Kategori: Bilim

  • İçimizdeki Balık belgeseli (3 bölüm)

     

       Çevirisini tamamladığım bu belgesel serisi, 2014 yılında PBC’de yayımlanmış ve Neil Shubin’in aynı isimli kitabından uyarlanmıştır. Kitapta bahsi geçen bilim insanlarının röportajlarıyla yine Shubin tarafından sunulan 3 bölümlük belgesel serisinin bölüm isimleri, evrimsel sürecimize uygun bir şekilde şöyle sıralanmış: 

    1. Your Inner Fish (İçimizdeki Balık)  izle

    2. Your Inner Reptile (İçimizdeki Sürüngen) izle

    3. Your Inner Monkey (İçimizdeki Maymun) izle 

       Evrimi ve onu çevreleyen tüm bilim dallarını olağanüstü sade bir dille ve muhteşem görsellerle anlatan bu belgeseli izlemekle kalmayın. Belgeselde geçen konular hakkında çok daha kapsamlı bilgi almak için mutlaka kitabı da okumanızı öneririm (her ne kadar baskısı tükenmiş olsa da). Kitabın bir nevi özeti sayılabilecek inceleme yazısına buradan; altyazılara buradan ulaşabilirsiniz.

  • Gen Çeviktir — Matt Ridley

                                               

    GEN ÇEVİKTİR: Doğuştan gelen özellikler mi, çevresel etkenler mi? 

         Matt Ridley’nin önemli ve bilgi yükleyici kitabı The Agile Gene: How Nature Turns on Nurture (2003) yalnızca evrim kuramının ilginç çıkarımlarını ve kazanımlarını bize sunmakla kalmıyor, aynı zamanda da kitabın ana çatısını oluşturan çok daha önemli bir konuyu enine boyuna irdeliyor. Bu konu, çeşitli sohbet ortamlarında ve bazen de hayatımızdaki çok basit meselelere açıklama getirme çabalarımızda sıklıkla karşımıza çıkan bir sorun. Bilim ve felsefe dünyasında yüzyıllardır tartışılan (ve halen de tartışılmaya devam edilen) bu konu, kitabın altbaşlığından da anlaşılacağı üzere insanı insan yapan şeyin ne olduğu, beynimizin evriminde nelerin rol oynadığıdır. Başka bir deyişle kişiliğimizin, davranışlarımızın, seçimlerimizin, eylemlerimizin oluşmasında iki etkenden hangisinin etkili olduğu: Genler (kalıtım, doğa) mi, yoksa çevre (yetiştirme) mi? Bu entellektüel ihtilaf, kitapta doğa-yetiştirme (nature versus nurture) tartışması olarak tanımlanmıştır. Yazımı sonuna kadar okuyacak kadar sabırlı ve meraklı kişilerin kazanımlarla ayrılmasını umuyorum. 

       Genom çalışmalarının yapıldığı ve genlerin hayatımızdaki öneminin gitgide daha da iyi anlaşıldığı bir neslin çocukları olarak hemen bir taraf tutma eğilimiyle okumaya başlayabileceğiniz kitap, sonuna kadar her iki tarafı da haklı çıkaran verileri ve görüşleri detaylarıyla bize sunuyor; sürekli iki uç arasında gidip gelmemizi sağlayarak gayet temiz ve tarafsız bir biçimde, daha da önemlisi bilimsellik ve kuşkuculuktan ödün vermeksizin uzlaşmacı bir sonuca ulaşmayı amaçlıyor. Ama bunu yaparken genlerin önemini sürekli vurgulamaktan da çekinmiyor; insanların çoğunun sosyoloji hakkında söyleyeceği çok şey varken, biyoloji hakkında daha az bilgiye sahip olduğu gerçeğini düşününce gayet isabetli bir tutumdur bu. 

       Yazarın -ve şahsen benim de- düşüncem, insan doğası açısından hem doğanın hem de yetiştirmenin, biri diğerine üstün gelmemek koşuluyla rol oynadığıdır. Her biri diğerini farklı şartlar altında yönlendirir, değiştirir. Kısacası “yetiştirme aracılığıyla doğa” argümanı, insan denen canlı hakkında bilgi edinmek için tutulması gereken doğru yoldur. Gerek biyolojiye, gerekse de sosyolojiye ilgi duyan herkesin okuması gereken bir eser olduğunu söyledikten sonra, kitapta yer alan konuları yazarın tercih ettiği biçimde bölüm bölüm ele alarak, sizlerin de bu bilgi hazinesinden faydalanma isteğinizi teşvik etmeyi umuyorum. Ama önce, bu doğa-yetiştirme sorununa biraz daha açıklık getirmek adına kitaptan alıntı yapmak yerinde olacak: 

    “Yetiştirmenin etkisi geri döndürülebilir; doğanın etkisi için bu mümkün değildir. Bu yüzden entellektüeller yüzyıl boyunca çevrenin neşeli iyimserliğini, genlerin kasvetli Kalvinciliğine yeğ tuttu.” (s. 179) 

    “Niyetim, genomun aslında her şeyi değiştirdiğini göstermektir. Bunu yaparken tartışmayı, taraflardan birinin lehine bitirmeyi amaçlamıyorum, fakat ortada bir yerde buluşmalarını sağlayacak bir zenginlik katacağımı düşünüyorum. Genlerin insan davranışlarını nasıl etkilediğinin keşfiyle birlikte, insan davranışlarının genleri nasıl etkilediğinin keşfi, tartışmayı bütünüyle yeniden şekillendirmek üzeredir. Bu tartışma artık doğa-yetiştirme karşıtlığı olarak görülemez, olaya yetiştirme aracılığıyla doğa olarak bakılmalıdır. Genler canlının yetiştiği ortama göre harekete geçecek şekilde tasarlanmıştır. Neler döndüğünü anlamak için önyargıları yıkmalı, zihninizi yeni görüşlere açmalısınız. Genlerin, davranışların ipini oynatan kukla ustaları olmadığı, aksine davranışların merhametine kalmış kuklalar oldukları bir dünyaya adım atmalısınız; bu dünyada içgüdüler öğrenmenin karşıtı değildir, kimi zaman çevre etkileri genetik etkilerden daha kalıcıdır; ayrıca doğa da yetiştirmenin kendini sergileyebileceği şekilde tasarlanmıştır. Bu ucuz, görünüşte boş ifadeler, bilim ortamında ilk defa hayat buluyor. Genomun en kuytu yerlerinden çıkan tuhaf öyküler anlatarak insan beyninin yetiştirmeye uygun olarak nasıl meydana geldiğini göstermektir niyetim. Özünde savım şudur: genomun üzerindeki sır perdesini kaldırdıkça, genlerin deneyimlere duyarlı olduklarını görüyoruz.” (s. 4) 

       Kitap, konuyla ilgili kısa bir tarihçe sunmak ve mevcut ihtilafı daha iyi anlamamızı sağlamak adına ilginç bir giriş yazısıyla başlıyor: On İki Kıllı Adam. Burada Ridley, 1903 yılında çekilmiş hayali bir fotoğrafa bakmamızı istiyor. Fotoğrafta doğa-yetiştirme tartışması açısından önemli mihenk taşlarını yerleştirmiş olan 12 önemli bilim insanı bulunduğunu varsayıyor ve her birinin simgelediği görüşü vurguluyor. Tabi bu insanlar hiçbir zaman böyle bir karede bir araya gelmemiştir; maksat, bu yolla kitabın genel çatısını oluşturmaktır. Ridley ilerleyen bölümlerde her görüşe ve takipçisi olan başka görüşlere ayrı ayrı değinerek yukarıda alıntıladığım savını güçlendiriyor. Bu fotoğrafa girmeyi başaran “on iki kıllı adam” ve simgeledikleri (savundukları) görüşler şöyledir:

    Charles Darwin – İnsan kişiliklerinin kuyruksuz maymun davranışlarında aranması gerektiğini; insan davranışlarının evrensel özellikleri olduğunun gösterilmesi gerektiğini söylemiştir.

    Francis Galton – Kalıtımın her şey olduğunu savunmuştur.

    William James – İnsanların da en az hayvanlar kadar içgüdüye sahip olduğunu savunmuştur.

    Hugo de Vries – Mendel gibi, ama ondan 30 yıl sonra kalıtım yasalarını bulmuştur.

    Ivan Pavlov – Deneyimcilik savunucusudur, insan zihninin anahtarının şartlı refleksler olduğunu savunmuştur. (Evet, köpeklerinden bildiğimiz Pavlov bu.)

    John Broadus Watson – Pavlov’un görüşlerini davranışçılığa uyarlamıştır, kişiliğin eğitimle değiştirilebileceğini savunmuştur.

    Emil Kraepelin ve Sigmund Freud – Nesiller boyunca, psikiyatristleri biyolojiden uzak tutmuşlar, hastaların sorunlarının kişisel geçmişlerinde aranması gerektiğini savunmuşlardır.

    Francis Emile Durkheim – Toplumsal olguların gerçekliğinin, bileşenlerinin toplamından daha fazla olduğunu öne sürmüştür. İşbölümünü savunmuş, sosyal olgularda biyolojinin bir etken olduğunu reddetmiştir.

    Franz Boas – İnsan doğasının kültür tarafından şekillendirildiğini ve tersinin geçerli olamayacağını savunmuştur.

    Jean Piaget – Taklitçilik ve öğrenme üzerine kuramlar geliştirmiştir.

    Konrad Lorenz – “Damgalama” (imprinting) kavramını tanımlamış ve içgüdü çalışmalarını yeniden canlandırmıştır. 

       Bu görüşlerin tümü belli ölçüde doğrudur, bu bilim insanlarının hepsi bir yere kadar haklıdır. Çünkü insan doğası tüm bu bileşenlerin toplamından meydana gelir, biri olmadan formülümüz eksik ve hatalı olacaktır. Fakat; 

     “Her birini anlamak için, genleri anlamamız gerekir. İnsan zihninin öğrenmesini, hatırlamasını, taklit etmesini, damgalanmasını, kültür edinmesini, içgüdüleri açığa vurmasını mümkün kılan genlerdir. Genler kukla ustası ya da plan değildir, sadece kalıtım aktarıcıları da değildir. Hayat boyunca faaldirler; birbirilerini açıp kapatırlar; çevreye tepki verirler. Rahimde beden ile beynin meydana getirilmesini yönlendirirler, fakat deneyimlere tepki olarak bir zamanlar inşa ettiklerini söküp yeniden yaparlar. Eylemlerimizin hem nedeni hem de sonucudurlar.” (s. 7) 

       İnsan genomundan elde edilen yeni bilgilerin doğa-yetiştirme tartışması açısından önemli açılımları vardır. Bir genin anlatımını harekete geçirmek, başka bir genin anlatımını değiştirebilir ve zaten karmaşık olan bu sistemin içerisine eğitim, beslenme, kavga, aşk gibi etkenlerin eklenmesiyle işler daha da çetrefilli hale gelir. Basit açıklamalar (Daniel Dennett’ın tabiriyle “açgözlü indirgemecilik” savları) hatalı çıkarımlara yol açabilir.  Bu anlamda “bilmem ne geni” (eşcinsellik geni, zeka geni, saldırganlık geni vb) gibi kavramların kullanılmasının yol açabileceği yanılgılar kitap boyunca vurgulanmaktadır. 

       İdeal Hayvan isimli 1. bölüm, 17. yüzyılda hüküm süren ve Descartes’ın görüşlerinde vücut bulan genel kanı ile başlıyor. Descartes insanların rasyonel, hayvanların ise otomatik bir mekanizma olduğunu savunmuştu. Ancak Darwin zamanında bu görüşe karşıt olarak iki farklı bakış açısı gelişmeye başladı. İçgüdücüler (“insanlar, içgüdüleri tarafından yönlendirilen otomatlardır”) ve zihinciler (“hayvan beyninde mantık ve düşünce yeteneği vardır.”) Hayvanlar konusundaki bilgisizlik, her iki bakış açısından kaynaklanan hatalı çıkarımların bir süre daha yaşamasına yardımcı oldu. (Örneğin, her hayvanın zihninin insan zihnine benzediği, sadece zekalarının çocukluk döneminde dondurulmuş olduğu, örneğin bir şempanzenin aklının ergenlik çağındaki bir gencinki kadar veya bir köpeğin zekasının çocuğunki kadar olduğu vb hatalı çıkarımlar.)

    “Kuyruksuz maymunların davranışları hakkında o kadar az bilgi mevcuttu ki onları insanların ilkel hali olarak değerlendirmek, kuyruksuz maymun olmayı başaran karmaşık hayvanlar olarak görmekten daha kolaydı.” (s. 13) 

       İlerleyen süreçte,

    “…sosyologlar ve antropologlar, insana has bir özellik olan kültüre yaptıkları vurguyla, insan içgüdüleri konusunu neredeyse yasakladılar. 20. yüzyılın ortasına gelindiğinde hayvan zihninden, insan içgüdülerinden bahsetmek sanki bir küfürdü.” (s. 15) 

       Bunların hepsi, 1960 yılında bilim eğitimi almamış genç bir kadın olan Jane Goodall’ın şempanzeleri incelemeye başlamasıyla değişti. 1. bölüm boyunca en yakın atalarımız olan şempanzeler, bonobolar ve goriller hakkında elde edilen ilginç bilgiler anlatılıyor. Özellikle cinsellik ve beslenme alışkanlıklarının hayvanların sosyal yaşantıları üzerindeki etkileri ve bazı hayvanların kültürü aktarma özellikleri gösterdiğine ilişkin örnekler ilginizi çekecektir diye düşünüyorum. Örneğin, bebek öldürmenin gorillerde doğal bir içgüdü olduğunu, ama şempanzelerde bunun çok daha az yaşandığını biliyor muydunuz? Neden böyle olduğunu merak edenlerin kitabı okuması gerekecek. 

    Resimde Jane Goodall bir yavru şempanzeyle görülüyor. 

       Konuyla bağlantılı bulgulara ait kaynakları dipnotlarda bize sunan, ayrıca her birini genetik altyapıyla sağlamlaştırmayı da ihmal etmeyen Ridley’i bu noktada tebrik etmek gerekiyor. Genlerde meydana gelen ufacık değişimlerin canlı üzerinde yaratabileceği sonuçlar, evrimin işleyişini anlamak açısından da çok faydalı. 

    “Bu değişimler, genlerin kendisi değişime bile uğramadan yepyeni bir türün ortaya çıkmasını mümkün kılabilir.” (s.40) 

       Örneğin yavru hayvanların saldırgan olmadığını veya korku duymadığını, bu özelliklerin beyindeki limbik sistemin gelişiminin son aşamalarında (özellikle de 13. bölgede) ortaya çıktığını biliyor muydunuz? Yani arkadaş canlısı veya evcil bir hayvan yetiştirmek için hayvanın beyin gelişimini tamamlanmadan durdurmak yeterlidir; çünkü hayvan, limbik sistemindeki 13. bölgenin küçük kalması halinde saldırganlık ve korku duymayacaktır. Bunun için de genlerin başlatıcı (promoter) bölgelerinde değişiklik yaparak genin anlatımını değiştirmek yeterlidir.  Acaba bu yöntem insanlarda da işe yarar mı, veya türümüz son zamanlarda bir evcilleşme süreci geçirmiş midir? Bunlar cevaplanmayı bekleyen sorulardır, ama işin özü şudur:

     “Nereye baksanız bizim davranışlarımızla hayvanların davranışları arasında benzerlik vardır. Bu benzerlikleri de öyle Descartes’ın halısının altına süpüremezsiniz.” (s. 19) 

       İçgüdüler Demeti isimli 2. bölüm, o zamanlar hakim olan deneyimcilik görüşüne (yani davranışların deneyimlerle ortaya çıktığını savunan görüşe) şiddetle karşı çıkan ve 12 kıllı adamımızdan biri olan William James’in fikirleriyle başlıyor. James 1880’de yayımlanan kitabında, doğuştancılık (nativizm) görüşünü, yani insanların doğuştan gelen eğilimlerle donatıldığını öne sürüyordu. 20. yüzyılın başlarında bu görüş neredeyse hiç talep görmedi, çünkü hemen herkes mantıkla içgüdülerin karşıt olduğunu varsayıyordu. İşe bebek ve çocukları inceleyerek başlayan James, günümüzde evrimsel psikoloji olarak bilinen yaklaşımı sanki önceden görmüş gibidir. Çocuklarda içgüdü olarak tanımladığı korkular hakkında, “Kendine güvenen evrimci bu korkuları açıklamakta zorluk yaşamaz.” der James. 

       Bu bölümde yer verilen, oksitosin ve vazopressin hormonları ile bu hormonlara ait reseptörlere ilişkin çalışmaların da çok ilginç olduğunu söylemeliyim. Özellikle Tom Insel ve ekibinin 1980’lerde bozkır sıçanları üzerinde yaptığı çalışmalar, aşk ve tek eşlilik konularına farklı bakış açıları geliştirmenizi sağlayabilir. (Bozkır sıçanları, tek eşli olmaları nedeniyle diğer fareler arasında bir istisnadır.) 

    “Hem insanlarda hem de kemirgenlerde cinsel ilişki, beyinde bu hormonların üretilmesini tetikler. İki hormonun da reseptörü aslında aynıdır, beynin de aynı yerlerinde oluşturulurlar. Bozkır sıçanlarında olduğu gibi, insan reseptör genlerinin (3. kromozomda) başlatıcı bölgesinde küçük de olsa o ek DNA parçası bulunmaktadır … Aşık olduğunu söyleyen kişi sevdiğinin resmine baktığında beyin tarayıcısında ışıldadığı görülen beynin belirli bölgeleri, öylesine tanıdığı birinin resmine baktığında ışıldamaz. Bu beyin bölgeleri kokainle harekete geçen beyin bölgeleriyle aynıdır.” (s. 55-56) 

       Aşkın veya sevginin görülemediğini kim söylemiş? 🙂 

       Bu bölüm boyunca cinsiyet farkından doğan farklılıkları ve eş seçimine yönelik bilgileri değerlendiriyor Ridley. Ayrıca eşcinsellik, kadın-erkek arasındaki empati kurma yeteneği vb konulardaki farklılıklar (halk psikolojisi-halk fiziği) ve doğuştan gelen yetenekler ayrıntılı olarak ele alınıyor. O yüzden 2. bölümün, birçok okuyucunun belki de en keyifle okuyacağı bölüm olacağı kanısındayım. 

       Akıcı Bir Şiir isimli 3. bölümde çift ve tek yumurta ikizleriyle yapılan çalışmaları ve o dönem yükselen Freudçu psikanaliz akımını yıkan davranış genetiğini ele alıyor Ridley. Kişiliğin, zekanın, dini eğilimlerin, saldırganlığın vb oluşumunda genlerin ne kadar etkili olduğunu vurguluyor.

    “Günümüzde psikologlar kişiliği 5 boyutta tarif ediyor, ‘büyük beş’ denilen etkenlerle: açıklık (openness), vicdan (conscientousness), çevreyle ilgi kurma (extraversion), uzlaşma (agreebleness) ve evham (neurocism). Anketler bu boyutlardan her biri için kişisel puanı belirler, bunlar da birbirinden bağımsız olarak varyasyon gösteriyor gibidir … Her durumda kişilikteki değişkenliğin %40’tan biraz fazlası genetik etkenler yüzünden, %10’dan azı ortak çevresel etkenler (çoğunlukla aile) yüzünden, yaklaşık %25’i birey tarafından tecrübe edilmiş özgün çevresel etkiler (hastalık, kazalar, okuldaki arkadaşları vs) yüzündendir. Geri kalan %25 ise yalnızca ölçüm hatasıdır … İkizlerle yapılan çalışmalar bir anlamda ‘kişilik’ kelimesinin bir manası olduğunu kanıtladı … Freudçu kesinliklerle geçen bir yüzyıldan sonra bu içkin karakterin içinde büyüdüğü aileden ne kadar az etkilendiğini bulmak sezgilerimize ters düşer.” (s. 98-99) 

    “…DNA şifresindeki bir değişikliğin ne kadar kolaylıkla kişilikte gerçek bir değişiklik olarak yansıdığını göstermek istiyorum … Protein tarifindeki değişim gerçekten de kişilikte değişime yol açabilir.” (s. 101) 

       Sebeplerin Deliliği isimli 4. bölüm, akıl hastalıklarının (özellikle de şizofreninin) doğa-yetiştirme tartışması kapsamında ele alınışını içeriyor. Zamanında şizofreniyi ilk kez teşhis eden ve ona “erken bunama” (demans prekoks) adını veren Kraepelin’in, hastalığın sebebini bulmaya yönelik çalışmaları sayesinde Freudçu psikanalizin önünü nasıl açtığı anlatılıyor. 1920-1970 yılları arasında psikiyatri dünyasında popülerleşen psikanaliz furyası ile akıl hastalıklarının biyolojik yönünün nasıl kenara atıldığı anlatılıyor. 

    “Akıl hastalıklarının biyolojik açıklamaları bir küfür haline gelmişti. Bütün etkin dinler gibi, psikanaliz de kendi hizmetinin gerekliliğine kanıt olarak kuşkuculuğu yeniden tanımlama maharetini gösterdi. Bir doktor reçeteye yatıştırıcı yazıyorsa ya da psikanalize şüpheyle yaklaşıyorsa, ancak kendi nevrozunu dışa vuruyor olabilirdi.” (s. 120) 

       Dördüncü Boyuttaki Genler isimli 5. bölümde Ridley, taklitçilik ve öğrenme kuramlarını ele alarak bunların sinirbilimsel yaklaşımlarına değiniyor. Doğuştancılık ile gelişimcilik arasındaki savaşın her iki tarafı da haklı çıkaran yönlerine örnekler veriliyor. 

    “İnsanlar da dahil bütün primatların deneyimlere tepki olarak yeni kortikal sinir hücreleri oluşturdukları, kullanılmayınca da bunları kaybettikleri artık kesindir. Beynin ilk oluşumundaki bütün belirlenimciliğe rağmen, deneyimlerin bu bağlantılara incelik kazandırdığına yönelik çok sayıda bulgu vardır, bunların sayısı da artmaktadır.” (s. 172) 

    “Eğitimin amacı, aklı bilgiyle doldurmaktansa hayatta gerekli olabilecek beyin devrelerine alıştırma yaptırmaktır. Alıştırmayla bu devreler palazlanır. İnsaoğlunun bu özelliği mikroskopik solucanlarla paylaşması inanılmaz bir şeydir.” (s. 173) 

       Gelişim Yılları adlı 6. bölüm, 12 kıllı adamımızdan biri olan Lorenz tarafından bilimsel olarak tanımlanan damgalanma (imprinting) olgusuna değiniyor. (Damgalanma: Bir canlının, hayatının belli bir döneminde çok hızlı bir şekilde öğrenme becerisine denir. Özellikle yumurtadan çıktıktan kısa süre sonra yürümeye başlayan kuş türlerindeki anneyi takip etme davranışıyla örneklenir.) Aslında Douglas Spalding, Lorenz’den de önce bu olguya dikkat çekmiş, ama amatör bir biyolog olmasından ötürü gerekli ampirik verileri sunamamıştı. Damgalanma çevrenin (yani yetiştirmenin) ürünü müdür, yoksa doğanın (yani genlerin) mı? Damgalanma olayında beynin hangi bölgesi ve hangi genler-kimyasallar etkindir? Bu bağlamda doğum öncesi (ana rahminde) meydana gelen değişikliklerin yavrular üzerindeki etkisine ilişkin örnekler ele alınıyor. Sonuçta anne rahmi de yetiştirmenin vücut bulduğu yerdir.

    “Kaz yavrusunun dünyaya gelmesi daha 15 saati bulmamışsa ya da 3 günü geçmişse, hayvan damgalanmaya açıktı. Damgalandıktan sonra da başka bir annenin arkasından gitmeyi öğrenemiyordu.” (s. 180) 

       Damgalanma olgusu insanlar için de geçerlidir: 

    “Şive bu duruma açık bir örnektir. Gençlikleri sırasında insanlar aksanlarını kolayca değiştirir, genelde etraflarında bulunan yaşıtlarının aksanlarını edinirler. Fakat 15 ila 25 yaş arasında bir yerde bu esneklik ortadan kaybolur. Ondan sonra kişi başka bir ülkeye göç edip orada yaşasa da aksanı pek değişmez.” (s. 198) 

       Ders Almak isimli 7. bölümde şartlı reflekslerin oluşumu, damgalanmanın tersi olan ve Seligman tarafından tanımlanan hazırlıklı öğrenme (prepared learning) kavramı ele alınıyor. Bu bağlamda özellikle bebek maymunlarla H. Harlow’un yaptığı tel anne-kumaş anne deneyleri ve Mineka’nın yaptığı yılan korkusu-çiçek korkusu deneyleri önemli ve ilginç. Bunlar, öğrenmede içgüdülerin de rol oynadığını göstermiştir. 

    “Bana kalırsa Mineka’nın keşfi, Harlow’un tel anneleriyle birlikte deneysel psikolojinin en büyük anlarından biriydi. Farklı şekillerde bu deney tekrarlandı, fakat hep aynı sonuca ulaşıldı: maymunlar yılanlardan korkmayı çok kolay öğrenir; başka nesnelerden korkmayı bu kadar kolay öğrenmezler.” (s. 229) 

       Yine bu bölümde uzun süredir ilgimi çeken ve Donald Hebb tarafından tanımlanan Hebb korelasyonuna da kısaca değinilmiş. Bazı şeylere neden takıntılı olduğumuz, unutmanın zorluğu ve sinir hüreleri arasında oluşan devrelerin önemine vurgu yapmak adına burada Hebb’in 1949 tarihli makalesinden bir alıntı yapmak uygun olur: 

    “A hücresinin aksonu B hücresinini uyaracak kadar yakınsa, durmadan, ısrarla sinyal göndermesini sağlıyorsa, hücrelerden birinde ya da ikisinde bir büyüme süreci ya da metabolik değişim gerçekleşir. B’yi ateşleyen hücrelerden biri olarak A’nın etkinliği artar.” 

    “Hebb’in demeye çalıştığı, öğrenme sık kullanılan bağlantıların güçlendirilmesinden oluşur.” (s. 233) 

       Kültür Muamması isimli 8. bölüm, adından da anlaşılacağı üzere kültür kavramıyla ilgili bakış açılarını sunuyor bizlere. 

    “Günümüzde dünyaya gelen her çocuk kalıtımla belli bir gen takımı alır, deneyimlerden de çok şey öğrenir. Fakat edindiği başka şeyler de vardır: kelimeler, düşünceler, uzakta ya da uzun zaman önce başka insanların icat ettiği araç gereçler. İnsan türü dünyaya hakimken gorillerin soyunun tükenme tehlikesi altında olması aramızdaki %5’lik DNA farkından kaynaklanmaz, hatta sebep belirli bir kültür uyarınca hareket edebilmemiz bile değildir; nedeni, kültürel birikim ve kıtadan kıtaya, nesilden nesle bilgi aktarabilmemizdir.” (s. 238) 

       Burada 12 adamdan ikisiyle konuya giriş yapıyor Ridley: “Kültür insan doğasını şekillendirir” diyerek antropolojide bir reform gerçekleştiren Boas ve “sosyal hadiseler sadece sosyal algılarla açıklanabilir, biyolojik bir açıklama gerektirmez” diyerek Boas’tan daha az sağduyulu bir görüşü savunan Durkheim. Durkheim, Boas’ın aksine sosyolojiyi boş sayfa görüşünün rotasına sokmuştur. 

    “Çevrenin önemini belirtmesine karşın Boas boş sayfa görüşünün aşırı uç bir noktasında yer almıyordu. Bireyle ırk arasındaki önemli ayrımın farkındaydı. Bireyler arasındaki doğuştan gelen büyük kişilik farklarını, ırklar arasındaki doğuştan gelen farklılıklardan saymamak gerektiğini anlamıştı. Bu görüşün genetik açıdan doğru olduğu daha sonra Richard Lewontin tarafından kanıtlanacaktı.” (s. 241) 

    “Genlerin hem doğanın hem de yetiştirmenin kökeninde olduğu iddiamı sürdüreceksem, genlerin kültürün oluşmasını nasıl mümkün kıldığını açıklamam gerekir. Kültürel bir uygulamaya yönelik genler olduğunu ileri sürerek değil, çevre şartlarına tepki veren genler olduğunu bir kez daha ileri sürerek bunu yapmaya niyetliyim; yani genleri esas neden olarak değil, mekanizma olarak sunacağım.” (s. 247) 

       Bunu diyerek en yakın akrabalarımız olan şempanzelere ve onların kültür oluşturma süreçlerine ilişkin bilgi yüklemeye başlar Ridley. Bu kısımda son zamanlarda sinirbilim camiasından popüler bilime geçiş yapmayı başarmış ilginç bir konu olan ayna nöronlar ve onların kaşifi olan Rizzolatti’ye değinmeden geçmemiş. (Ayna nöronlar, hayvan hem bir eylem gerçekleştirdiğinde hem de aynı eylemi bir başkası gerçekleştirdiğinde etkinleşen sinir hücreleridir.) 

       Elbette kültür dendiğinde aklımıza ilk gelen şey olan dil yeteneği de yine bu bölümde detaylıca ele alınıyor. ASPM, FOXP2 gibi genleri hatırlatarak, “kültüre imkan veren genlere” kısaca ve oldukça temkinli bir şekilde değiniyor Ridley: 

    “Fakat bilimin araştırmalarında böyle kilit bir gene bu kadar erken bir aşamada rastlanmasını beklemek fazla iyimserlik olurdu, o yüzden FOXP2 geninin yanıt olduğunu sanmıyorum. Az sayıdaki gende değişim gerçekleştiğini tahmin ediyorum, çünkü söz konusu sıçrama anidir, bilimin bu genleri açığa çıkarması da uzun sürmeyebilir. … Genler makinenin dişlileridir, gökteki tanrılar değillerdir. Hem dış hem de iç etkiler yüzünden hayat boyunca açılıp kapanırken görevleri çevreden gelen bilgiyi soğurmaktır, en azından geçmişte biriktirilmiş bilgiyi aktaracak kadar. Genler bilgi taşımaktan fazlasını yapar; deneyimlere tepki verirler.” (s. 271-272) 

       Gen’in Yedi Anlamı isimli 9. bölüm 12 adamımızdan biri olan De Vries ile başlıyor. De Vries kendisinden yaklaşık 44 yıl önce kalıtım yasalarını ortaya koyarak genetiğin temellerini atmış olan Gregor Mendel’den çaktırmadan etkilenmiş ve 1900 yılında konuyla ilgili radikal bir kuram yayınlamıştı:   

       “Organizmaların kendilerine özgü özellikleri ayrı birimlerden meydana gelir” diyerek Pangen adını verdiği kalıtım partiküllerinin, tür bariyerine takılmadığını ileri sürmüştü. 1909 yılına gelindiğinde “pangen” kelimesi yerine “gen” deniyordu. (Hatırlatma: Darwin, Türlerin Kökeni’ni De Vries’in kuramından tam 41 yıl önce 1859’da yayımlamıştı.) 

       Bu bölümde gen kavramına bu şekilde giriş yaptıktan sonra genlerle ilgili çeşitli tanımlar ele alınıyor. Aralarında belki de en aşina olduğumuz Dawkins’in bencil gen kavramına yönelik eleştirilere de değiniyor Ridley. 

    “En çok Richard Dawkins’in ‘bencil gen’ deyişiyle bilinen bu kavram birçok insana büyülüymüş gibi gözükür. Teleolojik düşünceye o kadar alışmışlardır ki zihninde bencillik amacı olmadan bir genin nasıl bencilce hareket edeceğini düşleyemezler.” (s. 281) 

       Ayrıca çok önemli bir konu olan cinsel seçilime de değinmeden geçmiyor. Bu anlamda erkekliğin gelişiminde kilit rol oynayan ve Y kormozomunda yer alan SRY geninden bahsediyor.

    “Cinsel seçilim, Darwin’in uzun süre yadsınmış öteki kuramıdır. En uygun bireyin hayatta kalmasını değil, üremesini öngörür.” (s. 284) 

    “Genelgeçer bir tanımla, memeli embriyonunun erkekleşmek için tüm ihtiyacı tek bir SRY genidir, dişi olmak için de aynı genin çalışan bir versiyonundan mahrum olunmalıdır.” (s. 282) 

       Çelişkili Dersler Bütçesi isimli 10. bölümde, ana fikir olarak Ridley’nin vermek istediği görüş şudur: “Genlerden korkmayın. Onlar tanrı değildir; onlar çarkın dişlileridir.” Ayrıca ebeveynlerin, akranların ve ırkların çocukların kişilik gelişimlerine etkileri anlatılıyor, tabi ki genlerin de. Örneğin yüksek faaliyetli MAOA genlerine (bu gen X kromozomunda yer alır) sahip olanların küçükken kötü muamele görmeye bağışıklık gösterdiğini biliyor muydunuz? Bunlar kötü muameleye rağmen büyüdüklerinde pek sorun yaşamıyormuş. Ama aynı kötü muameleyi gören ve bu geni düşük faaliyet gösteren bireyler büyüdüklerinde antisosyal oluyormuş. Genlerin kişiliğimize bu kadar etki ediyor olmasının, benim gibi bir “bencil gen” taraftarını bile epey şaşırttığını söylemeliyim. Bu bölümde anne babanız, kardeşleriniz ve tabi ki kendiniz hakkında çok faydalı bilgiler bulacağınıza eminim. 

       Bu bölümde ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir diğer konu da şu bizim meşhur “özgür irade” meselesi. Bununla ilgili sadece bir alıntı yapmakla yetineceğim. Kararı, kitabın tamamını okuduğunuzda kendiniz verirsiniz; ama yine de anahtar kelimenin “dairesel nedensellik” olduğunu söyleyerek bir ipucu vermiş olayım. Özgür iradeyle ilgili videoyu izlemek için tıklayın 

    “Alman felsefeci Henrik Walter, eksiksiz bir özgür irade idealinin gerçekten bir yanılsama olduğuna, fakat insanlarda bunun daha aşağı bir biçiminin bulunduğuna inanır. Buna doğal özerklik der ve bunun beyin içindeki geri bildirim döngülerinden türediğini söyler. Bu döngülerde bir sürecin sonuçları, bir sonraki sürecin başlangıç koşullarını oluşturur. Beyindeki sinir hücreleri, daha mesajlarını göndermeyi bitirmeden, alıcıdan yanıt alırlar. Bu tepki gönderdikleri mesajı değiştirir, mesaj da verilen tepkiyi değiştirir vs. Bu görüş birçok bilinç kuramının temelidir … Genler bile boğazına kadar dairesel nedenselliğe batmıştır. Beyin biliminde son yıllarda yapılmış uzak ara en önemli keşif, hem genlerin eylemlerden hem de eylemlerin genlerden etkilendiğinin anlaşılmasıdır. Öğrenme ile bellek işlerini yürüten CREB genleri davranışların sadece sebebi değildir; aynı zamanda sonuçlarıdır.” (s. 322-323) 

       10. ve son bölümün ismi Homo Stramineus: Hayali Düşman. (Stramineus, samandan veya çöpten yapılma anlamına gelir.) Bu bölümü çok kısa iki alıntıyla özetleyerek, başta düşündüğümden çok daha uzun hale gelen yazımı artık sonlandırıyorum. Umarım bu önemli eseri alıp okumanız konusunda bir parça da olsa sizleri teşvik edebilmiş, hiç değilse okumayacak olanların temel kavramlara aşina olmasını sağlayabilmişimdir: 

    “Bir görüşün doğru olması, başka bir görüşün yanlış olduğunu kanıtlamaz.” (s. 326) 

    “Bu deneyler, varlıkların esnek olabilmesi anlamında genlerin duyarlılık örneği olduğunu, deneyimlere hizmet ettiğini gösterir. Doğa-yetiştirme tartışması öldü. Yaşasın yetiştirme aracılığıyla doğa!” (s. 328) 

       Kitabın yazarı hakkında bilgi: 1958 doğumlu Matt Ridley, doktorasını Oxford Üniversitesi zooloji dalında yapmış bir popüler bilim yazarıdır. İngiliz yazarın eserleri birçok dile çevrilmiş ve ona çeşitli ödüller kazandırmıştır. Üç yıl Wall Street Journal’da insan doğasının bilimi ve çıkarımları konusunda yazılar yazmış, halihazırda da The Times dergisinde bilim, çevre ve ekonomi konularında köşe yazarlığı yapmaktadır. 

     

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • Çocuklar için Evrim (BBC)

       BBC tarafından hazırlanan “Just So Darwin” başlıklı 12 bölümlük çizgi dizi, hayvanlar alemini merak uyandırıcı hikayelerin ve dikkat çekici animasyonların eşliğinde evrimsel bir bakış açısıyla anlatıyor. Bu seriyi 3 kişi (Garajımdaki Ejder, Sakallı İspinoz ve felis agnosticus olarak) çevirdik, ama projeyi bulan ve organize eden Garajımdaki Ejder’e özellikle teşekkür ediyorum. Bu serinin mümkün olduğunca çok sayıda çocuğa ve hatta büyüklere ulaşması en büyük dileğimizdi. Çocuklara bilimi sevdirmek ve biyolojinin temeli olan evrim gerçeğini onlara anlatabilmek için herkesin bu çizgi filmleri çevresiyle paylaşarak katkıda bulunmasını umuyor ve iyi seyirler diliyorum. Ayrıca Evrim Çalışkanları tarafından derlenen Çocuklara Yönelik Evrim Kitapları Önerisi başlıklı listeye de göz atabilirsiniz (Malesef çok fazla Türkçe kitap olmadığı için liste oldukça kısa, ama olsun).

     Bölüm 1/12  Hayvanlar kendilerini tehlikeli yırtıcılara karşı nasıl korur? 

        Bunun için çeşitli özellikler geliştirmişlerdir. Bu savunma yöntemlerinden işe yarayanlar, o canlının hayatta kalıp üremesini ve çoğalmasını kolaylaştırdığı için sonraki nesillere de aktarılır ve sonunda yeni türler ortaya çıkabilir.  Burada, çotra balığının tehlikelerden korunmak için geliştirdiği tekniğin başarılı olması nedeniyle zamanla kirpi balığı denilen yepyeni bir  türe dönüşümü anlatılıyor. 

     

    Bölüm 2/12 Kamuflaj nedir?

       Hayvanlar arasındaki saklambaç yarışmasında kim birinci olabilir? Tabii ki sopa böceği. Birikimli seçilim sayesinde sopa böceği bir ağaç dalından ayırt edilemeyecek kadar usta bir kamuflajcı haline gelmiştir. Ancak bu onu saklanmakta mükkemmel mi kılmıştır? Elbette ki hayır. Doğada onu da fark edecek avcılar vardır. 

    Bölüm 3/12 Dünyadaki en büyük kuş hangisidir?

       Bir kuşun uçamamasına rağmen neden kanatları vardır? Bunun cevabı evrimin kör, tasarımsız bir süreç olmasında saklı. Çok uzun zaman önce uçabilen devekuşları, bedensel olarak giderek büyüdüklerinde kanatları kullanılmaz hale gelmiş ve hızlı koşmak gibi daha farklı özellikleri avantajlı konuma geçirmişlerdir. 

     

    Bölüm 4/12  Kaktüs neden çöllerin en verimli bitkisidir?

        Gövdeleri etli, yassılaşmış ve sulu olan bu canlıların, doğal seçilim sonucu ortama uyumu büyüleyici! Dikenleri su kaybını en aza indirmek için sivri! Diğer bir özellik ise mumlu bir gövde. Çölün besleyici, bu devasa su tanklarına şaşıracaksınız!

     

     

    Bölüm 5/12  Sudaki en iyi avcı hangisidir?

       Timsahlar vahşi avcılar olsa da ebeveynlik konusunda yavrularına karşı oldukça naziklerdir. Hikayemizdeki küçük timsah da, kertenkele arkadaşına karşı dürüstlüğüyle adeta “timsah gözyaşı dökmek” deyimini yalanlıyor

     

    Bölüm 6/12 Develer neden çölde yaşamaya uygundur?

       Çölde gördüğümüz tek memeli hayvanın deve olmasına şaşırmamamız gerek. Çünkü çevrelerine yeterince uyum sağlayıcı adaptasyonlara sahip olmayan organizmalar ya bulundukları ortamdan gitmek zorunda kalırlar ya da soyları tükenir. Çölde at göremeyiz. Neden mi? Yağ deposu hörgücü, ısıya dayanıklı kürkü, kum fırtınalarında gözlerini koruyan uzun kirpikleri, kuma batmayan geniş tabanlı ayaklarının olması develerin çöl yaşantısına adaptasyonunu kolaylaştırmıştır.

     

     

    Bölüm 7/12 Boz ayılar neden kutup ayılarına evrildi?

       Bir canlının bulunduğu ortamda yaşama ve üreme şansını arttıran tüm özelliklere “adaptasyon” denir. Bu durumda kutup ayıları için ne söyleyebiliriz? Kutup ayılarının beyaz kürklü olması, deri altı yağ tabakalarının kalın olması, kulak, burun ve kuyruk gibi uzantılarının kısa oluşu soğuk kutup iklimi için mükemmel adaptasyonlardır!

     

    Bölüm 8/12  Farklı yerlerde yaşayan kaplumbağalar neden birbirinden farklı?

       Bütün canlılar yaşadıkları ortama uyum sağlar, buna adaptasyon denir. Denizin akıntılarına kapılıp başka yerlere taşınan kaplumbağaların da yeni evlerine uyum sağlamaları gerekiyormuş. Kimisi yüksek dallardaki lezzetli bitkileri yemek için daha uzun boyun, daha uzun bacak ve hatta farklı şekilde kabuklar oluşturacak şekilde evrimleşmiş, bazıları da o kadar güzel yerlere düşmüş ki kocaman olmuşlar. Evrim, her kaplumbağanın yeni evinde rahat yaşamasını sağlayacak şekilde vücutlarında değişikliğe sebep olmuş ve sonunda bir zamanlar aynı yerde yaşarken birbirinine tıpatıp benzeyen kaplumbağalar uzun bir evrim süreciyle farklılaşmışlar. 

    Bölüm 9/12  Zürafaların boynu neden uzundur?

       Her hayvan bulunduğu ortamda en iyi şekilde hayatta kalacak şekilde evrimleşir. Kendisini korumak için özel bir yeteneği yoksa ve başka hayvanlarla paylaşmak zorunda olduğu yiyecekleri elinde tutamıyorsa, aç kalmamak için başka özellikler geliştirmek zorunda kalır. Fillerin iri cüsseleri, antilopların boynuzları olduğu için zürafanın elinden yiyeceğini ratatlıkla alabilirler, oysa zürafanın böyle bir şansı yoktur. Bu nedenle evrim sürecinde aç kalan kısa boyunlu zürafalar hayatta kalamazken, uzun boyunlu doğanların hayatta kalması ve üremesiyle, uzun boyunlu zürafalar yaygın hale gelmiş ve bugün bildiğimiz zürafalar haline gelmişlerdir.

     

     

    Bölüm 10/12   Yalnız George neden bu kadar yalnız?

       O, adına belgeseller bile çekilen, dünyanın en meşhur hem de en yalnız kara kaplumbağası. Çünkü dünyada Galapagos Takımadaları’ndan biri olan, Pinta Adası’nda yaşayan Yalnız George’dan başka, bu adaya özgü türün bir örneği yok. İnsanların adalarına ayak basmasıyla, bu canlıların soyları da insanların açgözlülüğü yüzünden tehlikeye girmiş, yanlarında getirdikleri keçiler ve diğer hayvanlar yüzünden besin kaynakları tükenmiş ve kimisinin hayatı insanların sofralarında son bulmuştur. Bu yüzden George dünyadaki en özel, türünün son örneği olan ve de en yalnız kaplumbağası.

     

    Bölüm 11/12  Filin hortumu ne işe yarar?

       Fillerin elleri yok, ama ellere de ihtiyaçları yok. Ağır nesneleri kaldırmaktan, su fışkırtmaya pek çok işi hortumlarıyla hallediyorlar. Evrim fillere adeta bir İsveç çakısı sağlamış.

     

     

    Bölüm 12/12   Ornitorenkler neden bu kadar farklı?

      Ornitorenk, ördeğe benzer gagası, kunduza benzer kuyruğu ve köstebeğe benzer pençeleriyle şakacı, adeta kör bir terzinin elinden çıkmışa benziyor. Ama şüphesiz öyle değil. Bize ne kadar olağandışı, hatta gülünç görünse de onlar için bu bedensel özellikler son derece hayati önem taşıyor. Konu bedensel özellikler olunca kimi canlılar için estetik, ornitorenk gibi canlılar içinse işlevsellik önem kazanıyor.

     

     

     

  • Samanyolu ile Andromeda 4 milyar yıl sonra çarpışıyor

       Bir yandan canlı evrimi devam ederken, bir yandan da evrenin evrimi sürüyor. Bunun sonuçlarından birisi de, evrenin genişlemesi ve kütleçekiminin de etkisiyle bu süreçte galaksilerin birbiriyle çarpışarak birleşmesidir. NASA’dan gelen güncel veriler, bizim Güneş Sistemi’mizin de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi ile onun en yakın komşusu olan Andromeda Galaksisi‘nin, bundan yaklaşık 4 milyar yıl sonra çarpışacağını gösteriyor. (Nature’da yayınlanan ilgili makale). Çarpışmadan sonra Samanyolu’nun ve içerisindeki yıldızların bugün bulundukları galaktik merkezlerden çok uzaklara savrulacağı, ancak Güneş ve diğer yıldızların sağlam kalacağı öngörülüyor.

    Görsel: Bundan 4 milyar yıl sonra çarpışmanın Dünya’dan nasıl görüneceğinin temsili resmi. (Credit: NASA, ESA, Z. LEVAY AND R. VAN DER MAREL (STSCI), T. HALLAS, AND A. MELLINGER) 

       Bu bilgi, 2002-2010 yılları arasında Andromeda Galaksisi’nin hareketlerini inceleyen Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen görüntülerin ışığında elde edildi. Andromeda şu anda, bizden yaklaşık 2,5 milyon ışık yılı uzakta bulunuyor. On yıllardır, Andromeda’nın saniyede 110 km’lik bir hızla üzerimize geldiği zaten biliniyordu. Fakat bu hızı ancak Dünya’nın görüş hattından ölçebildiğimiz için, bu çarpışmanın devasa bir çarpışma mı olacağı, yoksa bir ıskalama veya teğet geçme şeklinde mi yaşanacağı konusunda kesinlik yoktu. Andromeda’nın farklı yerlerinde bulunan 150.000 yıldıza ait çeşitli hareket yörüngelerini görüntüleyen Hubble teleskobu sayesinde, artık bu konuya da bir açıklık gelmiş oldu:

       Çarpışmanın kesin olarak yaşanacağı, bunun 4 milyar yıl sonra olacağı, bu sırada iki galaksinin iç içe geçeceği ve ondan ancak 2 milyar yıl sonra kütleçekimi etkisiyle kalıcı olarak tek bir galaksi haline geleceği bildirildi. Bu bilgilerin yanı sıra Güneş’in de, bulunduğu merkezden 26.000 ışık yılından daha fazla bir uzaklığa savrulacağı hesaplandı. Güneş Sistemi ise, %10 olasılıkla galaktik bir Sibirya sürgününe uğrayarak şu anda bulunduğu merkezden 160.000 ışık yılı uzağa savrulacak. NASA yetkilileri, Dünya’nın yok olmayacağı öngörüsünde bulunuyor, fakat canlı yaşamına ne olacağı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı. Çalışmayı yayınlayan ekip, şimdi de galakside keşfedilen su maserlerinin konum değişikliklerini inceleyerek, Andromeda’nın yatay hareketlerini hesaplamaya başlamış durumda. 
       Bu tür çarpışmalar aslında evrenin tarihinde sıkça yaşanmıştır. Örneğin Andromeda’nın daha önce de en az bir diğer galaksiyle çarpışmış olduğu düşünülmektedir. Bugün de pek çok cüce galaksi (örneğin SagDEG ) Samanyolu ile çarpışmakta ve onunla birleşmektedir. 

     

       4 milyar yıl sonra gerçekleşeceği hesaplanan çarpışmanın, ABD-Baltimore’da bulunan Uzay Teleskop Bilim Ensitüsü (STScI) tarafından hazırlanan bilgisayar simülasyonu:

    İlginizi çekebilecek yazılar:

    • Geçen sene de Hubble teleskobunda kullanılmaya başlanan WFC3 (Geniş Alan Kamerası 3) ile elde edilen bilgilerin ışığında, evrenin genişleme hızı ölçülmüştü. İlgili yazıyı okumak için tıklayın.
    • Kıyametin süper canlıları

    Kaynaklar ve daha fazla görüntü için aşağıdaki linkleri ziyaret edebilirsiniz:

     

  • Fırlatma yeteneğimiz ve evrim

    Fırlatma yeteneğimiz bizi nasıl insan haline getirdi?

       Darwin, insanların nesneleri fırlatma yeteneğinin altında iki ayak üzerinde yürüme (bipedalizm) özelliğinin yatıyor olabileceğini öngörmüştü. En yakın akrabamız olan şempanzeler de dahil olmak üzere birçok primat türü, ara sıra birtakım nesneleri fırlatabilir; fakat erkek çocuklarının bile nesneleri fırlatma hızı ve isabeti ile boy ölçüşemezler. George Washington Üniversitesi bilim insanlarından Neil Roach ve ekibi, bu özgün yeteneğin evrimini daha iyi anlayabilmek için üniversitenin beysbol oyuncuları üzerinde araştırmalar yaparak fırlatma kabiliyetinin biyomekaniğini inceledi. Bu çalışmanın sonuçları Nature dergisinin 27 Haziran 2013 tarihli sayısının kapağında yer alarak yayınlandı.

      

       Elbette fırlatma yeteneğimiz atalarımız top oynayabilsin diye evrilmedi. Roach ve ekibi, bilgisayar oyunlarında ve animasyon filmlerindekine benzeyen üç boyutlu bir kamera sistemi kullanarak, üniversite takımındaki beysbol oyuncularının fırlatma hareketlerini kaydetti. Omuz kasları, fırlatma eylemi için gereken enerjinin ancak yarısını üretiyor. Geriye kalan gücün büyük bir kısmı ise omuz ve diğer bölgelerde enerjiyi muhafaza eden ve hızla serbest bırakan bir düzenekten ileri geliyor. Bulgulara göre insanların üst bedeninde meydana gelen adaptasyonlar (uyarlanımlar), omuzdaki elastik enerjiyi muhafaza etmemize ve açığa çıkarmamıza imkan veriyor; tıpkı bir mancınık gibi. Bu enerji korunumunu sağlayan kilit morfolojik adaptasyonların kanıtları, hominin fosil kayıtlarında muhafaza edilmiş durumda. Bu fosilleri inceleyen ekip, nesneleri yüksek hızla fırlatmaya yarayan ve hominin atalarımızda evrilen gövde, omuz ve koldaki belirli bazı anatomik yapıların ilk kez 2 milyon yıl önce Homo erectus’ta görüldüğünü ortaya çıkardı. Bu yapılardan bazıları 4-2 milyon yıl önce yaşamış olan australopithecus’larda da görülüyor, fakat takımın tamamının görülmesi 2 milyon yıl öncesine denk geliyor. Homo erectus ile başlayan fırlatma yeteneğinin atalarımızın avlanma başarısında ve yöntemlerinde, dolayısıyla da evrimimizde hayati önem taşıdığı öne sürülüyor.

        Dr. Roach: Şempanzeler çok güçlü ve atletiktir, fakat buna rağmen erkek şempanzeler bir nesneyi saatte ancak 32 km’lik bir hızla fırlatabilir. Bu hız 12 yaşındaki bir erkek beysbol oyuncusunun fırlatma hızının sadece üçte biridir … Biz insanlar nesneleri fırlatırken, önce nesneyi tutan kolumuzu hedefin ters yönünde, geriye doğru çeviririz. Bu ‘kol-kurma’ devresinde omuzlarda yer alan tendon ve ligamentler esnetilir ve elastik enerji muhafaza edilmiş olur. Bu enerji salındığı zaman, kolun ileri doğru hızlanmasını sağlar ve insan bedeninin yarattığı en hızlı hareket ortaya çıkmış olur. Böylece çok hızlı bir atış oluşur. Nesneleri fırlatma yeteneğinin ilk avlanma davranışlarının gelişiminde önemli bir rol oynadığını düşünüyoruz. Böylece atalarımız büyük avları çok daha etkili ve güvenli bir şekilde yakalayabilmiştir. Kalorisi yüksek olan et ve yağ içerikli bir beslenme düzeni de beyin hacmindeki artışı mümkün kılmış ve atalarımızın dünyanın farklı bölgelerine göç etmelerine imkan tanımış olabilir. 

       Bir fırlatma aparatına takılarak kullanılan taş aletlerden yapılma silahlar arkeolojik kayıtlarda oldukça yenidir. Bu nedenle ekibin bir sonraki araştırma konusu, atalarımızın bu yakın zamanlı aletleri kullanmaya başlamadan evvel hangi silahları kullanmış olduğunu bulmak. Tercih ettikleri silahlar nelerdi? Taşlar mı? Ucu sivriltilmiş tahta mızraklar mı? Yoksa bambaşka bir şey mi? Bu konudaki çalışmalar devam etmektedir.

     

       Bu yazı 26.06.2013’te ScienceDaily ve Nature.com sitelerinde yayımlanan bilgilerin ışığında hazırlanmıştır.

       Kaynak makale: Neil T. Roach, Madhusudhan Venkadesan, Michael J. Rainbow, Daniel E. Lieberman, Elastic energy storage in the shoulder and the evolution of high-speed throwing in Homo, Nature, 2013; 498 (7455): 483 DOI:10.1038/nature12267  

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • En eski diş ağrısı

        275 milyon yıllık sürüngen fosilinde çene enfeksiyonu bulundu. Şu anda Oklahoma olan yerde yaşamış olan bu sürüngenin fosili, paleontologlara en eski diş ağrısı ile ilgili bilgi veriyor.

       Toronto Mississauga üniversitesinin bölüm başkanı Prof. Robert Reisz’ın önderliğindeki ekip, paleozoik döneme ait karaya uyum sağlama aşamasında olan bir sürüngen fosilinde ağız içi enfeksiyona bağlı olarak gelişen çene kemiği defekti kanıtları buldu. Araştırma bulguları, Naturwissenschaften – The Nature of Science dergisinde yayınlandı. Bu keşif ile ortaya çıkarılan çene enfeksiyonu daha önce 200 milyon yıl yaşındaki bir kara omurgalısında bulunan diş hastalığını tarihsel olarak geçti. Reisz şöyle konuştu: “Bu fosil sadece diş hastalıklarına bakış açımızı değiştirmiyor, çeşitli canlıların etobur ve otobur olarak evrimleşme süreçlerinde ne tür diş hastalıklarına yatkın oldukları hakkında da önemli bilgiler veriyor. Bu durumda, söz konusu insanlar olduğunda diş hastalıklarına yatkınlık artmış olabilir.” 

      275 milyon yıl yaşındaki Labidosaurus hamatus isimli bu sürüngenin çenesi çeşitli incelemelere tabi tutuldu. Örneklerden biri özellikle dikkat çekiciydi çünkü bazı dişler eksikti ve çene kemiğinde de erime vardı. CT sonuçlarının da yardımıyla geniş bir enfeksiyonun varlığı ortaya çıkarıldı. Bunun sonucunda dişler düşmüş ve abseler oluşarak kemik yıkımı ve kaybı gerçekleşmişti. 

    Resim: Bu fosil kayıp dişleri, kemik defektini ve dental hastalıkları gösterir. Paleozoik döneme ait bir sürüngendeki osteomyelit (çene enfeksiyonu), bakteriyel enfeksiyona ve bu enfeksiyonun evrimsel sürecine kanıt teşkil eder. (Credit: Reisz R.R. ve Naturwissenschafte)   

       Gelişmiş sürüngenlerin atalarının pek çoğu evrim sürecinde sudan karaya geçişte karaya uyum sağlamaya çalışırken, karadaki başka canlılarla veya yüksek lifli bitkilerle beslenebilmek için kafa kemiklerinde ve diş yapısında değişiklik geçirerek evrildi. Bazı hayvanlardaki ilkel dental yapı olançeneye gevşekçe tutunmuş ve sürekli olarak yenilenen yapı (süt dişlenmesine benzer bir oluşumdu ama ömür boyu bir yenilenme söz konusuydu) bazı hayvanlarda değişti. Dişler çene kemiğine daha sıkı tutundu ve diş yenilenmesi ya azaldı; ya da tamamen ortadan kalktı. Yediklerini çiğneyebilmeleri ve dolayısıyla besin emiliminin artması ile bu değişim, bazı ilkel sürüngenler için oldukça avantajlı oldu. Labidosauris ve akrabalarının oluşturduğu türlerin küresel yaygınlığı ve dayanıklılığı, bu değişimin evrimsel bir başarı olduğunu gösterir. 

       Ancak Reisz ve ekibi dişlerin yenilenme özelliği kaybedildikçe, çene enfeksiyonu riskinin ve dolayısıyla diş hastalıklarına yatkınlığın da arttığını düşünüyor. Artık ömürlük olan, yani yenileriyle yer değiştirmeyen bu dişlerin uzun süreli kullanım sonucunda aşınması ve dişin iç kısmı olan pulpanın açığa çıkması; pulpanın da ağız içi bakterilere daha uzun süre maruz kalıyor olması nedeniyle enfeksiyona yatkınlık artmıştır. Diğer yandan dişleri sürekli yenileriyle yer değiştirerek yenilenen canlılarda böyle bir dezavantaj yoktu. 

       Reisz insanların oral enfeksiyonlara yatkınlığının, ete ek olarak bitkileri de beslenme diyetine sokan ilkel sürüngenlerin durumuyla benzerlik gösterdiğini belirtiyor: “Bulgularımıza göre, insanlarda sadece 1 kez yenilenen diş gelişimi yapısı (süt ve daimi dişler), getirdiği bariz avantajların (çok daha çeşitli türde gıdayla beslenebilmek gibi) yanı sıra, enfeksiyona yatkınlığa da sebep olmuştur.”

     

    Kaynak makaleRobert R. Reisz, Diane M. Scott, Bruce R. Pynn, Sean P. Modesto. Osteomyelitis in a Paleozoic reptile: ancient evidence for bacterial infection and its evolutionary significance. Naturwissenschaften, 2011; DOI:10.1007/s00114-011-0792-1

    Bu yazı, Toronto Üniversitesinden sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily tarafından hazırlanıp 18.04.2011’de yayımlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • Evrenin genişleme oranı yeniden hesaplandı

       Astronomlar, NASA’nın Hubble teleskobunu kullanarak, Evrenin genişleme oranını yeniden hesapladı ve Karanlık Enerji ile ilgili bir hipotezi geçersiz kıldı. 

       Evren inanılmaz bir hızda genişliyor gibi görünüyor. Bazıları bunun sebebinin, Evrenin, yerçekimiyle tersine çalışan karanlık maddeyle dolu olması olduğunu düşünüyor. Bu hipoteze bir de alternatif hipotez var; ona göre de 8 milyar ışık yıllık göreceli bir boşluk balonu, bizim galaktik alanımızı sarmış durumda. Bu boşluğun merkezinde yaşıyor olsaydık, galaksilerin birbirlerinden gittikçe hızlanarak uzağa itilmelerini gözlemlememiz olanaksız olacaktı.

       Güncel verilere göre bu alternatif hipotez geçersiz kılındı, çünkü astronomlar Evrenin genişleme oranını yeniden ve bu sefer daha hassas bir doğrulukla hesapladı. Araştırmayı Space Telescope Science Institute (STScI) biriminde ve Johns Hopkins Universitesinde görevli astrofizikçi Adam Riess yönetti. Hubble araştırmaları, SHOES (Supernova Ho for the Equation of State) ekibi tarafından yürütüldü ve Evrenin genişleme oranını %3,3 kesinsizlikle elde etti. Yeni ölçümler, Hubble’ın bugüne kadar yaptığı en iyi ölçüm olan 2009 değerlerindeki hata marjinini %30 azalttı. Reiss şöyle dedi: “Hubble’da yeni bir kamera deniyoruz, trafik polisinin uzayda hız yapanları yakalamak için kullandıklarına benzer bir şey gibi olacak. Gaz pedalına basan sanki karanlık maddeymiş gibi görünüyor.”

       Riess’in ekibi öncelikle dünyaya yakın ve uzak olan galaksiler için belirli bir mesafe tayini yapmak zorundaydı. Bu uzaklıkları, Evrenin genişleme hızının, bu galaksiler üzerinde yarattığı uzaklaşma miktarıyla  kıyasladılar, bu iki değeri Hubble sabitinin hesaplanmasında kullandılar. Hubble sabiti, bir galaksinin Samanyolundan uzaklaşma hızını ifade eder. Astronomlar fiziksel olarak mesafeleri ölçme şansına sahip olmadıkları için, sabit noktalar olarak yıldız veya başka benzeri cisimlerin seçilmesi gerekliydi.Bu cisimler kendilerine ait parlaklıkları olan ve bu parlaklıkları atmosfer, yıldız tozu veya uzaklık nedeniyle azalmamış cisimler olacağı için, gerçek parlaklıklarının dünyadan görünen parlaklıklarıyla kıyaslanması sonucu elde edilen uzaklık değeri hatasız olacaktır. Daha uzak mesafeleri ölçmek için Riess’in ekibi, Tip1a Süpernova olarak sınıflandırılan özel bir patlayıcı yıldız grubu seçti. Bu yıldızlar, Evrenin her yerinden görünebilecek kadar parlaklık yaratır ve her biri benzer ölçekte bir parlaklık yayar.

       Astronomlar, Tip1a süpernovalar ve titreşimli Cepheid yıldızlarının bu gözle görünür parlaklığını kıyaslayarak, onların içsel parlaklıklarını ve dolayısıyla yıldızın Evrendeki çok uzak noktalara olan uzaklığını kesin olarak hesaplayabilirler. Hubble’da kullanılan yeni WFC3‘ün (Wide Field Camera 3; Geniş Alan Kamerası 3) netlik ve görüntü keskinliği özelliğini kullanarak, görünür veya kızılötesi ışık bölgelerinde bulunan daha fazla yıldızı inceleme şansı buldular ve farklı teleskoplardan gelen ölçümlerdeki tutarsızlıklardan kaynaklanan sistematik hatalar da elimine edilmiş oldu. SHOES ekibinden Lucaz Marci, “WFC3, Hubble üzerinde bu ölçümleri yapmak için şimdiye kadar kullanılan en üstün kamera. Daha önceki ölçümleri çok daha kesin değerlerle elde etmemizi sağlıyor ve bunu çok daha kısa sürede yapıyor.” diye belirtti. 

    Resim: Hubble’ın çektiği bu fotoğrafta, genç yıldızların mavi parlaklığının, NGC 5584 galaksisinin spiral kollarını oluşturduğunu görüyoruz. Dışarı doğru uzanan ince toz şeritleri, ortadaki turuncumsu merkezden yayılım gösteriyor gibi görünmektedir. Fotoğraf boyunca serpiştirilmiş gibi duran kırmızı noktalar, arka plandaki galaksilerdir. Bu fotoğraf, Hubble’ın Wide Field 3 kamerasıyla, Ocak-Nisan 2010 tarihlerinde görünür ışık altında çekilmiş pek çok görüntüden birisidir. (Credit: NASA, ESA, A. Riess -STScI/JHU, L. Macri Texas A&M Uni. and Hubble Heritage)

         Evrenin genişleme oranını tam olarak bilmemiz, karanlık maddenin gücünün etkisini daha da sınırlar ve astronomların diğer kozmik özellikler ile ilgili bilgilerini genişletmesini sağlar. Evrenin şekli, daha önce Evreni doldurmuş olan nötrinolar ve hayalet parçacıklar da elde edilecek olan bu bilgilerin içindedir. Hubble’ın bu olağanüstü gelişimi, Evreni anlamamıza her geçen gün bizi bir adım daha yaklaştırıyor. Thomas Edison’un dediği gibi: “Her yanlış girişim, doğruya giden yolda bir adımdır.” 

     

       Bu makale, ScienceDaily ekibi tarafından, Space Telescope Science Enstitüsünden sağlanan bilgilerin ışığında yazılıp 14.03.2011 tarihinde online olarak yayımlanmıştır.

       Çeviri: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Dini Keşfetmek 9. Bölüm: Körelmiş organlar

     

     

       Uçamayan kuşların kanatları, kör balıkların gözleri, sürünerek hareket eden yılanların bacak çıkıntıları veya eşeysiz üreyen bitki ve hayvanların eşey organları ne işe yarar diye hiç merak ettiniz mi? Bunlar körelmiş organlar, yani evrim artıklarıdır. Körelmiş organlar, evrim sürecinde canlıya artık faydası olmadığı için doğal seçilim yoluyla işlevini yitirerek küçülmüş olan ve geçmişteki ortak atalardan miras kalan yapılardır. Belgeselin iki parçaya bölünmüş olan 1. kısmında, insan dışındaki canlılarda bulunan körelmiş yapılardan bazıları anlatılıyor. 2. kısımda ise, insanlarda bulunan körelmiş yapılar anlatılacaktır. İyi seyirler… 

    • Eşeysiz üreme türleri ile ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın
    • Körelmiş yapılarla ilgili bilgi almak için tıklayın
    • Yılan ve kertenkelelerin körelmiş ayaklarını görmek için tıklayın

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Yeni başlayanlar için Dünya’nın yaşı

        Temeli esasen Tevrat’a dayanan, oradan da diğer kutsal kitaplara ve günümüzde de evrim karşıtlığının temeli olan yaratılışçılık hurafesine geçmiş olan Genç-Dünya yaratılışçılığı inancına göre, Tanrı Dünya’yı 6 günde yaratmıştır. Buna kimi teolog 6 devre diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışır. Ancak bugün, bilimsel gerçekler sayesinde biliyoruz ki Dünya yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl, Evren de 13,7 milyar yıl yaşındadır. Yani bilim, kutsal kitaplardaki yaratılış mitlerini çoktan çürütmüştür. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada varlığını sürdüren bu gerici-bilim karşıtı akımlar nedeniyle, bazı insanlar hala kutsal kitaplarda yazan sayılara ve yaşlara inanmaktadır. Bu videoda ve aşağıdaki yazıda, sonrasında da serinin devamı olan diğer videolarda, insanların öğrenmesi engellenmeye çalışılan bilimsel gerçekler anlatılacaktır. 

       Dünya’da şimdiye kadar bulunan en yaşlı kayaçlar 3,8-3,9 milyar yıl yaşındadır. Bunlardan bazıları tortul kayaçlardır ve 4,1-4,2 milyar yıl yaşında olan mineraller içerir. Bu değerler Dünya’nın yaşına dair kesin bir sayı vermese de bize bir alt sınır verir. Yani Dünyanın en az barındırdığı içerik kadar yaşlı olması gerektiğine göre, Dünyanın en az 4,5 milyar yıl yaşında olduğu çıkarımını yapabiliriz, çünkü şimdilik bundan daha eski örnekler bulunmamıştır. Ancak ileride bulunabilecek yeni örnekler veya geliştirilen çok daha hassas tarihleme yöntemleri sayesinde, bu yaş daha da eski bir tarihe işaret edebilir. (Fakat bunun aksi, yani 4,5 milyar yıldan daha genç olduğu ortaya çıkmayacaktır.) Bu konu, bilimin ilerleyişine de güzel bir örnek teşkil eder. Her yeni buluş, her yeni bilgi bizi gerçeğe daha da yaklaştırır. Yaratılışçıların anlamakta sıkıntı çektiği şey de bilimin bu devinimidir. Yeni verilerin eskileri geçersiz kılmadığını, bilimin zaten doğası gereği eskilerin üzerine yeni bilgilerin eklenmesi yoluyla ilerlediğini anlamak önemlidir.  

       Mutlak tarihleme (Kronometrik tarihleme) yöntemleri jeoloji ve arkeoloji bilimlerinde; kayaların, taşların, meteorların vb. kalıntıların, dolayısıyla fosillerin de bunlara bağlı olarak yaşlarını belirlemek için kullanılan tekniklere verilen genel isimdir. Ayrıca bir de Göreli tarihleme vardır ve farklı yerlerde bulunan örneklerin birbirileriyle karşılaştırılmasına dayanır. Ancak Göreli tarihleme, bize Mutlak tarihleme yöntemleri gibi belli bir yaş vermez, sadece bir örneğin diğerinden daha eski veya yeni olduğunu söyler. 

       Videoda mutlak tarihleme yöntemlerinden sadece bazıları anlatılmaktadır. Aşağıda çeşitli kaynaklardan derleyebildiğim ölçüde bu tarihlendirme yöntemlerinin bir listesini bulacaksınız:

    • Stratigrafi (Tabakalanma)
    • Dendrokronoloji (Günümüz –> 10.000 yıl)
    • DNA Tarihleme (Günümüz –> 150.000 yıl)
    • Arkeomanyetizm ve Paleomanyetik Tarihleme (250.000 yıl –>1 milyar yıl)
    • Elektron Spin Rezonans Yöntemi (ESR) veya Elektron Paramanyetik rezonans (EPR)
    • Radyometrik Tarihleme: 1896 yılında fizikçi Henri Becquerel’in radyoaktiviteyi, hemen ardından Marie Curie’nin Polonyum ve Radyum’u keşfi ve radyoaktivite alanında yaptığı çalışmalarıyla bir çığır açarak radyoloji bilimini kurmasıyla başlayan süreç (Curie, 1903 Nobel Fizik ödülünü kocası Pierre Curie ve Henri Becquerel ile paylaşmıştır), 1902 yılında Ernest Rutherford ve Soddy’nin radyoaktif bozunma yasalarını, 1912 yılında Soddy’nin izotopları keşfiyle ve kütle spektrograflarının geliştirilmesiyle devam eder. Bu şekilde ilerleyen radyoloji bilimi sayesinde, ilk kez 1905’te Rutherford tarafından icadedilen radyoaktif tarihleme yöntemleri kullanılmaya başlanır ve bu alan, günümüzde eklenen yeni yöntemlerle de gelişmeye devam etmektedir. 

       Bu yöntemler taş, kaya, mineral, Dünya’ya düşen meteorlar vb yapılardaki bir radyoaktif izotopun, radyoaktif bozunma ürünü olan bir elemente oranının belirlenmesine dayanır. Bu oranı belirlerken de elementlerin yarılanma ömürleri temel alınır ve böylece incelenen örneğin yaşı belirlenmiş olur. Dünya’nın yaşı da bu şekilde belirlenmiş olup yaklaşık 4,6 milyar yıldır. Bu yöntemler 1969 yılından beri de Ay’ın yaşının hesaplanmasında kullanılmaktadır. Radyometrik tarihlemede kullanılan temel elementlerin başlangıç-nihai ürünleri ve yarılanma ömürleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. 

     

    Günümüzde kullanılan radyometrik tarihleme yöntemleri:

     Parantez içinde verilen değerler yaklaşık değerler olup, çeşitli koşullara göre değişiklik gösterebilir.

    •    Radyokarbon tarihleme yöntemi: Karbon-14 veya C14 tarihleme (günümüz –> 50-62.000 yıl) 
    •    Potasyum-argon (K/Ar): (100.000 yıl –> yaklaşık 2-3 milyar yıl) 
    •    Argon-argon (Ar-Ar) 
    •    Uranyum-kurşun (U/Pb) 
    •    Uranyum-Toryum (U/Th) 
    •    Rubidyum-stronsiyum (Rb/Sr) 
    •    Samaryum-neodimyum (Sm/Nd) 
    •    İyot-ksenon (I-Xe) 
    •    Lantan-baryum (La-Ba) 
    •    Kurşun-kurşun (Pb-Pb) 
    •    Lutesyum-hafniyum (Lu-Hf) 
    •    Neon-neon (Ne-Ne) 
    •    Renyum-osmiyum (Re-Os) 
    •    Uranyum-kurşun-helyum (U-Pb-He) 
    •    Uranyum-uranyum (U-U) 
    •    Fizyon İzleri Yöntem: (20.000 yıl –> birkaç milyar yıl)
    •    Klor-36 yöntemi 
    •    Termolüminesans (TL): (10 yıl –> 230.000 yıl) 
    •    İzokron yöntemi: Dünya’nın yaşının hesaplanmasında en çok kullanılan yöntem Pb-Pb yöntemidir. 3 farklı kurşun (P) izotopunun incelenmesine dayanır. (Pb-206, Pb-207, Pb-208 veya Pb-204.) 
    •    Orantılı Karbondioksit Gaz Sayım 
    •    Obsidiyen Hidrasyonu 
    •    Amino Asit Resamizasyonu 

    Serinin diğer bölümleri 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    Yararlanılan kaynaklar:

     

     

  • “Ölümsüz” denizanası Turritopsis dohrnii

       Turritopsis dohrnii adındaki bir denizanası türü, dünyadaki tek ölümsüz canlı olmakla ünlendi. Bu yüzden biraz ilgiyi hak ediyor bence 🙂

       Daha önce hatalı bir şekilde Turritopsis nutricula olarak sınıflandırılan T. dohrnii, taksonomik olarak Cnidaria (Knidliler) şubesine mensuptur. Bu hayvanın çapı sadece 4-5 milimetredir ve yaşam döngüsü de bütün diğer denizanaları gibi iki temel aşamadan oluşur: Polip ve Medusa evreleri. Hayatına polip olarak, zemine kök salmış bir bitki gibi başlar ve sonra Medusa dönemine girer. Medusa döneminde artık bir bitkiye değil denizanasına benzemektedir. Ömrünün sonuna geldiğinde veya yaşamını sürdürebilecek koşulları bulamadığında, denizanasına dönüşmeden önceki evre olan polip aşamasına geri döner; şartlar uygun hale geldiğinde yeniden medusaya, sonra yeniden polipe dönüşür ve bu döngü böylece sürüp gider. Yani dışarıdan bir etki olmadıgı sürece ölmez. Buradaki önemli nokta ve bu canlıya “ölümsüz” sıfatını kazandıran şey, medusa evresinden sonra ölmesi gerekirken polip evresine geri dönüyor olmasıdır. 

    Resim: Polip evresinde T. dohrnii

    Resim: Polip evresinde T. dohrnii

     

    Resim: Medusa evresinde T. dohrnii

       Bu olağanüstü canlı yaşlandığı için ölmez. Hastalandığı veya yaralandığı zaman transdifferansiyasyon* yeteneğine başvurur. Transdifferansiyasyon, sadece bu ölümsüz denizanasına has bir özellik değildir. Örneğin kertenkeleler de kopan kuyruklarını aynı yöntemle tamir ederler, fakat kertenkelelerin rejenerasyonu çok daha sınırlı ve bölgeseldir. Dolayısıyla kertenkeleler kuyruklarını yenileyebilseler bile basit yaralar, hastalık veya yaşlılık yüzünden ölürler. T. dohrnii’yi öldürmenin tek yolu ise onu tamamen yok etmektir. 

    *Transdifferansiyasyon: Bir hücrenin şeklini tamamıyla başka bir şekle değiştirmesi. Metaplazyanın bir çeşididir.

       Karşımızda, ne zaman uygun görürse hayatını sıfırdan başlatma yeteneğine sahip bir canlı var. Kötü seçimler mi yaptınız? Bir şans daha mı istiyorsunuz? Hemen kendinizi yeniden bebek halinize geri çeviriyor, her şeye yeniden başlıyorsunuz. Ancak Turritopsis dohrnii de diğer bütün canlılar gibi av olmaya dirençli değildir; başka bir canlının sindirim sistemine girdiğinde sindirilerek yok edilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, “eceliyle yaşlılıktan ölme” olayının gerçekleşmiyor olmasıdır. 

     

    Resim: T. dohrnii‘nin yaşam döngüsü

      Bu işlem Turritopsis dohrnii’de sonsuza kadar devam edebilir. Bu da onu dünyadaki en acaip yaratıklardan biri yapar. Herhangi bir memelinin kendisini şekilsiz bir et yığınına dönüştürdüğünü ve sonra o et yığınından bir bebek olarak hayatına yeniden başladığını hayal edin. İşte T. dohrnii’nin yaptığı budur. DNA’sının kayıp kısımlarını yenileme konusundaki bu başarısı, onu insanın ölümsüzlük arayışları açısından çok önemli bir olgu haline getiriyor. Bilim insanları şu anda bu canlının DNA’sını ve genetik yapısını bakterilere aktararak ölümsüz bakteriler üretmeye çalışıyorlar. Genetik uzmanları bu canlının sırrını çözerse, tıp alanında olağanüstü bir adım atılmış olacak. Smithsonian Tropikal Marin Enstitüsünden Dr. Maria Miglietta şöyle diyor: “Ölümü baypas edebildikleri için sayıları gitgide artıyor. Şu anda sadece Karayip denizlerinde değil dünyadaki bütün okyanuslarda yaşıyorlar. Küresel bir yayılıma tanık oluyoruz.”  

     

       Ölüme meydan okuyan bir diğer canlı da planarya yassıkurtları. Nottingham Üniversitesi’ndeki bilim insanları, Şubat 2012’de PNAS‘de yayımlanan yeni bir çalışmada, göllerde ve küçük su birikintilerinde yaşayan planarya yassıkurtlarının da sonsuza kadar yaşayabildiklerini ve her seferinde kendilerinin yeni kopyalarını ürettiğini, bu kopyaların da doğal bir ölümle karşılaşmayacak şekilde “telomer” dediğimiz gen yapılarını yenilediğini gösterdi. 

    Resim: Planarya yassıkurtları

        Araştırmaları yapan Nottingham Üniversitesi bilim insanlarından Dr. Aziz Aboobaker, tek bir yassıkurdu parçalara bölüp, kendini yenileme özelliğiyle tam 20 bin yassıkurttan oluşan devasa bir koloni ürettiklerini söylüyor ve ekliyor: “Benim görüşümce bu canlılar ölümsüz.” Yassıkurtların sinir hücrelerinden oluşan basit bir beyne sahip olduğu, bu hücrelerin canlının tüm vücudunda bulunan kök hücrelerce tekrar üretilebildiği, bu özellikleriyle de en ufak parçaların bile tam bir yassıkurta dönüşebilme kapasitesine sahip olduğu belirtiliyor. Yapılan araştırmaların, insanların yaşlandıklarında bile sağlıklı kalmalarına yardımcı olması umuluyor. 

    Resim: Hidra

       Bu anlamda bir diğer ilginç canlı da Hidra. Onun da polip formu fazlaca bir yaşlanma belirtisi göstermiyor. Bu canlı, sadece başka bir canlıya yem olması veya hastalanması durumunda ölüyor ve bu açıdan Turritopsis dohrnii’ye benziyor. Hidranın bu başarısının altında yatan sebeplerden biri, sahip olduğu kök hücrelerin sürekli olarak proliferasyona uğraması. 2012 yılında Alman bilim insanları bu süreci incleyerek, belki de gelecekte insanların yaşlanmasını önleyecek bir keşif yaptılar: Yaşlanmada etkili bir gen olan FoxO’i tanımladılar ve genetik yapılarını değiştirerek 3 çeşit hidra grubu ürettiler. Birinci gruptakiler normal FoxO seviyesine sahipken, ikinci grupta bu gen etkisizleştirildi, üçüncü grupta ise FoxO seviyeleri artırıldı. Etkisizleştirilmiş FoxO genine sahip hidraların bağışıklık sisteminde ciddi sorunlar oluştuğu gözlemlendi. Bu sorunların pek çoğu, tıpkı yaşlı insanlarda görülenlere benziyordu. Çalışmanın sonucunda, FoxO geninin yaşlanma sürecinde önemli bir rol oynadığı; dolayısıyla bağışıklık sistemi işlevi ve kök hücre proliferasyonunun insan hayatını uzatmak için anahtar olabilecekleri bildirildi.

     

       Yararlanılan kaynaklar:

     

      Şunlar da ilginizi çekebilir: