Kategori: Din

  • Bir ateistten herkese iyi yıllar!

       Yeni yıl heyecanınızı dinlerin ve mitlerin gölgelemesine izin vermeyin. Karanlık bir dönemden geçiyoruz..Düşünce ve inanç özgürlüğünün lafta kalmadığı, insanların düşünceleri yüzünden yargılanmadığı, bilime ve akla gereken önemin verildiği ve bilim sansürlerinin son bulduğu, tabuların olmadığı ve adaletsizliklerin yaşanmadığı; insanların, birer parçası oldukları doğanın ve tüm evrenin büyüleyici evriminin farkına vardıkları bir yıl olması umuduyla, herkese geçmiş yıllardan daha aydınlık yeni bir yıl dilerim. 

    Videonun Türkçe yapımında emeği geçen mavigözlüdev‘e teşekkür ederim!

     

  • Ülkemizde yılbaşı kutlamaları ve protestoları

         Yeni yıl için geri sayım başladı. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak, İslam peygamberi Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç sayan Hicri takvimden Miladi takvime geçeli tam 88 yıl oldu (1926); yılbaşı günü olan 1 Ocak tarihinin resmi tatil olarak kabul edilmesinin (1935) üzerinden de 79 yıl geçti. 

       Daha öncesinde, Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar mezheplerine göre değişkenlik gösteren tarihlerde Noel’i kutlarken, Müslümanlar’ın buna eşdeğer özel bir günü yoktu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Hristiyanlar’ın yılbaşı kutlamalarına gösterdiği ilk ilgi ise 1 Ocak 1829 yılına tarihlenir. O yılbaşı, İstanbul’daki İngiliz elçisi, Haliç’te bulunan bir gemide büyük bir balo verir ve baloya Osmanlı devlet adamları da çağrılır. Davetliler yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra sandallarla gemiye giderler ve sabaha kadar eğlenirler. Ertesi gün Serasker Hüsrev Paşa, Kazasker Yahya Bey’in sorusu üzerine, katıldığı balonun kafir işi olduğunu, ancak devletçe katılmak zorunda olduklarını anlatır ve kaşık-çatal gibi mekruh şeylerin de kullanıldığını ekler. [1] 1908 yılıyla başlayan II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde ise yılbaşı kutlama adeti Müslüman Türkler’in aydın kesiminde yaygınlaşmaya başlamıştır. [2] 

    Resim : Teyyare Piyangosu 

       Cumhuriyet Dönemi’nde Miladi takvime geçilen ve 1926’yı 1927’ye bağlayan gece, saat tam 24:00’da, Elektrik İdaresi ilk kez kentin ışıklarını 1 dakika söndürme geleneğini başlattı. 1931 yılında da ‘Teyyare Piyangosu’ adıyla ilk özel yılbaşı piyangosu düzenlendi. 1935 yılında “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” kanun teklifi kabul edildi. Bu ilk resmi tatil gününün ertesinde, Son Posta gazetesi muhabiri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili gözlemlerini şöyle aktarıyordu:

    “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.” [1] 

       1938 yılında Atatürk, kendisine gelen tebriklere cevaben, dolaylı yoldan da olsa, ilk kez şöyle bir yılbaşı tebriği yayımladı: “Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren birçok telgraf gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasıyla iletilmesini buyurmuşlardır.” [1]  

       Takip eden yıllarda, radyonun da yaygınlaşmasıyla Türkiye Radyoları’nın hazırladığı özel yılbaşı programları, ünlü sanatçıların rol aldığı skeçler, şarkı ve türkülerden oluşan konserler ve Milli Piyango çekilişleri gelenekselleşti. Dergiler ve gazeteler yılbaşına özel sayılar çıkarmaya, eğlence mekanları özel programlar organize etmeye başladı. Halkımız, yılbaşı kutlamalarını sevmişti. 

    Resim: 1958’de Hilton Otel’deki yılbaşı balosunda dans eden çiftler; Kaynak [18] 

       Gelelim günümüze … Ülkemizdeki siyasi ve toplumsal gerilimin iyice arttığı, 2014 yılının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, 31 Aralık’a ilişkin çeşitli hazırlıklar haftalar öncesinden yapılmaya başlandı bile. Bu yılın ülkemiz için çok acılı ve karanlık bir yıl olduğunu hatırlayacak kadar duyarlılık gösterebilenler için de buruk geçecek bir günün hazırlıkları aslında bunlar. Ama insan oldukça bencil bir hayvan; bu anlamda tüketimin ve eğlencenin had safhaya ulaşacağı günlerden birine de yaklaşıyoruz tabi. Bu sene de alışveriş merkezleri ışıklar ve yılbaşı süsleriyle renklendi, kampanyalar ve indirimler yürürlüğe girdi, hediyeler alınmaya başlandı, cicili bicili tebrik kartları yazıldı, hindiler alınıp buzluğa atıldı, konser organizasyonları yapıldı, yapay kar, balon ve havai fişekler ısmarlandı. 31 Aralık akşamının kiminle, nerede ve nasıl geçirileceği, ne giyileceği, ne yenilip ne içileceği, ne dinleneceği ve o gece ne kadar para harcanacağı konusunda planlar yapılmaya başlandı. Bu sene de Taksim, Kuğulu Park, Güvenpark ve Cumhuriyet Meydanlarında toplanmak isteyecek coşkulu kalabalıklar, umut dolu insanlar. Daha doğrusu bu istekle toplanmaya çalışacaklar diyelim. Ama geçen sene olduğu gibi bu sene de Gezi’de ölen kardeşlerini anmak isteyen çoğu vatandaş, belki sokağa bile çıkmaya korkacak. Özellikle büyükşehirlerin demirbaş sokak ikonları haline gelen TOMA’lar ve akrepler yine karanlık köşelerinde, insanları kasvetle tehdit edercesine bekliyor olacak çünkü. Yılbaşında çalışmak zorunda kalan şanssız vatandaşlar da olacak elbette. Umudunu kaybetmemiş birçok emekçi belki de grev çadırında geçirecek o geceyi. Ama 2010 yılının son gününü Soma’da maden işçileriyle birlikte geçiren Kılıçdaroğlu’nun aksine, bu sene hiçbir siyasetçi o maden işçilerinin yanında giremeyecek yeni yıla. Ailelerine teselli sunmaktan öteye geçmeyecek yılbaşı tebrikleri. İşin fitratında olmasa gerek! Adalet timsali (?!) ülkemizde suçsuz olduğu halde hapis yatan nice aydın, düşünür ve cesur insan o gece de parmaklıklar ardında girecek yeni yıla. Kimisi de hiçbir plan yapmadan, bu renkli süreci uzaktan izlemeyi tercih edecek. Fakat ülkemizdeki mevcut hoşgörüsüzlüğün ve kutuplaşmanın etkisiyle dozu gittikçe artan ve her yıl olduğu gibi bu yıl da değişmeyeceği kesin olan bir şey var ki, o da yeni yılı öyle veya böyle kutlamaya niyeti olanların maruz kalacağı psikolojik ve fiziksel baskı.

       Gerek ılımlı Müslümanlar, gerek İslamiyet’in de “hak din” saydığı Hıristiyanlık inancına sahip kişiler, gerekse de kendisini ateist, agnostik, deist vb şekilde tanımlayan nonteistler olsun, yeni yılın gelişini kutlamak isteyen herkes bu nefret ve hoşgörüsüzlük saldırılarının dolaylı ve doğrudan hedefi olacak. Yeni yılın gelişini evde ailenizle, sevgilinizle, evcil hayvanınızla, dışarıda arkadaşlarınızla veya tek başınıza internet ya da televizyon başında geçirmeniz de çok fark yaratmayacak. Annenizin pişireceği hindinin şenlendireceği yılbaşı sofrasının, alacağınız hediyelerin ve o geceyi sevdiklerinizle geçirecek olmanın hevesiyle gün sayıyor veya özel birisiyle romantik bir yılbaşı gecesi geçirmeyi planlıyor olabilirsiniz. 31 Aralık gecesini, bir yandan televizyondaki yılbaşı eğlence programlarını izlerken, diğer yandan “Taksim’de bir grup saldırgan, yılbaşı kutlayan gençlerin üzerine palayla yürüdü” veya “Yılbaşı kutlamalarında yine taciz vardı” manşetli Son Dakika haberlerini takip ederek geçirmeyi düşünüyor da olabilirsiniz. Ya da sırf yılbaşı ağacı istediniz diye sizi tersleyen ailenize içerleyerek, kendinizi odanıza kapatmış da olabilirsiniz. Hayalindeki hediyeyi alıp mutlu olanlar, ya da hiç hediye almayan küskünler de olacaktır mutlaka. 2014 yılı özel hayatınız açısından kötü bir yıl olduysa, bu kızgınlığınızı 2015’e yansıtma azmiyle, yeni yılı sıfır heves ve coşkuyla bekliyor bile olabilirsiniz. Bu yıl ülkemizde yaşanan acı verici olayları anımsayacak kadar duyarlıysanız, en ufak bir kutlama yapma isteğiniz de olmayabilir. Belki de tam tersine, yeni yıla umutla bakıyor, yaşananları geride bırakmış olma dileklerinde bulunuyorsunuzdur. Hiç fark etmez. Sonuçta en başta saydığım üç inanç/inançsızlık grubundan birine giriyorsanız, fiziksel değilse bile psikolojik olarak bu saldırılara maruz kalacağınız kesin. Ne de olsa Noel ile yılbaşının apayrı şeyler olduğunun ayırdına varamayanlara göre, “Hristiyanların takvimine göre yılbaşı olan günde bayram yapanlar küfre girer.” Birilerinin gözünde, küfre giren kafir’den öte bir şey olmayacaksınız yani o gece. Bu yüzden bana göre Türkiye’de yılbaşını beklemek, hissedilmesi gereken bütün umuda, heyecana ve coşkuya rağmen, bir yandan da yeni bir korku filmini beklemekle aynı kapıya çıkıyor. Ülkemizde Müslümanların dini değerlerini aşağıladıkları” gerekçesiyle bugüne kadar kaç kişiye dava açıldığı, daha da kötüsü kaç kişinin öldürüldüğü malum olan ülkemizde dillendirilen bu madur edebiyatı ve “din elden gidiyor” feveranları artık komik olmaktan çıktı, gerçekten de kaygı verici bir hal aldı. 

       Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın, Noel ve yılbaşı gibi kutlamaların, Orta Asya’daki eski Türklere ait bir gelenek olduğunu ve Noel Bayramı’nın çok eski Türkler’de “Yeniden Doğuş-Çam Bayramı” olarak kutlandığını söylemesi de bağnaz kafalarda pek bir değişiklik yaratmadı. Şöyle demişti Çığ:

    “Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir ‘Akçam Ağacı’ bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzuyor ve buna ‘hayat ağacı’ deniyor. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli! İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir ‘yeni doğum’ olarak algılanıyor. Türkler bu bayrama ‘Nardugan’ diyor. Nar; güneş, tugan ise ‘doğan’ anlamına geliyor. Türkler, güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu, büyük şenliklerle ‘Akçam Ağacı’ altında kutluyorlar.” [3]

    Çam ağacı geleneğiyle ilgili izlemenizi önerdiğim bilgilendirici bir video: tıklayın

    Resim: Muazzez İlmiye Çığ; Resim kaynağı [19] 

       Birçoğu “trajikomik” sıfatını hak eden yılbaşı protestoları zihinlerden çok kolay silinebiliyor, işaret ettiği sevimsiz gerçekler de zamanla önemini yitirmiş gibi görünebiliyor. Oysa yılbaşının umudu, paylaşımı, neşeyi ve sevdiklerimizle bir araya gelmenin mutluluğunu simgelemesi gerekir. Bu anlamda, 2015’e gireceğimiz bu soğuk kış günü, geçmişte ülkemizde yaşanan, üstelik gittikçe dindarlaştırılan ve cehalete sürüklenen toplumumuz ve yeni eğitim düzenlemeleriyle yetişecek olan kindar ve dindar nesil sayesinde daha da artacak gibi görünen “yeni yıl protestolarını” anımsamak için belki de en uygun zaman. 

    Aralık 2008 İstanbul’da Anadolu Gençlik Derneği İstanbul Şubesi, yılbaşı gecesi 20 ilçede “Mekke’nin fethi ve hicri yılbaşı” başlıklı alternatif bir yılbaşı programı düzenledi. Yeni yıla Kuran dinletisi ve tekbirlerle giren ve haremlik selamlık oturan katılımcılar arasında, “Hamas’a Selam”, “Katil İsrail” ve “Filistin bizi sordu geleceğiz dedik” yazılı dövizleri taşıyan çocuklar ve Hamas yanlısı pankart açanlar vardı. Filistinliler için yardım toplanan gecede, üç kişi de Umre gezisi kazandı. Gece, Erbakan’ın sinevizyondan yayınlanan konuşmasıyla sona erdi. Aynı yıl, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle Taksim’deki yılbaşı kutlamaları da iptal edildi. [4]

    30 Aralık 2010 Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği’ne üye 20 kişilik bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde toplandı. Basın bildirisinin okunmasının ardından öğrencilerden biri, Enam Suresi’nin 162. ayetini Türkçe olarak okurken, yüzünü sprey ayakkabı boyasıyla boyadığı şişme Noel Baba’yı çakıyla temsili olarak bıçakladı. [5] 

     

       Bugün tekbir getirerek sembolik de olsa bir insanı bıçaklayanlar, bu nefretle kimbilir daha neler yapar diye düşünmeden edemiyor insan. Gerçi düşünmeye de gerek yok, bizzat görüyoruz neler yapabileceklerini. 

    30 Aralık 2011 günü Milli Gazete’de, alıntı yapılması yasak olduğu için kısaca özetleyeceğim bir bildiri yayınlandı. Merak edenler, kaynakçada verdiğim bağlantıdan tamamını okuyabilir. [6] Bildiri “Muhterem Müslümanlar!” diye başlıyor ve Müslümanların, ülkemizdeki tüm camilerde de bu bildiride yer alan ikaz ve nasihatların muhatabı olacağını söylüyordu. Neydi bu ikaz ve nasihatlar? Açıklamaya göre, 31 Aralık 2011 şeytanın düğün günüydü! Şeytan kendisine tapınanlarla evlenecek, dünyadaki tüm insanlar (istisnalar hariç) bu düğünde bir ve beraber olup Allah’a topluca isyan edecekti. Sakın ha, bu isyankarlarla bir olup yılbaşını kutlamaya kalkmasın’dı hiç kimse. Yoksa toplu helak olabilir, bu kişiler ebedi cehennemde kalabilirdi. Miladi yılbaşı Türkiye için milli bir afet ve iğrenç bir hurafeydi. Aynı bildiri, ironik bir şekilde de 31 Aralık tarihinin aslında Müslümanlar için büyük önem taşıdığını, çünkü bu tarihin Mekke’nin fetih günü olduğunu vurguluyordu.

       Şeytanın kendisine tapınanlarla evleneceği gün olduğu için yılbaşını kutlamamak? Bir yandan da aynı günü, Mekke’nin fetih günü olduğu için kutlamak?! O gece, bu bildiriyi okumuş olan kimbilir kaç çocuk, damatlıklarını giymiş şeytanların alevler arasında dans ettiği kabuslar görmüştür. Kimbilir kaç kişi bunu okuduktan sonra yeni yıla umutla bakmaya bile korkmuş, hissettiği o ufacık coşku ve umudun suçluluk duygusuna dönüşmesine tanık olmuştur. Kimbilir kaç Müslüman, toplu helak olacak korkusuyla yılbaşına dair her şeye algısını kapatıp evinde korkuyla oturmuştur. Ve kimbilir kaç gayrimüslim sokağa çıkmaya çekinmiş, çıktığı anda başına gelebilecekleri hesap etmek zorunda kalmıştır. 

    Aralık 2012  Karaköy’de bir vatandaş, yılbaşı kutlamalarını elindeki pankartla protesto etti. Yoldan geçen sürücülere pankartını gösteren protestocu, duraksayan trafikte protesto sebebini sürücülere anlatmaya çalıştı. [7] Bunu yapmak yerine, sevdikleriyle vakit geçirseymiş keşke… 

    30 Aralık 2012 Diyanet-Sen Adana Şube Başkanı Mustafa Ünaldı, İslam dininde ve Türk kültüründe yılbaşı kutlamalarının yerinin olmadığını şu sözleriyle ifade etti: 
    “Yılbaşı kutlamaları sadece eğlence, kumar ve alkol sektörünün yüzünü güldürmektedir. Bunların kurduğu tuzağa hiçbir Müslüman kardeşimiz düşmemelidir.” [8]
     

    26 Aralık 2013 tarihinde İstanbul Üniversitesi’nde bir grup, “Noel Baba beraberinde içki, esrar, ölüm getirir”, “Ahlak ve Maneviyat tahribatına hayır. Edeb ya hu..!”, “Noel Müslümanlığımıza indirilen bir darbedir gibi sloganlar eşliğinde, yanlarında getirdikleri şişirilmiş ve boynunda haç asılı olan bir Noel Baba balonunu bıçakladı. Müslüman bir Wolverine’e benzeyen kaslı bir adamın Noel Baba’yı yumruklarken resmedildiği afişlerin asılmasıyla başlayan eylem, Noel Baba balonunun önce sembolik olarak sünnet edilmesi ve sonra da bıçaklanmasıyla son buldu. 

     

    Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Pastörü Krikor Ağabaloğlu, eylemin Hristiyanlığı hedef aldığını söyleyerek şöyle dedi:

    “Noel Baba’yı sünnet edip bıçaklıyorlar. Acaba Noel Baba’yı bıçaklarken kimi düşünüyorlar, bunu sormak lazım önce. Bizim Doğuş Bayramı olarak kutladığımız, İsa Mesih’in doğumudur.  Noel Baba simgesini kullanarak İsa Mesih’i bıçaklıyorlarsa bu çok düşündürücü.” Protestan İhsan Özbek ise bu eylemle ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi: “Hristiyan düşmanlığı adına Türkiye’de 21. yüzyılda insanların şişme Noel Baba yapıp onu sünnet edip sonra da bıçaklamaları, korkunç ve dehşet verici bir olay. Umarım bundan sonrası için daha ahlaklı eylemler yaparlar.” [10] 

    Aralık 2013 İstanbul’un Şirinevler Mahallesi’ne, “Bu yıl Noel Baba Şirinevler’e gelmeyecek” yazılı bir pankart asıldı. Şirinevler Mahallesi muharının imzasıyla yayımlanan pankartta şu ifadeler yer alıyordu:

    “Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da örfümüzle, kültürümüzle hiçbir alakası olmayan Noel Baba Şirinevler’e gelmeyecektir. Evlerimize yine Dede Korkut gelecek, çocuklarımıza dünyaya zevk ve sefa sürmeye gelmediklerini, yeryüzüne adalet dağıtmaya geldiklerini öğretecektir.” [11] 

    23 Aralık 2013 Türkiye Yeşilay Cemiyeti Samsun İl Temsilcisi Mümin Argun, yılbaşı eğlencelerinin inanca yapılan modern bir “haçlı saldırısı” olduğunu söyledi. Yılbaşında piyango bileti alınmasını ve hindi yenmesini bile eleştiren Argun şöyle dedi:

    “Tarih, haçlı ordularının İslam beldelerine saldırmak sureti ile başaramadığı toplumsal yozlaşmayı bugün modern bir şekilde sadece adını ve yöntemini değiştirerek yapmaktadır. Yılbaşı ve şans oyunları, sanki Müslüman halkımızın inanç ve kültüründen bir parçaymış gibi algılanmaya başlandı ve bu düşünce halkın büyük bir kesimi tarafından da benimsenmektedir. Bu kötülüklerin toplumumuzun içine girmesinde devletin eğitim sisteminin ve özellikle medyanın önemli ölçüde etkisi olmuştur. Hele hele Milli Piyango gibi bir illetin devlet tarafından resmileştirilip organize edilmesi ayrıca bir derttir. Artık yılbaşı denince insanların aklına oyun, eğlence, Milli Piyango, hindi ve sabahlara kadar eğlenip içki içmek geliyor … Avrupa’da adı ‘turkey’ diye geçen, durduk yere kesilen masum hindileri, bununla birlikte geçmişimizi, kültürümüzü, geleceğimizi kesenleri bir düşünün.”[12] 

       Ne kadar da şeytani ve kötücül bir şeymiş bu yılbaşı! Sabalara kadar eğlenmek de neyin nesiymiş? İnsan gerçekten de bu kadar paranoyaklığa, böylesine yobaz ve çağdışı bir bakış açısına şaşırmadan edemiyor. Masum hindilerin kesilmesinden dem vuran bu zihniyet, acaba Kurban Bayramı’nda kesilen onca masum hayvan için de aynı uyarıyı ve açıklamayı yapıyor mudur? Tabi ki, hayır. Çifte standart ve demogoji, bağnaz zihinlerin ortak noktasıdır çünkü. 

    29 Aralık 2013 Haramlarla Mücadele Derneği üyeleri, İstanbul/Esenler’deki Rabia Meydanı’nda toplanarak yılbaşı kutlamalarını protesto etti. Dernek adına açıklama yapan Abdussamed Altun şöyle dedi:

    “Haramlarla Mücadele Derneği olarak, insanlarımızı haram batağına çekmek için kurulmuş yılbaşı tuzağına karşı uyarıyor, her gün olduğu gibi, o gün ve geceyi de yüce Rabbimizin rızasını gözeterek geçirmeyi tavsiye ediyoruz … Yılbaşı kutlamaları adı altında bir ay öncesinden başlayan ifsat çalışmalarına hep beraber maruz kalmış bulunuyoruz …Ey yılbaşını kutlamaya hazırlanan Müslüman kardeşim! Şimdi anladın mı neyi kutlamaya hazırlandığını? Ey çam ağacını süsleyip dükkânına koyan esnaf kardeşim, ey milli piyango bileti kuyruğuna girip milli piyango bileti almak için sıra bekleyen Müslüman kardeşim! Ey daha bir hafta öncesinden hindiyi alıp yılbaşı gecesi pişirmek için buzlukta bekleten hanım kardeşim ve ey yılbaşı gecesi için eğlence mekânlarında rezervasyon yaptıran Müslüman kardeşim! Şimdi anladın mı neyi kutlamak için hazırlandığını?” [13],[14]

    Dernek Başkanı Surur Çelebi ise, “Noel kutlamalarının inancımıza bir saldırı olduğunu düşünüyoruz. Halkımızı dirilişe davet ediyoruz.” dedi. 

    Diriliş?? Güzel olan her şey, size göre inancınıza saldırı zaten bu dünyada. Bırakın insanlar bari o tek gecede dilediği gibi eğlensin, sevdikleriyle vakit geçirsin! 

    31 Aralık 2013 Saadet Partisi Van Gençlik Kolları Başkanlığı, Van’ın çeşitli yerlerine astığı ve “Biz bacadan hediye getirenin değil, Hira’dan Kuran, Mirac’ta namaz getirenin ümmetiyiz.” yazılı pankartlarla yılbaşı eğlencelerini protesto ederek, halkı yılbaşı kutlamalarına karşı şu şekilde uyardı:

    “Yılbaşı eğlenceleri nedeniyle lüks tüketim, israf akla ve sağlığa zararlı olan içki, kumar ve sefahat, toplumun kanına zerk edilen zehirden başka bir şey değildir. Tarih haçlı ordularının İslam beldelerine saldırmak sureti ile başaramadığını, toplumsal yozlaşmayı bugün modern bir şekilde sadece adını değiştirerek yapmaktadır. Yılbaşı ve şans oyunları sanki Müslüman halkımızın inanç ve kültüründen bir parçaymış gibi algılanmaya başlandı ve bu düşünce halkın büyük bir kesimi tarafından da benimsenmektedir. Bu kötülüklerin toplumumuzun içine girmesinde devletin eğitim sisteminin ve özellikle medyanın önemli ölçüde etkisi olmuştur.” [15]

    Eh, ne diyelim … İstedikleri oluyor; eğitim sistemimiz 4+4+4 eğitim sisteminin yürürlüğe girmesi, zorunlu din dersleri ve 19. Milli Eğitim Şurası’nın son düzenlemeleriyle çağdışılıkta sınır tanımıyor zaten artık. Toplumsal yozlaşmanın önünü yılbaşı kutlamamak kesecekmiş meğer, yolları açık olsun. 

    31 Aralık 2013 Yılbaşı kutlamaları Tokat’ta bir grup partili tarafından protesto edildi. Saadet Partisi tarafından öğle namazı sonrasında düzenlenen eylemde açılan pankartlarda, “Hiç Masum Değil, Bir Hristiyan Adeti Olan Noel, Sizden Bir Şeyler Götürmesin” şeklinde söylemler vardı. Öfkeli grup, ellerindeki “Adam Olsaydı Kapıdan Girerdi” ve “Siz Hiç Kurban Bayramında Evine Koç Götüren Hıristiyan Gördünüz mü?” yazılı döviz ve afişlerle yılbaşı kutlamalarına tepki gösterdi. Saadet Partisi İl Gençlik Kolları Başkanı Halil Taşova da okullarda çocuklara yılbaşı şarkıları öğretilmesini, Milli Piyango çekilişlerini ve alkol alımını eleştirdi. [16] 

     

     

     

    Resim: Çocuklara neşe getirmesi gereken Noel Baba’nın bir haydut gibi resmedildiği pankart. 

       Ayrıca, her sene yaşandığı için özel bir tarih belirtmeye bile gerek duymadığım cinsel taciz haberleriyle bu sene de karşılaşacağımız neredeyse kesin gibi. 2008 yılında “Yılbaşını Taksim’de geçirmek ister misiniz?” sorusuna cevap veren kadınların, tacizden korunmak için evde kalmayı tercih ettiklerini söyledikleri bir anket yapılmıştı. [17] Demek ki dini bütün (?!) vatandaşlar o gün sokağa dökülüyor, milletin karısına kızına tacizde bulunuyor, gecesini zehir ediyor, sonra da ahlaktan bahsediyor. Ahlakın dinlerden gelmediğini gösteren sayısız örnekten birisi olması adına bunu da anımsamakta fayda var.

     

      Bakalım bu sene neler göreceğiz… Ne diyor çocuk şarkılarından, danstan, müzikten, küçük mutluluklardan rahatsız olan zihniyet? İslam hoşgörü dinidir. Ben yine de tüm bu “hoşgörüye” ve yöneltilen nefrete rağmen, yılbaşının kutlanmaya değer günlerden biri olduğunu düşünüyorum; çünkü insan, umudu var oldukça hayata tutunabilen bir canlı. Geleceğe umutla bakmanın neresi kötü olabilir ki? Sonuçta herhangi bir dini inancı olmayan benim gibiler için, kutsal olduğuna inanılan tüm dini kavramlar gibi hediye getiren Noel Baba, yılbaşı ağacı, ren geyikleri vb tüm semboller de insanları mutlu etmesi için yine insanlar tarafından üretilmiş birer masal ve araçtan ibaret. Tek farkı, yobazların iddia ettiğinin aksine tamamen zararsız olmaları. Yılbaşı ayrıca yüzümüzü batıya dönüşümüzü, Hicri takvimden Miladi takvime geçişimizi simgeleyen bir gün olmasıyla da kutlanmaya değer. Bu anlamda yılbaşının, aksini düşünenlere inat, ufak da olsa bir umut ışığını canlandırmak için harika bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu yaparken çevreye rahatsızlık vermemek, diğer insanların da kendi istedikleri biçimde kutlama yapma hakkını gasp etmemek önemli. Ateistlerin yılbaşı kutlamalarına ve genel anlamda hayata nasıl baktığına ilişkin Richard Dawkins, Sam Harris ve Neil DeGrass Tyson’ın kısa konuşmalarından derlenen videoyu izlemek izlemek için tıklayın.

       2015 yılının daha aydınlık yarınlar için el ele çalışacağımız, bilimin ve rasyonalizmin ışığı sayesinde bu dipsiz görünen karanlıklardan, hurafelerden kurtulacağımız bir dönemin başlangıcı olması dileklerimle, hepinizin yeni yılını kutlarım! 

     

     * Bu yazım, Ateist Dergi‘nin Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.

     

    Haber ve Alıntı Kaynakları:

    1. http://eski.bianet.org/2003/01/06/15709.htm  

    2. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kafir_isi_guzel_icatlar_noel_ve_yilbasi-1168427

    3. http://www.gazetevatan.com/turk-gelenegiymis–503197-gundem/

    4. http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1041883&KategoriID=24  

    5. http://www.radikal.com.tr/turkiye/noel_babayi_bicakladilar-1034580

    6. http://www.milligazete.com.tr/haber/Yarin_aksam_seytan_evleniyor/222018#.VJ6XNV4iE

    7. http://www.istanbulburda.com/%27Musluman-Noel-Kutlamaz-%27-yazili-pankart-acan-vatandas,-suruculere-eyleminin-sebebini-anlatmaya-calisti-155210

    8. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22263105.asp

    9. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22263105.asp

    10. http://www.radikal.com.tr/turkiye/sisme_noel_babayi_bicaklama_eylemi-1168144

    11. http://sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/bu-mahalleye-noel-baba-giremez-429252/

    12. http://www.iha.com.tr/haber-argun-yilbasi-eglenceleri-inanca-yapilan-modern-hacli-saldirisidir-318715/

    13. http://www.milligazete.com.tr/haber/Musluman_uyuma_yilbasini_kutlama/303357#.VJ6YkF4iE

    14. http://www.ilkehaberajansi.com.tr/haber/musluman-uyuma-yilbasini-kutlama.html

    15. http://www.iha.com.tr/haber-argun-yilbasi-eglenceleri-inanca-yapilan-modern-hacli-saldirisidir-318715/

    16. http://www.haber7.com/guncel/haber/971334-en-ilginc-yilbasi-afisi-spli-genclerden

    17. http://www.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/111642-taksim-de-taciz-tehdidi-yilbasinda-kadinlari-eve-kapanmaya-zorluyor

    18. http://cadde.milliyet.com.tr/2011/12/27/HaberDetay/1480745/osmanli_dan_cumhuriyete_yeni_yil_eglenceleri

    19. http://www.konumankeni.com/tarihi/noel_agaci_muazzez_ilmiye_cig.html

  • Çocuklara evrim yok, Harun Yahya ve yaratılış var!

     

       Mayıs ayında uzun süredir tadilatta olan Ankara MTA Tabiat Tarihi Müzesi açılmıştı ve hatta o zaman bu sevindirici haberle ilgili tanıtıcı bir yazı ve Facebook sayfamızda da müzeye ait bir fotoğraf albümü yayınlamıştım. Ancak müzenin internet sitesinin “Müze Çocuk” bölümünde, müze eğitim uzmanı tarafından derlenmiş kitapçıklar bulunuyor. Kitapçık derlemeleri için kaynak olarak da Bilim ve Teknik Dergisi ve herhangi bir bilimsel referansı olmayan “popülerbilgi” isimli bir site kullanıldığı yazıyor. Bu “popülerbilgi sitesi” nedir diye girip baktığınızda, karşınıza malesef evrim karşıtı bir içeriğe sahip olduğu anlaşılan, bilimle yakından uzaktan alakası olmayan yaratılışçı argümanların olduğu bir site çıkıyor. Bilimi çarpıtıp çocuklara göz göre göre yanlış bilgi vermeyi kendine görev edinmiş bu sitede şöyle anlatımlar var:

    “Filin hortumu özel olarak tasarlanmış bir organdır. Her özelliğiyle Allah’ın yaratma sanatındaki kusursuzluğunu bizlere gösterir. Peki bu mükemmel mekanizma nasıl var olmuştur? Akıl ve vicdan sahibi bir insan için, bunun “yaratılmış” olduğunu anlayıp hissetmek zor değildir kuşkusuz. Bu organın tesadüfler sonucu var olduğunu öne süren evrimcilerin iddiası son derece gülünçtür. Çünkü, evrimciler, organların tesadüflerin birbiri üzerine eklenerek var olduğunu öne sürerler. Oysa fil hortumu üzerindeki her bir kas yerli yerinde olduğunda çalışabilir. Şüphesiz kasların boylarında ya da kuvvetlerindeki en ufak bir farklılık onu işlevsiz kılardı.”
     

       

       Oysa biz biliyoruz ki doğada hiçbir şey mükemmel değildir, her şey ervim sürecinde canlının hayatta kalarak neslini ve genlerini sonraki kuşaklara aktarabileceği şekilde gelişmiş ve gelişmeye de devam etmektedir. Bunu başaramayan canlılar da zaten hayatta kalamamakta, hatta nesilleri tükenme noktasına kadar gitmektedir. Kusursuz tasarım diye bir şeyin söz konusu olmadığını en basit haliyle insanlardan örnekleyecek olursak, vücudumuzda bozuk olan pek çok yapıya bakmak yeterli olacaktır. (Gözlerimiz bozuk, iki ayak üzerinde yürümeye henüz tam olarak adapte olmadığımız için bel ve sırt ağrıları yaygın, yirmi yaş dişlerimiz çenemize sığmıyor, kongenital ve genetik hastalıklarla doğan pek çok bebek var…vs… liste uzayıp gidiyor, sitemde bunlarla ilgili fazlasıyla yazı ve bilgi var. Merak edenler açıp okuyabilir.) 

       Yani özetle bu güzelim müzede sergilenen onca fosile, milyonlarca yıl içerisinde gerçekleşmiş olan evrimsel sürecin bu fosillerle görsel olarak anlatımına ve canlıların türeyişiyle ilgili bilimsel gerçeklere rağmen, müzenin internet sitesindeki çocuklar için olan bölümünde ‘nedense’ bu bilimsel gerçekleri örtbas eden bir oluşumdan referans veriliyor. Kısaca çocuklara evrim yok, Harun Yahya ve yaratılış var! Küçük yaşta beyin yıkamanın faydalı bir yöntem olduğunu biliyorlar. 

       Bu vahim tablodan müzenin bilim departmanının haberi olmadığını düşünmek istiyorum. Eğer öyleyse haberleri olmaması da ayrı bir vehamet gerçi, ama en azından biraz da olsa durumu kurtarabilecek bir bahane olur. Bu güzelim müzenin hurafecilerin ellerine teslim edilmemiş olduğunu ve bu kepazeliğin farkına varılıp en kısa sürede düzeltileceğini umuyorum. Bu olayın farkına varıp konuyu medyaya yansıtan Haber SoL ekibini de tebrik etmek gerekiyor burada. 

       Filin hortumunun neden böyle olduğuna dair gerçek bilgileri çocuklara aktarmak istiyorsak, bunu onlara hak ettikleri şekilde, yani bilgileri çarpıtmadan anlatmamız gerekiyor. “Çocuklar için Evrim” başlıklı video serisini tam da bu nedenle çevirmiştik. Serinin fillerle ilgili bölümü aşağıda verilmiştir. Diğer bölümleri buradan izleyebilirsiniz.

    • Müzeyle ilgili bilgi almak isteyenler, açıldığı zaman heyecanla gezmeye gidip sonrasında yazdığım ve şimdi yazdığıma pişman mı olsam bilemediğim tanıtım yazısını okuyabilir.
    • Ayrıca Evrim Çalışkanları tarafından derlenen şöyle bir liste var: Çocuklara Yönelik Evrim Kitapları Önerisi (Malesef çok fazla Türkçe kitap olmadığı için list oldukça kısa, ama olsun.)
  • The Four Horsemen

     

       Altyazısı çevirisini tamamladığım The Four Horsemen (Mahşerin Dört Atlısı), Yeni Ateizm akımının önde gelen isimlerinden Richard Dawkins, Sam Harris, Daniel Dennett ve Christopher Hitchens arasında gerçekleşen, entellektüel seviyesi yüksek yaklaşık iki saatlik bir oturumdur. Özellikle dinlerin eleştiriye açık olmamasını ele alan dörtlü, adeta bir beyin fırtınası içerisinde ilintili meselelere değiniyor ve eleştirel düşüncenin en güzel örneklerinden birini sunuyor. 2007 yapımı videonun, yaşamı ve dinleri sorgulayan herkesin mutlak izlemesi gereken muhteşem bir düşünsel şölen olduğunu hatırlatır, iyi seyirler dilerim.

                                             

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Hristiyanlık 2. Bölüm (tarihçesi ve mezhepleri)

    KİLİSE TARİHİNE KUŞBAKIŞI 

    1. Patristik Hristiyanlık: MS 95 – 590 (Bu döneme “Kilise babaları dönemi” de denir.)

    2. Medieval (Orta Çağ) Hristiyanlığı: MS 590 – 1517

    3. Modern Hristiyanlık: 1517’den günümüze dek

    1.  Patristik Hristiyanlık

    a) Apolojetik dönem: Vahiy bölümünün tamamlanışı takriben MS 95’te başlıyor ve İznik Konsili’ne kadar (MS 325) sürüyor. Bazıları bu dönemin Konstantin’in Hristiyanlığa döndüğü tarih olduğunu da söylemektedir. 313’de özellikle Avrupa’daki Hristiyanlar üzerine olan baskı ve zulüm tamamlanıp, yerini bir azınlık olmalarına rağmen hoşgörüye bırakmıştı. Bu dönemde de kilise kendisini putperest fikirlerden hem teolojik, hem de politik anlamda korumak zorunda kalmıştı. 

      

    b) Polemikler dönemi: Gregory (Kilise babalarının sonuncusu Papa’ların ilki) 325 ile başlar ve 590’da biter. Politik etkiyle kilise büyüdü. Ama ne yazık ki, içten bozulma başladı. 392’de İmparator Theodosius Hristiyanlığı Roma’nın tek resmi dini haline getirdi. Fakat doktrin bozuklukları ortaya çıkmaya ve konsiller yapılmaya başlandı. 

    2. Medieval (Ortaçağ) Hristiyanlık 

    a) Papalık hiyerarşisi dönemi

    b) Skolastik ya da Sitematizasyon dönemi 

       Ortaçağ kilisesinin mistikleri belli başlı bazı ortak konuları vurguladılar: 

    —Mutlak fakirliği ruhsallaştırmışlardır. İçsel bir kendini feda etme sistemi içinde fiziksel zayıflığı tercih etmişlerdir.

    —Dinsel gerçeklerle dışa vurulan imanın aynı zamanda deneyimi de olduğunu vurgulamışlardır.

    —Tanrı gibi olma kavramını vurgulamışlardı. Mistiğin amacı sınırlı ve günahlı kişiliği düşünceyi, istemi, hissedişi Tanrı gibi feshetmeye çalışmışlardır.

    —Mistizmin Tanrıya doğrudan ve aracısız ulaşması ortaçağ kilise yaşamı ile tezat oluşturuyordu. Çünkü ortaçağda Tanrıyla ilişki sakramentler ve rahipler sayesinde mümkün görülüyordu.

    —Basit bir iman ve Tanrı’yla yürüme söz konusuydu. Mantık değil, içsel tanrısal ilişki onları yönlediriyordu. 

    Resim: Malleus Maleficarum

    “Şüphe duyanlar şeytanın suç ortağıdır.” 

       Bu cümle Orta Çağ’da engizisyon mahkemelerince cadı avlarının kaynak kitabı haline gelen ve o amaçla kullanılan Malleus Maleficarum (Şeytan Çekici) isimli kitaptan alıntıdır. 1486 yılında Heinrich Kramer tarafından yazılan kitapta şeytanla işbirliği içinde olan kişilerin nasıl tanınacağından tutun da, cadı olduğundan şüphe edilen kişilere nasıl işkence edileceğine kadar birçok “aydınlatıcı” bilgi bulunur ve kitap, o çağlarda bir nevi “cadı avcısının el kitabı” görevi görmüştür. Batı dünyasında din ve şeytan korkusu kaynaklı bu tür toplumsal cinnetler, ancak BİLİMİN ilerlemesi ve bilinmeyene açıklık getirmeye başlamasıyla gücünü kaybetmiştir. 

    3. Modern Hristiyanlık 

    a) Protestan Reformu ve Polemik İnanç Açıklamaları dönemi: Bu Martin Luther’in 95 maddeyi kilise kapısına asması ile başlar ve Westfalya Barışına kadar (1648-50) sürer. Bu dönemde dört temel gelenek ortaya çıkmaktadır: Luteren, Reform, Anabaptist ve Anglikan. Bu hareketlere Romadan da bir tepki hareketi gelmiş ve özellikle Cizvitler bu dönemde ortaya çıkmıştır.

    b) Rasyonalizm ve Uyanış dönemi: 1650’den Fransız devrimine kadar süren dönemdir (1789). Nedensellik çağı olarakda bilinir. Kilise aydınlanma etkileşimi altındadır. İngiltere’de büyük kilise uyanışı (Wesley) ortaya çıkar ve Amerika’da da aynı  uyanış görülür (Edwards ve Whitefield). Bu uyanış döneminde özellikle kilise hümanizme karşı büyük bir duyarlılık içine girmiştir.

    c) Gelişim dönemi: 1789’dan 1.Dünya Savaşına dek süren dönemdir. Özellikle politik değişimler Amerika ve Fransız devrimi gibi olaylar sosyal değişimi de beraberinde getirdiği için (Endüstri devrimi) bu dönemin başlangıcı hep bunlarla şekillenmiştir. Bu arada Darwin teorileri ve Alman ilahiyatçılarının (yüksek eleştiri) eleştiri metodları kiliseyi belli bir baskı altına alır ve modern liberal teolojinin doğmasına neden olur.

    d) İdeolojiler dönemi: 1914 (1.Dünya Savaşı)’ndan bugüne kadar gelişen dönemdir. Yeni tanrılar türemiştir. Bunların çoğu sekulerism olarak ortaya çıkar. Komunizm, Nazizim, Faşizim, Teolojik Liberalizm, sosyalizm, ekümenizm, individualizm, humanizm hep birbiri ile yarış halinde ideolojiler olarak yer almaktadırlar. Bütün bunlarda evangelikalizm dediğimiz bir karşı yapılanmayı da oluşturmuştur. Denominayşianalizm ve Pentekostal /Karizmatik hareketlerde aynı dönemde doğmuştur.

    Hristiyanlik’ta ana mezhepler: 

    1. Katolik 
    2. Ortodoks
    3. Protestan 
    4.  Anglikan (Protestanlığın bir kolu da sayılabiliyor) 

    KATOLİK KİLİSESİ 

       Hristiyanlığın Roma Kilisesi tarafından savunulan temel mezhebi; Papa, dinin temsilcisi ve Havari Petrus´un yerini almıştır. Kilise evrenseldir, uzayda ve zamanda tekdir. Papa asla yanılmaz, Hristiyanlığın tek temsilcisidir. 1. yüzyılda Papalık laikti ama 2. yüzyıldan sonra piskoposluk sistemi sonucunda Papalık sistemi doğdu ve ardından Vatikan etkisi altında Kutsal Roma İmparatorluğu kuruldu. Yüzyıllar boyunca siyasi ve hatta askeri bir güç olarak Hristiyanlık dünyasının çoğunluğunu baskıyla yöneten Katolikler, günümüzde görünür bir güç talebini oluşturmuyorlar, Vatikan artık daha çok ekonomik bir yatırım potansiyeli görünümündedir.

    Şekil: Dünyada katoliklerin dağılım haritası 

       Katolik Mezhebi’nde papazların başlıca görevleri, vaftiz, tövbe, çile, günah çıkartma, hasta ve ölüm döşeğindekilere yağ sürme, evlenme vb. takdis törenlerini yönetmektir. Temelde aynı inançları paylaşmakla beraber, ayrıntılara ait konularda Katolik Mezhebi’nden ayrılarak ortaya çıkan bazı küçük mezhepler vardır: 

    1- Keldani Mezhebi

    2- Ermeni Mezhebi

    3- Süryani Mezhebi

    4- Maruni Mezhebi

    5- Kıpti Mezhebi 

       Katolik Kilisesi veya Roma Katolik Kilisesi, ruhani başkanı Roma Başpiskoposu (Papa) olan, en fazla cemaate sahip Hristiyan mezhebi. Dünyada yaklaşık 1,2 milyar mensubu vardır. Katolikler yoğun olarak Güney Amerika’da ve Avrupa’nın güneyinde bulunurlar. 

     

       Katoliklik, Kutsal Ruh’un kaynağı, İsa’nın tanrısal yönü, geleneklere verdiği önem, dini törenler ve Havari Petrus’un halefi kabul ettiği Roma Başpiskoposu’na (Papa) verdiği ayrıcalıklarla diğer Hristiyan mezheplerinden ayrılır. Papa’nın yanılamayacağı 1870’de alınan bir kararla resmileşmiştir.

    • Katolik Kilisesi azizlere ve Meryem’e diğer kiliselerden daha fazla kutsiyet verir.
    • Sadece erkekler papaz olabilirler. Evlenemezler, cinsel ilişkide bulunamazlar.
    • Katolik Kilisesi boşanmaya, kürtaja ve suni döllenmeye karşıdır.
    • Günah çıkarma çok önemli bir yer tutar. 

    Resim: Petrus (Aziz Peter)

       Mezhebin ilk kurucusu havarilerden Petrus’dur (Aziz Peter) , bu nedenle Papalar, Petrus’un vekili sayılırlar. Katolikler Kutsal Ruh’un kaynağı ile ilgili bir tartışma sonucu Ortodoksluk’tan ayrılmışlardır. Ortodoksluğa göre Kutsal Ruh, Baba’dan çıkmışken Katolikler’e göre Baba ile Oğul’dan çıkmıştır.

       Bu ayrımın sonucunda Roma Kilisesi 1054 yılında Ayasofya’ya gönderdiği bir belgeyle Ortodoksluk’tan tamamen ayrılmıştır ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etmişlerdir. 1204 yılında 4. Haçlı Seferleri sırasında, Haçlı ordusunun İstanbul’u yağmalayıp Ortodoks kiliselerini basması ve Ortodoks rahipleri öldürmesi sonucu nefret daha da artmıştır. 

    Katolik inanç sistemi  

    • Papa, İsa’nin havarisi Petrus’un vekilidir. Dini konularda asla yanılmaz ve Roma Kilisesi baş kilisedir.
    • Roma Kilisesi Kutsal Ruh tarafından idare edilir ve evrenseldir.
    • Kutsal Ruh, Baba ve Oğuldan çıkmıştır (Ortodokslar sadece Baba’dan çıktığına inanırlar)
    • İsa hem insan, hem tanrı tabiatına sahiptir.
    • Meryem günahsız olup, bakiredir. Şefaatte bulunma yetkisi vardır.
    • Azizler şefaatte bulunabilirler.
    • Komünyon (Efkaristiya) ayininde ekmek mayasız olmalıdır.
    • Günah çıkartma ve papaza itiraf gereklidir.
    • 7 sakrament vardır (Efkaristiya, Vaftiz, Güçlendirme, Evlilik, Ruhbanlık, Tövbe=itiraf, Kutsal yağ sürme)
    • Ruhban sınıfı evlenemez. Ancak ruhban sınıfına dahil olanlardan diyakon (diyakozlar) evlenebilirler.
    • Bu güne kadar toplanan 20 konsilin kararları da kabul edilmelidir.
    • Cuma günleri et ve yağlı yiyecekler yenilmez. 

    Kilisenin 7 sakramenti  

       Sacrament, sır veya gizem anlamına gelir. Protestan kiliseleri genellikle sadece 2 sakramenti (vaftiz ve efkaristiya) kabul eder.

    • Vaftiz: Hristiyanlığın kabulünün ikrarı.  
    • Evharistya (Kinonia – komünyon): Ekmek ve şarap ayini.
    • Krizmasyon: Elçisel kilise geleneği, Kutsal Ruh ile güçlendirme.
    • Tövbe ve Günah İtirafı: Ruhani kişiye, işlenmiş olduğu günahı itiraf etme, tövbe etmek.
    • Yağ sürme: Hasta ve ölüm döşeğindeki insanları, özel-kutsal yağlar sürerek kutsama eylemi.
    • Ruhbanlık: Rahiplik, Tanrı’ya ve kilise topluluğuna hizmet etmek için kendini adamış kişiler, ruhani görevliler.
    • Evlilik: Evlilik antlaşmasıkutsaldır ve bozulamaz. Boşanmak günah ve yasaktır.

     

       

     

    Resim: Vaftiz; Hristiyanlığın kabulünün ikrarı. 

    Holy Grail (Kutsal Kase)

       Kutsal Kase, Son AkşamYemeği’nde Hz. İsa’nın su veya şarap içmek için kullandığı ve Arimatealı Yusuf’un çarmıha gerilen Hz. İsa’nın kanını doldurduğu kadeh olarak bilinmekteydi. Kutsal Kase, Hz. İsa’nın kadehi olarak kabul ediliyordu.Tarihte “Sangreal Belgeleri” adıyla anılan belgeler de inanışa göre Kutsal Kase ile birlikte gömülmüştü. Belgelerin bin yıldır Tapınak Şövalyeleri tarafından korunduğuna inanılıyor. Tapınak Şövalyeleri’nin sahip olduğu kudretin kaynağı olarak Kutsal Kase gösteriliyor.

       Tapınak Şövalyeleri’ne göre Kutsal Kase bir kase değil. Kase efsanesinin yani ayinde kullanılan kadehin dahice düşünülmüş bir alegori olduğunu iddia ediyorlar. Belki de Kutsal Kase efsanesindeki ayinde kullanılan kadeh, başka bir gücün cisimleşmiş halidir. Kutsal Kase insanlık tarihinin en çok aranan hazinesidir. Efsanevi Kase hikayelere, savaşlara ve bitmek tükenmek bilmeyen sorulara neden olmuştur. 

    VATİKAN DEVLETİ

       İtalya’nın tarihiyle hemen hemen aynı tarihe sahip olan dünya Katolik dininin merkezi kabul edilir. 0,44 km² alana sahiptir. Vatikan Neron’un yüzlerce hristiyanı yakarak katlettiği Vatikan tepesinde kurulmuştur. Burası, Ortaçağ’da sıtmanın kaynağı olan bataklığın çevrelediği bir tepedir. 

    Resmi ismi: Holy See (Vatican City) yani Kutsal Şehir 

    Yönetim biçimi: Seçime Dayalı Mutlak Monarşi. Pontificio ruhban sınıfı tarafından yönetilir. Devlet başkanı Papa’dır. 

    Endüstri: Mozaik ve üniforma imalatı, dünya çapında finans ve bankacılık aktivitesi 

    Para birimi: Euro (EUR) 

    Resim: Vatikan’ın arması 

     

    Resim: Vatikan’ın bayrağı 

    Beyaz, papanın melekliği; sarı da Tanrı’nın güneşi ile özleştirilmiştir. Ayrıca önemli olarak sarı tarafta Papanın başına taktığı taç gösterilmiştir. Papalık tarafından kutsal ilan edilmiş resmi Vatikan bayrağıdır. Anahtar her Hristiyan mezhebine önemlidir.

      

    Resim: Papa XVI. Benedictus (Papa olmadan önceki ismi Joseph Alois Ratzinger’dir.)

       Vatikan’ın üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: CE (Avrupa Konseyi), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), IOM (Uluslararası Göçmen Teşkilatı), ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği), NAM, OAS (Amerika Devletleri Teşkilatı), OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), OSCE (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği), UPU (Dünya Posta Birliği), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü). 

     

       1929’da İtalya Devleti’yle Kilise arasında Patti Lateranensi antlaşması imzalanmış, bu antlaşmayla ülkenin resmi dininin Katolik dini olduğu ve Roma’nın kutsal bir şehir olduğu ilan edilmiştir. 

    Resim: Vatikan’ı koruyan İsviçreli askerler Papa ile birlikte

       Geçmişte, İtalya Devleti ile Kilisenin ilişkileri dönüşümlü olmasına karşın, İtalya Krallığı kurulduktan sonra “Özgür Devletin İçinde Özgür Kilise” prensibini kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, devlet, kiliseye sonsuz özgürlük verirken kontrolü de elden bırakmamıştır. 

       Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek Tanrı Kenti statüsündedir. Vatikan bu özelliği nedeniyle Kutsal Kent’tir. Bu Tanrı Kenti aynı zamanda bir “devleti” içinde barındırır. Vatikan yeryüzündeki tek Tanrı–Kenti ve devletidir. Vatikan’ın bugünkü statüsü 1870’de İtalya’da bulunan Papa Devletleri’nin, İtalyan Ulusal Birliği’nin kurulabilmesi amacıyla ilga edilmeleriyle başlamış ve son hukuki şeklini Mussolini ile Vatikan’ın Dış İşleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Concordat” (Mukavele) ile almıştır. Böylelikle Vatikan İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabilmektedir. Diğer bir deyişle Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilen fakat kendi bayrağına ve egemenliğine sahip ayrı bir devlettir. 

     

    Resim: Vatikan’ı koruyan İsviçreli askerlerin 3 parmaklı el işareti ve amblemleri

       Vatikan’ın ismi Hristiyanlığın ilk 1350 yıllık döneminde hiç ağıza alınmamıştı. Çünkü 1267’ye kadar böyle kutsal sayılmış bir yerleşim alanı yoktu. O zamana kadar Papalar Vatikan’da değil Lateran diye bilinen yerleşim alanında otururlardı. Papalar yaklaşık 1000 yıl buradan yönetmişlerdi Katolik alemini. 14. yüzyılda Papalar, Fransa’nın şimdi tiyatro şenlikleriyle tanınan Avignon şehrinde yaşamaktaydılar. Bunlar Hristiyanlığın en tartışmalı Papalarıydılar. Fransa kralları tarafından korunan bu Papalar 13. ve 14. yüzyıllara damgasını vurmuştu. Papaların Vatikan’a geçişleri 1377 yılında, Avignon’daki Papaların sultasının yıkılmasından sonra olmuştur. Bu nedenle “Lateran Kilise Kararları” daima Vatikan kararlarına öncelik sağlamıştır. Bugünkü Vatikan’ın tesisi sırasında da yine Lateran Sözleşmeleri rol oynamıştır.

       Papalık seçimi oldukça uzun sürdü ve nihayet 19 Nisan 2005 günü Şili’li Kardinal Jorge Arturo Medina Estevez, Latince “Papa’mız belirlendi” anlamına gelen “Habemus Papam” dedikten sonra yeni Papa’nın ismini açıkladı. Estevez, yeni Papa’nın, Kardinaller Kurulu Başkanı Joseph Ratzinger olduğunu ilan etti. Yeni Papa’nın, 16’ncı Benedictus adını kullanacağı belirtildi. Benedictus Papa seçildiğinde 78 yaşındaydı ve 1730’dan bu yana seçilen en yaşlı papa oluyordu.

       Yeni Papa’nın seçilişi, Sistine Şapeli’nden yükselen beyaz dumanla bildirildi. St. Pietro Katedrali’nin çanları da çalmaya başladı. Yeni Papa’nın seçildiği anlamına gelen beyaz dumanı görebilmek için binlerce Katolik San Pietro Meydanı’nda bekliyordu. Seçilen Papa, tarihin 265’inci Papa’sı oldu. 52 ülkeden 115 seçmen kardinalin katılımıyla Sistine Şapeli’nde yapılan seçimin ikinci gününde TSİ 18.50’de bacadan yükselen beyaz dumanla Papa’nın seçildiği duyuruldu. Beyaz dumanın yükselmesiyle Roma’daki halk, St. Pietro Meydanı’na akın etmeye başladı. Ratzinger, kimi konulardaki tutucu görüşleriyle dikkat çekiyor. XVI. Benedictus’un kendisinden önce gelen Papa II. Jean Paul’e göre İslam dinine ve Müslümanlara karşı daha katı bir yaklaşımı savunduğu düşünülmektedir. XVI. Benedictus, diyalogdan ziyade Müslümanlara karşı dinsel bir tartışma açma eğilimi göstermektedir. 

    Papa’nın Kabul Günleri ve Vatikan Şehri 

       Papa’nın kabul günü genellikle haftada bir kez (Çarşamba) Vatikan şehrinde, yazın ise Roma’ya yaklaşık 40km uzaklıkdaki Castel Gondolfo’da gerçekleştirilmektedir. Bu genel Kabul gününe katılmak için ilgili büroya başvuru yapmak gerekmektedir. Katolik dinine mensup olanlardan bağlı olduğu kiliseden bir yazı getirmesi istenmektedir. Papa’nın kabul gününe katılacak bayanlar, uzun kollu, başı kapalı ve sade giysiler giymek zorundadırlar. Koyu renkli veya dikkati çekmeyen elbiseler tercih edilmektedir. Erkeklerin ise koyu renkli ceket ve kravat ile katılmaları uygun görülmektedir. 

    Resim: Vatikan şehri

     Minik devlet, Büyük Güç 

       Bugünkü Vatikan, yerleşim alanı itibariyle, kalın surlarıyla birlikte 44 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Çevresindeki surlar bir saatte dolaşılabilir. 1527’de İspanyolların işgaline uğrayan Vatikan’ın yıkılan surları ve binaları yeniden inşa edilmiştir. Vatikan’ı,  İsviçreli Katolik askerler, geleneksel giysileri içinde korumaktadırlar. Ünlü Devlet kuramcısı Makyavel (Niccolò Machiavelli), aynı zamanda “prens” olan Papaların kendilerini paralı asker olan İsviçrelilere korutmasını sert bir dille eleştirmişti. Ona göre bu paralı askerler, kendilerine daha fazla para veren düşmanlara Papa’yı satabilirlerdi. Makyavel’in dediği doğruydu. Nitekim bir kaç kez Papalar, İsviçreli askerlerin ihanetine uğramışlardı. Ama yine de Papalar kendilerini İsviçreli paralı askerlce korunmaktan vazgeçmemişlerdi. Nedeni de çok ilginçti. İsviçreli paralı askerler ihanet etseler bile Vatikan’ın hiç bir sırrını açıklamıyorlardı. Vatikan’ı gizemli bir Kilise–Devleti yapan bu olabilir. Öğretiye göre “Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz. Çünkü Vatikan gerçekten de inanılması güç sırları barındıran, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla tam anlamıyla “esrarengiz” sayılan bir yerdir ve bu şöhretini de yüzlerce yıldır sadece kendisine sakladığı sırlarının başkalarınca öğrenilebilmesini önleyerek edinmiştir. 

    Resim: Sistine Şapeli, Papa’nın resmi ikametgahıdır. Şapel dikdörtgen prizma şeklindedir. 40,93 metre boya, 13,41 metre ene sahiptir; bu boyutlar Süleyman’ın Tapınağı için Eski Ahit’te verilen ölçülerdir. Yüksekliği 20,7 metredir. Tavanı Michelangelo tarafından 1508-1512 yılları arasında çizilmiş ve boyanmıştır. 

       Vatikan, kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlettir. Nedir ki, bu devleti diğer devletlerden ayıran temel farklılıklar vardır. Vatikan Pasaportu bizzat Papa tarafından verilir. Bu pasaport geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edebilir ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabilir. Pasaportun özelliği hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Ne var ki tek koşulu, pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olmasıdır.Vatikan’da altı dikkatle çizilmesi gereken bir özellik vardır. Çoğunlukla devlet olarak bilinen Vatikan ile “Papalık Makamı” bir ve aynı (özdeş) sanılmaktadır. Bu eksik bir bilgidir. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katolikler’in “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papa’nın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar. Ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar. 

    Resim: Ünlü  “Âdem’in Yaratılışı”  freski (Sistine Şapeli’nin tavanında bulunan Michelangelo imzalı fresk. Resimde, Tanrı elini uzatır ve Adem’i yaratır.)

       Devlet ve siyasi erk olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, “Curia”dır. Bu kurum Devlet olarak Vatikan’ın beynidir. Curia, Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir.

       Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bütçesi; katoliklerden kesilen kilise vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklâm gelirlerinden oluşmaktadır.

    Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde etkili olan 4 dinsel akım vardır:

       Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı –özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları– yaktırmışlardır. Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı vardır. Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya –halen Papa olan 2. John Paul da dahil– karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI, Papa–Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı–Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir.  

    Resim: Ortaçağın en büyük Alman filozofu ve bilgini Albertus Magnus (1193-1280), Dominiken tarikatına mensuptur.

    ORTODOKSLUK

       Hristiyanlığın ikinci önemli mezhebi; Geleneksel tüm din dogmalarına bağımlılık anlamına gelir. Papalık kabul edilmez ve Hristiyanlığın tek yetkilisi olarak Peygamber İsa kabul edilir. Daha sonraları Bizans tarafından benimsenmiştir. Patrik bağımsız kiliser birliğinin başkanıdır. 

     

    Şekil: Dünyada ortodoksların dağılım haritası 

       İkonlara saygı gösterilir ama tapılmaz, simgelere önem verilir. MS 1054´de, Roma´dan ayrılan kiliseler tarafından kuruldu sonra Slavlar arasında yayıldı. Günümüzde, Yunan Kilisesi ağırlığındadır ve hala eski merkez İstanbul´u yani Konstantinapolis´i amaçlamaktadırlar oysa Patriklik hala İstanbul’dadır. 

    Resim: Bir ikona

    İnanç Sistemi 

    • Patrik ruhani başkandır, yanılabilir.
    • Roma Katolik Kilisesi evrensel değildir, papa gibi o da yanılabilir.
    • Kutsal Ruh, Sadece Baba’dan çıkmıştır.
    • İsa hem insan, hem tanrı tabiatına sahiptir.
    • Meryem ve aziz ikonalarına saygı gösterilir
    • Komünyon (Kudas) ayininde ekmek mayalı olmalıdır ve şarap sulandırılmalıdır.
    • 7 sakrament vardır.
    • Patrik, başpiskopos, piskopos ve keşişler dışındaki papazlar ve diyakozlar evlenebilir.
    • Sadece ilk 7 konsilin kararları kabul edilmelidir.

     

    Resim: Slav ortodoks haçı

       Ortodoks Kilisesi, her ülkede ayrı örgütlenmişdir. Her bağımsız ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis ile (Sen Sinod) şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeki kiliselerin dini reisi olur. 

    Resim: Ortodoks din adamları

       Patrik, Katoliklikteki gibi devlet başkanı statüsünde değildir, diğer kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ancak diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.

       Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur bunun ifadesi dahi şirk kabul edilir.

       Katolik Kilisesi ile Kutsal Ruh’un kaynağı ile ilgili bir tartışma sonucu görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ortodoksluğa göre Kutsal Ruh, Baba’dan çıkmışken. Katolikler’e göre Baba ile Oğul’dan çıkmıştır. Bu ayrım sonucu Roma Kilise’si 1054 yılında Ayasofya’ya gönderdiği bir belge ile Ortodoksluk’tan tamamen ayrılmıştır ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etmişlerdir. 

    Resim: Rum ortodoks kilisesi başpiskoposu 

       1204 yılında 4. Haçlı seferleri sırasında, Haçlı ordusunun İstanbul’u yağmalayıp,Ortodoks kiliselerini basıp ortodoks rahiplerini öldürmesi üzerine nefret daha da artmıştır.1964 yılında dönemin Papa’sı VI. Paul ile Patrik I. Athenagoras karşılıklı olarak aforozları kaldırmışlardır. Ancak iki kilise arasındaki bu yumuşama halka yansımamıştır. 

       İkon veya ikona, Hristiyan Ortodoks mezhebinde görülen İsa, Meryem veya azizlerin tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılan dinî içerikli resimleridir. 

    Resim: Bir ikona 

       İkona, ayin düzeninin bütünleyici bir parçasını oluşturur. Dinsel sanatın ürünü değildir. Simgeciliğe dayanır ve tinsel bir din görüşünü yansıtan kutsal sanata bağlanır. Kilise, 8 ve 9. yüzyıllarda ikonkırıcılık bunalımında, ikonların anlamını belirlemek zorunda kaldı. Dinsel anlamı, 7. konsilde oluşturuldu. İkon ressamı kişisel görüşü yansıtan bir sanatçı değil, ayinleri yöneten papaz gibi, kilisenin görüşünü dile getiren bir aracı olmuştur. İkonnun, hristiyanlığa ilişkin bir temeli vardır: İsa yalnızca Tanrı’nı sözü değil, aynı zamanda görüntüsüdür. Temel anlamıyla ikon, İsa’nın görüntüsünün insan eli değmeden cisimleşmiş halidir; annesinin ve azizlerin görüntüsü de tanrılaşmış bedene kavuşur. Tanrısal lütuf, ikonda kutsanmış olarak yer alır. Görüntüye gösterilen saygı Tanrı’ya yöneliktir. 

    Resim: Bir ikona 

       İkonalar ilk kez Yunan-Roma Antikçağı’nda mezartaşı portrelerinde kullanıldı. Ağaç üzerine tutkal boya ya da mum cila ile resmedildi. Bu görüntüler daha sonra Hristiyanlığın başlangıcında çok tutundu. Büyük Constantius’un başkentin ilk üç piskoposunun portrelerini Forum’da kızıl somaki bir sutuna bağlattığı bilinir.İsa’nın ve Meryem’in ya da bir azizin herhangi bir ikonu, hristiyanlarca Tanrı katında bir aracı olarak kabul ediliyordu. 8. yüzyılın başında 3. Leon  ikonkırıcılık hareketini başlattı ve görüntüye tapılmasını yasakladı. Kullanımın yeniden başlaması ile ikon, ayin düzeninin bir parçasını oluşturdu ve ikonostasın üzerinde yer aldı. İkonkırıcılık döneminde yapılan tahribata karşın bu olaydan önce yapılmış birkaç ikon, özellikle Sina’da bir manastırın eşsiz koleksiyonu bugünlere kadar gelebildi. Bu koleksiyonun en ünlü parçalarından biri, yapılış tarzıyla Antikçağ’ın gerçek portrelerini andıran Petrus’un ikonudur. Bizans’ta bezeme sanatı olarak ortaya çıkmıştı ve ikonlarda genellikle İncil’den betimlemeler işlenirdi. İsa ikonagrafide azizlik anlamındaki halesindeki baba-oğul-kutsal ruh harflerinin baş harflerinın yazılı olduğu haç işaretiyle diğer ikonlardan ayrılır. 

    Ortodoks ilahiyatının ayırıcı özellikleri 

    • Apophaticism doktrini: Bu, sözcüklerin ya da düşüncelerin üstünde, ötesinde anlamına gelmektedir. Cataphatic (düşüncelere ve sözlere göre) kelimesinin tam tersidir. Kısacası Tanrı kesinlikle anlaşılamaz. Bilinen tek şey O’nun bilinemezliğidir. Bu doktrin Tanrı’nın ne olduğunu değil de ne olmadığını anlatmaya çalışır. Örneğin; “Tanrı her yerde” (omnipresent) demek yerine “Tanrı hiçbir yere sığdırılamaz” şeklinde konuşmayı tercih ederler. Yani pozitif önermeyle negatif reddetme arasında fark vardır.

       Ortodoksluğun vurguladığı inanç, Tanrı’nın tarifi mümkün olmayan bir giz olduğudur. 

    • Ortodoksluğun estetizmi: İbadette beş duyu organının kullanılmasıdır. Görme, duyma, koklama, dokunma, tatma. Görmek düşünmekten üstündür. Bu nedenle suretler fikirlerin üstünde yer alır. Liturji (ayin) vaazlardan üstündür. Bu nedenle Ortodoks kiliseleri boyamalar, ikonalar, kokular, suretlerle doludur.

    İkonalar belli bir düzene göre asılır, bütün bu suretlere saygı gösterilir ama gerçek onur, yücelik ve tapınma anlaşılamaz yüce görkem yalnız Tanrı’yadır. 

    • Theosis Doktrini: Doğu Kilisesi Batı kilisesi gibi imanlı aklanma kavramını asla vurgulamamaktadır. Bunun yerine theosis (gradual divinization of man) kavramını kabul etmektedir. Kısacası ilahi lütufla insan gayreti bir arada çalışmak ve bu süreci atlatmak zorundadır. 

       Ayrıca Ortodokslar Panteist olmadıkları üzerinde yani eşyada Tanrı’yı görmedikleri üzerinde ısrar etmektedirler. Aynı zamanda Tanrı’nın özü ile enerjisini farklı algılarlar. Tanrı’yla bütünleşme theosis aracılığı ile Tanrı enerjisiyle bütünleşmektir. Fakat bu hiçbir zaman Tanrı özüyle bütünleşmek değildir. Her zaman Yaratıcı ve Yaratılmış arasında ayrım vardır. O kendi kimliği ve kişiliği içindedir, biz de kendi kimliğimiz derler.

       Ruh gibi beden de theosis deneyimini yaşar ve bu dirilişe dek devam eder. Ancak bazı azizlerin theosis’in ilk meyvelerini bu yaşamda elde ettiklerini söylemektedirler. 

       Roma Katolikleri gibi Ortodokslar da Tanrı lütfunun azizlerde görüldüğünü ve yaşam boyunca ve hatta öldüklerinde bile kemikler gibi kalıntıları aracılığı ile ilahi güce iyileştirme gibi konularda aracılık ettiğine inanırlar. Hatta bu nedenle bazı aziz bedenleri mucizevi bir biçimde çürümemiştir onlara göre. Bu nedenle kalıntılara saygı bir bilinçsizliğin ya da batıl inancın değil beden üzerine geliştirilen teolojinin formatıdır.

    • Sola Scriptura’nın reddi (“Yalnız kelam” görüşünün reddi): Kutsal Yazıları yetki kabul etmekle birlikte tek yetki olarak kabul etmezler. Kutsal Ruh elçisel gelenek aracılığı ile yedi kösnülde, kilise Babaları aracılığı ile, yazılı yasalarla ve hatta ikonlar aracılığı ile konuşmaktadır. Özellikle Yeni Antlaşmanın bozulmaz elçisel imanının devamı kendilerinde olduğu için Ortodoks kilisesi dışında kurtuluş kesinlikle kuşkuludur (Clendenin). 

       Ortodoks görüşü şöyle özetlenebilir: Kutsal Kitap, inanç açıklaması ve Ekümenik Konsül yazıları ve Kilise Babalarının yazıları, Kilisenin yazılı yasaları, Ayin Kitapları ve Kutsal İkonlar, bütünüyle kilise doktrinini oluşturmaktadır ve bu kilise doktrini sisteminin tamamı, kilise yönetimi, ibadeti, ruhsallığı, sanatı tamamen bir bütün olarak hiç bozulmadan günümüze kadar ancak Ortodoks inançta söz konusudur. O zaman tek ve gerçek Tanrı kilisesi Ortodoks kilisesidir. Ayrıca Kutsal Yazılar ancak kiliseye aittir ve yalnızca kilise tarafından doğru bir biçimde anlaşılır ve açıklanabilir. 

    Papa’nın yanılmazlığı ve evrensel yetkisinin kabul edilmemesinin dışında Ortodokslar’ı Katolikler’den ayıran diğer bir kaç nokta da şunlardır:

    • Katolik kilisesi rahiplerinin evlenmelerini yasaklarken Ortodoks kilisesi rahiplerinin evlenmelerine müsade eder.
    • Katolikler Kutsal Ruh’un hem Baba’dan hem de Oğul’dan çıktığını ileri sürerken; Ortodokslar Kutsal Ruh’un yalnızca Baba’dan, İsa aracılığıyla çıktığını ileri sürerler.
    • Roma Katolik kiliselerinde vaftiz uygulaması yalnızca su serpmekle yapılırken, doğu Ortodoks kiliselerinde bu tamamen suya daldırılmak suretiyle yapılıyordu.
    • Ortodokslar yalnızca resimlerle yetinmekteyken batı kiliseleri heykel veya statüler de yapıyor ve bunları da şereflendiriyordu. 
    • Ortodokslar Rabbin Sofrasını ekmek ve şarapla yaparken Roma Katolikleri bunu yalnızca şaraba bulandırılmış kutsal ekmekle yapmaktaydı. 
    • Ortodokslar bazı Hristiyan kutlamaların Katoliklerden ayrı tarihlerde kutlarlar. Örneğin Katolikler İsa’nın doğuşunu 25 Aralıkta kutlarken Ortodoksluk sistemi altında olan Ermeniler 6 Ocakta kutlarlar. 

       Bu farklılıkların dışında bu iki kilise diğer bütün konularda hemen hemen aynı inanç sistemini paylaşmaktadır. Ortodoksların yoğun olduğu bölgeler doğu bölgeleridir. Ortodoks ve Katolikler arasında var olan bu ayrılık uçurumu tarih boyunca politik nedenlerden dolayı daha da derinleşti. Ama son dönemlerde Katolik kilisesi Ortodoksları yeniden kendi denetimine almak amacıyla çeşitli atılımlarda bulunmuştur.

    Görsel Farklılıklar: En büyük görsel farklılıklar kiliselerde izlenir. Katolik kiliseleri daha “gotik” tarzda, ortodoks kiliseleri ise daha renkli ve süslü tarzdadır. Katolik kiliselerinde heykeller bulunur ortodoks kiliselerinde ise heykel yoktur ancak ikonalar vardır.

    Resim: Rum ortodoks kilisesi

     

    Resim: Rus ortodoks kilisesi

        Ortodoks kiliseleri daha süslü ve göz alıcıyken Katolik kiliseleri daha mat, tarihsel ve gotik görünümlüdür. Ortodoks rahipler genellikle çok daha “şatafatlı” kıyafetler tercih ederler ve sakal bırakma geleneği vardır; katoliklerde ise daha sade kıyafetler tercih edilir ve sakal bırakmak yaygın değildir.

    Kutsal kitaplardaki farklılıklar:

       Ortodoks ve Katolik kanonu (Kutsal kitabı oluşturan “kitapçık” lar) da ufak da olsa farkılılık gösterir. İki mezhep de protestanların aksine deuterocanonical denilen apokrif yazmaları da “Tanrı sözü” olarak kabul eder. Ortodoks kilisesi katoliklerden farklı olarak 3. ve 4. Maccabees kitaplarını da Tanrı sözü kabul eder. Katolikler ise bu kitapları kutsal kabul etmez. 

    Doktrinsel/öğretisel farklılıklar: 

    1) Tanrı İsa neden insan bedenine yüklendi? Tanrı neden İsa’da beden alma ihtiyacı duydu ve neden haçta öldü? Bunların yanıtı katoliklere ve ortodokslara göre farklıdır. 

       Katoliklere (ve protestanlara) göre Tanrı insan bedenine girip haçta ölmek zorundaydı çünkü Tanrı’nın sonsuz adaleti tatmin edilmeliydi Adem’in günahıyla “günah” dünyaya girdi ve hepimiz de günahlı doğadayız hepimiz günah işledik ve işliyoruz sonsuz adaletli olan Tanrı da bunu cezalandırmak zorunda eğer cezalandırmazsa “sonsuz adaletli” olmaz ama sonsuz merhametli de olduğundan kendisi İsa bedenine girip öldü. Yani İsa’nın ölümünün nedeni Tanrı’nın sonsuz öfkesini yatıştırmaktı, ancak İsa gibi birinin yani insan doğasına da sahip günahsız birinin akan kanı Tanrı’yı “yatıştırabilirdi.” İsa bir nevi “fidye” ödedi ama fidye Tanrı’nın kendisine ödendi. 

       Ortodokslar ise katoliklerin(ve protestanların) bu görüşüne katılmaz, onlara göre Tanrı’nın öfkesini yatıştırmak adaletini yerine getirmek için ölmek zorunda olmak tarzı bir öğreti saçmadır. Ortodokslara göre İsa bir nevi “fidye” ödeyerek insanlığı kurtardı ama peki bu fidye kime ödendi? Bu fidye ölüme/mezara, ölümün hakimine ödendi yani fidye şeytana ödendi Tanrı’nın kendisine değil. İsa ortodokslara göre şeytanı alt edip ölümü ortadan kaldırmak için öldü. 

    2) Katoliklerde “orijinal günah” vardır, buna göre insanın doğası günahlıdır insan doğuştan kötüdür bunun nedeni de Adem ile Havva’nın işlediği günahtır. Böylece bütün insanlar bundan dolayı doğuştan günahlıdır. Ortodokslara göre ise Adem ile Havva’dan gelen bir “orijinal günah” yoktur ancak Adem ile Havva’nın işlediği günahtan ötürü “orijinal günah” değil ama “ölüm” gelmiştir insanlığa. 

       Dolayısıyla diyebiliriz ki Katoliklere göre İsa, Tanrı’nın sonsuz gazabını yatıştırmak suretiyle orijinal günahı kaldırmak için öldü, Ortodokslara göre ise, daha önce dediğim gibi Şeytanı alt edip ölümü ortadan kaldırmak için öldü. 

    3) Katolik mezhebi “purgatory” de denilen öldükten sonra gidilen, “araf”ı kabul eder. Öğretiye göre ölümcül olmayan günahlar burada ödenir bakire meryem’den azizlerden medet umulur ondan sonra cennete gidilir, ortodokslukta ise böyle bir yer inancı yoktur kişi günahkarsa doğrudan cehenneme gider. 

    4) Ortodoks mezhebi daha “doğulu” bir yapıdadır, dolayısıyla öğretileri katoliklere göre daha “mistik” tarzdadır. Örneğin katoliklerden farklı olarak Tanrı ve Tanrı’nın yaratılmamış enerjilerini ayırırlar, Tanrı ve enerjileri (Güneş ve güneşin ışınları, ısısı gibi) arasındaki ilişki ortodokslukta tamamen farklı şekilde açıklanır. 

    5) Katoliklere göre kutsal ruh, baba ile oğul arasındaki kutsal birliktelikten ortaya çıkar buna filioque denir, ortodokslukta ise Kutsal ruh sadece babadan ortaya çıkar. 

    6) Katoliklere göre Meryem “kusursuz lekesiz pak” biridir bu anlamda “İsa gibidir” ancak ortodokslar Meryem’e “Tanrı’nın annesi” sıfatını verseler de Meryem’i katolikler kadar abartmazlar. 

       Bunların dışında ibadetsel açıdan da biçok farklılık vardır. 

    PROTESTANLIK 

    Martin Luther (1483 – 1546)

     

    Jean Calvin (1509 -1564)

       Hristiyanlığın en büyük üç mezhebinden biridir, 16. yüzyılda Alman papaz Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesine ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketi’nin sonucunda doğmuştur (1529.) 16.yy’daki Protestan Reformu gerçekten önemli bir tarih dönemidir. Bu hareket Ortaçağın kapanması ve yeni bir dönemin başlamasına da öncülük etmektedir. 

    Resim: Dünyada protestanların dağılım haritası

       Protestanlık esas itibarıyla kilisede reformizme dayanır ve dinsel feodalizme karşı burjuva çıkarlarını korur. Papalığın siyasi egemenliğine karşıdır ve ilk Hristiyanlık anlayışına dönülmesini amaçlar. Bağımsız kiliselerden oluşur. Tanrı, insanlardan birşey beklemez ve insansever olduğu için bağışlar, günah çıkarılmaz ve bağışlanmaz. Tek yetki Kutsal Kitap´tadır. Ruhbanlara gerek yoktur, papazlar evlenebilirler. Protestanlık, Martin Luther tarafından kurulmuştu.  Protestanlar akla büyük yer vererek yerleşmiş kaideleri protesto ettikleri için bu adı almışlardır. Papazlara ihtiyaç duymaksızın İncil’i okuyabildikleri için Protestanlığa İncil kilisesi de denilmiştir. Çünkü onlar İncil’i Hristiyanlık için tek kaynak saymışlardır.

       Günümüzde ABD, Kanada, İngiltere, Avusturalya gibi AngloSakson ülkeleriyle, Norveç, Hollanda, Almanya gibi kuzey ve batı Avrupa ülkelerinde halkın çoğunluğu protestandır.

       Katolik ve Ortodoks Kiliseleri’nin temsil ettiği merkezi yönetime sahip kiliselerin aksine Protestanlık her biri kendi merkezi kurumları olan bir kiliseler veya mezhepler topluluğunu ifade eder. Bu mezheplerden bazıları ; Anglikanizm, Kalvinizm ve Baptizmdir. 

     

      Katolik inanç sisteminin çoğunluğunu koruyan Protestanlık, esasta Katoliklik’le yollarını, dini konularda Katolik Kilisesi’nin Papa’nın kişiliğinde kendisine atfettiği geniş yorum ve uygulama yetkisini tanımama, dini inançları daha kişisel bir düzeyde yaşama ve Katolik Kilisesi’nin dünyevileşen ayin ve uygulamalarından uzaklaşma gerekçeleriyle ayırmıştır. Kiliselerinde resim, heykel ve tasvir bulundurmazlar. Katoliklerin aksine Protestan râhipleri evlenebilir. İncil’i kendi dillerinde okuyabilmek de Protestanlığın bir başka özelliğidir. Katoliklerle Ortodokslar ise İncili Yunanca ve Lâtince okumak zorundadırlar. Protestanlıkta azizlere de inanılmaz. 

    Reform sonrası ortaya çıkan dini akımlar kendi içinde 3 ana kola ayrılmıştır: 

    • Lutheryanizm
    • Kalvinizm
    • Anglikanizm 

       Protestanlık, diğer Hristiyan mezheplerinden bazı farklılıklar arzeder. Katolik ve Ortodokslar gibi ruhanî başkanları yoktur. Protestanlık, Katolik ve Ortodoks kiliselerin merkezci zihniyetinin aksine çeşitli kiliseler veya mezhepler topluluğunu ifade eder. Katolik inanç sisteminin çoğunluğunu korusalar da Katolik Kilisesi nin Papa’ya verdiği geniş yorum ve uygulama yetkisini tanımama, dini inançları daha kişisel düzeyde yaşama ve Katolik Kilisesi’nin dünyevileşen ayin ve uygulamalarından uzaklaşma gerekçeleriyle ayrılmışlardır. 

       Özellikle John Calvin’in öncülük ettiği Kalvenizm ekolüne bağlı olan Reform kiliseleri ve Presbiteryen mezhepleri Eski Ahitte On Emir de yer alan “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin” yasasına uymak gerekçesiyle kiliselerinde resim, heykel ve tasvir bulundurmazlar. Lutherci kiliseler ise bu açıdan Katolik mirasa bağlı kalmışlardır ve kilise binalarındaki süsleme ve dekoru nispeten muhafaza etmişlerdir. 

        Resim: Macaristan’da Kalvenci bir Protestan kilisesi

     

       Lutherci akım daha çok Kuzey Avrupa’da yandaş bulmuş; Almanya’nın büyük bölümünde Evangelisch Kirche adıyla kabul görmüş; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde ise ulusal devlet kilisesi bazında kabul edilmiştir. 

    Resim: Bir Protestan din adamı 

       Katolik kilisesi, Ortaçağ’ın sonlarına doğru, putperestlik ve Musevilik’ten birtakım ilkeleri Hristiyanlığa katmak isteyince, Katolikliğe karşı zaten mevcut olan tepki bir kat daha artarak dinde yenileşme hareketi gündeme gelmiştir. Bu hareketin başında bulunan M. Luther, J. Calvin ve Zwingle, Katolikliği yeniden gözden geçirdiler ve inancı esas aldılar. Onlara göre halen mevcut olan Hristiyanlık, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinden çok farklıdır. Çünkü Papalık, Hristiyanlığın aslında olmayan birçok ilkeleri dine eklemiştir. Râhiplerin günah bağışlamaları, para karşılığında Cennet’ten yer almak imkânı, vatandaşı inleten birtakım ağır vergilerin konulması, İncili yalnız ruhbân olanların okuyabileceği vb. hep Hz. İsa’nın dinine sonradan ilâve edilmiş hususlardır. M. Luther’in öncülüğünde girişilen Reform Hareketi’yle Hristiyanlık saf şekline getirilmeğe çalışılmıştır. Reform Hareketi tam anlamıyla hedefine ulaşamamakla beraber yine de başarılı olmuştur. Ancak zamanla Reform önderleri arasında çıkan bir takım fıkir ayrılıkları, Protestanlığın da bir elden yönetimini güçleştirmiş; Anglikanizm ve Serbest Protestanlık mezhepleri fikir ayrılıklarından sonra teşekkül etmiştir. Daha çok İngiltere’de yayılan Anglikanizm, Katolikliğe en yakın mezheplerden biridir. Erasmus ve Castellion gibi hümanistlere bağlanan Serbest Protestanlık, Katolik mezhebinden oldukça farklı doktrinler ihtiva etmektedir.

       Protestanlık XVI.yy.da Avrupa ve diğer kıtalarda, daha çok Katolikler arasında yayılma imkânı bulmuş; Ortodokslar arasında ise aynı şansa sahip olamamıştır. Bundan dolayı da Katolikler arasında fazlaca taraftar bulabilmiştir. Müntesiplerinin sayısı çok olmamakla beraber, Protestanlık bu gün dünyanın en büyük Hristiyan mezheplerinden biridir. Protestanlık daha çok Cermen ırklarınca (Almanlar, İngilizler, Flamanlar, İskandinavlar) kabul edilmiş; diğer ülkelere de bu kavimler tarafından götürülmüştür. Fransızlar, Macarlar, Çekler ve Lehler gibi bazı Katolik milletler arasında az nisbette yayılmasına karşılık; İtalyanlar, Portekizliler, Avusturyalılar arasında hemen hemen hiç taraftar bulamamıştır. Bununla beraber Anglo-Saksonlar, İskandinavyalılar ve Kuzey Almanların büyük bir ekseriyeti Protestanlığı kabul etmiştir.

       Protestanlığın kurucusu sayıları M. Luther’e tâbi olanlara Lüteryen veya Reforme denir. Alman, İskandinav ve Baltık ülkeleri bu mezhebe bağlıdır. Protestanlığın ikinci büyük adamı J. Calvin’in yolundan gidenlere Kalvinist denir. İskoçlar, İsviçrelilerden bazıları ve Hollandalılar bu mezhebe bağlıdır. İngilizlerin büyük bir ekseriyeti Anglikan’dır. İngiltere’de mezhebin başı hükümdardır. Yetkisini iki başpiskopos vasıtasıyla kullanır. Evangelistler daha çok Federal Almanya’da bulunmaktadır.

    Reformasyon öncesi: Rönesans

    • Entellektüel gelişimler: Rönesans (yeni doğuş) hareketleri başladığı 14.ve15.yy’da böylesi bir dini gelişme olacağı önceden bilinemezdi. Genelde Rönesans başlangıcı 1300’ler olarak görülmektedir. Başlama merkezi de İtayladır. 16.yy. sonlarına dek devam etmektedir. Tamamen bir halkçı hareket olarak görülmekle birlikte entelektüel toplumu,sanatçıları, prensleri, papaları, zenginlik ve güç sahibi kişileri içine almıştır.

    Rönesansta, aşağıdaki gelişmelerin önünü açan hümanist bir akım doğmuştur: 

    —Orta Çağ’ın “birliktelik” düşüncesi yerine “bireysellik” gelmiştir. Bu düşünce akımında, kişinin merkez olması ve kendi kendine karar vermesi esası hakimdir. Oysa Orta Çağ’da manastırlar, feodal sistem ve üniversiteler o güne dek hep toplum halinde hareketi getirmişti.

    —Kilise merkeziyetçiliğinden Ben merkeziyetçiliğine dönüş meydana gelmiştir.

    —Sanat ve kişisel gelişim gibi konular Kilise’den bağımsız olarak gelişmiştir.

    Klasisizm yeniden ivme kazanmıştır.

    —Kilisenin yasakladığı klasikler yeniden ortaya çıkmıştır. 

       Bu gelişimler bağlamında, Hristiyan Hümanizmi hakkında da birkaç söz söylemek gerekir. Bu inancın Prensipleri, 1466’da Rotterdam’lı Erasmus tarafından atılmıştır. Erasmus, kutsal metinlerikendi dillerinde erişilebilir kılmak istemişti. İngiltere’de John Colet (1466-1519) ve Sir Thomas More (1478-1535) ile birlikte çalıştı. Her ikisi de Katolik olmakla birlikte kutsal metinlerin okunması için ellerinden geleni yapıyorlardı. İlk matbaanın kurulmasıyla (Johannes Gutenberg) bu olay hız kazandı.

    • Politik gelişmeler : 15.yy. sonuna dek dünya görüşü kilise ve devletin bir bütün olarak hareketine göreydi. Fakat 16.yy başından itibaren devlet yavaş yavaş kiliseden özgür olmaya başladı. Daha çok milli temeller üzerine oturmaya başlamıştı. Papalığın elindeki bir çok şey yerel bir biçimde ellerinden çıkıyordu. 
    • Ekonomik faktörler:  Ortaçağ döneminde ekonomi daha çok tarıma dayalıydı. Fakat bu yeni dönemde kasaba yaşamı yeni iş ve ticaret imkanlarını da beraberinde getirmeye başladı. Ortaçağ Feodal liderleri yavaş yavaş kasaba ileri gelenleri olmaya başladı ve orta düzey tüccarlarda artık paralarını kiliseyle paylaşmıyorlardı.

       Bütün bunlar aslında Reformu dolaylı yoldan hazırlayan durumlardı. Ama esas 1517’de Luther’in 95 maddelik tezini Wittenberg’de kilise kapısına çakması ilk esaslı kıvılcımı verdi. Peki, acaba neden insanlar Luther’in bu hareketini bu kadar desteklediler. Ortaçağ kilisesinin teolojik anlayışı ve ruhsallığa bakışı yüreklerde ve akıllarda dini anlayış ve disipline cevap vermediği için bu şekilde bir değişim ve kitaba dönüş çağrısı halktan cevap buldu. 

    Reformasyonun Yorumu:

    • Roma Katolik yorumları – Bunu bir reform olarak değil bir isyan olarak değerlendirdiler. Kendisine bir eş bulmak için ve buna yol açmak için bu hadiseye giriştiğini söylediler.
    • Politik yorumlar-Almanya’da monastik atışmanın bir sonucuydu. İngiliz reformu ise 8.Henri’nin aşk hikayesinden başka bir şey değildi. Diğerleri ise bölge yöneticilerinin Roma Katoliklerini kontrol için oluşturulmuş bir durum olarak değerlendirmelerde bulunuyorlardı.
    • Ekonomik yorumlar- Reformasyonun Roma Katolik kilisesinin halkları sömürmesine karşı olduğunu söylediler. Marksistlere göre ise işçi sınıfının aristokratların boyunduruğundan kurtulma hareketiydi.
    • Teolojik yorumlar- Reformasyon Tanrı’nın üç temel öğretiş üzerinde sağlayışıydı.

         a. Kutsal Kitabın geleneğin üzerinde yerini alması SOLA SCRIPTURA

         b. Lütfun ve imanın işler üzerinde yerini alması SOLA GRATIA, SOLA FIDE, SOLO CHRISTO

         c. Samimi inanan herkesin Kutsal Kahin olarak bütün ruhbanların üzerinde yerini alması.

    Luther’in özellikle lütufla kurtulma, yalnız imanla aklanma, yalnız Mesih İsa’yla kurtulma öğretileri özellikle Roma Katoliklerinin araf ve günah çıkarma gibi öğretilerinin üzerinde yer alıyordu. Bağışlama kilise dışında Tanrı’ya aitti. 

     ANGLİKANİZM 

       Reform Hareketinden sonra 16. yüzyılda İngiltere‘de doğmuş bir Hristiyan ekolüdür. Protestanlığın İngiltere’ye has şekli olan Anglikanizm, Katolik-Protestan çatışmasında uzlaşmacı bir yol izlemiştir. Anglikan Kilisesi, VIII. Henry’den itibaren Roma ile olan bağlarını koparmıştır. Anglikanizm’i Kitab-ı Mukaddes’e bağlı, kısmen reforme edilmiş bir Katolik Mezhebi olarak görmek daha yaygındır. Papanın otoritesini reddeden Anglikan Kilisesi, XVI. yüzyıldan beri ibadette Latince yerine İngilizce’yi kullanır. Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil edilir. Anglikan Kilise’sine göre iki sakrament (Vaftiz, Evharistiya) esastır. Anglikanizm 18. yüzyıldan itibaren Amerika, Kanada, Avustralya, Afrika, Yeni Zelanda ve Hindistan’da yayılmıştır.Yaklaşık 30 milyon mensubu bulunan Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi arasında II. Vatikan Konsili (1962-1965)’nden sonra uzlaşma zemini arama gayretlerine girişilmiştir. 

    Resim: Anglikan Kilisesi’nin ABD’deki kolu olan Amerikan Episkopal

         İngiltere’nin resmî kilisesi olan İngiltere Kilisesi’ne has ilke, doktrin ve kurumları içerir. İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurduğu bu Hristiyan mezhebi, Katoliklik ve Protestanlık arasında bir orta yol olarak görüldüğü için Latince Via Media olarak adlandırılmıştır. 

       Anglikan kilisesini teoloji ve ibadet şekilleri (liturji) bakımdan bir Protestan mezhebi olarak görmektense, bağımsız otonom bir Batı Kilisesi olarak değerlendirmek daha doğrudur. 

       Diğer Reform sonrası kurulan kiliselerden farklı olarak, kendisini Apostolik; yani kökenini havarilere dayandıran olarak tanımlar ve ayinsel uygulamalarında Katolik mirası öne çıkarır. 

       Piskoposluk sistemini muhafaza etmiştir ve ruhani merkezi İngiltere’nin Kent bölgesinde bulunan Canterbury Başpiskoposluğu’dur ve sinod meclisi Londra’da bulunan Lambeth Sarayı’nda Birleşik Krallık hükümdarı başkanlığında toplanır. 

    Resim: İngiltere’de, Anglikan Kilisesi Başpiskoposu Dr. Rowan

       Canterbury başpiskoposu’nun diğer Anglikan cemaatler üzerinde mutlak hakimiyeti bulunmamakla beraber, eşitler arasında birinci (Primus inter pares) sıfatıyla, Anglikan Kiliseler topluluğunun ruhani önderi konumundadır.

       İngiltere’nin büyük bir kısmı Anglikan kilisesi mensupları olarak, Kanada’da bir azınlık ile Kuzey Amerika’daki bir kısım halk ‘Episkopal Kilise’ adı altında bu mezhebi benimsedi. Birleşik Krallık’ın monarşi soyu bu mezhebi benimsemiş ve mezhepten ayrılmamıştır.

       Anglikanlar Eski ve Yeni Ahit’i (New and Old Testament) ‘günahlardan kurtulmak için gerekli olan her şeyi kapsayan’ ve inancın esaslarını kapsayan hüküm olarak kabul ettiler. Anglikanlar Apostles’ Creed’i (Havari İnancı) vaftiz sembolü ve Nicene creed’i (İznik Konsili’nde alınan kararlar) Hırıstiyanlık inancının temeli olarak gördüler. Anglikanlar geleneksel ayinlerini Son Akşam Yemeği’ne (Holy Eucharist) özel bir ilgi göstererek yaparlar. Son Akşam Yemeği Ayini (Holy Eucharist) Anglikanlar için toplu ibadet yeridir ve bu ayin sırasında ‘yaşam, ölüm ve İsa’nın yeniden dirilişi dile getirilir, İncil okunur ve İsa’nın son yemeği olan şarap ve ekmek tüketilir. Anglikanların çoğu bu ayini Katolik geleneğine uygun olarak kutlar ancak ibadet şekillerinin farklı olmasına izin verilmiştir. ‘Book of Common Prayer’ yüzyıllardır birçok Anglikan kilisesinde kullanılan kaynaktır. Bu kaynağı bütün Anglikan kiliseleri kullandığı için ‘common prayer’ de denilir. İlk kitap olan Book of Common Prayer dönemin Canterbury Başpisikoposu olan Thomas Cranmer tarafından derlenmiştir. Bu derleme sırasında bazı sorunlar çıktığından her ülke kendi anlayışlarına göre farklı kitaplar geliştirdi. Anglikanlar Katolik veApostolik inancı desteklediler ve İsa’nın öğretilerini izlediler. Anglikanlar inançlarının temelinin İncil’de, Katolik inancında belirtildiğine inandı ve inançlarını Hristiyanlık geleneği, kilise, alimlik, mantık ve deneyim ışığında yorumladılar. 

       Anglikan öğretileri bir yargıdan, inançtan veya dini bir kavim kurucusundan (Luther veya Calvin gibi) doğmamıştır. 

       Anglikanlar “belirli kutsallıklar” (standard divines) üzerinde itibar sahibi olmak istiyordu. En etkili Anglikan öncülerinden biri, 16.yüzyılda rahip ve teolog olup 1660’dan sonra Anglikanizm’in kurucusu sayılan Richard Hooker’dır. Hooker Anglikanizm’in öğretilerinin oluşmasında İncil’den ve geleneklerden daha fazla etkili bir şey olmadığını söyler.

       Son olarak Anglikanizm’in İngiltere dışına yayılması, dua kitaplarının çeşitlenmesi ve kiliselerin bir çatı altında toplanması hakkındaki görüşlerin artması, Anglikan kimliğinin daha belirginleşmesine neden oldu. Özetle İncil’in inançla ilgili her şeyi kapsadığına inandılar ve İznik Konsilinde alınan kararlara ve Havarilere olan bağlılığa büyük önem verdiler.

       Eylül 2008: Anglikan Kilisesi 126 yıl sonra Charles Darwin’den özür diledi. Giordano Bruno dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600’lü yıllarda Katolik Kilisesi’nin kararıyla Roma’da yakılarak öldürüldü. İşin tuhaf yanı Bruno, Tanrı’yı reddetmiyor; Tanrı’yla evrenin iki ayrı cevher olduğuna karşı çıkarak bunların aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu iddia ediyordu. Galileo Galilei, Kilise tarafından uğradığı çeşitli baskılar yüzünden Dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı. Galilei’nin de Tanrı inancı tamdı; ama bilimsel yaklaşımı Kilise’nin tanımlarına uygun değildi.

     

       Bilgi ve görüşlerinden yararlandığım isim ve kaynaklar: Yabancı teoloji ve tarih siteleri, Pastör Turgay Üçal, Kent HINKSON, Daniel Wickwire, Osman CİLACI, Turan Dursun sitesi, Ana Britanica, Meydan Larousse, Wikipedia.

     

     

     

     

     

    M.S. 590 – 1517 arası
  • Tanrı argümanları

     Tanrı’nın varlığına dair sunulan başlıca argümanları şöyle sıralayabiliriz:

     1) Kozmolojik argüman (İlk Sebep argümanı): Bu argümana göre, Tanrı baştan var olmalıdır ki, evreni başlatan bir ilk sebep olabilsin.

    2) Ontolojik argüman (Varlık argümanı): Bu aslında bir argümanlar grubunun genel adıdır. Burada genellikle kendisinden daha büyüğü tahayyül edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanrı “en büyük”, “en yüce”, “en yetkin”, ya da “var olmaması mümkün olmayacak”, vs. bir kavram olarak tanımlanır. Bu tanımlardan mantıksal çıkarsama yapılarak, Tanrı’nın var olduğu iddia edilir. “Varlık” kavramının kendisinin, Tanrı’nın varlığının bir delili olduğu söylenir ve Tanrı genellikle “Var olmaması mümkün olmayan” bir varlık olarak tanımlanmaya çalışılır.

    3) Teleolojik argüman (Tasarım argümanı): Doğada tasarım olduğu fikrine dayanan argümanların genel adıdır.

    4) Ahlak argümanı: İyi ve kötü kavramlarının ve genel olarak ahlakın Tanrı olmadan tanımlanamayacağını savunur.

    5) Transendental argüman: Bu argümana göre, mantık, bilim ve ahlak gibi şeyler Tanrı olmadığı takdirde anlaşılamazlar.

    6) Çoğunluk argümanı (Argumentatum Ad Populum): “Dünyanın dört bir yanında insanlar çağlar boyunca Tanrı’nın varlığına inandılar. Bu yüzden Tanrı’nın var olmaması pek ihtimal dahilinde değildir” diyen argüman. Aslında bir mantık hatasıdır (logical fallacy) ve bu Tanrı argümanı da onun sadece bir örneğidir.

    7) Antropolojik argüman (Mükemmellik argümanı)Zihnimizdeki mükemmellik kavramının mümkün olmasının, ancak ve ancak böyle bir mükemmelliğin (Tanrı’nın) var olması durumunda mümkün olacağını iddia eden argüman. 

    8) Sonsuzluk argümanı: Tanrı’yı mutlak sonsuz olarak tanımlar ve var olması gerektiğini iddia eder.

    9) Tanık argümanı (Dinsel tecrübe ya da Mucize argümanı): Dinsel veya mucizevi tecrübelere dayanan argümanlar.

    10) Dinsel kişi ve kaynaklara dayalı argüman: Örneğin Muhammed’in hayatını veya Kuran’ı örnek göstererek, bunların mevcut dinin geçerliliğine ve güvenilirliğine işaret ettiğini, dolayısıyla bu dine ait temel kavramların (Tanrı’nın varlığı gibi) doğru olması gerektiğini iddia eden argüman.

    11) “Ya varsa?” argümanı (Pascal’ın Kumarı): “Tanrı yoksa benim kaybedeceğim bir şey yok, ama varsa inançsız birinin kaybedeceği çok şey vardır” şeklindeki değerlendirmeye dayanarak Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyen argüman.  

       Burada listelenenlerin dışında bir Tanrı argümanı varsa, çok nadir rastlanan ve dile getirenin bile çok güçlü görmediği bir argüman olacaktır. Zaten bu liste, karşılaşacağınız Tanrı hipotezlerinin %99’unu kapsayacaktır. Bunların çoğuna sadece “kısaca” değinmek kâfi olacaktır; çünkü bunların çoğu, dile getirenlerin bile çok ciddiye almadığı ve Tanrı’nın varlığına halihazırda ikna olmuş birinin inancını daha da pekiştirmek için kullanılan yan argümanlardır. 

       Bu listedeki argümanlar üzerinde konuşmayı bitirdiğimizde, ilk üçünün bile ne kadar çürük olduğunu görecek (ki diğerlerinin çoğu zaten ciddiye bile alınmayacak iddialardır) ve inançlı olsanız bile bu inancın akıl, mantık ve kanıt işinden ziyade duygu, arzu, iman ve “gönül gözü” işi olduğunu fark edeceksiniz.

    1) Kozmolojik argüman:

    En basit şekliyle şöyle ifade edilebilir: 

    1. Her şeyin bir sebebi vardır (“Bazı şeylerin sebebi vardır” şeklinde de kullanılır.)

    2. Hiçbir şey kendi kendisinin sebebi olamaz.

    3. Öyleyse sebebi olan her şeye, kendisi haricinde bir şey tarafından sebep olunmuş demektir.

    4. Nedensellik zinciri zamanda sonsuza kadar gidemez.

    5. Nedensellik zinciri sonsuza gidemezse, demek ki bir ilk sebep olmak zorundadır.

    6. Tanrı, sebebi olmayan ilk sebep demektir.

    7. Demek ki Tanrı vardır. 

       Bu argüman farklı biçimlerde, öncüllerin sıraları değiştirilerek de ileri sürülebilmektedir, fakat sonuçta özü yukarıda ifade edilen mantık yürütmede yatmaktadır. Kozmolojik argümanın temel zayıflığı, yukarıda sayılan bazı öncüllerinin geçersizliği, veya geçerli olup olmadıklarının gösterilmiş olmamasıdır. Tanrı’yı kendi kendisinin sebebi olan şey olarak tanımlayanlar, 2 ve 3 numaralı öncülleri argümandan çıkarabilmektedirler. Bu yüzden, argümanın daha sofistike biçimlerinde, ilk öncül değiştirilmiş ve “Bazı şeylerin sebebi vardır” biçimine dönüştürülmüştür.

       Kozmolojik argümanın çürütülmesinde şu noktalar önemlidir:
       1. Tüm olayların gerçekten sebebi var mıdır?
       2. İlk sebep semavi dinlerin tanrısı mıdır?
       3. Argüman kendi içinde tutarlı mıdır?
     

       Örneğin 1 numaralı öncül olan “Her şeyin bir sebebi vardır” ifadesi, kendi içinde çelişkilidir (her şeyin bir sebebi olmalı deyip, tanrıya sebepsiz demek, açık bir çelişkidir.) Ayrıca her şeyin bir sebebi olduğu önermesi, doğruluğu kendiliğinden menkul bir önerme değildir ve kanıta ihtiyaç gösterir. İnsanlar her şeyin bir sebebi olduğuna inanmayı seçebilir, ama bu onu gerçek yapmaz. Modern kuantum fiziği, bize sebepsiz var oluyor gibi gözüken pek çok olgu sunmaktadır. 

       4 numaralı öncül de aynı şekilde zan altındadır, çünkü kanıtlanmadan argümana alınmıştır. Nedensellik zinciri pekala da sonsuza kadar gidebilir ve aksini düşünmek için ortada bir sebep bulunmamaktadır. 

       6 numaralı öncülde ise, “tanrı” kavramı keyfi bir biçimde tanımlanmıştır. Aslında tanrı kavramının keyfi biçimde tanımlanması, teizmde çok sık karşılaşılan bir tavırdır. Tanrıya sebebi olmayan ilk sebep deyip, bu tanımın semavi dinlerin tanrısını ifade ettiğini savunmak, en kibar ifadesiyle safçadır. 

    Son zamanlarda, Big Bang teorisinin ışığında bazı teologlar, bu argümanı daha değişik biçimde formülize etmenin de yoluna gitmişlerdir. Örneğin:

    1. Var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi vardır.

    2. Evren var olmaya başlamıştır (Big Bang).

    3. Demek ki evrenin bir sebebi vardır (Tanrı).

       Burada da Big Bang teorisi doğru kabul edilirse (2 numaralı öncül), 1 ve 3 numaralı öncüller zan altında kalır. 1 numaralı ifadenin doğruluğu meçhuldür. Günümüz modern fiziğindeki atomaltı parcacıklara ilişkindeneylerde, sebepsiz olarak meydana gelen pek çok kuantum olayı gözlenmektedir; kuantum dünyasında parçacıklar, sebepsiz yere var olmakta ve yok olmaktadırlar. Dolayısıyla var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi olması gerektiğini farz etmemiz için yeterli bir kanıt olmadığı gibi, bunun aksini düşünmemiz için veriler vardır. 3 numaralı öncülde ise, yine tanrı kavramının tanımı keyfi biçimde yapılmıştır. “Evrenin sebebi = Tanrı” derseniz, işte o zaman bu argüman bir şey ifade eder. Ama tanrıyı evrenin sebebine indirgemek, sadece semavi dinlerin tanrısından uzaklaşmak anlamına gelmez; aynı zamanda tanrı kavramını tamamen bulanık bir hale getirir. Çünkü evrenin sebebi, tabii eğer varsa, pek çok şey olabilir. Bunu dinlerin tanrısına indirgemeye çalışıp işin içinden sıyrılmak, felsefi açıdan geçersiz bir yaklaşımdır. Bir bilinmeyenin yerine tanımı bulanık bir başka bilinmeyeni koymak, sağlıklı ve tutarlı bir mantık yürütme değildir; dolayısıyla hiçbir şeye cevap vermez. Eğer amaç, sebebi olmayan şeylerden kurtulmak ve her şeyin sebebi olduğu konusunda ikna edici bir açıklamaya kavuşmaksa, kendisi sebepsiz olan bir kavramı işin içine katarak bu nasıl başarılacaktır? “Tanrı sebepsizdir” demek, “Evren sebepsizdir” demekten daha mı açıklayıcıdır? Eğer bir kavram, bir açıklamanın açıklayıcılığına hiçbir şey katmıyorsa, sıfır gibi etkisiz bir elemansa; o zaman bu kavramı açıklamaya katmanın bir anlamı yoktur. Bu ilke Tanrı problemine ve kozmolojik kanıta uygulandığında, evrene sebepsiz demek, Tanrı’ya sebepsiz demekten daha basit bir açıklama olduğu için Tanrı kavramından vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelecektir. Kısacası, kozmolojik argüman zannedilenin aksine oldukça çürük bir argümandır.  

    2) Ontolojik argüman (Varlık argümanı) 

       Bu aslında bir argümanlar grubunun genel adıdır. Burada genellikle kendisinden daha büyüğü tahayyül edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanrı “en büyük”, “en yüce”, “en yetkin”, ya da “var olmaması mümkün olmayacak”, vs. bir kavram olarak tanımlanır. Bu tanımlardan mantıksal çıkarsama yapılarak Tanrı’nın var olduğu iddia edilir. “Varlık” kavramının kendisinin Tanrı’nın varlığının bir delili olduğu söylenir ve Tanrı genellikle “Var olmaması mümkün olmayan” bir varlık olarak tanımlanmaya çalışılır. 

    Eski Hristiyan teologlarından Aziz Anselm’in ilk olarak ortaya koyduğu orijinal şekliyle ontolojik kanıt aşağıdaki gibidir: 

    1. Tanrı kendisinden daya büyüğü tahayyul edilemeyecek olandır.

    2. Her şey aynı kalmak üzere, hem zihinde hem de gerçekte var olan bir varlık, sadece zihinde var olan bir varlıktan daha büyüktür.

    3. Demek ki Tanrı hem zihinde hem de gerçekte vardır. 

      Anselm, Tanrı’yı mükemmel bir varlık olarak tanımlamıştır. Anselm’e göre bir şeyden daha mükemmeli tanımlanabiliyorsa, Tanrı bu “daha mükemmel olan” olmalıdır. Anselm bunu şöyle ifade eder: “Zihnimizde mükemmel ama gerçeklikte karşılığı olmayan bir varlık yaratmışsak, gerçeklikte karşılığı olan başka bir mükemmel varlık ilkinden daha mükemmeldir. Tanrı en mükemmel varlık olduğuna göre, hem zihnimizde hem de gerçekte var olmalıdır.” 

       Anselm’in argümanına gelen en eski kayıtlı itirazlardan biri Gaunilo’nunkidir. Gaunilo, okurlarından hayal edebilecekleri en mükemmel adayı hayal etmelerini istemiştir. Elbette böyle bir ada gerçekte yoktur; o halde mümkün olan en mükemmel adayı hayal etmiyoruz demektir. Öyle olsaydı, bu hayal ettiğimiz ada gerçeklikte var olurdu (hem zihinde hem de gerçekte var olan, sadece zihinde var olandan daha mükemmel olduğuna göre). Bu şekilde düşünüldüğünde, argümanın absürdlüğü ortaya çıkmaktadır. Fakat Gaunilo, bunun Anselm’in argümanından farksız olduğunu başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. 

       Ayrıca, Douglas Gasking (1911-1994) de başka bir yönden bu argümana itiraz etmiştir. Gasking’e göre, yokluk varlıktan daha mükemmel bir durumdur; çünkü varlık asimetriktir ve mükemmelsizliği yüzünden kendi parçalarıyla etkileşim halindedir; mükemmel olsaydı statik olurdu. Yokluk Gasking’e göre sınırsız, zamansız ve basittir; yani mükemmeldir. Varlık ise zaten sınırlarıyla tanımlıdır.  Gasking bundan yola çıkarak Tanrı’nın var olmadığına dair bir kanıt sunmuştur (Gasking’s Proof, Analysis Vol 60, No 4, 2000, s. 368-70): 

    1. Evrenin yaratılması akla gelebilecek en büyük başarıdır.

    2. Bir başarı kendi iç kalitesinin ve yaratıcısının yeteneğinin bir ürünüdür.

    3. Yaratanın yeteneği ne kadar az ise, yaratılanın handikapı daha az olacağından, sonuçta ortaya çıkan başarı o derece büyüktür.

    4. Bir yaratiçinın sahip olabileceği en büyük handikap var olmaması olurdu.

    5. Öyleyse, eğer evren var olan bir yaratıcının ürünüyse, biz zihnimizde daha büyük bir yaratıcıyı hayal edebiliriz, ki bu var olmadan yaratan biri olurdu.

    6. Demek ki Tanrı yoktur. 

      Görüldüğü gibi, sadece zihinde yapılan tanımlar ve onlardan çıkan mantıksal çıkarsamalarla bir yere varılamaz. Bu tür çabalar neyi nasıl tanımladığınıza ve öncüllerinizin neler olduğuna bağlı olarak Tanrı’nın var olduğunu da kanıtlayabilir, var olmadığını da. Bu mantığın başka örnekleri de vardır. Descartes ve Leibneitz’in Tanrı kanıtlarını da burada örnek olarak verebiliriz, sonuçta bunların hepsi benzer çabalardır. Örneğin Descartes’ın Tanrı kanıtına bakalım:

    “Tanrı ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’ varlık olduğuna göre böyle bir kavramı benim zihnime kim sokmuş olabilir? Ben ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’ özelliklerine sahip bir varlık değilim, öyleyse bu düşünceye ben kendim ulaşamam. Çevremde gördüğüm varlıkların da hiçbiri bu özelliklere sahip değil. Öyleyse bu fikri benim zihnime yerleştiren varlık ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’, yani ‘Tanrı’ olmalıdır.” 

       Bu düşünce tarzındaki birinci yanlış, tanımlanan bir şeyin var olmasının zorunlu zannedilmesidir. Örneğin ben efsanelerdeki kanatlı atı veya Noel babayı tanımlayabilirim, fakat bu onların gerçek dünyada karşılıkları olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin zihinlerimizde var olmasıyla gerçekte var olması aynı şey değildir. Buradaki ikinci yanlış, bu türden bir akıl yürütmenin döngüsel akıl yürütme (İng. circular reasoning) denilen mantık hatasına dayanıyor olmasıdır. Bu tür akıl yürütmelerde ulaşılmak istenen sonuç, yola çıkılan başlangıç noktalarında gizli olarak içerilir. Örneğin burada yapılan Tanrı tanımı, ulaşılmak istenen amaca (Tanrı’nın var olduğu inancına) hizmet edecek şekilde seçilmiştir; dolayısıyla bize yeni bir bilgi sunmaz, sadece baslangıçtaki öncüllerden birinde içerilen bir bilgiyi açığa çıkarmaya yarar. 

       Dışarıdan gelen hiçbir veri kullanılmadan, sadece zihinde yapılan tanım ve mantıksal çıkarımlarla Tanrı’nın varlığını kanıtlama fikri çağlar boyunca pek çok filozofa cazip gelmiş, ama her zaman boş çıkmıştır. Çünkü sadece zihinde yapılan bir muhakemeyle Tanrı gibi bir kavramın varlığı gösterilemez. Bu amaçla yapılan her düşünce zinciri, bir kedinin kendi kuyruğunu kovalamasına benzer şekilde döngüseldir. Tanrı’dan çıkar, Tanrı’ya varır (Tanrı’nın var olmadığından çıktığında da Tanrı’nın var olmadığına varır); başlangıçta içerdiğinden daha fazla bilgi veremez.

    3) Teleolojik argüman (Tasarım argümanı) 

           Argüman genel şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir: 

    1) Öncül: X zeki bir tasarımcının ürünüdür.

    2) Öncül: X insanlar tarafından tasarlanmamıştır.

    3) Öncül: Tasarım yapabilecek varlıklar insan (vardır) ve Tanrı’dır (var olabilir de olmayabilir de).

    4) Tanrı yoksa, X Tanrı tarafından tasarlanmamış demektir.

    5) Fakat X tasarlanmış olduğuna (1. Öncül) ve insanlar tarafından tasarlanmadığına (Öncül 2) göre ve de tasarım yapabilecek varlıklar insan ve Tanrı’dan ibaret olduğuna göre (3. Öncül), X Tanrı tarafından tasarlanmış demektir.

    6) Dolayısıyla Tanrı vardır. 

       Bu argümanda bahsi geçen X olgusu duruma göre evrenin tamamı, evrenin temel sabitleri, evrimsel süreç, insan, belli bir hayvan ya da canlı, bir organ (göz, beyin vb) veya bir yetenek (konuşma, düşünme vb) olabilir. Bu argüman Tanrı kanıtları arasında görünüşte en güçlü ve dolayısıyla günümüzde de en popüler olandır. Örneğin ABD’deki yaratılışçılık akımı savunucuları bu sözde “bilimsel” teorilerini ders kitaplarına sokma konusunda bir türlü başarılı olamayınca, yaratılışçılığın yerine ondan daha sofistike ve popüler olan “Intelligent Design” (Akıllı tasarım) iddialarını öne sürmüştür. Her ikisinin de temelinde teleolojik argüman yatar. 

       Teleolojik argümanın karşıtları 2 numaralı öncülü genel olarak kabul etmekle beraber, 1 ve 3 numaralı öncüle karşı çıkmaktadırlar. 1 numaralı öncül, her olgunun zeki bir varlık tarafından tasarlanmış olması gerektiğini varsayması bakımından şüphelidir. Fakat daha da önemlisi, bir objeyi incelemek yoluyla onun zeki bir tasarımcının ürünü olup olmadığının anlaşılabileceğini öne sürer. Dünyadışı zeki yaşam formları arama projesi olan SETI’nin (Search for Extra Terrestrial Intelligence) altında da benzer bir kabul olduğu iddia edilir (uzaydan gelen elektromanyetik dalgaların analizi yoluyla, rastgele oluşmuş doğal kökenli elektromanyetik dalgalar ile zeki bir uygarlık tarafından meydana getirilmiş dalgalar arasında fark bulunacağı kabulü). 1 numaralı öncüle yapılan itirazların bir türü, bu kabulü sorgulamak üzerine kuruludur; bu fikirdeki kişilere göre SETI de, bir nesneye bakarak tasarımlanmış olup olmadığına karar veren diğer her türlü uğraş da boşadır. 

       1 numaralı öncüle yapılan diğer bir itiraz türüyse, bir objeye bakarak tasarımlanmış olup olmadığının bazı durumlarda bilinebileceğini; fakat bunun çok ince, karmaşık ve tartışmaya açık bir konu olduğunu söylemek üzerine kuruludur. Bu konuda fikirler farklı olmakla birlikte mevcut kanılardan birisi, bazı objelerin tasarım ürünü olup olmadığının kolayca söylenebileceği; bazıları için ise bunun söylenemeyeceğidir. Bir şeyin zeka ürünü olup olmadığını söylemeye yönelik yöntem ve formül geliştirme çabaları mevcuttur; fakat bunlar herkes tarafından genel kabul gören yöntemler olmaktan uzaktır. Nesnelere bakarak tasarımlanmış olup olmadıklarının söylenebileceği farz edilse bile konu, teistlerin tasarımlanmış olduğunu iddia ettikleri şeylerin gerçekten tasarımlanmış olup olmadığının tespiti noktasında problemli hale gelmektedir. Çünkü teistler de dahil hiç kimse, tasarımı uzaktan tanımaya yönelik hatasız ve herkes tarafından hemfikir olunan bir yönteme sahip değildir. Teistlerin önerdiği yöntemleri çürütmek için tasarım ürünü olmadığı herkes tarafından kabul edilen, fakat teistlerin tasarım tespit yöntemine göre tasarımlanmış olduğu kabul edilmesi gereken örnekler vermek yeterlidir; çünkü tasarım ürünü olduğu iddia edilen şeylerin tasarım ürünü olup olmadıkları kolayca söylenemez, hattâ pek çok durumda tasarım ürünü olmadıkları rahatlıkla söylenebilir. Buradaki en önemli nokta, evrim kuramının bize gösterdikleridir. Bugün bilimsel kamuoyunda yaygın kabul gören evrim teorisi (bilim insanlarının %90’ından fazlası evrimi kabul etmektedir), canlılığın doğal seçilim yoluyla basitten karmaşığa doğru nasıl değişim gösterdiğini ve bu sürecin bir akıllı tasarımcı gerektirmediğini ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla bilgi için Richard Dawkins’in “Kör Saatçi” [The Blind Watchmaker] kitabı okunabilir. Dawkins’in de belirttiği gibi, gözün evrimi konusunda bilim insanlarının şu an için yaptığı açıklamaların kesin olarak doğru olması dahi şart değildir; tasarım argümanını çürütmek için sadece olası ve akla yatkın olması yeterlidir. Önemli olan bu tür düzeneklerin tasarımdan başka yollarla da oluşabileceğinin gösterilmiş olmasıdır. Ünlü evrimsel biyolog John Maynard Smith’in de dediği gibi: “Hiçbir biyolog, karmaşık yapıların tek bir aşamada ortaya çıktığını iddia etmez.” Hücre bazındaki basit canlılık, ara aşamalarla, kademeli olarak karmaşıklığa doğru gelişir. Evrim karşıtları, iddialarında bu önemli ayrıntıyı çoğu zaman görmezden gelir. 

       Teleolojik argümanın basit biçimlerinde, bir sürecin (örneğin yaşam) karmaşıklığı tek başına bir tasarım göstergesi olarak sunulmaya çalışılır. Fakat bu, cehalet kaynaklı bir argümandır (İng. argument from ignorance). Bu mantık hatasında, bir şeyin nasıl olduğu açıklanamıyorsa ya da söz konusu kişi bunu açıklayamıyorsa, o şeyin gerçek olmadığı veya var olamayacağı öne sürülür; ki bunun neden bir mantık hatası olduğu, mantık ve felsefe kitaplarında pek çok örnek verilerek yeterince ayrıntılı bir şekilde gösterilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir olgunun sırf karmaşık olduğu gerekçesiyle tasarımlanmış sayılamayacağı açıktır (Karmaşık olup da tasarlanmamış olduğu kabul edilen pek çok süreç -örneğin atmosferik olaylar, bulutların hareketi, yıldızların oluşumu vs- bulunmaktadır). 

       Teleolojik argümanın daha sofistike biçimlerinde, tasarımın tespitinde indirgenemez karmaşıklık gibi kavramlar kullanılır. Lehigh Üniversitesi’nden Biyokimyager Prof. Dr. Michael Behe tarafından öne sürülen bu kavrama göre, bazı objeler, herhangi bir alt parçasını çıkardığınız takdirde işlevlerini yitirirler. Yani ancak bütün halde işlevseldirler. Örneğin Michael Behe’nin bir örneğine göre, bir fare kapanını oluşturan parçaların bir tanesini çıkardığınızda, elinizdeki düzenek artık fare kapanı olarak işlev görmez. Dolayısıyla fare kapanı “indirgenemez kompleks” bir düzenektir. Bu ise tasarımlanmış olmasından kaynaklanır. “Darwin’in Kara Kitabı” adlı kitabında Behe, canlıların da (örneğin bakteri kamçısı) indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu göstermeye çalışır. 

       Fakat Behe ve yandaşları tarafından örnek verilen organizmaların aslında iddia edildiği gibi indirgenemez karmaşıklıkta olmadıkları gösterilerek bu argüman çürütülmüştür. Çünkü bir canlı veya bir organ, pek çok durumda bazı kısımları çıkarıldığında da fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Yani verdikleri örnekler indirgenemez değil, indirgenebilir karmaşıklığa sahiptir ve basitten karmaşığa doğru ilerleyen kademeli bir evrim süreciyle oluşabilmektedir. Nitekim, örneğin bu argümanın savunucuları tarafından indirgenemez karmaşıklıkta olduğu iddia edilen “göz” gibi bir organın evrimsel süreçte çok ilkel biçimlerinden (ışığa duyarlı hucreler, fincan seklinde reseptorler, vs) çok daha gelişmiş biçimlerine kadar (insan gözü, ve hatta ondan daha iyi işlev gören kartal gözü gibi) pek çok formunun olduğu, dolayısıyla gözün indirgenemez karmaşıklıkta olmadığı gösterilmiştir. Böylece, bu argümanın savunucularının çok sevdiği “yarım bir göz, hiç göz olmamasıyla aynıdır” şeklindeki iddia çürütülmüştür; çünkü yarım bir göz, hattâ sadece ışığa duyarlı hücrelerden oluşan bir düzenek bile gözsüz olmaktan iyidir. Bkz. Yarım bir göz ne işe yarar? 

       Ayrıca, Behe’nin verdiği fare kapanı örneğinin dahi aslında indirgenemez karmaşıklıkta olmadığı (fare kapanının bazı parçalarının çıkarılması suretiyle ortaya çıkabilecek daha basit fare kapanlarının veya ona yakın fonksiyonların yerine getirilebileceği düzeneklerin mümkün olduğu) gösterilmiştir. İndirgenemez karmaşıklığın tanımı da başarısızdır. Parçalardan bahseder ama bu parçaların “ne” olduğunu açıkça belirtmekten kaçınır. Mantıken bu parçaların atomlar olması gerekir çünkü biyokimyasal reaksiyonlarla daha fazla bölünemeyecek olan organizasyon seviyesi, yani biyokimyacıların analizlerinde kullandıkları en küçük seviye budur. Ancak Behe, molekül kümelerini birer “parça” olarak kabul eder ve bu belirlemeleri neye göre yaptığını da tanımlamaz.

       Not: “İndirgenemez Karmaşıklık” tezini ileri süren Prof. Dr. Michael Behe, 2010 yılında The Quaterly Review of Biology dergisinde yayınlamış olduğu “Deneysel Evrim, Fonksiyon Kaybettirici Mutasyonlar ve Adaptif Evrim’in İlk Kuralı” başlıklı makalesiyle 1996’dan beri sürdürmekte olduğu katı evrim karşıtlığından vazgeçmiş; evrimi “bir yaratıcının yönlendirdiği” ön koşuluyla kabul etmiştir: 

    • Behe makalesinde, son 40 yılda yapılan evrim deneylerini ele alıyor. Bunlar içerisinde Lenski Deneyi de var.
    • Makalede Behe’nin 1996-2005 yılları arasındaki argümanlarından uzaklaşarak giderek bilimsel temele oturan bir anlayış geliştirdiği görülüyor. Örneğin Behe, türlerin evrimleşebileceğini, eski türlerden yeni türlerin evrimleşebileceğini, hatta cins düzeyine kadar evrimin mümkün olduğunu anlamış ve kabul etmiştir.
    • Behe’nin kafasını kurcalayan nokta evrimin olup olmadığı noktasını aşarak, mutasyonların evrim üzerindeki etkisi ve türlerin moleküler fonksiyonlarının mutasyonlara bağlı olarak ne yönlerde değişebileceği haline gelmiştir. Yani Behe’nin, belki kimya temelli olmasının getirdiği evrimsel biyolojiye yabancılığı üzerinden atarak evrimsel değişimleri anlamaya başladığını görüyoruz. Mekanizmaların mutasyonlar haricindeki tamamını kavradığını, mutasyonların adaptasyoncu yorumuyla ilgili kafasında soru işaretleri olduğunu ve bunların üzerine gittiğini anlamak mümkün.
    • Behe, makalesindeki birkaç noktada Lenski Deneyi’nin Evrim’i açık şekilde ortaya koyan ve pek çok soruya cevap veren çok önemli bilimsel bir keşif olarak nitelendiriyor. Bu da, belki de uzun dönem deneylerinin Behe’nin görüşlerini değiştirecek kadar güçlü olduğu fikrini akla getirebilir.
    • Behe, Evrim yoluyla türlerin değişebileceğini, yeni özellikler kazanıp kaybedebileceklerini ve var olan bir özelliğin, bir diğer iş yapmaya başlayabileceğini ortaya koyuyor. Moleküler düzeydeyse mutasyonların fonksiyon kazandırıcı özellikler sağlayabileceğini; ancak bunların fonksiyon yitirici ve fonksiyon değiştirici mutasyonlara göre daha nadir olduğunu tartışmaktadır. Makalesinde, bunların evrimsel değişimlere ve adaptasyona katkı sağlayan önemli unsurlar olduğu tekrar tekrar vurgulanmaktadır.
    • Behe bu evrimsel değişimlerin temelinde moleküler evrimin yer aldığı fikrini benimsiyor. Bir biyokimyager olarak evrimi moleküler düzeye uygulamak amacıyla önemli adımlar atıyor.
    • Behe’nin Darwin’i yeni yeni sindirdiği anlaşılıyor. Darwin’in doğada gördüğü “Adaptif Evrim”i, ya da “Doğal Seçilim”‘i, moleküler düzeye indirip kendi deyimiyle Adaptif Evrim’in İlk Kuralı olarak tanımlıyor. Burada, moleküler düzeyde meydana gelen fonksiyon yitimleri veya değişimlerinin türlerin evrim geçirmesine neden olduğunu ilan ediyor.  

       Teleolojik argümanın başka bir ünlü örneği de saat analojisidir: “Yolda bulunan bir saatin doğal süreçlerle kendi kendine olusması mı; yoksa birisi tarafından tasarlanmış olması mı daha mantıklıdır?” Saat, karmaşık yapıları anlatmak için iyi bir modeldir ve bu sorudan yola çıkılıp canlı organizmalara gönderme yapılarak, onların da tasarım ürünü olması gerektiği öne sürülür. William Paley 1802 yılında yayınlanan kitabı Natural Theology’de söz konusu analojiye başvurur. “İndirgenemez karmaşıklık” argümanlarıyla yakından ilişkili olan bu iddia da pek çok karmaşık sistemin, küçük ve rastgele adımlarla basitten karmaşığa doğru oluşabileceğinin gösterilmesi yoluyla kolayca çürütülmüştür. Bu konuda daha uzun soluklu açıklamalar için, Richard Dawkins’in “Kör Saatçi” isimli kitabından uyarlanan belgeseli buradan izleyebilirsiniz.

      Teleolojik argümanın savunucularının bir başka popüler iddiası da, antropik prensibe dayanarak evrenin temel sabitlerinin zeki bir canlıyı oluşturan evrimsel süreci yaratacak biçimde ince ayarlanmış olduğuna dayanır. Fakat bu da tamamen yanlı ve gecerliliği olmayan bir iddiadır. Temel sabitlerin ve doga kanunlarinin farklı olması durumunda, bugün anladığımız şekilde olmasa bile bir çeşit canlılık denebilecek karmaşık yapıların mümkün olabileceği matematiksel hesaplamalar yoluyla gösterilmiştir. (Bu konuya ilişkin biraz daha kapsamlı bir cevap için tıklayın). Aynı şekilde, DNA’nın rastgele ortaya çıkmasının çok düşük bir olasılık olduğunu gösteren matematiksel hesaplamalar (Hoyle, 1981) ve Penrose’un, evrenin aynen bu şekilde var olma olasılığının çok düşük olduğunu gösteren hesapları da benzer şekilde teleolojik argümana kanıt olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Fakat bu hesaplar teleolojik argüman savunucuları tarafından çarpıtılarak kullanılmaktadır. Örneğin DNA’nın oluşumuyla ilgili hesap DNA’nın tamamen rastlantısal olarak oluştuğunu farz eder; gerçekte DNA rastlantı ve doğa kanunlarının bir kombinasyonu sonucu oluşmuştur, yani tamamen rastlantısal değildir. (Evrimde şansın gerçekten büyük bir rolü vardır; ama bu argüman, doğal seçilimin asli rolünü tamamen göz ardı etmektedir. Çünkü ‘seçilim’, ‘şansın’ tam tersidir. Mutasyon biçiminde gördüğümüz şans etkeni, genetik çeşitliliği sağlar; bu da doğal seçilimin üzerinde çalıştığı hammaddeyi oluşturur. Sonrasında, doğal seçilim türlü çeşitlilikleri tasnif eder. Sahiplerine daha büyük bir üreme başarısı kazandıran çeşitlilikler tutulur, bu arada şans da, bu tür faydalı mutasyonların kaçınılmaz olmasını sağlar; daha az başarılı olan çeşitlilikler ise elenir.) Benzer şekilde Penrose’un hesabı da evrenin aynen bugün bildiğimiz şekilde var olma olasılığına ilişkin bir hesaptır; fakat bu, evren başka bir şekilde var olsaydı canlılık diye bir şeyin var olmayacağı anlamına gelmez. Richard Dawkins “Tanrı Yanılgısı” ve “Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak” isimli kitaplarında bu konuya çok güzel açıklık getirir ve der ki: 

    Bir Loğusa Otu kadar olanak dışı bir canlıyı zekasıyla tasarlama kapasitesine sahip herhangi bir varlık, başlı başına EN AZ Loğusa Otu (veya kainat) kadar olağandışı olmalıdır. Bu berbat kısırdöngüyü sonlandırmaktan çok uzak olan Tanrı, döngüyü olabildiğince kötü bir hale sokar.

    … Akıllı tasarım rastlantısallığın tek alternatifi değildir. Doğal seçilim yalnızca sade, mantıklı ve hoş bir çözüm değildir; rastlantısallığa karşı şu ana kadar önerilmiş işleyen tek alternatiftir.

     Aslında, tasarım daha en başında gerçek bir alternatif değildir çünkü çözdüğü sorundan daha büyük bir sorun doğurur: tasarımcıyı kim tasarladı? Rastlantısallık ve tasarım, her ikisi de istatistiksel ihtimalsizliğin çözümü olarak başarısızdırlar çünkü biri başka bir sorun doğurur, diğeriyse sorunu kısır döngüye çevirir. Doğal seçilim gerçek bir çözümdür. Şimdiye kadar sunulmuş yegane işleyen çözümdür. Ve sadece işleyen bir çözüm değil, aynı  zamanda müthiş bir şıklığın ve gücün açıklamasıdır.Doğal seçilimi ihtimalsizlik probleminin başarılı bir çözümü yapan ancak aynı anda rastlantısallık ve tasarımı daha ilk adımda başarısızlığa uğratan nedir? Yanıt, doğal seçilimin ihtimalsizlik problemini küçük parçalara ayıran birikimli bir süreç olmasıdır.” (s.117-118) 

       Sonuç olarak teleolojik argümanın değişik formları, canlılığın ve evrenin ardında zeka olduğunu göstermede yetersiz kalmıştır. Dediğimiz gibi bu argümandaki 3 numaralı öncül de sorgulanmakta ve geçersiz bulunmaktadır. Çünkü bir şeyin zeka ürünü bir tasarım olduğu gösterilse bile, bu tasarımın ardındaki zekanın kökeni ve mahiyeti konusunda kesin bir şey söylenemez. Oysa bu öncüle göre, bir şeyin tasarım olduğu ve insan yapısı olmadığı gösterildiğinde, bunu tasarlayanın semavi dinlerin Tanrı’sı olduğu varsayılmaktadır. Biraz kafa yorulduğunda bu ön kabulün mantıkdışı olduğu ve bir şartlanmanın ürünü olduğu rahatça görülebilir; böyle bir zekanın kökenine ilişkin sayısız olasılık sıralanabilir. 

    Teleolojik argümanın geçersizligini göstermek için geliştirilmiş bir karşı argüman: 

    1) Öncül: Teleolojik argüman doğrudur.

    2) Demek ki zeki bir tasarımcı mevcuttur.

    3) Öncül: Bu zeki tasarımcı da teleolojik argüman kapsamındadır, çünkü zeka gerektiren bir şeyi tasarlayabildiğine göre en az tasarladığı nesne kadar ya da daha fazla kompleks ve amaç sahibidir.

    4) Demek ki zeki tasarımcının da bir zeki tasarımcısı olmalıdır.

    5) Sonsuz bir zeki tasarımcılar zinciri mevcuttur.

    6) Öncül: Sonsuz bir zeki tasarımcılar zinciri mevcut değildir, çünkü bu absürd bir düşüncedir.

    7) Sonuç: Yukarıdaki üç öncülden biri yanlıştır. (Bilin bakalım hangisi?)

     

    Teleolojik argüman ve Gazali’nin Hudus Delili konularına değinen bu video hakkında bilgi almak için tıklayın

    4) Ahlak argümanı 

    Bu argümanın en basit biçimi şudur: 

    1) Eğer ahlak kuralları (kanunları) varsa, bu kanunların bir kanun koyucusu da olmalıdır.

    2) Ahlak kanunları vardır.

    3) Dolayısıyla bu kanunlarin kanun koyucusu (Tanrı) da var olmalıdır. 

       Argümanın çürüklüğü büyük ihtimalle okuyan çoğu kişinin gözüne çarpacaktır. Yukarıdaki maddelerin tümü şüphe altındadır ve sorgulanır. Tanrı’sız bir etik mümkündür ve bu defalarca gösterilmiştir. Mutlak ahlaksal kuralların var olmadığı, mevcut ahlak kurallarının insan yapısı ve yerel olduğu da pek çok düşünür tarafından dile getirilmiştir. Ayrıca, üçüncü madde dahi saldırı altındadır, çünkü kanun koyucunun göksel dinlerin Tanrı’sı olması gerektiği de havada kalan bir iddiadır. Ayrıca, Tanrı yoksa iyi ve kötünün tanımsız ve anlamsız olacağı, dolayısıyla Tanrı’nın olması gerektiği şeklinde dile getirilecek bir bakış açısının, felsefi bir kanıt değil, olsa olsa safca bir insani temenni olacağı da açıktır. 

       Bir de ahlak argümanına karşı üretilmiş bir karşı argüman vardır. Bu karşı argümana göre, eğer insanları iyi davranmaya, ahlaklı olmaya, kurallara uymaya vs iten faktör Tanrı inancıysa, bunun doğal ve beklenen sonucu, dinsizlerin bu kuralları dindarlara kıyasla daha fazla yıkmalarıdır. Burada cinayet, tecavüz, hırsızlık gibi suçlardan ya da eşcinsellik veya uyuşturucu kullanımı gibi dinler tarafından ahlak dışı sayılan eylemlerden, hatta boşanmak gibi yine dinlerin genellikle tasvip etmediği eylemlerden bahsediyoruz. Fakat mevcut istatistikler açıkca göstermektedir ki durum bu beklentinin tam tersidir. Örneğin ABD’de Barna Araştırma Grubunun 1999’da yaptığı çalışmaya göre, inançlı çiftler arasındaki boşanma oranı inançsızlara göre daha fazladır. Hapishane istatistiklerine bakılırsa, dindar kişilerin hapse düşme oranı ateistlerin hapse düşme oranının 40 katıdır. 

       Bu son veriyi yanlış anlamayın. Bu, ateistlerin sayısının dindarlardan çok daha az olmasından kaynaklanmıyor. Dindar suçlularla toplam dindarlar arasındaki oran ve ateist suçlularla toplam ateistler arasındaki oran karşılaştırılıyor. Sonuç açık: Ateistler yasalara daha sadık, daha ahlaklı! Ahlak konusuyla ilgili kapsamlı bir video ve yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

       Bu sonucu ilginç bulanlara, benim hiç de ilginç bulmadığımı, hatta mantıklı bulduğumu söylemeliyim. Çünkü, din genellikle ayak takımının işidir. Fakir, cahil, okumamış ve toplumun alt tabakasından olan kişiler toplumun diğer kesimlerine göre daha dindar olma eğilimindedir. (Bu da istatistiklerin gösterdiği bir gerçektir). Suçlular da daha çok bu kesimin içinden çıktığına göre, aslında bu sonuçta şaşılacak bir taraf yoktur. Fakat bizim bu yazıdaki maksadımız açısından konuya yaklaşırsak, tüm bunların ahlak argümanını kolayca çürüttüğünü söyleyebiliriz. Bir de Özgür İrade kavramı vardır ki inancın bizzat temelini sarsar. Bu konuyla ilgili bir yazı ve videoya ulaşmak için tıklayın.

    5) Transendental argüman 

       Bu argümana göre, mantik, bilim, ahlak gibi alanlar, hatta insan bilgisinin ve tecrübesinin tüm alanları, Tanrı var olmadığı takdirde anlamsızlaşır. Hristiyan inancından farklı herhangi bir düşünce şekli, mantıksal olarak devam ettirildiğinde, imkansız ve absurd bir sonuç üretecektir, dolayısıyla, her şeyin yerli yerine oturabilmesi için, Hristiyanlık ve Hristiyanlığın Tanrı inancından başlanmalıdır. 

       Bu argüman Hristiyan teologlarca üretilmiş olduğundan, sadece ateizmi değil Hristiyanlık dışındaki diğer inanç sistemlerini (Budizm, İslam vb) de kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Dolayısıyla Müslüman bir okur kesimine, bu argümanı çürütmek için uğraşmak gerekmediğini düşünüyorum. Kendi işlerine gelmeyen bu tür konularda, gerekli çürütmeleri yıldırım hızıyla yapabilmekle ünlüdür bizim dincilerimiz. Lakin bu argüman düpedüz yanlı ve dayanaksızdır. İnsan bilgi ve tecrübesinin herhangi bir alanı, Hristiyan inancını, hatta genel olarak Tanrı inancını gerektirmeden de yürür. Ahlaklı ateistlerin, ateist bilim insanlarının vs varlığı zaten bunun göstergesidir. (Bu bağlamda ahlaklı Müslümanların, Müslüman bilim insanlarının vs varlığını da argümana dahil edebiliriz.) 

    6) Çoğunluk argümanı (Argumentatum Ad Populum) 

       Bu argüman, çaglar boyunca insanların Tanrı’ya inandığını, bu derece geniş bir kitlenin hem fikir olduğu bir fikrin yanlış olmasının pek olası görünmediğini iddia ederek, Tanrı’nın olması gerektiği sonucuna ulaşmaya çalışır. Bu, üzerinde durulmayı bile gerektirmeyecek kadar zayıf bir argümandır. Bir fikrin doğruluğu, o fikre kaç kişinin inandığı ile ilgili değildir. Unutmayın, Galilei bir zamanlar doğruyu söyleyen tek kişiydi ve kimse ona inanmamıştı. Anatole France’in şu sözü burada tam yerine oturuyor: “Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.” 

    7) Mükemmellik argümanı 

       Zihnimizdeki mükemmellik kavramının mümkün olmasının ancak ve ancak böyle bir mükemmelliğin var olması durumunda mümkün olacağını ifade eden bir argümandır. Bu argümanda iki yanlış vardır. Birincisi, tanımlanan ve/veya zihinde canlandırılan her şeyin gerçek dünyada bir karşılığının olması gerektiğini farz etmesidir. Fakat dikkat ederseniz, böyle bir zorunluluk yoktur. Noel Baba, anka kuşu, efsanelerdeki tek boynuzlu at vb kavramları zihnimizde canlandırabiliriz, fakat bu onların gerçekte var oldukları anlamına gelmez. 

       Bu argümandaki ikinci yanlış, döngüsel akıl yürütme içeriyor olmasıdır. Yani ulaşmak istedigi sonucu çıkış noktasında gizli içerir. Ulaşılmak istenen sonucun öncüllerde gizlendiği bu tür akıl yürütmeler, başlangıçta yola çıktıkları noktanın içerdiğinden daha fazla bilgi vermezler. Tanrı’yı var olmasını gerektirecek şekilde tanımlayıp, sonra buradan yola çıkarak Tanrı’nın var olduğunu söylemek, bir kedinin kendi kuyruğunu kovalamasından farksızdır. Kurulumunda böyle bir yol izlenen argümanlar, felsefi açıdan değersizdirler. 

    8) Sonsuzluk argümanı 

    Sonsuzluk diye bir kavram var olduğundan ve bilinen varlıkların hiçbiri sonsuz olmadığından, bu sonsuzluğu mümkün kılan veya kendisi sonsuz olan bir varlık olmalıdır, ki bu da Tanrı’dır diye özetlenebilecek bir argümandır bu. Fakat bu da zayıf bir argümandır. Burada da yukarıda açıkladığımız argümandaki hataya düşülmektedir. Yani döngüsel akıl yürütme. Ayrıca, Tanrı nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bu tanım ile Tanrı’nın var olmasının gerekliliği arasında nedensel bir ilişki yoktur. 

    9) Tanık argümanı (Dinsel tecrübe veya mucize argümanı) 

       Dinsel veya mucizevi tecrübelere dayanan argümanların genel adıdır. Bu tür argümanlarda dile getirilen tecrübeler şüpheye ve sorgulamaya açıktır. Ayrıca subjektifdirler. Kimseden, başka birinin başından geçtiği söylenen bir tecrübeye dayanarak Tanrı’nın var  olduğunu kabul etmesi beklenemez. 

    10) Dinsel kişi ve kaynaklara dayalı argüman 

    Dinin kurucusu veya önemli şahsiyetlerinin hayatını veya dinin kutsal kitabını örnek göstererek, bunların mevcut dinin geçerliliğine ve güvenilirliğine işaret ettiğini, dolayısıyla bu dine ait temel kavramların (Tanrı’nın varlığı gibi) doğru olması gerektiğini iddia eden bir argümandır. Fark edileceği gibi, felsefi açıdan kanıt olacak herhangi bir tarafı yoktur. Bir dinin iyiliği, güzelliği veya bir dinsel şahsiyetin bilgeliği felsefi veya epistemolojik konularda verdikleri bilgilerin doğruluğuna işaret olamaz. Arada nedensel bir ilişki yoktur. 

    11)  “Ya varsa?” argümanı (Pascal’ın Kumarı) 

       “Tanrı yoksa benim kaybedeceğim bir şey yok, ama varsa inançsız birinin kaybedeceği çok şey vardır” diyen ve buna dayanarak Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyen argümandır. 17. yüzyıl Fransız filozofu Blaise Pascalın bu konudaki düşünceleri ilgi çekicidir. Pascal, agnostiklere Kumarbaz Argümanı ile bazı seçenekler sunar: 

       “Tanrı’nın varoluşuna oynayıp kazanırsak (yani, Tanrı’nın varoluşuna oynayıp kazanırsak (yani Tanrı varsa), o zaman kazancımız -bir büyük ödül olarak- ededî yaşamdır. Bu seçim yapmışsak ve Tanrı’nın var olmadığı bir şekilde ortaya çıkmışsa, kaybımız ebedî yaşam imkânıyla kıyaslandığında pek de büyük sayılmaz: Dünyevî birtakım hazları kaçırmış, birçok saati ibadetle geçirmiş ve hayatımızı bir yanılsama içinde geçirmiş olabiliriz. Tanrı’nın var olmadığı alternatifine oynamayı seçer ve kazanırsak (yani, Tanrı var değilse eğer), bu takdirde (en azından bu bakımdan) yanılsama içinde bu dünyadaki hayatın hazlarına, ilahî ceza korkusu duymadan, düşkünlük göstermek açısından tam bir özgürlüğün keyfine varırız. Fakat bu alternatife oynar ve kaybeder isek (yani, Tanrı’nın var olduğu ortaya çıkarsa), bu takdirde en azından ebedî yaşam şansını kaçırdığımız gibi, ebedî bir cehennem mahkûmiyeti tehlikesiyle dahi karşı karşıya kalabiliriz.”

       Fakat dikkat edilirse bu da felsefi açıdan kanıt kabul edilebilecek bir argüman değildir. Çünkü karşıdakinin kendi zihninde ikna olup olmaması umursanmıyor, sadece kendisinden itaat bekleniyor. Bu argüman daha çok politik olarak yandaş toplamada işe yarayabilir, yoksa felsefi olarak ikna etmede değil. Çünkü argümanın, Tanrı’nın var olduğunu kanıtlayan bir yanı yoktur. Zaten dikkat edilirse, argümanın amacı da o değildir. Her şeyi bilip ve her şeye gücü yettiğine inanılan bir varlığa (Tanrı’ya), bu şekilde pazarlık yöntemi ile inanmayı seçmek, şüphesiz inancın kendisi ile çelişmektedir ve tamamen bir kendini rahatlatma taktiğine dayanmaktadır. 

     

     * Bu yazı bir derlemedir. Katkılarından dolayı Sinan Talay’a teşekkür ederim.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dini Keşfetmek 1. Bölüm – Hazır Dünya

       YouTube kanalı DiscoveringReligion‘ın yapımını üstlendiği bu video serisinin ilk bölümünde, üç büyük dünya dininin birbirleriyle çeliştiği ve benzeştiği noktalara özet olarak değiniliyor. Yaratılışçıların ve köktendincilerin, sırf kendi kişisel inançlarına prim yaptırmak için bilimsel gerçekleri nasıl inkar edip çarpıttığı, onca bilim insanının emeğini ve çalışmasını itibarsız hale getirmeye çalıştığı ve kendi dinlerini yüceltmek uğruna insanları nasıl hoşgörüsüzlüğe sürüklediği anlatılıyor. Sonunda dünyayı ve içinde barındırdığı yaşamı bile yok etme gücüne sahip olan bu dindar fanatizmin, videoda da vurgulandığı şekilde bir gün gezegenimizin sonunu getireceğine yönelik endişeleri aynen paylaşmaktayım. İyi seyirler. 

         TÜM BÖLÜMLER: 

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Sam Harris: Dinler neden günümüzde birer fosildir?

       Sam Harris’in “The Moral Landscape” isimli kitabından bir alıntı:

       “Bütün davranışlarımızın kökeni, bilinçli bir bilgiye sahip olmadığımız biyolojik olaylara dayandırılabilir. Bunun her zaman Özgür İrade olarak öne sürülmesi bir yanılgıdır. Örneğin, bu konuda yaptığı ünlü deneyiyle tanınan fizyolog Benjamin Libet, beynin motor bölgelerinde meydana gelen faaliyetlerin, kişinin hareket etmeye karar verdiğini farketmesinden 300 milisaniye önce belirlenebildiğini göstermiştir (1983). Daha güncel bir çalışmada (2008), bir diğer laboratuvar fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) verilerini kullanarak bazı ‘bilinçli’ kararların, farkındalık aşamasına gelmelerinden 10 saniye önce, yani Libet’in ölçtüğü hazırlayıcı motor faaliyetlerinden de önce belirlenebildiğini göstermiştir. Gerçek, kaçınılmaz bir şekilde açıktır: Deneyimlerimin öznesi olarak “ben”, bir düşünce veya niyet ortaya çıkmadan önce ne düşüneceğimi veya ne yapacağımı bilemem. Düşünce ve niyetler de, o anda benim bilincinde olmadığım fiziksel olaylar veya zihinsel değişimlerden kaynaklanır. “Özgür İrade” kavramı, bilinçte ortaya çıkmakta olan düşüncelerin içeriğiyle özdeşleşirken hissettiklerimizi tanımlar. Özgür İrade meselesi, felsefe seminerlerinde hiç de ilginç bir konu değildir. Özgür İrade’ye inanmak, hem dini anlamdaki ‘günah’ kavramını, hem de ‘cezalandırıcı adalet’ fikrine sıkı sıkıya bağlı kalmamızı garantiler.”

     

     

  • Özgür Düşünce Hareketi

       Ateistlerin örgütlenmesi gerektiğinden bahsedilir hep; hangi ortama girerseniz girin, hemen herkes bu konuda hemfikirdir. “Evet örgütlenmeliyiz”, “evet bir araya gelip mücadele etmeliyiz”, “birbirimize destek olmanın etkin yollarını aramalıyız” vb. cümleleri sık sık duymuşsunuzdur. Ama nedense bu, şimdiye kadar hep bir temenni; veya sanki çok zor bir şeymiş gibi ütopik bir hedef olarak algılanır. Değildir. 

       Aralarında benim de bulunduğum ve Türkiye’de internet aracılığıyla özgür düşünceyi öne çıkararak; ateizm, agnostisizm ve dinlerden özgürlük savunuculuğu yapan çeşitli aktivist blog ve Facebook sayfa sahipleri olarak bir araya gelerek Özgür Düşünce Hareketi isimli beraberlik platformunu kurduk. Ülkemizde ürkütücü bir yobazlık ve gerilik patlamasının yaşandığı şu günlerde, hatta özellikle de bu günlerde; örgütlenmenin, yani birlik olma gücünün önemini bilen herkesi, bu yolda atılan ilk somut adım olan Özgür Düşünce Hareketi’ne katılıp destek vermeye çağırıyorum.  

     Türkiye’de iktidar sahipleri ve ortakları, doğaüstü inançların özgürlüğünü dillerine pelesenk etmişken; yapılan basit eleştirilerin dahi “halkın değerlerini aşağılama” sayıldığı, hatta ateistlerin varlığının bile dine hakaret kabul edildiği bir ortamda; “bizler varız, özgür düşünceyi savunuyoruz ve duruş metnimizde tarif ettiğimiz ilkeler doğrultusunda bizim gibi düşünenlerle birlik olarak savunmaya da kararlıyız” demek için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ateistlerin, agnostiklerin ve dinlerden özgürlük savunucularının tanınmasının zamanı geldi geçiyor. Çünkü özgür düşünceliler varlar. Çünkü özgür düşünceliler; dinin kurumsallaşmasına karşı mücadele etmek üzere, bilimsellik ve toplumsallık temelinde bir araya geldiler bile. Bu, Özgür Düşünce Hareketi‘nin tanıtım yazısıdır. Bu bir davet yazısıdır. Çünkü özgür düşünceli ve insanca yaşamanın mümkün olduğu bir dünya hayal ediyoruz. Sorgulayan, şüphe duyan ve özgür düşünen herkese sesleniyoruz!  

    Saklandığınız yerden çıkın! Şimdilik yalnız olabilirsiniz, ama asla yanlış değilsiniz!  

        Duruş metnimizi okuyup yazılanlar konusunda hemfikir olan herkes, sitenin İletişim bölümüne yazarak aramıza katılabilir. Böylece hem projelerimizde görev alabilir veya kendi projelerini bizimle paylaşabilir hem de sadece fikir alışverişi yapmak için bile olsa grupla iletişim kurmaya başlayabilir. Hepinizi aramıza bekliyoruz.

     

     

  • Ateistler hayata nasıl bakar?

     

     

       Ateistlerin hayatının anlamsız olduğunu, hiçbir yaşama amaçları bulunmadığını ve hiçbir şeyin değerinin farkında olmadıklarını düşünenlere gelsin. Dinsizlerle ilgili bu videonun başındaki kişi kadar sığ ve önyargılı düşüncelere sahip olanların, “Biz ateistler ne biçim insanlarız” başlıklı yazıyı da okumasını tavsiye ederim. Bizler, sizin farkında olmadıklarınızın da farkındayız. 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir: