Kategori: Din

  • Hristiyanlık 1. Bölüm

       Din eleştirisi yaparken, içinde yaşadığımız toplumun Müslüman ağırlıklı olması nedeniyle daha ziyade İslam’ı eleştirmek durumunda kalıyoruz. Bu noktada sanki diğer dinler çok masummuş, tehlikeli değilmiş gibi bir intiba uyanabiliyor. Örgütlü dinlerin diğer üyelerini ne kadar tanıyoruz? Veya daha açık söylemek gerekirse, onların tehlikelerinin ne kadar farkındayız? Farklı dinlerin sergilediği farklılıkları ve ortaklıkları doğru bir şekilde tahlil etmek, inanç kavramına bakış açımızı değiştirecek ve daha doğru bir pencereden daha tutarlı çıkarımlar yapmamıza olanak tanıyacaktır.

       Ne yazık ki okumayı sevmeyen bir toplum olarak bu konuda oldukça cahil olduğumuzu kabul etmeliyiz. İslam söz konusu olunca herkes alim kesilir, ama iş diğer dinlere gelince sus pus kalır. Resmin tamamını görebilmek için, o konuyla ilgili olabildiğince çok bilgilenmek gerekiyor.  Bu nedenle 3 Semavi dinden Hristiyanlık hakkında bazı temel bilgilerin üzerinden geçmekte fayda olacağını düşündüm. Derleme şeklinde kaleme aldığım bu yazının altında toplu bir isim ve kaynak listesi verilmiştir.

     

         “Hristiyan” sözcüğü, İbranice’deki maşia‘dan kaynaklanmaktadır ve  “yağ sürülmüş, yağla kutsanmış” anlamına gelir. İsrail kralları ve yüksek rahipleri, yeni görevlerinin simgesi olarak yağla kutsanırlardı. Tevrat’ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığını görmekteyiz. maşia  sözcüğü İsrail krallarının bir ünvanıydı. Geniş anlamıyla bu ünvan “Tanrının bir görev vermek üzere seçmiş olduğu” kişileri de kapsıyordu. Tevrat’ın “İşaya” kitabında Yahudileri sürgünden kurtaran Pers kralı Kyros’a da bu ünvanla hitap edildiğini görüyoruz. Bu sözcüğün Yunanca’daki karşılığı olan khristos sözcüğünden Christian=Hristiyan türemiştir. Bu sözcük ilk kez Antakya’da telaffuz edilmiştir. Hristiyan, “Mesih’in yandaşı, Mesih’e bağlı” anlamına gelir.

     

      

     YENİ AHİT (İNCİL) 

         Genellikle İncîl, Müjde, Yeni Ahit veya Yeni Anlaşma kelimeleriyle ifade edilir. İncil, Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitab-ı Mukaddes’in, Yeni Ahit kısmının ilk 4 bölümünün her birine verilen addır. Yeni Ahit eski Koine Grekçe olarak yazıldı. İncîl sözcüğü “müjde, hoş haber” anlamındadır. Grekçe “evangelion” (iyi haber) kelimesinden gelir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan 4 İncil, yazarlarının adıyla anılır. İncillerde, Hristiyanlığa göre İsa’nın hayatı ve öğretileri anlatılır. İncil kelimesi gerçekte Yeni Antlaşma’nın ilk dört kitabını (bölümünü) karşıladığı halde, bazen Yeni Antlaşma’nın tamamı için de kullanıldığı olur. Bazen de yine hatalı olarak, Kitab-ı Mukaddes’in tümü yerine kullanılır.

      

       Hristiyanlık’ta kabul edilen bu dört İncil’e Kanonik İnciller denir. Bunların ilahi vahiy sonucu yazıldığına inanılır ve Yeni Ahit’in bir parçası olarak kabul edilir. Kanonik İnciller Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleridir. Hristiyanlığın kabul etmediği İnciller de mevcuttur, bunlara Apokrif İnciller denir. Yeni Ahit 27 kitapçıktan oluşur: 

    •    İlk 4 kitapçık İncil‘i oluşturur.
    •    Ardından Resullerin İşleri ve Pavlus’un 14 mektubu gelir. Bu mektupların sonuncusu olan “İbranilere mektup” kimilerince Pavlus’a atfedilmez.
    •    Son olarak Havarilerin 7 mektubu ve Yuhanna’nın kaleme aldığı kabul edilen, Vahiy olarak da bilinen Apokalips gelir.

     

       İsa’dan sonraki ilk 200 yılda çok sayıda İncil ortaya çıkmıştır. Başlangıçta bunların hangilerinin “kutsal” ve “kanonik” kabul edilmesi gerektiği konusunda bir görüş birliği yoktu. 4 İncil olması gerektiğini savunan ilk belge MS 180 yılında Piskopos Irenaeus tarafından yazılmıştır. 4 İncil konusunda Hristiyanların bir görüş birliğine varması bu tarihten de daha ileride gerçekleşmiştir. MS 397’deki Üçüncü Kartaca Konsili, günümüzdeki haliyle Yeni Ahit’in onaylandığı ilk büyük Hristiyan kuruludur. 

       Kitabı Mukaddes’teki İncillerin üçü —Matta, Markos ve Luka— gerek verdikleri bilgi gerekse üslup açısından birbirini andırır. Bunlara sinoptikler denir. Yuhanna İncili diğerlerinden farklıdır. Sinoptik İncillerin ortak bir kaynaktan (Q metni) kaynaklandığı öne sürülmüştür. 

    • Matta İncili: İsa’nın on iki havarisinden biri olan, Roma vergi memuru Celile’li Matta tarafından yazıldığı kabul edilen incildir. Yeni Ahit’in ilk bölümünü meydana getirir. Kelime anlamı olarak Matta, İbranice “efendimizin (tanrımızın) hediyesi” anlamına gelmektedir. M.S. 52 – 68 yılları arasında, Kudüs düşmeden önce yazıldığı tahmin edilmektedir.

       Matta İncili, İsa’nın soyağacı ile başlar, hayatını ve dinî faaliyetlerini özetler. Havarilerin seçimini ve İsa’ya katılışlarını anlatır. Muhtemelen ilk olarak İbranice yazılmıştır. Markos İncili temel alınmıştır. Diğer üç kanonik İncilden çok daha fazla Eski Ahit referansı içermektedir. İsa’nın da mensubu olduğu Yahudi toplumunu hedeflediği düşünülmektedir. Yahudileri, Nasıra’lı İsa’nın yüzyıllardır bekledikleri Mesih (kurtarıcı) olduğuna inandırmayı amaçlar. İsa’nın kral olduğu belirtilir. Yahudilerin fizikî ve materyalist bir kurtarıcı ve krallık beklemelerinden ötürü Matta İncilinde İsa’nın manevî krallığı vurgulanır. 

    • Markos İncili : Yeni Ahit’in ilk dört bölümünü oluşturan kanonik İncillerden ikincisidir. “Evanjelist Markos” olarak da bilinen Yuhanna Markostarafından yazılmıştır. Markos, Barnabas’ın kuzeni ve İsa’nın havarisi Petrus’un (Simun) yakın arkadaşıdır. Markos’un incili Petrus’a dayanarak yazdığı kabul edilir. MS 60’lı yılların sonlarında veya 70’li yılların başlarında yazılmıştır. Matta ve Luka İncillerine kaynak teşkil ettiği ve İncillerin en eskisi olduğuna inanılır. Vaftizci Yahya’dan İsa’nın göğe yükselişine kadar olan kısmı anlatır. Kısa versiyonunda İsa’nın boş mezarına kadar olan kısmı anlatır.

     

    • Luka İncili : Vaftizci Yahya’nın doğumundan İsa’nın göğe yükselişine kadar olan yaklaşık 35 yılı kapsar. M.S. 60’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Markos İncili’ni baz aldığı kabul edilir. Karakteristikleri, dönemin Yunanlılarına hitap ettiğini düşündürür. İnci’lin yazıldığı dönemlerde Romalılar askerlikte ustalaşmış iken, Yunanlılar bilgelikleriyle meşhurdurlar. Bu nedenle Luka İncili İsa’yı kusursuz bir insan ve tanrının bilgeliğinin insan şekline bürünüşü olarak resmeder. İsa’nın ibret verici kısa hikâyelerine geniş yer verir. İsa’nın Kutsal Ruh ile olan bağlantısını anlatır. Kutsal Ruh’un doğmuş şekli olduğunu, Kutsal Ruh’un gücü sayesinde kilisesini kurduğunu ve Kutsal Ruh’tan akan sözlerini, vaatlerini anlatır.

     

    • Yuhanna İncili : Yeni Ahit’in ilk dört bölümünü meydan getiren kanonik İncillerden sonuncusudur. Kelime anlamı olarak “sevgili” veya “sevilen” demektir. Balıkçılık yaparak geçinen, “Evancelist Yuhanna” olarak da bilinen, havari Yuhanna tarafından yazılmıştır. M.S. 90’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Vaftizci Yahya’nın (Yahya Peygamber) dini faaliyetlerinden, İsa’nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar. Yuhanna İncili, İsa’nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer İnciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. “Dünya” kelimesi birçok yerde tekrarlanır. Diğer İncillerde vurgulanan İsa’nın insanî veya dünyevî faaliyetlerinden ziyade doktrinlerine geniş yer ayırır. 

       Resullerin işleri: Luka İncili’nin de yazarı olan Pavlus’un öğrencisi Luka tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitapta, Pavlus’un Hristiyanlık öğretisini kurma ve yayma çabaları detaylı olarak anlatılır. 

       Pavlus’un mektupları: Yeni Ahit içinde bulunan14 adet mektuptur. Antakyalı bir Yahudi olan, İsa’yı hiç görmemiş, başlarda İsevilere karşı acımasız bir düşman iken, Şam bölgesine yaptığı bir yolculukta, İsa’nın kendisine bir nur olarak göründüğünü, kendisini “Mesih’in Elçisi” olarak atadığını söylemiş ve bugün bilinen Hristiyanlığın temellerini atmış kişidir. Geriye kalan ömrü boyunca, Kudüs, Anadolu, Roma ve tüm yakın coğrafyaları dolaşarak “TANRI’NIN OĞLU İSA MESİH” ve TRINITY (TESLİS; Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi) inancını oluşturmuş ve Aziz Pavlus olarak Hristiyanlarca İsa Mesih’in Peygamberi ve Hristiyanlığın iman ve ibadet esaslarının kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bu öğretisini, tebliğini ve hikayesini 14 adet mektupta anlatmıştır; bu mektuplar Hristiyanlarca YENİ AHİT mushafına dahil edilerek, mutlak doğru ve kutsal kabul edilmiştir.

       İncil’in mesajı:

       İncil’in mesajı İsa’nın kimliği ve eylemleridir. Hristiyanlar için insanlığın temel sorunu günahtır. Günahkar insan kutsal tanrı ile ilişki kuramaz. Günah insana ölüm getirir ve herkes bu ölümü hak etmektedir. Dünyada yaşamış tek günahsız kişi olan İsa ise insanların günahlarını bağışlatan bir kurban olarak çarmıhta ölmüştür. Tanrı bu kurbanı kabul ederek, İsa’yı ölümden diriltmiştir. Eğer bir insan İsa’nın ölümü ve dirilişine ve bu gerçeklerin onun yaşamındaki etkilerine iman ederse (güvenirse) günahlarından ve sonuçlarından kurtulacaktır. İsa’nın ölümü günahları bağışlatan bir kurban (kefaret kurbanı) işlevi görmüştür. Bu nedenle Hristiyanlar kurban kesmez. Dört kanonik İncil’de sık sık İsa’nın Mesih olduğu belirtilir. 

       Yeni Ahit’in Hristiyanlar açısından anlamı: Yeni Ahit ya da Yeni Anlaşma Hristiyanlar için, İncil’den başka, İsa Mesih’in ölmeden önce havarileriyle yediği son yemekteki sözlerinde yer alan, Tanrı’nın İnsanlık ile yaptığı ruhsal antlaşmayı ifade eder. Hristiyan inanışına göre bu anlaşma, Eski Ahit’te geçen ve Tanrı’nın Sina Dağı’nda İsrael ile yapmış olduğu antlaşmanın yerini alır.

    İsa kimdir? 

      

       İncil’ler Celile’li bir marangoz, öğretmen ve şifa dağıtıcı olan İsa’nın hayatını özetle anlatırlar. İsa bir Yahudi olarak Roma İmparatorluğu’nda, Hristiyan ve İslami kaynaklara göre bir “mucize eseri” Bakire Meryem’den, babasız dünyaya geldi. Yahudilerin yüzyıllardır beklediği Mesih olduğunu ileri süren İsa, dini öğretilerini yaydı ve geniş bir kitleyi peşinden sürükledi. Bazı Yahudi din adamlarının teşviki ve Roma’nın Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un emri ile Kudüs’te çarmıha gerildi (MS 29-36). İslamiyet’e göre çarmıha gerilen kişi İsa değildir ve tanrı tarafından İsa gibi gösterilmiştir. Bununla birlikte az sayıda tarihçi ve araştırmacı İncil’ler ve Kuran’da bahsi geçen ve tarihi dökümanlarda ismine rastlanılmayan İsa’nın mitolojik bir karakter olabileceğini düşünmektedir. 

        Genel kabule göre 4 kanonik İncil, I. yüzyılda yazılmışlardır. Hristiyan tarihçilerin ve Kitab-ı Mukaddes konusunda araştırma yapan teorisyenlerin birçoğu, İsa’nın Celileli bir öğretmen ve marangoz olduğu; şifa dağıttığı; Yahya peygamber tarafından vaftiz edildiği; “halkı isyana teşvik etmek” suçuyla, Yahudi din adamlarının teşviği ve Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un da emriyle Kudüs’te çarmıha gerildiği konusunda hemfikirdir. İslam’da İsa peygamberin tarihsel kişiliği Hristiyanlık ile benzerlik gösterse de çarmıha gerilmekten mucizevî bir şekilde kurtulduğu düşünülmektedir ve ilahlaştırılmasına karşı çıkılmaktadır. Buna rağmen bazı tarihçi ve araştırmacılar, İsa’nın gerçek bir şahsiyet olduğu konusunda şüphecidirler. Dini metinlerde, İncil’de ve Kur’an’da sıkça bahsinin geçmesine rağmen tarihi belgelerde ismine rastlanmayışını, mitolojik bir karakter olabileceğine yorarlar. Yeni Ahit’teki İsa ile ilgili bilgilerin Eski Mısır tanrısı Horus ile büyük benzerlik gösterdiği iddia edilir. 

     

    Resim: Horus ve İsa benzerliği 

       Hristiyan inancında İsa tanrının oğlu ve bizzat tanrının kendisidir. Baba (Tanrı) ile insanlar arasında aracı, Beklenen mesih, kurtarıcı, rab, tanrı ile aynı “öz” den olan, güçlü tanrı, tek insan, dünyanın tek kralı, Kutsal Üçlü Birlik’teki kişilerden “oğul”dur. Hristiyan kaynakları onu “İsa Mesih” olarak anarlar.

       İsa’nın tanrısal ve insani özellikleri farklı mezheplerce farklı yorumlanır. Hristiyanlığın Monofizit görüşüne göre insani tabiatı ile tanrısal tabiatı, Tanrısal özü altında erimiş ve ayrılmaz bölünmez tek bir tabiat meydana gelmiştir. Çarmıhta, İsa’nın insani tabiatı gibi ilahi tabiatı da acı çekmiştir. Meryem Theotokosdur, yani Tanrı anasıdır.

       Diofizit görüşe göre ise insani ve tanrısal olmak üzere birbirinden bağımsız iki tabiatı vardır. Çarmıha gerildiğinde ilahi tabiatı bedeninden ayrılmış, sadece insani tabiat acı çekmiştir. Meryem, insan olan İsa’nın annesidir dolayısıyla da ona Theotokos yani Tanrı anası denemez.

       Ortodoks, Katolik ve Protestanlara göre İnsani ve Tanrısal iki tabiatı olup bunlar asla birleşmezler, karışmazlar ve ayrılmazlar. (2. bölümde mezhepsel farklılıklar detaylı bir şekilde anlatılacaktır.) 

     

    Resim: Meryem ve İsa bebek 

     

    Resim: Ravenna Aziz Apollinare Nuovo Bazilikası’nda, İsa’yı tasvir eden 6. yüzyıla ait bir mozaik. 

     İsa’nın sözleri:

    • Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar
    • Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.
    • Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.
    • Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz fazladan ne yapmış olursunuz?
    • İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Kutsal Yasa’nın ve peygamberlerin söylediği budur.
    • Göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun.
    • Dar kapıdan girin. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur.
    • Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler.Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar.Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar.Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır
    • Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
    • Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz aydınlık olur.
    • Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışığın yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü.Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve işleri açığa çıkmasın diye ışığa gelmez.
    • Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği fark etmezsin?
    • Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır.
    • Bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliğine giremez.
    • Ağızdan çıkan, yürekten kaynaklanır. İnsanı kirleten de budur. Çünkü kötü düşünceler, cinayet, zina, cinsel ahlaksızlık, hırsızlık, yalan tanıklık ve iftira hep yürekten kaynaklanır.
    • Benim vereceğim sudan içen sonsuza dek susamaz. Benim vereceğim su, içende sonsuz yaşam için fışkıran bir su kaynağı olacak
    • Gökten inen öyle bir ekmek var ki, ondan yiyen ölmeyecek. Gökten inmiş olan diri ekmek ben’im. Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak. Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir.Bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda.Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığıyla yaşadığım gibi, bedenimi yiyen de benim aracılığımla yaşayacak. İşte gökten inmiş olan ekmek budur. Atalarınızın yedikleri man gibi değildir. Atalarınız öldüler. Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.

        İsa’nın yaşadığına dair birinci ağızdan, yani onunla aynı dönemde yaşamış olan ve onun doğumuna, çarmıha gerilişine ve İncil’de anlatılanlara tanık olup doğrulayan bir tarihçi veya yazılmış bir kitap yoktur. Aynı zamanda yaşamış olan Suetonius, Pliny the Younger, Joesphus ve Justus gibi tarihçiler İsa’dan ya hiç söz etmez, söz edilen yerlerde de, İsa peygamber olarak bakire Meryem’den mucizevi bir şekilde dünyaya gelip çarmıha gerilen ve sonra yeniden dirilen, mucizeler gerçekleştiren biri olarak değil; mitolojik bir karakter, Yahudi bir öğretmen, Ferisilerin inançlarını popülerize eden bir gezgin ve hatta Mısır, Pers, Hint dinlerindeki kutsal kişilerin taklidi olarak söz eder. İncil sonradan yazıldığı için bilinenler de bunlardan ibarettir. Zaten 18.-19. yüzyıla kadar da İsa’nın varlığı sorgulanmamıştır. Onunla aynı dönemde yaşamış olan ve İncil’de adı geçen diğer tarihi figürlerden (John Baptist, Kral Herod, Pontus Pilates..vb) birçok dönem tarihçisi bahsediyorken, İsa için durum böyle değildir.

       İsa’ın Yahudilerce beklenen o Mesih olduğunu ilk kim dile getirmiş?

       İsa’nın beklenen Mesih olduğunu söyleyen, onu tanıyan ilk kişilerden ve oniki havariden biri olan Simon’dır. Onun bu tanıklığı üzerine İsa’da Simon’a “kaya” anlamına gelen Petrus adını veriyor ve şöyle diyor: 

                “…ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım; ve ölüler diyarının kapıları onu yenmeyecektir. Göklerin krallığının anahtarlarını sana vereceğim.” (Matta 16:16-20) 

         İsa’nın bu sözlerinden yola çıkan Katolik kilisesi, İsa’yı ilk Papa olarak kabul etti. Ve işte ilk Kilisede Antakya’da bir kayaya oyulmuş oldu. Sayıları gitgide artan Mesih inanlıları aziz Barnabas’ın önderliğinde bir yıl boyunca orada toplantılar yaptılar ve bu kişiler ilk kez orada “Hristiyan” diye adlandırıldılar. Sonra Barnaba, Saul’u aramak için Tarsus’a gitti. Onu bulunca da Antakya’ya getirdi. Böylece Barnaba ve Saul bütün bir yıl oradaki inanlılar topluluğuyla bir araya gelerek büyük bir kitleyi eğittiler. Öğrencilere ilk kez Antakya’da Mesihçiler adı verildi. (Elçilerin işleri 11:25-26) 

         Peki bu insanlar Yeruşalim’den Antakya’ya nasıl gelmişlerdi? Yani Mesih inancı ilk olarak Ortadoğud’a ortaya çıktı diyoruz ama Antakya ve çevresi bahsettiğimiz bu bölgeden epeyce uzakta kalmaktaydı, nasıl olurdu da Mesih inancı bu kadar kısa bir sürede bu kadar geniş bir alana yayılmıştı? Bunun cevabını yine Yeni antlaşmada görmekteyiz. Elçilerin İşleri kitabında bahsedilen Pentikost gününü,  bu olayların cereyan ettiği gün olarak bilmemizde fayda vardır. Diasporaya dağılmış olan Yahudiler (İsrail bölgesi dışında yaşayan)  senede belirli aralıklarla bir araya geliyorlar ve orada hep beraber tapınıyorlardı. İşte tam bu sırada Tanrının yapmış olduğu bir mucize aracılığıyla tüm dünyadan gelmiş olan Yahudiler müjdeyi kendi dillerinde duyabilme fırsatını bulabilmişler ve birçoğu da Mesih İsa’yı kurtarıcıları olarak kabul etmişlerdi. Şimdi konumuz biraz daha açıklığa kavuşmaktadır. 

     

    Resim: Sümela Manastırı

        Bu yeni inanç hala varlığını Yeruşalim’de sürdürüyordu ve İsa Mesih’in göğe alınmasından sonra elçilerin bir kısmı hala oradaydı. Sonraları Yeruşalimde yapılan bu toplantılarda, Yahudi adıyla “Saul” diye bilinen ve sonradan havariler arasına alınan Pavlus da bulunmaktaydı. İsa Mesih’in ortaya koymuş olduğu ilkeler ve görüşler Yahudiliğin yeni, değişik bir yorumundan başka bir şey değildi aslında. İsa Mesih de yeni bir inanç getirdiğinden söz etmiyordu zaten. İsa Mesih Musa’nın şeriatı üzerine yorumlarda bulunuyordu. O haliyle Hristiyanlık, yeni bir inanç olmaktan çok, bir Yahudi mezhebi olarak kalacaktı belki de. İşte bu yeni inancın örgütlenmesinde en aktif rol oynayan insanlardan biriside Pavlus oldu. O bu amaçla uzun yolculuklara çıktı. Başka ülkeleri de kapsayan bu gezileri sırasında Anadolu’yu üç kez dolaştı. 

       Sakrament, Hristiyanlık’ta tanrının aktif olarak yer aldığına inanılan kutsal ayinlere verilen addır. Hristiyanlık inancına göre sakrament tanrının kutsamasını, merhametini, lütfunu iştirak eden inananlara ulaştıran veya görünmeyen gerçekliği temsil eden görünen semboldür. Buna örnek olarak vaftiz etme verilebilir. Vaftizde su Kutsal Ruh’un hediyesinin lütfunu, günahların affını ve kilisenin bir üyesi olmayı temsil eder. Sakramente bir başka bakış ise Kutsayıcı Lütuf’un onayının fiziki bir işareti olmasıdır.

       Katolik ve ortodoks Hristiyanlar’da 7, protestanlarda 2 sakrament inancı vardır. Quakerlar, Salvation Army vb bazı kiliseler ise sakramente inanmaz. 2. bölümde bunları daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız. 

      

       7 sakrament nelerdir?

    1. Vaftiz: Hristiyanlığın kabulünün ikrarı.
    2. Evharistya (Kinonia – Komünyon): Ekmek ve şarap ayini.
    3. Krizmasyon: Elçisel kilise geleneği, Kutsal Ruh ile güçlendirme.
    4. Tövbe ve Günah İtirafı: Ruhani kişiye, işlenmiş olduğu günahı itiraf etme, tövbe etmek.
    5. Yağ sürme: Hasta yağı ve ölüm halindekileri kutsama.
    6. Ruhbanlık: Rahiplik, Tanrı’ya ve kilise topluluğuna hizmet etmek için kendini adamış kişiler, ruhani görevliler.
    7. Evlilik: Evlilik antlaşması

      * Hristiyanlığın tarihçe ve mezheplerinin anlatıldığı 2. bölüme geçmek için tıklayın.

     

        Yararlanılan kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dini Keşfetmek 6. Bölüm – Evrim Teorisi

     

       Dini Keşfetmek serisinin 6. bölümünde kısaca evrim teorisine göz atıyoruz. Videonun en başında, sık sık ülkemizde de şahit olduğumuz ve önyargıdan, bilimsel gerçekleri bilmemekten veya kötü niyetten kaynaklanan bir yaratılış argümanı sunuluyor. Ateistlerin korkulu rüyası olan muz meyvesi (çok korkarız!) incelendikten sonra, kısaca yapay seçilime değiliniyor; sonrasında da doğal seçilim ve Darwin’in evrim teorisi ana hatlarıyla anlatılıyor. İyi seyirler. 

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • İslam ve Demokrasi – Daniel Pipes

       Videoda izleyeceğiniz Daniel Pipes, özellikle İslam ve ortadoğu sorunları üzerine çalışan Harvard doktoralı Amerikalı tarihçi, yazar ve siyasi eleştirmendir. Burada da İslam’ın demokratikleşme olasılığını ve eğer olacaksa, bunun önündeki engelleri anlatmaktadır. Söylediği bazı şeyler ılımlı İslam’a çağrı gibi algılanabilecek ve belki sadece bu anlamda eleştirilebilecek olsa da, Türkiye’nin gidişatını ve İslam devletlerinin şeriat tabanlı yapısını bizden çok daha iyi gözlemlediği kesin. Bu demokratikleşme sürecini dünyadaki bütün dinler geçirmiş ve halen de geçirmektedir. Ama söz konusu din İslam olduğunda bu sürecin önünde çok ciddi engeller vardır. Pipes’ın sunumunda dile getirdiği görüşler de bu yönde (ne yazık ki bu videonun altyazılı versiyonu yok):

     

     

     

  • Kadınlar neden dindarlığa daha yatkındır?

        Bilimin son yüzyıllardaki muazzam gelişimiyle ortaya çıkan ve evrene bakış açımızın sınırlarını genişleten içinde bulunduğumuz Bilim Çağına rağmen insanlar hala dinlere ve genel anlamda doğaüstü inançlara yönelik aşılması zor bir bağlılık gösteriyor. Ancak istatistiksel olarak baktığımızda kadınlar bu tür dogmalara erkeklere nazaran çok daha yatkın. Üstelik en başta İslam dini olmak üzere birçok din, kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yaptığı halde. Üç büyük tek tanrılı dinde de kadın itaatkar ve teslimiyetçi olmalı, hiçbir şeye sesini çıkarmamalı, hatta mümkünse konuşmamalı, “erkeğine” koşulsuz hizmet etmelidir. Kadının “anne ve eş olmaktan” başka hiçbir fonksiyonu yoktur, ne topluma bir fayda ne de kendi ailesi dışındaki insanlara bir katkısı olsun istenir. Üstelik Türkiye gibi din baskısı altında yaşayan toplumlarda, kendilerini “modern” sayan insanlar bile çoğu zaman farkında olmadan kendilerine biçiline bu “görevle” yaşamlarını sürdürüyor. Dolayısıyla kadınlar için, inançları yüzünden en çok baskılanan ve hor görülen cinsiyet tanımlamasını yapabiliriz. Buna rağmen dinsel inanca sahip olma ibresi her zaman kadınların tarafına eğilmiş durumdadır. Gittikçe dindarlaşan ülkemizde son yıllarda basına yansıyan tecavüz, çocuk gelin, aile içi şiddet vb kadına yönelik şiddet eylemlerindeki artış da bu çelişkinin acı örneklerinden. Söz konusu çelişki, barındırdığı sosyal ve kültürel etkenleriyle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenmiş, incelenmeye de devam etmektedir. Ama konunun biyolojik boyutu da bir o kadar önemlidir ve evrimsel bakış açısıyla kavranmayı gerektirir. 

       Kuran’dan bir örnek:

    Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. (Nisa suresi; 34) 

       İncil’den bir örnek:

    Kadınlar, kutsalların bütün topluluklarında olduğu gibi, toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa’nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. (1 Korintliler; 14/34-35)

                             

       Aşağıda okuyacağınız yazı, R. Elisabeth Cornwell tarafından kaleme alınmış ve Richard Dawkins Vakfı internet sitesinde yayımlanmıştır. Cornwell bu yazısında, kadınların dinsel inançlara ve bunları devam ettirmeye neden daha yatkın olduğunun evrimsel nedenlerini kabaca, işin karmaşık genetiğine girmeden irdeliyor. Cornwell’in çizdiği çerçeve, Richard Dawkins’in Gen Bencildir isimli kitabında vurgulanan dişi-erkek arasındaki üreme süreçlerinin farklılığı üzerinde temelleniyor.

       Colorado Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Dr. Elisabeth Cornwell’in çalışmaları hormonlar, feromonlar ve cinsel seçilim üzerine yaptığı araştırmaları kapsar. Animal Behaviour dergisinde yayımlanan makalesi, insanlarda eş seçimine ilişkin çeşitli veriler içermektedir. Yakın zamanlı çalışmalarında ise teistler ile ateistler arasındaki çeşitli psikolojk özelliklerin karşılaştırmasını yapmıştır. Cornwell, din ile bireyin refahı ve pozitif kopyalama arasındaki ilişkiyi inceleyen daha eski çalışmalarda araştırmacıların non-teistleri hesaba katmamış olmasından yakınır. Cornwell söz konusu eksikliği gidererek konuya dair daha tutarlı bir veri tabanı oluşturmak amacıyla yaptığı çalışmada test gruplarını oluştururken ateist ve agnostik bireyleri de kullanmıştır. 

                                           

    Resim: Dr. Elisabeth Cornwell

    Evrimsel Bir Bakış Açısıyla: Kadınlar Neden Dinlere Daha Yatkındır 

    (17.02.2009)  

       Dinler kadınları hem övmüş hem de aşağılamıştır; doğurganlıklarını yüceltmiş, cinselliklerinden ise korkmuştur. Dinler tarih boyunca değişmiş, tükenmiş ve yayılmıştır; etki alanlarına kolayca giren kadınların durumu ise genellikle kötüye gitmiştir. Buna rağmen kadınlar dindar olmaya, dini ibadetlere iştirak etmeye ve dini inançlarını çocuklarına aşılamaya her zaman daha yatkın olmuştur. Kadınlar, dinsel dogmalara teslim olmaya ve kendilerine dinler tarafından yöneltilen aşağılamalara boyun eğmeye neden daha isteklidir? Bu ilginç bir sorudur ve kadınların batıda eşitlik yolunda attığı büyük adımlar düşünüldüğünde de özellikle şaşırtıcıdır. Fakat inanç ve dogmalar, kadınlar tarafından devam ettiriliyor olmasa nesiller boyunca hayatta kalamazdı.

       Aradığımız cevapların bulunması kolay olmadığı gibi, bu cevaplar tüm toplumları kapsayıcı nitelikte de olmayacaktır. Psikolojik özellikteki her kavramda olduğu gibi burada da bireysel farklılıkları, kültürü, aileyi, arkadaşları, medyayı ve siyaseti hesaba katmamız gerekir. Fakat en iyi evrimleşmiş psikolojik adaptasyonlarımızı inceleyerek, kadınların dinsel hiyerarşiler yoluyla gelen erkek egemenliğine kendi istekleriyle neden boyun eğdiğinin gizemini çözmeye başlayabiliriz. Böylesi engin ve karmaşık bir konuyu içerdiği tüm detaylarıyla ele almak mümkün değildir, ancak uzun süredir kabul gören varsayımlara meydan okuyan birtakım görüşleri sizlerle paylaşarak konu üzerinde düşünmenizi sağlamayı umuyorum.

                                 

    Cinsel Seçilim: Kadınlarla erkekler neden farklıdır?

       Belki fark etmemişsinizdir (veya siyasi düşüncelerinizle çelişiyordur) ama, kadınlarla erkekler birbirinden farklıdır. Fiziksel bağlamda kadınlar erkeklere göre daha küçük, daha zayıf, daha ince yapılıdır ve vücutlarındaki yağların dağılımı farklıdır. Fiziksel olarak ayrıca ikincil nitelikli, yani üreme için gerekli olmayan ama cinsiyetler arasında farklı olan birtakım cinsel özellikler de mevcuttur. Bunlardan bazıları barizdir; örneğin erkeklerin daha kaslı olması veya kadınlardaki meme gelişiminin fazla olması gibi. (Diğer memelilerde meme gelişimi bizdeki gibi aşırı olmamıştır ve emzirme işlemi de her zaman gerekli değildir.) Bazı özellikler ise daha az göze çarpar; örneğin kadınların ortalama bir erkeğe göre daha kalın dudaklara, büyük gözlere ve küçük çenelere sahip olması gibi. Bu özellikler en başta testesteron, östrojen ve projesteron olmak üzere çeşitli hormonlar tarafından düzenlenir.

       Fakat hormonlar yüzünden sadece bu görebildiğimiz fiziksel özellikler ortaya çıkmaz. Anne karnındaki gelişim ve çocukluk dönemimiz boyunca beyinlerimiz hormon içinde yüzer, benzer (kimine göre uğursuz) bir artış da ergenlik döneminde ortaya çıkar. Erişkinliğimizde bizi etkilemeye devam eden bu hormonların yaşlılıkta azalmaları da hayatımızı etkiler.

       Erkek ve kadın beyinlerinin farklı oluşunun sebebi hormonlardır. 19. yy’da ve onu takip eden 20. yy’da inanılanın aksine (kadınlar 1920’ye kadar oy bile kullanamıyordu!), iki cinsiyet arasında zeka konusunda bir farklılık olduğuna ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Fakat genel anlamda herhangi bir fark olmadığını iddia etmek sadece bir hüsnükuruntudur. Evrim ne kadın düşmanlığını umursar, ne de feminizmi; ahlaklı veya ahlaksız ya da adil veya adaletsiz gibi kavramları önemsemez:  bunların hiçbirini umursamadan, genleri sonraki nesillere taşıyacak sağkalım makineleri inşa eder.

       Ama bütün bunların, kadınların dini inançlarıyla ne ilgisi var? Oldukça ilgili aslında. Erkeklerle kadınlar arasındaki bazı davranışsal ve fizyolojik farklılıklara baktığımızda, atalarımızın sağkalımı açısından gerekli olan birtakım adaptasyonları görebiliriz. İnsanı insan yapan dev beyinlerimizdir ve beyinlerimizin gelişimi için de evrimin müdahalesi gerekmiştir. Yenidoğanın koca kafasının doğum kanalından geçebilmesi için kadın atalarımızda daha geniş bir pelvis gelişmiştir. Büyük beyinleri mümkün kılmak ve onlara yer açmak için meydana gelen bir diğer değişim de prematüre (erken) bebek doğumu olmuştur. Diğer primatlara kıyasla insan yavrularının doğduklarında o kadar çaresiz olmasının sebebi budur.

       Hominid beyinlerinin boyut ve karmaşıklık bakımından gelişmesi, çocukluk döneminin uzamasını, üremenin geç başlamasını ve ortalama yaşam süresinin artmasını da gerektirmiştir. Bebek ve çocukların savunmasızlığı, kadın atalarımızın eş seçimini de etkilemiş olmalıdır; uzun süre hayatta kalıp yanlarında olabilecek erkekler tercih edilir olmuştur. Ayrıca içinde yaşanan grubun desteği de çok daha önemli hale gelmiştir. Yakın akraba olan diğer kadınların hem duygusal hem de pratik destekleri önem kazanmıştır. Grubun erkekleri, dışarıdan gelen erkeklere karşı koruma ve protein kaynağı sağlamıştır. Sonuçta gruba bağımlı olan tek şey kadının sağkalımı değildir; daha önemlisi bebeğin sağkalımıdır. Başka bir deyişle, kadının genlerinin hayatta kalmasıdır.

       Bunu akılda tutarak, kadınların sosyal gruplarına uyum sağlamasının neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya başlayabiliriz. Dışlanmak kadının soyunun tükenmesi anlamına gelirdi, çünkü gruplarındaki diğer bireylerle uyum içinde yaşayamayan kadınların daha az soydaşı olurdu (veya hiç olmazdı.) Dolayısıyla grupla uyum içinde yaşama zorunluluğunu şekillendiren evrimsel baskılar, kadınlar üzerinde erkeklerde olduğundan daha etkili olmuştur. Bu durum, uyum açısından erkekler için de güçlü seçilim baskıları olmadığı anlamına gelmez; vardır. Ancak statükoyu bozma riskine giren ve bunu da başaran erkekler, kendi üreme başarıları açısından bir avantaj elde eder. Oysa aynı şeyi deneyen kadınlar için durum böyle değildir.

       Devam etmeden önce, kadın/erkek farkı konusunda çok bariz ama bir o kadar da önemli bir unsura değinmem gerekiyor: üreme başarılarının eşit olmaması. Bu, çok basit olarak, erkeklerin kadınlardan çok daha fazla yavru üretme yeteneğine sahip olması anlamına gelir. Ortalama bir erkeğin üreme başarısı, ortalama bir kadınınkine eşittir. Ama en başarılı erkek, en az başarılı erkekten, herhangi bir dişiye göre çok daha başarılıdır. Erkekler harem kurabilir (yani bazı erkekler hiç üreme şansı bulamayabilir.) Oysa kadınlar harem kuramaz, veya kurmalarının bir anlamı olmaz diyelim. Sperm ucuzdur, rahimler ise masraflıdır ve gebelik dönemi de zaman alıcıdır. Kadınların sahip olacağı çocuk sayısı sınırlıdır, oysa erkekler razı gelecek eşler bulmaları halinde binlerce çocuk yapabilirler. Bu bağlamda kadınlarda sınır 0-5 arasındayken, erkeklerinki 0-iki basamaklı sayılar (ve fazlası!) arasında olabilir. Bu basit gerçek, erkeklerin hatrı sayılır sayıda kadınla cinsel ilişki yaşamak için her türlü riski, hatta dışlanmayı ve ölümü bile göze almasını avantajlı hale getirir. Ama kadınlar her şeylerini riske atarak çok az kazanım elde edecektir; sonuçta cinsel partnerlerinin sayısını artırarak daha fazla yavru sahibi olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla kadınlar “işi sağlama almak” ve var olan düzene uyum sağlamak adına çok daha fazla evrimsel baskıya maruz kalmıştır. “Bırak riski erkekler alsın, eğer başarılı olursa cinsel partner olarak o başarılı olanı seç.”

                            
    Resim: Lipót Herman – Im Harem

    Din ve kültürel kurallar

        Burada amacım, din ile kültür arasındaki ilişkiyi ele almak değil. Ama yazılı tarihin başlangıcından itibaren şehir, eyalet ve imparatorlukların dini liderlerin yardımına başvurduğu ve dini liderlerin de devletin korumasına ihtiyaç duyduğu gerçeğini vurgulamak isterim. Bu durum, bugün var olan tüm dinler için istisnasız geçerlidir.

       Din, insan yapımı bir şeydir. Kısa tarihimiz boyunca ortaya çıkan tanrı ve tanrıçaların hepsi, insana dair en iyi ve (genellikle de) en kötü özellikleri bünyelerinde barındırmıştır. Aşık olmuşlardır; kıskançlık çok yaygındır; intikam, öfke ve hilekarlık baskındır; güç mücadelesi evrenseldir;  aşırı kibir, açgözlülük ve şehvet yüzünden herkesi acıya ve budalalığa boğabilirler. Pembe diziler bunun yanında hiç kalır! Ama beni esas endişelendiren, dinin o zamanki mevcut kültürü yansıtıyor olmasıdır. Günümüzün iyisiyle kötüsüyle en önde gelen dinleri de kadınların erkeklere boyun eğdiği ve genellikle de takas edilen, hor görülen ve kontrol altında tutulan birer mal olarak görüldüğü bir çağdan kalma kadim canavarlardır.

       O halde ilk sorumuza dönüyoruz: Günümüzde kadınlar neden hala kadına olan nefreti teşvik eden eski inanç sistemlerinin kurbanı olmaya devam ediyor? Kadınlar, erkeklere kıyasla dindar olmaya neden daha yatkın? Cevap basit: çünkü güvenlidir. Lütfen bunu kadınlara karşı bir önyargı olarak düşünmeyin, öyle değil. Evet, kadın ve erkek birbirinden farklıdır, ama risk almanın işi sağlama almaktan daha iyi bir seçenek olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Ne de olsa kadınların erkeklere kıyasla, olağanüstü aptalca şeyler yaparken ölme ihtimali çok daha azdır (Darwin Ödülleri’ne bir göz atın, neredeyse tamamının sahibi erkektir.) Ama statükoyu zorlama eğiliminin, toplumsal dışlanma ve hatta cezalandırılma korkusu nedeniyle kadınlarda daha ender görülmesi evrimsel açıdan gayet mantıklıdır.

      Bazı kadınların gerçekten de muazzam riskler aldığı ve büyük bedeller ödediği gerçeğinin farkındayım. Erkeklerin çoğunun belli bir amaç uğruna her şeylerini feda edeceğini de söylemiyorum. Ama burada genel eğilimleri ele alıyoruz ve erkekler genel anlamda daha fazla risk alır.

    Din ve Akrabalık

       Din bir akrabalık yanılsaması yaratır ve akrabalık da bir kadının üreme başarısı için elzemdir. Bugün bile ailelerinden destek alan bekar anneler (ve babalar), destek alamayan bekar ebeveynlerin karşılaştığı birçok güçlüğü aşabilir. Aile desteği bir yandan duygusal destek yoluyla stresi azaltırken, diğer yandan da pratik faydalar sağlar ve son 100 bin yıl boyunca bir çocuğu üreme yaşına gelene kadar yetiştirmek açısından da kritik bir öneme sahip olmuştur.

       Dinlerin sunduğu acil destek grubu bugün de varlığını sürdürmektedir. Kiliseler, sinagoglar, tapınaklar ve camiler kadınlara hayali akrabalar (sözde bir aile) sunar. Eşli veya eşsiz olarak bir çocuk yetiştirmek zor ve göz korkutucu bir görevdir. Kadınlar, özellikle de ilk kez anne olanlar, başka kadınların tavsiyelerine, teşviklerine ve desteğine ihtiyaç duyar. Şüphesiz dindar bir ailede yetişen kadınlar, başka kadınlarla kurulan bu yakın sosyal ilişkilere çok daha fazla bağımlı olacaktır. Bu karşılıklı bağımlılık, derin psikolojik ihtiyaçlardan beslenir ve onun dışında kalmak da çok temel bir korkuyu tetikler. 

     

                                    

        Kadınların dinden ve onun sağladığı güvenlikten kurtulabilmesi için, bu desteğin yerine konabilecek bir şey gereklidir. Bu durum, özellikle aile ve arkadaşlar tarafından dışlanma tehlikesi taşıyan küçük ve/veya kapalı topluluklarda daha da belirgindir. Üstelik dünyanın bazı yerlerinde dini inancın terk edilmesi, aile bireyleri tarafından infaz edilecek bir idam cezasına tabidir. Kadınlar, erkeklere kıyasla geleneksel olarak daha güçlü aile bağlarına sahip olmuştur: dolayısıyla bu bağların koparılması daha zor ve psikolojik açıdan daha acı verici olacaktır.

       Kadınlar ile ateizm arasındaki ilişkiye yönelik kayda değer bir çalışma yapılmamıştır; ama din ile ailenin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu daha geleneksel ve dindar çevrelerde yetişen kadınların, inançsızlıklarını dile getirmeleri halinde çok daha fazla dışlanacağı ve kabul görmekte sıkıntı yaşayacağı açıktır. Bazıları büyük kayıplar vermeden bu zorlukların üstesinden gelebilir. Ayaan Hirsi Ali’nin Infidel (Kafir) isimli kitabı, kişinin inancını ve ailesini terk etmesinin ne kadar cesaret ve güç gerektirdiğini ortaya koyar. Psikolog Jill Mytton dinsel beyin yıkamaya karşı sadece kendi mücadelesini anlatmakla kalmaz, dünyanın en kapalı ve gizemli tarikatlarından birisini terk etmeyi başaran başka insanların mücadelesini de belgeler.*

       * R. Dawkins’in “Root of All Evil?” isimli belgeselinde Mytton’ın konuyla ilgili açıklamalarını dinleyebilirsiniz. Cornwell’in bahsettiği ve Mytton’ın sözünü ettiği tarikat, oldukça kapalı bir yapıya sahip olup varlıklı ve köktenci Hristiyan cemaatlerinden biri olan Exclusive Brethren tarikatıdır. Tarikattan ayrılan veya atılan kişilerin şeytanla ortaklık içine girdiklerine inanıldığı ve bu nedenle de acımasız eylemlere maruz bırakıldığı, tarikat içerisindeki çocukların ciddi anlamda beyinlerinin yıkandığı ve tarikattan çıkınca gerçek hayata adapte olmakta çok zorlandığı bilinmektedir. Hatta bu tür insanlara yardımcı olmak için kurulan sivil toplum örgütleri ve sosyal yardım platformları mevcuttur.

       İnsanlar büyük bir güç, cesaret ve doğruluk kapasitesine sahiptir. Bazen en değerli saydığımız ve uzun süredir benimsediğimiz bazı fikir ve inançları sorgulamak için ihtiyacımız olan tek şey, ufak bir yardımdır. Sadece kendi inançlarımızı değil, aile ve dostlarımızın inançlarını sorgulamak da ürkütücüdür. Yanılgılar içinde olsak da, bu yanılgılara başkaları da inandığı sürece kendimizi güvende hissederiz. Kadınların, dinlerin köhne yanılgılarından kurtulabilmeleri için onlarla iletişim kurulmalı ve en içten korkularımız ortaya dökülmelidir. Kadınlar dinlerin tiranlığından kurtulabilir ama bu iş cesaret gerektirecektir. Kadınlara seçme ve seçilme, çalışma ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı kazandıran da aynı cesaret olmuştur.

    Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Theo Van Gogh: Submission

        Yapımcısı ve yönetmeni Theo Van Gogh‘un öldürülmesine neden olan Submission (Teslimiyet) adlı bu kısa film, Müslüman kesimden büyük tepki almıştı. Senaryosunu Liberal Partili Milletvekili ve Somalili yazar Ayaan Hirsi Ali‘nin yazdığı 12 dakikalık film, Kuran’da kadının yerini anlatıyor. 

       Kocası tarafından işkence gören bir kadının portresi üzerine kurgulanan yapımda, kadına baskının İslam’da normal kabul edildiği, kadının kendisinin bile bu durumu normal bulduğu, zaten başka bir şansının da olmadığı anlatılıyor. Ayrıca vücudunda, erkeklerin kadınları dövmesine izin veren Kuran ayetlerinin bulunduğu, arapça yazıların dövme şeklinde teşhir edildiği bir grup kadın gösteriliyor. Şeffaf kara çarşaflı kadınlar da yapıtta yer alıyor. 

       “İslam kadına değer verir.” yalanının 12 dakikalık görsel kanıtıdır bu kısa film. Theo Van Gogh’un bu film yüzünden öldürülmüş olması, senaristi Ayaan Hirsi Ali ‘nin ise hakkında verilen ölüm fetvası nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalması da, İslam’ın ne kadar hoşgörülü bir din olduğunu bize bir kez daha göstermiştir. 

       Theo Van Gogh, Morokko asıllı Hollandalı radikal İslamcı Mohammed Bouyeri tarafından 2004 yılında öldürüldü. Daha sonra yapılan röportajlarda katil, zerre kadar pişman olmadığını belirterek “Allah rızası için yaptım, yine olsa yine yaparım” demişti. Barış dini olduğu iddia edilen bir dinin öğretileri, insanlara bunca gaddarlığı yaptırmamalı diye düşünüyorum. 

    Konuyla bağlantılı bazı Kuran ayetleri: 

    * Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da sana helâl kıldık. Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. -Ahzab suresi; 50 

    Savaş esiri olarak sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar da size haram kılındı. Bunlar üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. –Nisa suresi; 24 

    * Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar.Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. –Nisa suresi; 34

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Ateistler! Yalnız ve yanlış değilsiniz!

       Bir dini inanca sahip olmanın çekiciliği, bireyin inanmayı ve gereklerini yerine getirmeyi seçmiş olduğu inanç sisteminden edindiği (veya edindiğini düşündüğü) kazanımlardan gelir. Dini inançların kökeni ise insanın evrimsel süreçte gelişen beyninin, doğada gözlemleyip anlam veremediği olgulardan doğan korkularına yine kendi hayal gücünün yardımıyla ürettiği cevaplara dayanır. Sosyal bir canlı olan insan, mensup olduğu topluluk düzeyinde de çeşitli korkular yaşamış; bunları denetim altına alabilmek için de yine doğaüstü açıklamalara başvurmuştur. Bu bağlamda, özellikle de toplu halde gerçekleştirilen ritüeller nedeniyle geçmişte önemli bir kullanım alanı bulmuş olan doğaüstü inanç sistemleri, zamanla çok daha baskılayıcı bir güce sahip olan örgütlü dinlere dönüşerek bugüne kadar süregelmişlerdir. 

      Bireysel özgürlüklerin sınırlı, toplumsal baskıların ise bir o kadar güçlü olduğu az gelişmiş toplumlarda, bireyin destek olarak arkasına aldığını hissettiği kişilerin sayısı ve gücü, onun için önemli bir kazanım olabilir. Böylesi toplumlarda yaşam mücadelesi de ağır olacağı için güven ve hayatta kalma uğraşı, diğer her şeyin üstünde yer alacaktır. Sonuçta da toplumdaki baskın akım her neyse, yani kalabalığın savunduğu fikir veya inanç hangi yönelimdeyse; insanların çocukluk döneminden itibaren bu akımlara rağbet etmesi, dahası bilinçli olarak da buna sürekli özendirilmesi kaçınılmazdır. Bu, kökleri biyolojik ve düşünsel evrimimize dayanan doğal bir güdüdür. Fakat bilindiği gibi, doğada hiçbir canlının yaşam koşulları aynı kalmaz. Sorulması gereken soru şudur: Bu “kalabalığı arkasına alma ve gruptan kopmama” güdüsü, insan türünün bugüne kadar hayatta kalmasını sağlamış olan en önemli özelliklerinden birisini; yani “gözlemlediklerini sorgulama ve kanıt arama arzusunu” köreltiyorsa, gerçekten de bir kazanım mıdır? Burada Gandhi’nin ünlü sözünü hatırlamak yerinde olur: “Tek kişilik azınlık bile olsan, gerçek hala gerçektir. 

    Şartlar değişiyor…

      Toplumdan dışlanma kaygısı her ne kadar hakim gücünü koruyor olsa da, artık bilimin popülerleştiği ve bilgiye ulaşmanın eskisine göre çok daha kolay hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık doğal afet ve hastalıkların tanrıların gazabı olmadığını biliyor; ortaya atılan iddiaların doğruluğunu rahatlıkla araştırabiliyor; merak ettiği konuları sorgulayıp bilgi edinebileceği kaynaklara ulaşabiliyor. Kısaca doğada “anlam veremediği” olguların sayısı gitgide azalıyor. En azından birçok insan için bu böyle… Dolayısıyla doğaüstü açıklamalara dayalı köhne dini inançlar, yavaş da olsa bir körelme sürecine girmiş bulunuyor. Sorgulayan ve edindiği verileri harmanlayan; yani destekçileri ile değil, kendi fikirleriyle var olmayı seçen insanlar artıyor. Nitekim bunun gerçek kazanımları da artıyor. Düşünsel tutarlılığını ve doğruluğunu korumak isteyenlerin sayısındaki bu artış, her geçen gün daha da umut verici hale geliyor. 

    Baskı unsurlarının farkına varmak:

       Fakat bütün bu olumlu gelişmeler, ürkütücü bir muhafazakarlaşma sürecinin yaşandığı ülkemizde yine de gruptan kopmama güdüsünü yok etmeye yetmeyebiliyor; yetse bile sonuçlarına katlanmak her zaman o kadar kolay olmayabiliyor.

       Bizler, toplumda yaşayan ateist* ve agnostikler olarak, çoğunluğun seçtiği dine (ve dahası, hiçbir doğaüstü açıklamaya) inanmadığımız, üstelik bir de onları eleştirdiğimiz; ortak dini (ve dolayısıyla da toplumsal) ritüellere iştirak etmediğimiz için haksızca yargılanabiliyoruz. Üstelik sadece sessizce yargılanmakla kalmıyor; hem psikolojik, hem de fiziksel şiddete maruz kalma tehlikesi ile karşılaşabiliyoruz. Doğal olgular hakkında bilimsel ve felsefi dayanağı olan fikirlere sahip olduğumuz için inançlı kişiler tarafından yanlış anlaşılabiliyoruz. Ateizm kavramını çoğu zaman çarpık bir ön yargı sistemiyle yargılayan ve karşısındaki kişiyi sırf inançsız olduğu için tanımak dahi istemeyen bir kalabalıkla mücadele etmemiz gerekiyor. Ahlaksızlıkla, tüm insani değerlerin yıkılmasını istemekle, yanlış yöne sapmış olmak ve dini bütün “iyi” insanları da doğru yoldan saptırmaya çalışmakla, şeytana ya da putlara tapmak gibi daha da ilgisiz yönelimlere sahip olmakla suçlanabiliyoruz. Hatta bunun fitili, zaman zaman bizzat ülkeyi yöneten siyasetçiler tarafından ateşleniyor. Halka bir “makbul olmayan vatandaş” örneği olarak sunuluyor, aşağılanıyor ve hatta nefret suçu sayılması gereken şiddet eylemlerine hedef gösteriliyoruz. Bu yargıların yersiz, haksız ve her şeyden öte ayrımcılık yaratan nitelikte olmaları da çoğu zaman bir fark yaratmıyor.

       Değer verilen insanların sevgi ve güvenini kaybetme endişesi, bu baskı unsurlarından belki de en basit ve zararsız gibi görüneni olmakla birlikte, aslında en güçlüsü. Örneğin bir annenin, biricik evladının cehenneme gideceğine inanması veya sırf inançsız olduğu için onun kötü bir insan olduğunu düşünüp kahrolması, kuşkusuz her iki taraf için de zor koşullar yaratan bir durum. Bir dine inanmadığı için sürekli olarak davranışları ve fikirleri sorgulanan, yargılanan, inanmadığı bir şeye inanmaya zorlanan, dini ritülellere katılma baskısı yaşatılan, hatta bazen bunlara iştirak etmek istemediği için cezalandırılan bir birey; kendisini güvende hissetmesi gereken aile ortamında dahi dışlanmışlık ve düşmanlık hissedebiliyor. Ailesine ve sevdiklerine karşı dürüst olabilse bile, bu sefer de bir diğer toplumsal gereklilik olan profesyonel hayatında sorun yaşayabiliyor.

       Bu ve benzeri örneklerin sayısı artırılabilir; farklı ortamlarda daha da başka risklerle karşılaşılması da muhtemeldir. Ayrıca bu durum herkes için aynı düzeyde ve biçimde gerçekleşmeyebilir de. Ancak açıkça ortada olan bir şey var ki o da şu: Toplumda kendilerini halen bir azınlık olarak hisseden ateist/agnostikler, uygun koşulları bulamadıkları takdirde, var olan bütün bu baskı unsurları nedeniyle gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmaktan; yani kendileriyle ilgili bu çok önemli bilgiyi dile getirmekten kaçınmayı tercih edebiliyor. Bunca baskıya maruz kalan bir ateist, bazen ortada hiçbir risk bulunmasa bile, artık girdiği her ortamda benliğinin ve düşünsel kimliğinin bu çok önemli parçasını gizlemeyi alışkanlık haline getirip, toplumda bir hayalet olarak yaşamayı kanıksayabiliyor. Öyle ki, bir süre sonra bu maskeyi takarak geliştirdiği her ilişkinin koca bir yalan üzerine kurulu olduğunu bile idrak edemeyecek kadar kendisine (ve sevdiklerine) yabancılaşabiliyor.

     

    Peki, ne yapmalıyız?

       Özgür Düşünce Hareketi olarak, en başta baskılayıcı unsurların kaynağı olan toplumsal ön yargıların kırılması ve maske takmanın yarattığı bütün olumsuz etkilerin yok edilmesi adına; ateist/agnostiklerin saklandıkları yerden çıkmaları gerektiğini savunuyoruz. Çünkü ortaya çıkmazsanız, sizi kimse gerçekten göremez.

      Fakat bunu yaparken, mevcut koşulları akıllıca değerlendirmenin de bir o kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu değerlendirme, kişinin kendi değer terazilerine bağlıdır ve yukarıda kısaca değinilen baskı unsurları, terazinin ayarlarını bozmuş olabilir. Ayarları düzeltirken, yaşam kalitemizi ciddi ölçüde düşürecek gereksiz risklere girmek şüphesiz anlamsızdır. Bu ortaya çıkış eylemine en değer verdiğimiz insanlarla başlamamız iyi bir ilk adım olabilir. Kendimizle ilgili böylesine önemli bir bilgiyi onlardan saklamanın ne kendimize, ne de onlara karşı dürüst bir davranış olmayabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir. 

      

    Ön yargıları nasıl kıracağız?

       Aslında her şey, çok basit bir gerçeğin fark edilmesinde yatıyor: İnsanlar, bilmedikleri ve anlayamadıkları şeylerden dolayı kendilerini tehdit altında hissedebilir. Çoğu dindar kişi için dinsizlik, tam da böyle bir bilinmeyendir ve sözünü ettiğimiz türden ön yargılar yaratabilir. Ateistlerle ilgili böylesi olumsuz ve hatalı ön yargıları zihnine yerleştirmiş olan bir kişi, onları haksız çıkaracak bir örnekle karşılaşana kadar da aynı tutumu sürdürmeyi tercih edecektir. Ama bu kişi, hayatında değerli bir yere sahip olan birinin dinsiz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, dinsizleri hedef alan her hakaretin ve söylemin de aslında bizzat bu insana yöneltildiğini fark edecektir; ne de olsa karşısında tanıdığı, sevdiği, saygı duyduğu ve hatta belki de örnek aldığı bir kişi vardır. “Ateist” kelimesi artık karanlık bir gizemi değil, aşina olunan bir insanı tanımlar hale gelecektir. Özetle ön yargıların yok olmasını istiyorsak, bunu sağlamanın en sağlıklı ve etkili yolu “ortaya çıkmak” olacaktır.

      Sakin ama mantıksal tutarlılığa sahip bir üslup gözetilerek yapılan fikir tartışmaları, tarafların kendi düşüncelerini sorgulamasını sağlar ve her ikisi için de kazanımlıdır. Örneğin doğaüstü bir güce neden inanmadığımızı veya dinleri neden sorguladığımızı  insanlara anlatmak ve konuşmayı karşılıklı bir fikir alışverişi halinde devam ettirmek; onların bizim bakış açımızı anlamaları açısından faydalıdır. Bu arada biz de, karşımızdaki insanın kendi inançlarını gerçekte nelere dayandırdığını öğrenmiş olur, akılcı ve bilimsel bir konuşma üslubuyla tartışmalarımızı yürütürken kendi zihnimizdeki fikirleri de tekrar tartma fırsatı buluruz. 

    Koşullarımızı kendimiz yaratalım!

      Maskeleri bir kenara bırakmak sadece önemli değil, gereklidir de. İnançlarımızı hangi sebeple terk etmiş olursak olalım, hepimizin ortaya çıkmasındaki başlıca etken, buna elverişli koşulları bulabilmiş olmamızdır. Ortaya çıkmamızın bir diğer önemli kazanımı tam da bu; yani sosyal ortamı kendisinden farklı düşünen insanlarla çevrili olan her ateiste/agnostiğe gönderdiğimiz “yalnız ve/ya yanlış değilsin” mesajıdır. İnsanlara, kendileriyle aynı dili konuşan ve ortak duyguları paylaşan kişilerden meydana gelen güvenli bir ortam hazırlamak; dayanışma gösteren bir topluluk inşa etmek; böylesi bir ortamı oluşturmaya emek harcamak; ve hepsinden önemlisi, dini inanca sahip olmaksızın da anlamlı ve mutlu hayatlar sürdürülebileceğinin canlı örnekleri olmak; belki de başkalarına yapacağımız en büyük iyiliktir.

      Kendimizi başkalarına tanıtırken benliğimizin böylesine önemli bir gerçeğini perdelememiz ve yakınlarımızla bile sahte bir maske arkasından konuşmaya devam etmemiz sadece bizi değil, bizimle benzer durumdaki insanları da olumsuz yönde etkileyebilir. Ortaya çıkma cesareti gösterenlerin sayısı arttıkça ve bu yolla toplumdaki ön yargılar kırıldıkça, saklanmayı seçen her ateist için de bir ortaya çıkma umudu doğmuş olacaktır. 

    Övünç duyacağımız çok şey var!

       Bir insanın dünyadan elde ettiği verilerden ne tür çıkarımlar yaptığı ve bunların ışığında kendisine nasıl bir bakış açısı geliştirdiği önemlidir. Dolayısıyla neye inanıp neye inanmadığı, yaşam ve ölüm gibi olgulara nasıl yaklaştığı, eylemlerini veya ahlaki değerlerini yönlendiren etkenlerin neler olduğu vb. hususlar önemlidir. Merak duygusunu canlı tutarak kendisine sunulan verileri sorgulamak ve kanıta dayalı cevaplar aramak, buradan hareket ederek de her türlü akılcı düşünceyi ve mantıksal çıkarımı yok sayan dini dogmaları reddetmek; insan denen canlının en doğal ve övgüyü hak eden özelliklerinden birisidir. Bu özelliğin saklanması değil, haklı değerine kavuşturulması gerekir. Sadece bu bile, ateistlerin ortaya çıkmasını savunmak için yeterlidir.

       Bu yüzden gelin artık saklanmayalım! Bu değerlerimizi, göğsümüzü gere gere açığa vuralım. Üstelik bunu sadece kendimiz için değil, ortaya çıkmaya korkan herkes için yapalım. Bu çağrı, sesimizin ulaştığı her ateiste/agnostiğe bir umut ışığı ve davet mesajı olsun! 

                                                                                                  Özgür Düşünce Hareketi – Aralık 2012

     

  • Cehennem kelimesinin anlamı

     

    KUDÜS’ÜN CEHENNEMİ

       “Cehennem” sözcüğü İbranice “Ge-Hinnom” kelimesinden gelir. “Ge” burada “vadi” anlamına gelir ve “Hinnom” da bu vadinin ismidir. Dolayısıyla Ge-Hinnom sözcüğünün karşılığı “Hinnom Vadisi”dir. Hinnom Vadisi’nin bulunduğu yer coğrafi olarak Kudüs’ün güney ve güneybatısıdır.

       İsimleri: GeHinnom, Ge-Hennom, GeHennom, Gehenna (G’ler C olarak okunur), Tevrat’ta Gai ben Hinnom (Hinnom’un oğlunun vadisi), Talmud’da Gehinnam, tarihteki diğer ismi Ben-Hinnom, Gehenna (Yunanca γέεννα), Gehinnom (Rabinikal İbranice: גהנום, גהנם,), Gehinnam (İbranice)

       Anlamı: Hinnom vadisi, ateş gölü veya alev gölü 

       Tarihteki işlevi: Hinnom Vadisi, eski devirlerde İsrail Krallığı’nda yaşayan insanların, çocuklarını Molek/Malik/ Moloş/Moloz* adı verilen bir puta kurban olarak sundukları bir yerdi. İsrail Krallığı döneminde bazı insanlar kendi çocuklarının yanı sıra, kurban ettikleri diğer insanları ya da cezalandırdıkları kişileri de bu vadinin ortasındaki ateşe atıyorlardı. Dolayısıyla vadide günlerce yanan ve yanına yaklaşılması zor bir ateş yanıyordu. O devirlerde çocukların canlı olarak ateşte kurban edilmesi, tapınmanın diğer uygulamalarından sadece bir kısmıydı. Cehennemde ateş olması ve insanların yanması fikrinin burdan geldiği düşünülmektedir. Hinnom Vadisi, İsa’nın “Ge-Hinnom” sözcüğünü kullandığı dönemde de aynı amaçla kullanılırdı. Lakin din kitaplarında Hinnom Vadisi veya Ge-Hinnom, bir ceza yeri olarak gösterilir.

    * Molek: Ammonlular’ın ilahı. Reforme edilerek İslam’a geçirilmiş haliyle: Melek

        İsrail Krallığında insanların çocuklarını ateşe atarak, Baal ve Molek gibi putlara (tanrılara) kurban olarak sunumlarını yapan krallardan birisi Ahaz’dı. İsrail krallarından olan kral Yoşiya ise, diğer kralların aksine bu uygulamaya bir son verdi. Bunu yaparak başkalarının bu bölgeyi artık sahte tapınma amaçlı kullanarak, çocuklarını kurban olarak sunmalarına engel olmaya çalıştı.    

        Daha sonra bu yer, şehrin çöplüğü olarak kullanılmaya başlandı; ve burası zamanla ağır suç işlemiş kişilerin cesetlerinin, hayvan ölülerinin ve ayrıca her çeşit çöpün atıldığı bir yer durumuna geldi. İnsanlar bu çöplerin yığılmasını ve kokmasını önlemek için bunları yaktılar ve kükürt atarak ateşin devamını sağladılar. Tıpkı günümüzde de çöplerin yakıldığı gibi. Burası artık insanların canlı olarak putlara kurban olarak yakıldığı bir yer olmaktan çıkıp sadece bir mezara gömülmeye değer bulunmayan kişilerin cesetlerinin atıldığı bir yer olarak kullanıldı. “Cehennemde sürekli yanan ateş” kavramı da buradan gelmektedir.

    İncil’den örnekler:

    • “Manaşşe on iki yaşında kral oldu ve Yeruşalim’de elli beş yıl krallık yaptı. Annesinin adı Hevsivah’tı. RAB’bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı. Babası Hizkiya’nın yok ettiği puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav gibi, Baal için sunaklar kurdu, Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti. RAB’bin, “Yeruşalim’de bulunacağım”dediği RAB’bin Tapınağı’nda sunaklar kurdu … Tapınağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı. Oğlunu ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara danıştı. RAB’bin gözünde çok kötülük yaparak O’nu çok öfkelendirdi.”  (2. Krallar; 21: 1-6) 

     

    Resim: Hinnom vadisi (günümüz)

     

    • “İsrail krallarının yollarını izledi; Baallar’a tapmak için dökme putlar bile yaptırdı. Ben-Hinnom Vadisi’nde buhur yaktı. RAB’bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak oğullarını ateşte kurban etti. Puta tapılan yerlerde, tepelerde, bol yapraklı her ağacın altında kurban kesip buhur yaktı.” (2. Tarihler; 28:2-4)
    • “Ben-Hinnom Vadisi’nde ilah Molek’e sunu olarak oğullarını, kızlarını ateşte kurban etmek için Baal’ın tapınma yerlerini kurdular. Böyle iğrenç şeyler yaparak Yahuda’yı günaha sürüklemelerini ne buyurdum, ne aklımdan geçirdim.” (Yeremya; 32: 35)   

    •  “Yoşiya, kimse oğlunu ya da kızını ilah Molek için ateşte kurban etmesin diye Ben-Hinnom Vadisi’ndeki Tofet’i kirletti.” (2. Krallar; 23:10) 

       

    • “Eğer elin seni günaha sokuyorsa, onu kes at; çolak olarak hayata erişmen iki elli olarak Hinnom Vadisine, sönmez ateşe gitmenden iyidir. – Eğer ayağın seni günaha sokuyorsa, onu kes at; topal olarak hayata erişmen iki ayağınla Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. – Eğer gözün seni günaha sokuyorsa, onu çıkarıp at; tek gözlü olarak Tanrı’nın krallığına erişmen iki gözünle Hinnom Vadisine atılmandan iyidir. Orada onların kurdu ölmez ve ateşi sönmez.” (Markos İncili, 9; 43-47)

       Burada İsa, Hinnom Vadisi’nin ateşli bir ceza yeri olduğunu söyler ve Hinnom Vadisi’ne gitmemek için elin, ayağın veya gözün çıkarılmasını öğütler.

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi

       Evrenin, canlıların ve insanların var oluşunu Tanrı’nın ağzından anlatan, mizahi yönü ağır basan keyifli ve yer yer de düşündürücü bir okuma deneyimi sunan bir kitap: Tanrı’nın ağzından Evrenin hikayesi.

       Franco Ferrucci’nin şefkatli, unutkan ve kendisini zaman zaman beceriksiz ve kusurlu gören Tanrısı, Evrenin muazzam boşluğunda yapayalnız olduğunu fark eder ve dünyayı yaratır. Kitabın ilginç yanı, yazarın evrim ilkelerine bağlı kalmaya çalışması. “Tanrı” kavramı başlangıçta bunu bozuyor gibi görünse de, kitaptaki Tanrı “uzak gezegenlerde uykuya daldığında” insanla maymunun ortak atası insana dönüşür. Ve buna herkesten çok kendisi şaşırır 🙂

       Tanrı’nın yalnızlığı, tatminsizliği, yarattığı şey üzerinde hakimiyeti olmamasından kaynaklanan anlık bocalama anları, yarattığı şeyi yok etme gücünün olmaması, ama her şeyden öte yarattığı canlılara karşı beslediği sevgi gibi, dinlerde görmeye alışkın olmadığımız kavramlar var kitapta. Hayata, insanlığa ve bütün insanlık tarihine ilişkin eleştirel bir bakış açısı hakim. Sonunda “Keşke Tanrı var olsa ve böyle olsa” dedirten bir kitap.

          Kitabın orijinal ismi The Life of God yaniTanrı’nın Hayatı”; ama Türkçeye “Tanrı’nın Ağzından Evrenin Hikayesi” olarak çevrilmiş. Bu isim, dincilerin tepkisini çekmemek için seçilmiş olsa gerek. Kitaptan küçük bir alıntı:

    Sözün kısası, başlangıçta, aslanın ve kartalın şerefine canlı bir eğlence olarak yarattım maymunu. Hepimiz uykuya yattık ve uyandığımda son ürünümü daha serinkanlı bir bakışla değerlendirdim. Bir soytarı olarak bile maymunun birtakım kusurları olduğunu fark ettim ve yapılan şeyi ortadan kaldırma şansım olmadığından, birkaç değişiklik yaptım. Gözler mesela, yeterince hüzünlü değildi. Güldürücü etki yetersiz kalıyordu. Onları daha kederli kılmak için gördüklerini daha büyük bir bilinçle kavramalarını sağlamaktan daha iyi bir yol olabilir miydi? Bilinç ne kadar keskinleşirse, kedere yatkınlık o derece artacaktı. Korkutmanın ya da üzmenin yararı yoktu, hüznü değil sadece öfkeyi derinleştirirdi bu….Gözleri daha çok görmeliydi. Ne kadar çok görürseniz, sevinmek için o kadar az nedeniniz olur.” 

       Tanrı’nın Ağzından Evren’in Hikayesi, 1986’da yazılmış bir kitaba göre oldukça ileri görüşlü bir bakış açısına sahip. Bilimi reddetmeyen, yaradılış hurafesine masalsı bir hoşluk katan, ama önümüze kusurlu bir Tanrı koyarak “Tanrı’yı sevme” kavramını olabilecek en sempatik yolla vermeye çalışan, hatta “Tanrı’yı sevmeye çalışan” bir yazarın fısıltılarını anlatan bir hikaye olmuş. Sonlara doğru Tanrı’nın kendi Tanrısal varoluşuna ilişkin sorduğu sorular, konuşanın bir insan değil de Tanrı olduğunu unutturuyor; bu da zaman zaman bir kopukluk hissi yaratıyor; ama yazarın vermek istediği duygunun tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. “Tanrı kendisini bu kadar da unutmamalı, bize de okurken unutturmamalı” diye düşünürken, Tanrı kavramının insan tarafından yaratılmış olduğu gerçeğini hatırlayıveriyorsunuz. Ferrucci bütün yaradılış masalını, dinlerin peygamberlerini, Yunan filozoflarını, Hint dinlerini vs uzun uzadıya anlattığı halde heyecanla beklediğim, “Acaba İslamiyet’i nasıl anlatacak?” sorusuna cevap gelmemesi hevesimi kursağımda bıraktı. Yazar Müslümanların en ufak şeyden “rencide olduklarını” düşünerek böylesinin daha hayırlı olduğuna karar vermiş olmalı. 

       Umberto Eco’nun kitapla ilgili yorumu şöyle: Evrenin Hikâyesi, binlerce yıllık dinsel ve felsefi düşünceyi bir araya toplayan, büyük ilgi ve övgü uyandırmış, oyuncul, harikulade ve karşı konulmaz bir kitap. Ne mutlu okura, çünkü Tanrı’nın uzun uykusuzluğunun öyküsü olan bu kitap ona uykuyu unutturacak… Olağanüstü.” 

     Kitaptan kısa bir bölüm (Tanrı konuşuyor): 

       “Böylece, kendimi sınamak istermişçesine, bir dünyaya girer gibi Melville’in kitaplarından birinin içine girdim ve sanki evimmiş gibi o kitabın içinde yaşadım. 

       Oldukça sarsıcı bir deneyim oldu bu. Alışkanlık haline getirilmesini kimeye tavsiye etmem.Ben Tanrı olduğum için, delirmeden veya mahvolmadan böyle birşey yapabilirim. İnsanlar da kitapların içine girebilirler, orada sonsuza kadar kaybolma riskleri vardır. Sadece Tanrı ve gümüşbalıkları bir kitabın içine güvenle girebilir. 

       Bir yerden gitmek isteyen herkes, yanına ne alacağını kararlaştırmak için, bir döküme ihtiyaç duyar. Bilimi, bu yolculuk için yapılan bütün hazırlıkların bir toplamı olarak gördüm. İnsanlar, benim ne istediğimi benden önce anlamışlardı. Bana çıkış kapısını gösteriyorlardı.Beni kapı dışarı ediyorlardı! 

       Kendime neden gitmek istediğimi sordum ve cevabı buldum. Dünyamın kusurlu bir eser olduğunu, daha bir sürü çalışma gerektiren bir eskiz olduğunu çoktandır biliyordum. Söz konusu düzeltme çabasının, bu gezegende, bu varlıklarla gerçekleştirilemeyeceğini en sonunda kabullenmiştim. Yarattığım şey kötüye gidebiliyor, ama silinemiyor ve değiştirilemiyordu; ulaştığımız kargaşa artık ezici boyutlardaydı. Evrenimi iyileştirmek için insanoğlundan yararlanma çabalarımın sonuna gelmiştim. Ancak gitmeme yardım edebilirlerdi artık.”

  • Din reklamı

       Kendi kendinize fikir yürütemiyor musunuz? Başka insanların inandığı şeylere siz de hemen inanır mısınız? Aynı şeyi tekrar tekrar ölene kadar okumaktan hoşlanır mısınız?

       O zaman ihtiyacınız olan şey, bir DİN.

       İstediğinizi seçebilirsiniz!

       Zaten hepsi birbirine benziyor.

     

       Çok kısa bir süre içinde kendinizi çeşitli eğlencelerin içerisinde bulacaksınız! Diz çöküp dua edebilir, şarkılar-ilahiler söyleyebilir, komik kıyafetler giyebilir hatta bir başka dine yüzyılın en kanlı savaşını açabilirsiniz!

       Bir çok yeni arkadaş edinecek, kendinizi kaybetmenin zevkine varacak, milyarlarca sizin gibi insanın arasına katılacaksınız.

       Bekleyin, daha bitmedi !

       Hemen şimdi DİN’E geçerseniz size bedavadan şu kitabı da vereceğiz: Bir Şeylere İnanma ve Hiçbir Anlamı Olmayan İlkel Ritüellerle Zamanı Boşa Harcama Rehberi!!!

       Üstelik tamamen bedava!

       Dine dair bir başka harika konu da, bir kere dindar olduktan sonra sizin dininizden olmayan herkese ne kadar işe yaramaz ve acınası halde olduklarını anlatmaya başlayabilecek olmanız. Sizin kadar akıllı olup da sizin dininize geçerlerse, o zaman daha az acınası ve daha az işe yaramaz olacaklarından bahsedeceksiniz!

       O zaman haydi!

       Vakit kaybetmeyin ve bir DİN’e geçin!

       Not: Yan etkiler arasında intihar bombacılığı, gereksiz savaşlar, anlamsız kurallar ve cezalar, rahatsız edici derecede beyni yıkanmış çocuklar, başkaları dininizle alay edince ortaya çıkan aşırı sinir ve her an gerçeklerle* yüzleşebilme ihtimali vardır.


       *İnandığınız her şeyin aslında devasa bir yalandan ibaret olduğunu ve hayal ürünü varlıklarla insanları korkutup kontrol altına almanın ne kadar kolay olduğunu anlama riski.
     

       Kaynak: http://www.agnostik.org/10311-dinin-reklami.html