Kategori: Bilim

  • Tek hücreli ortak ataya dair bir fosil kanıtı daha geldi

       Gezegenimizin uzak geçmişinde çok hücreli canlıların görülmeye başlanmasından hemen önceki tarihlere denk gelen zaman dilimine tarihlenen bir kayadan elde edilen fosiller, hayvanların tek hücreli atasal formlardan evrildiğine dair kanıt teşkil ediyor. Bristol Üniversitesi, İsviçre Doğa Tarihi Müzesi, Paul Scherrer Ensititüsü ve Çin Jeoloji Bilimler Akademisi’nde çalışan araştırmacılar, Çin’in güneyinde bu fosilleri barındıran 570 milyon yıllık kayaları keşfetti. 

       Ön bilgi: Tüm canlılık tek hücreli ortak bir atasal canlı türünden evrildi ve bu tek hücreli canlılar, Dünya tarihinin çeşitli dönemlerinde daha büyük ve çok hücreli formlara dönüşürken birbirleriyle ortak kaderi paylaştı. Bunun sonucunda muazzam bir hayvan çeşitliliği ortaya çıktı. Ancak bu temel atasal formların fosillerinin sayısı, diğer canlılara kıyasla daha azdır. 542-488 milyon yıl öncesine denk gelen Kambriyen Patlaması, canlı çeşitliğinin bir anda arttığı dönem olarak bilinir. Çin’de bulunan fosillerin bu tarihten çok daha eskiye (570 milyon yıl öncesine), 635-542 milyon yıl aralığındaki Ediakara dönemine dayanıyor olması da buluşun bir diğer önemli noktası. Bu döneme ait fosillerin bulunmadığını iddia eden evrim karşıtları için bir kötü haber daha yani.

       Ediakara dönemi, Kambriyen öncesindeki Proterozoik devir içinde yer alan ve çok hücreli basit yaşam formlarının yeryüzüne yayılmaya başladığı dönemdir. Bu zaman diliminde, canlılar henüz sert kabuklar geliştirmediği için, bunların korunmuş fosillerine rastlamak zordur. Elbette buna rağmen, bu döneme ait pek çok fosile de sahibiz. Tarihlendirme yapılmış ve bu döneme ait olan 100’den fazla cins tanımlanmıştır. Burada, ilk yumuşak dokulu çok hücreli hayvanlara ait fosiller bulunur. Süngerler ve deniz anaları gibi bazı tanıdık şubelerin üyelerinin yanı sıra, bilinen hiçbir şubeyle ilgisi olmayan hayvanlar da vardır. Bunlardan bazıları: Arkarua, Tribrachidium, Cyclomedusa, Kimberella, Charnia, Dickinsonia, Ediacaria, Marywadea, Onega, Pteridinium ve Yorgia vs. Bu ön bilgiyi verdikten sonra makaleye dönebiliriz. 

     

    Çin’de bulunan fosiller, hayvanların tek hücreli canlılarla başlayan evrimsel kökenine ışık tutuyor 

    İşte bu hafta Science‘ta yayımlanan makalede anlatılan fosiller, bu nadir örneklerden biri. Bu fosillerde, amip benzeri bir canlının bölünerek eşeysiz hücrelere dönüşüp önce 2, daha sonra da 4, 8, 16, 32…vs sayıda hücre oluşturma süreci gözlemleniyor. Bu bölünmenin sonucunda, yüzlerce ve hatta binlerce spor benzeri hücre oluşuyor ve bu hücreler de döngüyü yeniden başlatmak üzere doğaya salınıyor. Bulunan fosillerde gözlemlenen hücre bölünmesi kalıbı, insan da dahil tüm hayvanlardaki embriyolojik aşamalara öylesine benzer ki, bugüne kadar bunların ilk hayvanların embriyoları olduğu düşünülmekteydi. 

       Bilim insanları İsviçre’deki Swiss Light Source’da, bu mikroskobik fosilleri yüksek enerjili X ışını altında inceledi ve koruyucu kist duvarlarının içerisindeki hücrelerin düzenini ortaya çıkardı. Bu hücreler, yapışkan ve yumuşak yapılı oldukları için normalde kolay kolay fosilleşmez, ama şans eseri fosfatça zengin çökeltilerin içerisinde gömülü kalmaları, hücre duvarlarının doygun hale gelip taşlaşmasına ve günümüze kadar korunabilmesine sebep olmuştur. Çalışmanın başyazarı Therese Huldtgren, “Bu fosiller öyle muhteşem ki, hücre çekirdekleri bile korunmuş durumda.” dedi. 

       Makalenin ortak yazarı Dr. John Cunningham çalışmayı şöyle özetledi: “X ışını kaynağı olarak senkrotron isimli bir parçacık hızlandırıcısı kullandık. Bu sayede fosilin mükemmel bir bilgisayar örneğini oluşturabildik ve böylece gerçek fosile hiçbir zarar vermeden onu istediğimiz gibi kesip biçebildik. Böyle bir fosili başka türlü incelememiz mümkün olmazdı.” 

     

    X ışını mikroskobisinden ortaya çıkan sonuç:

       Bu fosiller, çok hücreli canlı embriyolarında olmayan özellikler içermektedir. Yani fosiller ne hayvanlara, ne de onların embriyolarına aittir, bu fosiller bütün hayvanların atası olan tek hücreli canlıların üreme sporlarıdır. Prof. Philip Donoghue; “Bulduğumuz sonuçlar bizi çok şaşırttı. Çok uzun zamandır bu fosillerin ilk hayvanların embriyoları olduğunu düşünüyorduk. Bu durumda bu fosiller hakkında son 10 yılda yazılanların çoğu hatalı oluyor, bu sonuçlar meslektaşlarımızın pek hoşuna gitmeyecek.” diye konuştu. Prof. Stefan Bengtson, “Bu fosiller, hayvanların hücrelerden nasıl gelişip büyüdüğüne dair fikirlerimizi yeniden düşünmemize sebep olacak.” dedi.

    Resim: 570 milyon yıllık çok hücreli bir spor gövdesinin, vejetatif çekirdek ve hücre bölünmesi geçirdiğini görüyoruz. Arka planda kayanın enine kesitinde görülen her tane (çapı 1mm), taşlaştığı sırada hücre bölünmesi geçirmekte olan yumuşak hücrelerden meydana gelmiştir. Bu tür fosillerin yıllarca bu şekilde korunması çok zor olduğu için çok istisnai ve az rastlanan türde bir fosildir. (Credit: Bristol Üniversitesi)

     

    Makale Kaynağı

    1. Therese Huldtgren, John A. Cunningham, Chongyu Yin, Marco Stampanoni, Federica Marone, Philip C. J. Donoghue, Stefan Bengtson. Fossilized Nuclei and Germination Structures Identify Ediacaran “Animal Embryos” as Encysting ProtistsScience, 23 December 2011: Vol. 334 no. 6063 pp. 1696-1699 DOI:10.1126/science.1209537

       Bu yazıdaki çeviri içeren kısımlar, Bristol Üniversitesinden sağlanan bilgilerin ışığında yazılmış ve 22.12.2011 tarihinde yayımlanmıştır.

    Diğer kaynaklar: 

     Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • Evrende bugüne kadar keşfedilen en büyük su kütlesi

        Su aslında her yerdedir. Astronotlardan oluşan ve her biri Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde görevli bilim adamlarınca yönetilen iki ekip, evrende bugüne kadar keşfedilmiş olan en uzak ve en fazla miktarda su içeren su kaynağını keşfetti. Evrendeki en parlak ve kuvvetli cisimlerden biri olan bir  kuasarın içine, 30 milyar trilyon mil uzaklıktan bakarak, dünyadaki bütün okyanusların 140 trilyon katına eşdeğer miktarda su buharı buldular. Bu miktar, aynı zamanda güneşten de 100 bin kat daha yoğundur.

       Not: Kuasarlar, evrenin en uzak köşelerinde akıl almaz bir enerjiyle parlayan gökadalara verilen addır. Evrenin genç ve çalkantılı dönemindeyken oluştukları bilinmektedir. Merkezlerindeki dev karadeliklerin kütleçekim gücüne kapılan büyük miktarda maddenin ısınıp şiddetli ışınım yayması nedeniyle muazzam parlaklıklarını kazandıkları düşünülmekteydi. Bu nedenle de yaygın görüş, kuasarların gazca zengin dev gökadalarda ya da başkalarıyla çarpışıp hareketlenmiş gökadaların merkezlerinde bulundukları biçimindeydi. Ancak, dünyadan 10 milyar ışıkyılı uzaklıkta 10 kuasar üzerinde kızılötesi teleskopla yapılan gözlemler, ev sahibi gökadaların, küçük gökadalar olduğunu ortaya koydu.10^45 ile 10^48 erg/s aralığındaki enerji çıktıları ile en ışıtmalı etkin çekirdek gösterirler. (Kaynak: Wikipedia) 

    Resim: Sanatçı tarafından çizilen resimde, söz konusu suyun bulunduğu kuasar olan APM 08279+5255’e benzeyen bir kuasar gösterilmektedir. (Credit: NASA/ESA)  

      Kuasar çok uzak olduğu için ışığının dünyaya ulaşması 12 milyar yıl sürmüştür, yani 12 milyar ışık yılı uzaktadır. Dolayısıyla bulunan veriler de, evrenin henüz 1,6 milyar yıllık haline aittir. (1 ışık yılı, yaklaşık 6 trilyon mil). NASA’nın Jet Porpulsion Laboratuvarı’nda (JPL) çalışan bilim adamı Matt Bradford da Caltech’i ziyaret etmiş ve şöyle demiştir: 

      “Kuasarın etrafındaki ortam çok kendine özgüdür ve bu ortamda da böylesine fazla bir su üretilmektedir. Bu buluş suyun, evrenin ilk zamanlarında bile, evrenin her yerinde yaygın olarak bulunduğuna dair elde edilen kanıtlardan sadece biridir.”  Bradford, the Astrophysical Journal Letters  tarafından yayına kabul edilmiş olan kuasar bulgularını içeren çalışmaları yapan ekiplerden birini de yönetmiştir. 

       Kuasarlar, devasa kara delikler tarafından üretilen, çevresini bir disk şeklinde saran gaz ve toz kümesini emen devasa bir karadeliğe sahip gök cisimleridir. Kuasarın kara deliği, bu tüketiminin sonucunda diskin ortasından her iki yöne doğru müthiş bir enerji fışkırtır. Her iki ekipteki astronomlar da, APM 08279+5255 adı verilen belirli bir kuasarı inceledi. Bu kuasarın beslediği kara delik, güneşten 20 milyar kat daha yoğundur ve bin trilyon tane güneşin ürettiği enerjiye sahiptir. 

       Bilim adamları, evrenin erken dönemlerinde de su bulmayı bekledikleri için, suyun keşfi büyük bir şaşkınlık yaratmadı. Samanyolu Galaksisi’nde de su buharı bulunuyor ancak galaksimizdeki su kütlesinin çoğu buz halde bulunuyor. Samanyolu’ndaki suyun daha çok buz formunda olması nedeniyle, Samanyolu’ndaki su kütlesi, bu kuasarda bulunandan 4000 kat daha az yoğun.   

       Yine de, su buharı Kuazar’ın yapısıyla ilgili bilgi veren önemli bir işaretleyicidir. Bu Kuazar’daki su buharı, kara deliğin yüzlerce ışık yılı genişliğindeki çevresinde bulunuyor. Suyun varlığı da, gazın beklenmedik şekilde ılık ve yoğun olduğuna işaret ediyor. Gaz her ne kadar soğuk (-53 °C) ve de dünyanın atmosferinden 300 trilyon kat daha az yoğun olsa da, yine de Samanyolu gibi galaksilerde alışkın olduğumuz değerlerden 5 kat daha sıcak ve 10 ila 100 kat daha yoğun. 

       Su buharı, kuasarları çevreleyen pek çok gazdan sadece birisidir. Su buharının varlığı, kuasarın, gazı X ışınları ve kızıl-ötesi radyasyonuyla yıkadığını gösterir.  Radyasyonla su buharının etkileşimi, gazın özelliklerini ve kuasarın bu özellikleri nasıl etkilediğini belirler. Örneğin su buharını inceleyerek, radyasyonun gazın geri kalanını nasıl ısıttığını anlayabiliriz. Dahası, su buharının ve Karbon monoksit gibi diğer moleküllerin ölçümleri, kuasarın şimdiki halinin 6 katı büyüklüğe erişmesi için gerekli olan gaz miktarına da sahip olduğunu düşündürür. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmiyor çünkü gazın bir kısmı yoğunlaşarak yıldızlara karışabilir ya da kuasardan dışarı atılabilir. 

       Bradford’un ekibi çalışmalarına 2008 yılında, Caltech Submillimeter Observatory (CSO)’de bulunan Z-Spec isimli cihazı kullanarak başlamış. Z-Spec, Hawai’deki Mauna Kea dağının zirvesine yakın bir noktada bulunan 10 metrelik bir teleskoptur. Çok hassas bir spektograftır, çalışması için +0,06 °C sıcaklık gereklidir. Cihaz ışığı ölçmek için, milimetre bantı denilen bir elektromanyetik spektrum kullanır. Bu spektrum, kızıl ötesi ile mikrodalga boyları arasındaki aralıkta yer alır. Araştırmacıların suyu keşfedebilmesinin sebebi, Z-Spec’in bu dalga boylarında çalışan diğer spektrometrelerden 10 kat daha büyük bir aralığı kapsamasıdır.  Astronomlar buluşun ardından, Combined Array for Research in Millimeter-Wave Astronomy (CARMA) adlı aletle de ileri araştırmalar yaptılar. 

       Bu buluş, milimetre ve submilimetre aralıklarında gözlem yapmanın önemini ortaya koymuştur. Bu çalışma alanı, son 20-30 yıl içerisinde çok gelişmiştir. Bilim adamları, bu alanın daha da gelişmesi için, Şili’ye yerleştirilecek olan CCAT adındaki 25 metrelik bir teleskobun yapım çalışmalarını başlatmış durumda. CCAT bize aynı zamanda en eski galaksileri keşfetme imkanı da sağlayacak. Suyun ve diğer önemli işaretleyici gazların miktarının ölçülmesiyle, bu çok eski galaksilerin yapısını ve içeriğini de inceleme şansı bulacaklar.

       Caltech’de kıdemli fizikçi olarak görev yapan ve CSO’nun vekaleten yöneticisi olan Dariusz Lis önderliğindeki ikinci grup ise, suyu bulmak için Alpler’de bulunan Plateau de Bure Interferometresini kullandı. 2010 yılında Lis’in ekibi, APM 08279+5255’nin spektrumunda hidrojen florür ararken, tesadüfen kuasarın spektrumunda suya işaret eden bir sinyal buldu. Bu sinyalin frekansı, suyun yüksek enerjili bir durumdan daha düşük enerjili bir duruma geçerken ortaya çıkardığı radyasyon salınımının frekansına denk geliyordu.  Lis’in ekibi tek bir frekansta sadece bir sinyal bulmuşken, Z-Spec ‘in sağladığı geniş dalga boyu ile araştırmalarını yapan Bradford’un ekibi, pek çok farklı frekans içeren su yayılımı keşfetti. Bu birden çok sayıdaki su dönüşümlerinin bulunmasıyla Bradford’un ekibi, kuasar gazının özelliklerini ve suyun yoğunluğunu belirlediler.

     

    Haber Kaynağı: Yukarıdaki makale, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü tarafından sağlanan bilgilerin ışığında, Science Daily ekibi tarafından hazırlanarak 22 Temmuz 2011’de yayınlanmıştır. (Kaynak makale

    Çeviren: felis agnosticus

     

     

  • Cygnus X-1 sistemindeki kara deliğin dünyaya uzaklığı

     

       Yazıya geçmeden önce, kara delikler hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.

       Kara delikler, çekim alanları her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, çok büyük kütleli kozmik cisimlerdir. Kara delik, “uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir” de diyebiliriz. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler. Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir. Karadeliklerin içinde zamanın yavaş aktığı ya da hiç akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi sayesinde tanımlanmışlardır. Bilgilerimiz gösteriyor ki, süpernova patlamasından geriye kalan özek kütlesi yaklaşık 3 M’den büyükse, fizikte onun çökmesini durduracak, bilinen hiçbir kuvvet yoktur. Hacim gittikçe küçülür, yoğunluk artar ve sonunda öyle bir yarıçapa ulaşır; ışık dahil hiçbir madde artık bu cismin kütle çekimini yenip onu terk edemez. Bildiğimiz fizik yasaları bu yarıçapın içerisinde geçersizdir.

       Peki bir karadelik gerçekten varsa, onu doğrudan göremiyeceğimize göre onun varlığını gözlemlerle nasıl anlarız? Bunun belki de tek yolu, bir karadeliği olay ufku yakınındaki maddeyi yutarken yakalamaktır. Buna en iyi aday da X-ışını salan çift yıldızlardır. 

    Şekil 1: Cygnus X-1’de kara delik, kendisine eşlik eden mavi dev yıldız HDE 226868′ i içine çekerken resmedilmiştir. (Credit: Chandra X-Ray Gözlemevi, NASA) 

       Bilim insanları, çeşitli teleskopları kullanarak yaklaşık yarım asır önce Cygnus X-1 isimli ikili yıldız sistemini keşfetmiş ve burada X ışınları yayan bir kaynak olduğunu saptamıştı. Bu sistemin içinde bir kara delik ve bu kara deliğin yörüngesinde ona eşlik eden ve kara delik tarafından tüketilen bir mavi dev yıldız (HDE 226868) bulunuyordu. 1964’te keşfedilen Cygnus X-1, bir kara delik içerdiği bilinen ilk astrofizik cismidir. 

       Astronomlar bugüne kadar Cygnus X-1’i incelemek için Chandra dahil pek çok teleskop kullandı. Bugün, elde edilen bütün veriler bir araya getirilip bu kara deliğin spin hızı, kütlesi ve uzaklığı ilk kez bu kadar net olarak belirlendi. National Radio Gözlemevi’ne ait olan VLBA* (Very Long Baseline Array= Çok Geniş Tabanlı Dizge) adlı bir radyo teleskop ağını kullanan Reid ve ekibinin elde ettiği bilgilere göre kara deliğin Dünya’ya yaklaşık uzaklığı 6070 ışık yılı olarak belirlenmiştir. (Daha önceki ölçümlerde ancak 5800-7800 ışık yılı aralığı verilebiliyordu.)  VLBA ile elde edilen bu değer, bir kara deliği tanımlamaya yönelik en önemli verilerden birisidir.

       Harvard-Smithsonian Astrofizik Bölümü’nden Mark Reid; “Bir kara delikten hiçbir şey kurtulamadığı için, onun kütlesini, spin hızını ve elektrik yükünü bilmemiz, tanımını yapmamızı sağlar. Bu kara deliğin elektrik yükü sıfıra yakındır, dolayısıyla geriye sadece kütle ve spin hızı değerlerini bulmak kalıyordu. Bu yeni bilgi, kara deliğin doğumuna ve erken dönemlerdeki kütlesi ve spin hızına dair de güçlü ipuçları vermektedir. Cygnus X-1 Samanyolu’ndaki yıldız sistemlerinde bulunan en büyük kara deliklerden biridir.” diye belirtmişti.

       Çok daha detaylı bir veri olan bu yeni uzaklık ölçümü sayesinde bilim insanları, Chandra X-Ray Gözlemevi, Rossi X-Ray Timing Explorer ve Gelişmiş Kozmoloji ve Astrofizik Uydusu’nu kullanarak, Cygnus X-1’in kütlesinin Güneş’in 15 katına eşdeğer olduğunu ve spin hızının 800 dönüş/saniye olduğunu hesapladı. 

       2009 ve 2010 yılları arasında VLBA ile yapılan çalışmalarda ayrıca, Cygnus X-1’in galaksimizdeki hareketi de incelenmişti. Bilim insanarı bu verilerin ışığında, Cygnus X-1’in bir süpernova patlaması sonucu oluşamayacak kadar yavaş hareket ettiğini, çünkü böylesi bir patlamayla ortaya çıkan bir kara deliğin, başlangıçta kazanmış olduğu ilk “tekme”nin onu çok daha hızlı hareket ettirmesi gerekeceğini düşünüyor. “Elimizdeki bilgiler, bu kara deliğin süpernova patlamasıyla değil, başka bir yolla oluşmuş olduğunu düşünmemizi destekliyor.” diyor Reid.** 

    * 1993’te yapılan VLBA’nın yapısında 10 adet 25 metre çapında çanak bulunur ve bu çanaklar Hawai ile Karayipler’deki St. Croix arasında uzanır. 10 antenin her biri tek bir teleskop gibi görev yapar ve şu anda astronomide kullanılan en iyi çözünürlük gücüne sahiptir. Bu eşsiz yeteneği sayesinde yerkürenin tektonik hareketleri, meteoroloji araştırmaları, uzay aracı navigasyonları gibi pek çok başka alanda da kullanılmaktadır. VLBA yapılan güncellemeler ve yenilikler sayesinde artık 1993’te üretilmiş olan ilk haline göre 5000 kat daha güçlüdür.

    ** Reid, Orosz ve Lijun Gou, Astrophysical Journal Letters‘da Cygnus X-1 ile ilgili makaleyi yayımlayan başyazarlardır. 

    Online yayım tarihi: 17.11.2011 

    Kaynaklar: 

    1. http://chandra.harvard.edu/

    2. http://www.sciencedaily.com/releases/2011/11/111117144045.htm

    3. http://www.nrao.edu/pr/2011/cygx1/

    4. http://derman.science.ankara.edu.tr/kitap/54.1.html

  • Canlı moleküllerin cansız süreçlerle üremesi

       Canlıların yapısındaki maddelerin çok farklı olduğunun ve bu maddelerin cansız süreçler tarafından üretilemeyeceğinin düşünüldüğü dönemlerin üzerinden çok uzun yıllar geçti. Ünlü Miller-Urey deneyi, “tam bir başarıya ulaşarak” insanlığa canlıların yapısını oluşturan moleküllerin cansız süreçler sonucunda da üretilebildiği gerçeğini gösterdi. Fakat çok daha şaşırtıcı olan gerçek, uzay çağının başlamasıyla ortaya çıktı. 

       Canlıların karmaşık yapıları ve cansızlardan kolayca gözlenebilir farklılıkları, cansız maddenin canlı madde oluşturabilmesi gerçeğini anlamakta zorluk yaratır. Örneğin canlılar karmaşık yapıdaki organik moleküllerden, cansızlar ise inorganik moleküllerden oluşur. Ancak bu sadece bir genellemedir. Çünkü canlıların yapısında önemli miktarda inorganik madde ve cansızların yapısında da önemli miktarda organik madde bulunur. İşin gerçeği bu oranlar çoğu zaman o kadar değişkendir ki, yukarıdaki genellemeyi yapmak bile kimi zaman zordur. Örneğin bir insanın vücudunun yüzde 80’den fazlasını, su ve mineraller halindeki inorganik maddeler oluşturur. Dahası organik ve inorganik maddeler şeklinde sınıflandırılan her iki grup madde de aslında periyodik tabloda gösterilen az sayıda elementten oluşur. 

    Resimde kozmik ışınlar gösterilmiştir.             

     Yapıtaşları her yerde!  

       Canlıların yapısındaki maddelerin çok farklı olduğunun ve bu maddelerin cansız süreçler tarafından üretilemeyeceğinin düşünüldüğü dönemlerin üzerinden çok uzun yıllar geçti. Ülkemiz gibi bilim ve teknolojide geri kalmış ülkelerde, anlaşılmaz bir şekilde “başarısız bir canlı üretme çabası” olarak lanse edilen ünlü Miller-Urey deneyi, “tam bir başarıya ulaşarak” insanlığa canlıların yapısını oluşturan moleküllerin cansız süreçler sonucunda da üretilebildiği gerçeğini gösterdi. Fakat çok daha şaşırtıcı olan gerçek, uzay çağının başlamasıyla ortaya çıktı. Yine bizim gibi modern bilim ortamının uzağında kalan ülkelerde bilinmese de, uzaydaki pek çok gezegenin ve uydularının yüzeyinde ve hatta son derece küçük meteorit ve kuyrukluyıldızlarda bile önemli miktarlarda organik bileşik bulunmaktadır (örneğin Murchison meteoriti). 

    Resim: Murchison meteoriti

       Dahası uzaydaki pek çok bulutsunun içeriğinde de toplam kütlesi inanılmaz miktarlara ulaşacak şekilde organik bileşik bulunduğu tespit edilmiştir. Bu organik bileşikler içerisinde yeryüzünde yaşamı oluşturan bileşiklerin hemen her türü bulunurken, dünyada çok az veya hiç bulunmayan reaktif organik bileşikler de tespit edilmektedir. Bu reaktif organik bileşikleri daha karmaşık yapılı diğer moleküllerin abiyotik (cansız) süreçlerce oluşmasında son derece önemli bir rol oynarlar.

      Resim: Encedalus’tan Satürn manzarası 

         Bu çalışmalar son zamanlarda çok daha yüksek bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki uzayda yaşamla ilgili koşulların olamayacağı konusunda hemen herkesin hem fikir olduğu bölgelerinde bile yaşamın temel molekülleri ve bildiğimiz yaşam için gerekli olan bileşiklerin bulunduğu ortamlar gözlüyoruz. Sadece Mars gibi bir zamanlar ciddi miktarda su bulundurmuş olan gezegenlerden bahsetmekten öte, şu anda bu özellikleri bulunduran yerler var! Örneğin Satürn’ün uydusu Enceladus – 200 C’lik yüzey sıcaklığıyla sıvı suyun varlığı için pek de ciddi bir aday değildi, ancak Cassini uzay aracından alınan görüntüler daha başka bir hikaye anlatıyor. Uydunun güney kutbundaki gayzerlerden içinde organik maddeler bulunan su fışkırıyor ve uzaya yayılıyor.  Bir diğer örnek de yine Satürn’ün uydusu olan Titan’dan. Merkür gezegeninden bile büyük olan bu uyduda bulunan organik maddelerin toplam miktarı dünyanın tüm petrol rezervlerinden fazladır. Dünyadaki petrolün kaynağının canlılar olduğunu biliyoruz, ancak Titan’da en azından bildiğimiz anlamda yaşam yok. Tüm bunlardan açıkça ortaya çıkan sonuç, canlıların yapısını oluşturan bileşiklerin zannedildiği gibi özel olmayıp hem cansız süreçlerle üretilebildikleri hem de evrende tahminlerimizin çok ötesinde bir bollukta olduklarıdır. 

    Resim: Encedalus

       Günümüzde bu tür bileşikleri büyük miktarlarda üreten temel sürecin uzaydaki silikat tanecikleri üzerindeki soğuk hammaddenin (CO2, H2O, NH3, CH4, CO, N2 gibi) kozmik ışınların etkisiyle organik bileşiklere dönüşmesi olduğu bilinmektedir. Ayrıca Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında içerdiği hammaddeyi incelemek için bazı meteoritlerin üzerine yüksek hızlarla çarptırılan uzay araçlarının çıkardıkları maddelerin incelenmesi gibi inanılmaz deneyler de yapılmıştır. Bu sayede uzayın soğuğunda oluştukları günden beri adeta derin dondurucuda korunmuş durumdaki ilkin maddenin özellikleri ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak bugün ulaştığımız noktada, bilgilerimiz gayet sağlamdır. 

    Resim: Titan 

     

       Kaynak: Okuduğunuz makale Şafak Mert‘e ait olup, Bilim ve Gelecek Kitaplığından yayımlanan “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” adlı kitaptan derlenmiştir. Şafak Mert, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Yüksek Lisans öğrencisidir. Burada yayımladığım kısım makalenin sadece başlangıç bölümüdür. 

       Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Yüzgeçten bacağa, balıktan insana

       Omurgalıların sudan karaya geçişi, canlılığın evriminde önemli bir aşamadır. Ortak atadan türeme, zaman içinde ortaya çıkan kademeli bir değişim ve farklılaşma şablonunu tanımlar ve bulunmuş olan yüz binlerce fosil de bu şablona uymaktadır. Günümüzde gittikçe artan moleküler biyoloji araştırmaları sayesinde, bu sürecin nasıl gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin genetik kanıtlar da gelmeye devam etmektedir. Bu çalışmalar sayesinde hem canlıların evrimi ile ilgili bilinmeyenler aydınlatılmakta, hem de önemli hastalıkların tedavisinde faydalı veriler elde edilmektedir. 

       Aralık ayında yayımlanan ve bu yazıda kısaca değineceğim çalışma bunlardan sadece birisidir. Bu çalışmada, el ve ayakların evrimiyle ilgili önemli bulgulara işaret ediliyor ve bu sürecin belli genleri aktive eden yeni DNA bileşenlerinin kazanımı yoluyla gerçekleştiğine dair yeni kanıtlar sunuluyor. Çalışmayı yöneten ekibin başındaki CSIC Üniversitesi’nden Dr. José Luis Gómez-Skarmeta, yapılan çalışmayla ilgili şunları söylüyor: “Bu keşif öncelikle, gen ekspresyonunda meydana gelen değişikliklerin, vücudumuzu şekillendirmede ne kadar büyük bir güce sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. İkincisi, birçok genetik hastalık, organların gelişim sırasında ‘yanlış şekillenmesi’ ile birlikte ortaya çıkar. Uzuv oluşumuyla bağlantılı genler söz konusu olduğunda, bu genlerin işlevinde değişim olması halinde, El-ayak-ağız hastalığı ve Sinpolidaktili gibi sendromlar görülür.” 

    Resim 1: Sinpolidaktili vakaları

       Yüzgeçlerin uzuvlara nasıl evrildiğini anlayabilmek için Dr. Gómez-Skarmeta ve ekibi, zebra balığı embriyosundaki yüzgecin ucuna fazladan HOXD13 uyguladı (HOXD13, vücut parçalarının birbirinden farklı şekillenmesinde rol oynayan bir gendir.) Bunun sonucunda şaşırtıcı bir şekilde yeni kıkırdak dokusu oluştuğu ve yüzgeç dokusunun küçüldüğü gözlemlendi. Bu değişimlerin ilgi çekici yanı, meydana gelen değişimlerin, kara canlılarının uzuv gelişimlerindeki kilit aşamaların adeta birer tekrarı olması. Bunun üzerine araştırmacılar, HOXD13 genini kontrol eden özgün bileşenlerin, geçmişte de HOXD13 geninin ekspresyonunu artırarak, uzuvların evrimi sırasında benzer etkilere yol açmış olabileceğini düşündü. Fare embriyolarının uzuvlarında bulunan ama balıklarda bulunmayan ve HOXD13’ün işlevlerini düzenleyen bir DNA kontrol bileşeni ile çalışmaya karar verdiler. 

     

    Resim 2: Görseldeki zebra balığı embriyosu, yüzgeçten çok bacağa benzeyen bir uzuv geliştirdi. HOXD13 geninin üretiminde meydana gelen değişikliklerin, yüzgeçlerin bacaklara evriminde rol oynadığı düşünülmektedir. (Credit: Freitas et al., Developmental Cell)

       Ekibin başındaki bilim insanlarından bir diğeri olan Dr. Casares, sonuçları şöyle değerlendiriyor: “Farelerdeki HOXD13 kontrol bileşeninin, zebra balıklarının körelmiş distal yüzgecindeki gen ekspresyonunu etkinleştirme yeteneğine sahip olduğunu bulduk. Bu keşif, bu yeteneği barındıran moleküler düzeneğin, yüzgeç ve bacaklara sahip olan hayvanların son ortak atasında da bulunduğunu gösteriyor. Zebra balıklarındaki kalıntılar da bunun kanıtı niteliğinde.”

     

        Yararlanılan kaynak: Renata Freitas, Carlos Gómez-Marín, Jonathan Mark Wilson, Fernando Casares, José Luis Gómez-Skarmet, Hoxd13 Contribution to the Evolution of Vertebrate Appendages, Developmental Cell, 2012; 23 (6): 1219 DOI:10.1016/j.devcel.2012.10.015

     

         Okuma önerileri: 

  • Evrende yaşam olması kaçınılmaz mı, yoksa büyük bir tesadüf mü?

       Dr. Nick Lane evrimsel biyokimya, yaşamın kökeni ve karmaşık hücrelerin evrimiyle ilgili araştırmalar yürüten bir İngiliz biyokimyacıdır. Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. Üç popüler bilim kitabının yanı sıra Nature ve New Scientist gibi önemli bilim dergilerinde yayımlanan çok sayıda makalenin de yazarıdır. Son kitabı “Life Ascending: The Ten Great Inventions of Evolution (Yükselen Yaşam: Evrimin En Büyük 10 İcadı), 2010’da Yılın Bilim Kitapları dalında Royal Society Ödülüne layık görüldü. Çevirmiş olduğum ve aşağıdaki okuyacağınız yazı, birçok ateist bilim insanından biri olarak da ünlenen Nick Lane’e ait olup New Scientist dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 

    Yaşam: kaçınılmaz mı, yoksa sadece bir tesadüf mü? 

       Kepler uzay teleskobunun keskin gözlemleri sayesinde, her geçen gün kendimizinkine benzeyen daha da fazla gezegen keşfediyoruz. Henüz Dünya’ya tıpatıp benzeyen bir gezegen bulabilmiş değiliz; ancak keşfedilen bu benzer gezegenlerin sayısı o kadar fazla ki, galaksimizde bunlardan daha çok varmış gibi görünüyor. Bu keşifler, eski bir paradoksu da yeniden gündeme getiriyor ve fizikçi Enrico Fermi’nin 1950’de sorduğu şu soruyu tekrar sormamıza neden oluyor: Evrende yaşamın var olabileceği birçok ortam varsa ve uzaylı yaşam formları yaygın olarak bulunuyorsa, neredeler? Yarım asırdır devam eden “uzayda yaşam arama” çalışmalarından elimiz boş dönüyoruz. 

       Evren, elbette çok büyük bir yer. Frank Drake’in evrende yaşamın olasılığına ilişkin ünlü, iyimser “denklemi” bile, zeka sahibi uzaylı yaşam formlarına rastlama ihtimalimizin çok düşük olduğunu gösteriyor: Oralarda bir yerlerde olsalar bile onların varlığından hiç haberdar olmayabiliriz. Ancak bu cevap, artık hiç kimseyi tatmin etmiyor. 

       Çok daha derin açıklamalar mevcut. Belki de uzaylı medeniyetler, göz açıp kapayıncaya kadar belirip kayboluyordur; başka gezegenleri kolonize edecek hale gelene kadar kendilerini yok ediyorlardır. Veya bir diğer ihtimal: koşullar mükemmel olsa da, yaşam nadiren ortaya çıkıyordur. 

       Bu ve buna benzer soruları evrene bakarak cevaplayamıyorsak, acaba ipuçlarını kendi gezegenimize bakarak elde edebilir miyiz? Yaşam, Dünya’da sadece bir kez doğdu; ve eğer elimizdeki tek örnek de bu bir tanesiyse, ona bakarak çok kapsayıcı bir sonuca varamayabiliriz. Ama iş bununla bitmiyor. Yaşam için gerekli ve zorunlu bir unsur olan enerjiyi inceleyerek, evrende basit yaşam formlarının çok yaygın olduğu, ama bunların her zaman bitki ve hayvan gibi karmaşık yapılara evrilmediği sonucuna da varabiliriz. Yanılıyor olabilirim ama eğer haklıysam; Dünya’da yaşamın ilk kez ortaya çıkışıyla karmaşık canlıların görülmeye başlanması arasında geçen uzun zaman dilimi, uzaylıları keşfetmek için daha çok zaman geçmesi gerektiği ile ilgili bambaşka açıklamalara işaret ediyor demektir. 

       Canlılar, sadece yaşamlarını devam ettirmek için bile muazzam bir enerjiye ihtiyaç duyar. Yediklerimiz, bütün canlı hücrelere güç veren ATP isimli bir yakıta dönüştürülür. Bu yakıt, gün içinde sürekli geri dönüşüme uğrar. İnsanlarda bu miktar günde ortalama 70-100 kg civarındadır. Bu yüksek miktardaki yakıt, enzimler tarafından oluşturulur. Enzimler, milyonlarca yıl süren evrim sürecinde, tepkimelerle ortaya çıkan kullanılabilir enerjiyi son damlasına kadar değerlendirmeye uyarlanmış olan biyolojik katalizörlerdir.

       İlk canlılara güç vermiş olan enzimler, büyük ihtimalle şimdikiler kadar etkili değildi. Dolayısıyla ilk hücreler, büyüyüp bölünebilmek için çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyordu; muhtemelen de modern hücrelerin yaklaşık binlerce veya milyonlarca katı kadar. Bu durum, evrenin geri kalanında da aynı şekilde geçerli olmalıdır. Bu muazzam enerji ihtiyacı, yaşamın kökenine dair hipotezlerde genellikle göz ardı ediliyor. Dünya’daki bu ilk enerji kaynağı ne olabilir? Yıldırımlar veya ultraviyole radyasyonu gibi eski açıklamalar yeterli değil. Şu anda yaşayan hiçbir canlının enerjisini bunlardan elde etmediği gerçeği bir yana; eğer geçmişte böyle olduysa bile, bu enerjiyi belli bir yerde toplayacak bir yapı da bulunmuyordu. İlk canlılar gidip de kendilerine enerji kaynağı aramış olamayacağına göre, enerjinin bol bulunduğu bir yerden bu açığı gidermiş olmalıdırlar. 

       Bugünkü canlılığın büyük bir kısmı, enerjisini Güneş’ten sağlıyor. Fakat bildiğimiz gibi fotosentez, karmaşık bir süreçtir. Dolayısıyla ilk canlılara enerji sağlamış olan başka bir kaynak olmalı. Peki bu kaynak ne olabilir? Yaşamın tarihini, basit hücrelerin genomlarını karşılaştırmak suretiyle yeniden yaratmak bazı sıkıntıları da beraberinde getirir. Yine de bu çalışmaların hepsinin sonucu, aynı noktaya işaret eder: Öyle görünüyor ki ilk hücreler, enerji ve karbonlarını, hidrojen (H2) ve karbondioksit (CO2) gazlarından elde ediyordu. H2 ile CO2’in tepkimesi, doğrudan organik moleküller üretir ve enerji salar. Bu önemli bir nokta, çünkü bu basit moleküllerin oluşması da yeterli değil. Basit moleküllerin bir araya gelerek, yaşamın yapı taşları olan zincirleri de oluşturmaları gerekir, ki bu da çok daha fazla enerji gerektiren bir süreçtir. 

       İlk canlıların enerjiyi nereden elde ettikleriyle ilgili elimizdeki bir diğer ipucu da, bildiğimiz bütün canlılarda bulunan bir enerji üretim mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın keşfi bile o kadar beklenmedik bir şeydi ki, nihayet 1961 yılında İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell tarafından ortaya atılana kadar 20 yıl boyunca ateşli tartışmalara yol açmıştı. 

    Evrensel Kuvvet Alanı    

       Mitchell, hücrelerin enerjisinin kimyasal tepkimelerden değil, bir tür elektrikten; hücre zarındaki protonlar (elektrik yüklü hidrojen çekirdeği) arasındaki konsantrasyon (derişim) farkından sağlanıyor olabileceğini önerdi. Protonlar artı yüklü olduğu için aralarındaki derişim farkı, hücre zarının iki bölgesi arasında yaklaşık 150 millivolt’luk bir elektrik gerilimi yaratır. İlk etapta kulağa az gelen bu miktarın, 1 milimetrenin 5 milyonda biri kadar bir mesafe için geçerli olduğunu unutmayın. Bundan daha büyük mesafelerde meydana gelen alan kuvveti gerçekten de muazzamdır. Örneğin, 1 metrede yaklaşık 30 milyon volt oluşur, ve bu da bir yıldırımın enerjisine eşdeğerdir. 
       Mitchell, elektrik üreten bu güce “proton motive güç” ismini taktı. Bu isim, Yıldız Savaşları filmindeki bir terime benziyor olsa da, aslında hiç de isabetsiz bir tanım değildir. Temelde bütün hücreler, Dünya’daki canlılık için genetik kod kadar evrensel olan bir kuvvet alanı tarafından enerji sağlar. Bu muazzam elektrik gerilimi, doğrudan organlara aktarılabilir ve örneğin bakteri kamçısının hareketini sağlayabilir; veya işlenerek, enerjice zengin bir yakıt olan ATP (Adenozin trifosfat)’a dönüştürülebilir. 
       Fakat bu kuvvet alanının üretimi ve aktarımı çok karmaşık bir işlemdir. ATP’yi yapan enzim, protonların içeri doğru akmasıyla enerjilendirilen bir döner motordur. Zar gerilimini üretmeye yarayan bir diğer protein (NADH dehidrogenaz) ise, buharlı bir motora benzer. Protonları dışarı atmaya yarayan bir pistonu vardır. Bu iki olağanüstü nanoskopik makine, çok uzun bir doğal seçilim sürecinin ürünü olmalıdır. (ATP sentezi ile ilgili video – İngilizce) Dolayısıyla ilk yaşam için gerekli enerjiyi sağlamış olamazlar. Bu da bizi çözülmesi zor bir soruya getirir:

    Yaşam, enerjiyi adeta içer ve ilkel hücreler bundan daha fazlasına ihtiyaç duymuş olmalıdır. Bu yüksek enerji miktarları, büyük ihtimalle bir proton gradyanından (=protonun elektrik kuvvetinden diyebiliriz) köken almıştır. Çünkü bu mekanizmanın evrenselliği, onun önceden evrilmiş olmasını gerektirir. Peki ama ilkel canlılar, bugün böylesine karmaşık bir düzenek gerektiren bir işlemi nasıl gerçekleştirmiş olabilir? Böyle yüksek miktarlarda enerjiyi elde etmenin çok basit bir yolu vardır. Dahası bu yol, yaşamın ortaya çıkşının sandığımızdan da kolay olabileceğini gösterir.

       Benim tercih ettiğim cevap, şu anda NASA’nın Jet Yakıtı Laboratuvarı’nda görevli olup, onun öncesinde okyanus tabanındaki hidrotermal bacalar üzerinde çalışmış olan jeolog Michael Russell’ın, 20 yıl önce önerdiği ile aynı. “Deniz altı bacaları” dendiğinde birçok insanın aklına, tütmekten kararmış ve dev tüp solucanlarıyla çevrili körükler geliyor. Oysa Russell’ın kafasındaki imge çok daha mütevazi bir şeydi: Alkalen hidrotermal bacalar. Bunlar volkanik değildir ve tütmezler de. Dünya’nın manto tabakasındaki elektronca yoğun kayaların içerisine (örneğin; demir-magnezyum mineral olivini), deniz suyunun süzülmesiyle oluşurlar. 

     

        Olivin ve su etkileşime girerek, serpantinit oluşmasına neden olur (serpantinleşme). Bu işlem, kayayı genleştirip çatlatarak daha fazla suyun içeri girmesine ve dolayısıyla tepkimenin devam etmesine yol açar. Serpantinleşme, hidrojence zengin, alkalen (yani protonca fakir) sıvılar meydana getirir. Bundan açığa çıkan ısı ise, bu sıvıların deniz tabanına geri püskürtülmesini sağlar. Bu sıvılar, daha soğuk olan deniz suyu ile karşılaştıklarında, mineraller çökmeye başlar ve 60 metre yüksekliğe çıkabilen bacalar oluşur. Böylesi bacalar, Russell’ın da fark ettiği gibi yaşamın oluşması için gereken her şeyi sağlar; ve hatta 4 milyar yıl önce sağlamıştır da. 

       Dünya’nın ilkel koşullarında oksijen yok denecek kadar azdı, dolayısıyla okyanuslarda bol miktarda çözünmüş halde demir bulunuyordu. Büyük olasılıkla bugün olandan çok daha fazla miktarda da CO2 bulunuyordu, yani denizler hafif asidikti (=çok fazla proton barındırıyordu). Böyle bir ortamda neler olacağını bir düşünün. Gözenekli bacaların içerisinde, incecik mineral duvarlarla çevrili ve birbirilerine bağlı olan ufak, hücremsi boşluklar vardır. Günümüzde, CO2‘i organik moleküllere dönüştürürken hücrelerin kullandığı katalizörlerin aynıları, bu duvarların yapısında bulunur; -çeşitli demir, nikel ve molibden sülfürleri gibi. 

       Hidrojence zengin sıvılar, katalitik mikro-gözeneklerden meydana gelen bu labirentten süzülerek geçer. Normalde CO2 ile H2’in tepkimeye girmesini sağlamak zordur: CO2‘i yakalayıp hapsederek küresel ısınmayı durdurma çabalarında karşılaşılan sorun da tam olarak budur. Yani sadece katalizörlerin varlığı yeterli olmayabilir. Fakat canlı hücreler, karbon yakalamak için sadece katalizörleri değil, bu tepkimeyi başlatmak için de proton gradiyanları kullanır. Bir bacanın alkalen sıvıları ile asidik suyu arasında da doğal bir proton gradiyanı mevcuttur. Bu doğal proton motive güç , organik moleküllerin oluşumunu tetiklemiş olabilir mi? Bundan tam anlamıyla emin olmak için henüz çok erken. Ben de tam olarak bu soru üzerine çalışıyorum ve önümüzde heyecan verici gelişmeler yaşanabilir. Ama şimdilik cevabın “evet” olduğunu varsayarak tahminlerde bulunmakla yetinelim. Bu neyi çözer? Çok şeyi çözer. CO2 ile H2 arasındaki tepkimeye engel olan şey ortadan kalktı mı, tepkime hızla yayılacaktır. Dahası, H2 ve CO2‘in, canlılarda bulunan hücreleri (amino aistler, lipidler, şekerler ve nükleobazlar) oluşturmak üzere alkalen hidrotermal bacalardaki koşullar altında birleşmesi, gerçekten de enerji salan bir süreçtir. 
       Bu da demek oluyor ki, yaşamın ortaya çıkışı termodinamiğin 2. yasasıyla çelişmediği gibi bizzat bu yasaya tabidir. Gezegen çapındaki bir dengesizliğin kaçınılmaz sonucudur. Elektronca zengin kayalar, elektronca fakir ve asidik olan okyanuslardan, baca sistemleri tarafından delinen ince bir kabukla ayrılmış olur. Baca sistemleri, bu elektrokimyasal itici gücü hücremsi sistemlere yöneltir. Bütün gezegenin koca bir pil olduğunu düşünebiliriz; hücre ise, aynı ilkelerle oluşan minik bir pildir.

       Doldurulması gereken boşluklar olduğunu kabul ediyorum; organik moleküller üreten bir elektrokimyasal reaktör ile yaşayan ve nefes alan bir hücrenin oluşumu arasında pek çok aşama vardır. Ama resmin tamamını bir an için hayal edin. Yaşamın kökeni için çok kısa bir alışveriş listesi yeterlidir: Kaya, su ve CO2.

       Su ve olivin, evrende en çok bulunan maddelerden ikisidir. Güneş Sistemi’ndeki birçok gezegenin atmosferinde bol miktarda CO2 bulunur, dolayısıyla onun da evrende yaygın bir madde olduğunu söyleyebiliriz. Serpetinleşme kendiliğinden olabilen bir tepkimedir ve herhangi bir ıslak ve kayalık gezegende meydana gelebilir. Bu açıdan baktığımızda evrenin, basit hücrelerle kaynıyor olması gerekir- şartlar uygun olduğunda yaşamın ortaya çıkması gerçekten de kaçınılmaz olabilir. Yani Dünya’daki yaşamın, şartlar uygun hale geldiği anda başlamış olması hiç de şaşırtıcı değildir. 

       Peki sonra neler olur? Basit canlılık bir kere ortaya çıktıktan sonra, koşullar müsaitse kademeli bir şekilde daha karmaşık formlara evrilir. Ama Dünya’da böyle olmamıştır. Basit hücrelerin ortaya çıkışıyla onların karmaşık formlara dönüşümü arasında, gezegenin toplam ömrünün neredeyse yarısı kadar süren bir gecikme yaşanmıştır. Dahası, 4 milyarlık evrim sürecinde basit hücreler, sadece bir kez karmaşık yapılara dönüşmüştür. Bu, oldukça şaşırtıcı bir durum. 

       Eğer basit hücreler milyarlarca yıl içerisinde daha karmaşık hücrelere evrildiyse, birçok geçiş hücresi var olmuş ve bazıları da hala yaşıyor olmalıydı. Bunun yerine, arada büyük bir boşluk vardır. Bir yanda hem genom hem de hücre hacmi bakımından küçük olan bakteriler var: bunlar doğal seçilime uygun bir düzende olup, hücreler diyarında adeta birer savaş uçağı gibidir. Diğer yanda da büyük ve hantal ökaryot hücreler var: bunlar da savaş uçağından çok uçak gemilerine benzetilebilir. Tipik bir tek hücreli ökaryot hücre, bir bakteriden 15.000 kat daha büyüktür ve genomu da bu oranla uyumludur.

     Büyük bölünme    

       Dünya’daki bütün karmaşık canlılar, yani hayvanlar, bitkiler, mantarlar..vb ökaryottur ve aynı atadan evrilmiştir. Dolayısıyla ökaryotların atasını oluşturacak olan tek seferlik bir olay gerçekleşmemiş olsaydı, balıklar, dinozorlar, bitkiler ve insansı maymunlar da var olamayacaktı. Basit hücreler, karmaşık hücrelere evrilecek hücre mimarisine sahip değildir. 

       Peki neden? Bu konuyu yakın zamanda, dünyanın önde gelen hücre biyologlarından biri olan Düsseldorf Üniversitesi’nden Bill Martin ile birlikte araştırdım. Çeşitli hücrelerin metabolik hızları ve genom büyüklüklerini ölçerek, basit hücrelerin büyürken ne kadar enerjiye gereksinim duyacaklarını hesapladık (Nature, C. 467, S. 929). Çalışmanın sonunda, büyümenin, hücreye olağanüstü bir enerji bedeli yarattığını gördük. Bir bakteriyi ökaryot hücre büyüklüğüne getirmeye kalktığımızda, kendisine eşdeğer bir ökaryota kıyasla bu bakterinin her geni başına düşen enerji miktarı, onlarca-yüzlerce kat azalıyordu. Bir hücrenin, içerdiği her gen için yüksek miktarda enerjiye ihtiyacı vardır çünkü genin protein üretmesi, yoğun enerji gerektiren bir işlemdir. Bir hücrenin enerjisinin çoğu protein üretiminde harcanır.   

       Bakterinin büyümekle bir şey kazanmayacağı fikri, birçok karmaşık hücreden daha büyük olan birtakım dev bakterilerin (örneğin Epulopiscium) varlığı nedeniyle ilk bakışta çelişkili gelebilir. Epulopiscium, cerrahbalığının bağırsaklarında yaşar, fakat genomunun yaklaşık 200.000 kopyasına sahiptir. Bütün bu kopya genomların varlığında toplam DNA miktarı da fazla olduğu halde, Epulopiscium’un herhangi bir geninin kopyasına düşen enerji miktarı, normal bir bakterininkiyle aynıdır. Bunlar dev hücreler olarak değil de, daha ziyade hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşan bir hücre topluluğu olarak düşünülmelidir. 

       O halde, büyük bakterilerin neden bu kadar fazla genom kopyasına ihtiyacı vardır? Hücrelerin, zarları boyunca oluşan kuvvet alanından enerji sağladıklarını ve bu zar geriliminin bir yıldırımınkine eşdeğer olduğunu hatırlayın. Hücreler, kendilerini tahlikeye atma pahasına hata mı yapıyor? Ne de olsa zar geriliminin kontrolünü kaybettikleri anda ölebilirler. 20 yıl önce biyokimyacı John Allen, genomların, protein üretimini düzenlemek suretiyle hücrenin zar gerilimini kontrol altında tuttuklarını ve bu anlamda hücre için vazgeçilmez olduklarını önerdi. Bu genomlar, yerel değişimlere süratle müdahale edebilmek için zarın yakınlarında bulunmak zorundadır. Allen ve konuyla ilgilenenen diğer bilim insanları, bu açıklamanın ökaryotlar için geçerli olduğunu gösteren birçok kanıt elde etti; aynı şeyin basit hücreler için de geçerli olduğunu düşünmemiz için gayet tutarlı nedenlerimiz var. 

     

    Şekil: Prokaryot hücre yapısı

        O halde basit hücrelerin karşı karşıya kaldığı sorun şu: Daha büyük ve karmaşık hale gelebilmek için daha fazla enerji üretmeleri gerekiyor. Bunu yapmalarının tek yolu, zarın enerji üretimine yarayan alanlarını genişletmek. Fakat zar alanı genişledikçe, oluşan gerilimi kontrol altında tutabilmek için de genomlarının tamamının kopyalarını üretmek zorundalar; ki bu da gen kopyası başına düşen enerjiyi hiç de artırmayacak. Diğer bir değişle, basit hücrelerin gen sayısı arttıkça, onlardan elde edecekleri kazanım da azalıyor. Ve işe yaramayan genlerden oluşan bir genom hiç de avantajlı bir şey değil. Bakteri için bu durum, daha karmaşık hale gelmek adına ciddi bir engeldir; çünkü bir balığın veya ağacın yapımı, bakterinin sahip olduğundan çok daha fazla gen gerektirir. 

       Peki ökaryotlar bu sorunu nasıl çözmüş: Mitokondri geliştirerek. 

    Şekil: Mitokondri 

       Yaklaşık 2 milyar yıl önce basit bir hücre bir şekilde, bir diğer basit hücrenin içine girdi. İçine girdiği konak hücrenin kimliği hakkında çok kesin bilgiye sahip değiliz, ama içerisinde bölünmeye başlayan bir bakterinin var olduğunu biliyoruz. ‘Hücre içinde hücre’den oluşan bu yapılar, birbirileriyle rekabet halindeydi. Enerji üretme kapasitesini kaybetmeden daha hızlı çoğalmayı başaranların sayısı, sonraki nesillerde artıyordu (doğal seçilim).
       Nesiller geçtikçe bu endosimbiyotik bakteriler, hem ATP yapımı için gerekli zara, hem de zar gerilimini kontrol altında tutabilecek bir genoma sahip olan küçük güç jeneratörlerine evrildi. Bu süreçte, bakteri hücresindeki bütün gereksiz unsurlar ortadan kalktı. İlkel mitokondri 3000 genlik bir genoma sahipken, günümüzde bu genlerden geriye yaklaşık 40 tanesi kalmıştır. Konak hücrede ise durum farklıydı. Mitokondriyal genom küçüldükçe, konak gen kopyası başına düşen enerji arttı ve böylece onun genomu büyümeye fırsat bulmuş oldu. Filolarca mitokondrinin ürettiği ATP sayesinde konak hücre, DNA’sını biriktirmeye ve hacmen büyümeye fırsat buldu. Mitokondrileri, hücre çekirdeğinde DNA taşıyan helikopter filoları olarak düşünebilirsiniz. Mitokondriyal genomlar, kendi gereksiz DNA’larından kurtuldukça, hafifleyerek daha da ağır yükler taşıyabilir hale geldiler. Böylece çekirdek genomunun büyümesi mümkün oldu.

    Bu dev genomlar, karmaşık yaşamın evrilmesine yol açan ham maddeyi sağladı. Yani mitokondri, karmaşıklığı yaratmadı, onun olmasına izin verdi. Enerji sorununun nasıl çözümlendiğine ilişkin bundan daha uygun bir açıklama bulmak zor; ve bunun Dünya’da sadece bir kez gerçekleştiğini de biliyoruz çünkü bütün ökaryotlar tek bir ortak atadan evrilmiştir. 

    Hilkat garibesi 

       Bu durumda karmaşık yaşamın ortaya çıkışı, tesadüfen oluşan tek bir olaya dayanıyor: bir hücrenin bir diğerinin içine kaçmasına. Bu tür ilişkiler karmaşık hücrelerde yaygın olabilir, fakat basit hücrelerde olağanüstü nadirdir. Sonuç da kesindir: bu yakın ortaklar, torunları ortaya çıkana kadar birlikte pek çok adaptasyon geçirmiştir. 

       Bu veriler, zeka sahibi uzaylıları bulma olasılığımızı pek de artırmıyor. Basitten karmaşığa doğru ilerleyen kaçınılmaz bir evrimsel yol olmadığını gösteriyor. Milyarlarca yıl boyunca çok sayıdaki bakteri popülasyonunda işleyen sonsuz doğal seçilim, hiçbir zaman karmaşıklığa yol açmayabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse bakteriler, bunun için gerekli yapıya sahip değildir. Kendi yaşamları için enerji bakımından sınırlı değildirler; sorunu ancak, hacimlerinin artması ve genomlarının büyümesi için gereken unsurları incelediğimizde görebiliriz. Bakterilerin, enerji arazisindeki derin bir vadide bulunduklarını ve oradan çıkamadıklarını ancak o zaman anlayabiliriz.

       O halde yaşamın olasılığı nedir? Evrende basit hücrelerin yaygın olarak var olmaması şaşırtıcı olurdu. Basit hücreler, her yerde fazlaca bulunan maddelerden yapılır (su, kaya ve CO2) ve termodinamik olarak var olmaları da kaçınılmazdır. Dünya’nın erken dönemlerinde ortaya çıkmış olmaları, istatistiksel olarak tuhaf olmadığı gibi, aksine tam da beklediğimiz şeydir.

       Drake denkleminin iyimser varsayımına göre, yaşamın ortaya çıktığı gezegenlerdeki canlıların zeka sahibi olma olasılığı %1’dir. Ama eğer ben haklıysam, karmaşık canlıların var olma olasılığı hiç de o kadar yüksek değil. Bizim gezegenimizde, 4 milyar yılda sadece bir kez meydana gelen bir tesadüf sonucunda oluştu, yani gayet ender bir olay gerçekleşti. Evrenin başka bir yerinde de buna benzer bir “tuhaflık” olabilir elbette. Karmaşıklığa giden yoldaki enerji engelini başka türlü kırmak mümkün görünmüyor.

       Bu şekilde mantık yürüttüğümüzde, Dünya benzeri gezegenlerin yaşam barındırıyor olması bir ihtimal dahilinde olsa da, bunların karmaşık hücrelere evrilmesi oldukça zor görünüyor. Dolayısıyla Mars’ta basit hücrelerin evrildiğini keşfetsek bile, bu bize, evrenin diğer yerlerindeki hayvan yoğunluğu hakkında fazla bir veri sunmayacaktır.

       Bütün bunlar, uzaylılara dair herhangi bir iz bulamadığımızı açıklamaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, ortaya atılmış olan başka olasılıklar da belki geçerlidir; diğer gezegenlerdeki yaşamın, gama ışın patlaması gibi birtakım yıkıcı olaylar nedeniyle zeka sahibi uzaylıların evrilmesine fırsat kalmadan yok olmuş olabileceği ihtimali gibi. Böyle bir şey olduysa, galaksimizdeki zeka sahibi uzaylıların sayısı gerçekten de az demektir. Ama belki de bazıları, çok yakın komşularımız olarak yaşıyordur.   

       Eğer birgün onlarla gerçekten tanışırsak, bahse gireceğim tek bir şey var: Onların da mitokondrileri olacaktır.

     

    Makale kaynağı: Lane N., Life: is it inevitable or just a fluke?, New Scientist, 2012.

    Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • 1. ATHEOS Sempozyumu

       Evrenimizin, gezegenimizin ve canlılığın nasıl oluştuğunu ve evrildiğini konu alan “Adım Adım Varoluş” başlıklı 1. ATHEOS Sempozyumu 18-19 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleşti. Benim de üyesi olduğum ve 2 Mayıs 2014 tarihinde Ateistler Derneği (Ate-Der) ismiyle resmi statü kazanan derneğimizin düzenlediği ilk sempozyum olması nedeniyle de heyecan verici bulduğum bu etkinlikle ilgili her türlü bilgiye ve yüklendiği zaman tüm sunumların videolarına buradan ulaşabilirsiniz. Aşağıda etkinliğin kısa bir özetini bulabilirsiniz. 

       Sempozyumun amacı Evren’in, Dünya’nın ve canlılığın oluşumunu ve evrimini, sempozyum ismine de uygun şekilde “adım adım”, bilimsel verilerden yola çıkarak, bu konulara yönelik bilimsel bilgi açığını gidererek açıklamaktı. Alanlarında yetkin akademisyenler, yaklaşık 200 kişinin katılımıyla gerçekleşen etkinlikte, iki gün boyunca değerli sunumlarıyla dinleyicileri bilgilendirdi, her sunumun sonunda yapılan soru/cevap bölümlerinde de katılımcıların sorularını yanıtladı. Sempozyum, Ateistler Derneği/Ankara sorumlusu Taner Beyter’in kısa tanıtım konuşmasıyla başladı. Ardından ben, sempozyumun moderatörlük görevini üstlenen kişi olarak kısa bir konuşma yaptım.

       Etkinliğin açılış konuşması ise Prof. Dr. Örsan Kunter Öymen tarafından gerçekleştirildi. Sayın Öymen felsefi ateizm görüşünün, Evren’in ve insanın oluşumunu açıklayacak bilimsel bilgilerle geçerlilik kazanacağını belirtti. Prof. Öymen bu bilince sahip olarak çalışmanın ve çalışanlara destek vermenin önemini vurguladı; bu bağlamda Ateistler Derneği’ni cesaretinden ve emeklerinden dolayı kutladı. 

    1. GÜN:

    “Evren’in Oluşumu” başlıklı konuşmasıyla sempozyumun ilk sunumunu yapan Doç. Dr. Kerem Cankoçak, Evren’in ve her şeyin varoluşunun kaynağı olan Büyük Patlama (Big Bang) kuramını anlattı. Evren’in tamamen fizik yasalarına göre işlediğini ve bunun için hiçbir doğaüstü güce ihtiyaç duyulmadığını özellikle vurgulayarak, “ince ayar” argümanının geçersizliğini açıkladı.

    İsmine uygun şekilde “adım adım” ilerleyen etkinlik programını, Prof. Dr. Hakan Yiğitbaşıoğlu’nun “Dünya’nın Oluşumu” başlıklı sunumu takip etti.  Sayın Yiğitbaşıoğlu, gezegenimizin 4,54 milyar yıl önce ilk oluştuğu günden bugüne kadar geçirdiği jeolojik devirleri özetledi. Sayın hocamızın, kıtaların 1,5 milyar yıl sonra birleşip tek kıta halini alacağını belirtmesi de dinleyicilerin oldukça ilgisini çekti.

    Prof. Dr. Mahinur Akkaya “Canlıların Oluşumu” başlıklı ilk sunumunda, gezegenimizdeki yaşamın nasıl oluştuğuna ilişkin Abiyogenez kuramını ve abiyogenez hipotezlerini yalın bir dille anlattı. Abiyogenez kuramının, organik kimyanın çalışma alanı olduğunu ve evrim kuramıyla karıştırılmaması gerektiğini özellikle vurguladı. “Bilimsel teori” kavramına da değinen sayın Akkaya, bilimin nasıl işlediği konusunda önemli bilgiler verdi. 

    Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy “Biyolojik Evrim ve Nedensellik” başlıklı sunumunda, evrimin nihai bir amacının ve belli bir yöneliminin olmadığını, canlılar dünyasından verdiği örneklerle anlattı. Doğal seçilimi, evrim mekanizmalarını ve evrimin genetik temellerini anlaşılır bir şekilde açıkladı.

    3 Kasım 2014’te kaybettiğimiz değerli bilim insanımız Prof. Dr. Ayhan Ersoy “Primatların Evrimi” başlıklı ilk sunumunda, kendi uzmanlık alanı olan fosillerden yola çıkarak çeşitli primat örnekleri verdi. İnsan ve şempanze türlerinin, paylaştıkları son ortak atadan 6 milyon yıl önce ayrıldığını vurgulayarak, evrim kuramının yanlış anlaşılmasındaki en önemli hatalı bilgilerden biri olan “maymundan gelme” konusuna değindi. Sayın Ersoy’un sunumu, sayın Özsoy ve sayın Akkaya’nın da katılımlarıyla interaktif bir bilgi paylaşımına dönüştü.

    Prof. Dr. Örsan Öymen “Tanrı Neden ‘Neden’ Olamaz” başlıklı sunumuyla David Hume’un felsefesi çerçevesinde bir dünya görüşünü bizlerle paylaştı. Hume’un hayatı, düşüncelerinin gelişimi, felsefesinin sistematiği ve son olarak Tanrı fikrinin neden pek mümkün olamayacağı üzerinde duran Sayın Öymen, agnostisizm üzerine de bilgi edinmemezi sağladı. Sunumun sonlarında ise Sayın Öymen ile Akkaya arasında bilim ve felsefe ilişkisi üzerine hararetli ama keyifli bir tartışma yaşandı. Sayın Öymen ayrıca, yeni bir “teoloji” kavramının gerekliliği üzerinde durdu; özünde Tanrı kavramını temel alan teolojinin, eğer mutlaka var olacaksa, ateizm vb görüşleri de kapsaması gerektiğini, ancak o zaman gerçek bir düşün dalı olabileceğini belirtti.

    2. GÜN:

    Sempozyumun ikinci gününde “Kuantum ve Bilim İstismarı” isimli sunumuyla dinleyicilere seslenen Sayın Cankoçak, kuantum fiziği hakkında bilgi vererek, günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sahte bilim tuzaklarına ve kuantum kelimesinin buna nasıl alet edildiğine değindi.

     Prof. Dr. Hakan Yiğitbaşıoğlu “Dünya’nın Yaşı ve Yaşlandırma Yöntemleri” isimli ikinci sunumunda, jeolojide kullanılan tarihlendirme (yaşlandırma) yöntemlerini anlatarak, Dünya’nın ve çeşitli kalıntıların yaşlarını nasıl belirleyebildiğimizi anlattı. Yaratılışçı argümanlarda sıkça kullanılan Karbon tarihleme yöntemi gibi tekniklerin ayrıntılarına değindi. Ayrıca Hz. İsa’ya ait olduğu iddia edilen Torino Kefeni’nin C14 izotopu takibiyle 14.YY’a tarihlendirildiğini ekledi. 

     Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy “Biyoloji Açısından Rastlantısallık” isimli ikinci sunumunda, yaratılışçı argümanlarda kullanılan “tesadüf” kavramına değinerek, bu kelimenin bağlamı dışında kullanılmak suretiyle evrim karşıtlığına nasıl alet edildiğinin, bilimin nasıl çarpıtıldığının üzerinde durdu. Konuşmasının ikinci bölümünde ise biyolojinin temeli olan evrim olgusunun ülkemizdeki tarihsel gelişiminden bahsetti. Osmanlı’nın sonlarında ve Cumhuriyet’in erken dönemlerinde Milli Eğitim Bakanlığı eliyle basılan kitapları dinleyicilerle paylaşarak, evrim ve bilim eğitiminin ülkemizde zamanla gitgide kötüleşen grafiğine dikkat çekti.

    Prof Dr. Ayhan Ersoy “Modern İnsan Homo sapiens‘in Evrimi” başlıklı ikinci sunumunda, insanın genetik açıdan kendi içinde oldukça homojen bir tür olduğunu vurgulamak suretiyle, ırkçılık temelli savların bilimsel olarak geçersiz olduğunu belirtti. Çeşitli hominid fosillerinden oluşan görsellerle, insanın evrim sürecini, diğer hominid türleriyle olan benzerlik ve farklılıklarını açıkladı.

    Prof. Dr. Mahinur Akkaya “Evrim Karşıtlığının Nedenleri” başlıklı ikinci sunumunda, ülkemizde ve dünyada gözlenen bilim (bu bağlamda evrim) düşmanlığına, bu konudaki bilgi eksikliğine ve bunların sebeplerine değindi. Evrim kuramının ekonomik ve kültürel olarak gelişmiş toplumlarda yüksek oranda benimsenmesinin üzerinde durdu. Din ile ahlak ilişkisine, başka bir deyişle ikisi arasındaki ters orantıya da değinen Akkaya, konuyu güncel hayattan verdiği toplumsal deney örnekleriyle pekiştirdi.

    Doç. Dr. Hasan Aydın “Evrim Karşıtlığının Felsefi Temelleri” başlıklı sunumunda felsefenin bilime nasıl katkı sunabileceğini açıklayarak ve rasyonel düşüncenin önemini vurgulayarak konuşmasına başladı. Sayın Aydın, düşünce tarihindeki en büyük mücadelenin iki temel yaklaşım arasında olduğunu belirtti: Mutlak hakikati savunan dogmatik düşünce ve yaşamın dinamizmini temel alan değişimci düşünce. “Hakikatı bulduğunu iddia edenlerden kaçınılması gerektiğini” vurgulayan sayın Aydın, doğal dünyadan elde edilen verilerle her geçen gün gelişen ve yenilenen bilimin, bu bağlamda neden daima tutarlı olacağını belirtti. Türkiye’de oldukça geç başlayan aydınlanma mücadelesinin günümüzde kritik bir noktaya geldiğini ve bilimsel düşüncenin topluma aktarılmasının her zamankinden daha önemli olduğunu belirtti. Birleştirici ve hümanist bir açılımla sempozyumun son konuşmasını yapan Sayın Aydın, Atheos Sempozyumu’nun “felsefeyle başlayıp felsefeyle sonlanmasından” duyduğu memnuniyeti dile getirerek, seküler bakış açısının bu mücadeleye çok önemli bir katkıda bulunduğunu ifade etti.

       Kısacası iki gün boyunca varoluş hikayemizi anlamaya çalıştık; dinledik, soru sorduk, sorguladık. Bu arada “sorgulamanın önemini” de bir kez daha kavramış olduk. Etkinlik sonunda yapılan anketlerden de elde edilen bilgilerle, ileride gelenekselleşmesini umduğum bu ve benzeri etkinliklerin devamını görmek hepimizi mutlu edecektir. Dolayısıyla tamamen gönüllüler üzerinden yürüyen böylesi etkinliklerin gerçekleşebilmesi için hem Ateistler Derneği’ne hem de tüm bilim savaşçılarına destekleriniz beklenmektedir.

  • Beyinde bir “Tanrı noktası” yok

       Bu makaleyi konu alan haber, çeşitli yerli popüler bilim sitelerinde ve neredeyse bütün yerli haber kaynaklarında büyük bir çevirisi hatasıyla yayınlandı. İlgili haberlerde “Beyindeki Tanrı noktası maneviyatı artırıyor, Tanrı noktası bulundu!” şeklinde çevrilmişti. Bu yazının sonunda, çevirilerin yapılmış olduğu orijinal yazı kaynağı ve referans alınan makale verilmiştir. Dileyenler içeriği kontrol edebilir. Özetle aşağıda okuyacağınız çeviri bana aittir ve doğru çevirisi de budur. Söz konusu haber kaynaklarının da, ilgili habere ait bu çok büyük çeviri hatasını en kısa zamanda düzeltmelerini umuyorum.

       Bilim insanları bir süredir beyinde dini inançlardan sorumlu bir “Tanrı noktası” olabileceği üzerinde durmaktaydı. Yapılan yeni bir çalışma, bu varsayımsal “Tanrı noktası”nı aramaktansa, bireyin öz-yöneliminin nörofizyolojik sebeplerine odaklanmanın daha faydalı olacağını öneriyor. Missouri Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, dini inancın karmaşık bir fenomen olduğunu ve dini deneyimlerin çeşitli özelliklerinden beynin birçok farklı bölgesinin sorumlu olduğunu gösteren çalışmalarını tamamladılar. Ruhsal anlamda öz benliği aşma deneyiminin, beynin sağ parietal lobundaki etkinlik azalmasıyla bağlantılı olduğunu öne süren bir diğer güncel çalışmayı da göz önünde bulunduran Minnesota Üni.’deki araştırmacılar, bu çalışmanın bulgularını da doğrulamış oldu. Buna ek olarak, beynin frontal lobundaki etkinlik artışının da dini inançların işleyişinde etkili olduğunu belirlediler.

    ________________________________________ 

       Sağlık Uzmanları Okulu’ndan Prof. Brick Johnstone şöyle konuştu: “İnancın nörofizyolojik temelini bulduk ancak bu, beynin belirli tek bir bölgesiyle sınırlı değil. Dini inançlar, beynin birçok bölgesini kullanan çok daha dinamik bir kavram. Bazı bölgeler daha baskın etkiye sahip, ancak hepsi bir arada çalışarak bireyin dinsel deneyimlerini kolaylaştırıyor.” 

       Yapılan bu en güncel çalışmada Johnstone, beyinlerinin sağ parietal lobunu etkileyen travmatik beyin hasarına sahip olan 20 bireyi inceledi. Sağ parietal lob, sağ kulağın birkaç cm. üzerinde bulunan bir bölgedir. Johnstone bireyleri dini inanç düzeylerine (örneğin mutlak bir güce kendilerini yakın hissetme, yaşamlarının ilahi bir planın bir parçası olduğuna inanma vb.) göre sıralayarak araştırmayı yürüttü. Bu çalışmaların sonunda, sağ parietal loblarında daha fazla hasar olan bireylerin, yüce ve mutlak bir ilahi varlık inancına daha yatkın olduğunu buldu.  

       Johnstone şöyle dedi: “Nörofizyoloji dalında yapılan araştırmalar, beynin sağ bölgelerindeki bozuklukların kişinin kendi varlığına odaklanmasını azalttığını göstermiştir. Bizim çalışmamızın da aynı bölgedeki hasarın, kişinin dini inançlara yatkınlığını artırdığına işaret etmesi; bu inançların, kişinin kendisine odaklanmasındaki azalma ile birlikte seyrettiğini gösteriyor. Bu durum, insanların kendilerinden çok başkalarının esenliğine önem vermelerini öneren birçok kutsal metinde yazılanlarla da uyumludur. Birey, kendi benliğine daha az yöneldiği zaman (ki bu durum, beynin sağ lobundaki etkinliğin azalmasıyla bağlantılıdır), bireysel varlığının ötesine geçip bir Tanrı veya Nirvana ile bağlantılı olma hissine yaklaşır. Bu, daha büyük bir gücün parçası olma hissidir.”

       Johnstone, beynin sağ bölgesinin öz-yönelimle, sol bölgesinin de başkalarıyla kurdukları iletişimle ilişkili olduğunu belirtiyor. Johnstone sadece beyin hasarına sahip kişileri incelemiş olsa da, daha önce sağlıklı beyinlere sahip olan Budist meditasyoncuları ve Fransisken rahibeleri üzerinde yapılan çalışmalar da bu kişilerin beyinlerinin sağ bölgelerinin etkinliğini azaltmayı öğrenebileceğini ve böylece meditasyon ve dua işlemleri sırasında edindikleri dini hazzı artırabildiklerini göstermiştir. Johnstone bunun piyano çalmaya benzediğini söylüyor, yani beyninize bu konuda ne kadar antrenman yaptırırsanız, piyano çalmaya o kadar yatkın olur. Aynı durum ruhani deneyimler için de geçerlidir. 

       Johnstone bütün bunlara ek olarak, bireylerin kiliseye ne sıklıkta gittikleri veya dini programları ne sıklıkta dinledikleri gibi birtakım inanç temelli etkinlikleri ve ibadetleri yerine getirme sıklıklarını da hesaplamıştır. Frontal lobdaki etkinliği ölçerek, bu bölgedeki etkinlik artışı ile bu tür dini etkinliklere iştirak etme düzeyleri arasında belirgin bir bağlantı olduğunu saptamıştır. 

     

    Şekil: Resimdeki nöroradyolojik görüntü, hasarlı bir sağ parietal loba aittir. Beyinlerinde bu tip hasarlar bulunan bireyler, mutlak bir güç veya Tanrı fikrine inanmaya daha meğillidir. 

       Yapılan bu araştırma, dini inançlar hakkında herhangi bir iddiada bulunmazken, beynin farklı ruhani deneyimlere ne şekilde etki ettiğini gösteriyor. Bu, tek tanrılı dinler için Tanrı, Yehova veya Allah, Budistler için Nirvana veya ateistler için evrenle bağlantılı olma düşüncesi olabilir. Prof. Johnstone, bunun kendisi için Led Zeppelin’in müziklerini dinlerken hissettikleriyle eşdeğer olduğunu itiraf ediyor: “Stairway to Heaven dinlerken adeta kayboluyorum.” 

     

       Çeviri ve derleme: felis agnosticus

       Bu yazı, ScienceDaily ve Huffingtonpost sitelerinde yayınlanan yazılardan çevrilerek derlenmiştir.

       Kaynak makale: 

    1. Brick Johnstonea, Angela Bodlinga, Dan Cohenb, Shawn E. Christc & Andrew Wegrzync. Right Parietal Lobe-Related “Selflessness” as the Neuropsychological Basis of Spiritual Transcendence. International Journal of the Psychology of Religion., 2012 DOI:10.1080/10508619.2012.657524
    2. Distinct “God Spot” in the Brain Does Not Exist, MU Researcher Says, University of Missouri News Bureu

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • Yirmi yaş dişleri ve evrim

        “Yirmi yaş dişi çıkmamış, gömülü kalmış, ters çıkmış, ameliyatla alınmış, tam çıkamadığı için çeneye sığmamış, çıkınca diş dizilimi bozulmuş,” gibi cümleleri herkes hayatında bir defa duymuş olsa gerek. Çenelerimiz artık 17-25 yaşlarında çıkan ve üçüncü azı dişi olan yirmi yaş dişlerini barındıracak büyüklükte değil. Bilim insanları, gelecekte 20 yaş dişlerinin tamamen köreleceğini düşünüyor. Atalarımızın otçul bir diyetten hepçil bir diyete geçmesi ve ateşin keşfiyle, esas görevi öğütmek olan azı dişlerimizin işlevi değişmiş; böylece evrim sürecinde beyin hacminin artması ve çenelerin küçülmesiyle yirmi yaş dişi hem körelmiş hem de çeneye sığmamaya başlamıştır. 

  • Yeni Başlayanlar İçin Evren’in Tarihi

    1. Bölüm: 

    Iraksak açı yöntemi, Kepler’in gezegensel hareket yasalarını bulması, Doppler efekti, Helium elementinin keşfi, Hubble ve ışık tayfında kırmızıya kayan galaksiler, evrenin genişlediğini nasıl anladığımız, her yeni gelen bilgiyle evren algımızın nasıl genişlediği vb konulara değiniliyor.  

    2. Bölüm: Yıldızların ve galaksilerin yaşlarını nasıl hesaplayabiliyoruz? Evrenimizin doğum anından 380 milyon yıl sonra, yani atomlar henüz oluşmaktayken fotoğrafı çekilse neye benzerdi? Ve bütün bunların cevabını nasıl bilebiliyoruz? Cevaplar bu bölümde.  Burada da Evren’deki ilk atomların nasıl oluştuğu, evrendeki cisimleri meydana getiren ve bazıları canlılığın da yapıtaşları olan elementlerin nereden geldiği, yıldızların, gezegenlerin ve o gezegenlerden biri olan Dünya’nın nasıl oluştuğu anlatılıyor.

       Videonun yapımcısı olan potholer54‘ın en sonda söylediği gibi: Yakın tarihli ve hayali bir yaratılış hikayesine inanmak istiyorsanız, bilimsel bilginin son 300 yıldaki muazzam gelişiminden mahrum kalmışsınız demektir. Ayrıca bizden önce yaşamış olan 4 binden fazla insan neslini şaşkına çevirecek olan bir şeyden de mahrum kalmışsınız demektir. Onlar Dünyamızın nasıl yaratıldığını o kadar merak ediyordu ki, bunu açıklamak için tanrılar ve ruhlar yaratmak zorunda kalmışlardı. Günün birinde, zamanda yaklaşık 14 milyar yıl geriye bakıp evrenimizin doğum anının fotoğrafını çekecek teknolojiye sahip olacağımızı hayal bile edemezlerdi.” 

       Önemli Not: potholer54’ın daha sonra çektiği ve birkaç düzeltme içeren videoda değindiği konulardan bir tanesi 1. videoda, diğeri de 2. videoda bulunuyor. Bu nedenle ben de çeviriyi bu düzeltmeleri gözeterek yaptım; ilgili kısımları izlerken yanlış çevirdiğim sanılmasın.

    1. videodaki düzeltme: Big Bang (Büyük Patlama) için “patlama” kelimesini kullandığı bir yer var; biliyorsunuz her ne kadar Büyük Patlama desek de aslında olan şey bir “patlama” değildir. Anlatımı kolaylaştırması bakımından patlama kelimesi kullanılır; ama potholer yine de yanlış anlaşılmaları önleme gereği duyarak, bir bilim insanına yakışır şekilde bu düzeltmenin yapılmasını istemişti. (“uzay ve zamanın genişlemesine sebep olan olay” demek yerine “patlama” demek daha kısa oluyor.) 

    2. videodaki düzeltme : Normal yıldız patlamalarında (nova), sadece Demir’e kadar olan elementler üretilir; bunlar atom numarası 9’a kadar olanlar, yani hafif elementlerdir. Daha ağır elementler ancak süpernova patlamalarında oluşur. 

       Serinin diğer bölümleri

        Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    [ I would like to thank potholer54 for making this wonderful scientific series that gives us a chance to take a quick look on how our universe formed, starting from the Big Bang to the evolution on Earth. It is an honour for me to translate and share these videos, so I also thank him for his support in this whole process. ]