Yazar: admin

  • Kan Akıtma Yoluyla İbadetin Din’deki Yeri : Kurban – İlhan Arsel

       Aşağıda okuyacağınız yazı İlhan Arsel’e aittir.* Bir kez daha “Kurban ibadeti” adı altında gerçekleşen çağ dışı hayvan katliamının ardından inanan-inanmayan herkesin okuması gereken bir yazı olduğunu düşünüyorum. Bu garip vahşet eyleminin tarihte ortaya çıkış şeklini ve İslamiyet’te nasıl benimsendiğini konu alan yazının, Kurban ve kan akıtma geleneğinin ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili ortalıkta dolaşan yalan yanlış bilgileri temizleyeceğine inanıyorum. Özetle yazıda söylenen şudur: Kurban kesimi, esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir;  bu gelenek, esas itibariyle tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere tanrı adına kan akıtmak, böylece tanrıyı hoşnut edip günahlardan kurtulmak amacına dayalıdır. Kuran’daki yeri de bu anlamdadır. 

     

    * İlhan Arsel, Kur’an’ın Eleştirisi 1 – Semavi Dinlerin “Kutsal” Bilinen Kitapları, Kaynak Yayınları, 1999, s. 170.  

     

    KAN AKITMA YOLUYLA İBADETİN KUR’AN’DAKİ YERİ

       Kurban adayarak, kan akıtarak Tanrı’yı hoşnut kılmak, ona yaklaşmak, eski çağlardan beri süregelen bir ibadet şeklidir ki, bugün artık çağdaş uygarlığa ters düşen bir gelenek olarak görülür. Böyle olduğu içindir ki, “aydın” din adamı rolünü üstlenmiş görünen bazı mollalarımız, her konuda olduğu gibi, kurban geleneği konusunda da İslam şeriatını “şirin” gösterme yolunu ararlar ve bu amaçla birtakım laf cambazlıklarına başvururlar. Kurban kesimine karşı değillerdir, ama kurbanın ibadet amacına yönelik olmadığını anlatmak için her türlü kurnazlığa hazırdırlar.

       Bu nedenle, koyunları boğazlayarak, yani kan akıtarak, kurban sunmanın, Allah’ı “kan” ve “et” ile ilişkili kılmak olduğunu, oysa böyle bir geleneğin Kur’an’a ters düştüğünü öne sürerler. Daha başka bir deyimle, bu tür bir ibadetin, uygar toplumlar tarafından artık “ilkel” bir gelenek olarak görüldüğünü anladıkları içindir ki, Kur’an’daki verilere göre kurban kesmenin “ibadet” değil, “sosyal bir yardım türü” olduğunu söylerler. Güya Kur’an, kurban kesimini kan akıtılsın diye değil, sadece yoksula yardım sağlansın diye öngörmüştür; güya kurban ameliyesinde “ibadet” olan konu sadece yoksula yardımdır. Ve işte bu noktadan hareketle bizim mollalarımız, “eğer yoksulun korunması, ona et vermek yerine başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih etmek gerekir” derler. 

       Oysa mollalarımızın bütün bu söyledikleri gerçek dışı olup, sırf Şeriatı “insani” kılıkta gösterme gayretkeşliğine dayalı şeylerdir. Çünkü, Kur’an, kurban kesimi ameliyesini, Tanrı’yı yüceltemeye yönelik bir ibadet olarak gören ayetlerle doludur. Ne Kur’an’da ne de Kur’an olmayarak konmuş kurallarda,kurban kesiminin sadece yoksulları doyurmak ve korumak amacıyla gerekli görüldüğüne dair bir şey yoktur; ya da yoksula para veya mal şeklindeki yardımın, Tanrı’ya kurban sunmaktan daha hayırlı bir iş sayılabileceğine dair hüküm yoktur. Kuşkusuz ki, yoksulu yedirmek ve içirmek, yoksula yardım etmek hayırlı bir iştir, ama Kur’an, bu tür bir yardım şeklini, ne kurban kesiminden daha hayırlı bir iş olarak görmüştür ne de kan akıtarak ibadeti önlemek için. Nitekim, din bilgini sayılan yorumculara göre “kurban kesmek, zekat ve sadakai fitr vermekten daha fazla bir fedakarlık ifade eden bir ibadettir.” 

       Bütün bunlar bir yana, Kuran’da, kurbandaki amacın her ne şekilde olursa olsun kan akıtmayı önlemek olduğuna dair bir işaret de yoktur. Çünkü, bir kere kurban, eski çağlardan beri “Tanrı ‘yı hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir ki, genellikle kan akıtılmasını koşul bilir ve Kuran bu geleneği bu amaçla benimsemiştir. O kadar ki, Muhammed’in söylemesine göre, “Bu cemaatin (Müslüman cemaatinin) mümeyyiz vasfı, kurbanın kendi öz kanı olmasıdır (kurban olarak, din şehitlerinin katımı sunması).” 

       Öte yandan Kuran’da, biraz ileride göreceğimiz gibi, kan akıtma şeklindeki kurban kesimi ameliyesinin, başlı başına “ibadet” niteliği taşığını belirleyen birçok ayet vardır. Fakat, bunları incelemeden önce, “kurban” anlayışının dayanağı olan kaynağın Kuran’daki yerini inceleyelim. 

    1) Kurban Geleneğinin Kuran’a Alınışında Rol Oynayan Dinsel Etkenler 

       Kurban geleneğinin Kuran’da alınışında rol oynayan dinsel olayların incelemesi bize şunu gösterecektir ki, Kuran’a göre kurban kesimindeki amaç, esas itibariyle yoksula yardım değil, Tanrı’ya bağlılığın, kan akıtımı yoluyla saptanmasıdır. Adem’in oğullarının acıklı hikayesi bunun böyle olduğunun ilk kanıtlarındandır. 

     

    A) Adem ‘in Oğullarının Hikayesi anlatılmıştır ki, Tanrı’nın, kurban kesiminden başka bir şekilde kendisine sunulan kurbandan pek hoşnut olmadığını, kurban ameliyesini yoksullara yardım şeklinde anlamadığını ortaya koyar. Gerçekten de ayette şöyle yazılıdır: 

       “Ey Muhammed! Onlara, Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat, ikisi birer kurban sunmuşlar. Birinin kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen (kurban sahibi), ‘Andolsun seni öldüreceğim!’ deyince, kardeşi, ‘Allah ancak sakınanların takdimesini kabul eder’ demişti.” (Maide Suresi, ayet 27). 

       Ayette açıklık yok, fakat anlatılmak istenen şey. Adem’in oğullarından birinin koyun keserek, diğerinin de toprak ürünlerinden (buğday) vererek Tanrı’ya kurban sundukları, Tanrı’nın koyun şeklindeki kurbanı kabul edip diğerini reddettiğidir. Kur’anı’daki bu hikayeyi Muhammed Tevrat’tan almıştır. Tevrat’ın “Tekvin” kitabında anlatılan şekliyle hikaye kısaca şöyledir: 

       Adem’in iki oğlu olmuştur ki, adları “Habil” ve “Kabil’dir. Bu iki kardeşten biri olan Habil, koyun sürüsü güden bir çobandır. Diğer kardeş Kabil ise çiftçidir. Beraberce yaşayıp giderlerken bir gün Habil, gütmekte olduğu sürünün ilk doğanlarından bir koyunu kesip Tanrı’ya kurban olarak sunar. Çifçilikle uğraşan Kabil ise, Tanrı’ya kurban olarak toprak ürünlerinden (buğday) sunar. Tanrı, Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder, fakat Kabil’inkini kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat, Tekvin, Bap 4, 19). 

       Aslı Tevrat’ta bulunan bu hikayenin, hadislerde ve Kur’an yorumlarında anlatılan şekli aşağı yukarı böyle. Dikkat edileceği gibi Tanrı’yı hoşnut kılan şey, toprak ürünü olan “buğday” şeklindeki kurban değil, kan akıtılarak sunulmuş olan “koyun” şeklindeki kurbandır. Belli ki, Tanrı kendi adına kan akıtılmasından hoşlanmıştır. Ve bu işi yoksullara yardım olsun düşüncesiyle değil, Habil’in “takdimesi”nden hoşlandığı için yapmıştır; Habil’in takdimesi ise. biraz önce gördüğümüz gibi, kanı akıtılan koyundur. Eğer Tanrı kan akıtılmasından hoşlanmamış olsa, kurbandan amacın yoksula yardım olduğunu düşünmüş olsa, bunu açıkça bildirirdi. Oysa böyle yapmamıştır. Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre değerlendirmek istemiştir! Bundan dolayıdır ki, din adına cihata çıkılmasını, kafirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasını (kendi adına kan akıtılmasını) “kutsal” bir şey olarak görmüştür. Yine bundan dolayıdır ki, bu savaşlarda ölenleri “şehit” olarak en büyük mükafatlara layık bilmiştir. 

    B) İbrahim (“Peygamber”) ile Oğlu İshak’ın Hikayesi  

       Kurban geleneğinin, “kan akıtma yoluyla ibadet” demek olduğunun kanıtı sadece Adem’in iki oğluyla ilgili yukarıdaki hikaye değildir. Tevrat’tan aktarma olarak Kur’an’da, yer alan bir başka hikaye vardır ki, İbrahim “Peygamber”in, ibadet yoluyla Tanrı’ya bağlılığını ispat amacıyla kendi öz oğlu İshak’ı kurban etmek istemesiyle ilgilidir. Güya Tanrı, İbrahim’in imanını denemek için ondan büyük bir fedakarlığı göze alıp oğlunu kurban etmesini istemiş ve onun bunu yapmaya hazır olduğunu görünce iman sahibi olduğunu anlamış, bunun üzerine ona bir koyun gönderip, İshak yerine koyunu kesmesini emretmiştir. İbrahim de öyle yapmıştır; yani kendi oğlunu boğazlayacak yerde, koyunu boğazlayarak Tanrı’ya karşı ibadetini tamamlamıştır. Koyunu boğazlaması ve kan akıtması, Tanrı’ya ibadet için kendi öz oğlunu feda etmeye hazır olduğunun sembolik bir ifadesidir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu olayda “sosyal bir yardım” amacı diye bir şey yoktur.  

       Sırf Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla kanıtlanması vardır. Tevrat’taki bu hikayeyi Muhammed, ufak bir iki değişiklikle Kur’an’a yerleştirmiştir; yaptığı değişiklik, özellikle, hikayede geçen İshak adı yerine İsmail adını koymak olmuştur. Bilindiği gibi İsmail, İbrahim’in diğer bir oğludur. Cariyesi Hacer’den olmuştur. İshak ise İbrahim’in, kendi eşi olan SaRadan doğma oğludur. Muhammed, kendi kavmi olan Arapları, İbrahim’in ve İsmail’in soyundan bildiği içindir ki, böyle bir değişiklik yapmayı uygun bulmuştur. Fakat, hemen ekleyelim ki, Kur’an’a koyduğu ayetlerin içeriğini anlayabilmek için, İbrahim ile oğlunun Tevrat’ta anlatılan hikayesine göz atmak gerekir.

       Tevrat’ın “Tekvin” kitabında yer alan hikayenin özeti şöyledir: Tanrı, İbrahim’i denemek ister ve ona şöyle der: “Ey İbrahim! Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri tilerinde onu yakılan kurban olarak takdim et” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 13).

       Bu emir üzerine İbrahim, uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı alır, eşeğine palan vurup Allah’ın söylemiş olduğu yere gitmek üzere yola koyulur. Üç günlük bir gidişten sonra İbrahim, gözlerini kaldırıp, Tanrı’nın belli ettiği yeri uzaktan görür. Uşaklarına, “Siz burada eşekle beraber kalın, ben çocukla beraber oraya gideceğim; secde edip yanınıza döneriz” der. Ve sonra bir miktar odunu İshak’ın sırtına yükler. Eline bir bıçak alarak o belli edilen yere doğru yol alır. Yolda İshak babasına sorar: “Ey baba! İşte ateş ve odun, fakat yakılan kurban için kuzu nerede?” İbrahim, “Oğlum, yakılan kurban için kuzuyu Allah kendisi tedarik eder” der. Nihayet, Tanrı’nın belli etmiş olduğu yere varırlar, orada İbrahim bir mezbah yapıp odunları dizer ve İshak’ı bağlayarak odunların üzerine yatırır. Sonra eline bıçağı alır ve tam oğlunun boynunu kesmek üzereyken Tanrı’nın meleği göklerden seslenir: “Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma; çünkü, şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 412). Bu seslenme üzerine İbrahim gözlerini kaldırıp baktığında görür ki, çalılıklar içinde bir koyun (koç) boynuzlarından tutulmuş durmaktadır. Hemen gidip oradan koyunu alır ve oğlunun yerine koyunu “yakılan kurban” olarak takdim eder (Tevrat, Tekvin, Bap 22: 13). Az geçmeden Tanrı’nın meleği ikinci kez göklerden İbrahim’e seslenir ve şöyle der:  

       “Mademki her şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni ziyadesiyle mübarek kılacağım ve senin zürriyetini… deniz kenarındaki kum gibi çoğaltacağım, senin zürriyetin düşmanlarının kapısında hakim olacaktır… çünkü sözümü dinledin” (Tevrat, Tekvin, Bap 22) 

       Şimdi bu hikayenin Kuran’da yer alan şeklini görelim: Tevrat’ta anlatılan hikayeyi Muhammed, Saffat Suresi’ne şu şekilde sokmuştur: 

       İbrahim, kendi kavmini putlara tapmaktan alıkoyamayınca, “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum. O beni doğru yola eriştirir” der (Saffat Suresi, ayet 99). Sonra Tanrı’ya yalvarıda bulunarak kendisine “irilerden” bir çocuk vermesini ister (Saffat Suresi, ayet 100) ve Tanrı da ona “yumuşak huylu bir oğlan” verir (Saffat Suresi, ayet 101). Fakat, İbrahim, Tanrı’ya olan bağlılığını kanıtlamak için, oğlunu (İsmail’i) ona kurban etmek ister. Ve bir gün çocuğunu alıp yola çıkar. Yolda giderlerken oğluna şöyle der: “Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykudayken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?” Yani anlatmak ister ki. Tanrı kendisini denemek istemiş ve oğlunu kurban etmesini emretmiştir. Bu beklenmedik soruya oğlu (İsmail) şöyle cevap verir: “Ey babacığım! Ne ile emrolundunsa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” (Saffat Suresi, ayet 102). Bunun üzerine İbrahim, boğazlamak için oğlunu alnı üzerine yatırır. Fakat, tam bu sırada Tanrı seslenerek, İbrahim’i denemek için böyle yapmasını emrettiğini, iyi davrananları ödüllendirdiğini bildirir ve fidye olarak kendisine büyük bir kurbanlık verir. Kur’an’da şöyle yazılıdır: 

       “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca, biz, ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız’ diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir denemeydi. Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” (Saffat Suresi, ayet 103,197). 

       Görüldüğü gibi bu ayetlere göre Tanrı, İbrahim’in teslimiyetini denemek istiyor ve bu amaçla ona oğlunu kurban etmesini emrediyor. İbrahim’in bunu yapmaya hazır olduğunu görünce, onun tam bir “iman” sahibi olduğunu anlıyor ve oğlunun yerine kesilmek için ona “fidye” olarak bir koyun gönderiyor. İbrahim de kendi öz çocuğunu boğazlayacak yerde koyunun boğazını kesiyor! Dikkat edileceği gibi burada söz konusu olan kurban kesiminin, yoksullara yardım gibi sosyal bir amaçla ilgisi yok. 

       Tanrı “fidye” olarak İbrahim’e koyun verirken, kesilecek olan bu koyunun etiyle yoksulları doyursun diye vermiş değildir. Sadece oğlunu kesecek yerde, bir hayvanı kessin diye vermiştir. Eğer kan akıtılmasını istemiyor ve bundan hoşlanmıyor idiyse, neden İbrahim’e, kesip kan akıtması için koyun verir. “Fidye” denen şeyin başka şekli yok mudur? Evet, neden dolayı Tanrı İbrahim’e, kurban olarak ille de bir canlı bir hayvan, bir koyun vermiştir? Esasen İbrahim, kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ortaya koyarak zaten Tanrı’ya olan teslimiyetini (iman sahibi olduğunu) kanıtlamış değil miydi? Ve Tanrı bundan dolayı, “Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın” diyerek onun sınavdan başarıyla çıkmış olduğunu bildirmiş değil miydi? Bu durumda “fidye”nin anlamı ne? Yani neden dolayı Tanrı İbrahim’e, “fidye” olarak koyun verir ve ille de kan akıtılmasını ister? “Fidye” denen şey “kurtulmalı” demek değil midir? Örneğin, ibadet sırasında islenen suçtan, günahtan kurtulmak için verilen şey değil midir?

       İbrahim’in işlediği bir günah yoktur ki, fidye yoluyla kurtulsun! Aksine, kavmini ve hatta babasını putperesttirler diye terk etmiş, iman sahibi olduğunu bildirmiş, üstelik kendi oğlunu kesmeye hazır olduğunu ispat etmekle Tanrı’ya teslimiyetini ortaya koymuştur. Ve nitekim bundan dolayıdır ki, Tanrı ona, biraz önce belirttiğimiz gibi, “…Ey İbrahim! Rüyayı gerçek yaptın, işte biz iyi davrananları böylece mükafatlandırız” diye seslenmiştir. Şu durumda İbrahim’in günahkar bir durumu yoktur; olmadığına göre neden dolayı Tanrı ona, günahtan kurtulmak üzere “fidye” olarak koyun vermiştir?

       Kuran yorumcularına göre, güya İbrahim, eğer bir oğlu olacak olursa onu Allah yolunda Tanrı’ya kurban edeceğine dair kendi kendine söz vermiş (yani oğlunu Tanrı’ya adamış), fakat sonra bu sözünü unutmuştur. Ve işte “rüya” bunu ona hatırlatmıştır. Her ne kadar çocuğunu boğazlamaya kalkışmakla Tanrı’ya olan teslimiyetini kanıtlamışsa da, kendi kendine verdiği sözü yerine getirmemiş durumdadır. Yani bir bakıma günah işlemiş durumdadır. Ve işte Tanrı ona, bu günahtan kurtulmak üzere fidye olarak koyun vermiş, o da koyunu boğazlamıştır. Bundan dolayıdır ki imamı azam’ın, “Çocuğunu kurban etmeyi nezredene (adayana) bir koyun kesmek vacip olur” dediği söylenir.

       Bütün bu yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor ki, Kuran’a  göre Tanrı, kullarını denemek için “kan akıtma” ölçeğine başvurma yolunu seçmiştir. Kan akıtılmasından hoşlanamasa, İbrahim’e koyun yerine cansız bir şeyi “fidye” olarak sunmasını emrederdi. Hatta biraz önce dediğimiz gibi, aslında böyle bir şey istemesine de gerek yoktu. Çünkü, İbrahim’i denemiş ve onun mutlak şekilde boyun eğen bir kul olduğunu öğrenmişti. O halde artık ondan, başkaca bir şey beklemesi gerekmezdi. Öte yandan İbrahim’e kesilmek üzere koyun verirken, bunu, yoksullara yardım olsun diye vermiş değildir.Sırf “fidye” olarak vermiştir. “Fidye” deyimi ise, “kurtulma karşılığında verilen bir şey” anlamına gelir. Oysa ortada, İbrahim’in kurtulmak ihtiyacında olduğu bir günah yoktur. Bütün bunlar bir yana, Tanrı’nın İbrahim’i denemek için bu yollara başvurması da pek anlaşılır gibi değil! Çünkü, eğer Tanrı, her gizli şeyi bilen bir “yaratan” ise, kullarının yaptıklarından ve yapacaklarından haberli ise, o halde İbrahim’i denemek niye? Nasıl olsa onun ne şekilde hareket edeceğini zaten biliyor değil miydi?

       Öte yandan eğer Tanrı kan akıtma amacına dayalı kurbandan hoşlanmasa ve kurban denen şeyi sadece yoksulun korunması amacına bağlamış olsaydı bunu açıkça belli etmez miydi? Şu durumda bizim mollalarımızın kalkıp da, “Yoksulun korunması başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih edin” demelerinde anlam olur mu? Bunu söylemekle Kur’an’ ters düşmüş olmuyorlar mı? Ve Tanrı’yı, hani sanki amacını açıklayamamış da, onların bu şekildeki açıklamalarına muhtaçmış gibi bir duruma düşürmüş olmuyorlar mı?

       Bu vesileyle ekleyelim ki, aradan 1400 geçmesine ve bu 1400 yıl boyunca insanlık anlayışında nice gelişmeler görülmesine rağmen, İslam ülkelerinde hala, İbrahim’in yukarıdaki davranışına özlem duyup, oğullarının boğazını kesmek isteyenler vardır. Bunun utanç verici bir örneğine, bundan 30 ,40 yıl kadar önce Türkiye’de rastlanmıştır. Askerden kaçmak isteyen bir kişi, eğer bu mükellefiyetten şu ya da bu şekilde kurtulacak olursa, Mızrap adındaki oğlunu kurban etmeye karar vermiş, gerçekten de askerlikten kurtulur kurtulmaz oğlunun boğazını ekmek bıçağıyla kesmiştir. Olay ortaya çıktığında savcılık işe el atmış ve dava sonucunda bu kişi layık olduğu cezaya mahkûm olmuştur. Ne esef vericidir ki, o zamanın yargıtayı, söz konusu cinayetin “dinsel inançlar” etkisiyle işlenmiş olduğunu, dolayısıyla bu inançların “cezayı hafifletici sebep” (“esbabı muhaffefe”) olması gerektiğini bildirerek mahkeme kararını bozmuştur. Olay adalet tarihimizde “Mızrap Çocuk” olayı olarak yer almıştır. 

    2) Tanrı’ya İbadet Türü Olarak Kurbanla İlgili Ayetlerden Diğer Bazı Örnekler 

       Yukarıda gördüklerimizden başka, Kur’an’da, kurban kesiminin “ibadet” türü olduğunu kanıtlayan hükümler vardır ki, hepsinde amaç Tanrı’ya teslimiyetin, Tanrı’ya bağlılığın ifadesi olarak yer alır. Hani sanki Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlayabilmek için hayvan boğazlatarak kan akıttırma yollarını seçmişe benzer. Bazı örnekler şöyle: 

    1- Hac Suresi’ndeki hükümlere göre Kurban kesimi ameliyesi, Tanrı’yı yüceltmek için ibadet anlamını taşıyor; bu nedenle kurban keserken Tanrı’nın adının anılması gerekiyor (Hac Suresi, Ayet 36) 

       Hac Suresi’nin 35, 36. ve 37. ayetlerinden anlamaktayız ki, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’yı yüceltmek ve ona şükürler etmektir; bu bakımdan kurban ameliyesi Tanrı’ya ibadettir. Her ne kadar Kur’an, kesilen hayvanların yiyecek işini görmesini, isteyen ve istemeyene verilmesini emretmekle beraber, hayvan ve kurban kesimindeki asıl amacın, yoksulu doyurmak değil, Tanrı’yı yüceltmek olduğunu bildirmekte. Çünkü, güya Tanrı, insanlara doğru yolu göstermiştir ve işte bu iyiliğinin karşılığı olarak insanlardan kendisine şükretmelerini, kendisini yüceltmelerini beklemektedir.Bunu yapabilmeleri için de, hayvanları (develeri, sığırları) insanların buyruğuna vermiştir ki, bu hayvanları kessinler de ibadetlerini yerine getirebilsinler! 

       Ve kullarından kurban kesmelerini isterken, Tanrı, bu hayvanların ne etlerinin ne de kanlarının kendisine ulaşmayacağını söyler; daha başka bir deyimle kurban kesiminin kendisi için maddi bir çıkar sağlamadığını, sadece kendisini yüceltici bir ibadet olduğunu anlatmak ister. Yani kurban kesiminde Tanrı’nın güttüğü amaç kendisinin ibadet yoluyla yüceltilmesini, kendisine şükredilmesini sağlamaktır. Bunun böyle olduğunun iyice anlaşılması için, kurban keserken, hayvanın ön ayaklarının bağlanması ve Tanrı’nın adının anılması gerekir (Hac Suresi, ayet 35,36). Daha başka bir deyimle kurban kesimi ameliyesi Tanrı’ya yapılan ibadetin ta kendisidir. Bu konu, Hac Suresi’nde şöyle belirtiliyor:

       “İşte kurbanlık gövdeli hayvanları, deve ve sığırları, Allah’ın size olan nişaneleri kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yiyin, isteyene de istemeyene de verin. Şükredersiniz diye onları böylece .sizin buyruğunuza verdik. Bu hayvanların ne etleri ne de kanlan Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin ona yaptığınız ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir…” (Hac Suresi, ayet 36,37) 

       Görülüyor ki kurban kesimindeki amaç, yoksulu doyurmak değil; asıl amaç Tanrı’yı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek. Daha başka bir deyimle, Tanrı, sırf kendisini yüceltilsinler, kendisine şükretsinler diye kullarına kurbanlık hayvanları, develeri, sığırları vermiştir. Ve verirken de istemiştir ki, bu hayvanlar, ayaklan bağlı olarak ve “Tanrı” adı anılarak boğazlansın, kanlan akıtılsın; yani kurban kesimi işi, Tanrı’ya ibadetin bir ifadesi olsun. 

    2- Tanrı, vermiş olduğu nimet karşılığı olarak, kendisi için namaz kılınmasını ve kurban kesilmesini emrediyor (Kevser Suresi, Ayet 12)

       Biraz önce gördük ki, Kur’an’da Hac Suresi’nde, kurban kesimi ameliyesi, Tanrıyı yüceltmek, Tanrı’ya şükretmek amacına yönelik bir ibadet olarak belirtilmiştir. Aynı şey Kevser Suresi’nde de tekrarlanmakta. Fakat orada Tanrı’nın Muhammed’e hitabı olarak şöyle yer almaktadır: 

    “(Ey Muhammed.’) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk (namaz kıl)et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet 1) 

    3- Görüldüğü gibi, ayete göre Tanrı, Muhammed’e hitap etmektedir; ona “Kevser”i verdiğini bildirmekte ve verdiği bu nimet karşılığında Muhammed’den, kendisine namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemektedir.

       Burada geçen “Kevser” sözcüğü, esas itibariyle “çokluk” anlamındadır ve yorumcular bunu “çok büyük nimet” olarak ya da “cennetteki bir havuz” ya da “cerınetin bütün ırmaklarının kaynağı olan bir nehir” şeklinde tanımlarlar. Şimdi sorulacaktır: Neden acaba Tanrı, Muhammed’e böylesine büyük bir nimet (“Kevser”) vermiştir, verdiği bu nimet karşılığında ondan namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemektedir? Sorunun İslam kaynaklarına göre karşılığı şöyledir: Muhammed’in, Mekke’deyken ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (bazı rivayete göre dört) oğlu olmuş, fakat oğlan çocukların hepsi de küçücük yaşlarda ölmüşlerdir.

       Her ne kadar Muhammed Tanrı’ya, oğlan çocuk vermesi için yalvar yakar olmuşsa da, bir türlü oğlan çocuk edinememiştir. Medine’ye geçtikten sonra Marya adındaki cariyesinden bir oğlu olmuş ve ona İbrahim adını koymuş, fakat az geçmeden İbrahim de hastalanarak ölmüştür. Kendi neslini sürdürecek bir oğlan edinemediği için olağanüstü üzülürken, bir de çevresindeki kişilerin kendisi hakkında “ebter” (nesli kesik) diye konuştuklarını görünce yukarıdaki ayetleri Kur’an’a koymuştur. Yani anlatmak istemiştir ki, Tanrı, oğlan çocuk yerine kendisine, büyük bir nimet olmak üzere “Kevser” vaat etmiştir. Bunun karşılığında da, kendisinden namaz kılmasını ve kurban kesmesini istemiştir. Çünkü, “namaz”, kalp, dil ve bedenle yapılan şükrün kendisi olarak önemli bir ibadet türüdür. Her ne kadar namaz, “ibadetin başı” ya da “bütün ibadetlerin ruhu” ve. “dinin temeli” sayılırsa da, sadece namaz yollu ibadet yeterli değildir.

       Tanrı’yı hoşnut etmek için namaz kılmaktan başka kurban keserek de ibadet edilmelidir; kurban kesmek, biraz önce değindiğimiz gibi yorumculara göre, zekat ve sadaka vermekten daha fazla fedakarlık ifade eden bir ibadettir. Bu “fedakarlık” sadece mali bakımdan değil, sembolik anlamda kan akıtma bakımından da söz konusudur. Şu nedenle ki, vaktiyle İbrahim “Peygamber”, Tanrı’ya bağlılığını kanıtlamak için en büyük bir fedakarlık olarak kendi öz oğlunun boğazlayıp, kanını akıtmaya hazır olduğunu Tanrı’ya anlatmıştı. Onun böylesine büyük bir fedakarlıkta bulunacağını anladığı içindir ki, Tanrı ona koyun göndermiş ve oğlu yerine koyun keserek bu işi görmesini bildirmişti. Bundan dolayıdır ki, kurban kesimi, büyük bir fedakarlığın ifadesi olmak üzere, en büyük bir ibadet türü sayılır.

       Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’a göre Tanrı, kendisine “tefekkür” anlamına gelen ve sırf yüceltilsin diye kendisi için kurban kesilmesini emrediyor. Daha başka bir deyimle, yoksullara yardım amacıyla değil, asıl kendisine ibadet edilerek mirınettarlık gösterilsin diye kurban kestiriyor.

     

    4- Tanrı, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanılmamasını emretmiş (Ali İmran Suresi, Ayet 183)

       “Kurban” öğesinin “peygamberliğin” bir işareti olduğuna ve “ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe” hiçbir peygambere inanmamak gerektiğine dair Kur’an’da, şöyle bir ayet vardır: 

       “… ‘Doğrusu, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi’ diyenlere, sen. Ey Muhammed de ki, ‘Benden önceki peygamberler size belgeler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?’…” (Ali İmran Suresi, ayet 18.)

       Bu ayeti Muhammed, Medine’deki Yahudilerin kendisini “peygamber” olarak kabul etmemek amacıyla, “Doğrusu ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahit verdi…” şeklindeki iddialarını çürütmek için koymuştur. İslam kaynaklarına göre hikaye şöyle: Medine’deki Yahudilerin önemli kişilerinden bazıları ki aralarında Ka’b İbni Eşref, Malik İbn Sayf, Vehb İbn Yahuza, Zeyd İbn Manuh, Finhas İbn Azura, Huyey İbn Ahtab gibi kişiler bulunmaktaydıgelip Muhammed’e şöyle derler: 

       “Sen, (Tanrı’nın) seni bize bir Resul olarak gönderdiğini ve sana bir kitap (indirdiğini) iddia ediyorsun. Halbuki Allah bize, Allah tarafından gönderildiğini iddia eden bir Resul bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmemekliğimize dair ahit vermiş, yani böyle (emreylemişti). Dolayısıyla, sen böyle bir mucizeyi gösterirsen seni tasdik ederiz.”

       Yani anlatmak isterler ki, gökyüzünden inen bir ateşin yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe, Muhammed’i “peygamber” olarak kabul etmeyeceklerdir. Onların bu sözleri üzerine Muhammed, istenilen mucizeyi gösteremeyeceğini bildiği için, Tanrı’nın yukarıdaki ayeti indirdiğini ve bununla şunu anlatmak istediğini söyler: 

       “Muhammed’ den önce size, o söylediğiniz kurban ve nar mucizesiyle peygamberler geldi. Bunlar arasında Zekeriyya, Yahya ve diğer İsrail peygamberleri vardı. Fakat, siz onları öldürdünüz. Eğer siz, sözünüzün delaleti veçhiyle, ‘Bu kurban mucizesi gösterilirse iman edeceğiz’ demekte sadık ve ciddiyseniz, o peygamberleri niçin katlettiniz. Yani sizin ecdadınız onları katlettikleri gibi siz de bugün hala onların düşündüğü gibi düşünüyorsunuz. Onların işledikleri bu cinayetleri hala onaylıyorsunuz. O peygamberlere iman etmiyor ve o cinayetlerden tevbekar olmuyorsunuz. Oysa Muhammed’e iman etmek için, bütün bu peygamberlere iman etmek şarttır. Siz onları tasdik etmeden ve o günahları tevbe etmeden Muhammed’i onaylamış olamazsınız. Ve mademki onlar kurban mucizesini de gösterdikleri halde hala iman etmiyorsunuz, o halde muhakkaktır ki, bugün talep ettiğiniz bu mucizeye yine iman etmeyeceksiniz. Dolayısıyla, ahit davanız iftira olduğu gibi, bu talebiniz de yalandandır. Bu iftirayı onaylayacak nitelikte bir mucize olamaz…” 

       Dikkat edileceği gibi Muhammed’in söylemesine göre “kurban mucizesi”, daha önce İsrailoğullan’na gönderilmiş olan peygamberlerin “peygamberlik” belirtisi olduğu halde, Yahudiler bu peygamberler ki Muhammed’e göre hepsi de “Müslüman” olarak gönderilmişlerdir inanmamışlardır, hatta onları öldürmüşlerdir. Şu durumda eğer kendisi de “kurban” mucizesi göstermiş olsa Yahudiler ona inanmayacaklardır. 

    5- Allah’a Karşı “Hac ve Umre” şeklindeki ibadetin, kurban kesmek şeklinde yerine getirilmesi (Bakara Suresi, 96)

       Kur’an’ın bildirmesine göre, Mekke’deki Kabe, “insanlar için ilk kurulan” ve insanlara “doğru yolu gösteren ev”dir, orada Müslümanların ilki olan İbrahim’in makamı vardır ve Kabe’yi “hac” biçiminde ziyaret Tanrı’nın insanlar üzerindeki hakkıdır (Ali İmran Suresi, ayet 95, 97). Ve bu hakkını Tanrı. İbrahim’e yaptığı şu çağrıyla belli etmiş, şöyle demiştir: 

       “(Ey İbrahim!)… insanları hacca çağır! Yürüyerek ve arık develere binmiş alarak gelirler sana ki, o develer, her bir uzak yoldan kopup gelirler. Kendi yararlarına olanları görsünler. Tanrı’nın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların belirli günlerdeki kurban edilmeleri sırasında Tanrı ‘nın adını ansınlar. Yiyin bunlardan. Ve güç durumdaki yoksulu da doyurun… “ (Hac Suresi, ayet 26, 29). 

       Yani Tanrı, Müslüman kullarını Kabe’deki evine çağırıyor ki, gelsinler de, orada, Tanrı’nın kendileri için yaptığı iyilikleri anlayıp kendisine şükretsinler, kurban kessinler diye. Öyle anlaşılıyor ki Tanrı’nın hakkı, sadece insanlara birtakım nimetler sağlamasından değil, bir de İbrahim’e, oğlunu kurban edip onun kanını akıtacak yerde, koyunun kanını akıtma olasılığını sağlamasından doğmuştur. Hani sanki Tanrı, “Ey insanlar! Ben sizi, bana şükretmeniz için kendi çocuklarınızı kesme zorunluluğundan kurtarıp, hayvan kesme olasılığına kavuşturdum. Bu nedenle sizin üzerinizde bu bakımdan da hakkım var. Benim adıma kurban kesin” der gibidir.

       Bu itibarla Kabe’ye hediye edilen kurbanlar, Tanrı’ya şükür anlamında ibadet etmektir (Elmalılı Hamdi Yazır, age, c., s.714). Bundan dolayıdır ki, kurbana “hürmet” gerekir (Maide Suresi, ayet 12). Kuşkusuz ki, kesilen kurbanın eti yenecektir. Fakat, kurban kesimindeki asıl amaç, Tanrı’ya şükranda bulunmaktır ki, ibadetin ta kendisidir. Öte yandan hac görevini ya da “küçük hac” denen umreyi (omreyi) yapmaktan alıkonan kimselerin Kabe’ye kurban hediye etmeleri gerekir. Yine bunun gibi hastalık vd… gibi nedenlerle hac ziyaretini yerine getiremeyenler, fidye olarak kurban keserler, oruç tutarlar ya da sadaka verirler. Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır:

       “Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin, içinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak da oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir…” (Bakara Suresi, ayet 196).   

       Görüldüğü gibi burada kurban kesimi, hac ve umre şeklindeki ibadetin yerine getirilmiş olmasını sağlıyor; yani yoksula yardım, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değil; sadece Tanrı’ya ibadetin şekillerinden biri olarak belirtiliyor. Bunun dışında “oruç tutmak” ya da “sadaka vermek” var ki, bu sonuncusu yoksula yardım öğesini de kapsar nitelikte. Ancak, asıl önemli olan şey kurban kesmektir, yani Tanrı için kan akıtmaktır. Fakat, herkesin mali durumu buna yeterli olmadığı için, kurban kesemeyenlere diğer kolaylıklar sağlanmıştır ki, bu. yoldan Tanrı’ya şükranlıklarını belli etsinler diye. 

    6- Kabe’ye kurban hediye etmek yoluyla Tanrı’ya ibadet usulü (Maide Suresi, Ayet 2, 95) 

       Kurban kesiminin, sosyal yardımlaşmanın bir türü olmasından çok, esas itibariyle kan akıtmak şeklinde Tanrı’ya ibadet olduğunun diğer bir kanıtı, Kabe’ye kurban hediye etmekle ilgili hükümlerdir ki, bunlar arasında Maide Suresi’nin 2. ve 95. ayetleri bulunur. Gerçekten de Maide Suresi’nde “kutsal” olarak nitelendirilen bazı şeyler vardır ki, bunlara “hürmet” edilmesi emredilmiştir. Örneğin, “Tanrı’dan bol nimet ve rıza” dileyerek Beyti Haram’a gelenlere “hürmet” edilmesi gerekir. Fakat, bir de Kabe’ye hediye edilen “kurbanlığa” da “hürmet” gösterilmesi emredilmiştir: hatta sadece kurbanlığa değil, kurbanlık belirtisi olmak üzere herhangi bir şeyden takılan gerdanlıklara da “hürmet”gerekir. Ayet şöyle diyor: 

       “Ey inananlar!… (Kabe’ye) hediye edilen kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyti Haram’a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin…” (Maide Suresi, ayet 2). 

       Daha başka bir deyimle Kabe’ye hediye edilen kurbanlık, ibadet aracı olarak “hürmet” edilmeye layık bulunmuş olmaktadır. 

       Yine Maide Suresi’nde kurban kesiminin, bazı günahlardan (örneğin, ihramlıyken avı öldürmek gibi günahlardan) kurtulmak için iş gören bir ibadet yolu olduğunu gösteren bir ayet vardır: 

       “Ey inananlar! ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki adil kimsenin hükmedeceği, Kabe’ye ulaşacak bir kurbanı ödeme ya da düşkünlere yemek yedirmek şeklinde keffarei veya yaptığının ağırlığım tatmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır…” (Maide Suresi, ayet 95). 

       Görülüyor ki, ihramlıyken “avı öldürenler” (eğer bu işi bile bile yapmışlarsa) günah işlemiş oluyorlar. Günahtan kurtulabilmek için ya düşkünlere yemek yerdirmeleri ya oruç tutmaları ya da Kabe’ye ulaşacak bir kurbanı ödemeleri gerekir. Dikkat edileceği gibi, burada kurban kesimi, yoksulu doyurmak için öngörülmüş değildir. Çünkü, ayet, yoksulu doyurma işini, günahtan kurtulmanın bir başka yolu olarak belirtmiştir. Ayette geçen “kurban ödeme” deyimi, Tanrı’ya “takdimede” bulunarak günahtan kurtulmayı öngörmektedir ki, bu da ibadetten başka bir şey değildir. 

    7- Tanrı, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlamak amacıyla Musa’nın kavmine inek boğazlatıyor; boğazlattığı ineğin kemiğiyle ölü diriltiyor (Bakara Suresi, Ayet 67,73) 

       Bakara Suresi’nde Musa ve kavmiyle ilgili bir hikaye var ki, Tanrı’nın sığır boğazlatarak ölüleri diriltebilir olduğunu anlatır. Hikayenin özeti şöyledir: Musa bir gün kendi kavminin insanlarına, “Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor” der (Bakara Suresi, ayet  67). Onlar, “Bizi alaya mı alıyorsun?” diyerek önce itiraz ederler. Çünkü, akıllarından Tanrı’nın kendilerinden inek kurban etmelerini isteyebileceği ihtimalini geçiremezler.7 Bununla beraber az sonra fikir değiştirirler ve ne cins bir sığır boğazlamaları gerektiğini sorarlar: “(Ey Musa) Rabbine bizim adımıza yalvar da onun (sığırın) mahiyetini bize bildirsin” (Bakara Suresi, ayet 68). Musa’nın sorusu üzerine Tanrı, kesilecek sığırın “ne kart, ne körpe, ikisi ortası yaşta, kusursuz, alacalı ve tarlada fazla kullanılmamış” olmasını ister. Tanrı’nın istediğine uygun bir sığır bulunup boğazlanır. Bunun üzerine Tanrı, Musa’nın kavmine hitaben “Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız: oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır” der ve “Sığırın bir parçasıyla ona (ölüye) vurun” diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye vururlar; ölü dirilir. Tanrı onlara şöyle der: 

    “İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir” (Bakara Suresi, ayet 69 ,73). 

       Kur’an, öldürülen kişinin kim olduğunu ve neden Tanrı’nın boğazlattığı bir ineğin parçasının vurulmasıyla ölüyü dirilttiğini açıklamıyor. İslam kaynaklarına göre rivayet şöyledir: Musa’nın kavminden çok zengin bir adam varmış; bu adamın bir oğlu ve birçok yeğeni bulunuyormuş. Bu yeğenler zengin amcalarının mirasına konmak için onun oğlunu gizlice öldürmüşler, sonra cenazesini kapıya koyup bağırıp çağırmaya ve cinayeti onun bunun üzerine atmaya kalkışmışlarmış. Katil bulunamadığı için toplumda fitne çıkmış. Ve işte katili meydana çıkarmak amacıyla Tanrı, Musa’nın kavmine sığır boğazlamalarını ve sonra sığırın bir parçasıyla ölünün üzerine vurmalarını emretmiş imiş. Pek güzel, ama bütün bu işler için ineği boğazlatıp kan akıtmak niye? Eğer Tanrı, yüceliğini ve güçlülüğünü kanıtlamak için ölüleri diriltebilir olduğunu ortaya koymak istiyor idiyse, mutlaka sığır boğazlatıp onun kemiğiyle ölüye vurdurtması mı gerekirdi? Bu işi sığırı boğazlatmadan ve ölüyü oracıkta canlı duruma getirmek yoluyla yapamaz mıydı? 

       Her ne olursa olsun, yukarıdaki konular şu gerçeği ortaya koymaktadır ki, “kurban kesimi,” esas itibariyle yoksula yardım amacına dayalı bir gelenek değildir; bu gelenek, esas itibariyle Tanrı adına girişilebilecek fedakarlıkları ortaya koymak üzere Tanrı adına kan akıtmak, böylece Tanrı’yı hoşnut edip günahlardan kurtulmak gibi bir amaca dayalıdır. Kuran’daki yeri de bu anlamdadır.

     

    Dipnotlar: 

    1 Mahiyat fakültelerinden birinde öğretim üyeliği yapan bir kişinin, “Kurban ‘Kesmek’ ‘ibadet mi?” başlıklı yazısı için bkz. Hürriyet gazetesi, 2 Nisan 1999. 

    2 Bu alıntı için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.8. s.6197.

    3 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, “Kurban” maddesi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Ekim J994. c.7, s.307. 

    4 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. “Fidye” maddesi. Kaynak Yayınlan, bilinci basını. Temmuz 1994. c.5, s.l 19 vd.

    5 Yorumcuların bu konudaki açıklamaları için bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini. Kur’an Dili. Bedir Yayınevi, 1993. c.5. s.4063.  

    6 Elmalılı H. Yazır. age, c.2, s. 1243.

    7 Elmalılı H.Yazır, age, c.l.s.381.

    8 Elmalılı H. Yazır, age. c.l, s.386 vd; ayrıca bkz.İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssa’lar, Kaynak Yayınları, birinci basım. Temmuz 1996. 

  • Fırlatma yeteneğimiz ve evrim

    Fırlatma yeteneğimiz bizi nasıl insan haline getirdi?

       Darwin, insanların nesneleri fırlatma yeteneğinin altında iki ayak üzerinde yürüme (bipedalizm) özelliğinin yatıyor olabileceğini öngörmüştü. En yakın akrabamız olan şempanzeler de dahil olmak üzere birçok primat türü, ara sıra birtakım nesneleri fırlatabilir; fakat erkek çocuklarının bile nesneleri fırlatma hızı ve isabeti ile boy ölçüşemezler. George Washington Üniversitesi bilim insanlarından Neil Roach ve ekibi, bu özgün yeteneğin evrimini daha iyi anlayabilmek için üniversitenin beysbol oyuncuları üzerinde araştırmalar yaparak fırlatma kabiliyetinin biyomekaniğini inceledi. Bu çalışmanın sonuçları Nature dergisinin 27 Haziran 2013 tarihli sayısının kapağında yer alarak yayınlandı.

      

       Elbette fırlatma yeteneğimiz atalarımız top oynayabilsin diye evrilmedi. Roach ve ekibi, bilgisayar oyunlarında ve animasyon filmlerindekine benzeyen üç boyutlu bir kamera sistemi kullanarak, üniversite takımındaki beysbol oyuncularının fırlatma hareketlerini kaydetti. Omuz kasları, fırlatma eylemi için gereken enerjinin ancak yarısını üretiyor. Geriye kalan gücün büyük bir kısmı ise omuz ve diğer bölgelerde enerjiyi muhafaza eden ve hızla serbest bırakan bir düzenekten ileri geliyor. Bulgulara göre insanların üst bedeninde meydana gelen adaptasyonlar (uyarlanımlar), omuzdaki elastik enerjiyi muhafaza etmemize ve açığa çıkarmamıza imkan veriyor; tıpkı bir mancınık gibi. Bu enerji korunumunu sağlayan kilit morfolojik adaptasyonların kanıtları, hominin fosil kayıtlarında muhafaza edilmiş durumda. Bu fosilleri inceleyen ekip, nesneleri yüksek hızla fırlatmaya yarayan ve hominin atalarımızda evrilen gövde, omuz ve koldaki belirli bazı anatomik yapıların ilk kez 2 milyon yıl önce Homo erectus’ta görüldüğünü ortaya çıkardı. Bu yapılardan bazıları 4-2 milyon yıl önce yaşamış olan australopithecus’larda da görülüyor, fakat takımın tamamının görülmesi 2 milyon yıl öncesine denk geliyor. Homo erectus ile başlayan fırlatma yeteneğinin atalarımızın avlanma başarısında ve yöntemlerinde, dolayısıyla da evrimimizde hayati önem taşıdığı öne sürülüyor.

        Dr. Roach: Şempanzeler çok güçlü ve atletiktir, fakat buna rağmen erkek şempanzeler bir nesneyi saatte ancak 32 km’lik bir hızla fırlatabilir. Bu hız 12 yaşındaki bir erkek beysbol oyuncusunun fırlatma hızının sadece üçte biridir … Biz insanlar nesneleri fırlatırken, önce nesneyi tutan kolumuzu hedefin ters yönünde, geriye doğru çeviririz. Bu ‘kol-kurma’ devresinde omuzlarda yer alan tendon ve ligamentler esnetilir ve elastik enerji muhafaza edilmiş olur. Bu enerji salındığı zaman, kolun ileri doğru hızlanmasını sağlar ve insan bedeninin yarattığı en hızlı hareket ortaya çıkmış olur. Böylece çok hızlı bir atış oluşur. Nesneleri fırlatma yeteneğinin ilk avlanma davranışlarının gelişiminde önemli bir rol oynadığını düşünüyoruz. Böylece atalarımız büyük avları çok daha etkili ve güvenli bir şekilde yakalayabilmiştir. Kalorisi yüksek olan et ve yağ içerikli bir beslenme düzeni de beyin hacmindeki artışı mümkün kılmış ve atalarımızın dünyanın farklı bölgelerine göç etmelerine imkan tanımış olabilir. 

       Bir fırlatma aparatına takılarak kullanılan taş aletlerden yapılma silahlar arkeolojik kayıtlarda oldukça yenidir. Bu nedenle ekibin bir sonraki araştırma konusu, atalarımızın bu yakın zamanlı aletleri kullanmaya başlamadan evvel hangi silahları kullanmış olduğunu bulmak. Tercih ettikleri silahlar nelerdi? Taşlar mı? Ucu sivriltilmiş tahta mızraklar mı? Yoksa bambaşka bir şey mi? Bu konudaki çalışmalar devam etmektedir.

     

       Bu yazı 26.06.2013’te ScienceDaily ve Nature.com sitelerinde yayımlanan bilgilerin ışığında hazırlanmıştır.

       Kaynak makale: Neil T. Roach, Madhusudhan Venkadesan, Michael J. Rainbow, Daniel E. Lieberman, Elastic energy storage in the shoulder and the evolution of high-speed throwing in Homo, Nature, 2013; 498 (7455): 483 DOI:10.1038/nature12267  

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • Samanyolu ile Andromeda 4 milyar yıl sonra çarpışıyor

       Bir yandan canlı evrimi devam ederken, bir yandan da evrenin evrimi sürüyor. Bunun sonuçlarından birisi de, evrenin genişlemesi ve kütleçekiminin de etkisiyle bu süreçte galaksilerin birbiriyle çarpışarak birleşmesidir. NASA’dan gelen güncel veriler, bizim Güneş Sistemi’mizin de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi ile onun en yakın komşusu olan Andromeda Galaksisi‘nin, bundan yaklaşık 4 milyar yıl sonra çarpışacağını gösteriyor. (Nature’da yayınlanan ilgili makale). Çarpışmadan sonra Samanyolu’nun ve içerisindeki yıldızların bugün bulundukları galaktik merkezlerden çok uzaklara savrulacağı, ancak Güneş ve diğer yıldızların sağlam kalacağı öngörülüyor.

    Görsel: Bundan 4 milyar yıl sonra çarpışmanın Dünya’dan nasıl görüneceğinin temsili resmi. (Credit: NASA, ESA, Z. LEVAY AND R. VAN DER MAREL (STSCI), T. HALLAS, AND A. MELLINGER) 

       Bu bilgi, 2002-2010 yılları arasında Andromeda Galaksisi’nin hareketlerini inceleyen Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen görüntülerin ışığında elde edildi. Andromeda şu anda, bizden yaklaşık 2,5 milyon ışık yılı uzakta bulunuyor. On yıllardır, Andromeda’nın saniyede 110 km’lik bir hızla üzerimize geldiği zaten biliniyordu. Fakat bu hızı ancak Dünya’nın görüş hattından ölçebildiğimiz için, bu çarpışmanın devasa bir çarpışma mı olacağı, yoksa bir ıskalama veya teğet geçme şeklinde mi yaşanacağı konusunda kesinlik yoktu. Andromeda’nın farklı yerlerinde bulunan 150.000 yıldıza ait çeşitli hareket yörüngelerini görüntüleyen Hubble teleskobu sayesinde, artık bu konuya da bir açıklık gelmiş oldu:

       Çarpışmanın kesin olarak yaşanacağı, bunun 4 milyar yıl sonra olacağı, bu sırada iki galaksinin iç içe geçeceği ve ondan ancak 2 milyar yıl sonra kütleçekimi etkisiyle kalıcı olarak tek bir galaksi haline geleceği bildirildi. Bu bilgilerin yanı sıra Güneş’in de, bulunduğu merkezden 26.000 ışık yılından daha fazla bir uzaklığa savrulacağı hesaplandı. Güneş Sistemi ise, %10 olasılıkla galaktik bir Sibirya sürgününe uğrayarak şu anda bulunduğu merkezden 160.000 ışık yılı uzağa savrulacak. NASA yetkilileri, Dünya’nın yok olmayacağı öngörüsünde bulunuyor, fakat canlı yaşamına ne olacağı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı. Çalışmayı yayınlayan ekip, şimdi de galakside keşfedilen su maserlerinin konum değişikliklerini inceleyerek, Andromeda’nın yatay hareketlerini hesaplamaya başlamış durumda. 
       Bu tür çarpışmalar aslında evrenin tarihinde sıkça yaşanmıştır. Örneğin Andromeda’nın daha önce de en az bir diğer galaksiyle çarpışmış olduğu düşünülmektedir. Bugün de pek çok cüce galaksi (örneğin SagDEG ) Samanyolu ile çarpışmakta ve onunla birleşmektedir. 

     

       4 milyar yıl sonra gerçekleşeceği hesaplanan çarpışmanın, ABD-Baltimore’da bulunan Uzay Teleskop Bilim Ensitüsü (STScI) tarafından hazırlanan bilgisayar simülasyonu:

    İlginizi çekebilecek yazılar:

    • Geçen sene de Hubble teleskobunda kullanılmaya başlanan WFC3 (Geniş Alan Kamerası 3) ile elde edilen bilgilerin ışığında, evrenin genişleme hızı ölçülmüştü. İlgili yazıyı okumak için tıklayın.
    • Kıyametin süper canlıları

    Kaynaklar ve daha fazla görüntü için aşağıdaki linkleri ziyaret edebilirsiniz:

     

  • Çocuklar için Evrim (BBC)

       BBC tarafından hazırlanan “Just So Darwin” başlıklı 12 bölümlük çizgi dizi, hayvanlar alemini merak uyandırıcı hikayelerin ve dikkat çekici animasyonların eşliğinde evrimsel bir bakış açısıyla anlatıyor. Bu seriyi 3 kişi (Garajımdaki Ejder, Sakallı İspinoz ve felis agnosticus olarak) çevirdik, ama projeyi bulan ve organize eden Garajımdaki Ejder’e özellikle teşekkür ediyorum. Bu serinin mümkün olduğunca çok sayıda çocuğa ve hatta büyüklere ulaşması en büyük dileğimizdi. Çocuklara bilimi sevdirmek ve biyolojinin temeli olan evrim gerçeğini onlara anlatabilmek için herkesin bu çizgi filmleri çevresiyle paylaşarak katkıda bulunmasını umuyor ve iyi seyirler diliyorum. Ayrıca Evrim Çalışkanları tarafından derlenen Çocuklara Yönelik Evrim Kitapları Önerisi başlıklı listeye de göz atabilirsiniz (Malesef çok fazla Türkçe kitap olmadığı için liste oldukça kısa, ama olsun).

     Bölüm 1/12  Hayvanlar kendilerini tehlikeli yırtıcılara karşı nasıl korur? 

        Bunun için çeşitli özellikler geliştirmişlerdir. Bu savunma yöntemlerinden işe yarayanlar, o canlının hayatta kalıp üremesini ve çoğalmasını kolaylaştırdığı için sonraki nesillere de aktarılır ve sonunda yeni türler ortaya çıkabilir.  Burada, çotra balığının tehlikelerden korunmak için geliştirdiği tekniğin başarılı olması nedeniyle zamanla kirpi balığı denilen yepyeni bir  türe dönüşümü anlatılıyor. 

     

    Bölüm 2/12 Kamuflaj nedir?

       Hayvanlar arasındaki saklambaç yarışmasında kim birinci olabilir? Tabii ki sopa böceği. Birikimli seçilim sayesinde sopa böceği bir ağaç dalından ayırt edilemeyecek kadar usta bir kamuflajcı haline gelmiştir. Ancak bu onu saklanmakta mükkemmel mi kılmıştır? Elbette ki hayır. Doğada onu da fark edecek avcılar vardır. 

    Bölüm 3/12 Dünyadaki en büyük kuş hangisidir?

       Bir kuşun uçamamasına rağmen neden kanatları vardır? Bunun cevabı evrimin kör, tasarımsız bir süreç olmasında saklı. Çok uzun zaman önce uçabilen devekuşları, bedensel olarak giderek büyüdüklerinde kanatları kullanılmaz hale gelmiş ve hızlı koşmak gibi daha farklı özellikleri avantajlı konuma geçirmişlerdir. 

     

    Bölüm 4/12  Kaktüs neden çöllerin en verimli bitkisidir?

        Gövdeleri etli, yassılaşmış ve sulu olan bu canlıların, doğal seçilim sonucu ortama uyumu büyüleyici! Dikenleri su kaybını en aza indirmek için sivri! Diğer bir özellik ise mumlu bir gövde. Çölün besleyici, bu devasa su tanklarına şaşıracaksınız!

     

     

    Bölüm 5/12  Sudaki en iyi avcı hangisidir?

       Timsahlar vahşi avcılar olsa da ebeveynlik konusunda yavrularına karşı oldukça naziklerdir. Hikayemizdeki küçük timsah da, kertenkele arkadaşına karşı dürüstlüğüyle adeta “timsah gözyaşı dökmek” deyimini yalanlıyor

     

    Bölüm 6/12 Develer neden çölde yaşamaya uygundur?

       Çölde gördüğümüz tek memeli hayvanın deve olmasına şaşırmamamız gerek. Çünkü çevrelerine yeterince uyum sağlayıcı adaptasyonlara sahip olmayan organizmalar ya bulundukları ortamdan gitmek zorunda kalırlar ya da soyları tükenir. Çölde at göremeyiz. Neden mi? Yağ deposu hörgücü, ısıya dayanıklı kürkü, kum fırtınalarında gözlerini koruyan uzun kirpikleri, kuma batmayan geniş tabanlı ayaklarının olması develerin çöl yaşantısına adaptasyonunu kolaylaştırmıştır.

     

     

    Bölüm 7/12 Boz ayılar neden kutup ayılarına evrildi?

       Bir canlının bulunduğu ortamda yaşama ve üreme şansını arttıran tüm özelliklere “adaptasyon” denir. Bu durumda kutup ayıları için ne söyleyebiliriz? Kutup ayılarının beyaz kürklü olması, deri altı yağ tabakalarının kalın olması, kulak, burun ve kuyruk gibi uzantılarının kısa oluşu soğuk kutup iklimi için mükemmel adaptasyonlardır!

     

    Bölüm 8/12  Farklı yerlerde yaşayan kaplumbağalar neden birbirinden farklı?

       Bütün canlılar yaşadıkları ortama uyum sağlar, buna adaptasyon denir. Denizin akıntılarına kapılıp başka yerlere taşınan kaplumbağaların da yeni evlerine uyum sağlamaları gerekiyormuş. Kimisi yüksek dallardaki lezzetli bitkileri yemek için daha uzun boyun, daha uzun bacak ve hatta farklı şekilde kabuklar oluşturacak şekilde evrimleşmiş, bazıları da o kadar güzel yerlere düşmüş ki kocaman olmuşlar. Evrim, her kaplumbağanın yeni evinde rahat yaşamasını sağlayacak şekilde vücutlarında değişikliğe sebep olmuş ve sonunda bir zamanlar aynı yerde yaşarken birbirinine tıpatıp benzeyen kaplumbağalar uzun bir evrim süreciyle farklılaşmışlar. 

    Bölüm 9/12  Zürafaların boynu neden uzundur?

       Her hayvan bulunduğu ortamda en iyi şekilde hayatta kalacak şekilde evrimleşir. Kendisini korumak için özel bir yeteneği yoksa ve başka hayvanlarla paylaşmak zorunda olduğu yiyecekleri elinde tutamıyorsa, aç kalmamak için başka özellikler geliştirmek zorunda kalır. Fillerin iri cüsseleri, antilopların boynuzları olduğu için zürafanın elinden yiyeceğini ratatlıkla alabilirler, oysa zürafanın böyle bir şansı yoktur. Bu nedenle evrim sürecinde aç kalan kısa boyunlu zürafalar hayatta kalamazken, uzun boyunlu doğanların hayatta kalması ve üremesiyle, uzun boyunlu zürafalar yaygın hale gelmiş ve bugün bildiğimiz zürafalar haline gelmişlerdir.

     

     

    Bölüm 10/12   Yalnız George neden bu kadar yalnız?

       O, adına belgeseller bile çekilen, dünyanın en meşhur hem de en yalnız kara kaplumbağası. Çünkü dünyada Galapagos Takımadaları’ndan biri olan, Pinta Adası’nda yaşayan Yalnız George’dan başka, bu adaya özgü türün bir örneği yok. İnsanların adalarına ayak basmasıyla, bu canlıların soyları da insanların açgözlülüğü yüzünden tehlikeye girmiş, yanlarında getirdikleri keçiler ve diğer hayvanlar yüzünden besin kaynakları tükenmiş ve kimisinin hayatı insanların sofralarında son bulmuştur. Bu yüzden George dünyadaki en özel, türünün son örneği olan ve de en yalnız kaplumbağası.

     

    Bölüm 11/12  Filin hortumu ne işe yarar?

       Fillerin elleri yok, ama ellere de ihtiyaçları yok. Ağır nesneleri kaldırmaktan, su fışkırtmaya pek çok işi hortumlarıyla hallediyorlar. Evrim fillere adeta bir İsveç çakısı sağlamış.

     

     

    Bölüm 12/12   Ornitorenkler neden bu kadar farklı?

      Ornitorenk, ördeğe benzer gagası, kunduza benzer kuyruğu ve köstebeğe benzer pençeleriyle şakacı, adeta kör bir terzinin elinden çıkmışa benziyor. Ama şüphesiz öyle değil. Bize ne kadar olağandışı, hatta gülünç görünse de onlar için bu bedensel özellikler son derece hayati önem taşıyor. Konu bedensel özellikler olunca kimi canlılar için estetik, ornitorenk gibi canlılar içinse işlevsellik önem kazanıyor.

     

     

     

  • Hamza Kaşgari ve ölüm fetvası

     “Hoşgörü dini” İslam, “adil düzen” Şeriat ve 21. yüzyılda şahit olduğumuz vahşet!

       Mevlit Kandili’nde Hz. Muhammed’e saygısızlık ifadesi içeren bir tweet atan 23 yaşındaki Suudi genci Hamza Kashgari Mohamad Najeeb, ülkesinde başlayan kampanya sonunda kâfir ilan edildi. Malezya’ya kaçmasına rağmen yakalandı. Ülkenin önde gelen din adamları Haşim’in durumunu tartışmak için biraraya geldi. Ulema heyeti, toplantı sonucunda Suudi gencin ‘kâfir’ olduğuna ve ölüm cezasına çarptırılması gerektiğine hükmetti.

       Gazeteci gencin yargılanması ve idam edilmesi için Facebook’ta, “Haşim Kaşgari ölüm cezasına çarptırılsın. Peygamberimiz saygıyı hak ediyor” isimli bir grup kuruldu. Sadece birkaç gün içinde grubun üye sayısı 10 bine ulaştı. Ülkedeki dini kurumlar, okullar ve vatandaşların binlerce mektup göndererek Haşim’i şikayet etmesinin ardından sonunda din adamları soruna el attı. Ve din adamları soruna el attığı zaman, neler olduğunu biliyoruz malesef.


       Kashgari’nin hakkında ölüm fetvası verilmesi talebine sebep olan tweet: 
    Senin hakkında sevdiğim şeyler de var nefret ettiğim şeyler de… Ayrıca senin hakkında anlayamadığım çok şey var. O yüzden senin için bu gece dua etmeyeceğim.” 

       Bu tür uygulamalara şahit olup da hala İslam’ın bir barış dini olduğunu savunanlar, bir zahmet iki dakikalığına dürüst davranıp, kafasını önüne eğip, bu gencin veya ailesinin yerine kendisini koymalı bence. Bu ve buna benzer şahit olduğumuz olaylar, Şeriat denilen iptidai sistemi devam ettiren ülkeler veya bunu savunan zihniyetteki ‘insanlar’ için, tarih sayfalarında birer utanç tablosu olarak kalacak, gerçek birer insanlık ve demokrasi ayıbı örneğidir. Ki zaten İslam yasalarıyla, yani Şeriat ile yönetilen bir toplumda “demokrasi ve düşünce özgürlüğü”nden söz etmek mümkün değildir. 

       Hamza Kaşgari’nin idam edilmemesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Bütün dünyadan tepki yağarsa belki bu vahşete engel olunabilir. Benim de katkım olsun diyorsanız siz de bir imza atın, bu imza kampanyasına Türkiye’den bu kadar katılımın olması da ayrıca sevindirici.

      Kampanyayı imzalamak için tıklayın.
     

     

  • Gen Çeviktir — Matt Ridley

                                               

    GEN ÇEVİKTİR: Doğuştan gelen özellikler mi, çevresel etkenler mi? 

         Matt Ridley’nin önemli ve bilgi yükleyici kitabı The Agile Gene: How Nature Turns on Nurture (2003) yalnızca evrim kuramının ilginç çıkarımlarını ve kazanımlarını bize sunmakla kalmıyor, aynı zamanda da kitabın ana çatısını oluşturan çok daha önemli bir konuyu enine boyuna irdeliyor. Bu konu, çeşitli sohbet ortamlarında ve bazen de hayatımızdaki çok basit meselelere açıklama getirme çabalarımızda sıklıkla karşımıza çıkan bir sorun. Bilim ve felsefe dünyasında yüzyıllardır tartışılan (ve halen de tartışılmaya devam edilen) bu konu, kitabın altbaşlığından da anlaşılacağı üzere insanı insan yapan şeyin ne olduğu, beynimizin evriminde nelerin rol oynadığıdır. Başka bir deyişle kişiliğimizin, davranışlarımızın, seçimlerimizin, eylemlerimizin oluşmasında iki etkenden hangisinin etkili olduğu: Genler (kalıtım, doğa) mi, yoksa çevre (yetiştirme) mi? Bu entellektüel ihtilaf, kitapta doğa-yetiştirme (nature versus nurture) tartışması olarak tanımlanmıştır. Yazımı sonuna kadar okuyacak kadar sabırlı ve meraklı kişilerin kazanımlarla ayrılmasını umuyorum. 

       Genom çalışmalarının yapıldığı ve genlerin hayatımızdaki öneminin gitgide daha da iyi anlaşıldığı bir neslin çocukları olarak hemen bir taraf tutma eğilimiyle okumaya başlayabileceğiniz kitap, sonuna kadar her iki tarafı da haklı çıkaran verileri ve görüşleri detaylarıyla bize sunuyor; sürekli iki uç arasında gidip gelmemizi sağlayarak gayet temiz ve tarafsız bir biçimde, daha da önemlisi bilimsellik ve kuşkuculuktan ödün vermeksizin uzlaşmacı bir sonuca ulaşmayı amaçlıyor. Ama bunu yaparken genlerin önemini sürekli vurgulamaktan da çekinmiyor; insanların çoğunun sosyoloji hakkında söyleyeceği çok şey varken, biyoloji hakkında daha az bilgiye sahip olduğu gerçeğini düşününce gayet isabetli bir tutumdur bu. 

       Yazarın -ve şahsen benim de- düşüncem, insan doğası açısından hem doğanın hem de yetiştirmenin, biri diğerine üstün gelmemek koşuluyla rol oynadığıdır. Her biri diğerini farklı şartlar altında yönlendirir, değiştirir. Kısacası “yetiştirme aracılığıyla doğa” argümanı, insan denen canlı hakkında bilgi edinmek için tutulması gereken doğru yoldur. Gerek biyolojiye, gerekse de sosyolojiye ilgi duyan herkesin okuması gereken bir eser olduğunu söyledikten sonra, kitapta yer alan konuları yazarın tercih ettiği biçimde bölüm bölüm ele alarak, sizlerin de bu bilgi hazinesinden faydalanma isteğinizi teşvik etmeyi umuyorum. Ama önce, bu doğa-yetiştirme sorununa biraz daha açıklık getirmek adına kitaptan alıntı yapmak yerinde olacak: 

    “Yetiştirmenin etkisi geri döndürülebilir; doğanın etkisi için bu mümkün değildir. Bu yüzden entellektüeller yüzyıl boyunca çevrenin neşeli iyimserliğini, genlerin kasvetli Kalvinciliğine yeğ tuttu.” (s. 179) 

    “Niyetim, genomun aslında her şeyi değiştirdiğini göstermektir. Bunu yaparken tartışmayı, taraflardan birinin lehine bitirmeyi amaçlamıyorum, fakat ortada bir yerde buluşmalarını sağlayacak bir zenginlik katacağımı düşünüyorum. Genlerin insan davranışlarını nasıl etkilediğinin keşfiyle birlikte, insan davranışlarının genleri nasıl etkilediğinin keşfi, tartışmayı bütünüyle yeniden şekillendirmek üzeredir. Bu tartışma artık doğa-yetiştirme karşıtlığı olarak görülemez, olaya yetiştirme aracılığıyla doğa olarak bakılmalıdır. Genler canlının yetiştiği ortama göre harekete geçecek şekilde tasarlanmıştır. Neler döndüğünü anlamak için önyargıları yıkmalı, zihninizi yeni görüşlere açmalısınız. Genlerin, davranışların ipini oynatan kukla ustaları olmadığı, aksine davranışların merhametine kalmış kuklalar oldukları bir dünyaya adım atmalısınız; bu dünyada içgüdüler öğrenmenin karşıtı değildir, kimi zaman çevre etkileri genetik etkilerden daha kalıcıdır; ayrıca doğa da yetiştirmenin kendini sergileyebileceği şekilde tasarlanmıştır. Bu ucuz, görünüşte boş ifadeler, bilim ortamında ilk defa hayat buluyor. Genomun en kuytu yerlerinden çıkan tuhaf öyküler anlatarak insan beyninin yetiştirmeye uygun olarak nasıl meydana geldiğini göstermektir niyetim. Özünde savım şudur: genomun üzerindeki sır perdesini kaldırdıkça, genlerin deneyimlere duyarlı olduklarını görüyoruz.” (s. 4) 

       Kitap, konuyla ilgili kısa bir tarihçe sunmak ve mevcut ihtilafı daha iyi anlamamızı sağlamak adına ilginç bir giriş yazısıyla başlıyor: On İki Kıllı Adam. Burada Ridley, 1903 yılında çekilmiş hayali bir fotoğrafa bakmamızı istiyor. Fotoğrafta doğa-yetiştirme tartışması açısından önemli mihenk taşlarını yerleştirmiş olan 12 önemli bilim insanı bulunduğunu varsayıyor ve her birinin simgelediği görüşü vurguluyor. Tabi bu insanlar hiçbir zaman böyle bir karede bir araya gelmemiştir; maksat, bu yolla kitabın genel çatısını oluşturmaktır. Ridley ilerleyen bölümlerde her görüşe ve takipçisi olan başka görüşlere ayrı ayrı değinerek yukarıda alıntıladığım savını güçlendiriyor. Bu fotoğrafa girmeyi başaran “on iki kıllı adam” ve simgeledikleri (savundukları) görüşler şöyledir:

    Charles Darwin – İnsan kişiliklerinin kuyruksuz maymun davranışlarında aranması gerektiğini; insan davranışlarının evrensel özellikleri olduğunun gösterilmesi gerektiğini söylemiştir.

    Francis Galton – Kalıtımın her şey olduğunu savunmuştur.

    William James – İnsanların da en az hayvanlar kadar içgüdüye sahip olduğunu savunmuştur.

    Hugo de Vries – Mendel gibi, ama ondan 30 yıl sonra kalıtım yasalarını bulmuştur.

    Ivan Pavlov – Deneyimcilik savunucusudur, insan zihninin anahtarının şartlı refleksler olduğunu savunmuştur. (Evet, köpeklerinden bildiğimiz Pavlov bu.)

    John Broadus Watson – Pavlov’un görüşlerini davranışçılığa uyarlamıştır, kişiliğin eğitimle değiştirilebileceğini savunmuştur.

    Emil Kraepelin ve Sigmund Freud – Nesiller boyunca, psikiyatristleri biyolojiden uzak tutmuşlar, hastaların sorunlarının kişisel geçmişlerinde aranması gerektiğini savunmuşlardır.

    Francis Emile Durkheim – Toplumsal olguların gerçekliğinin, bileşenlerinin toplamından daha fazla olduğunu öne sürmüştür. İşbölümünü savunmuş, sosyal olgularda biyolojinin bir etken olduğunu reddetmiştir.

    Franz Boas – İnsan doğasının kültür tarafından şekillendirildiğini ve tersinin geçerli olamayacağını savunmuştur.

    Jean Piaget – Taklitçilik ve öğrenme üzerine kuramlar geliştirmiştir.

    Konrad Lorenz – “Damgalama” (imprinting) kavramını tanımlamış ve içgüdü çalışmalarını yeniden canlandırmıştır. 

       Bu görüşlerin tümü belli ölçüde doğrudur, bu bilim insanlarının hepsi bir yere kadar haklıdır. Çünkü insan doğası tüm bu bileşenlerin toplamından meydana gelir, biri olmadan formülümüz eksik ve hatalı olacaktır. Fakat; 

     “Her birini anlamak için, genleri anlamamız gerekir. İnsan zihninin öğrenmesini, hatırlamasını, taklit etmesini, damgalanmasını, kültür edinmesini, içgüdüleri açığa vurmasını mümkün kılan genlerdir. Genler kukla ustası ya da plan değildir, sadece kalıtım aktarıcıları da değildir. Hayat boyunca faaldirler; birbirilerini açıp kapatırlar; çevreye tepki verirler. Rahimde beden ile beynin meydana getirilmesini yönlendirirler, fakat deneyimlere tepki olarak bir zamanlar inşa ettiklerini söküp yeniden yaparlar. Eylemlerimizin hem nedeni hem de sonucudurlar.” (s. 7) 

       İnsan genomundan elde edilen yeni bilgilerin doğa-yetiştirme tartışması açısından önemli açılımları vardır. Bir genin anlatımını harekete geçirmek, başka bir genin anlatımını değiştirebilir ve zaten karmaşık olan bu sistemin içerisine eğitim, beslenme, kavga, aşk gibi etkenlerin eklenmesiyle işler daha da çetrefilli hale gelir. Basit açıklamalar (Daniel Dennett’ın tabiriyle “açgözlü indirgemecilik” savları) hatalı çıkarımlara yol açabilir.  Bu anlamda “bilmem ne geni” (eşcinsellik geni, zeka geni, saldırganlık geni vb) gibi kavramların kullanılmasının yol açabileceği yanılgılar kitap boyunca vurgulanmaktadır. 

       İdeal Hayvan isimli 1. bölüm, 17. yüzyılda hüküm süren ve Descartes’ın görüşlerinde vücut bulan genel kanı ile başlıyor. Descartes insanların rasyonel, hayvanların ise otomatik bir mekanizma olduğunu savunmuştu. Ancak Darwin zamanında bu görüşe karşıt olarak iki farklı bakış açısı gelişmeye başladı. İçgüdücüler (“insanlar, içgüdüleri tarafından yönlendirilen otomatlardır”) ve zihinciler (“hayvan beyninde mantık ve düşünce yeteneği vardır.”) Hayvanlar konusundaki bilgisizlik, her iki bakış açısından kaynaklanan hatalı çıkarımların bir süre daha yaşamasına yardımcı oldu. (Örneğin, her hayvanın zihninin insan zihnine benzediği, sadece zekalarının çocukluk döneminde dondurulmuş olduğu, örneğin bir şempanzenin aklının ergenlik çağındaki bir gencinki kadar veya bir köpeğin zekasının çocuğunki kadar olduğu vb hatalı çıkarımlar.)

    “Kuyruksuz maymunların davranışları hakkında o kadar az bilgi mevcuttu ki onları insanların ilkel hali olarak değerlendirmek, kuyruksuz maymun olmayı başaran karmaşık hayvanlar olarak görmekten daha kolaydı.” (s. 13) 

       İlerleyen süreçte,

    “…sosyologlar ve antropologlar, insana has bir özellik olan kültüre yaptıkları vurguyla, insan içgüdüleri konusunu neredeyse yasakladılar. 20. yüzyılın ortasına gelindiğinde hayvan zihninden, insan içgüdülerinden bahsetmek sanki bir küfürdü.” (s. 15) 

       Bunların hepsi, 1960 yılında bilim eğitimi almamış genç bir kadın olan Jane Goodall’ın şempanzeleri incelemeye başlamasıyla değişti. 1. bölüm boyunca en yakın atalarımız olan şempanzeler, bonobolar ve goriller hakkında elde edilen ilginç bilgiler anlatılıyor. Özellikle cinsellik ve beslenme alışkanlıklarının hayvanların sosyal yaşantıları üzerindeki etkileri ve bazı hayvanların kültürü aktarma özellikleri gösterdiğine ilişkin örnekler ilginizi çekecektir diye düşünüyorum. Örneğin, bebek öldürmenin gorillerde doğal bir içgüdü olduğunu, ama şempanzelerde bunun çok daha az yaşandığını biliyor muydunuz? Neden böyle olduğunu merak edenlerin kitabı okuması gerekecek. 

    Resimde Jane Goodall bir yavru şempanzeyle görülüyor. 

       Konuyla bağlantılı bulgulara ait kaynakları dipnotlarda bize sunan, ayrıca her birini genetik altyapıyla sağlamlaştırmayı da ihmal etmeyen Ridley’i bu noktada tebrik etmek gerekiyor. Genlerde meydana gelen ufacık değişimlerin canlı üzerinde yaratabileceği sonuçlar, evrimin işleyişini anlamak açısından da çok faydalı. 

    “Bu değişimler, genlerin kendisi değişime bile uğramadan yepyeni bir türün ortaya çıkmasını mümkün kılabilir.” (s.40) 

       Örneğin yavru hayvanların saldırgan olmadığını veya korku duymadığını, bu özelliklerin beyindeki limbik sistemin gelişiminin son aşamalarında (özellikle de 13. bölgede) ortaya çıktığını biliyor muydunuz? Yani arkadaş canlısı veya evcil bir hayvan yetiştirmek için hayvanın beyin gelişimini tamamlanmadan durdurmak yeterlidir; çünkü hayvan, limbik sistemindeki 13. bölgenin küçük kalması halinde saldırganlık ve korku duymayacaktır. Bunun için de genlerin başlatıcı (promoter) bölgelerinde değişiklik yaparak genin anlatımını değiştirmek yeterlidir.  Acaba bu yöntem insanlarda da işe yarar mı, veya türümüz son zamanlarda bir evcilleşme süreci geçirmiş midir? Bunlar cevaplanmayı bekleyen sorulardır, ama işin özü şudur:

     “Nereye baksanız bizim davranışlarımızla hayvanların davranışları arasında benzerlik vardır. Bu benzerlikleri de öyle Descartes’ın halısının altına süpüremezsiniz.” (s. 19) 

       İçgüdüler Demeti isimli 2. bölüm, o zamanlar hakim olan deneyimcilik görüşüne (yani davranışların deneyimlerle ortaya çıktığını savunan görüşe) şiddetle karşı çıkan ve 12 kıllı adamımızdan biri olan William James’in fikirleriyle başlıyor. James 1880’de yayımlanan kitabında, doğuştancılık (nativizm) görüşünü, yani insanların doğuştan gelen eğilimlerle donatıldığını öne sürüyordu. 20. yüzyılın başlarında bu görüş neredeyse hiç talep görmedi, çünkü hemen herkes mantıkla içgüdülerin karşıt olduğunu varsayıyordu. İşe bebek ve çocukları inceleyerek başlayan James, günümüzde evrimsel psikoloji olarak bilinen yaklaşımı sanki önceden görmüş gibidir. Çocuklarda içgüdü olarak tanımladığı korkular hakkında, “Kendine güvenen evrimci bu korkuları açıklamakta zorluk yaşamaz.” der James. 

       Bu bölümde yer verilen, oksitosin ve vazopressin hormonları ile bu hormonlara ait reseptörlere ilişkin çalışmaların da çok ilginç olduğunu söylemeliyim. Özellikle Tom Insel ve ekibinin 1980’lerde bozkır sıçanları üzerinde yaptığı çalışmalar, aşk ve tek eşlilik konularına farklı bakış açıları geliştirmenizi sağlayabilir. (Bozkır sıçanları, tek eşli olmaları nedeniyle diğer fareler arasında bir istisnadır.) 

    “Hem insanlarda hem de kemirgenlerde cinsel ilişki, beyinde bu hormonların üretilmesini tetikler. İki hormonun da reseptörü aslında aynıdır, beynin de aynı yerlerinde oluşturulurlar. Bozkır sıçanlarında olduğu gibi, insan reseptör genlerinin (3. kromozomda) başlatıcı bölgesinde küçük de olsa o ek DNA parçası bulunmaktadır … Aşık olduğunu söyleyen kişi sevdiğinin resmine baktığında beyin tarayıcısında ışıldadığı görülen beynin belirli bölgeleri, öylesine tanıdığı birinin resmine baktığında ışıldamaz. Bu beyin bölgeleri kokainle harekete geçen beyin bölgeleriyle aynıdır.” (s. 55-56) 

       Aşkın veya sevginin görülemediğini kim söylemiş? 🙂 

       Bu bölüm boyunca cinsiyet farkından doğan farklılıkları ve eş seçimine yönelik bilgileri değerlendiriyor Ridley. Ayrıca eşcinsellik, kadın-erkek arasındaki empati kurma yeteneği vb konulardaki farklılıklar (halk psikolojisi-halk fiziği) ve doğuştan gelen yetenekler ayrıntılı olarak ele alınıyor. O yüzden 2. bölümün, birçok okuyucunun belki de en keyifle okuyacağı bölüm olacağı kanısındayım. 

       Akıcı Bir Şiir isimli 3. bölümde çift ve tek yumurta ikizleriyle yapılan çalışmaları ve o dönem yükselen Freudçu psikanaliz akımını yıkan davranış genetiğini ele alıyor Ridley. Kişiliğin, zekanın, dini eğilimlerin, saldırganlığın vb oluşumunda genlerin ne kadar etkili olduğunu vurguluyor.

    “Günümüzde psikologlar kişiliği 5 boyutta tarif ediyor, ‘büyük beş’ denilen etkenlerle: açıklık (openness), vicdan (conscientousness), çevreyle ilgi kurma (extraversion), uzlaşma (agreebleness) ve evham (neurocism). Anketler bu boyutlardan her biri için kişisel puanı belirler, bunlar da birbirinden bağımsız olarak varyasyon gösteriyor gibidir … Her durumda kişilikteki değişkenliğin %40’tan biraz fazlası genetik etkenler yüzünden, %10’dan azı ortak çevresel etkenler (çoğunlukla aile) yüzünden, yaklaşık %25’i birey tarafından tecrübe edilmiş özgün çevresel etkiler (hastalık, kazalar, okuldaki arkadaşları vs) yüzündendir. Geri kalan %25 ise yalnızca ölçüm hatasıdır … İkizlerle yapılan çalışmalar bir anlamda ‘kişilik’ kelimesinin bir manası olduğunu kanıtladı … Freudçu kesinliklerle geçen bir yüzyıldan sonra bu içkin karakterin içinde büyüdüğü aileden ne kadar az etkilendiğini bulmak sezgilerimize ters düşer.” (s. 98-99) 

    “…DNA şifresindeki bir değişikliğin ne kadar kolaylıkla kişilikte gerçek bir değişiklik olarak yansıdığını göstermek istiyorum … Protein tarifindeki değişim gerçekten de kişilikte değişime yol açabilir.” (s. 101) 

       Sebeplerin Deliliği isimli 4. bölüm, akıl hastalıklarının (özellikle de şizofreninin) doğa-yetiştirme tartışması kapsamında ele alınışını içeriyor. Zamanında şizofreniyi ilk kez teşhis eden ve ona “erken bunama” (demans prekoks) adını veren Kraepelin’in, hastalığın sebebini bulmaya yönelik çalışmaları sayesinde Freudçu psikanalizin önünü nasıl açtığı anlatılıyor. 1920-1970 yılları arasında psikiyatri dünyasında popülerleşen psikanaliz furyası ile akıl hastalıklarının biyolojik yönünün nasıl kenara atıldığı anlatılıyor. 

    “Akıl hastalıklarının biyolojik açıklamaları bir küfür haline gelmişti. Bütün etkin dinler gibi, psikanaliz de kendi hizmetinin gerekliliğine kanıt olarak kuşkuculuğu yeniden tanımlama maharetini gösterdi. Bir doktor reçeteye yatıştırıcı yazıyorsa ya da psikanalize şüpheyle yaklaşıyorsa, ancak kendi nevrozunu dışa vuruyor olabilirdi.” (s. 120) 

       Dördüncü Boyuttaki Genler isimli 5. bölümde Ridley, taklitçilik ve öğrenme kuramlarını ele alarak bunların sinirbilimsel yaklaşımlarına değiniyor. Doğuştancılık ile gelişimcilik arasındaki savaşın her iki tarafı da haklı çıkaran yönlerine örnekler veriliyor. 

    “İnsanlar da dahil bütün primatların deneyimlere tepki olarak yeni kortikal sinir hücreleri oluşturdukları, kullanılmayınca da bunları kaybettikleri artık kesindir. Beynin ilk oluşumundaki bütün belirlenimciliğe rağmen, deneyimlerin bu bağlantılara incelik kazandırdığına yönelik çok sayıda bulgu vardır, bunların sayısı da artmaktadır.” (s. 172) 

    “Eğitimin amacı, aklı bilgiyle doldurmaktansa hayatta gerekli olabilecek beyin devrelerine alıştırma yaptırmaktır. Alıştırmayla bu devreler palazlanır. İnsaoğlunun bu özelliği mikroskopik solucanlarla paylaşması inanılmaz bir şeydir.” (s. 173) 

       Gelişim Yılları adlı 6. bölüm, 12 kıllı adamımızdan biri olan Lorenz tarafından bilimsel olarak tanımlanan damgalanma (imprinting) olgusuna değiniyor. (Damgalanma: Bir canlının, hayatının belli bir döneminde çok hızlı bir şekilde öğrenme becerisine denir. Özellikle yumurtadan çıktıktan kısa süre sonra yürümeye başlayan kuş türlerindeki anneyi takip etme davranışıyla örneklenir.) Aslında Douglas Spalding, Lorenz’den de önce bu olguya dikkat çekmiş, ama amatör bir biyolog olmasından ötürü gerekli ampirik verileri sunamamıştı. Damgalanma çevrenin (yani yetiştirmenin) ürünü müdür, yoksa doğanın (yani genlerin) mı? Damgalanma olayında beynin hangi bölgesi ve hangi genler-kimyasallar etkindir? Bu bağlamda doğum öncesi (ana rahminde) meydana gelen değişikliklerin yavrular üzerindeki etkisine ilişkin örnekler ele alınıyor. Sonuçta anne rahmi de yetiştirmenin vücut bulduğu yerdir.

    “Kaz yavrusunun dünyaya gelmesi daha 15 saati bulmamışsa ya da 3 günü geçmişse, hayvan damgalanmaya açıktı. Damgalandıktan sonra da başka bir annenin arkasından gitmeyi öğrenemiyordu.” (s. 180) 

       Damgalanma olgusu insanlar için de geçerlidir: 

    “Şive bu duruma açık bir örnektir. Gençlikleri sırasında insanlar aksanlarını kolayca değiştirir, genelde etraflarında bulunan yaşıtlarının aksanlarını edinirler. Fakat 15 ila 25 yaş arasında bir yerde bu esneklik ortadan kaybolur. Ondan sonra kişi başka bir ülkeye göç edip orada yaşasa da aksanı pek değişmez.” (s. 198) 

       Ders Almak isimli 7. bölümde şartlı reflekslerin oluşumu, damgalanmanın tersi olan ve Seligman tarafından tanımlanan hazırlıklı öğrenme (prepared learning) kavramı ele alınıyor. Bu bağlamda özellikle bebek maymunlarla H. Harlow’un yaptığı tel anne-kumaş anne deneyleri ve Mineka’nın yaptığı yılan korkusu-çiçek korkusu deneyleri önemli ve ilginç. Bunlar, öğrenmede içgüdülerin de rol oynadığını göstermiştir. 

    “Bana kalırsa Mineka’nın keşfi, Harlow’un tel anneleriyle birlikte deneysel psikolojinin en büyük anlarından biriydi. Farklı şekillerde bu deney tekrarlandı, fakat hep aynı sonuca ulaşıldı: maymunlar yılanlardan korkmayı çok kolay öğrenir; başka nesnelerden korkmayı bu kadar kolay öğrenmezler.” (s. 229) 

       Yine bu bölümde uzun süredir ilgimi çeken ve Donald Hebb tarafından tanımlanan Hebb korelasyonuna da kısaca değinilmiş. Bazı şeylere neden takıntılı olduğumuz, unutmanın zorluğu ve sinir hüreleri arasında oluşan devrelerin önemine vurgu yapmak adına burada Hebb’in 1949 tarihli makalesinden bir alıntı yapmak uygun olur: 

    “A hücresinin aksonu B hücresinini uyaracak kadar yakınsa, durmadan, ısrarla sinyal göndermesini sağlıyorsa, hücrelerden birinde ya da ikisinde bir büyüme süreci ya da metabolik değişim gerçekleşir. B’yi ateşleyen hücrelerden biri olarak A’nın etkinliği artar.” 

    “Hebb’in demeye çalıştığı, öğrenme sık kullanılan bağlantıların güçlendirilmesinden oluşur.” (s. 233) 

       Kültür Muamması isimli 8. bölüm, adından da anlaşılacağı üzere kültür kavramıyla ilgili bakış açılarını sunuyor bizlere. 

    “Günümüzde dünyaya gelen her çocuk kalıtımla belli bir gen takımı alır, deneyimlerden de çok şey öğrenir. Fakat edindiği başka şeyler de vardır: kelimeler, düşünceler, uzakta ya da uzun zaman önce başka insanların icat ettiği araç gereçler. İnsan türü dünyaya hakimken gorillerin soyunun tükenme tehlikesi altında olması aramızdaki %5’lik DNA farkından kaynaklanmaz, hatta sebep belirli bir kültür uyarınca hareket edebilmemiz bile değildir; nedeni, kültürel birikim ve kıtadan kıtaya, nesilden nesle bilgi aktarabilmemizdir.” (s. 238) 

       Burada 12 adamdan ikisiyle konuya giriş yapıyor Ridley: “Kültür insan doğasını şekillendirir” diyerek antropolojide bir reform gerçekleştiren Boas ve “sosyal hadiseler sadece sosyal algılarla açıklanabilir, biyolojik bir açıklama gerektirmez” diyerek Boas’tan daha az sağduyulu bir görüşü savunan Durkheim. Durkheim, Boas’ın aksine sosyolojiyi boş sayfa görüşünün rotasına sokmuştur. 

    “Çevrenin önemini belirtmesine karşın Boas boş sayfa görüşünün aşırı uç bir noktasında yer almıyordu. Bireyle ırk arasındaki önemli ayrımın farkındaydı. Bireyler arasındaki doğuştan gelen büyük kişilik farklarını, ırklar arasındaki doğuştan gelen farklılıklardan saymamak gerektiğini anlamıştı. Bu görüşün genetik açıdan doğru olduğu daha sonra Richard Lewontin tarafından kanıtlanacaktı.” (s. 241) 

    “Genlerin hem doğanın hem de yetiştirmenin kökeninde olduğu iddiamı sürdüreceksem, genlerin kültürün oluşmasını nasıl mümkün kıldığını açıklamam gerekir. Kültürel bir uygulamaya yönelik genler olduğunu ileri sürerek değil, çevre şartlarına tepki veren genler olduğunu bir kez daha ileri sürerek bunu yapmaya niyetliyim; yani genleri esas neden olarak değil, mekanizma olarak sunacağım.” (s. 247) 

       Bunu diyerek en yakın akrabalarımız olan şempanzelere ve onların kültür oluşturma süreçlerine ilişkin bilgi yüklemeye başlar Ridley. Bu kısımda son zamanlarda sinirbilim camiasından popüler bilime geçiş yapmayı başarmış ilginç bir konu olan ayna nöronlar ve onların kaşifi olan Rizzolatti’ye değinmeden geçmemiş. (Ayna nöronlar, hayvan hem bir eylem gerçekleştirdiğinde hem de aynı eylemi bir başkası gerçekleştirdiğinde etkinleşen sinir hücreleridir.) 

       Elbette kültür dendiğinde aklımıza ilk gelen şey olan dil yeteneği de yine bu bölümde detaylıca ele alınıyor. ASPM, FOXP2 gibi genleri hatırlatarak, “kültüre imkan veren genlere” kısaca ve oldukça temkinli bir şekilde değiniyor Ridley: 

    “Fakat bilimin araştırmalarında böyle kilit bir gene bu kadar erken bir aşamada rastlanmasını beklemek fazla iyimserlik olurdu, o yüzden FOXP2 geninin yanıt olduğunu sanmıyorum. Az sayıdaki gende değişim gerçekleştiğini tahmin ediyorum, çünkü söz konusu sıçrama anidir, bilimin bu genleri açığa çıkarması da uzun sürmeyebilir. … Genler makinenin dişlileridir, gökteki tanrılar değillerdir. Hem dış hem de iç etkiler yüzünden hayat boyunca açılıp kapanırken görevleri çevreden gelen bilgiyi soğurmaktır, en azından geçmişte biriktirilmiş bilgiyi aktaracak kadar. Genler bilgi taşımaktan fazlasını yapar; deneyimlere tepki verirler.” (s. 271-272) 

       Gen’in Yedi Anlamı isimli 9. bölüm 12 adamımızdan biri olan De Vries ile başlıyor. De Vries kendisinden yaklaşık 44 yıl önce kalıtım yasalarını ortaya koyarak genetiğin temellerini atmış olan Gregor Mendel’den çaktırmadan etkilenmiş ve 1900 yılında konuyla ilgili radikal bir kuram yayınlamıştı:   

       “Organizmaların kendilerine özgü özellikleri ayrı birimlerden meydana gelir” diyerek Pangen adını verdiği kalıtım partiküllerinin, tür bariyerine takılmadığını ileri sürmüştü. 1909 yılına gelindiğinde “pangen” kelimesi yerine “gen” deniyordu. (Hatırlatma: Darwin, Türlerin Kökeni’ni De Vries’in kuramından tam 41 yıl önce 1859’da yayımlamıştı.) 

       Bu bölümde gen kavramına bu şekilde giriş yaptıktan sonra genlerle ilgili çeşitli tanımlar ele alınıyor. Aralarında belki de en aşina olduğumuz Dawkins’in bencil gen kavramına yönelik eleştirilere de değiniyor Ridley. 

    “En çok Richard Dawkins’in ‘bencil gen’ deyişiyle bilinen bu kavram birçok insana büyülüymüş gibi gözükür. Teleolojik düşünceye o kadar alışmışlardır ki zihninde bencillik amacı olmadan bir genin nasıl bencilce hareket edeceğini düşleyemezler.” (s. 281) 

       Ayrıca çok önemli bir konu olan cinsel seçilime de değinmeden geçmiyor. Bu anlamda erkekliğin gelişiminde kilit rol oynayan ve Y kormozomunda yer alan SRY geninden bahsediyor.

    “Cinsel seçilim, Darwin’in uzun süre yadsınmış öteki kuramıdır. En uygun bireyin hayatta kalmasını değil, üremesini öngörür.” (s. 284) 

    “Genelgeçer bir tanımla, memeli embriyonunun erkekleşmek için tüm ihtiyacı tek bir SRY genidir, dişi olmak için de aynı genin çalışan bir versiyonundan mahrum olunmalıdır.” (s. 282) 

       Çelişkili Dersler Bütçesi isimli 10. bölümde, ana fikir olarak Ridley’nin vermek istediği görüş şudur: “Genlerden korkmayın. Onlar tanrı değildir; onlar çarkın dişlileridir.” Ayrıca ebeveynlerin, akranların ve ırkların çocukların kişilik gelişimlerine etkileri anlatılıyor, tabi ki genlerin de. Örneğin yüksek faaliyetli MAOA genlerine (bu gen X kromozomunda yer alır) sahip olanların küçükken kötü muamele görmeye bağışıklık gösterdiğini biliyor muydunuz? Bunlar kötü muameleye rağmen büyüdüklerinde pek sorun yaşamıyormuş. Ama aynı kötü muameleyi gören ve bu geni düşük faaliyet gösteren bireyler büyüdüklerinde antisosyal oluyormuş. Genlerin kişiliğimize bu kadar etki ediyor olmasının, benim gibi bir “bencil gen” taraftarını bile epey şaşırttığını söylemeliyim. Bu bölümde anne babanız, kardeşleriniz ve tabi ki kendiniz hakkında çok faydalı bilgiler bulacağınıza eminim. 

       Bu bölümde ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir diğer konu da şu bizim meşhur “özgür irade” meselesi. Bununla ilgili sadece bir alıntı yapmakla yetineceğim. Kararı, kitabın tamamını okuduğunuzda kendiniz verirsiniz; ama yine de anahtar kelimenin “dairesel nedensellik” olduğunu söyleyerek bir ipucu vermiş olayım. Özgür iradeyle ilgili videoyu izlemek için tıklayın 

    “Alman felsefeci Henrik Walter, eksiksiz bir özgür irade idealinin gerçekten bir yanılsama olduğuna, fakat insanlarda bunun daha aşağı bir biçiminin bulunduğuna inanır. Buna doğal özerklik der ve bunun beyin içindeki geri bildirim döngülerinden türediğini söyler. Bu döngülerde bir sürecin sonuçları, bir sonraki sürecin başlangıç koşullarını oluşturur. Beyindeki sinir hücreleri, daha mesajlarını göndermeyi bitirmeden, alıcıdan yanıt alırlar. Bu tepki gönderdikleri mesajı değiştirir, mesaj da verilen tepkiyi değiştirir vs. Bu görüş birçok bilinç kuramının temelidir … Genler bile boğazına kadar dairesel nedenselliğe batmıştır. Beyin biliminde son yıllarda yapılmış uzak ara en önemli keşif, hem genlerin eylemlerden hem de eylemlerin genlerden etkilendiğinin anlaşılmasıdır. Öğrenme ile bellek işlerini yürüten CREB genleri davranışların sadece sebebi değildir; aynı zamanda sonuçlarıdır.” (s. 322-323) 

       10. ve son bölümün ismi Homo Stramineus: Hayali Düşman. (Stramineus, samandan veya çöpten yapılma anlamına gelir.) Bu bölümü çok kısa iki alıntıyla özetleyerek, başta düşündüğümden çok daha uzun hale gelen yazımı artık sonlandırıyorum. Umarım bu önemli eseri alıp okumanız konusunda bir parça da olsa sizleri teşvik edebilmiş, hiç değilse okumayacak olanların temel kavramlara aşina olmasını sağlayabilmişimdir: 

    “Bir görüşün doğru olması, başka bir görüşün yanlış olduğunu kanıtlamaz.” (s. 326) 

    “Bu deneyler, varlıkların esnek olabilmesi anlamında genlerin duyarlılık örneği olduğunu, deneyimlere hizmet ettiğini gösterir. Doğa-yetiştirme tartışması öldü. Yaşasın yetiştirme aracılığıyla doğa!” (s. 328) 

       Kitabın yazarı hakkında bilgi: 1958 doğumlu Matt Ridley, doktorasını Oxford Üniversitesi zooloji dalında yapmış bir popüler bilim yazarıdır. İngiliz yazarın eserleri birçok dile çevrilmiş ve ona çeşitli ödüller kazandırmıştır. Üç yıl Wall Street Journal’da insan doğasının bilimi ve çıkarımları konusunda yazılar yazmış, halihazırda da The Times dergisinde bilim, çevre ve ekonomi konularında köşe yazarlığı yapmaktadır. 

     

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • İslam bilimi teşvik ediyor mu?

       Aşağıda okuyacağınız yazı, Dr. Hasan Aydın’ın Bilim ve Gelecek dergisinde yayımlanan makalesinden alıntıdır. 

       İslam’ın bilimi teşvik ettiği anlayışı, İslamcılar’ın, siyasilerin ve eğitim bilimcilerin dilinde, din propagandası yapmada ve bilimin İslamileştirilmesi suretiyle, dinsel bir düşünsel çerçeveye oturtulmasında önemli işlevler yüklenmektedir ve okul kitaplarında gerçekliği varmış gibi genç nesillere aşılanmaktadır. Oysa bu, en gerçek yol gösterici bilimdir anlayışını, en gerçek yol gösterici dindir anlayışına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu, dinin güdümünde bir bilim ve eğitim anlayışına, Ortaçağ’ın din odaklı düşünsel çerçevesine geri dönmek ve ayrıca modern bilimin hangi temel üzerinde yapılandığını kavramamak demektir.  

       Son yıllarda, medyada boy gösterip din adına söz söyleyen ilahiyatçıların ve siyasilerin ağzında, dinle ilgili olarak yazılan kitaplarda ve hatta eğitimbilimsel değeri olduğu savlanan ilk ve orta dereceli okullar için hazırlanmış ders kitaplarında sık sık tekrarlanan bir deyiş var. Bu deyiş, öz olarak ‘İslam bilimi teşvik eder’ önermesiyle özetlenebilir. Bu önermenin sık sık tekrarlanması ve gündeme getirilmesi hiç de nedensiz değildir; zira, İslam toplumları, modern dönemde, bilimsel gelişmeleri izleyememiş, Özdemir İnce’nin deyişiyle, “Kopernik Devrimi’ni ıskalamış; bu yüzden de geri kalmıştır.”

        Seküler bakış açısından yana olanlar bu geri kalmışlığı, altyapıdan kaynaklanan unsurları hesaba katmakla birlikte, İslam’ın her şeye müdahale eden Tanrı odaklı düşünsel çerçevesiyle ilişkilendirmektedir. Bundan rahatsız olan, modern dünyanın ve Kopernik Devrimi’nin sunduğu insan eksenli seküler bakış açısını özümseyemeyen İslami duyarlılığı ağır basan kesimler, geri kalmışlığın ve bilimi takip edememenin İslami düşünsel çerçeveden kaynaklanmadığını göstermek için anılan argümana sarılmaktadırlar. 

       Dini çıkarları için kullanmaktan ve “dinin ahlaksal ve siyasal yaşamda boyun eğdirici ve itaat ettirici fonksiyonunun işlevselliğinden” bir türlü vazgeçmeyen siyasiler de, aynı psikolojik itkilerle, siyasal çıkarları uğruna bir olgunun üstünü örtmek ve çocuklarımızı görünüşte bilime teşvik etmek için, İslam bilimi teşvik eder önermesinin okul kitaplarında pekiştirilmesine çanak tutmaktadırlar. 

       Gözlemlediğim kadarıyla, eğitimin ve medyanın bir etkisi olsa gerek, son dönemlerde yetişen kuşaklar (özellikle 1980 sonrası kuşaklar), İslam bilimi teşvik eder önermesi konusunda, o denli koşullandırılmış durumda ki, aksinin olası olabileceğini, dinle bilimin tümüyle farklı etkinlikler olduğunu düşünmek bile istemiyorlar. Nitekim, özde din ve bilimin farklı olmadıklarını ima eden Süleyman Ateş de, bu olgudan kuşku duymayanlardan birisi. Hepimizin sık sık duyduğu, son dönemlerdeki kuşakları biçimlendiren argümanı gelin bir de onun söyleminden dinleyelim:

       “Kur’an’ın  ilme verdiği değer, her türlü takdirin üstündedir. Kur’an’ın inen ilk ayeti, oku emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder… Kur’an-ı Kerim ilmi nur, cahilliği karanlık; alimi görür, cahili kör kabul etmekte, ‘bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, ancak akıl sahipleri ibret alır’ (Zümer, 9), ‘Allah’tan, ancak alim kulları lâyıkıyla korkar’ (Fatır, 28) gibi ayetleriyle dinin gerçek manasını, Allah’ın kudret ve azametini ancak bilginlerin gereği gibi anlayacağını ifade etmekte, ‘bilmiyorsanız, bilenlerden sorun’ (Nahl, 43) ayeti ile de, her şeyi ehlinden, bileninden sorup öğrenmeyi öngörmektedir.

       İslam’ın üstün gördüğü, değer verdiği ilim, sadece din ilmi değil, mutlak ilimdir. İlmin her çeşidi, özellikle müspet ilimdir. Hz. Peygamber, ilmi, müslümanın yitiği saymakta, nerede bulursa almasını, Çin’de dahi olsa, gidip öğrenmesini emretmektedir. Kur’an-ı Kerim, her vesileyle insanın gözünü kainata, tabiata çevirmekte, tabiat varlıklarının yaratılışını, bu yaratılıştaki ince ilim, hikmet ve sanatı araştırmaya davet etmektedir.” (S. Ateş, İslama İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Yeni Ufuk Neşriyatçılık, Ankara 1971)

       Siyasal telkinlerin etkisi altında kalan eğitim bilimciler de bu olguya kanmakta ve ders müfredatında bu konuya ayrı bir önem vermektedirler. Zira onlarca, Ortaçağ İslam düşünürlerinin başarısı İslam’ın bilgiye vurgusundan kaynaklanmaktadır; bu nedenle onları övmek, onların model alınmasına ve çocuklarımızın kültürel kompleksten kurtulmalarına katkı sağlayacağı gibi, İslam ve bilim arasındaki olumlu ilişkiye gönderme yapmak, yine onları manevi yönden de bilim ve bilimsel düşünceye motive etmede kolaylık sağlayacaktır. Bu yüzden anılan olgu, seküler nitelikli bilimin temelleri saf dışı edilerek ya da görmezden gelinerek ilk ve orta öğretimin bir parçası haline getirilmiş durumdadır. 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • ARKELER: Takdir edilesi şampiyonlar

       Gezegenimizdeki yaşamın evrimini anlamaya ve öğrenmeye başlayan herkes aşağıdaki şekille en az bir kez karşılaşmıştır. “Köklü filogenetik yaşam ağacı” diye adlandırılan ve canlıları Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler olarak üç ana âleme ayıran bu şekle bakarak gezegenimizdeki canlılar arasındaki evrimsel ilişkileri izleyebiliriz. Bildiğiniz gibi birçok tek hücreli canlı ve bütün çok hücreli canlılar ökaryottur. Dünya’nın en eski sakinlerinden olan bakterilere de aşina olmayan yoktur. Peki, ya şu ilk duyduğunuzda kafanızda soru işareti uyandıran ve pek de popüler sayılmayan grup olan arkeler? Sıklıkla “sadece bir bakteri” oldukları yanılgısıyla onları göz ardı ederiz. Evet, arkeler de bakteriler gibi birer prokaryottur ve gezegenimizin en eski müdavimlerindendir; ama bu şekle bakarak bile bakterilerden çok ayrı bir şey olduklarını fark edebiliriz. Peki ama onları yaşamın üç ana dalından biri haline getirecek kadar farklı ve özel yapan şey nedir? Bunu anlamak için canlıların modern sınıflandırmasının tarihçesine kısaca bir göz atmamız gerekiyor. Ama ondan da önce, biyosferimizin geçmişiyle ilgili kısacık bir hatırlatma yapalım:

     Şekil 1: Köklü filogenetik yaşam ağacı 

       Şimdiye kadar elde edilen verilere göre Dünya’da yaşamın en az 3,5 milyar yıl önce başladığını biliyoruz. Arkeen devrinin  başlarına denk gelen bu dönemde gezegenimizin hakimleri prokaryotlar; yani bakteriler ve arkelerdi. Evrimin en erken basamakları bu canlılarda gerçekleşti. Dünya yaklaşık 2.4 milyar yıl önce ilk siyanobakteriler tarafından “oksijenlendi.” 1,6-2,1 milyar yıl önce (Proterozoyik devirde) de karmaşık hücre içi işlevlere sahip olan ökaryotlar evrildi. Ökaryotlar prokaryotların aksine, genetik materyallerini taşıyan zarla çevrili bir çekirdeğe ve hücre organellerine sahipti. Birçok bilim insanı ökaryotların içerdiği organellerin, daha önce bağımsız yaşamlar süren prokaryot organizmalardan köken aldığını düşünmektedir. İlk tek hücreli ökaryotların ortaya çıkışından sonra çok hücreli ökaryotlar evrilmeye başladı; şimdilik bulunan ve bildiğimiz en eski çok hücreli canlı fosili 2,1 milyar yıl yaşındadır.1 Çok hücreli canlıların evrilerek yoğun bir şekilde çeşitlendiği ve yayıldığı meşhur Kambriyen dönemi ise bundan yaklaşık 1,5 milyar yıl sonra yaşanmıştır. Bütün bu verileri, Homo cinsine bağlı insansı atalarımızın yalnızca 2,5 milyon yıldır var olduğunun bilincinde kalarak ele aldığımızda, gezegenimizde misafir sayılacak kadar yeni olduğumuzu da bir kez daha anımsıyoruz.

       Ancak elbette bütün bunları şimdiki bilgilerimizin ışığında söyleyebiliyoruz. Oysa biyologlar 20. yüzyıla kadar canlıları sadece iki gruba ayırarak sınıflandırıyordu: Hayvanlar ve bitkiler. Bu kadar basitti. Fakat 1950’li yıllarda bu sınıflandırmanın eksik kaldığı; mantarları, protistleri ve bakterileri kapsamadığı anlaşıldı. Nihayet 1970’lere gelindiğinde farklı bilim insanları tarafından önerilen düzeltmelerin ışığında taksonomik sınıflandırma şu hale gelerek 5 ana dala ayrılmıştı: Prokaryot bakteriler ve ökaryot canlı grupları (yani bitkiler, hayvanlar, mantarlar ve protistler). 

       Bu arada bilim insanları prokaryotları sınıflandırmada hala zorluk çekiyor, daha tutarlı ve köklü bir yöntem arıyordu. Bu sorun, bakterilerin genetik dizilim kayıtlarının karşılaştırılabildiği filogenetik yaklaşımın benimsenmesiyle ortadan kalktı. (Filogenetik, biyolojide canlı grupları arasındaki evrimsel ilişkileri moleküler dizileme verileri ve morfolojik verilerin ışığında inceleyen bilim dalıdır.) 1977’de filogenetik çalışmaların ışığında yapılan ve bilim dünyasında şaşkınlık yaratan bir keşif, canlılara ilişkin sınıflandırmayı baştan aşağı değiştirdi. 

       O sıralar DNA dizilerini kullanarak prokaryot bakteriler arasındaki ilişkileri araştıran Dr. Carl Woese, George Fox ve ekibi, inceledikleri bakteriler arasında diğerlerinden farklı görünen ve davranan bir grup “bakteri” olduğunu fark etti. Yüksek sıcaklıklarda yaşayan veya metan üreten bu marjinal gruplar, rRNA ile yapılan filogenetik testlerde normal bakteri ve ökaryotlardan ayrı bölgelerde kümeleniyordu. Gözlemlenen bu büyük genetik farklara bakarak bu mikropların bakterilerden farklı bir canlı grubu olduğunu anlayan Woese ve ekibi, PNAS’te konuyla ilgili çığır açıcı (ve mikrobiyoloji tarihinin en devrimsel makaleleri arasında yer alan) bir çalışma yayımladı ve bu mikropları Arkebakteriler (Archaebacteria) olarak tanımladı. (Burada bir parantez açarak, Woese’un 1967 yılında -farklı bir isimle- RNA dünyası hipotezini ilk ortaya atan bilim insanı olduğunu vurgulamak isterim.) 

       Archaea kelimesi Latince’de “antik” veya “çok eski” anlamına gelir. Bu yeni keşfedilen ve sanılanın aksine bir bakteri olmadığı anlaşılan canlı grubu sonradan Arkea (Arkeler, Archaea) ismini alarak, yaşamın üç ana dalından birini tanımlar hale geldi. Woese ve Fox böylece bütün yaşam ağacını değiştirerek canlılar dünyasına dair bakış açımızı genişletmiş ve evrim kuramına önemli bir katkıda bulunmuş oldu. 

    Şekil 2: Woese’un üzerine notlar düştüğü ve yaşamın üç âleminin keşfini sağlayan bu röntgen filminde parçalanmış küçük altbirim rRNA’ların parmak izleri görülmektedir. 

       Bütün yaşam formları özünde aynı temel metabolik yolları kullanır; örneğin arkelerde glikoliz işleminin (Glikoliz: glukozun enzimlerle pirüvik asite kadar yıkılması) biraz farklı bir türü ve sitrik asit döngüsünün tam veya kısmi bir çeşidi bulunur. Bu benzerlikler yaşamın başlangıcında evrimin öngördüğü ortak kökene işaret eder. Gezegenimizdeki yaşamın kökenini anlayabilmek için bu üç ana canlı grubunun içerdiği benzerlik ve farklılıkları belirleyerek, aralarındaki ilişkiyi çözmemiz gerekir.

    Şekil 3: Karşılaştırma amacıyla prokaryot ve ökaryot hücreler resmedilmiştir 

       Zamanında filogenetik yöntemlerden yoksun olan bilim insanları arkeleri “sadece bir bakteri” sanmakta pek de haksız değildi. Arkeler mikroskop altında boyut ve şekil olarak bakterilere çok benzer; sonuçta onlar da bakteriler gibi birer prokaryottur. Fakat arkeler biyokimyasal ve genetik olarak bakterilerden en az bizim kadar farklıdır. Arkelerin hücre duvarları bakterilerinkinden farklı yapı taşları içerir, buna ek olarak hücre zarları da lipid yapısı ve kimyasal bağları bakımından farklıdır. Ayrıca bazı arkelerin oldukça ilginç şekilleri vardır. Örnek olarak aşağıda gördüğünüz, yassı ve kare formlu Haloquadratum walsbyi isimli arke verilebilir. Bu nedenle bazı kitaplarda hala hatalı bir şekilde “arkebakteriler” olarak isimlendirilseler de aslında apayrı bir canlı âlemini temsil ettikleri unutulmamalıdır. Hatta bakterilerle olan görsel benzerliklerine rağmen genleri ve metabolik yolları bağlamında ökaryotlara çok daha fazla benzedikleri de söyleyenebilir. Bununla birlikte enerji elde etmek için kullandıkları kaynaklar, ökaryotlarınkilere kıyasla çok daha uzun bir liste oluşturur. Bu listede organik bileşikler haricinde hidrojen gazı, amonyak, sülfür ve metal iyonları gibi birçok ilginç enerji kaynağı bulunur. Ayrıca güneş ışığını kullanarak enerji elde eden (fototrof) arkeler de vardır, fakat bu yöntem siyanobakterilerin ve ökaryotların klorofil kullanarak yaptığı fotosentez işleminden farklıdır. Kısacası, arkeler her iki anlamda da “bir âlemdir”. 

    Şekil 4: Yassı ve kare biçimli bir arke olan Haloquadratum walsbyi

        İlk hücre öncesi yapıların nasıl oluştuğunu anlayabilmek için Dünya’nın o zamanki koşullarına benzeyen yerlere ve buralarda ne tür canlıların yaşadığına bakmak akla yatkın bir yaklaşım olur: düşük oksijenli, çözünmüş minerallerce zengin, sıcak yerler. İşte arkelerin yaşam alanları, başka hiçbir canlının hayatta kalamayacağı bu ekstrem koşulların hüküm sürdüğü bölgeleri kapsar. Bu anlamda hepsi olmasa da çoğu arke ekstremofildir (ekstremofil: ekstrem koşulları tercih eden canlı). Kimisi sıcaklığın 100 °C’nin üzerine çıktığı okyanus diplerindeki hidrotermal baca ağızlarında, gayzerlerde veya volkanik kaplıcalarda; kimisi de aşırı asitli, aşırı alkali veya sülfürlü sularda yaşar. Bazıları başka canlıları kurutup yok edecek kadar tuzlu sulara dayanıklıdır; deniz suyu %0,9 oranında tuz içerirken bu arkeler %9’luk tuz oranlarına dayanabilir. Ayrıca oksijenden yoksun çamurlu ortamlarda, bataklıklarda ve okyanus tabanlarında yaşayan; hatta yeraltının derinliklerindeki petrol yataklarında bile hayatta kalmayı başaran arkeler vardır. Ekstremofil arkeler fizyolojik anlamda 4 gruba ayrılarak sınıflandırılır:

    Tuzseverler (Halofiller)

     Alkaliseverler (Alkalifiller)

    Sıcakseverler (Termofiller)

     Asitseverler (Asidofiller) 

       Fakat arkelerin yaşam alanı sadece bu ekstrem ortamlarla sınırlı değildir; yeni yapılan çalışmalar toprakta, plankton olarak açık denizde ve hatta insan vücudunda (kolon ve göbek deliğinde) bile yaşadıklarını ortaya koymuştur. Geviş getiren hayvanların, termitlerin ve insanların sindirim kanallarında yaşayan ve burada metan üreten arkeler vardır. Kalın bağırsakta bulunan bu arkeler metanojendir (metabolik işlemlerinin sonucunda metan üretir, yani metanogenez yaparlar) ve bu nedenle sindirime yardımcı olurlar. 

    Şekil 5: Bazı arkeler volkanik göllerde ve kaplıcalarda yaşar. 

       Birtakım arkeler zarar görmüş kromozomlarını herhangi bir kayba uğramaksızın hızla tamir edebilir ki bu da hiçbir canlının dayanamayacağı koşullarda hayatta kalmalarını sağlar. Şu anki bilgilerimizin ışığında yaşamın uzun süre devam edip gelişebildiği en yüksek sıcaklık 122 °C’dir ve sıcakta hayatta kalma rekoru da Methanopyrus kandleri (Strain 116) isimli bir arkeye aittir. Hemen arkasından da Geogemma barossii (Strain 121) isimli bir diğer arke gelir. Hidrotermal bacalarda keşfedilen bu tek hücreli mikroplardan G. barossii ’nin 130°C’de ölmese de üremesinin durduğu, sıcaklık normal değerlere getirildiğinde de yeniden üremeye devam ettiği saptanmıştır. Canlılar için bir diğer zorlayıcı koşul da radyasyondur. Radyasyon direnci, yüksek oranda iyonlaştırıcı radyasyon (ışınım) varlığında yaşayabilen canlılara ait bir özelliktir. Yapılan çalışmalar çok sayıda böcek, bitki ve solucan türünün radyasyona dirençli olduğunu göstermiştir ama bu alanın rekoru da yine Thermococcus gammatolerans isimli bir arkeye aittir. Bu süper canlı için öldürücü doz 30.000 Gy’dir; onu 15.000 Gy’lik dozla Deinococcus radiodurans isimli bir bakteri izler. Bu sınırın insanlar için 4-10 Gy, fareler için 4,5-12 Gy, Alman hamamböceği için 60-150 Gy, meyve sinekleri için 640 Gy, Braconidae familyası (parazitik eşek arısı türlerini kapsar) için 1800 Gy ve çok dayanıklı bir canlı olan Tardigrad için bile 5000 Gy olduğunu bilmek, arkelere ayrı bir karizma katmıyor mu sizce de? Bütün bu özellikleri, arkeleri uzayda yaşam araştırmalarında da önemli canlı haline getirmiştir. 

       Woese ve Fox’ın keşfinden önce arkelerin bildiğimiz canlılardan evrilen ekstrem organizmalar olduğuna inanılıyordu; oysa bugün Dünya’da oluşmuş olan ilk canlılarla önemli bir bağları olduğu düşünülmektedir. Woese bakteri, arke ve ökaryotların farklı soy hatlarından geldiğini ve bunların, geçmişte yaşamış olan canlıların atasal kolonilerinden köken aldığını ileri sürmüştü. Bu olayın hücrelerin evriminden önce meydana gelmiş olması da akla yatkın bir olasılıktır. Bakterilerle arkelerin son ortak atasının bir termofil (sıcaksever) olması da muhtemeldir. Sonuçta bu mikroplar hakkında daha öğreneceğimiz çok şey vardır ve arkeler üzerinde bugüne kadar yapılan çalışmalar yalnızca yaşamın kökenine ışık tutmakla kalmamış, birçok şaşırtıcı keşfi de mümkün kılmıştır. Bunlar arasında metanogeneziste kullanılan yeni koenzimlerin keşfi, yeni enerji koruyucu metabolik yolların keşfi ve arkelerin solunum komplekslerinin ilginç yapısının sunduğu bilgiler sayılabilir. Arkelerin incelenmesi bize genel anlamda mikrobiyal evrim, protein filojenisi ve biyoenerji mekanizmaları hakkında ciddi bir aydınlanma sağlamış ve sağlamaya da devam etmektedir.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

    Bu yazım, Ateist Dergi‘nin Mayıs 2014 sayısında yayınlanmıştır.

     

    1. Abderrazak El Albani, Stefan Bengtson, Donald E. Canfield vd. Large colonial organisms with coordinated growth in oxygenated environments 2.1 Gyr ago. Nature 466, 100–104 (01 July 2010) doi:10.1038/nature09166 

     

    Kaynaklar: 

     

  • “Ölümsüz” denizanası Turritopsis dohrnii

       Turritopsis dohrnii adındaki bir denizanası türü, dünyadaki tek ölümsüz canlı olmakla ünlendi. Bu yüzden biraz ilgiyi hak ediyor bence 🙂

       Daha önce hatalı bir şekilde Turritopsis nutricula olarak sınıflandırılan T. dohrnii, taksonomik olarak Cnidaria (Knidliler) şubesine mensuptur. Bu hayvanın çapı sadece 4-5 milimetredir ve yaşam döngüsü de bütün diğer denizanaları gibi iki temel aşamadan oluşur: Polip ve Medusa evreleri. Hayatına polip olarak, zemine kök salmış bir bitki gibi başlar ve sonra Medusa dönemine girer. Medusa döneminde artık bir bitkiye değil denizanasına benzemektedir. Ömrünün sonuna geldiğinde veya yaşamını sürdürebilecek koşulları bulamadığında, denizanasına dönüşmeden önceki evre olan polip aşamasına geri döner; şartlar uygun hale geldiğinde yeniden medusaya, sonra yeniden polipe dönüşür ve bu döngü böylece sürüp gider. Yani dışarıdan bir etki olmadıgı sürece ölmez. Buradaki önemli nokta ve bu canlıya “ölümsüz” sıfatını kazandıran şey, medusa evresinden sonra ölmesi gerekirken polip evresine geri dönüyor olmasıdır. 

    Resim: Polip evresinde T. dohrnii

    Resim: Polip evresinde T. dohrnii

     

    Resim: Medusa evresinde T. dohrnii

       Bu olağanüstü canlı yaşlandığı için ölmez. Hastalandığı veya yaralandığı zaman transdifferansiyasyon* yeteneğine başvurur. Transdifferansiyasyon, sadece bu ölümsüz denizanasına has bir özellik değildir. Örneğin kertenkeleler de kopan kuyruklarını aynı yöntemle tamir ederler, fakat kertenkelelerin rejenerasyonu çok daha sınırlı ve bölgeseldir. Dolayısıyla kertenkeleler kuyruklarını yenileyebilseler bile basit yaralar, hastalık veya yaşlılık yüzünden ölürler. T. dohrnii’yi öldürmenin tek yolu ise onu tamamen yok etmektir. 

    *Transdifferansiyasyon: Bir hücrenin şeklini tamamıyla başka bir şekle değiştirmesi. Metaplazyanın bir çeşididir.

       Karşımızda, ne zaman uygun görürse hayatını sıfırdan başlatma yeteneğine sahip bir canlı var. Kötü seçimler mi yaptınız? Bir şans daha mı istiyorsunuz? Hemen kendinizi yeniden bebek halinize geri çeviriyor, her şeye yeniden başlıyorsunuz. Ancak Turritopsis dohrnii de diğer bütün canlılar gibi av olmaya dirençli değildir; başka bir canlının sindirim sistemine girdiğinde sindirilerek yok edilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, “eceliyle yaşlılıktan ölme” olayının gerçekleşmiyor olmasıdır. 

     

    Resim: T. dohrnii‘nin yaşam döngüsü

      Bu işlem Turritopsis dohrnii’de sonsuza kadar devam edebilir. Bu da onu dünyadaki en acaip yaratıklardan biri yapar. Herhangi bir memelinin kendisini şekilsiz bir et yığınına dönüştürdüğünü ve sonra o et yığınından bir bebek olarak hayatına yeniden başladığını hayal edin. İşte T. dohrnii’nin yaptığı budur. DNA’sının kayıp kısımlarını yenileme konusundaki bu başarısı, onu insanın ölümsüzlük arayışları açısından çok önemli bir olgu haline getiriyor. Bilim insanları şu anda bu canlının DNA’sını ve genetik yapısını bakterilere aktararak ölümsüz bakteriler üretmeye çalışıyorlar. Genetik uzmanları bu canlının sırrını çözerse, tıp alanında olağanüstü bir adım atılmış olacak. Smithsonian Tropikal Marin Enstitüsünden Dr. Maria Miglietta şöyle diyor: “Ölümü baypas edebildikleri için sayıları gitgide artıyor. Şu anda sadece Karayip denizlerinde değil dünyadaki bütün okyanuslarda yaşıyorlar. Küresel bir yayılıma tanık oluyoruz.”  

     

       Ölüme meydan okuyan bir diğer canlı da planarya yassıkurtları. Nottingham Üniversitesi’ndeki bilim insanları, Şubat 2012’de PNAS‘de yayımlanan yeni bir çalışmada, göllerde ve küçük su birikintilerinde yaşayan planarya yassıkurtlarının da sonsuza kadar yaşayabildiklerini ve her seferinde kendilerinin yeni kopyalarını ürettiğini, bu kopyaların da doğal bir ölümle karşılaşmayacak şekilde “telomer” dediğimiz gen yapılarını yenilediğini gösterdi. 

    Resim: Planarya yassıkurtları

        Araştırmaları yapan Nottingham Üniversitesi bilim insanlarından Dr. Aziz Aboobaker, tek bir yassıkurdu parçalara bölüp, kendini yenileme özelliğiyle tam 20 bin yassıkurttan oluşan devasa bir koloni ürettiklerini söylüyor ve ekliyor: “Benim görüşümce bu canlılar ölümsüz.” Yassıkurtların sinir hücrelerinden oluşan basit bir beyne sahip olduğu, bu hücrelerin canlının tüm vücudunda bulunan kök hücrelerce tekrar üretilebildiği, bu özellikleriyle de en ufak parçaların bile tam bir yassıkurta dönüşebilme kapasitesine sahip olduğu belirtiliyor. Yapılan araştırmaların, insanların yaşlandıklarında bile sağlıklı kalmalarına yardımcı olması umuluyor. 

    Resim: Hidra

       Bu anlamda bir diğer ilginç canlı da Hidra. Onun da polip formu fazlaca bir yaşlanma belirtisi göstermiyor. Bu canlı, sadece başka bir canlıya yem olması veya hastalanması durumunda ölüyor ve bu açıdan Turritopsis dohrnii’ye benziyor. Hidranın bu başarısının altında yatan sebeplerden biri, sahip olduğu kök hücrelerin sürekli olarak proliferasyona uğraması. 2012 yılında Alman bilim insanları bu süreci incleyerek, belki de gelecekte insanların yaşlanmasını önleyecek bir keşif yaptılar: Yaşlanmada etkili bir gen olan FoxO’i tanımladılar ve genetik yapılarını değiştirerek 3 çeşit hidra grubu ürettiler. Birinci gruptakiler normal FoxO seviyesine sahipken, ikinci grupta bu gen etkisizleştirildi, üçüncü grupta ise FoxO seviyeleri artırıldı. Etkisizleştirilmiş FoxO genine sahip hidraların bağışıklık sisteminde ciddi sorunlar oluştuğu gözlemlendi. Bu sorunların pek çoğu, tıpkı yaşlı insanlarda görülenlere benziyordu. Çalışmanın sonucunda, FoxO geninin yaşlanma sürecinde önemli bir rol oynadığı; dolayısıyla bağışıklık sistemi işlevi ve kök hücre proliferasyonunun insan hayatını uzatmak için anahtar olabilecekleri bildirildi.

     

       Yararlanılan kaynaklar:

     

      Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Biz ateistler ne biçim insanlarız

       Biz ateistler (ve elbette agnostikler) öncelikle kendimizi eleştirmeyi biliriz. Bizi tanımayanlar, yanlış tanıyanlar bunları bilsin isterim: 

    •    Biz ateistler, dinlere ve onların tanrılarına, peygamberlerine, kitaplarına inanmayız. Korkularımıza yenilmeksizin merakımıza yenilerek, defalarca sorduğumuz çeşitli sorulara verdiğimiz çeşitli cevapların vardırdığı noktadır bu. Bu cevapların yarattığı “anlamsızlık” veya “sebepsizlik” gibi olası sonuçların hakikati değiştirmediğini biliriz. Bu sorgulamaları bir cezalandırılma korkusuyla veya ödül kaygısıyla değil, dürüstçe ve öz saygımızı yitirmeden yaparız. Cevap hoşumuza gitmeyecek de olsa, bunu reddetmek yerine kabullenir ve yolumuza devam ederiz. Varlığımızın evrende bir kum tanesi kadar önemsiz olduğu gerçeğini yadsıyarak değil, bunun farkında olarak hayatımızı yaşarız. Kendimizi sahte değer yargılarıyla veya masallarla kandırmak yerine, ne olursa olsun işin doğrusunu kavramaya çalışırız. Bir şeye inanmak İSTEMENİN onu GERÇEK yapmadığını biliriz. Bizi RAHATLATAN şeyin, inanılması gereken şey olmadığını biliriz. Bilimsel gerçeklerin ve onlar sayesinde evren ve dünyaya dair öğrendiklerimizin, zaten hiçbir masala, doğaüstü güce veya tılsıma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar büyüleyici olduğunu biliriz.

       Bu sebeple evet, biz ateistler “gerçekleri inkar eden, hayatta hiçbir amacı olmayan boş kafalı, yolunu şaşırmış ve kaybolmuş” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, “iyi” veya “ahlaklı” olmak için kutsal kitaplara veya kendileri hiç de “iyi” ve “ahlaklı” işler yapmamış olan kişilerin eylemlerine-sözlerine-nasihatlarına ihtiyaç duymayız. Herhangi bir canlıya işkence etmenin, bir insanı çeşitli şekillerde (hakkını gaspederek, tecavüz ederek, sevdiklerine acı çektirerek, psikolojik ve fiziksel işkence uygulayarak..vb)  haksızca mutsuz etmenin yanlış ve ahlaksızca olduğunu, hiçbir tanrının ceza tehdidi veya ödüllendirmesi olmadan da kabul edebiliriz. Bizim içimizde bunca nefret zaten barınamaz. Ahlaklı olmak için dinlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü savaşın, cinayetin, tecavüzün, hırsızlığın, başkalarına acı çektirmenin, hak gasp etmenin ve en basit anlamda bir başka canlının hayatını olumsuz etkileyen herhangi bir eylemde bulunmanın ahlaken “kötü” olduğunu bilenlerin, ayrıca bir günah kırbacına ihtiyacı yoktur. 

       Bu anlamda evet, biz ateistler, “ahlaksızlığa meğilli, hiçbir değer yargısı olmayan ve kötüyle iyiyi ayırt etmekten aciz” insanlarız.

    •    Biz ateistler, dünyadaki en büyük katliamların ve haksızlıkların yapılmasında, maşa olarak dinlerin kullanıldığını biliriz. Pek çok iyi niyetli düşünürün, yazarın, filozofun, bilim insanının ve insan topluluklarının bu uğurda canlarından olduğunu; idam edildiğini, yakılarak öldürüldüğünü, işkence gördüğünü hatırlarız. Bunun arkasında yatan gerçek sebeplerin de gayet iyi farkında olduğumuz için insanoğlunun geleceği adına endişe duyar, birilerinin çıkarı veya inancı uğruna başka bir canlının (bunun insan veya hayvan olması fark etmez) canını almasına, ona işkence etmesine veya hakkını yemesine şiddetle tepki gösteririz. Gerçeküstü bir güce inanmanın, bu inancın yarattığı baskının ve sonucunda ortaya çıkan “inancı için her şeyi yapan” insan tipinin, ne kadar büyük bir tehlike olduğunu biliriz. Biz düşünceleri için insanların özgürlüklerine gaspetmeyiz, insanlara işkence edip onları öldürmeyiz, bunu düşünmeyiz bile. Çünkü önemli olan şeyin, yok etmek ve yakıp yıkmak değil, yapıcı ve akılcı davranmak olduğunu biliriz.

       Bu anlamda evet, biz ateistler “toplum düzenini bozan, insanlar arasında husumet yaratmak isteyen tehlikeli ve uzak durulması gereken” kişileriz. 

    •    Biz ateistler, özünde bütün canlıların evrim sürecinde oluştuğunun, dolayısıyla doğanın dev, organik, bütünsel bir yapı olduğunun farkında olduğumuz ve gezegenimizdeki her şeyin değerli ve birbirine bağımlı olduğunu bildiğimiz için, bunların değerinin bilinmesini isteriz.  Bir insan ırkının diğerinden aslında farklı olmadığını, hepimizin evrimsel süreçte akraba sayıldığını ve din-dil-ırk-cinsiyet..vb kavramların, kendi yarattığımız şeyler olduklarını biliriz; bunların çöpe atılıp “insan” kavramının ortaya konmasını isteriz. Bu kavramlar yüzünden dünyada işlenen NEFRET suçları bizleri üzer, üzmekten öte kızdırır. Nefretin kaynağını biliriz, sebebini anlarız, ama varlığının devamını kabul edemeyiz.

       İnsanlara bu yapay kavramlar yüzünden acı çektirilmesi ve onların göz göre göre birbirine düşman edilmesine duyduğumuz öfkeden dolayı da evet, biz  ateistler “türlerin üstünlüğünü savunan, ‘en güçlü olan hayatta kalsın, gerisi yok olsa da olur, doğanın kanunu böyle işte ne yaparsın..’ diyen o meşhur bencil Darwinist kafa yapısının ürünüyüz.” 

    •    Biz ateistler, en önemli olmak, tanrının biricik ve en sevdiği yaratımı olmak, öyle ki evrendeki her şeyin bizler için yaratıldığını düşünmek gibi megalomanca ve açıkça bir kişilik kompleksine işaret eden yanılgılara kapılıp bu istek üzerinden kendimize bir inanç sistemi yaratmayız. Dünyanın ve içerisindeki her şeyin, bizler için özel olarak “yaratılmadığını” ve “Tepe tepe kullan at, hepsini senin için yarattım nasılsa.” diyen bir tanrının var olmadığını bildiğimiz için, aslında hiç de bize ait ve bizim keyfimiz için yaratılmış olmayan bu çeşitli canlı ve cansız varlıklara saygı göstererek yaşarız.

       Bu açıdan evet, biz ateistlerin “hiçbir şeye saygısı ve sevgisi yoktur.” 

    •    Biz ateistler eleştirdiğimiz şeyin ne olduğunu tam olarak bilmek isteriz. Bir şeyi öğrenmeden, ne olduğunu bile anlamadan reddetmenin, bize yakışmayacağını ve o çok değer verdiğimiz akılcı düşünce şekline uymadığını biliriz. Beynimize özgünlüğü nedeniyle saygı duyarız ve gereğini yaparak onu hakkıyla kullanmaya çalışırız. Ki zaten kendimizi “dinden arındırmış kişiler” olarak tanımlayabilmemiz için de, o yolları çoktan arşınlamış olmamız gerekir. ‘Gerekir’ diyorum çünkü bazı genç veya yeni ateist olmuş arkadaşların, bunun farkında olmayabileceğine şahit oluyorum. Bunu yapmazsak, dogmaları sorgulamadan kabul eden kişileri eleştirmeye de hakkımızın olmadığını biliriz (bilmeyenler de lütfen bunu bilsin artık.) Dini inançlar hakkındaki bilgilerimizi geliştirmeye çalışır ve hep daha fazlasını öğrenmek-anlamak isteriz. Dolayısıyla, karşı taraftan gelen “hiç mi düşünmezsiniz?” gibi ithamlar, yersiz olmaktan öte komiktir. Çünkü o “hiç mi düşünmezsiniz” diye soran kişilerin, bizim onda birimiz kadar kendi dinlerine kafa yormadıklarını biliriz. Çoğu zaman insanların kendi inandıkları dinlerini onlardan daha iyi anlar, yanlış bildikleri kavramları düzeltmeye çalışırız.

       Bu sebeple evet, biz ateistler, “ukala, bilgisiz ve düşünmeye-inanmaya korkan” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, insan aklını ve pozitif bilimleri her şeyin üzerinde tutarız. Bunlara da doğaüstü bir kutsallık katma gereği duymayız. Şüpheci yapımızdan dolayı bilimin sunduğu gerçekleri bile, sorgulamadan veya araştırmadan kabul etmeyiz. Ama yeri geldiğinde, bu el üstünde tuttuğumuz değerleri engellemeye çalışan, en başta din olmak üzere her türlü baskı aracının da karşısında durmayı biliriz. Bilimsel ve düşünsel gelişmeyi durdurmaya çalışanları; insanlığın gelişimi için çabalayan bilim insanlarının verdikleri onca emek ve kattıkları onca özveriyle ortaya koydukları gerçekleri, örtbas edip çarpıtmaya kalkan çıkarcı ve kör edici zihniyeti tehlikeli buluruz. Biliriz ki en önemli bilimsel buluşlar; bugün hayatımızı kolaylaştıran, sevdiklerimizin hayatını kurtaran, hastalıklara ve pandemilere çare üreten ve gelecekte de bunları yapmaya devam edecek olan; evreni algılama ve anlama şeklimizi her geçen gün değiştirerek ufkumuzu açan sayısız buluş ve keşif; sorgulamaktan korkmadan, karşısındaki yobaz zihniyete direnerek bunu başaran insanlar sayesinde olmuştur. Ve bilimin bütün nimetlerinden faydalanıp sonra da onları yok saymaya kalkan, ya da bilim aksini söylüyorken sırf kutsal kitabında yazılanlarla çelişiyor diye bariz gerçekleri reddetmekte direnen nankör insanlar bu nedenle bizi kızdırır.

       Bu anlamda evet, biz ateistler, “geçmişimize, insanoğluna ve gezegenimize zerre kadar saygısı olmayan, dünyayı felakete sürüklemek isteyen, kadir kıymet bilmeyen, hasta ruhlu” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, bu dünyada ne yapabiliriz? diye düşünerek yaşarız. Öteki dünya kavramına inanmadığımız için, bizim için önemli olan BU DÜNYADA kendimizden ve yaptıklarımızdan memnuniyet duymaktır. Burada yaptığımız yanlış veya doğru bir şeyin, ahiretteki pazarlık indirimine tabi olmaksızın önemli olduğunu, bizi sevdiği veya gerekli cezayı çektiğimizi düşündüğü için affedecek olan bir tanrının o rahatlatıcı varlığına inanmanın, sadece bir “kendi kendini rahatlatma çabası” olduğunu biliriz. Dünyanın adil bir yer olmadığını görürüz. Adil olması için duyduğumuz duygusal arzu, bu gerçeği değiştirmez. Dünyadaki bunca yanlışı, felaketi, haksızlığı, acı çekenleri ve çektirenleri görüp de, “nasılsa öbür dünyada adalet sağlanacak” diyerek arkamıza yaslanıp olanı biteni kendimizden memnun bir şekilde izlemek yerine; bu kötülüklerin sona ermesi için eyleme geçilmesi gerektiğini biliriz. Doğduğu ülkenin ve toplumun şartlarına göre birbirinden çok farklı hayatlar yaşamak zorunda kalan insanların, diğer dünyada nasılsa adaleti bulacakları masalı bize huzur vermez; insanların boş yere acı çekiyor olmasından duyduğumuz rahatsızlığı ilahi adalet kavramına bağlayıp dünyaya pembe gözlüklerimizle bakamayız. Biliriz ki, bir şeyler değişecekse, bunu insanlık kendisi yapacaktır.

       Bu anlamda biz ateistler “dünyevi kaygıları olan, boş işlerle uğraşan ve adalet istemeyen vahşi ve sapkın” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, elbettte her insanın kendi inancını seçme özgürlüğü olduğunu ama bunu yaparken kişinin eline verilen bilgilerin doğru olması gerektiğini savunuruz. 5 yaşındaki masum ve henüz soyut-somut ayrımını bile yapacak olgunluğa erişmemiş olan bir çocuğun, kabuslarına girecek masallarla korkutularak bir inancı benimsemeye zorlanmasını haksız ve gaddarca buluruz. Kişinin zaten, araştırma ve sorgulama kavramlarına yabancı olmadan, merak duygusu öldürülmeden yetiştirilmesi halinde, bu masallardaki ödüllere ve cezalara tabi olmadan da doğru yolu bulacağına inanırız. Buna inanız, çünkü bizler bu şekilde yetişebildik. Bir insana en zayıf anında, keza henüz bir yetişkin birey bile değilken, inançların zorla empoze edilmesinin, o yaşlarda sahip olduğu merak duygusunun elinden alınmasının ve ömrünün sonuna kadar korku ile yaşayacak olmasını umursamadan beyninin yıkanmasının, bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük olduğunu biliriz.

       Her insanın merak etme ve bu anlamda bir yaşama hevesi duymasına olan isteğimiz nedeniyle de evet, biz ateistler “dar bir bakış açısına sahip zalim” insanlarız. 

    •    Biz ateistler, her insanın kendi yetişme tarzına uygun bir şekilde davrandığını, çoğu zaman bunun, kişinin elinde olmayan şartlardan dolayı böyle olduğunu biliriz ve inançlı kişilere anlayışlı davranmaya çalışırız. Çocuk yaşta beyne sokulan yanlışların ve toplumsal tabuların yıkılmasının çok zor, insanların bunu yaparken zorlanmasının da çok doğal olduğunu biliriz. Ama bizim bu hümanist ve anlayışlı bakış açımıza rağmen aynı kişiler, bize her türlü hakareti edebilir; bizi ve savunduğumuz değerleri, hatta ailemizi ve sevdiklerimizi aşağılayan cümleler kurabilir, bizi susturmak için çeşitli fiziksel ve psikolojik tehditler savurabilir, özgürlüğümüzü elimizden almaya kalkabilir, ve hatta bizi düşman belleyerek bu uğurda canımıza bile kıyabilir. Bugün tinerci, ahlaksız, satanist, kötü kalpli gibi uydurma etiketlerle yaftlanırız, yarın bir otel odasında yakılarak öldürülürüz, başka bir gün sokakta yürürken “tanrının dini bütün olan sevgili bir kulu” tarafından ‘O’nun takdirini kazanmak’ uğruna canice öldürülebiliriz. Bu tehlikeleri baştan bildiğimiz ve insanları uyarmak için bunları dillendirdiğimiz, en basitinden kendi düşüncemizi söylediğimiz için de her zaman suçlu ilan edilmeye alışkınız.

       Görüldüğü gibi biz ateistler gerçekten “hoşgörüsüz, tehlikeli ve saldırgan” insanlarız. 

    •    Son olarak, bütün bu “kötü” özelliklerimize ek olarak; biz ateistler, toplumda azınlık olmanın ne demek olduğunu iyi biliriz. Yaşadığımız toplum ve hatta bazılarımızın ailesi bile bu anlamda bize bu hissi yaşatmayı çok güzel başarır. Dolayısıyla “nicelik değil, nitelik önemlidir” yargısının doğruluğuna inanan; azınlık olmanın “haksız” olmakla aynı anlama gelmediğini bilecek kadar kafası çalışan; dünya tarihinde insanlığa faydası olan simaların hepsinin kendi doğrularından şaşmadan ve baskıcı zihniyetlere boyun eğmeksizin öz saygılarını yitirmeden yoluna devam eden kişiler olduklarını da biliriz. Her “inancın” doğaüstü olmak zorunda olmadığının, insanların çok daha önemli şeylere; mesela bu dünyaya ait “sevgi, özgürlük, merak, bilim, emek, umut vb”  değerlere de inanabileceğinin bilincindeyiz. Bunların, diğer her türlü mistik değerin üzerinde olduğunun da…

       Bu anlamda biz ateistler, aktif veya pasif, iyimser veya kötümser fark etmez; hepimiz düşünsel anlamda “zerre kadar devrimci değiliz.”

        Son olarak, “umut” kavramı önemli burada; yazıdaki ironiyi anlamış olmanız (!) ve seslerimizin kesil(me)mesi umuduyla… Hal böyleyken, “ateistlerin vatanına, milletine faydasız insanlar” olduğunu düşünen/söyleyen zihniyetle aynı fikirde olanların, hala anlamamışlarsa yazıyı tekrar okumasını öneriyorum. 

    Yazan: felis agnosticus 

     

       Çok sevdiğim bir videoyu da aşağıda veriyorum:

    Şunlar da ilginizi çekebilir: