Kategori: Bilim

  • Annenin parmak izi bebeğin topuk iziyle aynı mıdır?

     

    Aşağıda hurafe diyarından bir kare görüyorsunuz…   

     

        Bu tür iddialara hemen ‘Allah’ demeden önce bir araştırmak gerekiyor, çünkü yanlış bilgilerle çıkarım yapılan ve ortaya atılan iddianın bilimsel doğruluğunu araştırma gereği bile duymayan bir toplumda yaşıyoruz.

       Birincisi, hastanelerde uygulanan bebeğin topuk izi ile annenin parmak izini alma yöntemi, bebeğin ve annenin ayrı ayrı kimlik teşhisleri için yapılır. Yani resimde iddia edildiği gibi birebir benzeşimle anneyle bebeğin birbirine ait olduğunu kanıtlayan bir durum zaten yoktur. Ayrıca izin el parmağından değil de topuktan alınma sebebi, bebeğin elindeki parmak izlerinin doğumda henüz tam oluşmamış olmasıdır. Özetle, bebekler birbirileriyle karışmasın diye uygulanan rutin bir yöntemdir bu. Bebeğin annesinin kim olduğunu filan bize söylemez. Sadece bebeğin kim olduğunu söyler.

       İkincisi parmak izlerinin sadece birkaç özelliği DNA ile tayin edilir, sonuçta bebeğin DNAsı %50 anneden, %50 babadan gelir. Dolayısıyla anne, çocuk ve babanın (evet baba, sadece anne değil yani resimde yazdığı gibi) parmak izlerinde benzerlik olması kadar doğal bir şey yok. Parmak izlerinin benzerliği 3 kademede derecelendirilir; en düşük benzerlik düzeyi 1’dir ve ebeveynelerle çocuk arasındaki parmak izi benzerliğin derecesi genellikle 1’dir. 

       Diğer yandan birçok farklılıklar da vardır. Bu nedenle zaten bırakın anneninkiyle aynı olmayı, eş yumurta ikizlerinin parmak/topuk izleri bile birbirinin tıpatıp aynısı değildir. Madem Allah’ın çocuklar karışmasın diye annenin parmak iziyle bebeğin topuk izini tıpatıp aynı yarattığı iddia ediliyor; o zaman şunu sormamız gerekir: Eş yumurta ikizlerinin anneleri farklı mı? Yani aynı rahmi, aynı zamanda, aynı süre boyunca paylaşan iki bebeğin bile parmak izleri aynı değilken, bu izlere bakarak annelerinin aynı olduğunu nasıl söyleyeceğiz? Bu resimdeki iddia doğruysa, o zaman ikizlerin farklı anneleri var demektir.

       Özetle, birazcık akıl ve mantık kullanarak bile resimdeki iddianın apaçık bir çarpıtma ve kandırmaca olduğunu anlayabiliriz; ki zaten dünyada birbiriyle tıpatıp aynı parmak izine sahip olan iki insan dahi yoktur. Herkesin parmak izi kendine özgüdür. Çünkü her ne kadar parmak izinin bazı özellikleri DNA ile belirleniyor olsa da büyük bir çoğunluğu, fetusun anne karnındayken (özellikle de 3. ve 4. aylarda) maruz kaldığı basınçlara, bu basınçların gücüne, yönüne ve maruz kalınma sürelerine bağlıdır. Yani bebeğin anne rahmindeki konumuna ve koşullarına bağlıdır. Parmak izleri bazı hayvanlarda da bu şekilde oluşur (örnek; primatlar ve koalalar).

       Bir diğer önemli nokta, parmak izi olmayan bebeklerin varlığıdır (= adermatoglifiya). Bu nadir görülen anomalinin oluşmasında SMARCAD1 geninde meydana gelen bir nokta mutasyonunun etkili olduğu düşünülmektedir. İlgili makale için tıklayın. Genetik sendromlardan biri olan ektodermal displazi hastalıklarının bazıları da parmak izi yokluğuna sebep olabilir.

    Resim: a) Normal bireydeki parmak izi; b) ve c) Adermatoglifiya (parmak izi eksikliği) olan iki birey 

       Kısaca bu tür ‘mucizevi’ görünen şeylere inanmak bazılarına çok kolay ve sevindirici gelse de gerçeklerin aslında hiç de öyle olmadığını öğrenmek için sadece biraz sorgulama ve araştırma hevesi gerekir. Lütfen aslı astarı olmayan bu tür çarpıtma ve kandırmacalara alet olmayınız, inançlarınızı da bu bilgilerin ışığında dürüstçe sorgulayınız.

     

    Kaynaklar: 

     

  • Faydalı mutasyon kavramı ve örnekleri

       Mutasyonlar, canlı çeşitliliğinin en önemli kaynaklarından birisidir. Evrim karşıtlarının sıklıkla öne sürdüğü iddia, bütün mutasyonların zararlı, dolayısıyla da canlıyı deforme eden, geliştirmeyen veya ona herhangi bir faydalı özellik katmayan anomaliler olduklarıdır. Bu iddia her ne kadar bilimsellikten uzak da olsa, kafalardaki soru kabaca anlaşılmaktadır ve bu yazının amacı da o soruya cevap vermektir.

       Öncelikle bütün mutasyonların zararlı olduğuna ilişkin bilgi hatasını düzeltmek gerekiyor: Genlerde meydana gelen mutasyonlar, faydalı, etkisiz veya zararlı olabilir. Örneğin, E. coli bakterilerinde günde yaklaşık 10 milyon, insanda günde yaklaşık 10.000 mutasyon meydana gelmektedir. Çoğu mutasyon zararlı değil, etkisizdir. Nachman ve Crowell, insanlarda nesil başına yaklaşık 175 mutasyondan sadece 3’ünün zararlı olduğunu öngörmüştür. Belirgin etkileri olanların çoğu zararlıdır, ama faydalı olanların oranı da evrim karşıtlarınca öne sürülenden çok daha fazladır. Popülasyona yeni zararlı mutasyonlar eklendikçe; doğal seçilim, mevcut zararlı özellikleri ortadan kaldırır. Değişen bir ortamda faydalı bir mutasyon meydana geldiği zaman, genellikle popülasyonda hızla yayılır (Elena et al. 1996). Bu nedenle zararlı mutasyonlar uzun süre dayanamaz; faydalı mutasyonlar ise çok daha kalıcıdır. 

       Fakat mutasyonlar, canlının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmazlar. Yani bir mutasyonun gerçekleşip gerçekleşmemesi, o mutasyonun organizma için yararlı olup olmamasına bağlı değildir. Ayrıca mutasyonlar başlangıçta zararlı bile olsalar, evrimsel süreçte yarara dönüşebilir ya da bir ortamda zararlıyken, başka bir ortamda yararlı bir durum yaratabilirler.   

       Her mutasyon evrime yol açmaz ve yine her mutasyon evrim için önemli değildir. Örneğin otozomal hücrelerde meydana gelen mutasyonlar (yani bedensel mutasyonlar) sonraki nesillere aktarılmaz, çünkü sadece eşey hücrelerindeki kalıtsal malzeme sonraki nesle aktarılabilir. 

       Bir diğer önemli nokta da şudur: Mutasyonlar evrimde rol oynayan tek mekanizma değildir. Yani evrim, mutasyonlardan ibaret değildir. Ama mutasyonlar, popülasyonlara çeşitlilik ekleyen tek doğal süreçtir. Seçilim ve genetik sürüklenme ise çeşitliliği ortadan kaldırır. Doğal seçilim, çevreyle ilgili bilginin, canlının genomuna; dolayısıyla da canlının kendisine iletilmesini sağlayan süreçtir (Adami et al. 2000). Doğal seçilim, uyarlı olmayan çeşitliliği önleyerek, canlıya çevresiyle ilgili bilgi aktarır ve onun çevresine daha uyumlu hale gelmesini sağlar. Mutasyonlar yeni çeşitlilik yaratmıyor olsaydı, şu anda seçilimin etki edeceği bir çeşitlilik de olmazdı. Yani doğal seçilim zaten, mutasyonların popülasyonlara eklemiş olduğu rastgele çeşitlilik üzerinde oluşur. (Biyologlar bugün mutasyonların, değişimin ana motoru olmayabileceğini biliyor. DNA, genleri açıp-kapatan proteinler tarafından da değiştirilebilir. Bu işleme cis-regülasyonu denir. Bir de epigenetik adı verilen yeni ve dev bir çalışma alanı var. Bu iki kavram Darwin’in, genlerin orada öylece pasif bir şekilde duarak, çevre şartlarına göre değiştikleri yönündeki varsayımını çarpıcı şekilde değiştirir. Çok basitçe ifade etmek gerekirse; biyologlar DNA’nın doğal olarak seçilen özellikleri ilerletebildiğini keşfetmiştir.)

        Bir diğer önemli nokta da mutasyonların rastgele ve rastlantısal olmasıdır. Bu nedenle evrimi sadece mutasyonlardan ibaret sananların, evrimi de şans eseri veya tesadüfen meydana gelen bir süreç şeklinde algılamaları doğaldır. Ancak doğal seçilim, şansın tam tersidir.  Mutasyonların rastlantısallığı ile ilgili okunması gereken kısa bir yazı için tıklayın.

       Burada basit ama bir o kadar da önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Bir mutasyonun “faydalı” olması, mutasyonun gerçekleştiği genin sahibi olan canlı için kullanılan bir kavramdır. Yani o canlıdaki mutasyonun “insana” faydalı olmasından bahsedilmemektedir. Örneğin insan genlerindeki bir mutasyon, eğer insan için faydalıysa, faydalı bir mutasyondur; aynı şekilde, örneğin bir bakteride meydana gelen mutasyon bakterinin yaşamını iyileştiriyorsa, faydalı bir mutasyondur. Bakteride meydana gelen faydalı bir mutasyon bakterinin üremesini kolaylaştırdığı için insana zararlı olabilir, ama bundan dolayı ona zararlı mutasyon denmez. Yani gerçekleştiği canlıya göre fayda-zarar ilişkisi gözetilir. Bu konuda bile kafa karışıklığı ve çarpıtma olabildiği için özellikle belirtmek istedim.

    Bazı faydalı mutasyonlar:

     

    1. CCR5 genindeki mutasyon HIV’den AIDS’e geçişi yavaşlatır ve aynı gende gerçekleşen iki mutasyon, bir kimsenin HIV enfeksiyonuna karşı direncini arttırır

         Bugün, büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını..HIV denilen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık hale gelen bir organizma.

         Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Bu sitede, HIV virüsünün kendisinin geçirdiği evrimle ilgili ayrıca yayınlanmış bir yazı bulacaksınız, ama buradaki konumuz insanda meydana gelen faydalı bir mutasyon olduğu için, virüsün doğasına burda girmeyeceğiz. HIV virüsünün geçirdiği evrimle ilgilenenler buradan detaylı bir yazıya ulaşabilirler.

       Konumuz insandaki bir genin uğradığı mutasyondur. C-C kemokin reseptör5 (CCR5), insanlarda CCR5 geniyle kodlanmış bir proteindir. CCR5, baskın olarak T hücrelerinde, makrofajlarda, dendritik hücrelerde ve mikrogliada etki gösterir. Bu genin insandaki enflamatuar cevapta rol oynadığı düşünülmektedir.

       Bazı popülasyonlar, Delta32 mutasyonunu kazanmıştır ki bu mutasyon CCR5 genindeki genetik bilginin bir kısmının silinmesine sebep olmuştur (32-bp segment silinmesi). Bu mutasyonu taşıyan homozigot bireyler, HIV enfeksiyonuna karşı tamamen ya da kısmen dirençlidir.(yukarda söylediğimiz gibi, homo-heterozigot olmasına göre değişir.)

       HIV, saldıracağı hücrelere girmek için bir ön reseptör olarak çoğunlukla CCR5 veya CXCR4’i kullanır. Delta32 mutasyonu ile, reseptör çalışamaz hale geldiği için HIV virüsünün tutunması ve hücreye girmesi engellenir, bu alel genlerden 2 kopya olması , HIV için daha da yüksek bir direnç oluşturur.Bu aleller, Avrupalılarda %5-14 oranında bulunur, Afrika ve Asya’da ise nadirdir.Birçok çalışma, bu alellerden sadece birinin varlığının bile, HIV taşıyıcısı kişilerde AİDS hastalığının oluşmasını 2 yıl geciktirdiğini göstermektedir.

    2. Klamidya ve karanlığa uyum

       Klamidyalar, ışıkta fotosentez yapabilen ama karanlıkta da karbon kaynağı olarak asetatı kullanarak az da olsa bir süreliğine büyüyebilen bir tür tek hücreli yeşil alg türüdür. Graham Bell, klamidyaları karanlık ortamda yüzlerce nesil üretmeyi başardı ve şöyle bi sonuç elde etti: Deneyin ilk başında bazı klamidyalar karanlıkta gayet iyi büyürken, bazıları hiç büyüme göstermemişti. 600 jenerasyon sonra ise, klamidyaların büyük çoğunluğu karanlıkta gayet iyi büyüyebilir hale gelmişti. Popülasyonun hemen hepsi, karanlıkta yaşamaya uygun hale getiren mutantlardan oluşuyoru.Bu deney, faydalı mutasyonların popülasyondaki dağılımının, hayatta kalmak için ışığa nerdeyse bağımlı olan bir canlıda ne kadar hızlı arttığını ve sonunda canlının ışıksız ortamda sorunsuzca yaşayabilir hale geldiğini göstermesi açısından önemlidir. 

    3. Domuz gribi virüsü H1N1′in geçirdiği mutasyon

       California Teknoloji Enstitüsü’nden -Nobel ödüllü- Prof. David Baltimore ve ekibi, domuz gribi virüsünün yayılmasını sağlayan bir mutasyonu tanımladı ve Science dergisinde yayınladı. Domuz gribi virüsü diye bilinen H1N1′in bazı örneklerinin zaten yararlı bir mutasyon taşıdığı biliniyordu. Bu mutasyon, virüsün, çoğalmasını engelleyen bir ilaca (oseltamivir, piyasa ismi Tamiflu) karşı bağışıklık kazanmasını sağlıyor, ama yan etki olarak virüsün yayılmasını yavaşlatıyordu. Bu nedenle de fazla yayılamıyor ve pek de ciddi bir sağlık sorununa dönüşecekmiş gibi durmuyordu. 

       Ancak 2007-2008 sezonundaki domuz gribi, hem dirençliydi, hem de hızla yayıldı. Yavaş olması beklenen dirençli virüs nasıl olup da bu kadar hızlanmıştı? Antibiyotik direncini sağlayan mutasyona ek olarak bu virüsler, iki ayrı mutasyon daha geçirmişler, ve hızla çoğalma yeteneğini kazanmışlardı. 

       Bu iki yararlı mutasyon, dirençsiz bir virüste birbiri ardına meydana gelmiş ve direnç kazandıran mutasyonun yavaşlatıcı etkisini baştan azaltmıştı. Böylelikle bunun ardından meydana gelen direnç kazandırıcı mutasyon bir zarar vermeden canlıya yarar sağlamıştı. Bu üç mutasyon, virüse o kadar yarar sağladı ki virüs tüm dünyaya kısa sürede yayıldı.

     4. Klebsiella aerogenes bakterisi ve fucose isomeraz enzimi

       Robert Mortlock, Klebsiella aerogenes bakterisinin mutasyon geçirerek, daha önce bünyesinde sürekli üretilmeyen bir enzimi (fucose isomeraz) sürekli üretmeye başladığını bulmuştur. Her daim kullanılmayan bu enzimin, sürekli olarak üretilmesine yönelik bu mutasyon, zararlı gibi görünmektedir çünkü bakteri için enerji ve kaynak israfıdır. Ancak bu enzimin her an vücutta bulunmasıyla Klebsiella aerogenes bakterisi, daha önce aralıklarla metabolize edebildiği besinleri, her an kullanabilir hale gelmiştir. Dolayısıyla başlangıçta zararlı bir mutasyon olarak ortaya çıkan durum, sonunda faydalı hale gelmiştir. 

     5. Bakterilerdeki antibiyotik direnci

       Bilindiği üzere, sürekli ve düzensiz antibiyotik kullanımı, bakterilerde bir süre sonra o antibiyotiğe karşı direnç gelişmesine sebep olur. Çoğu zaman, mutasyon sonucu gelişen bu direnç, bakterinin antibiyotiksiz ortamda yaşamasını zorlaştırıcı bir durum da yaratır. Dirençli bakteriler, antibiyoktiksiz ortamda mutasyona uğramamış olanlara göre daha yavaş ve zor ürer. Yani direnç gelişimi, antibiyotiksiz ortamda bakterinin üremesi ve çoğalması adına zararlı bir mutasyon olsa da;  insan vücuduna, yani antibiyotikli ortama giren aynı bakteri için faydalı bir durumdur.   

       Bakterilerin antibiyotik direnci kazanmasının farklı genetik mekanizmaları vardır:

    • Kromozomda oluşacak bir mutasyon, en sık rastlananlardan biridir. Mesela bakterinin hücre duvarında yer alan proteinin geninde meydana gelen mutasyon, antibiyotiin bu proteine bağlanmasına ve etkisini göstermesine engel olur. Proteinin işlevine bir zararı olmayan bu mutasyon, onu antibiyotikten koruyarak bakteriye yaşamsal değeri olan bir katkı yapmış olur.

     • Kimi bakteriler ise daha önceden sahip oldukları direnç genlerini, antibiyotiğin varlığında harekete geçirirler. Bu genler, genelde bakterilerin içinde yuvarlak DNA halkaları olan plazmid yapılarında taşınır ve bu plazmidlerin diğer bakterilere aktarımı, bakteri dünyasında olağandır. 

    • Virüsler, bu direnç genlerini bakteri genomuna sokabilir.  

       Antibiyotik direncinin gelişmesi, mükemmel bir doğal seçilim örneğidir. İlaçların aşırı yaygın ve kontrolsüz kullanımı (örneğin, her burun akıntısında antibiyotiğe sarılmak) hassas bakterileri öldürürken, az sayıdaki dirençli bakterinin hayatta kalmasına ve zamanla bakteri popülasyonunda bu dirençli bakteri nüfusunun artmasına sebep olur. Yapılan çalışmalarda görülmüştür ki, bakteriler eninde sonunda her antibiyotiğe direnç geliştirir (Neu, 10992). Bir bakteride evrilen bu direnç, genetik mekanizmalar sayesinde hızla diğer bakterilere de yayılır. 

       Sadece terimlerle ilgili karmaşadan yola çıkarak ve sözcük oyunları yaparak bu süreçlere başka anlamlar yüklemeye çalışmak, Bu kısmı ben ekledim: toplum sağlığını ilgilendiren böylesine önemli bir tıbbi konuda insanları yanlış yönlendirmekten başka bir şey değildir. Bugün bildiklerimiz ve hastalıklarla savaşmamızda bize yol gösteren en önemli veriler, evrim kuramından gelmektedir. Bakteriler her geçen gün yeni geliştirilen ilaçlara da direnç geliştirmektedir. Dirençli bakteriler konjugasyon yoluyla yeni kazandıkları direnç genlerini diğer bakterilere de aktarabilirler. Bulaştırıcı ve öldürücü özelliklerinden dolayı bu antibiyotik dirençli organizmalar, süper bakteriler (çok sayıda ilaca dirençli [MDRbakteriler) olarak adlandırılırlar. Hastalıklarla mücadeledeki başarımız, evrim mekanizmaları hakkında bildiklerimize ve bu konuda yapılacak olan yeni keşiflere bağlıdır. Antibiyotik direnciyle ilgili burada alıntı yaptığım yazının tamamını okumak için tıklayın. 

    6. Drosophila’da kanatların büyümesini durduran mutasyonlar 

        Bu mutasyonlar, sineğin şiddetli rüzgarlar bulunan adalarda sağ kalma yeteneğini geliştirmekte ve mutant bireyler için faydalı hale gelmektedir. 

    7. Sitrik asit tüketmeye başlayan bakteriler

          Prof. Richard Lenski’nin, laboratuvarda gözlenmiş bir mutasyonu tarif eden “uzun vadeli evrim” deneyi için tıklayın. Bu deneyde, özetle, başlangıçta ortamdaki sitrik asiti enerji kaynağı olarak kullanamayan bakteriler, hiçbir müdahale altında kalmadan, kendiliğinden mutasyon geçirerek bu maddeden istifade edebilir hale geldi.  Bu deney 1988 yılında, 12 özdeş Escherischia coli (koli basili) ekiniyle başlatıldı. Yani bakteri, deney boyunca bir deney tüpünün içinde kendisine uygun bir ortamda yetiştirildi. Her gün (yani 6-7 nesilde bir), eldeki bakterilerin %10’u yeni bir tüpe aktarılırken, geri kalan %90’ı çöpe atıldı. Yalnız her 500 nesilde bir, normalde çöpe gidecek bu %90’lık kısım derin dondurucuya kondu. Bakterileri donuk şekilde saklamak, gerektiğinde çözüp üzerinde tahlil yapmak mümkün olduğundan, bakterilerin zaman içinde bir arşivi tutulmuş oldu. Deney boyunca bu bakteriler, içinde az miktarda glukoz ve bol miktarda sitrik asit bulunan sıvı ortamda yetiştirildiler, ancak sitrik asiti kullanma imkânları olmadığından yalnızca glukozla idare ettiler. Ne var ki 33.127 nesil sonra tüplerin birindeki bakterilerin birden bire sitrik asiti kullanmaya başladıkları fark edildi. Bunun üzerine araştırmacılar donuk bakteri arşivlerini açıp önceki nesillerden bakterileri inceleyince gördüler ki sitrik asiti kullanabilen bakteriler yaklaşık 31.500. nesilde ortaya çıkmış, ve sayıları biraz dalgalanıp 33127. nesilde patlamıştı. Bu dalgalanmaları, bu bakterilerde tek bir mutasyonun değil, birden çok mutasyonun bu yeni beceriyi sağladığına yoruyorlar.

       Bakterilerin yaşadığı fiziksel şartlar deney boyunca sabit olduğundan ve bu bakterilere yatay gen aktarımını engellemek için hareketli genlerden arındırılmış ortamlar kullanıldığından, bu sitrik asit kullanma becerisinin kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara bağlı olduğundan eminler. Lenski ve meslektaşları şimdi bu sitrik asiti kullanma becerisinin tam olarak hangi genlerdeki mutasyonlara bağlı olduğunu ve bu genlerin hangi hücresel düzenekler yoluyla yarar sağladığını araştırıyorlar. 

     8. Bulundukları zeminin rengine uyum sağlayan fareler 

     

    Şekil 1. Hoekstra ve ekibi, aynı türden ama farklı renk tüy taşıyan farelerdeki yararlı değişinimi tanımladı. Bu fotoğrafta fareler doğadakine zıt zemin üzerinde görülüyor. (Fotoğraf: Emily Key) 

       Araştırma, ABD’deki bir kumulda ve etrafındaki toprak bölgede yaşayan fareler (Peromyscus maniculatus) üzerinde yapıldı . Bu farelerden, açık renkli kumul üzerinde yaşayanların açık renkli tüylere, koyu renkli topraklarda yaşayanların ise koyu renkli tüylere sahip olduğunu gören Dr. Hopi Hoekstra ve meslektaşları, bu durumun farelerin yırtıcı kuşlardan gizlenmelerini sağladığını ve dolayısıyla bu uyumun yararlı bir mutasyonun ürünü olduğunu öngördüler. Bunu sınamak için bu farelerin kalıtım bilgisini incelediklerinde, bu uyumdan tek bir gendeki (Agouti) mutasyonun sorumlu olduğunu buldular. Yaptıkları topluluk kalıtımı hesaplamaları bu mutasyonun bundan 4.000 yıl önce meydana geldiğini gösterdiği için, ve yerbilimsel çalışmalar bu coğrafi bölgenin 8.000-10.000 yıl önce oluştuğunu gösterdiği için, bu mutasyonun farelerin buraya göç etmesinden sonra meydana geldiği sonucuna vardılar.

       Hoekstra ve ekibi bu mutasyonun etki şeklini de açıklığa kavuşturdu: Mutasyon, genin protein kodlayan kısmında değil, o proteinden ne kadar üretileceğini belirleyen kısmında meydana geldi. Yani fare aslında tamamen aynı proteinleri üretiyor ama daha fazla ürettiği için koyu renkli pigment (tüylere rengini veren madde) azalıyor ve tüyler daha açık renkli oluyor. Hoekstra’nın öğrencileri şimdi bu değişimlerin DNA’nın tam olarak neresinde meydana geldiğini bulmaya çalışıyor. 

    9. Lucilia cuprina türü sineklerin zehire karşı dirençleri

       Lucilia cuprina türü sineklerin, zehire karşı dirençleri, bir nokta mutasyonuna bağlıdır. Bu zehir, asetilkolinesteraz adlı enzimi hedef alır, ona bağlanır ve onu görevini yerine getirmekten alıkoyar. Asetilkolinesteraz enziminin bu sinekteki karşılığı E3 üzerinde çalışan araştırmacılar, bu enzimden sorumlu olan geni incelediklerinde, beş ayrı nokta mutasyonu saptadılar. Bunlardan hangisinin veya hangilerinin bu dirençten sorumlu olduğunu araştırırken, ipucu, aynı direnci gösteren başka bir sinek türünden (Torpedo californica) geldi: Bu sinekler aynı direnci, bu beş mutasyondan yalnızca biri ile elde etmişlerdi. Ayrıca, ancak bu mutasyonla etkilenen amino asit, enzimin işlevini değiştirebilecek bir noktada yer alıyordu. Bunun üzerine araştırmacılar bu mutasyonlarla meydana gelen enzimlerden hangisinin organofosfatları parçalayabileceğini incelediler ve öngördükleri sonucu elde ettiler: Enzimin 137’nci amino asiti glisinden aspartik asite dönüşmüş, bu da GGT diziliminin GAT’ye dönüşmesiyle olmuştu . Ve bu mutasyon, bu enzime, kendini etkisizleştiren zehiri parçalama özelliği kazandırmıştı. Yani tek bir bazın değişimi, bu sinekleri ölümden kurtarmıştı. 

    10. Akdeniz Kansızlığı (=Thalasemi, AK) ve sıtmaya yakalanmayan bireyler

       Bir kromozomda belirli bir genin iki kopyası (alel) bulunur. Akdeniz kansızlığı hastalığı, ilgili genin her iki aleli de mutasyon gerirmişse meydana gelir. Bu kişilerde alyuvarlardaki hemoglobin molekülü görevini yerine getiremez. 

    Şekil 2. Akdeniz kansızlığı geninin iki kopyasını taşıyan (kırmızı) bireyler bu hastalığa yakalanırken, tek kopyasını taşıyan (mor) bireyler Akdeniz kansızlığına yakalanmadan sıtma hastalığına karşı direnç kazanırlar. 

       Bir mutasyona uğramış, bir normal alel taşıyan bireylerse AK’na yakalanmadıkları gibi, sıtma hastalığına karşı başka insanlarda görülmeyen bir direnç kazanırlar. Peki bu direnç nasıl oluşur? Bazı uzmanlar, AK genini taşıyan bireylerde sıtma mikrobunun ya daha az çoğalma fırsatı bulduğunu ya da içinde yuvalandıkları arızalı alyuvarların dalakta parçalanmasıyla öldürüldüklerini düşünüyorlar. Bunun nasıl olduğuna henüz kesin bir açıklama getirilmemiş olsa bile, bu mutasyonun yararlı etkisi ortada: Sıtmanın çok görüldüğü bölgelerdeki AK oranının, sıtmanın görülmediği bölgelere göre yüksek olduğu biliniyor. Belli ki sıtmaya yakalanmaktan koruyan bir gen, belirli şartlarda zararlı olmasına rağmen, sıtma karşısında yarar sağladığı için o canlıda barınabiliyor. 

     11. Naylon lineer oligomer hidrolaz enzimi

    Konuyla ilgili yazıya ulaşmak için tıklayın.

     12. Çıplak kör farenin ölen genleri 

       Doğu Afrika’nın kurak bölgelerinde yaşayan çıplak kör fareler (Heterocephalus glaber) tamamen tüysüz, 10 cm. boyunda, Kemirgenler takımına ait hayvanlardır. Dişleriyle açtıkları yer altı tünellerinde yaşar, çoğunlukla kök yerler. Yer altında karanlıkta yaşadıkları için çıplak kör farelerin görme yetileri evrimsel süreçte körelmiştir; tıpkı köstebekler ve Anadolu ve Ortadoğu’da yaygın bir tarım zararlısı olan kör fareler gibi.

       Çıplak kör farenin genomu ve transkriptomu Ekim 2011 tarihinde Nature dergisinde yayımlandı. Sonuçlar, bu ilginç hayvanın genetik evrimine ve kimi özelliklerini nasıl kaybettiğine ışık tutuyor. Genom dizisi, çıplak kör farenin fare ve sıçandan 73 milyon yıl önce ayrıştığını gösterdi. Kemirgenler ve -insan dahil- primatların ise 93 milyon yıl önce ayrıştığı bilinmekte. Yani çıplak kör fare, kemirgen takımından da olsa, farelerin ancak çok uzak bir akrabası. 

    Fotoğrafta, çıplak kör fare görülmektedir.

       Çözümlemenin asıl ilginç kısmıysa çıplak kör fare genomundaki işlevini yitiren, kısaca ölen genlerdi. Genlerin işleyişlerine dair bilgi dağarcığımızı kullanarak, bir canlının hangi genlerinin artık işlevini yitirdiğini bulabiliriz. Örneğin o genin DNA dizisini silen veya proteine bağlanma yeteneğini bozan bir mutasyon gerçekleşirse, gen artık protein üretemez hale gelir, bir diğer deyişle ölür. Eğer genin canlı için önemi kalmamışsa, mutasyonların da zararı kalmaz, hattâ faydalı bile olabilirler. 

       Çıplak kör farenin genomunda da bu şekilde ‘ölen’ genlerin, artık kullanılmayan işlevlere ait olduğu bulundu. Örneğin ölen genler arasında görme ve üremeyle ilgili genler öne çıkıyordu. Bu değişimlerin, kör farelerin karanlıkta görsel duyularını kullanmamaları, öte yandan koloni yaşamında cinsel rekabetin ortadan kalkmasıyla ilgili olduğunu tahmin etmek zor değil. Keza görme, vücut ısınması ve acı hissiyle ilgili kimi temel genlerde, işlevlerini bozması muhtemel mutasyonların biriktiği görüldü.

       Ekip, ayrıca çıplak kör fare genomunu diğer memelilerle karşılaştırarak, bu canlıda hangi genlerin pozitif seçilime uğradığı, yani evrimsel zaman içinde ‘yararlı’ mutasyonlar biriktirdiklerini tespit etti. Bu tip 45 gen içinde telomerlerle ilgili iki gen dikkat çekti. Telomerler hücre bölünmesi ve ömrünü belirleyen kromozom yapıları olduğu için, telomerleri etkileyen genlerdeki değişimler de çıplak kör farenin aşırı uzun ömrüne katkıda bulunuyor olabilir. Bu canlıyla yapılan en yeni çalışma da aynı şekilde, hayvanın yüksek karbondioksit bulunan ortamda yaşaması nedeniyle geçirdiği bir mutasyonun iyon kanallarında yarattığı değişikliğin, türün hayatta kalmasını sağladığını göstermiştir.

     

          Yararlanılan ve alıntı yapılan kaynaklar: 

    • Lin, E.C.C., & Wu, T.T. (1984) Functional divergence of the L-Fucose system in Escherichia coli. In R.P. Mortlock (ed.), “Microorganisms as Model Systems for Studying Evolution” (pp. 135-164) Plenum, New York.
    • 3, 7, 8, 9 ve 10. maddeler Çağrı Yalgın’ın Bilim Güncesi adlı blogunda kaleme aldığı yazısından alıntılar içermektedir.
    • Hartley, B.S. (1984), Experimental evolution of ribitol dehydrogenase. In R.P. Mortlock (ed.), “Microorganisms as Model Systems for Studying Evolution” (pp. 23 – 54) Plenum, New York.
    • Graham Bell’in “Selection – The Mechanism of Evolution” kitabı
    • Kinoshita, et. al., Eur. J. Biochem. 116, 547-551 (1981), FEBS 1981.
    • E. S. J. Smith, D. Omerbasic, S. G. Lechner, G. Anirudhan, L. Lapatsina, G. R. Lewin. The Molecular Basis of Acid Insensitivity in the African Naked Mole-Rat. Science, 2011; 334 (6062): 1557 DOI: 10.1126/science.1213760 Yayın tarihi 16 Aralık 2011.
    • Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği kitabındaki ilgili bölüm, Boğaziçi Ü. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü-Mehmet Doğan; Bilim ve Gelecek Kitaplığı (s.214)
    • Drawz, S. M.; Bonomo, R. A. (2010). “Three Decades of β-Lactamase Inhibitors”. Clinical Microbiology Reviews, 10.1128/CMR.00037-09.
    • Işın Akyar; Süper Bakteriler İçin Antibiyotik Arayışı, Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi. Cilt: 1. Sayı: 2. Nisan 2010.
    • Elena, S. F., V. S. Cooper and R. E. Lenski. 1996. Punctuated evolution caused by selection of rare beneficial mutations. Science 272: 1802-1804.

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (3. bölüm)

    ← 2. bölüme dönmek için tıklayın 

       Bir önceki bölümde, 488 milyon yıl önce meydana gelen Kambriyen-Ordovisyen Yok Oluşu ile Kambriyen Dönemi’nin sonunu getirmiş, Paleozoik Zaman’ın ikinci dönemi olan Ordovisyen’e kadar gelmiştik. Tabi bu arada Kambriyen ve Kambriyen öncesi canlılarını tanımış; böylece gezegenimizdeki yaşamın hiç de bilim düşmanlarının iddia ettiği gibi ilk kez ve aniden Kambriyen’de ortaya çıkmadığını, dolayısıyla da evrim kuramı açısından herhangi bir açmaz yaratmadığını görmüştük. Ayrıca Kambriyen’de meydana gelen en az dört küçük çaplı yok oluş olayı yüzünden birçok hayvan türünün neslinin tükendiğini; Kambriyen’in sonunda Burgess Shale faunasına ait birçok türün yok olduğunu da belirtmiştik. İşte bu yok oluşları atlatarak hayatta kalmayı başaran canlı grupları, Ordovisyen’den itibaren, gidenlerden geriye kalan yerleri hızla işgal ederek çeşitlenmiş ve denizlerde yaklaşık 200 milyon yıl hüküm sürecek olan Paleozoik Fauna’yı meydana getirmiştir. 

       Evrimsel biyolojide adaptif yayılım (veya uyumsal yayılım) denilen çeşitlenme olayının en kapsamlılarından birisi Ordovisyen’de, deniz canlıları üzerinde gerçekleşmiştir. Özellikle çevresel koşulların değişmesiyle yeni kaynaklar ve rekabet ortamları doğar. Adaptif yayılım, bu değişen koşullara bağlı olarak canlıların hızla, çok sayıda yeni uyarlanım (adaptasyon) ve morfolojik/fizyolojik özellikler kazanmasına denir. Bu sürecin sonunda fenotipik uyarlanım ve türleşme gerçekleşir. Örneğin kabuklu deniz canlılarına ait aile sayısı Kambriyen’in sonunda 150 iken, bu sayı adaptif yayılımın ardından Ordovisyen’in başlarında 400’e çıkmıştır. Deniz omurgasızlarında da büyük bir çeşitlenme olmuş, özellikle yumuşakça ve eklembacaklılar okyanusları istila etmiştir. Bu dönemde çok sayıda yeni eklembacaklı, yumuşakça, mercan, planktonik graptolit, derisidikenli (örneğin ilk deniz yıldızları), dallıbacaklı ve yosun hayvancığı türü evrilmiştir. Bir diğer çarpıcı değişiklik, süzerek beslenen canlılarda yaşanan artıştır. Kambriyen’in sonlarında görülmeye başlanan ve günümüze kadar neslini devam ettirebilen sadece 6 türü bulunan Nautiloidler ise bu dönemde çeşitlenerek yaygınlaşmış ve okyanuslardaki en güçlü avcı haline gelmiştir. 

     

    Şekil 1: Nesli tükenmiş bir nautiloid türü (Orthoceras) 

       İlerleyen süreçteki Devoniyen Dönem’de ilk ammonitleri görmeye başlarız. Kafadanbacaklılar sınıfına ait, soyu tükenmiş deniz yumuşakçalarından olan ammonitler, hızlı evrim süreçleri ve yaygınlıkları nedeniyle mükemmel indeks fosillerdir; paleontolog ve jeologlar tarafından jeolojik dönemlerin tanımlanmasında kullanılırlar. 

    Şekil 2: Bir ammonit cinsi (Asteroceras) 

       Gezegenimizde yaşamış en başarılı canlılardan olan trilobitler bu dönemde de varlığını sürdürmektedir; ancak Kambriyen’deki atalarından oldukça farklı yapılar geliştirmiş durumdadırlar. Ordovisyen’deki bazı trilobit türlerinde, avcılardan korunmaya yarayan diken, nodül veya göz sapı gibi yapılar evrilmiştir; ayrıca Aeglina prisca gibi yüzebilen trilobitler de mevcuttur. 

       Karasal yaşamın tam olarak ne zaman başladığı konusunda bilimsel konsensusa varılmış değildir, ama karada az da olsa zaman geçiren ilk canlıların deniz ve göl kenarlarındaki algler olduğu düşünülmektedir. Hatırlayacağınız gibi bitkilerin evriminde, bu yazı dizisinin 1. bölümünde değindiğim Endosimbiyoz Kuramı ve dolayısıyla siyanobakteriler önemli bir rol oynamıştı. O zamanlar karalar gündüzleri kavurucu sıcağa, geceleri ise dondurucu soğuğa maruz kalan çıplak kayalıklardan oluşmaktaydı. Yaklaşık 450 milyon yıl önce görülmeye başlanan Kara yosunları (bryofitler; vasküler olmayan kara bitkileri) ve onlardan çok daha önce yerleşmiş olan mantarlar haricinde karalar halen çoraktı. Bitkilerin karasal yaşama geçişinde hayati bir rol oynayan Kara yosunları, suyu iletecek dokulara sahip değildi; bu yüzden oldukça ufak ve suya bağımlıydılar. İlk kez Silüryen’de görülmeye başlanan ve bu dönemin sonlarında (yaklaşık 420 milyon yıl önce) çeşitlenip karmaşıklaşan Vasküler bitkiler (trakeofitler) ise karasal koşullarda yaşamayı kolaylaştıran iki önemli adaptasyona sahipti: Birincisi, tübüler hücrelerden oluşan ve su ile besinin bitkinin içinde yukarı doğru ilerlemesini sağlayan bir içsel sistem geliştirmişlerdi. İkincisi, lignin denilen ve vasküler dokularının hücre duvarlarını sağlamlaştıran, bitkinin odunsu yapısına katkıda bulunan bir madde sentezleyebiliyorlardı. Bu iki özellik sayesinde ataları olan Kara yosunlarından çok daha fazla büyüme imkanı buldular, ayrıca nem bağımlılıklarını da azaltmış oldular. Bu döneme ait Cooksonia gibi türler, kök ve yaprak içermeyen basit, küçük bitkiler olmalarına rağmen zamanın baskın kara bitkilerindendir. Devoniyen Dönemi’nin ortalarına gelindiğinde bugün gördüğümüz kök ve yaprak gibi birçok yapı artık mevcuttu, bu dönemin sonlarında ise gerçek odun dokusuna sahip ağaç benzeri bitkiler evrilmişti (örnek: Archaeopteris.) Kökler bir kez Lycopodiophyta soy hattında, bir kez de diğer vasküler bitkileri oluşturan soy hattında olmak üzere en az iki kez evrim geçirmiştir. Bilinen en eski ağaç fosili, dev bir eğrelti otuna benzeyen ve 385 milyon yıl öncesine tarihlenen Wattieza’dır. 

    Şekil 3: Kara yosunları (Bryofitler) 

       Devoniyen’in sonlarında (yaklaşık 360 milyon yıl önce) ise tohumlar ve tohumlu bitkiler, dolayısıyla da ağaçlar ve ormanlar görülmeye başlandı. Tohumlar sert ve dayanıklı kabukları nedeniyle iyi fosilleşen yapılardır. Şu an için bilinen en eski tohumlu bitkiler, nesli tükenmiş olan Pteridospermlerdir. Çok sayıda bitki türünün böylesine hızlı bir evrim sürecinden geçerek oluşmasına “Devoniyen Patlaması” da denmektedir. Günümüzde biyolojik çeşitlilik büyük ölçüde tohumlu bitkilere bağımlıdır; bu anlamda tohumların evrimi canlılık tarihindeki en önemli gelişmelerden birisi sayılır. 

       Diğer yandan, çeşitlenen ve kalabalıklaşan su yaşamının gitgide daha da tehlike hale gelmesi, bazı canlılar için yeni habitatların keşfini gerekli kıldı. Bir yandan da karasal bitkilerin evrimi, hayvanlar açısından basit bir karasal ekosistem oluşturmuştu. Gerçek anlamda karada yaşayabilen ilk hayvanlar çeşitli eklembacaklı türleriydi. Silüryen’in sonlarında kara bitkilerinin çeşitlenmesiyle oluşan ekosistemde kırkayak, çıyan, örümcek ve böceklerin atası olan eklembacaklı türleri bulunuyordu. Bu ekosisteme yine eklembacaklılara dahil olan bazı deniz kabukluları ve suda koruyucu kabuk geliştirmiş olan yumuşakçalar da katıldı. Eklembacaklılar karasal kolonizasyon açısından oldukça iyi ön-adaptasyonlara sahipti, çünkü nemi muhafaza edebilen ağır, eklemli dış iskeletleri sayesinde kurumaya ve yerçekimine karşı dirençliydiler. Bu eklemli yapıları, karada hareket etmelerini de kolaylaştırıyordu. Ayrıca vücutlarının altında gelişen ufak delikler, havadaki oksijeni absorbe eden içsel tüplerle bağlantılıydı. Bilinen en eski böcek fosili Devoniyen’den kalma (396-407 milyon yıllık) Rhyniognatha hirsti’ye aittir, fakat çene yapısı kanatlı böceklerinkini andırdığı için ilkin böceklerin bu tarihten daha eskiye dayandığı düşünülmektedir. Sonuç olarak Devoniyen’in sonunda ormanlarla kaplanan karalar önce bitkilerle, sonra da birbirileriyle beslenen hayvanlar tarafından yavaş yavaş istila edilmeye başlanmıştı. 

       Denizlere dönecek olursak, Ordovisyen’in başlarında yaklaşık 440 milyon yıl önce ortaya çıkan en önemli canlı gruplarından birisi, gezegenimizin ilk omurgalıları ve günümüz balıklarının (dolayısıyla da tüm diğer omurgalıların) atası olan çenesiz balıklardır (Agnatha üst sınıfı.) Omurgaları kemik yerine kıkırdaktan oluşan bu üst sınıf, günümüzde yaşayan türlerin (siklostomlar) yanı sıra, nesli tükenmiş olan türleri (konodont ve ostrakodermler) de içerir. Ordovisyen ve ondan sonra gelen Silüryen ve Devoniyen dönemlerinde yaşayan çenesiz balıkların çoğu 3-5 mm’lik kemiksi/dikensi plakalarla kaplıydı. Bu nedenle kabuk-derili anlamına gelen ostrakoderm kelimesiyle tanımlanırlar. Solungaçlarını hem beslenme hem de solunum amaçlı kullanan eski kordalıların aksine, ostrakodermler solungaçlarını sadece solunum için kullanırdı. 

    Şekil 4: Günümüzde yaşayan bir çenesiz balık türü (Lampetra fluviatilis) 

       Yaklaşık 420 milyon yıl önce ostrakodermlerden ilk gerçek dişe sahip çeneli balıklar evrilmiş ve denizleri istila etmiştir. Azalmaya başlayan ostrakoderm türleri ise Devoniyen’in sonlarında meydana gelen kitlesel yok oluş ile tamamen tükenir. Bu nedenle 417-359 milyon yıl aralığını kapsayan Devoniyen’e Balık Çağı da denilir. Bu zaman diliminde çeneli balıklar evrimleşerek dört ana gruba ayrılmıştır: Placodermi (Zırhlı balıklar), Acanthodii (Dikenli yüzgeçliler), Chondrichthyes (kıkırdaklı balıklar) ve Osteichthyes (kemikli balıklar). Neredeyse tüm omurgalılarda olduğu gibi bu ilkel balıkların çeneleri de kemik veya kıkırdaktan yapılma, üst ve alt olmak üzere iki çene parçasından oluşmaktadır. Şu an için elimizdeki en eski kemikli balık fosili 420 milyon, en eski Placodermi fosili (Entelognathus) ise 419 milyon yıllıktır. Kıkırdaklı balıklara ait en eski fosiller ise daha sonra, yaklaşık 395 milyon yıl önce ortaya çıkar. İlkel köpekbalığı türleri de (örneğin Cladoselache) ilk kez Devoniyen’de evrimleşmiştir. 

       Osteichthyes yani kemikli balıklar, Et yüzgeçliler (Sarcopterygii) ve Işınsal yüzgeçliler (Actinopterygii) olarak ikiye ayrılır. Modern balıkların birçoğu Işınsal yüzgeçlidir; oysa Et yüzgeçlilerden geriye sadece sekiz tür kalmıştır. Akciğerli balık ve “yaşayan fosil” olarak ünlenen sölekant (Coelecanth) bu sekiz türden ikisidir. Nesli tükenen bir Et yüzgeçli türü de yaklaşık 375 milyon yıl önce yaşamış olan meşhur Tiktaalik’tir. Et yüzgeçliler, tetrapodların atası olmaları ve sudan karaya geçişe işaret etmeleri bakımından evrimsel tarihimizde çok önemli bir yer tutar. (Tetrapodlar, ilk dört üyeli omurgalıları ve onların soylarını -yani tüm amfibileri, sürüngenleri, kuşları ve memelileri- kapsar.) İlk karasal tetrapodlar olan amfibilerin bacakları, Et yüzgeçlilerin yüzgeçlerinden evrilmiştir.

    Şekil 5: Üstte bir Sarcopterygii örneği (Sebastes norvegicus); altta bir Actinopterygii örneği (Coelecanth; sölekant) 

       Tatlı suyun kendine göre dezavantajları vardır; ama çeşitli balık türleri bu zorluklarla baş edecek özellikler geliştirmiştir. Sınırlı alanlar olan göl, gölet ve bataklıklarda oksijen kısıtlıdır. Bazı balıklarda evrilen ilkel akciğerler, hayvana oksijen takviyesi sunar. Günümüzde akciğerlerini hala kullanan balıklar vardır (örnek: akciğerli balık, gar, bişir); çoğu kemikli balıkta ise bu ilkel akciğerler yüzme kesesi denilen bir yapıya evrilmiştir. Tatlı su sistemlerinin bir diğer dezavantajı da sık sık yosun veya kütük gibi maddelerle tıkanmalarıdır. Et yüzgeçlilerde bu sorunla baş etmelerini sağlayan, yüzgeçleri boyunca sıralanmış bir dizi kemik bulunur (geleceğin el ve ayak öncüleri.) Böylece vücutlarını iterek veya kazı yaparak tıkanık bölgeyi geçebilirler. Ayrıca belli mevsimlerde suyun buharlaşmasıyla kuruma tehlikesi altında olan bu bölgelerde yaşayan bazı balıklar, kendilerini çamura gömerek veya kurumuş bir alandan yakındaki sulak olan başka bir alana atlayarak hayatta kalmaya çalışmıştır. Bu, av yakalamak için de faydalı bir yoldur. Günümüzde hala bu yöntemleri kullanan birçok balık türü vardır (örnek: çamur zıp zıpı, bazı yılan balıkları, bazı yayıngiller.) 

       Toparlarsak, Devoniyen’in sonunda çok sayıda bitki ve eklembacaklı türü karaları istila etmiş; dev resiflerle kaplı okyanuslarda ve tatlı sularda ise kemikli iskelete sahip omurgalılar evrilmiş durumdaydı. Bunlar kendilerini zeminde hareket ettirmeye yarayan kemikli eklemlere sahip üyelere ve suyun altında nefes almaya yarayan solungaçlara ek olarak, havadaki oksjieni solumaya yarayan akciğerlere de sahipti.  Birçoğu esas olarak halen suda yaşıyordu (örnek: Acanthostega); yani aslında sadece parmaklı balıklardı. Bazıları ise (örnek: Ichthyostega) besin ihtiyaçlarının büyük bir kısmını karadan sağlıyordu. İşte “dört ayaklı” anlamına gelen ve amfibileri, sürüngenleri, memelileri ve kuşları kapsayan Tetrapoda üst sınıfı bu iki canlı grubundan evrildi. 

    Şekil 6: Acanthostega

       Devoniyen’in son diliminde -yaklaşık 374 milyon yıl önce- Dünya tarihinde toplamda 5 tane olan büyük kitlesel yok oluşlardan ikincisi meydana geldi. En az 20 milyon süren Devoniyen Kitlesel Yok Oluşu’nda tüm canlı ailelerinin %19’u, cinslerin %50’si ve türlerin %70’i tükendi. En çok etkilenenler, sığ ve ılıman sularda yaşayan tropikal deniz canlıları başta olmak üzere resif yapıcı canlılar oldu. Planktonik graptolitler tamamen yok oldu. Karasal ekosistemler ise daha az etkilendi. 

       Sonraki bölümde sudan karaya geçişe biraz daha ayrıntılı bir şekilde değinerek evrimsel tarihimizde ilerleyeceğiz. 4. bölüme geçmek için tıklayın 

     

       * Bu yazım Ateist Dergi‘nin 8. sayısında yayımlanmıştır.  

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Akciğerli balık yürürken görüntülendi

       Çekilen videoda bir akciğerli balık türü olan Protopterus annectens (Afrika akciğerli balığı), iki uzun arka yüzgecini akvaryumun tabanında arka ayak gibi kullanırken görülüyor. Ön yüzgeçler ise hareketsiz kalıyor ve hayvanın gövdesi, sadece arka yüzgeçlerin yardımıyla ileriye ittiriliyor. Bilim adamlarına göre bu görüntüler, yürüme konusunda evrim sürecinde ilk adımların karada değil, bu balığa benzer türler tarafından suda atıldığına işaret ediyor.

       Bir diğer deyişle akciğerli balık, evrim sürecinde su canlıları ile kara canlıları arasındaki geçişin nasıl evrimleşmiş olabileceğinin canlı göstergesi, bir geçiş türü. Bulguları PNAS dergisinde yayımlanan çalışmada, akciğerli balık türü Protopterus annectens incelenmiş. Bu balıklar, tetrapodlar olarak bilinen ve insanlar, kuşlar, memeliler ve sürüngenlerin de dahil olduğu dört kol ve bacaklı, omurgalı kara canlılarıyla büyük benzerlikler gösteriyor.

       Araştırmacıların amacı evrim halkasındaki en büyük değişimlerden birinin nasıl yaşandığını anlamaktı. Chicago Üniversitesi’nden Heather King; “Evrimdeki çok önemli olaylardan biri, bundan 360 milyon yıl önce balık türü canlıların tetrapodlara dönüşmesi, sudan karaya çıkmasıydı. Akciğerli balıklar tetrapodlara benzediği ve türlerinin diğer örnekleri tamamen yok olduğu için, onları izlemeyi tercih ettik.” diyor.

     

       Bu balık, hem solungaçlara hem de akciğer benzeri organlara sahip. Ama karada yürüyen diğer canlılarda bulunan kuyruksokumu kemiği, el ve ayak parmakları gibi önemli organları yok. Çekilen görüntülerde bu eksikleri örtmek için yüzgeçlerini kıvırarak, ayağa benzer, yere basabilecekleri yüzeyler oluşturdukları görülüyor. Bu da yürüme yetisinin, el ve ayak parmakları oluşmadan ve canlılar karaya çıkmadan önce gelişmiş olabileceğini gösteriyor. Ekip şimdi de bu balığın Afrika dışındaki türlerini incelemeyi planlıyor. 

    * Yazının orijinali, BBC bilim muhabirleri Victoria Gill ve Jason Palmer tarafından yazılmıştır (Türkçe kaynak: BBC Bilim-Teknoloji Haberleri; 14.12.2011) 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Merkür’de su bulundu

       İncecik atmosferi ve Güneş’e yakınlığı nedeniyle Merkür, yaşamın oluşması için pek de uygun bir yer gibi görünmüyor. Merkür’ün yüzey sıcaklıkları, gün içinde -173 ºC ile +427 ºC arasında değişiyor. Fakat yapılan son keşifler, uzayda yaşam arayışlarında yine de işimize yarayacak bilgiler sunuyor. 

       NASA’nın Messenger uzay aracı, 2011 yılının Mart ayından beri Merkür gezegeninin yörüngesinde inceleme yapıyor. Bilim insanları uzun süredir Merkür’ün gölgede kalan kutup bölgelerindeki kraterlerinin, yüksek miktarda donmuş halde su ve başka uçucu maddeler barındırdığına dair hipotezler üzerinde duruyordu. Geçtiğimiz günlerde Science dergisinde yayınlanan 3 ayrı makalede, Merkür’ün Güneş ışınlarından mahrum kalan kuzey kutbunda yüksek miktarda donmuş su bulunduğu belirtildi. Yapılan keşif, Merkür’de yaşamın yapı taşları dediğimiz organik maddelerin de bulunma olasılığını artırdı. 

       Messenger’ın bulgularına göre donmuş haldeki su, en soğuk bölgelerin yüzeyinde mevcut; ki buralar optik olarak parlak görünen yerler. Fakat buz, aynı zamanda tuhaf ve karanlık bir maddenin altında da gömülü olarak bulunuyor. Bu karanlık bölgeler, buzun kararlı bir şekilde durmasına yetecek kadar soğuk değil. Ekipte çalışan bilim insanlarından biri olan Paige’e göre, bu karanlık bölgelerin karmaşık organik maddelerden meydana geliyor olması ve bu maddelerin, Merkür’e suyu da getirmiş olan göktaşları ve kuyrukluyıldızlar tarafından taşınmış olmaları çok muhtemel. Paige’in ifadesine göre organik maddeler, Merkür yüzeyindeki yüksek radyasyon nedeniyle daha da kararmış olabilir.

    Resim: Merkür’ün kuzey kutup bölgesinin radar görüntüsü. Kırmızı alanlar, Messenger’ın bugüne kadar elde ettiği bütün görüntülerde karanlık çıkan bölgeler.  Sarılar ise Dünya merkezli radarlarda görüntülenen birikim bölgeleri. Bu karşılaştırmalı resim, Messenger ve Dünya merkezli radarlarla belirlenen karanlık birikim bölgelerinin aynı olduğunu göstermektedir. (Credit: NASA/Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory/Carnegie Institution of Washington/National Astronomy and Ionosphere Center, Arecibo Observatory) 

       Dolayısıyla artık suyun bulunmasıyla Merkür gezegeni de tıpkı Mars ve Ay gibi, astrobiyoloji alanında çok ilgi çekici bir gök cismi haline gelmiş oldu. Bilim insanları, Merkür’de yaşam bulmayı beklemediklerini; ancak Dünya’da canlılığın ortaya çıkışına ön ayak olan sürecin (yani yaşamın yapı taşlarının nereden geldiği konusunun) anlaşılmasında çok önemli veriler sunacağını belirtiyorlar. 

       Bilim insanları, Merkür’ün güney kutbunda da buz bulunduğuna inanıyor. Ancak Messenger’ın Merkür’ün etrafında izlediği yörünge, şu ana kadar gezegenin güney kısımlarını detaylı olarak incelemesine olanak vermedi. Messenger, 2014 ve 2015 yıllarında Merkür’e daha fazla yaklaşacak ve tahminen 2015’te yakıtının tükenmesiyle Güneş ve Merkür’ün çekim kuvveti nedeniyle dağınık bir rota izlemeye başlayacak. Çekim gücü sayesinde Merkür’e daha da yaklaşacak olan uzay aracı, böylece güney kutup bölgelerini de yakından inceleyebilecek. 

     

    Kaynaklar:

  • Fosil sergisi gezme kılavuzu

       Biliyorsunuz evrim karşıtlarının sahte fosil sergileri sokak arası simitçilerden meydanlara, fuarlardan okullara kadar her yerde hurafelerle aklımızı doldurmaya çalışıyor. Ancak artık eskisi kadar kolay değil! Özgür Düşünce Hareketi ve Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD) Evrim Sürüyor Çalışma Grubu’nun işbirliğiyle hazırlanmış bu “fosil sergisi gezme kılavuzuyla” fosil sergisi gezileriniz artık çok daha verimli geçecek.

       Siz de bu sergileri sorgulayarak gezmek istiyor ya da bu sergilerin yarattığı kamuya açık bilgi kirliliğine karşı durmak gerektiğini düşünüyorsanız broşürümüzün çıktısını alıp sergi sorumlularını terletebilir veya sergi önlerinde doğru bilgilendirme için bu broşürleri dağıtabilirsiniz.

       Kılavuzumuzu buradan indirebilirsiniz.

     

  • İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim

       Tüm bilimseverlere müjde!

       Charles Darwin’in 1871 yılında yayımlanan “İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim” (The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex) isimli dev eseri 2 cilt halinde Alfa Yayınlarından çıktı. Bu çeviriyi, Darwin’in kitabının 1874 tarihli baskısından yaptım. Türlerin Kökeni’nin (1859) ardından, bu eserde çok daha fazla referans ve örnek sunarak evrim kuramına insanı da dahil eden ve seçilim mekanizmalarına cinsel seçilimi ilave ederek kuramını daha da ayrıntılandıran daha cesur bir Darwin ile karşılaşıyoruz. Doğanın karmaşık olmakla birlikte bütünüyle sebep-sonuç ilişkisine dayanan işleyişini sorgulamanın tadına varmanız dileğiyle, ufuk açısı olmasını dilerim. 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Lenski Deneyi

       Aşağıda okuyacağınız yazı, Evrim Ağacı tarafından hazırlanmıştır. Öncelikle kendilerine, bu ve benzeri bilgileri derledikleri yazı dizinleri için teşekkür ediyorum.

       1988’de başlatılan ve 22 sene süren, Richard Lenski’nin E. coli bakterileri üzerinde yaptığı deneyin sürecini ve elde edilen şaşırtıcı sonuçlarını, en önemlisi de gözlerimizin önünde gerçekleşen evrimi anlatan bu yazıyı evrimle ilgilenen herkesin başından sonuna kadar  okumasını ve okutmasını tavsiye ediyorum; biraz uzun ama buna değer. Yazıda özellikle canlıların evrim hızları arasındaki farklılıkların anlatıldığı kısmın, evrimi anlamakta zorlanan insanlar için çok faydalı olacağını düşünüyorum ve uzatmadan yazıya geçiyorum.

    * Resimler tarafımca eklenmiştir. 

    _________________________________________________________________

     Evrim’i Deneyle Gözlemek ve Öğrenmek İsteyenlere: Lenski Deneyi

       Çoğu bilim düşmanı, Evrim Kuramı karşısında bir tavır alırken, “Evrim’in gözlenemediği” argümanını kullanmaktadır. İşte bilim insanlarının bu cahil kitle karşısında cevap verme tenezzülünde bile bulunmamalarının sebebi, bu kişilerin cevap verilmeye değmez olmalarının yanısıra, literatürü bilmediklerinden boş konuşuyor olmalarıdır. Bakalım Evrim, gerçekten de bu insanların iddia ettiği gibi hiçbir zaman “gözlenmemiş” midir? 

       Bu yazımızda ele alacağımız deney, Prof. Dr. Richard Lenski’nin 20 yılına mal olmuş ve Evrim’in laboratuvar ortamında gözlenebileceğini ispatlayan deneydir. Önce, deneyi gerçekleştiren isimlerden bahsedelim, çünkü saygıyı sonuna kadar hak ediyorlar: Richard Lenski, 13 Ağustos 1956 yılında doğmuş Amerikalı bir Evrimsel Biyolog’dur. Babası Gerhard Lenski, din sosyolojisi, sosyal eşitsizlik ve ekolo-evrimsel sosyal teoriye katkılarıyla bilinen ünlü bir sosyologdur. Richard Lenski, Oberlin Koleji mezunudur ve doktorasını University of North Carolina’dan almıştır. Günümüzde ise “Hannah Ayrıcalıklı Profesör” ünvanıyla Michigan State University’de akademisyenlik yapmaktadır. 1996 yılında prestijli bilim ödülü MacArthur Fellowship’i kazanmış, 2006 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi’ne girmeye hak kazanmıştır. 17 Şubat 2010 tarihinde Ulusal Bilimler Akademisi Evrim’i Gözleme Araştırmaları Bilim ve Teknoloji Merkezi’ni kurmuştur. 

    Resim: Richard Lenski, E. coli bakterilerinin gelişimini kontrol ederken. (Photo Credit: G.L. Kohuth/Michigan State University)

       Lenski, son dönemlerde Evrim ve bilim düşmanlarının sık başvurduğu ve Wiki Vakfı’na ait “wiki Conservapedia”nın kurucusu ve sahibi Andrew Schlafly’i halka açık platformda yaptıkları mektuplaşmada kesin bir zaferle susturması ve bilimi bilmeyenlerin bilimle başa çıkamayacağını göstermesiyle bilinmektedir. Dünyaca ünlü Guardian gazetesine ait web güncesinde olay, “Wikipedia’nın tutucu Hristiyanlar için çok lazım olan alternatifi, bakteriyel evrim karşısında biraz sıkıştı. Otomatik-Düzeltme seçeneği bile onları kurtaramaz…” şeklinde yer almıştır. İkili arasındaki açık mektuplaşma İngilizce olarak okunabilir, biz de bir diğer yazımızda bunu Türkçeye kazandırabiliriz. 

    Şimdi deneye geçelim: 

      Lenski ve ekibi (bundan sonra sadece Lenski olarak bahsedilecektir), başlangıçta aynı popülasyona ait Escherichia coli bakterilerinden ele alıp, bunları 12 gruba ayırmışlardır. Böylece birbiri ile başlangıçta hemen hemen aynı, 12 farklı bakteri popülasyonu elde edilmiştir. Deney, 24 Şubat 1988 tarihinde başlatılmıştır. 

       Deneyde E. coli bakterilerinin kullanılma amacı, bakterilerin bölünme hızının 20 dakika olmasıdır. Yani bu bakteriler, her 20 dakikada 1 defa bölünürler, dolayısıyla Evrimsel süreçte 1 nesli sadece 20 dakikada atlayabilirler. Kıyaslama olması açısından, insanların ömrünün 80 sene olduğunu ve bu sürede ortalama 30 yaşına ulaştıklarında ürediklerini, böylece 1 neslin aşılmasının 30 sene kadar sürdüğünü ve bu sebeple bir insanın ömründe en fazla 2 veya 3 insan nesli görebileceğini söylemek isteriz. Ve yine bir kıyaslama olması açısından, tüm türler arasında bilinen türleşme hızlarının ortalaması alındığında, bir türden yeni iki türün oluşabilmesi için geçmesi gereken nesil sayısının yaklaşık 1.000 kadar olduğunu belirtmek isteriz. 1.000 nesil, odaklanılan hayvan türü insan ise 300.000 yıl, odaklanılan tür E. coli bakterisi ise 333 saat civarı, yani 14 gün (2 hafta) kadardır. Aradaki farkı görebileceğinizi tahmin ediyoruz. 

    Şimdi, devam edelim: 

       Lenski, bu 12 farklı bakteri grubunu alarak sürekli çoğalmalarına izin verdi. Her bir grubu, minimal büyüme oramında (teknik bir terimdir ve bir canlının yaşaması için gereken minimum koşulları belirtir) tutmaya başladı. Her yeni günde, büyüyen popülasyonun %1’lik kısmını yeni bir kap içerisine alarak, “1 nesil” olarak işaretledi. Lenski’nin kullandığı E. coli‘ler, ortamda bol besin bulunmadığı için yukarıdaki bilgiden daha yavaş ürüyorlardı, her 150 günde 1.000 nesil vermektelerdi (ki bu bile insanlarınkiyle kıyaslanamayacak kadar hızlıdır). Lenski, bu nesilleri Ara(-) ve Ara(+) isimli bir arabinoz operonu (teknik bir terim, ayrıntısına girmeye gerek yok burada) üzerinden işaretledi, böylece nesilleri ayırt edebilecekti. 12 koloniden 6’sı Ara(-), 6’sı Ara(+) olarak işaretlendi. 

       Lenski, evrimsel geçmişi inceleyebilmek için “fosil kanıtlar”a sahip olmalıydı. Bunun için, bu şekilde her gün nesilleri kaydederken, 500 nesilde bir, yani 75 günde bir elde ettiği son nesilden birkaç üyeyi kriyoprotektan (cryoprotectant) içerisinde gliserol ile birlikte “dondurdu” ve böylece, tıpkı fosillerde olduğu gibi kesintili ama sürekli bir kayıt elde edebilmeyi başardı. Kriyoprotektan ve gliserol içerisinde saklanan bakteriler, istenildiği zaman tekrar “çözülerek” yaşamlarına devam ettirilebilmektedir, bu da bakterilerde meydana gelen değişimleri incelemek için iyi bir fırsattır (T-rex’in neler yaptığını görmek için fosillerinden canlandırıldığını, ya da basitçe Jurassic Park’ı düşünün). 

       Lenski, sürekli olarak bakterilerin ortalama başarısını (mean fitness) takip etti ve nesillerden aldığı örnekler üzerinde ek deneyler yaptı, ancak ana nesle asla dokunmadı ve bir evrimsel süreç şeklinde takip etti ve kaydetti. 

       Şubat 2010 tarihine gelindiğinde, bakteriler çoktan 50.000 nesil atlamıştı ve bölünmeye devam etmekteydi. Bu miktar, istatistiki olarak E. coli genomunda bulunan tüm tekil nükleotitlerin geçirebilecekleri mutasyonları birden fazla defa geçirebileceği kadar yeterli süre demektir. 

       Deney, sizin de görebileceğiniz gibi toplamda 22 sene sürdü. Bu sürede pek çok bilimsel devrim yaşandı, internet insanların yaşamına yeni yeni tam olarak girmeyi başardı, televizyonlar, radyolar, arabalar gelişti, uzaya defalarca mekik gönderildi. Ancak bunların yanında çok ilginç bir olay daha oldu: Evrim, laboratuvarda, insanların kendi gözleriyle gözlendi: 

       Deneyin başlangıcında, pek çok özellik 12 farklı koloni tarafından paylaşılmaktaydı, çünkü aynı popülasyona aitlerdi. İlk yıllarda, her bir popülasyonun ortalama başarısı hızla arttı, ancak 20.000. nesilden sonra bu artış yavaşladı. Ata türe kıyasla hepsi daha büyük hücre hacimlerine ulaştılar ve popülasyondaki bireylerin yoğunluğu azaldı. Ayrıca her bir koloni, glukoz kullanma konusunda atalarına göre çok daha başarılı hale geldi. Bunlar gerçekleşiyordu, çünkü gerçekte, doğal ortamlarında E. coli bakterileri bolca yiyecek bulabilmekte ve özgürce yayılabilmektedir. Ancak kısıtlı besin ortamında ve alanda, bunlar olamaz ve farklı yönde evrimsel süreçler başlar. 

    Resim: 2008’de evrimleşen 12 adet E.coli popülasyonu

      12 nesilden 4’ünde DNA tamiri konusunda sorunlu mutasyonlar meydana geldi. Bu da, bu nesillerde çok daha fazla mutasyon meydana gelmesine sebep oldu. Lenski, 20.000 nesil sonunda toplamda yüz milyonlarca nokta mutasyonu meydana geldiğini; ancak bunların 10 ila 20 tanesinin popülasyon içerisinde fayda sağladığı için sabitlendiğini ve toplamda, nötr mutasyonlarla birlikte kolonilerde 100 mutasyonun sabitlendiğini (popülasyon için norm haline geldiğini) tespit etmiştir. 

       2008 yılında ise Lenski ve arkadaşları çok daha ciddi, önemli ve heyecan verici bir adaptasyon keşfettiler. Bu adaptasyon, 12 popülasyondan sadece 1’inde meydana gelmişti: E. coli bakterileri, daha önce hiç sahip olmadıkları bir özellik olarak sitrat moleküllerini hücre içerisine alıp sindirerek enerji üretmeyi başaracak şekilde evrimleşmişlerdi! 

       Vahşi E. coli bakterileri sitrat molekülünü bırakın sindirmek, hücre içerisine bile alamamaktadır, çünkü molekül çok büyüktür. Hatta bu özellik, E. coli‘nin hastalık yapıcı bir bakteri olan Salmonella‘dan ayırt edilebilmesini sağlamaktadır. Ancak 33.127. nesil civarında bir yerde, 12 popülasyondan birinde inanılmaz bir sayı artışı tespit edilmiştir. Araştırmacılar, bunun sebebini incelediklerinde, minimal büyüme ortamı dahilinde bulunan sitrat molekülleri‘nin o popülasyona ait bakteriler tarafından sindirilebilmeye başladığını keşfetmişlerdir. Bu da, diğer popülasyonlara göre bakterilerin hayatta kalma şansını arttırmaktadır, çünkü daha fazla besin demektir (diğer popülasyonlar sitratı sindiremeyip, sadece glukoz ile yetinmek zorundadır). 

       Lenski, hemen elinde bulundurduğu kriyonik fosillere bakarak, hangi noktada bu özelliği kazandıracak mutasyonların elde edildiğini bulmaya çalışmıştır. Bu araştırması sonucunda, 31.000 ile 31.500’üncü nesiller arasında bir mutasyon meydana geldiğini ve bu mutasyon sayesinde sitratın sindirilebilmeye başladığını keşfetmiştir. Ayrıca, sitratı sindirebilen E. coli bakterilerinin dışarıdan gelmediğinden emin olmak için pek çok genetik işaretleyici ile sonuçları test etmişler ve bakterilerin Ara operonu ile işaretli olan orjinal bakterilerin neslinden olduğundan emin olmuşlardır. 

       Daha da ilginç bir keşfe imza atmışlardır: 31.000.nesilden önceki nesillerden bakteriler alıp, bunları başka kaplarda üretmeye devam ettiklerinde, sitrat sindiriminin spontane olarak yeniden evrimleştiğini görmüşlerdir. Ancak 20.000 nesilden önce aldıkları hiçbir bakteri, bu özelliği evrimleştirememiştir. Daha ayrıntılı yaptıkları araştırmalar sonucunda bunun sebebinin, 20.000 nesilden sonra meydana gelen bir ön-faydalı-mutasyondan kaynaklandığını bulmuşlardır. Bu, şu demektir: Bu mutasyon, sitratı sindirebilmeye sebep olan ikinci mutasyonun gerçekleşme şansını arttırmaktadır. Dolayısıyla bu ilk mutasyonu geçiren bireyler, kolayca sitratı sindirebilmelerine sebep olacak mutasyona da açık olmaktadırlar. Ancak bu ilk mutasyona sahip olmayan bireylerin, tek seferde bu ana mutasyona ulaşmaları o kadar düşük bir ihtimaldir ki, hiçbir zaman gerçekleşmez. Ancak bir kere ilk mutasyon gerçekleşti mi, devasa önemdeki bir olayın gerçekleşmesini sağlayan ikinci mutasyon kolayca gerçekleşebilmektedir. 

       Ayrıca, bir diğer genel evrim de her bir popülasyonun, daha önce de dediğimiz gibi, çok daha yuvarlak ve iri hücrelere sahip olacak şekilde evrimleşmesidir. Bunu da incelediklerinde, sebebini bulabildiler: Bir diğer mutasyon, Penisilin Bağlayıcı Protein isimli bir proteini sentezleyecek genin ifadesini değiştirmiştir. Ve bu keşif de başka bir keşfe götürmüştür: Bu proteinin değişimi hücre büyüklüğünü ve yuvarlaklığını arttırmıştır; ancak aynı zamanda osmotik strese karşı dayancını düşürmüştür. Dolayısıyla bu bakteriler, atasal türlere göre sabit çevresel koşullarda daha kısa süreler yaşayabilmektedirler.

       Görüldüğü gibi Lenski Deneyi, muhteşem sonuçlara imza atılmış bir deneydir. Bu deneyde Lenski ve arkadaşları, açık bir şekilde bir türün, daha önce hiç sahip olmadığı ve hiç de küçük önemi olmayan, devasa bir değişimi başarabildiğini göstermiştir. Zaten Evrim de, bu değişimlerin zaman içerisinde sayıca ve değerce birikmesi sonucu, yavru türlerin atalarıyla çiftleşemeyecek kadar farklılaşması demektir. Eğer E. coli bakterileri, eşeyli olarak çiftleşen bireyler olsalardı, bir süre sonra bu tip özellikler ve bu özelliklerin genlerdeki yansımaları o kadar fazla olacaktı ki, deneyin en başındaki kaplardaki bireylerle çiftleştirilmeye çalışıldıklarında genleri uyuşmayacak ve yavrular üretemeyeceklerdir. İşte evrim, tam olarak budur. 

       Daha fazla söylenecek söz olduğunu sanmıyoruz. Evrim’in gerçek olmadığını iddia edenleri, deneyi tekrar etmeye ve ancak ondan sonra yorum yapmaya davet ediyoruz. Böylece bilimin kahvehanelerden yapılmayacağını öğrenmiş olurlar. 

    Sevgilerimizle.

    ÇMB (Evrim Ağacı)

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • Big Bang teorisi için bir kanıt daha

        Amerikalı astronomlar 13,7 milyar yıl önce Evren’in doğumundan sonra ilk dakikalar içinde oluşmuş iki gaz bulutu keşfetti. Astronomların keşfettiği iki gaz bulutunun, Evren’in oluşumu için kabul edilen teorilerde öngörülenlere tamamen uyduğu ortaya çıktı. 

       Amerikan Science dergisinde 10 Kasım 2011′de yayımlanan makaleye göre, bu gazların bileşenleri, Evren’deki elementlerin kökenleri konusunda modern bilimlerdeki teorilerde öngörülenlere tamamen uyuyor. Buna göre, Evren’in oluşumu için kabul edilen teoriye uygun şekilde Big Bang (Büyük Patlama) sırasında en önce hidrojen ve helyum gibi hafif elementler ortaya çıkıyor. Bundan sonra bu çok önemli gazların yıldızları oluşturmak için yoğunlaşmasından önce yüzmilyonlarca yıl geçmesi gerekiyor. 

    Resim: Bir galaksinin oluşum aşamasını gösteren bu simülasyon görüntüsünde, gaz ırmaklarının büyüyen galaksiyi nasıl beslediği gösteriliyor. Yeni keşfedilen gaz bulutları, bu nehirlerin benzeri olan “soğuk gaz” akımının bir parçası olabilir. (Credit: Image from simulation by Ceverino, Dekel, and Primack)   

       Araştırmayı yürüten ve Science‘ın internet sitesinde yayımlayanlardan biri olan, California Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Profesörü Xavier Prochaska, hidrojen ve helyum gibi hafif elementleri bulmak konusunda şimdiye dek büyük çaba gösterdiklerini belirterek, ”İlk kez Evren’in ilk anlarında, yıldızlardan gelen daha ağır elementlerin karışmadığı gazları inceleyebiliyoruz” dedi. 

       Araştırmaya katılan Michele Fumagalli de metallerin bulunmamasının hidrojen gazının saf olduğunu gösterdiğine dikkati çekerek, ”Bu gerçekten insanı şaşkına çeviriyor, çünkü bu Big Bang teorisine göre, Evren’de ilk gazların oluşumuna tamamen uygun ilk kanıt.” diye konuştu.

       Amerikalı astronomlar, bu iki gaz bulutunu yıldızlardan geriye kalan uzak kuasarların yaydığı ışığı analiz ederek keşfetti. Gözlem Hawaii’deki Keck gözlemevinin teleskoplarından biriyle yapıldı. Michele Fumagalli, böylece hangi mekanda ışık tayfının gaz tarafından soğurulduğunu görebildiklerini, bunun da kendilerine bileşenleri ölçme imkanı tanıdığını belirtti. Her elementin ışık tayfında kendine ait bir imzası belirten astronomlar, bu gözlemin ortaya sadece hidrojeni çıkardığını, helyum gazını bulmadıklarının altını çizdi. Astronomlar, karbon, oksijen ve silisyumu da büyük bir kesinlikle tespit edebileceklerini, ancak bu elementlerin kesinlikle bulunmadığını özellikle belirtti.

     

    Kaynak makale

    Çeviri: felis agnosticus

    1. Michele Fumagalli, John M. O’meara, J. Xavier Prochaska.Detection of Pristine Gas Two Billion Years After the Big BangScience, November 10 2011 DOI:10.1126/science.1213581 

     

     

     

  • Bilim, Özgür Düşünce ve Sekülerizm Sempozyumu

       Düzenleyicileri arasında üyesi olduğum Özgür Düşünce Hareketi‘nin de bulunduğu bu etkinlik hem içeriği, hem de ÖDH olarak aramızda yaptığımız toplantılar haricinde sanal ortam dışında gerçekleştirdiğimiz ilk faaliyet olması nedeniyle bizim için özellikle heyecan vericiydi. Ankara ve İstanbul olmak üzere iki şehirde gerçekleştirilen (Ank. 29 Mart / İst. 5 Nisan 2014) sempozyumda konuşan değerli bilim ve düşünce insanları şöyleydi: 

    • Sean Faircloth (Richard Dawkins Vakfı eski Strateji ve Politika Başkanı) – Bilim ve Sekülerizm (Bilime Neden Seküler Yaklaşılmalıdır)

    • Dr. Işıl Arıcan (Yalansavar ve ÖDH adına – video sunumu) – Bilim ve Sahtebilim

    • Prof. Dr. Namık Kemal Pak (ODTÜ Fizik Bölümü) – Çağdaş Uygarlık ve Kuantum Devrimi

    • Doç. Dr. Kerem Cankoçak (İTÜ Fizik Bölümü, ÖDH üyesi) – Bilimin İstismarı ve Bilim Düşmanlığı

    • Prof. Dr. Mahinur Akkaya (ODTÜ Kimya Bölümü – Sağlık sorunları nedeniyle Ankara ayağına katılamadı) – Bilimde Şüpheciliğin Yeri ve Önemi

    • Prof. Dr. Celal Şengör (Sadece İstanbul ayağında) – Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir Mi?

    • Çağrı Mert Bakırcı (Evrim Ağacı kurucularından, 15 dakikalık video sunumuyla katılmıştır)

        * Ergi Deniz Özsoy sağlık sorunları nedeniyle sempozyuma katılamamıştır. 

     

    Sean Faircloth kimdir?

       Kendisi özgür düşünce ve sekülerizm konusunda uzun yıllardır dünyanın dört bir yanında çalışmalar yürüten, Richard Dawkins Vakfı’nın geleceğiyle ilgili yol haritalarını çizen, Attack of the Theocrats! How the Religious Right Harms Us All and What Can We Do About It  isimli kitabın yazarı, siyasetçi ve RDF’nin geçmiş sözcüsü ve avukatıdır. Bu etkinliğin başarısı, Richard Dawkins’in bizzat katılımıyla gerçekleşmesini planladığımız (ancak halen görüşülmekte olan ve gerçekleşmesi biraz da bu etkinliğin başarısına bağlı olan) bir sonraki etkinliğin gerçekleştirilebilmesini mümkün kılacaktır. Faircloth ile bol bol zaman geçirme ve onu katılımcılarımızdan biraz daha fazla tanıma şansı yakalamış biri olarak, İstanbul’da gerçekleştirdiği ve çevirisini bizzat yapmaktan gurur duyduğum bu konuşmayı mutlaka izlemenizi öneriyorum (izlemek için sayfanın altına kayınız.) Ziyaretinin Gezi Direnişi ve 17 Aralık sonrasına, özellikle de şaibeli bir seçim sürecine denk gelmiş olması nedeniyle Faircloth’un sunumu güncel mesajlar içeriyor; ülkemizin sekülerizm konusundaki eksiklerine ışık tutuyor. 

    CELAL ŞENGÖR – Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir mi?

    SEAN FAIRCLOTH – Seküler Bir Devlet, Müslüman Bir Ülkede Ayakta Kalabilir Mi?

    MAHİNUR AKKAYA – Bilimde Şüpheciliğin Yeri ve Önemi

     

    IŞIL ARICAN – Bilim ve Sözdebilim

    NAMIK KEMAL PAK – Neden Temel Bilim: Çağdaş Uygarlık ve Kuantum Devrimi

    KEREM CANKOÇAK –  Bilimin İstismarı ve Bilim Düşmanlığı

    BÖDS sempozyumunu düzenleyen topluluklar:

    Evrim Ağacı

    Özgür Düşünce Hareketi

    Bilkent Üniversitesi Genç Aydınlanma Topluluğu 

    Boğaziçi Üniversitesi Evrimin Genleri Topluluğu 

    ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu

    Videoları çeken ve düzenleyen Greener Nautilus‘a emekleri için teşekkürler.