvvet ve güçlü kuvvet); dolayısıyla da maddenin açıklamasını yapabilen başarılı bir kuram olan Standart Model’in tanımlanabilmesi için gerekliydi. (İsim babası olan Prof. Higgs’in 1964 yılında ortaya attığı teoriye göre Higgs bozonunun, diğer parçacıklara kütle sağlayan kütlesiz bir parçacık olması gerektiği varsayılıyordu.) 


       Keşif henüz çok yeni, dolayısıyla bu yeni parçacığın aranan Higgs bozonu ile uyumlu olduğu görüşü bilim dünyasında yaygın kabul görüyor olsa da, özelliklerini anlamak ve kesin olarak Higgs bozonu olduğunu söyleyebilmek için daha çok çalışma yapılması gerektiği de vurgulanıyor. CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) gelecek sene tamir ve bakım için kapatılacak ve 2015 yılında da atom altı evreni daha yüksek enerji düzeylerinde incelemek üzere yeniden çalıştırılacak. Fizikçiler, Standart Model’in de ötesindeki fizik kurallarına dair bilgiler elde etmeyi umuyor. Buluşla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 

    Curiosity keşif aracı Mars’a indi:

       2011 yılının Kasım ayında Mars’a doğru yola çıkan NASA’nın Curiosity (Merak) isimli keşif aracı, bu yılın Ağustos ayında kızıl gezegene indi. Dünyanın her yerinden milyonlarca insan, heyecan içinde bu olaya tanıklık etti. O günden beri, Curiosity’nin donanımlı kameraları ve yüksek teknolojiye sahip cihazlarının sağladığı verilerle Mars’ın jeolojik yapısı, iklimi ve atmosferi hakkında yepyeni bilgilerin yanı sıra çok sayıda fotoğraf elde edildi. Curiosity, toprak örnekleri alarak onları kendi bünyesindeki analiz cihazlarında inceleyebilen Mars’taki ilk keşif aracı. Analiz edilen toprakta şimdiye kadar su, sülfür ve klor içerikli bileşikler bulundu; bunlar da karmaşık bir kimyaya işaret ediyor. 


       Keşif projesi o kadar başarılı bulundu ki NASA Curiosity’nin geriye kalan parçalarından yeni bir keşif aracı inşa edip 2020 yılında tekrar Mars’a yollayacağını duyurdu. Curiosity’nin 2 yıllık keşif görevi ise süresiz olarak uzatıldı.

     Büyük insansı maymunların genom dizilenmesi tamamlandı:

       2012 yılına kadar insan, şempanze ve orangutan genomlarının tamamı tanımlanmıştı. Bu sene de Avrupa’dan iki ayrı ekip, goril ve bonobo genomlarını dizilemeyi başardı. Böylece artık günümüzde yaşayan Hominidae familyasına ait bütün türlerin genom dizilenmesi tamamlanmış oldu. Elde edilen bilgilerin ışığında gorillerle DNA’mızın %98’ini paylaştığımız ve gorillerin, evrim ağacındaki insan/şempanze/bonobo dalından 10 milyon yıl önce ayrıldığı belirlendi. Bu rakamlar çok büyük bir şaşkınlık yaratmadı fakat türleşmenin başlama tarihini tahmin edilenden biraz daha geriye atmış oldu.

       Bonobo genom çalışmasından çıkan sonuçlara göre de bonobo DNA’sının, 1000 amino asit içinden sadece 4 tanesi ile şempanzelerden ayrıldığı bildirildi. Şempanze/bonobo ayrımının 1 milyon yıl önce gerçekleştiği bulundu. Bonobo genomunu tanımlayan Max Planck Enstitüsü’ndeki bilim insanları, şimdi de insan/şempanze/bonoboların ortak atası hakkında daha fazla bilgi edinmek için bu 3 genomu birbirleriyle karşılaştırıyor. 

    Fetüs genomu dizilendi:

       Haziran ayında bilim insanları tamamlanmış bir fetüsün genomunu tanımladı. Bunun için sadece annenin kanında dolaşan ufak DNA parçalarını incelemek yeterli oldu. Bu yöntem, eskiden kullanılan tekniklerin aksine, anne ve bebeğe hiçbir kesi yapılmadan ve dolayısıyla ikisine de zarar verilmeden uygulanmış oldu. Uzmanlar, bu teknoloji sayesinde mutasyonlar nedeniyle oluşan 3000’den fazla hastalığın teşhis edilebileceğini, ancak genom dizilenmesi çalışmalarında her zaman olduğu gibi, belli bir mutasyonun hastalık yaratıp yaratmayacağının kesin olarak bilinemiyor olmasının da işi zorlaştıracağını bildirdi. Ayrıca tekniğin anne-bebek sağlığı alanında klinik anlamda kullanılması için en az 5 yıl geçmesi gerekebilir. 

       Bebekler için yapılan genetik testler şu anda da yaygın olarak kullanılıyor, fakat bu teknik sayesinde daha da fazla ölümcül veya ciddi hastalığa, bebek henüz anne karnındayken erken teşhis konulabilir.

     Kuantum ışınlama mesafesinde rekor kırıldı: 

       Işınlama aslında yıllardır uygulanan bir yöntem; en azından atom düzeyinde. Fakat Waterloo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bu sene, daha önce 97 km olan ışınlama mesafesi rekorunu kırarak yeni bir rekora imza attılar: Kuantum bilgisi (bu deneyde fotonlar), La palma ve Tenerif adaları arasında, yani 143 km’lik bir mesafeye başarılı bir şekilde ışınlandı.


       Buradaki olay, fiziksel bir maddenin ışınlanması değil, maddelerin kuantum seviyelerinin transferi. Fakat temelde aslında aynı şey sayılır. Bilim adamları La Palma’da bazı fotonları yoğunlaştırarak çok güçlü bir lazer yardımıyla bu fotonlardan birini Tenerif’deki alıcıya gönderiyor. Daha sonra bu ilk fotonun kuantum seviyesi değiştiğinde, ikinci fotonun kuantum seviyesi de 143 km uzakta olmasına rağmen herhangi bir gecikme olmaksızın ışıktan daha hızlı bir şekilde değişiyor. Alıntı kaynağı ve daha detaylı bilgi için tıklayın.

       Bilim insanları gelecekte, parçacıkları uzaydaki bir uyduya, oradan da tekrar dünyaya geri ışınlayabileceğimize inanıyor. Hatta Çin, 2016’da fırlatacağı bir kuantum bilgi uydusuyla bu olasılığı test etmeyi planlıyor. Diğer ülkeler de bu gelişmeden geri kalmamak için rekabete girmiş durumda. 

    Yaşamın yeni kimyasal yapı taşı : XNA

       Dünya’daki canlılık, son 3 milyar yıldır iki adet bilgi depolayan moleküle dayanıyor: DNA ve RNA. Bu sene bunlara, Science dergisinde yayınlanan ve sentetik biyoloji alanında çığır açan çalışmayla bir üçüncüsü eklendi: XNA. XNA’lar, V. Pinheiro ve P. Holliger isimli iki biyolog tarafından sentezlenen 6 ayrı yapay polimeri ifade ediyor. 

     
       XNA’nın önemi, tıpkı DNA gibi genetik bilgiyi depolayıp doğal seçilim yoluyla evrim geçirebiliyor olması. Bilim insanları şu an için XNA’nın tıp ve sanayi alanlarında kullanılmasını umuyor; fakat dünyada yaşamın nasıl ortaya çıktığına ilişkin çalışmalarda da bize yepyeni bilgiler sunacağı açık. Ayrıca XNA, DNA ve RNA’dan bağımsız olan yeni yaşam formlarının da önünü açabilir. Hiçbir biyolojik molekülün yardımına ihtiyaç duymadan taşıdığı bilgiyi kopyalayabilen sentetik polimer XNA, bir gün Dünya’ya insan eliyle üretilen canlılar sunabilir. Pinheiro, insan yapımı yaşam türleri için kendini kopyalayabilen XNA sistemlerinin geliştirilerek hücrelere nakledilmesi gerektiğini ifade etmişti. Genetik bilimi bir gün bunu başarırsa, insanın yarattığı yepyeni canlılar görebiliriz. Daha detaylı bilgi için tıklayın. 

    Dünya’nın, Güneş Sistemimizin dışındaki ikizi keşfedildi: 

       Ekim ayında Nature dergisinde, bize en yakın yıldız sisteminde bulunan Alpha Centauri B yıldızının yörüngesinde Dünya ile aynı büyüklükte kayalık bir gezegenin keşfedildiği duyuruldu. Bu gezegen Dünya’ya sadece 4,4 ışık yılı mesafede, yani uzay zamanı bakımından kapı komşumuz denecek kadar yakın; ama henüz uzay seyahatimiz için de fazlasıyla uzak. Yıldızının etrafında dönme süresi (yani 1 yılı), Dünya zamanıyla 3,2 güne eşit. Fakat gezegenin, yaşam barındıramayacak kadar yıldızına yakın (yani sıcak) olduğu varsayılıyor. Bilim insanları, Alpha Centauri’nin diğer üç yıldızının etrafında da gezegenler olabileceğini düşünüyor.

    Ender görülen genetik varyasyonlar keşfedildi:

       Genetikçiler 2000’li yılların başlarında, hastalıkların genetiğine ilişkin yapılan araştırmaların sonunda rahatsız edici bir gerçeğin farkına varmıştı: Biyolojik bileşenlerin kalıtımıyla ortaya çıkan hastalıkların çok azı genlerle bağlantı kurularak açıklanabiliyordu. Bu açmaza, kayıp kalıtsallık ismi verildi. Fakat o zamanlar, bilim insanları henüz sadece çok bilinen genetik varyasyonları (çeşitlilikleri) analiz etmişti. Geçtiğimiz sene ise, eskiden sahip olunan teknoloji ile teşhis edilmesi mümkün olmayan yepyeni genetik varyasyonlar keşfedildi.
       Sonuç: İnsanlarda bulunan genetik varyasyonların birçoğu oldukça nadir görülen türde ve yalnızca birkaç bin yıl içinde; yani insan popülasyonlarında patlama yaşanmasıyla ortaya çıkmıştır. Ayrıca zararlı varyasyonların daha yeni oldukları; büyük ihtimalle de henüz doğal seçilimin etkisiyle ayıklanamayacak kadar yeni oldukları belirtilmiştir. Bu, insan sağlığı için kötü haber, ama işin olumlu bir yanı da var: Yeni varyasyonların birikimi, insanların evriminin son hızda devam ettiğini gösteriyor. 

    Şekil: Üst sırada, her kromozomda belirlenmiş olan genetik varyasyonlar görülüyor. Sol taraf popülasyon patlamasından öncesini, sağ taraf ise sonrasını ifade ediyor. Altta da varyasyonun yaşı verilmiştir.

    Vostok Gölü’ne ulaşıldı:

     

       On yıldan daha uzun bir süredir devam eden sondaj işlemleri sonunda, Rus bilim insanları nihayet Antarktika’da buzun altında gömülü halde bulunan Vostok Gölü’ne ulaşmayı başardı. Yaklaşık 36 km’lik bir buz katmanının altında bulunan ve yaklaşık 15 milyon yıllık olduğu düşünülen Vostok Gölü, güney kutbundaki en büyük göllerden birisi. Gölü çevreleyen buzun içerisinde karanlıkta yaşayan mikrobik yaşama dair hiçbir kanıt bulunmamış olsa da, bilim insanları gölün kendisinin yaşam barındırıyor olabileceğini düşünüyor. Amerika ve İngiltere’den iki ekip, şu anda tam da bunu öğrenmek için Antarktika’daki çalışmalarına devam ediyor.

    Şempanzeler üzerinde uygulanan invazif deneylerin sonlandırılmasına yönelik güzel gelişmeler: 

     

       İnsanın en yakın akrabası olan, tıpkı bizim gibi düşünen ve duygular barındıran şempanzeler üzerinde on yıllardır yapılan çalışmalar, etik anlamda rahatsız edici boyuta gelmişti. Binlercesi tutsak edilen bu hayvanlar, çoğumuzun hayal bile etmeye çekineceği türden deneylere tabi tutuluyorlardı. Dünyanın birçok ülkesinde invazif deney yöntemleri yasal olarak yasaklanmışken, Amerika’da yürütülmeye devam ediliyordu. 2011 yılında uzmanların katıldığı bir panelde, bu deneylerin sadece acımasız değil, aynı zamanda da gereksiz olduğu duyuruldu. Hayvan hakları savunucularının da alkışlarını toplayan bu beyan sevinç yaratmış olsa da, yasal bir bağlayıcılığı olmaması nedeniyle ülkede şempanze araştırmalarının en büyük sponsoru olan NIH’in (National Institutes of Health; Ulusal Sağlık Enstitüsü) buna uyup uymayacağı konusu kafalarda soru işaretleri kalmıştı.

       Geçtiğimiz Eylül ayında NIH, kendi bünyesinde bulunan 110 şempanzenin deneylerden geri çekilerek emekli edileceğini duyurdu. Geriye kalan 475 tanesi devlet laboratuvarlarında, yaklaşık 500 tanesi de ilaç şirketlerinin elinde bulunuyor. Fakat emeklilik kararı hepsine bir mesaj göndermiş oldu: Şempanzeler üzerinde yapılan tıbbi araştırmalar, artık kabul edilebilir değildir. Bu hususta sevindirici bir şekilde sona yaklaşılmış görünmektedir.

    Denisova insanının genomu dizilendi:

       Asya’da yaşamış olup nesli tükenen ve Neandertal insanla akrabalığı bulunan bir insan türü olan Denisova insanının genomunun tamamı, Almanya’daki Max Planck Enstitüsü’nün Evrimsel Antropoloji dalındaki araştırmacılar tarafından tanımlandı. Bu genom, eski insan türlerine ait olup da tamamı tanımlanan ilk örnek ve nesli tükenmiş olan insan türlerinin araştırılmasında da büyük bir atılımdır. Genomun, Denisova ve Neandertal insanlarının evrimsel ve sosyal geçmişlerine dair yepyeni bilgileri açığa çıkaracağı kesin. Bu, modern insanlar için de geçerli. Çalışmayla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Kök hücreden yumurta hücresi üretildi:

       Bugüne kadar kök hücre çalışmalarından vücut hücreleri için pek çok kök hücre öncülü elde edilmiştir, fakat eşey hücreleriyle çalışmak daha zordur. Çünkü eşey hücrelerinin gelişim aşamaları, çoğu vücut hücresine göre daha karmaşıktır (mitoz yerine mayoz bölünme geçirdikleri için).

       Bu yıl Japon bilim insanları, erişkin farelerden alınan embriyonik kök hücrelerini kullanarak canlı yumurta hücreleri (yani dişi eşey hücreleri) üretmeyi başardı ve böylece önemli bir buluşa imza attı. Bu sayede, gelecekte belki de birçok kadın anne olabilecek. Ayrıca, memelilerin gelişimi ve kısırlık araştırmalarında da önemli bilgiler elde edinilecek.

    Bir kara deliğin yarıçapı ölçüldü: 

       Bilim insanları ilk kez “madde için geri dönüşü olmayan” noktayı ölçmeyi; yani kara deliklerin event horizon (olay ufku) isimli bölgesinin görüntüsünü elde etmeyi ve akresyon diskinin en iç yörüngesinin çapını ölçmeyi başardı. Daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 

      

    Kısa süreli bellek yapay ortamda izole edildi:

       Case Western Reserve Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan araştırmada bilim insanları, izole edilmiş beyin dokusundaki kısa süreli belleği yapay ortamda saklamanın yöntemini buldu ve sonuçlar Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı. Çalışmayı yürüten bilim insanları, belleğin normal işlevinin anlaşılmasıyla Alzheimer veya Parkinson gibi nörolojik hastalıkların hafızayı nasıl etkilediğinin anlaşılabileceğini, ayrıca yaşlanmaya bağlı hafıza bozuklukları için yeni ve daha etkili tedavi yöntemleri geliştirilebileceğini söyledi. Detaylar için tıklayın.

    Merkür’de su bulundu:

       Science dergisinde yayınlanan 3 ayrı makalede, Merkür’ün Güneş ışınlarından mahrum kalan kuzey kutbunda yüksek miktarda donmuş su bulunduğu belirtildi. Yapılan keşif, Merkür’de yaşamın yapı taşları dediğimiz organik maddelerin de bulunma olasılığını artırdı. Konuyla ilgili detayları öğrenmek için tıklayın.

    Geçmiş olayları gizleyebilen görünmezlik cihazı üretildi: 

       Bir süredir bilim insanları, nesneleri görünmez hale getirebilecek farklı görünmezlik cihazları (pelerinleri) üzerinde çalışıyor. İlk elektromanyetik görünmezlik cihazı 2006 yılında meta-materyaller (farklı elektromanyetik ve fiziksel özelliklere sahip olan yapay bir madde) kullanılarak üretilmişti. Bu cihaz, bir cismin etrafındaki mikro dalgaları, tıpkı pürüzsüz bir taşın etrafından akan su gibi bükmeyi başarıyordu. Fakat sadece 2 boyutta işe yarıyordu; yani yukarıdan bakılınca görünmez hale getirilmiş olan cismi yine de görebiliyorduk. 2010 yılında ise cisimleri 3 boyutta görünmez hale getiren, bunun için de onu bir anlamda bir görünmezlik halısının altına gizleyen bir cihaz üretilmişti.

       Bilim insanları bu sene de, geçmişte yaşanan olayları gizlemeye (İng. temporal cloaking) yarayan bir cihaz geliştirdi. Cihaz bu işi, bir ışık demetinin farklı bölümlerini yavaşlatıp hızlandırarak ve sonra hepsini birleştirerek gerçekleştiriyor. Şu an için bu yöntemle ancak saniyenin 40 trilyonda biri (0.00012) kadarlık zaman dilimleri gizlenebiliyor, ki bu da insan yaşamını doğrudan etkileyemeyecek kadar kısa bir süre. Ancak bu alandaki çalışmalar hızla ilerliyor ve bize de geleceğin neler getireceğini heyecanla beklemek kalıyor.

    Pleistosen dönemine ait bitki canlandırıldı:

     

       Bu yıl Jurassic Park’a bir adım daha yaklaştık. Bir grup bilim insanı, 30 bin yıllık bir bitki olan Silene stenophylla’nın tohumlarından Pleistosen dönemine ait bu bitkiyi yeniden canlandırmayı başardı. Ekibin bildirdiğine göre, bitkinin tohumları adeta derin dondurucuya atılmış gibi bunca zaman donmuş toprak tabakasının altında çözülmeden ve zarar görmeden kalmıştı. Bu çalışma, biyolojik malzemenin on binlerce yıl sonra canlandırılabildiğini kanıtlayarak, nesli tükenmiş olan canlı türlerinin de aynı şekilde hayata döndürülebileceğini gösterdi. Daha fazlasını öğrenmek için tıklayın. 

    500 milyon yıllık bir bakterinin genleri, modern bir bakteriye aktarıldı: 

     

       Bilim insanları, paleo-deneysel evrim adı verilen bir yöntem kullanarak, 500 milyon yıllık bir bakteri fosilinden alınan antik genleri, canlı bir E. Coli bakterisine aktardı. Yapılan deneyle, bin nesildir hayatta olan bakterinin milyonlarca yıldır süren evrimi daha kolay bir şekilde gözlemlenebilecek. Georgia Tech’in NASA Ribozomal Orijinler ve Evrim Merkezi’nde görevli moleküler biyoloji uzmanı Betül Kacar şöyle konuştu: “Bu deney, yaşamın moleküler kaydını geriye sarıp tekrar izlemeye en çok yaklaştığımız andır. Antik bir genin modern bir canlıda nasıl evrim geçireceğini gözlemleme şansı elde ettik, bu sayede bir zamanlar gerçekleşen evrim sürecinin aynı şekilde mi, yoksa daha farklı bir yol izleyerek mi gelişeceğini görebileceğiz.” Bilim insanları, evrim deneylerine devam edeceklerini ve bu sefer proteinlerin evrim alışkanlıklarını inceleyeceklerini belirtti.

    Evrendeki en eski galaksiler keşfedildi: 

       Gök bilimciler, sürekli olarak yeni yöntem ve cihazlar geliştirerek 13,7 milyar yaşındaki evrenimizin erken aşamalarına, yani Büyük Patlama (Big Bang) anına en yakın dönemlerine dair bilgilerimizi güncelliyor. Bu seneye kadar Evren’in kozmik şafak diye isimlendirilen ve Büyük Patlama’dan yaklaşık 400-600 milyon yıl sonrasını tanımlayan dönemine ilişkin bilgilerimiz sınırlıydı. Ama bu durum, NASA’nın Hubble ve Spitzer teleskoplarından elde edilen verilerle bu sene değişti; şimdiye kadar bulunan en eski galaksi ailesi keşfedildi. Bunlardan en eskisi, Büyük Patlama’dan 480 milyon yıl sonra oluşmuş olan UDFj-39546284 galaksisidir. Bulgular, bu galaksilerin hepsinin kademe kademe oluştuğunu (yani aniden oluşmadığını) da kanıtladı. Ayrıca bugünkü galaksilerden binlerce kat daha yoğun ve birbirlerine çok daha yakın oldukları anlaşıldı. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Hidra’nın ölümsüzlüğünün sırrı çözüldü:

       Hidra canlısının polip formunun yaşlanma belirtisi göstermediği uzun yıllardır biliniyor. Bu canlı, sadece başka bir canlıya yem olması veya hastalık nedeniyle ölüyor. Bu anlamda ölümsüz canlı sıfatıyla ünlenen Turritopsis nutricula’ya da benziyor. Hidranın bu başarısının altında yatan sebeplerden biri, sahip olduğu kök hücrelerin sürekli olarak proliferasyona uğraması. Bu sene Alman bilim insanları bu süreci inceleyerek, belki de gelecekte insanların yaşlanmasını önleyecek bir keşif yaparak, yaşlanmada etkili bir gen (FoxO) tanımladı. Sonra da genetik yapıları değiştirilen 3 çeşit hidra grubu üretildi. Birinci gruptakiler normal FoxO seviyesine sahipken, ikinci grupta bu gen etkisizleştirildi, üçüncü grupta ise FoxO seviyeleri artırıldı. Etkisizleştirilmiş FoxO genine sahip hidraların bağışıklık sisteminde ciddi sorunlar oluştuğu gözlemlendi. Bu sorunların birçoğu, tıpkı yaşlı insanlarda görülenlere benziyordu. Çalışmanın sonucunda, FoxO geninin yaşlanma sürecinde önemli bir rol oynadığı; dolayısıyla bağışıklık sistemi işlevselliğinin ve kök hücre proliferasyonunun insan hayatını uzatmak için anahtar olabilecekleri bildirildi.

    ENCODE, insan genomuna ilişkin ilk makalelerini yayınladı:

    (ENCODE=Encyclopedia of DNA Elements; DNA Bileşenleri Ansiklopedisi) Eylül ayında insan genomuna ilişkin bilgilerimiz daha da arttı. Bunun sebebi, 2003 yılında kurulan ENCODE isimli uluslararası araştırma birliği tarafından, ortak hareketle, üç ayrı bilim dergisinde (Nature, Genome Research ve Genome Biology) yayınlanan 30 adet makaleydi. Bu yayınlardan önce de DNA’daki ufak parçaların (yani genlerin), vücudumuzdaki önemli kimyasalları ve proteinleri nasıl kodladığını biliyorduk. Fakat bu, insan genomunun yalnızca %2’siydi; geri kalan kısımların “hurda DNA” olduğu düşünülüyordu. Bilim insanları bu yayınlarda, genomumuzun %80’inin işlev gördüğünü (yani işlevsiz, hurda olmadığını), ama tam olarak ne işe yaradıklarını anlamamız için daha fazla araştırma yapılması gerekeceğini bildirdi. İnsan genomunun bu kısımlarının büyük bir bölümü, hayatımızın belirli zamanlarında “açık” veya “kapalı”  olarak kodlanan genetik bilgiden meydana geliyor. Sunulan verilerin ışığında bu “açma/kapama” düğmelerinin modifiye edilerek, hastalıkların ve yaşlılığın önlenmesinde işe yaraması umuluyor.

    Gelecekte hayat kurtarma ihtimali bulunan “oksijen taşıyan parçacıklar” üretildi:

     

       Akut akciğer yetmezliği veya tıkalı hava yolu nedeniyle nefes almakta sıkıntı çeken hastaların kan dolaşımına, başka bir yoldan oksijen sağlanması gerekir; hem de hızlı bir şekilde. Aksi takdirde beyin hasarı ve kardiyak arrest gelişir. Bu amaçla Boston Çocuk Hastanesi’nden bir araştırma ekibi, kana hızlı bir şekilde oksijen kazandırmak için henüz tavşanlar üzerinde denenen bir yöntem geliştirdi: Öncelikle içleri havayla dolu olan mikro parçacıklar tasarlandı, daha sonra bu ufacık parçacıklar doğrudan tavşanın kan dolaşımına verildi. Tavşanların tek bir nefes almadan 15 dakika canlı kalabildikleri gözlemlendi. Dolayısıyla acil bir durumda oksijen taşıyan bu mikro parçacıkların hayat kurtarabileceği ihtimali üzerinde durulmaya başlandı. Hastanenin kardiyoloji bölümünden Dr. Kheir, tekniğin geliştirilmesi halinde nefes alamayan insanların acil durumda 30 dakika kadar canlı tutulabileceğini tahmin ediyor. 

    Yararlanılan diğer kaynaklar: 
    1. Wired Science
    2. Weather.com
    3. Scientific American; The Exoplanet Next-Door
    4. The Advanced Apes
    5. Science Daily
    6. Physicsworld.com
    7. Polycmic; The Major Scientific Discovery You Probably Did Not Hear About: The Life Saving Oxygen Particle
    8. NASA; NASA Mars Rover Fully Analyzes First Martian Soil Samples
    9. New Scientist; Whole fetal genome sequenced before birth

  • Denisova insanı genomunun tamamı tanımlandı

        Asya’da yaşamış olup nesli tükenen ve Neandertal insanla akrabalığı bulunan bir insan türü olan Denisova insanının genomunun tamamı, Almanya’da bulunan Evrimsel Antropoloji Max Planck Enstitüsü tarafından tanımlandı.

    ______________________________________________________________________________________

       2010 yılında Svante Pääbo ve meslektaşları, Kuzey Sibirya’daki Denisova Mağarası’nda bulunan bir insan parmağı kemiğinin genomuna dair taslak bir çalışma yayınlamıştı. DNA dizileri, bu parmağın sahibi olan bireyin Denisova insanları olarak bilinen bir türe ait olduğunu ortaya koyuyordu. Kuzenleri olan Neandertaller ile birlikte Denisova insanları, modern insanın bilinen en yakın nesli tükenmiş akrabalarıdır. 

       Leipzig ekibi, yeni geliştirilen tekniklerle, parmak kemiğinin 10 miligram’dan hafif bir kesitinden elde edilen DNA örneklerini kullanarak, Denisova genomunu her açı ve poziyonda (30’dan fazla kez) tanımlamayı başardı. 2010 yılında yayınlanmış olan taslak çalışmada, genomdaki her pozisyon sadece ikişer kez tanımlanabilmişti. Bu düzeydeki bir sonuç, Denisova insanı ile Neandertaller ve modern insan arasındaki akrabalığı göstermek için yeterliydi, ancak bilim adamlarının genomdaki belirli bölgelerin evrimsel süreçlerini inceleyebilmeleri açısından yetersizdi. Şu anda tamamlanmış olan yeni genom çalışmasıyla artık, bu insan türünün anne ve babasından aldığı gen kopyaları arasındaki en küçük farklılıklar bile tanımlanabilecek. 

       08.02.2012’de Leipzig ekibi, Denisova insanının genom dizilimini bütün bilim camiası için internet üzerinden de duyurdu. Bu çalışmanın yapılabilmesini sağlayan teknikleri geliştiren Matthias Meyer şöyle konuştu: “Genom çok yüksek kalitededir. Denisova insanındaki tekrarlanmayan DNA dizilimlerinin üzerinden o kadar çok geçtik ki, bugüne kadar yapılmış olan birçok modern insan genom çalışmasından daha az hata içeriyor.” Bu genom, eski insan türlerine ait, tamamının böylesine kapsamlı bir şekilde tanımlanmış olduğu ilk örnek ve nesli tükenmiş olan insan türlerinin araştırılmasında büyük bir atılımdır. Genomun, Denisova ve Neandertal insanlarının tarihlerine dair de yepyeni bilgileri açığa çıkaracağı düşünülüyor. Ekibin, genomu çok daha detaylı bir şekilde açıklayan bir raporu, bu sene içerisinde sunması bekleniyor. 

      “Biyologların bu genomu, modern insanın kültürel ve teknolojik gelişiminde rol oynayan genetik değişikliklerin anlaşılması için kullanabileceklerini umuyoruz. Bu genetik değişikliklerin anlaşılmasının, insanların 100 bin yıl önce Afrika’dan göçerek dünyaya nasıl yayıldığının öğrenilmesinde de faydalı olacağına inanıyoruz.” diye belirtiyor Pääbo. Bu çalışmanın yapılabilmesinde katkısı olan kişilerin başında şüphesiz, söz konusu parmak kemiğini 2008 yılında bulan Rusya Bilim Akademisi’nde görevli Prof. Anatoly Derevianko ve Prof. Michail Shunkov geliyor. Örneğin bulunduğu Denisova mağarası, kendine has arkeolojik özellikleriyle; soğuk iklimi ve mağaranın korunaklı koşullarıyla fosillerin korunmasına olanak veren çok önemli bir bölge, çünkü bölgede insan topluluklarının varlığının 280 bin yıl öncesinde başladığına işaret ediyor. Keşfedilen parmak kemiğinin içerisinde bulunduğu tabakanın 50 bin – 30 bin yıl yaşında olduğu biliniyor. 

    Şekil 1:  Parmak kemiği örneği ile hemen hemen aynı tarihsel yaşa denk gelen, aynı popülasyonda yaşamış olan farklı bir bireye ait 3. azı dişi örneği (20 yaş dişi). Bu örnek 2000 yılında bulunmuştu. Denisova insanına dair şimdiye kadar bulunan bu iki örnek (diş ve parmak kemiği) haricinde, 2011 yılında keşfedilmiş olan bir de ayak parmağı kemiği vardır. 

     

       Makale kaynağı: Genetic history of an archaic hominin group from Denisova Cave in Siberia, Nature.

       Yazı kaynağı: ScienceDaily, Entire genome of extinct human decoded from fossil.

       Çeviri: felis agnosticus

       Güncelleme: Bugüne kadar Denisova insanlarının DNA’sı yalnızca günümüzdeki Asyalılarda ve Melanezyalılarda bulunmuştu. 22.08.2018’de Nature dergisinde yayımlanan önemli bir çalışma, Denisova insanlarının Neandertallerle de çaprazlandığını (melezlendiğini) gösteriyor! Bu konuyla ilgili bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Eşeysiz üreme

       Doğada bazı canlılar ve türler çift cinsiyetli veya cinsiyetsizdir. Bunun yanında çifti olmayan ve eşeysiz olarak üreyen canlılar olduğu gibi, ikiden fazla cinsiyetin var olduğu veya bireylerin sonradan cinsiyet değiştirdiği türler de bulunmaktadır. Bildiğiniz gibi canlılarda üreme işlemi iki şekilde gerçekleşir: Eşeyli ve Eşeysiz Üreme. Bu yazıda eşeysiz üreme biçimlerini inceleyeceğiz.

       Eşeyli üreme, farklı cinsiyete sahip iki bireyin veya eşeyin iştirakını gerektirir. Dişi ve erkek gametlerin birleşmesiyle oluşan zigot, MAYOZ bölünme geçirerek DNA’sındaki kromozomların yarısını anneden,diğer yarısını babadan alır. Bu nedenle genetik çeşitliliğe yol açar. 

       Eşeysiz üremede ise tek bir ebeveyn (ata birey) söz konusudur ve ortaya çıkan yavru, bu tek ebeveynin genetik mirasçıdıdır. Başka bir bireyden genetik materyal almaya gerek olmaz. Gametler birleşmez veya kromozom sayısında değişiklik olmaz. Kısacası tek bir canlı kendi başına yeni bir canlıyı meydana getirir. Oluşan bireyler ata bireyin tıpatıp aynısıdır çünkü gamet oluşturma gibi bir süreç olmadığı için yavru, ata bireyin genetik özelliklerinin aynısına sahiptir. Eşeysiz üremede çoğalma MİTOZ bölünme ile sağlanır. Mayoz bölünme ve döllenme yoktur.

       Eşeysiz üreme arkeler, bakteriler ve protistalar gibi tek hücreli canlılar için temel üreme şeklidir. Birçok bitki ve mantar türü de eşeysiz üreyebilir.Tüm prokaryotlar eşeysiz ürerken, lateral gen transferi için gerekli olan konjugasyon, transformasyon ve transdüksiyon gibi yöntemleri de kullanıyor olmaları, bazen eşeyli üremeyle karıştırılır. 

       Çok hücreli canlılarda, özellikle hayvanlarda, eşeyli üremenin olmadığı durumlar oldukça nadirdir. Bunun nedeni henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da mevcut hipotezlere göre, hızlı nüfus artışının gerekli olduğu stabil ortamlarda eşeysiz üremenin kısa vadeli faydaları vardır. Ancak eşeysiz üremeyle dünyaya gelen bireyler ebeveyn-bireyin genetik bir kopyası oldukları için (çeşitlilik düşük olduğu için) ortama uyum sağlama şansları azdır, yani değişen ortam koşulları söz konusu olduğunda eşeysiz üreme bir dezavantajdır. 

      Bitkiler eşeyli olarak üreyebildikleri gibi, bazı durumlarda eşeysiz üremeyi de tercih edebilirler. Metagenez denilen üreme sisteminde eşeysiz ve eşeyli üreme art arda gerçekleşir; çiçeksiz bitkiler ve sıtma mikrobu (Plazmodium) bunun örnekleridir.

    1. Hücre bölünmesi:

       Yukarıda da belirtildiği gibi, eşeysiz üremede çoğalma MİTOZ bölünme ile sağlanır.

      Resim: MİTOZ bölünmenin aşamaları

       En basit ve hızlı üreme şeklidir. Ebeveyn canlı, birbirinin aynısı olan iki yavru canlı olarak ikiye bölünür. Çoğu tek hücreli prokaryotlar (örnek: arkebakteriler ve bakteriler) ve ökaryotlar (örnek: protistalar ve tek hücreli mantarlar ) bu yöntemle ürerler. Bu canlıların bazıları eşeyli üreme özelliğine de sahiptir. Bazı tek hücreli canlılar üremek için bir veya birden fazla konak hücreye ihtiyaç duyar. Örneğin amip belirli bir büyüklüğe ulaşınca bölünerek kendine benzer yavru amipler oluşturur. Ana canlıdan tamamen kendisine benzeyen yavru canlıların oluşması seklinde gerçekleşen bu olayda eşey hücreleri rol almaz. 

    Resim: Bir amipin bölünmesi 

     

    Resim: Öglenanın mitozla üremesi

     

     2. Tomurcuklanma:

       Bazı hücreler, tomurcuklanma yöntemiyle ayrılarak bir ebeveyn bir de yavru oluşturur.(Örnek: maya) Yavru, ebeveynden daha küçüktür. Tomurcuklar yetişkin bireyler olana kadar büyüdükten sonra, ya ebeveynden koparak ayrılır, ya da yapışık olarak bir koloni halinde yaşarlar. Çok hücrelilerde de tomurcuklanma söz konusudur; hidra ve süngerler böyle örneklerdir. 

    Resim: Hidra

    Resim: Kolonileşmiş Hidra  

    Resim: Tomurcuklanan hidra

     

    Resim: Tomurcuklanan maya

     

    3. Vejetatif üreme:

       Bitkilerde gerçekleşen bir eşeysiz üreme şeklidir. Tohum ve spor üretimi ve mayoz olmaksızın, yeni bireyler meydana gelir.

     

     

    Vejetatif üreme 3 şekilde olabilir: 

    1. Çelikle üreme: 

       Bazı bitkilerden koparılan bir dal parçası, toprağa dikildiğinde yeni bitki oluşturabilir. Buna çeliklenme ile çoğalma denir. Ayrılan dal parçasının meristem tabakası yeniden kök oluşturduğundan, bu parça ayrı bir fert olarak yaşayabilir. Özellikle tarımda verimliliği arttırmak, az zamanda daha çok ve daha kaliteli bitkiler yetiştirmek için kullanılan üretim metodudur. Sonuç olarak yeni bir bitki meydana gelir; kavak, çınar, meyve ağaçları, asma, gül vb böyle örneklerdir. Özellikle melez olan ve eşeyli üremeyen bitkiler bu şekilde üretilir; örneğin çekirdeksiz üzüm, Washington portakalı, satsuma mandalini gibi.

    2. Yumru veya soğanla üreme:

       a) Gövde yumrularıyla üreme birçok bitkide gözlenmektedir. Buna verilebilecek en güzel örnek patatestir. Patates gibi bitkiler, yumru şeklinde toprakaltı gövdelerinden üretilir. Bu bitkiler, yumru gövdenin göz bulunan bölgeleri dikilerek çoğaltılır. Patates, yer elması, sarımsak gibi depo organları olan yumrular, nemli ortamlarda çimlenerek yeni bitkileri oluşturur. 

     

       b) Soğanla üreme ise soğan, zambak ve lale gibi bitkilerde görülür. Gövdenin en alt ucundan gelişmeye başlayan rizomlar yeraltında uzamaya devam eder ve uygun ortam koşullarında yeni bir bitkiyi oluşturur. 

    3. Sürünücü gövde ile üreme:

    Çilek, toprak üzerinde sürünücü gövdeyle,

    Ayrık otları, yeraltı gövdesiyle,

    Böğürtlen, dal ve gövde uçlarının köklenmesiyle vejetatif olarak ürer.

     

    Resim: Çileğin üremesi

     

        Hayvanlar ve protistler haricindeki birçok çok-hücreli canlı, sporogenez denilen süreçte spor üretir. Sporlar, döllenme olmadan yeni canlı meydana getirme özelliğine sahiptir. Spolar, üzeri sağlam bir örtü ile kaplı özelleşmiş hücrelerdir. Olumsuz çevre şartlarına dayanıklıdırlar. Uygun şartlar meyana gelince mitoz ile yeni canlıyı oluştururlar. 

      4. Sporlanma (Sporogoni):

     

     

    Resim: Küf mantarının sporları

         Çoğalma, sporların bölünme geçirmesiyle sağlanır. Bitkiler ve birçok alg türü, sporlu mayoz geçirir; burada mayoz bölünme sonucu haploid sporlar oluşur, gametler değil. Bu sporlar da yine döllenme olmaksızın çok hücreli bireyler olmak üzere büyürler (bitkilerde buna gametofit denilir). Bu haploid canlılar mitoz yoluyla gametleri oluşturur, dolayısıyla mayoz ve gamet oluşumu farklı nesillerde meydana gelir. (Hayvanlarda ise döllenmenin hemen ardından mayoz bölünme başlar.)

    Resim:  Karayosununda spor üretimi için oluşan kapsül  

    Resim:  Eğreltiotunda spor üretimi

     5- Rejenerasyon (Fragmantasyon):

     

       Ebeveynin bir parçasından (fragmanından) büyüyüp gelişen bir yavru söz konusudur. Her fragman, yepyeni bir erişkin bireye dönüşür. Halkalı solucanlar, denizyıldızları, bazı mantar ve bitkiler bu şekilde ürer. 

    Resim: Planaryanın rejenerasyonla üremesi; her parça yeni bir canlıya dönüşür.

        Örneğin, denizyıldızından kopan bir kol ana gövdedeki hücreler tarafından tamamlandığı gibi, ayrılan kolun içerisindeki hücreler de kopan koldan yeni bir gövde oluştururlar. Bazı mantarlar, fotosentetik algler ve bakterilerle simbiyotik yaşam süren likenlerin pek çoğu, yavruların her iki simbiyotik canlıyı içermesini garantilemek için bu yolla ürer. 

     

       Daha kompleks canlılarda görülen rejenerasyon özelliği ise vücut hücrelerinin tamirinden ibarettir; yani yeni canlılar ortaya ÇIKMAZ. Kertenkelenin kopan kuyruğunu yenilemesi, ağız dokularımızın veya karaciğer hücrelerimizin yenilenmesi gibi. İki işlem birbiriyle karıştırılmamalıdır. Transdiferensiyasyon konusunda bkz.

     7. Agamogenesis:

       Erkek gametin varlığını gerektirmeyen her türlü üreme şeklidir. Partenogenez ve apomiksis buna örnektir. 

    • Partenogenez: Erkek birey tarafından döllenmemiş olan dişi yumurta yeni bir bireye dönüşür; yani partenogenez dişi bireylerde meydana gelir. Bazı bitkilerde, omurgasızlarda (su pireleri, yaprak bitleri, sopa çekirgeleri, bazı karıncalar, arılar ve parazit eşek arıları) ve omurgalılarda (bazı sürüngenlerbalıklaramfibiler ve nadiren bazı kuşlar) bu şekilde ürer. Bitkilerde apomixis işlemi sırasında partenogenez olabilir de olmayabilir de. 

    Resim: Kraliçe, Oğul ve İşçi arılar

     Bu şekilde üreyen canlılarda; 

    —XY cinsiyet belirleme sistemini kullananlarda, yavrunun 2 adet X kromozumu vardır ve DİŞİDİR.

    —ZW cinsiyet belirleme sistemi kullananlarda, ya 2 adet Z kromozomu vardır (bu durumda ERKEKTİR) ya da iki adet W kromozumu vardır (bu durumda DİŞİDİR ya da ÖLÜDÜR).

    —Klonal partenogenez meydana gelmişse (apomixis), ortaya çıkan yavru 1 adet Z ve 1 adet W kromozomu içerir ve yine DİŞİDİR. 

       New Mexico kamçıkuyruk kertenkelesi, partenogenez yoluyla ürer. Bu aseksüel kertenkele popülasyonunun tamamı dişilerden oluştuğu halde bireylerin üreme davranışı sergiliyor olması ilginçtir. Zamanı geldiğinde, dişi kertenkelelerden biri erkek rolü üstlenir ve yumurtlamak üzere olan diğer dişinin üzerine çıkar. Bu durum yükselen hormon seviyelerine bağlıdır ve bu tip cinsel davranışların varlığı da üretkenliği artırır. Dolayısıyla popülasyondaki bireyler, bu tip seksüel davranışları sergileyerek yumurta verimliliğini artırmaya çalışır. Çekiçbaşlı köpekbalığı da partenogenez yoluyla üreyen canlılardandır. 

     Resim: New Mexico kamçıkuyruk kertenkelesi

    Resim: Çekiçbaşlı köpekbalığı      

    Resim: Komodo ejderi 

       Komodo ejderi normal şartlarda eşeyli üremesine rağmen partenogenez yoluyla eşeysiz olarak üremeyi de seçebilir. Bu, adalarda rahatlıkla kolonize olmasını sağlar, çünkü tek bir dişi birey, erkek bireyin olmadığı ortamda eşeysiz üreyerek dünyaya erkek bireyler getirip daha sonra onlarla çiftleşme şansı bulur. Böylece genetik çeşitliliği artırarak türünün devamını sağlamış olur. Popülasyondaki erkek ve dişi birey sayısı eşit olduğunda da partenogenez olayı gerçekleşebilir, ki bu da Komodo ejderi topluluklarında neden erkek sayısının, toplam bireylerin yüzde 75’ini oluşturduğunu açıklayabilir. 

       * Partenogenez terimi, bazen hermafrodit canlılardaki üremeyle karıştırılır, ama ikisi tamamen farklıdır. Hermafrodit canlılarda erkek ve dişi organlar aynı canlıda bulunur, yani bu canlılar çift cinsiyetlidir ve döllenme gerçekleşir. Dolayısıyla hermafroditler eşeysiz değil eşeyli üreyen canlılardır. Hermafroditlerin üremesi, otogami (kendi kendini dölleme) yoluyla da gerçekleşebilir. Çiçekli bitkilerin çoğu, salyangozların çoğu, sülükler, istiridyeler vb hermafrodit canlılardır. Partenogenezde ise döllenme hiç gerçekleşmediği için eşeysiz üreme sınıfına girer.

    • Apomiksis: Bitkilerde, yeni sporofitin döllenme olmaksızın oluşmasıdır. Çiçekli bitkilerde ve eğreltiotlarında önemlidir, ancak diğer tohumlu bitkilerde nadirdir. Apomiksis başlıca 2 şekilde gerçekleşir: Gametofitik apomiksis ve nucellar embryony. Turunçgillerin tohumlarında meydana gelen apomiksis ikincisidir.

       

       Son olarak, teknolojinin ve genetik mühendisliğinin ilerlemesiyle karşımıza çıkan yeni üreme/üretme biçimleri de bulunuyor. Bunlara kısaca değinebiliriz:

    Klonlama:

       Ülkemizde klonlanan ilk canlı dünyaya geldi: “21 Kasım 2007 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nden araştırmacılar, ülkemizde klonlanmış ilk canlının dünyaya geldiğini açıkladılar. Bu canlı, araştırmacıların “Oyalı” adını verdikleri şirin mi şirin bir kuzu. Araştırmacılar, Oyalı’nın sağlıklı bir yavru olduğunu açıkladılar. 20 Kasım’da, aynı araştırma merkezinde ikinci bir klonlanmış koyun dünyaya geldi. Bu kuzunun adıysa “Zarife” oldu. Araştırmacılar, klonlama araştırmalarından elde edilen bilgilerin, insan sağlığı ve hayvancılık araştırmarında kullanılabileceğini belirttiler.(Kaynak: Tübitak)

    Sentetik genom: Bir organizmanın kromozomlarındaki genetik şifrelerin tamamını simgeleyen terime genom diyoruz. Mycoplasma genitalium’un DNA parçalarını kullanarak sentetik genom üretildi. Mycoplasma genitalium’un seçilme sebebi ise kendi başına yaşayabilen en küçük canlı olması. 485 gene sahip bu canlının yaşayabilmesi için gerekli olan 400 gen laboratuvarda üretildi. Bu konuda bilgi almak için tıklayın. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Evrim Teorisi ile ilgili kitap ve dergiler

       Evrimi bir bilim insanı kadar olmasa da bilimsel bir bakış açısıyla kavrayabilmek kuşkusuz biraz emek gerektiriyor. Modern yaşantılarımızın getirdiği envaieşit sorunla cebelleşirken, temel biyoloji bilgilerimizi tazelemeye veya yeni bilgi akışını yakalamaya çoğu zaman fırsat bulamayabiliyoruz. Bu durumda bilgi açığımızı kapatmak için, kitap okumak yerine internette karşımıza çıkan kısa videoları izlemeyi tercih edebiliyoruz. Bazen de, internet çağının yarattığı muazzam bilgi akışının içinde yolumuzu şaşırıp kayboluyoruz. Evrimi veya herhangi bir bilimsel kavramı SADECE internetten alınan bilgilerle öğrenmeye çalışmak, kafa karışıklığına ve temelsiz bilgi çöplüğüne yol açar. Bu da insanları, hurafecilerin veya kendilerini “uzman” olarak tanıtıp verileri çarpıtanların tuzaklarına dan kaçınmak her zaman kolay olmayabilir. Alanın uzmanları tarafından yazılıp yayımlanmış kitaplar bu noktada imdada yetişir ve yolumuzu aydınlatarak bize rehberlik eder.

       Aşağıda, evrim ve evrimle bağlantılı konular üzerine okuyabileceğiniz Türkçe kitapların bir listesi verilmiştir. Bunlardan bazısı, baskısı tükenmiş olan veya çok zor bulunan kitaplar. Özellikle evrim konusunda ciddi bir bilim sansürünün uygulanmakta olduğu ülkemizde, bilgiye ulaşmanın zorluğunu yaşayacak olan herkese bol şans ve keyifli okumalar diliyorum. 

     

    1. Türlerin Kökeni (Doğal Seçilim veya Ayrıcalıklı Irkların Korunması Yoluyla), Charles Darwin – Alfa Yayıncılık 2017 (yeni çeviri)                                                         

    2. İnsanın Türeyişi, Charles Darwin – Alfa Yayıncılık 2019 (yeni çeviri) 

    3. Cinsel Seçilim, Charles Darwin – Alfa Yayıncılık 2020 (yeni çeviri) 

    4. Neredeyse Bir Balina, Steve Jones – Evrensel  

    5. Kör Saatçi, Richard Dawkins – Tübitak Yayınları 

    6. Ataların Hikayesi, Richard Dawkins – Hil Yayınları 

    7. Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak, Richard Dawkins – Kuzey Yayınları (bilgi almak için tıklayın)

    8. Bir Şeytanın Papazı, Richard Dawkins – Kuzey Yayınları 

    9. Yeryüzündeki En Büyük Gösteri, Richard Dawkins – Kuzey Yayınları (bilgi almak için tıklayın) 

    10. Gen Bencildir, Richard Dawkins – Tübitak (bilgi almak için tıklayın)

    11. Evrim Kuramı (Richard Dawkins’in önsözüyle), John Maynard Smith – Evrim Yayınevi 

    12. Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi, Kolektif – Evrensel Yayınları 

    13. Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, Bilim ve Gelecek Yayınları (bilgi almak için tıklayın)

    14. Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Cemal Yıldırım – Evrim Yayınları  

    15. Evrim, Douglas J. Futuyma – Palme Yayınları 

    16. Biyoloji, Campbell ReecePalme (Türkçe), Pearson (İngilizce) Yayınları 

    17. Kalıtım ve Evrim, Ali Demirsoy – Meteksan 

    18. Evrim, Bilim ve Eğitim, Üniversite Konseyleri, Nazım Kitaplığı

    19. Bilim ve Yaratılışçılık, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi Görüşü – Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)

    20. Büyük Çekişmeler, Hall Hellman,Tübitak

    21. Dünden Bugüne İnsan, Metin Özbek, İmge

    22. Yaşamın Kökeni, Osman Gürel , Pan yay.

    23. Evrimin Öyküsü, Dr. Vural Yiğit, Evrim yay.

    24. Evrim Kuramı Üzerine Sorular, Charles Devillers, Henri Tintant – İletişim yay.

    25. Evren ve Evrim, Cihan Türkoğlu – Doruk yay.

    26. Canın Oluşumu, Cihan Türkoğlu – Doruk yay.

    27. Yaşam Nedir? Erwin Schrödinger – Evrim yay.

    28. Biyoloji Felsefesi, Elliott Sober, İmge

    29. Biyolojide Diyalektik Yöntem, İ.T. Frolov – Toplumsal Dönüşüm Yayınları

    30. EVRİM, Linda Gamlin – Tübitak 31. Modern İnsanın Kökeni, Roger Lewin – Tübitak

    32. ORTAK YAŞAM GEZEGENİ; Evrime yeni bir bakış, Lynn Margulis – Varlık/Bilim yay.

    33. Genlerimizle Yaşamak, Dean Hamer, Peter Copeland – Evrim yay.

    34. Yaşam, Evrim ve Biz, Tamer Kaya – Alfa Yayınları

    35. Olağandışı Yaşamlar, James L. Gould, Carol Grant Gould – Tübitak

    36. GENOM: Bir Türün 23 Bölümlük Otobiyografisi, Matt Ridley – Boğaziçi Üniversitesi Yay.

    37. Genlerin Bilgeliği, Evrimde yeni Patikalar, Cristopher Wills – İzdüşüm yay.

    38. Canlıların Diyalektiği ve Yeni Evrim Teorisi, M. Yılmaz Öner – Belge yay.

    39. İnsanın Yükselişi Türümüzün Biyolojik ve Kültürel Evrimine Renkli Bir Bakış, Jacob Bronowski – Say yay.

    40. Evrim Adamı, Roy Lewis – Dost yay.

    41. Darwin ve Evrimin Bilmi, Yapı Kredi Yayınları (kitapçık)

    42. Biyoloji Budur, Ernst Mayr – Tübitak Yayınları

    43. Son İmparatora Öğütler, Ali Demirsoy – Meteksan

    44. Evrim: Bir Fikrin Zaferi, Carl Zimmer, Alfa Yayıncılık 

    46. Yaşamın Tüm Çeşitliliği (İlerleme Mitosu), Stephen Jay Gould – Versus yayınları 

    48. İkili Sarmal: DNA yapı çözümünün öyküsü, James D. Watson – Tübitak

    49. Üçlü Sarmal: Gen organizma ve çevre, Richard Lewontin – Tübitak

    50. Bilim Felsefesi, Cemal Yıldırım – Remzi Kitapevi

    51. Bilimsel Felsefenin ışığında, Yaman Örs – İmge Yayınları

    52.  İçimizdeki Balık: İnsan Vücudunun 3,5 Milyar Yıllık Tarihine Seyahat, Neil Shubin – NTV Yayınları (bilgi almak için tıklayın)
    53. ANTROPLOJİ, İnsan çeşitliliğine bir bakış, 
    Conrad Phillip Kottak, Ütopya

    54. Atalarımızın Gölgesinde, Carl Sagan & Ann Druyan, Say Yayınları

    55. Tüfek, Mikrop Çelik, Jared Diamond – Tübitak

    56. Evrim Serüveni, Sedat Ölçer, Metis Yayınları

    58. İnsan Nasıl İnsan Oldu, E. Segal, M. İlin – Say yayınları

    59. Darwin Devrimi: Evrim, Cogito, Yapı Kredi Yayınları

    60. Davranışlarımızın Kökeni, Serol Teber – Say yay.

    61. 50 SORUDA… kitap dizisinden  –  Bilim ve Gelecek yayınları
    50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi – Prof. Dr. Metin Özbek
    50 Soruda Yerin Evrimi – Prof Dr. Mehmet Sakınç
    50 Soruda Darwin ve Evrim Kuramı – Prof. Dr. Haluk Ertan
    50 Soruda Bilim ve Bilimsel Yöntem – Alaeddin Şenel editörlüğünde
    50 Soruda Evren – Çağlar Sunay
    50 Soruda Yaşamın Tarihi – Dr. Deniz Şahin
    50 Soruda Arkeoloji – Prof. Dr. Mehmet Özdoğan

    62. Ölümün ve Yaşlanmanın Evrimi, Ali Demirsoy – Asi Kitap

    63. Çatışan Genler, Austin Burt, Robert Trivers – Palme Yayınları

    64. İlkel Toluluktan Uygar Topluma, Alaeddin Şenel – Bilim ve Sanat yayınları

    65. Hayatın Kökleri, Mahlon B. Hoagland – Tübitak

    66. Darwin Sizi Seviyor (Doğal Seçilim ve Dünyanın Yeniden Büyülenmesi), George Levine – Metis Bilim 

    67. İçimizdeki Maymun (Biz Neden Biziz?), Frans de Waal – Metis Bilim  

    68. Neil’in Beyniyle Konuşmalar (Düşünce ve Dilin Sinirsel Doğası), William H. Calvin ve George A. Ojemann – Metis Bilim

    69. Binyılı Sorgulamak, Stephen Jay Gould – İletişim yay. 

    70. Zamanların Sonu Üzerine Söyleşiler – Jean Delumeau, Umberto Eco, Jean-Glaude Carriere, Stephen Jay Gould 

    71. Pandanın Baş Parmağı (Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler), Stephen Jay Gould – Versus Kitap Yayınları 

    72. Hoimar Von Ditfurth kitapları:  (Alan Yayıncılık ve Cumhuriyet Kitapları)

    Dinozorların Sessiz Gecesi
    Başlangıçta Hidrojen Vardı
    Bilinç Gökten Düşmedi
    Biz, Bu Evrenin Çocukları 

    73. Çıplak Maymun, Desmond Morris – İnkılap Kitabevi 

    74. İnsanat Bahçesi, Desmond Morris – İnkılap Kitabevi (bilgi almak için tıklayın)

    72. Gen Çeviktir, Matt Ridley – Boğaziçi üniveritesi yayınları (bilgi almak için tıklayın)

    73. Charles Darwin, Katrin Hahnemann – İş Bankası Kültür yayınları

    74. Göl İnsanları, Richard Leakey, Roger Lewin – Tübitak

    75. Darwin Gerçeği, Benjamin Farrington, Çağdaş Yayınları

    76. Güneş Diye Bir Yıldız, George Gamow, Say yayınları

    77. Evrimsel Analiz, Scott Freeman, Jon C. Herron – Palme Yay.

    78. Cinsel Aşkın Anatomisi, Helen Fisher – Cep Kitapları yay.

    79. Doğanın Gizli Bahçesi, Edward O. Wilson – Tübitak

    80. Darwin ve Darwincilik, Patrick Tort- Dost Yay. 

    81. Sevişen Beyin, Geoffrey Miller – NTV Yayınları 

    82. Darwin Ne Yaptı? – Öner Ünalan 

    83. Süreç Kuram ve Kavram Olarak EVRİM, Yaman Örs – Kaynak Yayınları 

    84. Bilim İnsanlarımız Darwin’i Selamlarken, 2. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu – Yazılama Yayınevi  

    85. Resimli Uyarlama: Türlerin Kökeni, Michael Keller – Versüs Yay.

    86. Yaşam Ağacı, Rochelle Strauss – İletişim Yayınları 

    87. Yaşamın Temel Kuralları (3 cilt), Ali Demirsoy – Palme Kitabevi 

    88. Evrenin Çocukları “Yaratılışın Öyküsü”, Ali Demirsoy – Palme Kitabevi 

    89. Charles Darwin’in Özyaşam Öyküsü, Francis Darwin – Daktilos Yayınları 

    90. Kızıl Kraliçe, Matt Ridley – Yapı Kredi Yayınları 

    91. Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi, Neyin Gerçek ve Neden Önemli Olduğunu Bilmek, Ardea Skybreak – Yordam yayınevi

    92. Evrim Atlası, Douglas Palmer, Peter Barrett – İş Bankası yayınları 

    93. Evrim, Brian Charlesworth – Dost Kitabevi Yayınları  

    94. Herkes İçin Evrim (Darwin’in Teorisi Hayata Bakış Açımızı Nasıl Değiştirir?), David Sloan Wilson – Metis Yayınları 

    95. Charles Darwin Bir Doğa Bilimcinin Evrimi, Richard Milner – Evrim Yayınevi 

    96. Charles Darwin ve Evrim Tartışmaları, Bill Price – Kalkedon Yayıncılık 

    97. Darwin ve Sonrası, Stephen Jay Gould – Tübitak 

    98. Darwin ve Beagle Gemisiyle Yolculuğu, Felicia Law – Optimist Yayım 

    99. Darwin’in Tehlikeli Fikri, Daniel Dennett, çev. Bahar Kılıç/Aybey Eper – Alfa Yayınları (bilgi almak için tıklayın) 

    100. Incognito – Beynin Gizli Hayatı,  David Eagleman – Domingo Yayınevi 

    101. Evrim Kuramı ve Mekanizmaları (Evrimin Temelleri ve Nasıl İşlediği Üzerine), Çağrı Mert Bakırcı – Evrensel Yayınları 

    102. Evrim (Atom altı parçacıktan insana türlerin görkemli yolculuğu), Ali Demirsoy, 2017 – Asi Kitap

    Evrim konusunun izlenebileceği dergiler:

    Ateist Dergi (Eski sayılara şuradan ulaşabilirsiniz.)  

    Bilim ve Gelecek 

    Bilim ve Ütopya

    Düşünbil  

    Cogito 

  • Hayat Otobanı

       Bu videoda, 4,6 milyar yıl önce Dünya’nın oluşumundan itibaren canlılığın ortaya çıkışı ve türlerin evrimsel süreçte oluşumu anlatılıyor. Hayat Otobanı (Highway of Life) ismiyle Cassiopeia Project tarafından hazırlanan bu bölüm, Evrim Gerçekleri olarak çevirip yayınladığım serinin devamı niteliğinde. Arkebakterilerden süngerlere, ilk balıklardan plasentalı canlılara ve memelilere giden uzun yolda, kendi kökenimize ve atalarımıza çok özet olarak hızlandırılmış görsel bir animasyonla göz atma fırsatı buluyoruz.

       Altyazıları indirmek için tıklayın.

      

    • Facts of Evolution (Evrim Gerçekleri) serisini izlemek için tıklayın
    • Mechanisms of Evolution (Evrim Mekanizmaları) izlemek için tıklayın