Yazar: admin

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (4. bölüm)


     3. bölüme dönmek için tıklayın

     

       Önceki bölümde, “Balık Çağı” da denilen ve 417-359 milyon yıl önceki zaman dilimini kapsayan Devoniyen Dönem’in sonlarına kadar gelmiştik. Bu zaman diliminde, dev resiflerle kaplı okyanuslarda ve tatlı sularda kemikli iskelete sahip omurgalılar evrilmiş, önceleri bomboş olan karalar ise çok sayıda bitki ve eklembacaklı türü tarafından istila edilmişti. Söz konusu habitatlar, karada daha uzun süre kalabilen bireyleri avantajlı konuma getiriyordu. Şimdi gelin, bu noktadan başlayarak gezegenimizin tarihçesinde biraz daha ilerleyelim. 

       Bildiğiniz gibi amfibiler (iki yaşamlılar), yaşamlarının en az bir devresini suda geçiren ve üremek için suya ihtiyaç duyan hayvanlardır. Bu nedenle ilk amfibilere yaklaşık 370 milyon yıl önce Devoniyen Dönem’de rastlarız. O zaman için karada yaşayan tek tetrapod sınıfı olan amfibiler, karasal ekosistemdeki besin zincirinin en tepesindeydi (modern timsahlar gibi.) Denizlerde ise köpekbalıkları, besin zincirinin en tepesine yerleşmiş durumdaydı. Yine bu dönemde ilk yengeçler ve eğreltiotları evrimleşti. 

       Önceki yazıdan tanıdığımız Et Yüzgeçli balıkların (Sarcopterygii), tetrapodların ilkin ataları olmaları nedeniyle evrimsel geçmişimizde çok önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştik. Tetrapodlar (dört üyeliler) bütün amfibileri, sürüngenleri, kuşları ve memelileri kapsayan bir üst sınıftır. Tüm tetrapodların atası sayılan Et yüzgeçli balıkların kemikli yüzgeçleri, zamanla amfibilerin uzuvlarına evrilmiştir. Bu sürece kısaca değinelim: Daha önce de belirttiğimiz gibi, Et yüzgeçliler deniz tabanında yürümeyi kolaylaştıran eklemli, bacaksı yüzgeçlere sahipti. Gerektiğinde bu kemikli, güçlü yüzgeçlerini kullanarak karaya da çıkabiliyorlardı. Bazıları da oksijen seviyesi düşük olan batalıklarda nefes almalarını sağlayan ilkel akciğerlere sahiplerdi; ancak çoğu zaman solungaçlarını kullanıyorlardı. Zamanla bu hayvanlar, suyun dışında daha da fazla zaman geçirmelerini sağlayan adaptasyonlar edindi: akciğerleri gelişti, iskeletleri daha ağır ve güçlü hale geldi, beş veya daha fazla üyeye (parmağa) sahip el ve ayak benzeri yapılar evrildi. Derileri, vücut sıvılarını korumaya ve kuru ortamlara dayanmaya daha elverişli oldu. Solungaçlarının arkasında yer alan hyomandibula kemiği küçülerek, amfibi kulağında yer alan üzengi kemiğine dönüştü. Böylece karada sesleri duymak için gerekli olan kulak yapısı oluşmuş oldu.

     

    Şekil 1: Sudan karaya geçiş türleri 

       1987 yılında keşfedilen ve Et yüzgeçli balıklar ile tetrapodlar arasında bir geçiş türü olan Acanthostega, sudan karaya geçişe dair önemli bilgiler sunar. Bacaklara ve sekiz üyeli ellere sahip olan Acanthostega’nın hem akciğerleri hem de solungaçları vardı. Bu durum, yaklaşık 365 milyon yıl önce yaşamış olan Acanthostega’nın suya bağımlı olduğunu gösterir. Ama daha da önemlisi, bazı balıkların suda yaşarken, yani henüz karaya çıkmamışken uzuv geliştirdiğine işaret eder. Bu dönemde, sudan karaya geçişe örnek teşkil eden türler arasında Ichthyostega, Ventastega, Panderichthys, Elginerpeton, Hynerpeton,Eusthenopteron gibi hayvalar sayılabilir. 2004 yılında bulunan ve bilim dünyasında olduğu kadar popüler kültürde de çokça ses getirmiş olan Tiktaalik roseae ise şüphesiz içlerinde en ünlü olanıdır. Yaklaşık 375 milyon yıl önce yaşamış olan Tiktaalik, basit bilek kemiklerine ve parmak benzeri yapılara sahip olduğu için sudan karaya geçiş açısından mükemmel bir fosil örneğidir. Tam da bu aşamaya değinen ve Neil Shubin’in aynı isimdeki kitabından uyarlanan İçimizdeki Balık belgeselini buradan izleyebilirsiniz.

    Şekil 2: Acanthostega

        Fakat tüm bu avantajlı adaptasyonlara rağmen amfibiler, kabuksuz olan yumurtalarını bırakmak için suya dönmek zorundaydı. Karada üremeyi mümkün hale getiren olay, embriyonun kurumasını önleyen sert bir kabuğa sahip amniyotik yumurtanın evrimidir. İlk kez Karbonifer Dönem’de (359-299 milyon yıl aralığı) ortaya çıkan amniyotik yumurta, canlıların sudan bağımsız hale gelmelerini sağlayarak sürüngenlerin evrimini mümkün kılmıştır. Bu yumurta türünü üretebilen canlılara amniyotlar denir. İlk ilkel amniyotlar yaklaşık 312 milyon yıl önce yaşamıştır. Amniyotlar memelileri, sürüngenleri (kuşlar da dahil) ve bunların tüm akrabalarını kapsar. Dolayısıyla gezegenimizde yaşamış olan ilk amniyotların sürüngenler olduğu düşünülmektedir. Küçük bir kertenkeleye benzeyen bu canlılar, daha sonra iki ana dala (sinapsidler ve saropsidler) ayrılarak çeşitlenmiştir. Sinapsidler, memelilere ve onların tüm akrabalarına giden daldır; saropsidler ise tüm sürüngenleri, kuşları ve onların akrabalarını içerir. Bilinen en eski sinapsid Protoclepsydrops, en eski saropsid ise Paleothyris’tir. Daha ilkel sinapsidler pelikozor, daha gelişmiş ve memeliye benzeyenler ise terapsid olarak isimlendilir. 

       Kökeni bundan 310-320 milyon yıl öncesine uzanan sürüngenler ya dört bacağa ya da dört bacaklı atalara sahip olan tetrapodlardır. Sürüngen olduğu, yani sudan bağımsız yaşayabildiği kesin olarak bilinen en eski canlı, keskin dişlere sahip Hylonomus’tur. 


    Şekil 3: Hylonomus; en eski sürüngen 

       Peki nedir amniyotik yumurtayı bu kadar önemli yapan? Öncelikle kuru karasal ortamda bırakılmaya müsait sert bir kabuğu vardır. Balık ve amfibi yumurtalarında tek bir iç zar bulunur. Amniyotik yumurtalarda ise embriyo ile atmosfer arasındaki gaz alışverişini ve atıkların boşaltımını mümkün kılan, embriyonun gelişmesine uygun farklı içsel yapılar evrilmiştir. Embriyoları koruyan bu zar yapılarının varlığı ve bir larva döneminin yaşanmaması, amniyotları tetrapod amfibilerden ayırır. Devoniyen’den sonraki ilk amniyotik yumurtalar küçük ve zarla kaplıydı, henüz sert bir kabuğa sahip değildi. Zamanla daha büyük ve dayanıklı yumurtaların oluşmasına imkan veren yeni adaptasyonlar, daha büyük yavruların, dolayısıyla da daha büyük canlıların oluşmasına yol açtı. Daha da önemlisi, suya olan bağımlılığı ortadan kaldırıp sürüngenlerin evrimini mümkün kıldı. Bütün bu gelişmeler, amniyotların daha önce sadece küçük omurgasızlardan oluşan diyetlerini, bitki ve daha büyük hayvanları da içerecek şekilde genişletmiş oldu. 

       Amfibilerin sürüngenlere evriminde gerçekleşen en önemli geçiş adımları bacakların, akciğerlerin ve amniyotik yumurtanın gelişimidir; fakat sayılması gereken bir diğer önemli adaptasyon da beyin büyüklüğündeki artıştır. Beynin serebrum ve beyincik bölgelerinde meydana gelen büyüme, sürüngenlerin motor işlevlerini ve duyusal gelişimlerini artırmıştır. Sürüngenlerin beyni kuşlara ve memelilere kıyasla daha küçüktür; ama beyin hacmindeki bu artış, sürüngenlerin avlanma stratejileri bakımından hayati önem taşımıştır. 

       İlk sinapsidlerden kısa bir süre sonra ilk diapsid sürüngenler görülmeye başlanır. (DiapsidKafatasında, her gözün arkasında ikişer açıklık bulunan tetrapodlar. Sinapsidlerde ise her gözün arkasında birer açıklık vardır.) Bu yapılanma kafatasını hafifletmiş, daha büyük ve güçlü çene kaslarının oluşmasını sağlamış, çenenin daha fazla açılmasına olanak sağlamış ve ısırma kuvvetini artırmıştır. Günümüzde yaşayan diapsidler timsahlar, kertenkeleler, yılanlar, tuataralar ve kuşlardır. Bazıları kafataslarındaki bu açıklıklardan bir veya ikisini kaybetmiş olsa da, evrimsel akrabalıkları nedeniyle “diapsid” olarak sınıflandırılır. 

       Permiyen’in ortalarına doğru, yaklaşık 275 milyon yıl önce ilk terapsidler ortaya çıktı ve bu dönemin sonuna kadar da çeşitlenerek arttı. (Hatırlayacağınız gibi terapsidler, amniyotların iki dalından biri olan sinapsid sürüngenlerden ayrılmıştır. Terapsidler, memelileri ve onların tüm akrabalarını kapsar.) Günümüzde memelilere özgü çoğu özelliğin kökeni (laktasyon, saç ve kıl, dik durmak gibi) terapsidlere dayanır. Şekil 4’te Raranimus, Estemmenosuchus, Bauria, Oligokyphus, Anteosaurus,Inostrancevia, Gorgonopsia gibi bazı terapsid örneklerini görüyorsunuz. Bunlardan Gorgonopsia, Permiyen Dönem’de yaşamış en büyük etoburlardan biridir. 

     

    Şekil 4: Terapsidler

         Karbonifer ve onu takip eden Permiyen Dönem’de (299-252 myö) çeşitlenip yaygınlaşan amfibilerin yerini, zamanla sürüngenler ve omurgalılar aldı. Amfibiler giderek küçüldü, tür sayıları azaldı ve geriye sadece modern türleri içerenLissamphibia alt sınıf kaldı. (Bu grup kurbağaları, kara kurbağalarını, semenderleri, su kelerlerini ve ayaksız iki yaşamlıları kapsar.) İlk örnekleri Karbonifer Dönem’de ortaya çıkan sürüngenler ise Karbonifer’in sonunda gerçekleşen ufak çaplı buz devrine kadar küçük boyutluydu. Buz devrinden sonra boyutları artmaya başlayan sürüngenler, zaten azalmakta olan amfibilerin elinden “baskın sınıf” bayrağını kaptı. 

       Gezegenimizin kömür rezervlerinin büyük bir kısmı Karbonifer Dönem’de oluşmuştur; zaten bu yüzden bu döneme, “karbon içeren” anlamına gelen “Karbonifer” adı verilir. Karbonifer’de en yaygın görülen kara omurgalıları amfibilerdi; fakat karaların tek hakimi onlar değildi. Çok geniş alanları kaplayan sık ormanlar da vardı. İşte bataklıklar altında kalarak gömülen bu yoğun bitki örtüsü, üzerine binen milyonlarca yıllık basıncın ve ısının etkisiyle kömüre dönüştü. Ama gömülmeden önce Karbonifer karalarını istila etmiş durumda olan bitkiler, yeryüzündeki karbondioksitin büyük bir kısmını kendilerine bağlayıp atmosferi oksijence zenginleştirdi. Öyle ki, atmosferdeki oksijen bu dönemde gelmiş geçmiş en yüksek seviyesine çıktı. Bu durum, mevcut habitata zaten iyi uyum sağlamış olan böceklerin işine geldi ve böcek çeşitliliği giderek arttı. Karbonifer’deki eklembacaklılar (böcekler, akrepler, kırkayaklar gibi) günümüzdekilerden çok daha büyüktü. 2,6 metrelik bir kırkayak olan Arthropleura, zamanın en büyük kara omurgasızıydı. İlk uçan böcekler de bu dönemde ortaya çıktı. Örneğin 300 milyon yıl önce yaşamış olan ve kanat açıklığı 75 cm’yi bulan Meganeura, dönemin en büyük uçan böceğiydi.

    Şekil 5: Meganeura; dönemin en büyük uçan böceği  

       O zamanlar ekvatorda yer alan Avrupa ve Kuzey Amerika, tropikal yağmur ormanlarıyla kaplıydı. Zamanla daha kurak ve sıcak hale gelen iklim nedeniyle bu ormanlar yok olmaya başlayınca, birçok bitki ve hayvan türünün de nesli tükendi. 305 milyon yıl önce meydana gelen bu olaya Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü (CRC) denir. Bu süreçte ormanlar yalıtılmış “adalar” haline gelerek, sürüngenlerin çeşitlenme sürecine ivme kazandırdı. Yalıtılmış sürüngen popülasyonlarının her biri farklı yönlere doğru evrildi ve muazzam bir biyolojik çeşitlilik doğdu. Bu durum, tıpkı Darwin’in Galapagos adalarında gözlemlediği gibi, habitatın bölünmesine verilen ekolojik bir cevaptı.

    Şekil 6: Karbonifer yaşam 

       Permiyen Dönem’de karalar Pangea adı verilen tek bir süper kıta halindeydi. Pangea, Panthalassa isimli küresel bir okyanus tarafından kuşatılmıştı. Dev orman örtüsü CRC sırasında yok olmuş, yerini çöllere bırakmıştı. Bu değişiklik sürüngenlerin çok işine yaradı. Amniyotlar bu dönemde çeşitlenerek memeliler, kaplumbağalar, lepidozorlar ve arkozorlar olarak farklı atasal gruplara ayrıldı.

     
    Şekil 7: Pangea süper kıtası 

        Permiyen’in sonlarında, yaklaşık 250 milyon yıl önce ilk arkozorlar evrildi. Arkozorlar, Permiyen’in ardından gelen Trias Dönemi’nde ortaya çıkacak olan dinozorların ve Crurotarsi kladının (timsahsılar, kuşlar ve timsahsıların soyu tükenmiş tüm akrabaları) atalarıdır. Arkozorların günümüzdeki temsilcilerinden ise geriye sadece kuşlar ve timsahlar kalmıştır. 

       Permiyen’in sonlarında (yaklaşık 260 milyon yıl önce), terapsidlerden ayrılan sinodontlar ortaya çıktı. (Sinodont, “köpek dişi” anlamına gelir.) Bunlar, modern memelileri ve onların yaşamış tüm akrabalarını kapsar. Trias Dönemi’nde memelilere evrilecek olan sinodontlar, dönemin en büyük kara omurgalılarıydı. Bilinen en eski ve ilkel sinodont, Charassognathus isimli bir hayvandır. Bir diğer sinodont da, çoğu zaman hatalı olarak dinozora benzetilen Dimetrodon’dur. Oysa Dimetrodon’un nesli, dinozorlardan yaklaşık 40 milyon yıl önce tükenmiştir. Dimetrodon’un sırtında, omurgasından çıkan dikenlerin oluşturduğu bir yapı bulunur. Fizyolojik ve fiziksel olarak bir sürüngene benzese de memeliler ile, herhangi bir sürüngen türünden daha yakın akrabadır.

    Şekil 8: Dimetrodon

       Permiyen’in sonunda, “Büyük Ölüm” diye de anılan ve nedeni hala kesin olarak bilinmeyen Permiyen-Trias Yok Oluşu gerçekleşti. Gezegenimizin tarihindeki en büyük kitlesel tükenme olayı sayılan bu felaket ile Dünya’daki yaşam neredeyse tamamen yok oldu; deniz canlısı türlerinin %96’sı, kara omurgalılarının da %70’i tükendi. Kambriyen’den beri başarılı bir şekilde yaşamını sürdüren trilobitlerin nesli tamamen tükendi. Böceklerin geçirdiğini bildiğimiz tek kitlesel yok oluş olayı buydu. Sonuç olarak Pe-Tr Yok Oluşu, biyoçeşitlilikte ciddi bir azalmaya yol açtı. Bu yüzden canlılığın toparlanması diğer kitlesel tükenmelere kıyasla çok daha zor oldu, karasal ekosistemlerin yenilenmesi 30 milyon yıl sürdü. Yukarıda bahsi geçen sinodontlar, bu kitlesel tükenmeden hayatta kalarak çıkan nadir sinapsid gruplarından biriydi. Şu anda burada bulunuşumuzu, Pe-Tr Yok Oluşu’ndan sağ çıkmayı başaran sayılı türe borçluyuz. 

     

       * Bu yazım, Ateist Derginin 9. sayısında yayımlanmıştır. 

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Ateistler! Yalnız ve yanlış değilsiniz!

       Bir dini inanca sahip olmanın çekiciliği, bireyin inanmayı ve gereklerini yerine getirmeyi seçmiş olduğu inanç sisteminden edindiği (veya edindiğini düşündüğü) kazanımlardan gelir. Dini inançların kökeni ise insanın evrimsel süreçte gelişen beyninin, doğada gözlemleyip anlam veremediği olgulardan doğan korkularına yine kendi hayal gücünün yardımıyla ürettiği cevaplara dayanır. Sosyal bir canlı olan insan, mensup olduğu topluluk düzeyinde de çeşitli korkular yaşamış; bunları denetim altına alabilmek için de yine doğaüstü açıklamalara başvurmuştur. Bu bağlamda, özellikle de toplu halde gerçekleştirilen ritüeller nedeniyle geçmişte önemli bir kullanım alanı bulmuş olan doğaüstü inanç sistemleri, zamanla çok daha baskılayıcı bir güce sahip olan örgütlü dinlere dönüşerek bugüne kadar süregelmişlerdir. 

      Bireysel özgürlüklerin sınırlı, toplumsal baskıların ise bir o kadar güçlü olduğu az gelişmiş toplumlarda, bireyin destek olarak arkasına aldığını hissettiği kişilerin sayısı ve gücü, onun için önemli bir kazanım olabilir. Böylesi toplumlarda yaşam mücadelesi de ağır olacağı için güven ve hayatta kalma uğraşı, diğer her şeyin üstünde yer alacaktır. Sonuçta da toplumdaki baskın akım her neyse, yani kalabalığın savunduğu fikir veya inanç hangi yönelimdeyse; insanların çocukluk döneminden itibaren bu akımlara rağbet etmesi, dahası bilinçli olarak da buna sürekli özendirilmesi kaçınılmazdır. Bu, kökleri biyolojik ve düşünsel evrimimize dayanan doğal bir güdüdür. Fakat bilindiği gibi, doğada hiçbir canlının yaşam koşulları aynı kalmaz. Sorulması gereken soru şudur: Bu “kalabalığı arkasına alma ve gruptan kopmama” güdüsü, insan türünün bugüne kadar hayatta kalmasını sağlamış olan en önemli özelliklerinden birisini; yani “gözlemlediklerini sorgulama ve kanıt arama arzusunu” köreltiyorsa, gerçekten de bir kazanım mıdır? Burada Gandhi’nin ünlü sözünü hatırlamak yerinde olur: “Tek kişilik azınlık bile olsan, gerçek hala gerçektir. 

    Şartlar değişiyor…

      Toplumdan dışlanma kaygısı her ne kadar hakim gücünü koruyor olsa da, artık bilimin popülerleştiği ve bilgiye ulaşmanın eskisine göre çok daha kolay hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık doğal afet ve hastalıkların tanrıların gazabı olmadığını biliyor; ortaya atılan iddiaların doğruluğunu rahatlıkla araştırabiliyor; merak ettiği konuları sorgulayıp bilgi edinebileceği kaynaklara ulaşabiliyor. Kısaca doğada “anlam veremediği” olguların sayısı gitgide azalıyor. En azından birçok insan için bu böyle… Dolayısıyla doğaüstü açıklamalara dayalı köhne dini inançlar, yavaş da olsa bir körelme sürecine girmiş bulunuyor. Sorgulayan ve edindiği verileri harmanlayan; yani destekçileri ile değil, kendi fikirleriyle var olmayı seçen insanlar artıyor. Nitekim bunun gerçek kazanımları da artıyor. Düşünsel tutarlılığını ve doğruluğunu korumak isteyenlerin sayısındaki bu artış, her geçen gün daha da umut verici hale geliyor. 

    Baskı unsurlarının farkına varmak:

       Fakat bütün bu olumlu gelişmeler, ürkütücü bir muhafazakarlaşma sürecinin yaşandığı ülkemizde yine de gruptan kopmama güdüsünü yok etmeye yetmeyebiliyor; yetse bile sonuçlarına katlanmak her zaman o kadar kolay olmayabiliyor.

       Bizler, toplumda yaşayan ateist* ve agnostikler olarak, çoğunluğun seçtiği dine (ve dahası, hiçbir doğaüstü açıklamaya) inanmadığımız, üstelik bir de onları eleştirdiğimiz; ortak dini (ve dolayısıyla da toplumsal) ritüellere iştirak etmediğimiz için haksızca yargılanabiliyoruz. Üstelik sadece sessizce yargılanmakla kalmıyor; hem psikolojik, hem de fiziksel şiddete maruz kalma tehlikesi ile karşılaşabiliyoruz. Doğal olgular hakkında bilimsel ve felsefi dayanağı olan fikirlere sahip olduğumuz için inançlı kişiler tarafından yanlış anlaşılabiliyoruz. Ateizm kavramını çoğu zaman çarpık bir ön yargı sistemiyle yargılayan ve karşısındaki kişiyi sırf inançsız olduğu için tanımak dahi istemeyen bir kalabalıkla mücadele etmemiz gerekiyor. Ahlaksızlıkla, tüm insani değerlerin yıkılmasını istemekle, yanlış yöne sapmış olmak ve dini bütün “iyi” insanları da doğru yoldan saptırmaya çalışmakla, şeytana ya da putlara tapmak gibi daha da ilgisiz yönelimlere sahip olmakla suçlanabiliyoruz. Hatta bunun fitili, zaman zaman bizzat ülkeyi yöneten siyasetçiler tarafından ateşleniyor. Halka bir “makbul olmayan vatandaş” örneği olarak sunuluyor, aşağılanıyor ve hatta nefret suçu sayılması gereken şiddet eylemlerine hedef gösteriliyoruz. Bu yargıların yersiz, haksız ve her şeyden öte ayrımcılık yaratan nitelikte olmaları da çoğu zaman bir fark yaratmıyor.

       Değer verilen insanların sevgi ve güvenini kaybetme endişesi, bu baskı unsurlarından belki de en basit ve zararsız gibi görüneni olmakla birlikte, aslında en güçlüsü. Örneğin bir annenin, biricik evladının cehenneme gideceğine inanması veya sırf inançsız olduğu için onun kötü bir insan olduğunu düşünüp kahrolması, kuşkusuz her iki taraf için de zor koşullar yaratan bir durum. Bir dine inanmadığı için sürekli olarak davranışları ve fikirleri sorgulanan, yargılanan, inanmadığı bir şeye inanmaya zorlanan, dini ritülellere katılma baskısı yaşatılan, hatta bazen bunlara iştirak etmek istemediği için cezalandırılan bir birey; kendisini güvende hissetmesi gereken aile ortamında dahi dışlanmışlık ve düşmanlık hissedebiliyor. Ailesine ve sevdiklerine karşı dürüst olabilse bile, bu sefer de bir diğer toplumsal gereklilik olan profesyonel hayatında sorun yaşayabiliyor.

       Bu ve benzeri örneklerin sayısı artırılabilir; farklı ortamlarda daha da başka risklerle karşılaşılması da muhtemeldir. Ayrıca bu durum herkes için aynı düzeyde ve biçimde gerçekleşmeyebilir de. Ancak açıkça ortada olan bir şey var ki o da şu: Toplumda kendilerini halen bir azınlık olarak hisseden ateist/agnostikler, uygun koşulları bulamadıkları takdirde, var olan bütün bu baskı unsurları nedeniyle gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmaktan; yani kendileriyle ilgili bu çok önemli bilgiyi dile getirmekten kaçınmayı tercih edebiliyor. Bunca baskıya maruz kalan bir ateist, bazen ortada hiçbir risk bulunmasa bile, artık girdiği her ortamda benliğinin ve düşünsel kimliğinin bu çok önemli parçasını gizlemeyi alışkanlık haline getirip, toplumda bir hayalet olarak yaşamayı kanıksayabiliyor. Öyle ki, bir süre sonra bu maskeyi takarak geliştirdiği her ilişkinin koca bir yalan üzerine kurulu olduğunu bile idrak edemeyecek kadar kendisine (ve sevdiklerine) yabancılaşabiliyor.

     

    Peki, ne yapmalıyız?

       Özgür Düşünce Hareketi olarak, en başta baskılayıcı unsurların kaynağı olan toplumsal ön yargıların kırılması ve maske takmanın yarattığı bütün olumsuz etkilerin yok edilmesi adına; ateist/agnostiklerin saklandıkları yerden çıkmaları gerektiğini savunuyoruz. Çünkü ortaya çıkmazsanız, sizi kimse gerçekten göremez.

      Fakat bunu yaparken, mevcut koşulları akıllıca değerlendirmenin de bir o kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu değerlendirme, kişinin kendi değer terazilerine bağlıdır ve yukarıda kısaca değinilen baskı unsurları, terazinin ayarlarını bozmuş olabilir. Ayarları düzeltirken, yaşam kalitemizi ciddi ölçüde düşürecek gereksiz risklere girmek şüphesiz anlamsızdır. Bu ortaya çıkış eylemine en değer verdiğimiz insanlarla başlamamız iyi bir ilk adım olabilir. Kendimizle ilgili böylesine önemli bir bilgiyi onlardan saklamanın ne kendimize, ne de onlara karşı dürüst bir davranış olmayabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir. 

      

    Ön yargıları nasıl kıracağız?

       Aslında her şey, çok basit bir gerçeğin fark edilmesinde yatıyor: İnsanlar, bilmedikleri ve anlayamadıkları şeylerden dolayı kendilerini tehdit altında hissedebilir. Çoğu dindar kişi için dinsizlik, tam da böyle bir bilinmeyendir ve sözünü ettiğimiz türden ön yargılar yaratabilir. Ateistlerle ilgili böylesi olumsuz ve hatalı ön yargıları zihnine yerleştirmiş olan bir kişi, onları haksız çıkaracak bir örnekle karşılaşana kadar da aynı tutumu sürdürmeyi tercih edecektir. Ama bu kişi, hayatında değerli bir yere sahip olan birinin dinsiz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, dinsizleri hedef alan her hakaretin ve söylemin de aslında bizzat bu insana yöneltildiğini fark edecektir; ne de olsa karşısında tanıdığı, sevdiği, saygı duyduğu ve hatta belki de örnek aldığı bir kişi vardır. “Ateist” kelimesi artık karanlık bir gizemi değil, aşina olunan bir insanı tanımlar hale gelecektir. Özetle ön yargıların yok olmasını istiyorsak, bunu sağlamanın en sağlıklı ve etkili yolu “ortaya çıkmak” olacaktır.

      Sakin ama mantıksal tutarlılığa sahip bir üslup gözetilerek yapılan fikir tartışmaları, tarafların kendi düşüncelerini sorgulamasını sağlar ve her ikisi için de kazanımlıdır. Örneğin doğaüstü bir güce neden inanmadığımızı veya dinleri neden sorguladığımızı  insanlara anlatmak ve konuşmayı karşılıklı bir fikir alışverişi halinde devam ettirmek; onların bizim bakış açımızı anlamaları açısından faydalıdır. Bu arada biz de, karşımızdaki insanın kendi inançlarını gerçekte nelere dayandırdığını öğrenmiş olur, akılcı ve bilimsel bir konuşma üslubuyla tartışmalarımızı yürütürken kendi zihnimizdeki fikirleri de tekrar tartma fırsatı buluruz. 

    Koşullarımızı kendimiz yaratalım!

      Maskeleri bir kenara bırakmak sadece önemli değil, gereklidir de. İnançlarımızı hangi sebeple terk etmiş olursak olalım, hepimizin ortaya çıkmasındaki başlıca etken, buna elverişli koşulları bulabilmiş olmamızdır. Ortaya çıkmamızın bir diğer önemli kazanımı tam da bu; yani sosyal ortamı kendisinden farklı düşünen insanlarla çevrili olan her ateiste/agnostiğe gönderdiğimiz “yalnız ve/ya yanlış değilsin” mesajıdır. İnsanlara, kendileriyle aynı dili konuşan ve ortak duyguları paylaşan kişilerden meydana gelen güvenli bir ortam hazırlamak; dayanışma gösteren bir topluluk inşa etmek; böylesi bir ortamı oluşturmaya emek harcamak; ve hepsinden önemlisi, dini inanca sahip olmaksızın da anlamlı ve mutlu hayatlar sürdürülebileceğinin canlı örnekleri olmak; belki de başkalarına yapacağımız en büyük iyiliktir.

      Kendimizi başkalarına tanıtırken benliğimizin böylesine önemli bir gerçeğini perdelememiz ve yakınlarımızla bile sahte bir maske arkasından konuşmaya devam etmemiz sadece bizi değil, bizimle benzer durumdaki insanları da olumsuz yönde etkileyebilir. Ortaya çıkma cesareti gösterenlerin sayısı arttıkça ve bu yolla toplumdaki ön yargılar kırıldıkça, saklanmayı seçen her ateist için de bir ortaya çıkma umudu doğmuş olacaktır. 

    Övünç duyacağımız çok şey var!

       Bir insanın dünyadan elde ettiği verilerden ne tür çıkarımlar yaptığı ve bunların ışığında kendisine nasıl bir bakış açısı geliştirdiği önemlidir. Dolayısıyla neye inanıp neye inanmadığı, yaşam ve ölüm gibi olgulara nasıl yaklaştığı, eylemlerini veya ahlaki değerlerini yönlendiren etkenlerin neler olduğu vb. hususlar önemlidir. Merak duygusunu canlı tutarak kendisine sunulan verileri sorgulamak ve kanıta dayalı cevaplar aramak, buradan hareket ederek de her türlü akılcı düşünceyi ve mantıksal çıkarımı yok sayan dini dogmaları reddetmek; insan denen canlının en doğal ve övgüyü hak eden özelliklerinden birisidir. Bu özelliğin saklanması değil, haklı değerine kavuşturulması gerekir. Sadece bu bile, ateistlerin ortaya çıkmasını savunmak için yeterlidir.

       Bu yüzden gelin artık saklanmayalım! Bu değerlerimizi, göğsümüzü gere gere açığa vuralım. Üstelik bunu sadece kendimiz için değil, ortaya çıkmaya korkan herkes için yapalım. Bu çağrı, sesimizin ulaştığı her ateiste/agnostiğe bir umut ışığı ve davet mesajı olsun! 

                                                                                                  Özgür Düşünce Hareketi – Aralık 2012

     

  • Kaplumbağaların evrim sürecinin sırrı miRNA devrimiyle çözülüyor

       Tembelliğiyle ünlü olan kaplumbağalar, evrimlerinin sırlarını ve evrim ağacındaki yerlerini bize gösterme konusunda da yavaş davrandılar. On yıllardır, paleontologlarla moleküler biyologlar, kaplumbağaların kuşlarla timsahlara mı, yoksa kertenkelelere mi daha yakın oldukları konusunda fikir ayrılığı yaşıyordu. Şimdi, Amerika Maine’deki Mount Desert Island Biyoloji Laboratuvarı’ndan iki bilim adamı ve Yale Üniversitesi ile Dartmouth Üniversitesi’nden gelen ekipleri, mikro RNA’ları kullanarak hayvanları sınıflandırmanın tekniğini geliştirdi ve sır çözüldü. Kaplumbağaların timsahlarla değil, kertenkelelerle daha yakın akraba oldukları ortaya çıktı.

       Ulaştıkları bulguları Biology Letters dergisinde yayımlayan araştırmacılar, bilim dünyası için yeni sayılabilecek bir keşif olan mikro RNA (miRNA) moleküllerini inceledi (miRNA’lar 1993’te keşfedilmişti). Bilim insanlarının incelediği DNA ve genetik materyalin çoğu, protein sentezi ve canlıların temel vücut dokularını meydana getiren daha büyük moleküllerin yapımına dair bilgi verir. Ama miRNA’lar çok daha küçük moleküllerdir ve genleri “açıp kapatarak” protein üretimini düzenlerler. Aynı zamanda birbiriyle yakın akraba olan birçok hayvan grubunda da ortaktır; dolayısıyla taksonomik sınıflandırma ve tanımlama konusunda önemli ipuçları sağlarlar. 

       MDIBL ve Dartmouth Üniversitesi’nden paleo-biyolog Kevin Peterson bu durumu şöyle ifade etmiştir:  “Farklı miRNA’lar, zaman içinde farklı hayvan türlerinde oldukça hızlı bir şekilde gelişir. Bir kez geliştiklerinde de, görsel olarak bir daha değişmezler. Bize, türün evrim sürecini takibedebilmemiz için bir çeşit moleküler harita sunarlar.” 

       Peterson’ın araştırmada birlikte çalıştığı biyo-informatist Ben King de şöyle demiştir: “Benim araştırmadaki görevim, kertenkele genomunda yeni ve farklı mikro RNA’lar bulmak için, kullandığımız yazılımı geliştirmekti. 77 adet yeni mikro RNA ailesi tanımladık. Bunlardan 4’ü Chrysemys picta isimli kaplumbağa türünde ortak çıktı. Böylece, kaplumbağaların kertenkelelerle, timsahlardan çok daha yakın akraba olduklarını söylemek için gerekli kanıtı da bulmuş olduk.” 

    Resim: (Credit: ©defun/Fotolia) 

       Kaplumbağalar kadar kafa karıştırıcı birkaç hayvan daha olsa da, araştırma ekibi mikro RNA analizlerini diğer hayyvanlar üzerinde de kullanmayı ve böylece bu hayvanların kökenleri ve kendi aralarındaki yakınlık derecelerini belirlemeyi planlıyor. Aynı zamanda, web tabanlı bir platformla da dünyanın diğer yerlerindeki araştırma ekipleriyle bu yazılımı paylaşmayı hedefliyor. 

     

    Haber Kaynağı: Bu yazı, Mount Desert Island Biyoloji Laboratuvarı’ndan sağlanan verilerin ışığında Science Daily ekibi tarafından 25.07.2011’de yayımlanmıştır.  

    Referans makale:

    1. T. R. Lyson, E. A. Sperling, A. M. Heimberg, J. A. Gauthier, B. L. King, K. J. Peterson. MicroRNAs support a turtle + lizard cladeBiology Letters, 2011; DOI:10.1098/rsbl.2011.0477 

    Çeviri: felis agnosticus

     

     

  • Darwin, ırkçı ve Türk düşmanı mıydı?

       Yaratılışçıların evrim karşıtlığı iddialarında sıklıkla kullandıkları argümanlardan birisi, Darwin’in ırkçı ve Türk düşmanı olduğudur. Bu iddia doğru olsaydı bile bilimsel bir kuram olan evrimin geçerliliği bakımından ne değişirdi? Hiçbir şey! Yazının en sonunda bu mantık hatasına kısaca değindim, ancak ilk olarak gelelim iddianın kendisine ve yaratılışçıların yalanlarını teşhir etmeye.

       Evrim karşıtları bu iddiaya referans olarak, Darwin’in W. Graham’e 3 Temmuz 1881 yılında yazdığı mektubu kullanır. Fakat söz konusu mektupta yer alan meşhur paragrafın doğru çevirisi ile yaratılışçıların bilinçli olarak yanlış çevirdiği hali birbirinden oldukça farklıdır. Hepimizin bildiği gibi, insanların İngilizce bilmemelerinden bu şekilde faydalanarak onlara yanlış bilgi aktarmak ve kanıtları çarpıtmak, yaratılışçıların sık başvurduğu bir yöntemdir.

       Orijinali:

        “The more civilized so-called Caucasian races have beaten the Turkish hollow in the struggle for existence. Looking to the world at no very distant date, what an endless number of the lower races will have been eliminated by the higher civilized races throughout the world.” 

       Doğru çevirisi:

        “Kafkas ırkları olarak bilinen daha uygar ırklar, varoluş mücadelesinde Türkler’i geride bırakmıştır. Dünyanın hiç de uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıda düşük seviyeli ırkın daha yüksek ve uygar olanlar tarafından dünyanın her yerinde ortadan kaldırılacağını görüyorum.” 

       Bir de yaratılışçıların çevirisine bakalım:

        “Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum.”  (hatta “…yok edilmelidir” diye çevrildiğini de gördüm.) 

       Görüldüğü gibi, İngilizce metinde ne Türkler’in “barbar” olduğundan ne de “aşağı ırkların yok edilmesi gerektiğinden” bahsedilmektedir. Darwin sadece “diğerlerinden daha gelişmiş ırklar (daha uygar toplumlar)” ifadesini kullanmış ve gayet de tutarlı bir tespitte bulunmuştur. İnsanlık tarihinde az gelişmiş toplumlar gerçekten de daha gelişmiş toplumlar tarafından sömürülmüş ve farklı biçimlerde sömürülmeye devam etmektedir. Bu şekilde ortadan kaldırılan veya kaldırılmaya çalışılan toplumlar gerçekten de olmuştur; bunun güncel örnekleri de fazlasıyla mevcuttur. Bu gerçeğe parmak basmak, bir insanı “ırkçı” yapmaz. 

       Evrim karşıtları, söz konusu yanlış çeviriyi öne sürerek bu çarpıtmayı daha da ileri götürür; sanki Darwin bu söylediklerinin gerçekleşmiş olmasından memnunmuş, ırkları aşağı veya yüksek diye ayırıp aşağı ırkların yok edilmesini istiyormuş gibi sunarlar. Çevirinin açıkça yanlış olması bir yana, Darwin’in eserlerine ve ifade tarzına biraz da olsa aşina olan bir kişi, bu tür kelimelerin zaten onun tarzına da uygun olmadığını hemen anlayacaktır. O, kendisine en ağır hakaretleri edip onu ölümle tehdit edenlere bile bu şekilde hitap etmemiştir. Kullandığı en ağır kelimeler, köle olarak kullanılan yerli halklara işkence eden (özellikle de İspanyol ve Portekizli) köle sahipleri ve tüccarlarına yöneliktir. 

       Yaratılışçılar yine buna benzer çarpıtmalar yoluyla (örneğin, Darwin’in Afrika ve Avustralya yerlilerine “yabaniler, vahşiler, barbarlar” diye hitap ettiğini öne sürerek) ırkçılık suçlamalarında da bulunurlar. Oysa Darwin ırkçı olmadığı gibi, kölecilikle mücadeleyi nesiller boyu sürdüren bir aileden gelmekteydi ve kendisi de ateşli bir kölelik karşıtıydı (bkz: Darwin 1913, özellikle 21. bölüm). Irkçılığın beslendiği ortamı yaratan temel etmen, kölecilikti. Misyoner din adamları ise çekilen acıların perde arkasındaki ortaklarıydı. Hattâ Darwin, Beagle gemisiyle çıktığı yolculuk sırasında kız kardeşi Catherine Darwin’e yazdığı mektupta (1833) şöyle demiştir: 

       “İngiltere köleliği tamamen kaldıran ilk Avrupa ulusu olsa, bu onun için ne kadar övünülecek bir şey olur! İngiltere’den ayrılmadan önce, köleliğin olduğu ülkelerde yaşadıktan sonra tüm düşüncelerimin değişeceği bana söylenmişt; şu anda farkında olduğum tek değişiklik, zenci karakteri hakkında bende çok yüksek bir takdirin oluştuğudur. Böyle neşeli, içten, dürüst ifadeli ve böylesine sağlıklı, kaslı bedenlere sahip bir zenci görüp ona karşı sevecenlik duymamak olanaksızdır…” (Henrika Kuklick, New History of Anthropology, Blackwell, 2007, s.227. Ayrıca bkz. Darwin Correspondence Project, “206. Mektup,” 27.03.2018.)

       Üstelik Darwin bunları, evrim karşıtı (yaratılışçı) bilim insanlarının zenciler ile beyazların farklı ırklar olduğunu ve Tanrı tarafından farklı zamanlarda yaratıldıklarını iddia ettikleri bir dönemde söylemiştir. Darwin’in zamanında İngiliz halkının çoğunluğu, zencileri aşağı bir ırk olarak görmekteydi. Bu çağda yaşamış bir insan olarak Darwin, zamanına göre oldukça liberal görüşlere sahipti. Yaşadığı dönemde dini akımlardan da beslenen bu ırkçı görüşler göz önüne alındığında, kendisine yapılan “ırkçılık” suçlamalarının ne kadar yersiz ve haksız olduğunu daha da net bir şekilde kavrayabiliriz. Yaratılışçılar bir zamanlar kendi savundukları çarpık fikirleri, bunların her zaman karşısında durmuş olan Darwin’e mâl etmeye çalışmaktadır. Bu gerçekten de içler acısı bir karalama kampanyasıdır. 

       Irkçılık iddialarında kullanılan bir diğer argüman, Darwin’in “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Ayrıcalıklı Irkların Korunumu Üzerine” isimli kitabında yer alan “ayrıcalıklı ırkların korunumu” ifadesidir. Buradaki “ırk” kavramı insan ırklarını değil, canlı türlerini ve çeşitliliği ifade eder; doğada ortaya çıkan çeşitliliğin bazılarının şartlara bağlı olarak daha başarılı bir şekilde sürdürüldüğüne ilişkin bilimsel gerçeğin altını çizer. Hattâ bu kitabında insanın evrimine dair yok denecek kadar az bilgi vardır; esas olarak hayvan türleri ele alınır. Dahası Darwin, gerçek bir takson basamağı olmayan “ırk” kelimesinin bu şekilde kullanılmasına da karşıdır; bu nedenle kendi yazılarında çoğu zaman “sözde-ırklar” demeyi tercih eder.

       Darwin yukarıda da değinildiği üzere sadece kölelik karşıtı değil, dini akımların güdümünde doğan ve Tanrı’nın zencileri beyazlardan farklı zamanlarda yarattığını savunan yaratılışçı akımların da karşısında durmuş, bu akımların kaynağı olan poligenizm‘e şiddetle karşı çıkmış; onun aksi olan monogenizmi savunmuştur. Darwin’in desteklediği monogenizm akımı, o dönemde antropologların yaygın kanısının tam zıttıydı. Dolayısıyla evrim karşıtı kaynaklarda bunun tam aksinin iddia ediliyor olması büyük bir çarpıtma ve her şeyden öte, bu önemli ve cesur bilim insanına yapılan büyük bir haksızlıktır. Darwin’e ırkçı demek düpedüz yalan söylemektir.

    * Poligenizm: Farklı insan ırklarının farklı kökenlere sahip olduklarını savunan görüş.

    * Monogenizm: Bütün insanların aynı türe ait oldukları ve ırkların da, bu türün çeşitli varyantları şeklinde ortak bir kökenden türemiş olduklarını savunan görüş; ki Darwin’in görüşü de bu yöndedir. 

    Darwin gerçekten de ırkçı ve Türk düşmanı olmuş olsaydı ne değişirdi? 

       Bu da apayrı bir konudur. Gördüğümüz gibi gerçekler böyle değil; ama yaratılışçıların iddiaları doğru olsaydı bile bu durum, evrim teorisini ve ona dair bilimsel kanıtların geçerliliğini zerre kadar etkilemezdi. Darwin’in veya kişilerin şahsi fikirlerinin, evrimle veya bilimsel gerçeklerle ilgisi yoktur. Bu açıkça, adam karalama (ad hominem) argümanı kullanılarak yapılan klasik bir mantık hatasıdır. 

       Kaldı ki, basit bir akılcı çıkarım bile evrim teorisine yüklenmiş olan bu yersiz iddiayı geçersiz kılmaya yeter. Evrim teorisi, insan ırklarını aşağı veya yukarı şeklinde ayırmadığı gibi; sadece insanların değil, bütün canlıların ortak atadan türediğini söyleyerek onları birbiriyle akraba yapan, doğaya ve canlılara olan bakış açımızı tamamen değiştiren ve hepsini ortak geçmişimizin birer parçası kılan kapsayıcı bir bakış açısı sunar. Ve yine aynı şekilde, bu böyle olmasaydı da, bilimsel gerçekler şahsi fikirlerden zerre kadar etkilenmeyeceği için, konuyla ilgisiz bir argüman olurdu. Hiçbir canlı diğerinden daha aşağılık veya üstün değildir, her canlı yaşadığı ortama en iyi şekilde uyum sağlamaya çalışır. Bunu başaramayanların nesli tükense bile, bunlara aşağılık canlılar demeyiz (en azından evrimi anlayan bir kişi bunu demez). Örneğin, dinozorlar kendi yaşadıkları yaklaşık 135 milyon yıl boyunca gayet başarılı bir hayvan grubuyken, şartların değişmesiyle dezavantajlı konuma düşmüşlerdir. 

      

       Öne sürülen iddiaları araştırmadan kabul eden kişiler, bu tür basit ve bilinçli çarpıtmalardan kaynaklanan evrim karşıtı propagandalara kolaylıkla kanmaya devam edecektir. Lütfen önce araştırın, sorgulayın; ve fikirlerinizi provakasyonlara değil, gerçeklere dayandırın. Darwin’in kitaplarını, mektuplarını, kişisel notlarını okuyan birisi zaten bu iddiaların ne kadar komik ve yersiz olduğunu anlayacaktır. 

     

          Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     Yararlanılan kaynaklar: 

    1. Darwin, Charles. 1913. Voyage Round the World of H.M.S. Beagle, 11th ed. London, John Murray.http://pages.britishlibrary.net/charles.darwin/texts/beagle_voyage/beagle21.html

    2. “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” kitabındaki ilgili bölümden alıntılar içermektedir; Bilim ve Gelecek Kitaplığı (s.244)

       2.1. Kitaptaki ilgili bölümde bulunan yazılar, Türk Biyologlar Derneği üyesi sayın Prof. Dr. Haluk Ertan’ın Cumhuriyet Bilim&Teknoloji ekinde çıkan yazısının derlemesi niteliğindedir; 9 Şubat 2007,1038/21

    3. TalkOrigins

     

  • Theo Van Gogh: Submission

        Yapımcısı ve yönetmeni Theo Van Gogh‘un öldürülmesine neden olan Submission (Teslimiyet) adlı bu kısa film, Müslüman kesimden büyük tepki almıştı. Senaryosunu Liberal Partili Milletvekili ve Somalili yazar Ayaan Hirsi Ali‘nin yazdığı 12 dakikalık film, Kuran’da kadının yerini anlatıyor. 

       Kocası tarafından işkence gören bir kadının portresi üzerine kurgulanan yapımda, kadına baskının İslam’da normal kabul edildiği, kadının kendisinin bile bu durumu normal bulduğu, zaten başka bir şansının da olmadığı anlatılıyor. Ayrıca vücudunda, erkeklerin kadınları dövmesine izin veren Kuran ayetlerinin bulunduğu, arapça yazıların dövme şeklinde teşhir edildiği bir grup kadın gösteriliyor. Şeffaf kara çarşaflı kadınlar da yapıtta yer alıyor. 

       “İslam kadına değer verir.” yalanının 12 dakikalık görsel kanıtıdır bu kısa film. Theo Van Gogh’un bu film yüzünden öldürülmüş olması, senaristi Ayaan Hirsi Ali ‘nin ise hakkında verilen ölüm fetvası nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalması da, İslam’ın ne kadar hoşgörülü bir din olduğunu bize bir kez daha göstermiştir. 

       Theo Van Gogh, Morokko asıllı Hollandalı radikal İslamcı Mohammed Bouyeri tarafından 2004 yılında öldürüldü. Daha sonra yapılan röportajlarda katil, zerre kadar pişman olmadığını belirterek “Allah rızası için yaptım, yine olsa yine yaparım” demişti. Barış dini olduğu iddia edilen bir dinin öğretileri, insanlara bunca gaddarlığı yaptırmamalı diye düşünüyorum. 

    Konuyla bağlantılı bazı Kuran ayetleri: 

    * Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da sana helâl kıldık. Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. -Ahzab suresi; 50 

    Savaş esiri olarak sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar da size haram kılındı. Bunlar üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. –Nisa suresi; 24 

    * Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar.Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. –Nisa suresi; 34

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • DNA’yı dijital bir sinyale dönüştürmek – Craig Venter ile röportaj

       Bu yazı, insan genomunu ilk dizileyenlerden biri olan ve sentetik genoma sahip ilk hücreyi yaratan Craig Venter (bu konuda bilgi almak için tıklayın) ile Wired muhabiri Roger Highfield’in yaptığı röportajın çevirisidir ve geçtiğimiz yıl gerçekleşen bir dizi sohbet ve e-postanın derlenmesinden oluşmuştur (yayım tarihi 07.11.13). Özellikle ilk yapay canlıyı yaratmasının ardından dini çevrelerce “Tanrı rolü yapmaya çalıştığı” gerekçesiyle eleştirilen Craig Venter, aynı zamanda Life at the Speed of Light: From the Double Helix to the Dawn of Digital Life kitabının da yazarıdır.

    Kitabınız Life at the Speed of Light’ta insanların yepyeni bir evrim sürecine girdiğinden bahsediyorsunuz. Bu nasıl oluyor?

    Sanayi çağı sona ererken, bir yandan da biyolojik tasarım çağının doğuşuna tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Dijitalleştirilmiş bilgi olan DNA bilgisayar veritabanlarında birikiyor. DNA’yı genetik mühendisliği ve günümüzde artık sentetik biyoloji sayesinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde işleyebiliyoruz; tıpkı bilgisayar yazılımları gibi. DNA’yı ayrıca ışık hızında veya ışık hızına yakın bir hızda elektromanyetik dalga olarak da gönderebiliyor ve “biyolojik ışınlayıcı”lar aracılığıyla proteinleri, virüsleri ve canlı hücreleri başka bir yerde yeniden yaratmak için kullanabiliyor; böylece yaşama bakış açımızı sonsuza dek değiştirmiş oluyoruz.

    Yani DNA’yı yaşamın yazılımı olarak görüyorsunuz, öyle mi?

    Yaşayan, kendi kendini eşleyen bir hücre oluşturmak için gereken tüm bilgi DNA’nın ikili sarmal yapısında bulunuyor. Yaşamın bu yazılımını (software) okuyup tercümesini yaptıkça hücrelerin nasıl çalıştığını tam olarak anlayabilecek, sonra da yeni hücresel yazılımlar yaratarak onları değiştirip geliştirebileceğiz. Bu yazılım, donanımı (hardware) meydana getiren proteinlerin, yani bir hücreyi çalıştıran robot ve kimyasal makinelerin nasıl üretileceğini tanımlar. Bu yazılım, hücrenin donanımı zamanla eskiyerek yıpranacağı için hayati önem taşır. Hücreler genetik-bilgi sistemlerinin yokluğunda dakikalar/günler içinde ölür; evrim geçiremezler, eşlenemezler ve hayatta kalamazlar. 

    Son yirmi yıl içinde yaşamın yazılımını okuma ve değiştirme konusunda yaptığınız deneyler arasından en önemli bulduklarınız hangileri?

    En önemli deneyimin sentetik hücre yaratmak olduğunu düşünüyorum. Ama eğer yaşamı anlamam konusunda beni en çok etkileyen tek bir çalışma, makale veya deneysel sonuç seçmem gerekseydi, ekibimin 2007 yılında yayımladığı Genome Transplantation in Bacteria: Changing One Species to Another [Bakterilerde Genom Transplantasyonu: Bir Türü Başka Bir Türe Dönüştürmek] isimli makaleyi seçerdim. Science dergisinde yayımlanan bu makalenin yolunu açan araştırma yalnızca yaşamın temelleri hakkındaki görüşlerimi şekillendirmekle kalmadı, aynı zamanda da ilk sentetik hücrenin yaratılması için gereken zemini hazırladı. Genom transplantasyonu bize sadece çarpıcı bir dönüşüm gerçekleştirmek, yani bir türü diğerine dönüştürmek için bir yol sunmakla kalmadı, DNA’nın yaşamın yazılımı olduğunu kanıtlamaya da yardımcı oldu.

    2010 yılında bir sentetik hücre (JCVI-syn1.0) yarattığınızı duyurduğunuz günden beri neler oldu?

    O zaman sentetik hücre olgusunun biyolojinin temellerini ve yaşamın nasıl işlediğini daha iyi anlamamızı sağlayacağını, aşı ve ilaç geliştirme konusunda yeni yöntem ve araçlar geliştirmemize yardımcı olacağını, biyolojik yakıtların ve biyokimyasalların gelişimini mümkün kılacağını ve temiz su, temiz besin kaynağı, tekstil ve biyoremediasyon [toprak ve sudaki çevre kirliliğine yol açan maddeleri yok etmek için doğal yollarla oluşan ya da yapay olarak oluşturulan mikroorganizmaların kullanılması] teknikleri bulmamızın önünü açacağını söylemiştim. Üzerinden geçen üç yıllık süreç, bu görüşlerimin doğruluğunu kanıtlamıştır.

    Kitabınız bu sentetik canlının yaratılması sırasında karşılaştığınız zorluk ve sıkıntılara ilişkin çarpıcı bir anlatım içeriyor. Bu süreçte canınızı en çok sıkan olay neydi?

    JCVI-syn1.0’ı laboratuvarda yaratmaya karar verdiğimizde, çok küçük bir genoma sahip olması nedeniyle M. genitalium’u seçmiştik. Sonradan bu kararımızdan dolayı pişman olduk: M. genitalium laboratuvar ortamında çok yavaş büyür. Bir E. coli bakterisi her 20 dakikada bir yavru hücrelere bölünürken, M. genitalium kendi kopyasını yapmak için 12 saate ihtiyaç duyar. Logaritmik büyüme bağlamında aralarındaki bu fark, deney sonucunu 24 saatte elde etmek ile haftalar sonra elde etmek arasındaki farka eşdeğerdir. Bu yüzden bir hiç uğruna çok emek harcıyormuşuz gibi hissediyorduk. Bunun üzerine hedef bakteriyi değiştirip M. mycoides yaptım. M. mycoides, M. genitalium’dan iki kat büyüktür ama çok daha hızlı büyür. Yaptığım bu değişiklik, işin sonunda büyük fark yarattı. 

     

    Sentetik hücre buluşunuzdan dolayı bazı meslektaşlarınız şaşkınlıktan havaya uçtu, bazıları da bunu teknik bir yetenek şovu şeklinde değerlendirdi. Fakat bazıları da bunun “sıfırdan yaşam yaratmak” anlamına gelmediğini söyleyerek sönük tepkiler verdi.

    “Sıfırdan yaşam yaratmak” derken neyi kastettiklerine yeterince kafa yormamışlardır. Örneğin “sıfırdan” kek yapmaya ne dersiniz? Pastaneden hazırını alıp evde dondurabilirsiniz; veya bir hazır kek karışımı alıp ona sadece yumurta, yağ ve su ekleyebilirsiniz; ya da kabartma tozu, şeker, yumurta, yağ, un, süt vb. malzemelerin hepsini tek tek ekleyip karıştırabilirsiniz. Ama “sıfırdan kek yapmak” dendiğinde kimsenin bundan sodyum, hidrojen, karbon ve oksijenin birleştirilmesi yoluyla sodyum bikarbonat (kabartma tozu) üretilmesi anlamını çıkaracağını sanmıyorum. Bu tabir, aynı kısıtlamaları “sıfırdan yaşam yaratma” kavramına yüklediğimizde gerekli olan tüm molekülleri, proteinleri, lipidleri, DNA’yı, hücre organellerini basit kimyasallardan; hattâ  karbon, hidrojen, azot, demir vb. temel elementlerden üretmek anlamına da gelebilir. 

    Kitabınızda da ele aldığınız üzere, burada sanal yaşam yaratmaya benzer bir çaba var. Bilişim ortamındaki bu modeller ne kadar karmaşık?

    Geçtiğimiz yıl sanal hücrelerin gerçek olayları anlamamıza nasıl yardımcı olabileceğini gördük. Bu çalışma 1996 yılında Masaru Tomita ve öğrencilerinin Keio Üniversitesi Bioinformatics Lab.’da -bizim 1995 yılında dizilediğimiz- Mycoplasma genitalium’un mikrobiyolojisini incelemeye başlamaları kadar eskiye dayanıyor; o yılın sonunda da E-Cell Projesi’ni kurmuşlardı. M. genitalium üzerinde yapılan en güncel çalışma Amerika’daki Stanford Üniversitesi sistem biyoloğu Markus W. Covert’tan geldi. O ve ekibi bizim genom verilerimizi kullanarak, bakterinin gerçeğine şaşırtıcı biçimde benzeyen sanal bir versiyonunu üretti.

    Sentetik organizmalara ilişkin etik konuları uzun süredir tartışıyorsunuz; şu anda bu etik tartışmalar ne durumda?

    Yeniliğin çift başlı doğası insanın kendi isteğiyle ateş yakmayı başardığı, yani insan yaratıcılığının başladığı günden beri mevcuttur. (Onu düşmanımın barınağını yakmak için mi, yoksa ısınmak için mi kullanacağım?) Birkaç ayda bir, teknolojinin nasıl da iki ucu keskin bir kılıç olduğunu ele alan toplantılar düzenleniyor. Sentetik biyolojinin güvenli ve etkin bir şekilde gelişmesini istiyorsak destekleyici teknolojilere, bilime, eğitime ve tedbirlere yatırım yapmamız çok önemli. Bu konuyla ilgili toplumsal tartışma fırsatları desteklenmeli ve kamu da bunlara iştirak etmelidir. Ancak bu çalışmanın sunduğu olağanüstü imkanları gözden kaçırmamak da önemli. Sentetik biyoloji, gezegenimizin ve üzerinde yaşayan popülasyonların karşı karşıya kaldığı önemli zorlukları aşmada yararlı olabilir. Sentetik biyoloji alanında yapılan araştırmalar yepyeni buluşlara çanak tutabilir; örneğin hastalık bölgelerinde kendi kendilerine toplanarak hasarı onaran programlanmış hücreler gibi.

    Sizi en çok hangisi endişelendiriyor: biyolojik terör mü, yoksa biyolojik hatalar mı?

    Sanırım gözden kaçan bir biyolojik hatadan daha çok korkuyorum. Sentetik biyoloji büyük ölçüde, biyoloji konusunda fazla deneyimi olmayan bilim insanlarının becerilerine dayanır; matematikçiler ve elektrik-elektronik mühendisleri gibi. Bilginin demokratikleşmesi ve “açık kaynaklı biyoloji”; temel laboratuvar araçlarının sıradan versiyonlarının (DNA kopyalama yöntemi olan PCR gibi) mevcudiyeti, yaşamın yazılımı üzerinde herkesin (devlete, üniversiteye veya özel sektöre ait laboratuvarlara erişimi bulunmayan, gerekli eğitime ve biyo-emniyet kurallarına aşina olmayanlar da dahil) çalışabilmesini kolaylaştırır.

    İhtiyatlı olmak adına sentetik biyolojiden vazgeçmeli miyiz?

    Benim en büyük korkum teknolojiyi istismar etmemiz değil, onu hiç kullanmamamız; gezegenin nüfusunun hızla arttığı ve çevreyi geri dönülmez bir biçimde değiştirmekte olduğumuz şu çağda müthiş bir fırsatı tepmemizi hiç istemem.

    Gidişatın olumlu olacağı konusunda çok emin görünüyorsunuz.

    Öyleyim; bunun en büyük sebebi de sentetik biyologların bir sonraki kuşağını görmüş olmam. Geleceğin bize ne getireceğini her yıl Cambridge – Massachusetts’de sonuçlanan bir dizi yarışmaya bakarak görebiliriz: Uluslararası Genetiği Değiştirilmiş Makineler (iGEM) yarışması. Bu yarışmada lise ve üniversite öğrencileri standart bir dizi DNA alt programını değiştirerek farklı tasarımlar yaratır. Bu, bana gelecek adına umut veriyor.

    DNA’yı, bir birime gönderilebilen ve orada yepyeni bir canlı yaratabilen dijital bir sinyale dönüştürmeye çalışıyorsunuz.

    Synthetic Genomics Inc.’te  [Uzun süredir Venter’la birlikte çalışan ve de Nobel Tıp ödülü almış olan Hamilton Smith ile Venter’ın ortaklaşa kurduğu şirket] dijital DNA kodunu, DNA dizisini laboratuvar ortamında yeniden sentezleyebilen bir programın içine yerleştirebiliyoruz. Bu da örtüşen DNA baz çiftleri (oligonükleotidler) tasarlamaya yarayan işlemi otomatize ediyor; filigranlar ekleyerek onları sentezleyiciye yüklüyor. Sentezleyicinin yaptığı oligonükleotidler, bizim Gibson-birleştirme robotu (ismini yetenekli meslektaşım Dan Gibson’dan alır) dediğimiz bir cihazla bir araya getirilip birleştiriliyor. 

    NASA, Mojave Çölü’nde bulunan deneme sahalarında deneylerimizi yapmamız için bize maddi destek sundu. Bağımsız bir şekilde mikropları topraktan izole etme, DNA’larını dizileme ve sonra da bu bilgiyi “dijital-yaşam-gönderme-birimi” dediğimiz bir cihazla buluta gönderme işleminin aşamalarını test etmek için JCVI mobil laboratuvarını kullanacağız. JCVI mobil laboratuvarı topraktan numune almaya, DNA izolasyonu ve DNA dizilemesi yapmaya yarayan donanımlara sahip. Aktarılan DNA bilgisinin uzaktan yüklenebileceği ve yeniden üretilebileceği yer olan alıcı birimin şu anda birçok ismi var: “dijital biyolojik dönüştürücü”, “biyolojik ışınlayıcı” ve “yaşam replikatörü (eşleyicisi)” bunlardan bazıları. 

    Böyle bir teknolojiyle şu anda neler yapabiliyorsunuz?

    En belirgin işlevi, bir bir grip salgını (pandemi) olması halinde aşıların dağıtımını sağlaması. 2009 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO), H1N1 influenzayı (domuz gribi) son 40 yıldır gerçekleşen ilk pandemi vakası olarak bildirdiğinde tarihte görülen en hızlı küresel aşı geliştirme girişimi gerçekleşti. Altı ay içinde yüz milyonlarca aşı üretildi; ama bu yeterince hızlı değildi. Geleneksel aşı imalat yöntemleri virüslerin döllenmiş tavuk yumurtaları içinde büyütülmesine dayanır ve bu da 35 gün sürer. Sonuç olarak birçoğu genç olan yaklaşık 250.000 insan H1N1’den öldü. Eğer virüs çok daha patojenik olsaydı, aşı üretimindeki bu gecikme toplumsal yapıda bozulmaya, karmaşaya ve çöküşe neden olurdu.

    İşlem nasıl hızlandırılabilir?

    Synthetic Genomics Inc. ve J. Craig Venter Enstitüsü şu anda U.S. Biomedical Advanced Research and Development Authority’nin katkılarıyla Novartis isimli ilaç firmasıyla birlikte çalışarak grip suşlarının üretimini hızlandırmayı amaçlıyor. “Ters aşılama” denilen bir yöntem kullanıyoruz; bu yöntem ilk kez, halen Novartis’te görev yapmakta olan Rino Rappuoli tarafından bir menenjit aşısının geliştirilmesinde kullanılmıştı. Biyobilişimsel yaklaşımlarla bir grip virüsünün genomunun tamamı taranabilir. Sonrasında, dış membran proteinleri gibi iyi aşı hedefleri olabilecek belirli genler özelliklerine göre seçilir. Ardından bu proteinler, bağışıklık yanıtı açısından test edilir. Biz ve Novartis bu yöntemle 5 günden de kısa bir zamanda aşı üretimi yapmayı başardık. 2011 yılında tamamlanan bir kavram kanıtlama uygulamasından beri bu işlemi birçok grip suşu ve alt türü üzerinde başarıyla uyguluyoruz. 

    Bir de süper-bakteri sorunu üzerinde duruyorsunuz.

     [Süper-bakteri: çok sayıda ilaca dirençli -MDR- bakteriler. Bkz: Bakterilerde gelişen antibiyotik direnci]

    Antibiyotik öncesi çağlara döneceğimize dair endişeler tekrar tekrar gündeme getirilmekte. Çözüme yönelik yaklaşımlardan birisi de faj terapisi; faj terapisinde belli bir bakteri suşuna özgü bakteriyofajlar mikropları öldürmekte kullanılır. Birkaç günde bir Dünya’da yaşayan bakterilerin yarısı fajlar tarafından öldürülür. Onlardan yardım alabilir miyiz? 

    Vücudumuzdaki “dost” bakterileri de öldürerek ikincil zararlar oluşturabilen geleneksel antibiyotiklerin aksine fajlar, moleküler “akıllı bombalar”dır; sadece bir veya birkaç suşu hedef alırlar. Ama bu, kullanımlarının kolay olduğu anlamına gelmiyor. Hücreler tıpkı antibiyotiklerde olduğu gibi, mutasyon geçirerek fajlara karşı direnç geliştirebilir. Ayrıca insan vücudu da fajları kan dolaşımından hızla temizler. Ama yeni DNA sentezleme ve birleştirme araçlarımız sayesinde günde 300 yeni faj tasarlayıp üretebiliriz.

    “Işınlama” konusunda sırada ne var? 

    Şu an için ancak protein moleküllerini, virüsleri, fajları ve tekil mikrobiyal hücreleri yaratabiliyoruz; ama bu alandaki çalışmalar çok daha karmaşık canlı sistemlerine doğru ilerleyecektir. Dijitalleştirilmiş bilgiyi, sonradan karmaşık çok hücreli canlılara veya işlevsel dokulara dönüşecek olan canlı hücrelere dönüştürebileceğimizden eminim.

    Bu teknoloji Mars keşiflerini neden değiştirecek?

    Dizilim bilgilerini 4,3 dakikadan kısa bir sürede, Mars’ta bulunan bir dijital-biyolojik dönüştürücüye gönderebilir ve kişisel ilaçları kolonidekilere ulaştırabiliriz. Veya DNA-dizileme cihazının Curiosty’e (NASA’nın Mars keşif aracı) yerleştirilmesi halinde olası bir Mars bakterisinin dijital kodunu Dünya’ya ulaştırabilir, burada da canlıyı laboratuvar ortamında yeniden üretebiliriz. Daha doğrusu, Marslılara Amazon’a zorunlu iniş yaptırmak yerine, onları bir P4 uzay giysisi laboratuvarında (bir maksimum-muhafaza ortamında) yeniden üretebiliriz. Mars ve Dünya arasında sürekli bir madde değiş tokuşu olduğunu biliyoruz, bu yüzden Mars’taki yaşamın Dünya’dakine benzer, yani DNA bazlı olduğunu düşünüyorum. Dünya’daki yaşamın özel ve benzersiz olduğunu ve Evren’de yalnız olduğumuzu düşünen birçok insan (çoğu dindar) var. Ben onlardan biri değilim. 

    Resimde canlandırılan ve Venter’ın sözünü ettiği koloni, Mars One projesine ait. Bu proje 2023 yılında Mars’ta dört kişiden oluşan bir insan kolonisi kurmayı hedefliyor. 

    Mars’ta yaşam olduğuna neden bu kadar eminsiniz?

    Dünya ve Mars arasında 100 kg düzeyinde madde değiş tokuşu olduğu düşünülüyor; bu da Dünya’daki mikropların çok eski tarihlerde Mars’a gitmiş, oradaki okyanuslarda çoğalmış ve Dünya’da da yaşayabilecek şekilde hayatta kalmış olma ihtimalini arttırıyor.

    Synthetic Genomics’teki ekiplerimizden biri 3 yıl boyunca Colorado’daki kömür yatağı metan rezervlerindeki canlılığı inceledi. 2,2 km derinlikteki suların, okyanuslardakine denk bir mikrop (mililitre başına 1 milyon) düzeyine sahip olduğunu keşfettik. Yapılan basit hesaplamalar gösteriyor ki, yeraltı da en az gezegenimizin görünen yüzeyi kadar biyoloji ve canlı kütlesi içeriyor. Aynı şey Mars için de geçerli olabilir.

    Hattâ belki diğer gezegenler için de olabilir, değil mi?

    İşe yararsa, Evren’i ve Güneş Sistemi dışındaki Dünya boyutlu veya Dünya’dan büyük gezegenleri araştırmak adına yeni yöntemler kazanmış oluruz. Günümüzün roket teknolojisiyle bu gök cisimlerine kısa sürede bir ardıştırıcı göndermemiz söz konusu değil; bir kırmızı dev olan Gliese 581’in yörüngesindeki gezegenler “sadece” 22 ışık yılı uzağımızda bulunuyor. Fakat bizim yöntemlerimizle ışınlanan bilginin Dünya’ya geri dönmesi yalnızca 22 yıl sürecektir ve eğer bu sistemde DNA temelli gelişmiş canlı türleri yaşıyorsa, belki de dizilim bilgilerini çoktan yayınlamışlardır.

    Dijital DNA bilgisi bize başka hangi kapıları açıyor?

    Işık hızında yaşam yaratmak yeni bir endüstriyel devrimin parçası. Üretim, 3B Yazıcı teknolojisi sayesinde merkezi fabrikalardan yaygın ve domestik alanlara doğru kayacaktır. 

    Son olarak, bu büyük uğraşlar sizi nereye götürüyor?

    Dizilenen genom benimki olduğu için, benim yazılımım elektromanyetik dalga şeklinde uzaya gönderildi; böylece genetik bilgilerim Dünya’dan çok uzaklara taşınmış oldu. Uzayın derinliklerinde genomumda yer alan talimatları anlayabilecek bir canlı türü olup olmadığına gelirsek … eh, o da bambaşka bir soru.

     

    Röportaj kaynağı: J. Craig Venter sequenced the human genome. Now he wants to convert DNA into a digital signalÇev.: felis agnosticus

     Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Kadınlar neden dindarlığa daha yatkındır?

        Bilimin son yüzyıllardaki muazzam gelişimiyle ortaya çıkan ve evrene bakış açımızın sınırlarını genişleten içinde bulunduğumuz Bilim Çağına rağmen insanlar hala dinlere ve genel anlamda doğaüstü inançlara yönelik aşılması zor bir bağlılık gösteriyor. Ancak istatistiksel olarak baktığımızda kadınlar bu tür dogmalara erkeklere nazaran çok daha yatkın. Üstelik en başta İslam dini olmak üzere birçok din, kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yaptığı halde. Üç büyük tek tanrılı dinde de kadın itaatkar ve teslimiyetçi olmalı, hiçbir şeye sesini çıkarmamalı, hatta mümkünse konuşmamalı, “erkeğine” koşulsuz hizmet etmelidir. Kadının “anne ve eş olmaktan” başka hiçbir fonksiyonu yoktur, ne topluma bir fayda ne de kendi ailesi dışındaki insanlara bir katkısı olsun istenir. Üstelik Türkiye gibi din baskısı altında yaşayan toplumlarda, kendilerini “modern” sayan insanlar bile çoğu zaman farkında olmadan kendilerine biçiline bu “görevle” yaşamlarını sürdürüyor. Dolayısıyla kadınlar için, inançları yüzünden en çok baskılanan ve hor görülen cinsiyet tanımlamasını yapabiliriz. Buna rağmen dinsel inanca sahip olma ibresi her zaman kadınların tarafına eğilmiş durumdadır. Gittikçe dindarlaşan ülkemizde son yıllarda basına yansıyan tecavüz, çocuk gelin, aile içi şiddet vb kadına yönelik şiddet eylemlerindeki artış da bu çelişkinin acı örneklerinden. Söz konusu çelişki, barındırdığı sosyal ve kültürel etkenleriyle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenmiş, incelenmeye de devam etmektedir. Ama konunun biyolojik boyutu da bir o kadar önemlidir ve evrimsel bakış açısıyla kavranmayı gerektirir. 

       Kuran’dan bir örnek:

    Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. (Nisa suresi; 34) 

       İncil’den bir örnek:

    Kadınlar, kutsalların bütün topluluklarında olduğu gibi, toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa’nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. (1 Korintliler; 14/34-35)

                             

       Aşağıda okuyacağınız yazı, R. Elisabeth Cornwell tarafından kaleme alınmış ve Richard Dawkins Vakfı internet sitesinde yayımlanmıştır. Cornwell bu yazısında, kadınların dinsel inançlara ve bunları devam ettirmeye neden daha yatkın olduğunun evrimsel nedenlerini kabaca, işin karmaşık genetiğine girmeden irdeliyor. Cornwell’in çizdiği çerçeve, Richard Dawkins’in Gen Bencildir isimli kitabında vurgulanan dişi-erkek arasındaki üreme süreçlerinin farklılığı üzerinde temelleniyor.

       Colorado Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Dr. Elisabeth Cornwell’in çalışmaları hormonlar, feromonlar ve cinsel seçilim üzerine yaptığı araştırmaları kapsar. Animal Behaviour dergisinde yayımlanan makalesi, insanlarda eş seçimine ilişkin çeşitli veriler içermektedir. Yakın zamanlı çalışmalarında ise teistler ile ateistler arasındaki çeşitli psikolojk özelliklerin karşılaştırmasını yapmıştır. Cornwell, din ile bireyin refahı ve pozitif kopyalama arasındaki ilişkiyi inceleyen daha eski çalışmalarda araştırmacıların non-teistleri hesaba katmamış olmasından yakınır. Cornwell söz konusu eksikliği gidererek konuya dair daha tutarlı bir veri tabanı oluşturmak amacıyla yaptığı çalışmada test gruplarını oluştururken ateist ve agnostik bireyleri de kullanmıştır. 

                                           

    Resim: Dr. Elisabeth Cornwell

    Evrimsel Bir Bakış Açısıyla: Kadınlar Neden Dinlere Daha Yatkındır 

    (17.02.2009)  

       Dinler kadınları hem övmüş hem de aşağılamıştır; doğurganlıklarını yüceltmiş, cinselliklerinden ise korkmuştur. Dinler tarih boyunca değişmiş, tükenmiş ve yayılmıştır; etki alanlarına kolayca giren kadınların durumu ise genellikle kötüye gitmiştir. Buna rağmen kadınlar dindar olmaya, dini ibadetlere iştirak etmeye ve dini inançlarını çocuklarına aşılamaya her zaman daha yatkın olmuştur. Kadınlar, dinsel dogmalara teslim olmaya ve kendilerine dinler tarafından yöneltilen aşağılamalara boyun eğmeye neden daha isteklidir? Bu ilginç bir sorudur ve kadınların batıda eşitlik yolunda attığı büyük adımlar düşünüldüğünde de özellikle şaşırtıcıdır. Fakat inanç ve dogmalar, kadınlar tarafından devam ettiriliyor olmasa nesiller boyunca hayatta kalamazdı.

       Aradığımız cevapların bulunması kolay olmadığı gibi, bu cevaplar tüm toplumları kapsayıcı nitelikte de olmayacaktır. Psikolojik özellikteki her kavramda olduğu gibi burada da bireysel farklılıkları, kültürü, aileyi, arkadaşları, medyayı ve siyaseti hesaba katmamız gerekir. Fakat en iyi evrimleşmiş psikolojik adaptasyonlarımızı inceleyerek, kadınların dinsel hiyerarşiler yoluyla gelen erkek egemenliğine kendi istekleriyle neden boyun eğdiğinin gizemini çözmeye başlayabiliriz. Böylesi engin ve karmaşık bir konuyu içerdiği tüm detaylarıyla ele almak mümkün değildir, ancak uzun süredir kabul gören varsayımlara meydan okuyan birtakım görüşleri sizlerle paylaşarak konu üzerinde düşünmenizi sağlamayı umuyorum.

                                 

    Cinsel Seçilim: Kadınlarla erkekler neden farklıdır?

       Belki fark etmemişsinizdir (veya siyasi düşüncelerinizle çelişiyordur) ama, kadınlarla erkekler birbirinden farklıdır. Fiziksel bağlamda kadınlar erkeklere göre daha küçük, daha zayıf, daha ince yapılıdır ve vücutlarındaki yağların dağılımı farklıdır. Fiziksel olarak ayrıca ikincil nitelikli, yani üreme için gerekli olmayan ama cinsiyetler arasında farklı olan birtakım cinsel özellikler de mevcuttur. Bunlardan bazıları barizdir; örneğin erkeklerin daha kaslı olması veya kadınlardaki meme gelişiminin fazla olması gibi. (Diğer memelilerde meme gelişimi bizdeki gibi aşırı olmamıştır ve emzirme işlemi de her zaman gerekli değildir.) Bazı özellikler ise daha az göze çarpar; örneğin kadınların ortalama bir erkeğe göre daha kalın dudaklara, büyük gözlere ve küçük çenelere sahip olması gibi. Bu özellikler en başta testesteron, östrojen ve projesteron olmak üzere çeşitli hormonlar tarafından düzenlenir.

       Fakat hormonlar yüzünden sadece bu görebildiğimiz fiziksel özellikler ortaya çıkmaz. Anne karnındaki gelişim ve çocukluk dönemimiz boyunca beyinlerimiz hormon içinde yüzer, benzer (kimine göre uğursuz) bir artış da ergenlik döneminde ortaya çıkar. Erişkinliğimizde bizi etkilemeye devam eden bu hormonların yaşlılıkta azalmaları da hayatımızı etkiler.

       Erkek ve kadın beyinlerinin farklı oluşunun sebebi hormonlardır. 19. yy’da ve onu takip eden 20. yy’da inanılanın aksine (kadınlar 1920’ye kadar oy bile kullanamıyordu!), iki cinsiyet arasında zeka konusunda bir farklılık olduğuna ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Fakat genel anlamda herhangi bir fark olmadığını iddia etmek sadece bir hüsnükuruntudur. Evrim ne kadın düşmanlığını umursar, ne de feminizmi; ahlaklı veya ahlaksız ya da adil veya adaletsiz gibi kavramları önemsemez:  bunların hiçbirini umursamadan, genleri sonraki nesillere taşıyacak sağkalım makineleri inşa eder.

       Ama bütün bunların, kadınların dini inançlarıyla ne ilgisi var? Oldukça ilgili aslında. Erkeklerle kadınlar arasındaki bazı davranışsal ve fizyolojik farklılıklara baktığımızda, atalarımızın sağkalımı açısından gerekli olan birtakım adaptasyonları görebiliriz. İnsanı insan yapan dev beyinlerimizdir ve beyinlerimizin gelişimi için de evrimin müdahalesi gerekmiştir. Yenidoğanın koca kafasının doğum kanalından geçebilmesi için kadın atalarımızda daha geniş bir pelvis gelişmiştir. Büyük beyinleri mümkün kılmak ve onlara yer açmak için meydana gelen bir diğer değişim de prematüre (erken) bebek doğumu olmuştur. Diğer primatlara kıyasla insan yavrularının doğduklarında o kadar çaresiz olmasının sebebi budur.

       Hominid beyinlerinin boyut ve karmaşıklık bakımından gelişmesi, çocukluk döneminin uzamasını, üremenin geç başlamasını ve ortalama yaşam süresinin artmasını da gerektirmiştir. Bebek ve çocukların savunmasızlığı, kadın atalarımızın eş seçimini de etkilemiş olmalıdır; uzun süre hayatta kalıp yanlarında olabilecek erkekler tercih edilir olmuştur. Ayrıca içinde yaşanan grubun desteği de çok daha önemli hale gelmiştir. Yakın akraba olan diğer kadınların hem duygusal hem de pratik destekleri önem kazanmıştır. Grubun erkekleri, dışarıdan gelen erkeklere karşı koruma ve protein kaynağı sağlamıştır. Sonuçta gruba bağımlı olan tek şey kadının sağkalımı değildir; daha önemlisi bebeğin sağkalımıdır. Başka bir deyişle, kadının genlerinin hayatta kalmasıdır.

       Bunu akılda tutarak, kadınların sosyal gruplarına uyum sağlamasının neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya başlayabiliriz. Dışlanmak kadının soyunun tükenmesi anlamına gelirdi, çünkü gruplarındaki diğer bireylerle uyum içinde yaşayamayan kadınların daha az soydaşı olurdu (veya hiç olmazdı.) Dolayısıyla grupla uyum içinde yaşama zorunluluğunu şekillendiren evrimsel baskılar, kadınlar üzerinde erkeklerde olduğundan daha etkili olmuştur. Bu durum, uyum açısından erkekler için de güçlü seçilim baskıları olmadığı anlamına gelmez; vardır. Ancak statükoyu bozma riskine giren ve bunu da başaran erkekler, kendi üreme başarıları açısından bir avantaj elde eder. Oysa aynı şeyi deneyen kadınlar için durum böyle değildir.

       Devam etmeden önce, kadın/erkek farkı konusunda çok bariz ama bir o kadar da önemli bir unsura değinmem gerekiyor: üreme başarılarının eşit olmaması. Bu, çok basit olarak, erkeklerin kadınlardan çok daha fazla yavru üretme yeteneğine sahip olması anlamına gelir. Ortalama bir erkeğin üreme başarısı, ortalama bir kadınınkine eşittir. Ama en başarılı erkek, en az başarılı erkekten, herhangi bir dişiye göre çok daha başarılıdır. Erkekler harem kurabilir (yani bazı erkekler hiç üreme şansı bulamayabilir.) Oysa kadınlar harem kuramaz, veya kurmalarının bir anlamı olmaz diyelim. Sperm ucuzdur, rahimler ise masraflıdır ve gebelik dönemi de zaman alıcıdır. Kadınların sahip olacağı çocuk sayısı sınırlıdır, oysa erkekler razı gelecek eşler bulmaları halinde binlerce çocuk yapabilirler. Bu bağlamda kadınlarda sınır 0-5 arasındayken, erkeklerinki 0-iki basamaklı sayılar (ve fazlası!) arasında olabilir. Bu basit gerçek, erkeklerin hatrı sayılır sayıda kadınla cinsel ilişki yaşamak için her türlü riski, hatta dışlanmayı ve ölümü bile göze almasını avantajlı hale getirir. Ama kadınlar her şeylerini riske atarak çok az kazanım elde edecektir; sonuçta cinsel partnerlerinin sayısını artırarak daha fazla yavru sahibi olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla kadınlar “işi sağlama almak” ve var olan düzene uyum sağlamak adına çok daha fazla evrimsel baskıya maruz kalmıştır. “Bırak riski erkekler alsın, eğer başarılı olursa cinsel partner olarak o başarılı olanı seç.”

                            
    Resim: Lipót Herman – Im Harem

    Din ve kültürel kurallar

        Burada amacım, din ile kültür arasındaki ilişkiyi ele almak değil. Ama yazılı tarihin başlangıcından itibaren şehir, eyalet ve imparatorlukların dini liderlerin yardımına başvurduğu ve dini liderlerin de devletin korumasına ihtiyaç duyduğu gerçeğini vurgulamak isterim. Bu durum, bugün var olan tüm dinler için istisnasız geçerlidir.

       Din, insan yapımı bir şeydir. Kısa tarihimiz boyunca ortaya çıkan tanrı ve tanrıçaların hepsi, insana dair en iyi ve (genellikle de) en kötü özellikleri bünyelerinde barındırmıştır. Aşık olmuşlardır; kıskançlık çok yaygındır; intikam, öfke ve hilekarlık baskındır; güç mücadelesi evrenseldir;  aşırı kibir, açgözlülük ve şehvet yüzünden herkesi acıya ve budalalığa boğabilirler. Pembe diziler bunun yanında hiç kalır! Ama beni esas endişelendiren, dinin o zamanki mevcut kültürü yansıtıyor olmasıdır. Günümüzün iyisiyle kötüsüyle en önde gelen dinleri de kadınların erkeklere boyun eğdiği ve genellikle de takas edilen, hor görülen ve kontrol altında tutulan birer mal olarak görüldüğü bir çağdan kalma kadim canavarlardır.

       O halde ilk sorumuza dönüyoruz: Günümüzde kadınlar neden hala kadına olan nefreti teşvik eden eski inanç sistemlerinin kurbanı olmaya devam ediyor? Kadınlar, erkeklere kıyasla dindar olmaya neden daha yatkın? Cevap basit: çünkü güvenlidir. Lütfen bunu kadınlara karşı bir önyargı olarak düşünmeyin, öyle değil. Evet, kadın ve erkek birbirinden farklıdır, ama risk almanın işi sağlama almaktan daha iyi bir seçenek olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Ne de olsa kadınların erkeklere kıyasla, olağanüstü aptalca şeyler yaparken ölme ihtimali çok daha azdır (Darwin Ödülleri’ne bir göz atın, neredeyse tamamının sahibi erkektir.) Ama statükoyu zorlama eğiliminin, toplumsal dışlanma ve hatta cezalandırılma korkusu nedeniyle kadınlarda daha ender görülmesi evrimsel açıdan gayet mantıklıdır.

      Bazı kadınların gerçekten de muazzam riskler aldığı ve büyük bedeller ödediği gerçeğinin farkındayım. Erkeklerin çoğunun belli bir amaç uğruna her şeylerini feda edeceğini de söylemiyorum. Ama burada genel eğilimleri ele alıyoruz ve erkekler genel anlamda daha fazla risk alır.

    Din ve Akrabalık

       Din bir akrabalık yanılsaması yaratır ve akrabalık da bir kadının üreme başarısı için elzemdir. Bugün bile ailelerinden destek alan bekar anneler (ve babalar), destek alamayan bekar ebeveynlerin karşılaştığı birçok güçlüğü aşabilir. Aile desteği bir yandan duygusal destek yoluyla stresi azaltırken, diğer yandan da pratik faydalar sağlar ve son 100 bin yıl boyunca bir çocuğu üreme yaşına gelene kadar yetiştirmek açısından da kritik bir öneme sahip olmuştur.

       Dinlerin sunduğu acil destek grubu bugün de varlığını sürdürmektedir. Kiliseler, sinagoglar, tapınaklar ve camiler kadınlara hayali akrabalar (sözde bir aile) sunar. Eşli veya eşsiz olarak bir çocuk yetiştirmek zor ve göz korkutucu bir görevdir. Kadınlar, özellikle de ilk kez anne olanlar, başka kadınların tavsiyelerine, teşviklerine ve desteğine ihtiyaç duyar. Şüphesiz dindar bir ailede yetişen kadınlar, başka kadınlarla kurulan bu yakın sosyal ilişkilere çok daha fazla bağımlı olacaktır. Bu karşılıklı bağımlılık, derin psikolojik ihtiyaçlardan beslenir ve onun dışında kalmak da çok temel bir korkuyu tetikler. 

     

                                    

        Kadınların dinden ve onun sağladığı güvenlikten kurtulabilmesi için, bu desteğin yerine konabilecek bir şey gereklidir. Bu durum, özellikle aile ve arkadaşlar tarafından dışlanma tehlikesi taşıyan küçük ve/veya kapalı topluluklarda daha da belirgindir. Üstelik dünyanın bazı yerlerinde dini inancın terk edilmesi, aile bireyleri tarafından infaz edilecek bir idam cezasına tabidir. Kadınlar, erkeklere kıyasla geleneksel olarak daha güçlü aile bağlarına sahip olmuştur: dolayısıyla bu bağların koparılması daha zor ve psikolojik açıdan daha acı verici olacaktır.

       Kadınlar ile ateizm arasındaki ilişkiye yönelik kayda değer bir çalışma yapılmamıştır; ama din ile ailenin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu daha geleneksel ve dindar çevrelerde yetişen kadınların, inançsızlıklarını dile getirmeleri halinde çok daha fazla dışlanacağı ve kabul görmekte sıkıntı yaşayacağı açıktır. Bazıları büyük kayıplar vermeden bu zorlukların üstesinden gelebilir. Ayaan Hirsi Ali’nin Infidel (Kafir) isimli kitabı, kişinin inancını ve ailesini terk etmesinin ne kadar cesaret ve güç gerektirdiğini ortaya koyar. Psikolog Jill Mytton dinsel beyin yıkamaya karşı sadece kendi mücadelesini anlatmakla kalmaz, dünyanın en kapalı ve gizemli tarikatlarından birisini terk etmeyi başaran başka insanların mücadelesini de belgeler.*

       * R. Dawkins’in “Root of All Evil?” isimli belgeselinde Mytton’ın konuyla ilgili açıklamalarını dinleyebilirsiniz. Cornwell’in bahsettiği ve Mytton’ın sözünü ettiği tarikat, oldukça kapalı bir yapıya sahip olup varlıklı ve köktenci Hristiyan cemaatlerinden biri olan Exclusive Brethren tarikatıdır. Tarikattan ayrılan veya atılan kişilerin şeytanla ortaklık içine girdiklerine inanıldığı ve bu nedenle de acımasız eylemlere maruz bırakıldığı, tarikat içerisindeki çocukların ciddi anlamda beyinlerinin yıkandığı ve tarikattan çıkınca gerçek hayata adapte olmakta çok zorlandığı bilinmektedir. Hatta bu tür insanlara yardımcı olmak için kurulan sivil toplum örgütleri ve sosyal yardım platformları mevcuttur.

       İnsanlar büyük bir güç, cesaret ve doğruluk kapasitesine sahiptir. Bazen en değerli saydığımız ve uzun süredir benimsediğimiz bazı fikir ve inançları sorgulamak için ihtiyacımız olan tek şey, ufak bir yardımdır. Sadece kendi inançlarımızı değil, aile ve dostlarımızın inançlarını sorgulamak da ürkütücüdür. Yanılgılar içinde olsak da, bu yanılgılara başkaları da inandığı sürece kendimizi güvende hissederiz. Kadınların, dinlerin köhne yanılgılarından kurtulabilmeleri için onlarla iletişim kurulmalı ve en içten korkularımız ortaya dökülmelidir. Kadınlar dinlerin tiranlığından kurtulabilir ama bu iş cesaret gerektirecektir. Kadınlara seçme ve seçilme, çalışma ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı kazandıran da aynı cesaret olmuştur.

    Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • İslam ve Demokrasi – Daniel Pipes

       Videoda izleyeceğiniz Daniel Pipes, özellikle İslam ve ortadoğu sorunları üzerine çalışan Harvard doktoralı Amerikalı tarihçi, yazar ve siyasi eleştirmendir. Burada da İslam’ın demokratikleşme olasılığını ve eğer olacaksa, bunun önündeki engelleri anlatmaktadır. Söylediği bazı şeyler ılımlı İslam’a çağrı gibi algılanabilecek ve belki sadece bu anlamda eleştirilebilecek olsa da, Türkiye’nin gidişatını ve İslam devletlerinin şeriat tabanlı yapısını bizden çok daha iyi gözlemlediği kesin. Bu demokratikleşme sürecini dünyadaki bütün dinler geçirmiş ve halen de geçirmektedir. Ama söz konusu din İslam olduğunda bu sürecin önünde çok ciddi engeller vardır. Pipes’ın sunumunda dile getirdiği görüşler de bu yönde (ne yazık ki bu videonun altyazılı versiyonu yok):

     

     

     

  • A Jihad For Love

       Parvez Sharma’nın yazıp yönettiği 81 dakikalık A Jihad for Love (Aşk için Cihad) belgeselinden İslam’ın eşcinsellere bakış açısını anlatan bir bölüm. Örgütlü dinlerin çoğu gibi eşcinselliği “psikolojik bir sorun, bir hastalık” olarak gören İslam, Kuran ayetlerinden de bildiğimiz üzere bu konuda oldukça katıdır.  

            Kuran’dan ilgili ayetler:

    • Hani Lut da kavmine şöyle demişti: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz?” (7/80)
    • Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. (7/81)
    • ‎Dedi ki: “Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım.” (26/168)
    • Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız? Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: “Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah’ın azabını getir” demek oldu. (29/29)
    • Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz. (7/81)
    • Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?” (11/78) 
  • Yasaklanan kelimelerden birisi de “beat” oldu

       22 Ağustos’ta gelecek olan internet sansürleriyle yasaklanan kelimelerden birisi de “beat” oldu. Belki bu yazıda kullandığım için benim siteyi de yasaklarlar, kim bilir…Ama, “Susmak ve korku, baskıyla düşüncelerini kabul ettirmek isteyenlerin karşı tarafta görmeyi en çok sevdikleri zaaflardır.” diyerek yazmaya başlıyorum. Siteyi takip edenler ve beni tanıyanlar bilir, pek fazla caps açık yazmam, ama bu sefer caps geliyor.   

       Biliyorsunuz Beat Kuşağı, 1950’lerde ortaya çıkan beat akımına dahil bir grup Amerikalı yazardır ve varoluşçuluğa cüretkar bir pencereden bakmışlardır. Detaylarına girmeyeceğim, çünkü yazmak istediğim konu başka.

       Bu yazarların en bilinenlerinden William S. Burroughs‘un Nova üçlemesinden Yumuşak Makine isimli kitabını Sel Yayıncılık bu sene yayınlamıştı, biz de sevinmiştik. Kitabın yazılmasından 50 yıl sonra dilimize çevirilmiş olması bile bizi sevindiriyordu artık. Ama daha sevincimiz tazecikken, Türk yargısı sopasını göstererek “halkın ar ve haya duygularını incittiği ve Türk Ceza Kanunu’nun 226. Maddesini ihlal ettiği” gerekçesiyle yayınevine dava açtı. 

    • Sel Yayıncılık, soruşturmayla ilgili şu açıklamayı yaptı: 

      “Sonunda bu da oldu; yüce Türk yargısı Beat Kuşağı’nın ahlakını da yargılamaya başladı. Ocak ayında Sel Yayıncılık tarafından Süha Sertabiboğlu çevirisiyle yayınlanmaya başlayan William S. Burroughs’un “Cut-up” üçlemesinin ilk kitabı olan Yumuşak Makine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldı, davayı açmak için ise bilirkişi raporu da yine o muazzam Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan alındı. 

      Kurul yine kitabın orasından burasından “Cut-up” tekniğiyle metinler kopardı ve bunlar Türk toplumunun ahlak yapısına uymaz diyerek cezalandırılmasını istedi.

      Savcılığa verdiğimiz ifadede alıntıladığımız bölümler raporun genel yapısı ve kurulun kafa yapısı hakkında yeterince fikir vermesi bakımından yeterince açıklayıcı olacaktır.” 

    • Beat Kuşağına dahil yazarların kitaplarını yayımlayan iki yayınevi Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık, bu yasağa karşı dev bir antoloji hazırladı. Bir anlamda Beat Kuşağı’nın sözlüğü olan kitabın tanıtımı için de yasağa karşı aşağıdaki duyuruyu yaptılar:

      ”9 Mayıs 2011 tarihinde bir grup kelimenin web dahilinde alan adı kullanımında yasaklanacağı bir duyuru ile deklare edildi. Bu harf öbeklerinden bazıları: Animal, Escort, Etek, Fire, Girl, Yasak, Hayvan, Frikik, Haydar, Gizli, Hatun, Hikaye, Baldız, Hot, İtiraf, Liseli, Nefes, Partner, Sarışın, Sıcak vb. idi.

       Bunların bir kısmının arama motorlarında porno klip içerikli site adresi aramalarında sıkça kullanılan kelimeler olduğu iddia edildi, bir kısmının ise nasıl bir mantıkla seçildiği ve sakıncalı bulunduğu ise anlaşılamadı. “Çocukları koruma” yalanına sarılarak yasaklanan sözcüklerden birisi de “beat” oldu. Beat sadece internette değil, somut bir alan olan yayın dünyasında da yasaklanmak isteniyor. 

       Bu kelimenin ilgili kurumların dikkatini çekmesi ise Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmış, Amerikalı yazar William S. Burroughs’un Nova (Cut-up) üçlemesinin ilk kitabı olan Yumuşak Makine ile oldu. Çocukları muzır neşriyatlardan korumakla kendisini yükümlü addeden oluşum, çocuklar için yazılmamış olan bir kitabı yine çocukları kullanarak [yani kurumun doğasının gereği olan özelliğin tam tersini uygulayarak] söz konusu kitap hakkında “Türk halkının ar ve haya duygularını incittiği” gerekçesiyle bir dava açtı; bu dava sürmekte, William S. Burroughs, yayıncısı ve çevirmeni ile birlikte duruşma gününü beklemekte.

       Amerikan edebiyatının içinde güçlü bir damar olan Beat edebiyatını ülke okuru ile tanıştıran ve üstlendiği bu misyona günümüzde de devam eden bir yayınevi olarak Altıkırkbeş de bu durum karşısında hayli “incindi” ve sanal-somut tüm zeminlerde Sel Yayıncılık’ın ve temsil ettikleri yazarın her anlamda yanında olduğunu duyurdu ve gösterdi.

       Beat kuşağını yargılamaya kalkmak, diline kilit vurmaya çalışmak, her ne kadar saldırı -şimdilik- bir yazarın üzerine odaklansa da o akımın tamamını aynı -var olmayan- suçla itham etmekle eş anlama gelmektedir. Bu yüzden ilgili kurumun söz konusu kitaba açtığı dava sadece William Burroughs’un Yumuşak Makine’sine değil tüm Beat edebiyatına ve temsilcisi yazar-şairlere açılmış demektir.

       Biz, Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık olarak bu dava sonrasında ülkemiz yayıncılığında unutulup gitmiş olan “dayanışma” kültürüyle hareket ederek ortaklaşa bir kitap yayımlamaya karar verdik. Bu öyle bir kitap olmalıydı ki belki de ülkemizde asla yayımlanmayacak ya da yayımlanamayacak olan ilgili kuşağın tüm şair ve yazarlarını bir araya getirmeliydi. Oldu da.

    Beat Kuşağı Antolojisi, bu muzır kuşağın yasaklanması gereken tüm yazar ve şairlerini bir araya toplayarak, ülkemiz çocuklarını muzır olan eserlerden korumak ve halkımızın ahlakının sınırlarını çizmek amacıyla kurulan Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na yardımcı olmak amacıyla hazırlandı ve yayımlandı!

    Umarız işlerini kolaylaştırmışızdır!”

    Altıkırkbeş ve Sel Yayıncılık

      

       Düşünce özgürlüğüne vurulan ve “Bu çağda olmaz artık canım” dediğimiz saldırının benzer bir örneğini de yineyakınlarda, Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabı ve çevirmeni için görmüştük. Ve elbette bunlara gelene kadar daha ne kitaplar yasaklandı, kimler yargılandı diyenleri duyar gibiyim. Doğru, kimler geldi kimler geçti..Trajedi izler gibi seyirci kaldığımız bu haberleri sağda solda okuyup geçiyoruz, içimizde de hep bir ferahlık var sanki? Birşey olmaz, bu da geçer, izin vermezler daha kötüsünün olmasına diye diye oturduğumuz yerden en fazla bir “kınama” gönderiyoruz, onu yapmış olmayı da matah bir şey sayıyoruz. Ama şöyle bir gerçek var ki, evet; ÜLKEMİZDE KİTAPLAR YASAKLANIYOR, ÇEVİRMENLER VE YAYINEVLERİ YARGI KARŞISINDA SAVUNMA YAPMAK ZORUNDA KALIYOR! Hem de eskiden olduğu gibi siyasi içerikli kitaplar değil bunlar, daha da alakasız, daha da farklı kulvarlardayız artık. Ama çocuklar okuyormuş efendim. OKUMASIN EFENDİM. ÇOCUĞUNUZA SAHİP ÇIKIN. NASIL BEN ÇOCUĞUM OLDUĞUNDA ONU KURAN KURSLARINDAN VE YOBAZ TARİKATLARDAN, SİZİN O BAYILDIĞINIZ TV KANALLARINDAN KORUYACAKSAM, SİZ DE KENDİNİZCE TEHLİKELİ GÖRDÜKLERİNİZDEN ÇOCUKLARINIZI KORUYUN BİR ZAHMET. Kitabın içeriği, savunduğu şey önemli değildir, bunu herkesin anlaması gerekli. SANSÜR  SANSÜRDÜR! Sırf sizin beğenmediğiniz bir konuya değindi veya sizin görüşlerinize aykırı birşey söyledi diye insanları susturmaya başladığınız noktada, demokrasi denilen şeyden söz edilemez. Kitaptan çocukları korumaksa söz konusu olan, o zaman açıp bütün kitapların içinden size göre yanlış olan şeyleri bulup çıkaralım, sonra da benim çocuklarımın okumasını istemediğim kısımları çıkaralım, bakalım geriye kitap kalıyor mu. Çocuklarınızın eğitiminden siz sorumlusunuz, alacağı kitaptan da, izleyeceği TV kanalından da, oturacağı internet cafeden de, gireceği internet sitesinden de. Kendi sorumluluklarından kaçan ebeveynlerin tembelliklerinin cezasını, bu ülkenin özgür düşünce ve demokrasi platformu ödememeli! ÇOCUKLARI BAHANE ETMEYİN, KARŞINIZDA ENAYİ YOK. BİZİM ÇOCUKLARIMIZ BIRAKIN KİTAPLA ZEHİRLENSİN, TV’DAKİ UYUŞTURUCU NİYETİNE YAYINLADIĞINIZ PROGRAMLARDAN DAHA ZARARSIZDIR KİTAP. 

    UYANIN ARTIK!!!  Kendisini entellektüel, aydın, çağdaş, demokrat sayan bu ülkenin okumuş, okumayı seven, okumanın değerini bilen insanları, son haklarınız-haklarımız da elden gitmeden uyanın. 

    Bu kitap alınacak, okunacak, evet.