Çin’de, yumurtasıyla birlikte oldukça iyi korunmuş bir pterozor (veya teruzor) fosili gün ışığına çıkarıldı. Yumurtası sayesinde dişi olduğu tespit edilen bu pterozor örneğinin, canlıların cinsiyetlerini anlamaya yönelik önemli ipuçları sunduğu açıklandı.
Fosil kayıtlarındaki ilk uçan sürüngenler olan pterozorların görülmesi, bundan yaklaşık 228 milyon yıl öncesine (Mezozoik Zaman’ın ilk dönemi olan Trias Dönemi’ne) denk gelir. Pterozorlar 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu sırasında dinozorlarla birlikte tükenmiştir. Popüler kültürde çoğu zaman hatalı bir şekilde “uçan dinozorlar” olarak tanıtılan pterozorların kökeni henüz tam olarak aydınlatılmamıştır; ama bilinen bir şey varsa o da dinozor olmadıklarıdır. Kanatları deri, kas ve dokulardan oluşan ve bileklerinden ellerindeki dörder parmağa uzanan gergin bir zardan oluşur. Daha ilkel türlerin uzun ve dişli çeneleri, uzun kuyrukları vardır. Daha sonra evrilen türlerde ise kuyruk boyu kısalmış, dişler kaybolmuştur. Çoğu, vücutlarını ve kanatlarının bir kısmını kaplayan bir kürke sahiptir. Bu kürk, piknofiber denilen kıl benzeri benzeri yapılar içerir. Yumurtalarına çok ender rastladığımız için şimdiye kadar pterozorların üremesi hakkında çok az bilgi edinebilmiş durumdayız. 2007 yılında bir pterozor yumurta kabuğu üzerinde yapılan çalışmalar, bu uçan sürüngenlerin yumurtalarını büyük olasılıkla gömdüğünü (tıpkı timsah ve kaplumbağalar gibi) varsayar. Yumurta gömme davranışı, pterozorların evrimi açısından önemli bir fayda sağlamış olabilir. Fakat bu yazının esas konusu olan bu son keşif, bize daha da ilginç ve yeni bilgiler sunuyor.
Yumurtasıyla birlikte Çin’in ünlü fosil bölgesi Liaoning’te, Junchang Lü ve ekibi tarafından bulunan dişi Darwinopterus (bir pterozor cinsi) fosilinin yaşı 160 milyon yıl olarak belirlenmiş. Kabuk yapısı üzerinde yapılan incelemeler, yumurtanın son derece iyi bir gelişim gösterdiğini ve annenin muhtemelen yumurtlama zamanına oldukça yakın öldüğünü ortaya koymuş. Yumurta kütlesinin erişkin kütlesine oranı da oldukça düşük bulunmuş, ki bu da günümüz sürüngenlerine özgü bir özellik. Bilim insanları, dişi pterozorun sol kolundaki kırığa bakarak, hayvanın fırtına ya da volkanik patlama gibi bir etken yüzünden bir göle düşerek ölmüş ve dibe batarak korunmuş olabileceğini düşünüyorlar.
Leicester Üniversitesi’nden paleobiyolog David Unwin’in de aralarında yer aldığı ekip buluntuya dayanarak, bu hayvanlardaki cinsiyet ayrımına ilişkin çeşitli saptamalarda bulunuyor. Kafada yer alan ibik benzeri uzun çıkıntıya sadece erkek pterozorların sahip olmaları, bu çıkarımlardan birisi. Unwin, bu çıkıntının oldukça nadir görülmesi nedeniyle, kendisine birkaç yıl önce bu tip bir ilişkiden bahsedilmiş olsaydı muhtemelen kahkahalarla güleceğini söylüyor. Ayrıca fosilin, yumurtlamayı kolaylaştıran bir yapı olan geniş bir leğen kemiği açıklığına sahip olduğu da gözlemlenmiş. Bu çalışma, diğer fosiller üzerinde yapılan analizlerle birleştirildiğinde şu sonuca varılmış: Erkekler büyük bir ibiğe ve dar leğen kemiği açıklığına sahip; dişilerin ise geniş bir leğen kemiği açıklığı var ancak başlarında herhangi bir ibik veya çıkıntı bulunmuyor
Resim: Dişi pterozor fosili ve yumurtası (sarıyla işaretlenmiştir)
Resim: Aynı fosile yakından bakış (yumurta)
* Güncelleme: 2014 yılında Çin’de, Hamipterus tianshanensis isimli pterozor türüne ait 5 yumurta daha bulundu. Elektron mikroskop ile yapılan taramalar, yumurtanın ince ve kalkerli bir kabuğa ve onun altında yer alan bir zara sahip olduğunu ortaya koydu.
Bu sene üçüncüsü düzenlenen Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu, 17-18 Aralık 2011 tarihlerinde İstanbul’da, neredeyse salon kapasitesini aşan müthiş bir katılımla gerçekleşti. Katılımcılar dolu dolu geçen 2 gün boyunca, değerli bilim insanlarının 20’şer dakikalık konuşmalarını ve Richard Dawkins’in telekonferans katılımıyla yaptığı sunumu dinledi. Konuşmacılara verilen süreler- her ne kadar sempozyumlardaki standart süre olsa da- fazlasıyla kısaydı ve hemen her konuşmacı genel bir zaman sorunu yaşadı. Her oturumun sonrasında, soru-cevap şeklinde devam eden tartışmalar yapıldı ama yine burada da zaman kısıtlılığı nedeniyle tatminsizlik yaşandı.
İlk oturumda evrim karşıtlarının hiç değişmeyen soruları adeta örgütlü bir şekilde sorulmuşcasına arka arkaya geldi, “Evrim devam ediyorsa maymunlar neden varrrr?” dan tutun da “Bu mükemmelik başka nasıl açıklanır bir yaratıcı yoksa?”ya kadar, komikliklerden bir bukle şeklinde bir bir konuşmacılara yöneltildi..Eksik olmasınlar 🙂 O ortamda çok daha komik kaçıyor bu sorular. Bu sorulara verilecek yanıtlar, azıcık zaman ayırıp google’da aratıp iki tane bilimsel kaynaktan okusalar zaten ortada. Ama bildiğimiz gibi bu tip jenerik soruları soranlar pek de gerçek cevapların peşinde değildir aslında. Ne kadar cevap verilirse verilsin, ne kadar kaynak sunulursa sunulsun, okumamakta ve öğrenmemekte direnirler. Bir de sonrasında bizimle neden röportaj yapılmadı diye ağlamış bu mağdurlar ordusu.
Sempozyumun ilk gününde, bu artık gerçekten modası geçmiş ve defalarca tatmin edici yanıtların verilmiş olduğu yaratılış argümanlarına cevap vermekten, esas önemli olan bilimsel konulara geçilemeyecek diye bir endişe oluştuysa da, bir süre sonra bu yaklaşım değişti. Neyse ki aynı tarzda sorular Dawkins’e gelmedi. Geldiyse de bunlara maruz bırakılmadığı için rezil olmamış olduk dünyaya.
Richard Dawkins’in evrim karşıtlarını Yahudi Soykırımını inkar edenlere benzeterek “tarih inkarcıları” sıfatıyla etiketlediği telekonferans, kendisinin belgesel ve kitaplarında da sıkça dile getirdiği görüşlerin kısa bir özetiydi. Harun Yahya komikliğine de değinmeden geçmedi ve şöyle dedi:
“Görünen o ki dünyanın yaşının milyarlarla değil binlerle ölçüldüğüne, insanların dinozorlarla aynı dönemde yaşadığına inanan evrim inkarcıları için ‘tarih-inkarcıları’ demekte de sakınca yok. Makul şüphenin ötesinde, ciddi şüphenin ötesinde, aklı başında, bilgili, makul şüphenin ötesinde, her türlü şüphenin ötesinde, evrim bir hakikattir. Şempanzelerle kuzen olduğumuz, maymunların biraz daha uzak kuzenleri olduğumuz, develerin ve eşeklerin daha da uzak kuzenleri olduğumuz, muzların ve lahanaların çok daha uzak kuzenleri olduğumuz yalın gerçektir.”
Her zamanki akıcı anlatımı ve sevimli iğnelemeleriyle konuşmasını sürdüren Dawkins, şu sözleriyle konuya noktayı koydu:
“İyi bir kuram, aksi ispatlanmaya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan kuramdır. Evrim, eğer tek bir fosil, ait olmadığı jeolojik zaman diliminde ortaya çıksaydı, rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı havada karada geçmiştir.”
Sempozyumun son oturumu olan ve kimi konukların muhtemelen “Nasılsa Dawkins’i izledik” diyerek ayrıldığı (dolayısıyla kaçırdığı) “Evrim Öğretimi” oturumu, bence etkinliğin en can alıcı kısmıydı. Zira Türkiye’deki bilim eğitiminin içler acısı durumunun ortaya konduğu bu bölüm oldukça moral bozucuydu. Ortaokul-lise müfredatından çıkarılan konular ve bunların Evrim eğitimine olacak olan negatif etkisiyle ilgili Çiçek D. Bakanay’ın yaptığı sunum, manşetlerde yer alacak nitelikteydi. Öncesinde de sayın Aykut Kence’nin ilettiği veriler, bu içler acısı tabloyu gözler önüne seriyordu. Sunumdan elimden geldiğince yakalayabildiğim birkaç kareyi aşağıda paylaşıyorum:
* Ergi Deniz Özsoy’un aşağıda izleyeceğiniz “Tarihsel Süreçte Evrim” başlıklı sunumunda yeni bir buluş olarak bizlerle paylaştığı Çıplak kör fare hakkında bilgi almak için tıklayın.
Sempozyumun sonunda ÜKD Genel Sekreteri Erhan Nalçaçı tarafından yapılan kapanış konuşması ayakta alkışlandı ve insanlara biraz da olsa geleceğe umutla bakma coşkusu verdi diye düşünüyorum. Konferansa katılımın bu kadar fazla olması da ayrıca yeni nesiller adına güzel bir görüntü oluşturuyordu.
Özetle ufak tefek teknik aksaklıklar ve birtakım önemsiz sıkıntılar dışında, bilimin konuştuğu dolu dolu 2 gün geçirmemizi sağlayan tüm konuşmacı bilim insanlarına ve organizasyon komitesine bir kez daha teşekkür ediyorum. Gelecekte daha nice sempozyum ve organizasyonlar görmek dileğiyle.
17 Aralık 2011 Cumartesi
08.30-09.30 / Kayıt 09.30-9.45 – açılış konuşması
Evrime Giriş 09.45-10.40 – Ergi Deniz Özsoy “Tarihsel Süreçte Evrim” 10.40-11.00 / ara İnsan Evrimi 11.00-11.20 – Berna Alpagut “İnsan Evriminde Fosil Kanıtlar” 11.20-11.40 – Aslı Tolun “İnsan Türleri” 11.40-12.00 – Mehmet Somel “İnsan Türünün Yakın Tarihi” 12.00-12.20 – Erhan Nalçacı “Bilincin Evrimi Üzerine Bir Deneme” 12.20-12.40 – Mehmet Görgülü “Yenikapı Kazılarına Evrimsel Bakış” 12.40-13.00 – Tamer Kaya “Evrim, Tıp ve Radyoloji” 13.00-13.20 – Yılmaz Çamlıtepe “Fedakarlığın Evrimi” 13.20-13.40 / tartışma 13.40-14.40 / öğle arası
Moleküler Evrim 14.40-15.00 – Haluk Ertan “Moleküler Evrimcilerin Büyük Eseri: Yaşam Ağacı” – Bu sunum Haluk bey katılamadığı için yapılmadı. 15.00-15.20 – Engin Akkaya “Hayatın Başlangıcı” 15.20-15.40 – Çağatay Tarhan “Derin Homoloji” 15.40-16.00 – Ercan Arıcan “Fosil DNA” 16.00-16.20 – Cemal Ün “Çiftlik Hayvanları ve İnsanın Evrimsel Etkileşimi” 16.20-16.40 – Savaş İzzetoğlu “İnsan Evriminde Sialik asit(NEU5Gc) Rolü” 16.40-17.00 / tartışma 17.00-18.00 – Poster
18 Aralık 2011 Pazar
Ekoloji-Evrim 09.00-09.20 – Baki Yokeş “Akdeniz’in Evrimsel Tarihi” 09.20-09.40 – Raşit Bilgin “Evrim ve Hayat Ağacı” 09.40-10.00 – Kahraman İpekdal “Tür mü Dediniz?” 10.00-10.20 / tartışma 10.20-10.40 / ara
Biyoloji Felsefesi 10.40-11.00 – Mahinur S. Akkaya “Evrim Teorisi Kapsamında Bilim Nedir, Ne Değildir?” 11.00-11.20 – Yaman Örs “Evrimsel ve Tarihsel Süreçlerde Elenenler, Kalanlar ve Değişme” 11.20-11.40 – Ergi Deniz Özsoy “Evrimde Rastlantısallık” 11.40-12.00 – Gökhan Akbay “Biyolojik Enformasyon ve İndirgeme Sorunu” 12.00-12.20 / tartışma 12.20-13.20 – Richard Dawkins (telekonferans) 13.20-14.00 / öğle arası
Evrim Öğretimi 14.00-14.20 – Fırat Akat “Evrim Teorisinin Doğuşu: 19 YY. İngilteresi Bir Tesadüf mü?” 14.20-14.40 – Aykut Kence “27 Yıllık Evrim Karşıtı Öğretim ve Sonuçları” 14.40-15.00 – Çiçek D. Bakanay/ Zelal Ö. Durmuş “Yeni Öğretim Programında Evrim Kuramı” 15.00-15.20 – Ender Helvacığlu “Toplumsal Öğrenmede Popüler Bilim Yayıncılığı” 15.20-15.30 / kapanış konuşması 15.30-15.45 / ara
Öğretmen Çalıştayı 15.45-18.00 – Devrim Güven/ Serhat İrez/ Özgür Taşkın/ Çağatay Tarhan (Forum/ Grup çalışması/ Etkinlik örneği)
Bilim insanları sentetik yaşamdan sonra şimdi de 53 bin kelime, 11 resim ve bir bilgisayar programından oluşan bir kitabın içeriğini DNA üzerine kodlamayı başardı. Science dergisinde yayımlanan makalede, 5.25 megabitlik içeriğin genetik materyal üzerine bugüne kadar yapılan en büyük biyolojik olmayan (yapay) kodlama olduğu belirtildi. 1 gram DNA üzerine 455 milyar gigabyte (exabyte) veri kodlanabiliyor. Bu da 100 milyar DVD’deki veriden daha fazlası demek.
Bu boyutta bir veriyi DNA’ya kodlamanın birkaç gün sürdüğünü söyleyen Dr. Sriram Kosuri, “Elbette arşiv amaçlı saklama için bu uzun bir süre ancak durum zamanla düzeliyor” dedi. Dahası kodlanan verinin bu kadar büyük olmasına rağmen, kodlar çözülürken yapılan hata oranının ihmal edilebilecek kadar küçük olduğu ifade edildi. Uzmanlar DNA kodlamanın maliyetinin hızla düşeceğini, önümüzdeki 5 ile 10 yıl arasında verileri DNA’dan saklamanın bugünkü dijital araçlara kıyasla çok daha düşük olacağını belirtti. DNA geleneksel dijital veri depolama sistemlerine göre birçok avantaja sahip. Kolayca kopyalanabiliyor, ideal olmayan koşullarda saklansa bile binlerce yıl sonra yeniden okunabiliyor. Kaset ya da DVD gibi hızla modası geçen teknolojilerin aksine, DNA üzerine kod yazılması ve okunması insanlık var oldukça devam edecek bir gerçek. Dahası böylece insanlar dev bir kütüphaneyi hiçbir zorluk çekmeden hücrelerinde taşıyabilecek. Tırnak ucu kadarlık yere dünyadaki bütün dillerin sözlükleri saklanabilecek.
Ne işe yarar?
Belki ileride veya öldükten sonra, DNA dizilerinde sizin için önemli olan birtakım kişisel bilgilerinizin kalıcı olmasını istersiniz. Belki vasiyetinizi DNA’nıza kodlamak veya önemli bir sırrınızı DNA’nızda saklamak istersiniz mesela. Hayal gücümüzün sınırları çok geniş. Ama insanın ölümsüzlük arayışlarında yeni bir basamak olduğu kesin.
Bel kemiği sorunları için osteoporoz sebep gösterilir. Ancak Case Western Üniversitesi’ndeki araştırmacılara göre esas suçlu, iki ayak üzerinde (bipedal) yürüme sırasında ortaya çıkan darbelerin etkisini azaltacak şekilde evrilmiş olan kendi omurgamız olabilir.
Kuyruksuz maymunlarla kıyaslandığında insanların omurgası daha büyüktür, daha gözenekli bir kemik yapısına ve çok daha ince bir kemik kılıfına sahiptir. Bu dizayn, insanların kemik kaybı yaşamaya başlayıp, bunun sonucunda da kırık ve çatlaklara daha korunmasız hale gelmelerine kadar bir sorun teşkil etmez. Diğer taraftan maymunlarda da yaşlandıkça buna benzer bir kemik kaybı olabilir; ancak onların omurga kılıfları çok daha kalın olduğu için omurgalarını sabit tutar. Dolayısıyla maymunlarda kırıklara daha az rastlanır.
Araştırmanın bulguları PLoS ONE‘dayayımlandı. Case Western Reserve Üniversitesi Tıp Bölümü – Anatomi Ana Bilim Dalı’nda öğretim görevlisi olan Meghan Cotter, yayınlanan çalışmada, Anatomi Prof. Scott W. Simpson, Antropoloji Prof. Bruce Latimer, Prof. Christopher J. Hernandez ve David Loomis ile birlikte çalıştı. Cotter, konuyla ilgili şunları söyledi: “Evrimde büyük bir adaptasyon süreci söz konusudur. Ama aynı zamanda ödünleşim de vardır. Bu yapı, yürümek için harika olsa da, osteoporoza yakalandığınızda işler tersine döner.”
Resim: Biyomekanik modelleme tekniğiyle kemik gücünün ölçümü(Credit: Meghan M. Cotter, David A. Loomis, Scott W. Simpson, Bruce Latimer, Christopher J. Hernandez. Human Evolution and Osteoporosis-Related Spinal Fractures. PLoS ONE, 2011)
Hamann-Todd koleksiyonunda yer alan iskeletlerin incelenmesi sırasında Prof. Bruce Latimer, erken hominanların omurgalarında kırıklar olduğunu belirledi. Ancak bu kırıklar, maymunlarda yoktu. (Ek Bilgi: Söz konusu Cleveland Doğa Tarihi Müzesi’nde bulunan Hamann-Todd fosil koleksiyonunda, 3000’den fazla insan ve 1200’den fazla maymun iskeleti örneği bulunur.) Araştırmacılar insan, şempanze, goril ve orangutanlar üzerinde ölçümler yaptı ve elde ettikleri büyüklük, yapı, mikroyapı, şekil, biyomekanik ve 8. torasik omurun gücü vb değerleri; Bilgisayarlı Tomografi, Mikro-Bilgisayarlı Tomografi ve bilgisayar modellemesi teknikleri kullanarak birbiriyle kıyasladı. (8. torasik omur, osteoporozlu insanlarda en sık kırılan kemiktir.)
Araştırmaya göre, tıpkı geniş topuk kemiği ve bacak kemiklerinin geniş uçları gibi, büyük ve gözenekli omurga da insanlarda yürürken ortaya çıkan darbeleri yayarak azaltır. Bu yapılar, iki ayak üzerinde yürümenin yarattığı darbeleri hafifleterek, eklemlerdeki kıkırdağı ve omurlar arasındaki diskleri korumaya yarar. Maymunların omurgası ise daha kısa ve daha geniştir, ayrıca gözenekli bir yapının etrafını saran kalın bir koruyucu kılıf içerir. Bu yapı, ağaçlara tırmanmak ve el yumrukları üzerinde yürümek için gerekli olan dengeyi sağlamaya yarar.
Resim: Soldan sağa; gibon – orangutan – şempanze – goril – insan iskeletleri görülmektedir.
Yapılan pek çok güncel çalışmada, kemik kaybı ve hasarına olan yatkınlığımızda, yerleşik hayat tarzımızın ve modern beslenme alışkanlıklarımızın sebep olduğu önerilmiştir. Ancak geçmişimize dair yapılan çalışmalar, aynı kemik kayıplarının ve kırıklarının, daha aktif bir yaşam süren ve daha doğal beslenen ortaçağ Avrupa ve Afrika insanlarında da görüldüğünü göstermiştir. Dahası çok daha geriye gidersek, Neandertal ve Australopithecus gibi eski hominan atalarımızın da, modern insan gibi büyük omurgaya sahip olduğunu görüyoruz, ki şüphesiz bu insanlar çok daha aktif bir hayata ve farklı bir beslenme alışkanlığına sahipti. (Avcı-toplayıcı-leş yiyiciydiler.)
Resim: Artan kilonun omurgaya ve göğüs bölgesine etkisi
Fosil kayıtları henüz tamamlanmış olmaktan çok uzaktır, ama insanın atası olan türlerin iki ayak üzerinde yürümeye başlaması için iskelet-kas sistemlerinde belirgin adaptasyonlar geliştirdiği açıktır. Meghan Cotter: “Adaptasyonların geliştiği zamana göre yaşam süremiz neredeyse iki katına çıktı ve bu da büyük sorunlara sebep oluyor. Bu, hiç de mükemmel evrilmiş canlılar olmadığımızın bir kez daha altını çizen bir durumdur.”
* Bu yazı 19.10.2011’de ScienceDaily ekibi tarafından Case Western Reserve Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında yayımlanmıştır.
College London Üniversitesi (UCL) bilim insanlarının öncülük ettiği uluslararası bir ekip tarafından keşfedilen ve yaklaşık 4,28 milyar yıl öncesine tarihlenen mikrooorganizma kalıntıları, Dünya’daki en eski yaşam formlarına ilişkin doğrudan kanıtlar sundu ve Mars’ta da benzer yaşam formlarının bulunmuş olabileceğini düşündürdü.
Bildiğiniz gibi Dünya’nın yaşı yaklaşık 4,54 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Bu konuyla ilgili daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, elimizdeki veriler gezegenimizdeki yaşamın en az 3,5-3,8 milyar yıl önce, yani Dünya oluştuktan yaklaşık 1 milyar yıl sonra başlamış olduğuna işaret etmektedir. Dünyadaki yaşamın başlangıcına ilişkin bilimsel hipotezler (abiyogenez, panspermia vb), gün geçtikçe yeni bilgilerle şekillenmeye devam etmektedir. Geçtiğimiz sene Dr. Van Kranendonk ve ekibi, Grönland’da 3,7 milyar yıl öncesine tarihlenen fosiller keşfetmişve bilim insanları, bu organizmaların bir zamanlar sığ kıyısal sularda gelişen bakteri matları (stromatolitler) olabileceğini tartışmıştı. Ama bilim her daim ilerleyen bir disiplindir ve üzerine eklenen yeni verilerle kusursuzlaşma eğilimi gösterir. Bu sene keşfedilen ve Grönland’da bulunanlardan daha da eski olan fosiller, gezegenimizdeki yaşamın sığ sularda fosilleşmiş mikrobiyal matlardan en az 300 milyon yıl daha erken (yaklaşık 4,2 milyar yıl önce) ve 4,4 milyar yıl önce okyanusların oluşmasından çok kısa süre sonra başladığına işaret etmektedir. Okuyacağınız yazıyı, 01.03.2017 tarihinde Nature’da yayımlanan önemli çalışmadan ve yazının sonunda belirtilen kaynaklardan derlediğim bilgilerin rehberliğinde kaleme aldım. UCL, NASA, Carnegie of Canada ve Birleşik Krallık Mühendislik ve Fiziksel Bilimler Araştırma Konseyi tarafından finanse edilen bu çalışma UCL, Norveç Jeolojik Araştırma Kurumu, ABD Jeolojik Araştırma Kurumu, Ottawa Üniversitesi, Batı Avustralya Üniversitesi ve Leeds Üniversitesinde görevli ekiplerce incelenen kalıntıların keşfini ve ayrıntılı analizini içermektedir.
Resim: Kanada’daki Nuvvuagittuq Supracrustal Kuşağında keşfedilen, beyaz çörtün yanı sıra siyah oksit ve silikat tabakaları içeren, yuvarlak şekilli ve çok katlı demir-karbonat (turuncu) görülmektedir. Bu kaya çıkıntısı, bir hidrotermal bacanın parçası olabilir. (Credit: D.Papineau)
Bu güncel çalışmada, Nuvvuagittuq Supracrustal Kuşağındaki (NSB) kuvars tabakaları içerisinde demir tüketen bakterilerce oluşturulmuş ufak filamentler ve tüpler keşfedilmiştir. Bu kayaçlar büyük olasılıkla 3,7 ila 4,3 milyar yıl önceki ilk yaşam formları için yaşam alanı sunmuş olan demirce-zengin bir derin-deniz hidrotermal baca sisteminin bir bölümünü oluşturuyordu.
Kanada’da yer alan ve jeologların ilk kez 1990 yılında incelemeye başladığı Nuvvuagittuq formasyonu, Dünyanın bilinen en eski tortul kayaçlarından bazılarını içermektedir. Son çalışmanın da yazarlarından olan Dr. Papineau (UCL Dünya Bilimleri ve Londra Nanoteknoloji Merkezi), 2008 yılında bu formasyondan çeşitli kayaç örnekleri toplamış ve onların, ilkel deniz tabanındaki demiri ve başka mineralleri püskürten hidrotermal bacaların etrafında oluşmuş olabileceğine işaret eden ipuçları bulmuştu. Bu keşiften önce bilinen en eski mikrofosiller, Batı Avustralya’da keşfedilen ve 3,4 milyar yıl yaşında oldukları belirlenen örneklerdi; ancak kimi bilim insanları, onların kayaçların içindeki biyolojik-olmayan kalıntılar olabileceğini düşünmüştü. Bu yüzden Kanada’da bulunan kalıntıların gerçekten biyolojik bir kökene sahip olup olmadığını belirlemek, UCL önderliğindeki ekibin önceliği oldu. Çalışmanın başyazarı Matthew Dodd (UCL Dünya Bilimleri ve Londra Nanoteknoloji Merkezi) şöyle dedi: “Keşfimiz, yaşamın Dünya gezegeninin oluşumundan kısa süre sonra deniz tabanındaki sıcak bacalarda başladığı görüşünü desteklemektedir. Dünyada yaşamın böylesine hızlı ortaya çıkması, mikroorganizmalar tarafından şekillendirilen 3,7 milyar yıllık tortul yığınlarla uyumludur.”
Araştırmacılar, hematitten (bir demir oksit veya pas formasyonu) meydana gelmiş tüplerin ve filamentlerin, tortuların gömülmesi sırasında kayaçta meydana gelen ısı ve basınç değişimleri gibi biyolojik-olmayan süreçler yoluyla nasıl oluşmuş olabileceğini sistematik olarak gözden geçirdi; ancak tüm olasılıkları olasılıksız buldu. Bu tüpler ve diğer yapılar, günümüzde hidrotermal bacaların yakınında yaşayan bakterilerle benzerlik göstermektedir; onlar da filament şeklinde büyür, demir bileşikleriyle beslenir ve tortu içerisinde tüp-biçimli oyuklar yaratır. Günümüzde diğer hidrotermal bacaların yakınındaki demir-oksitleyen bakterilere özgü olan dallanmanın aynısını sergileyen bu hematit yapılar, kemikler ve dişler de dahil olmak üzere biyolojik yapılarda görülen ve sıklıkla fosillerle ilişkilendirilen apatit ve karbonat gibi mineraller ve grafit ile birlikte keşfedilmiştir. Dahası mineralize olmuş fosillerin, genellikle daha genç kayaçlarda fosil barındıran küresel yapılarla ilişkili olduğu anlaşılmıştır ve bu da hematitin, enerjisini demir oksitleyerek elde eden bakterilerin kayacın içinde fosilleşmesi yoluyla oluşmuş olabileceğine, dolayısıyla biyolojik kökenli olduğuna işaret etmektedir.
Resim: Hematit denilen bir demir cevherinden meydana gelen bu tüp-benzeri yapılar, çok eski hidrotermal bacalarda yaşamış 3,7 milyar yıllık mikrofosiller olabilir. (Credit: Matthew Dodd / Nature)
Dr Dominic Papineau şöyle dedi: “Hepsi de çürüme sürecinin ürünleri olduğunu düşündüğümüz konkresyon veya nodül denilen santimetre-boyutlu yapıların içinde, ayrıca rozet ve granül denilen başka ufak küresel yapıların içinde bu filament ve tüplerden bulduk. Bunlar Norveç’te, Kuzey Amerika’nın Büyük Göller bölgesinde ve Batı Avustralya’da yer alan daha genç kayaçlarda görülenlerle mineralojik olarak tıpatıp aynıdır …Söz konusu yapılar, çürümeyle ortaya çıkmasını beklediğimiz minerallerden meydana gelmiştir ve başlangıçtan günümüze kadarki tüm jeolojik kayıtta iyi belgelenmiş durumdadır. Onları bilinen en yaşlı kayaç formasyonundan elde etmiş olmamız, Dünya’nın en eski yaşam formlarına ilişkin doğrudan kanıtlar bulduğumuza işaret etmektedir. Bu keşif, gezegenimizin geçmişi ile üzerindeki muhteşem yaşamı bir araya getirmemiz ve evrenin başka yerlerindeki yaşamın izlerini tanımlamamız açısından bize yardımcı olacaktır.”
Matthew Dodd ise şöyle ekledi: “Mars ve Dünya başlangıçta çok benzer yerlerdi, dolayısıyla bu dönemde her ikisinde de yaşam bulmayı bekleyebiliriz … Yaşamın Dünyada tutunduğunu ve hızla evrimleştiğini biliyoruz. … Bu keşifler Dünya’daki yaşamın, suyun Mars ve Dünya yüzeyinde sıvı halde bulunduğu bir dönemde geliştiğine işaret eder ve dünyadışı yaşam konusunda heyecan verici soruların önünü açar. Öyleyse ya 4 milyar yıl önce Mars’taki geçmiş yaşama ilişkin kanıtlar bulmayı bekleriz ya da aksi halde, Dünya özel bir istisna olmuş olabilir.” Dünyadaki yaşamın, Dünya ve Mars yüzeylerinin sıvı halde su barındırdığı dönemde başlamış olabileceği görüşü önemli bir ayrıntıdır, çünkü NASA’nın Mars’ta yaşamı yanlış yerlerde arıyor olabileceğine işaret eder ve panspermia görüşüne bambaşka bir bakış açısı getirir.
Bu önemli keşif elbette henüz çok yeni olduğu için, her bilimsel keşifte olduğu gibi pek çok eleştiri (örneğin, bulunan yapıların fosil sayılamayacağını iddia edenler vardır) ve övgü almıştır ve henüz tartışılmaktadır. Gelecekte, benzer yaşam formlarının daha önce Mars’ta da yaşamış olduğu keşfedilirse, gezegenimizdeki yaşamın Mars kökenli olma olasılığı artacak ve panspermia hipotezi güçlenecektir. Bilimseverler olarak gelişmeleri merakla bekliyoruz.
Göktaşlarında, güneş sistemimizin erken dönemlerinde bulunan ve dünyada başlayan yaşam için çok önemli olabilecek kimyasal maddelerin kaydı vardır. 1960’lı yıllardan beri bilim adamları, genetik materyalimizin yapıtaşları olan nükleobazların, Dünya’ya göktaşlarıyla geldiğine dair kanıtlar aramaktadır. Yeni bulgular, bazı nükleobazların gerçekten de dünyaya belli göktaşlarıyla uzaydan geldiğini, hem de daha önceleri düşünülenden de çok daha fazla çeşitte ve miktarda bulunabildiğini gösterdi. Buluşu içeren çalışma, PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences) dergisinde yayımlandı.
Resim: Bir kondritik göktaşının enine kesiti (Credit: Carnegie Institution)
Kapsamlı araştırmalar göstermiştir ki, proteinleri meydana getiren amino asitler, uzayda bulunmaktadır ve organik maddeden zengin olan karbonlu kondrit denilen göktaşlarıyla dünyaya gelmişlerdir. Ancak bugüne kadar, göktaşları üzerinde bulunan nükleobazların da aynı şekilde geldiğini kanıtlamak bu kadar kolay olmamış, bunların göktaşına dünyadayken bulaşmadığından emin olunamamıştı.
Aralarında Carnegie Jeofizik Laboratuvarı’ndan Jim Cleaves’in de bulunduğu araştırma ekibi, kapsamlı spektroskopi teknikleri kullanarak, 11 farklı karbonlu kondrit ve bir üreilit göktaşı örneğini, nükleobaz arayarak inceledi. (Üreilit, çok nadir görülen ve farklı bir kimyasal yapıya sahip olan bir göktaşı türüdür.)
Karbonlu kondritlerden ikisinde, muhtelif dizilimlerde nükleobazlar ve onlara yapısal olarak benzeyen nükleobaz analogları denilen bileşikler bulundu. Bulunan bu nükleobaz analoglarından özellikle 3 tanesi, dünyadaki canlılarda çok ender rastlanan türlerdi. Dahası, göktaşlarının toplandığı bölgelerdeki toprak ve buz örneklerinde, bu nükleobazların kayda değer konsantrasyonlarına rastlanmadı.
Cleaves konuyla ilgili şöyle dedi: “Dünyaya özgü olmayan ve çok ender gördüğümüz nükleobaz bileşiklerini bulmamız, uzayda yaşam olduğuna dair güçlü bir olasılık sunuyor.”
Araştırma ekibi buluşun ardından, uzayda yaygın olarak bulunan amonyak ve siyanürle yaptıkları kimyasal reaksiyonlar yoluyla nükleobaz ve nükleobaz analogları üretmek üzere, sonuçları deneysel olarak da testlere tabi tuttular. Deney sonuçları, göreceli bollukları dışında, karbonlu kondritlerdeki bulgularla benzeşti. Bu ufak farklılığın sebebi, göktaşlarındaki nükleobazların, dünyaya yolculukları sırasında geçirmiş olabileceği kimyasal ve termal süreçler olabilir.
Bu bulgulardan, çok önemli çıkarımlar yapılacaktır. Dünyadaki canlılığın yapı taşlarının, dünyaya uzaydan göktaşları yoluyla gelmiş olma ihtimali daha da kuvvetlenmiştir. Cleaves; ” Bu bize, göktaşlarının canlıların yapıtaşları için bir alet çantası görevi yapmış olabileceğini gösteriyor. ” diye ifade etti.
* Yaşamın yapıtaşlarının uzaydan gelmiş olma ihtimali abiyogenez hipotezlerini çürütür gibi görünse de, yapıtaşlarının uzayda nasıl oluştuğuna dair bir açıklama için yine abiyogenez teorilerine yönelmek gerekecektir. Bu durumda yönlendirilmiş panspermia konusunun gündeme gelebilecektir.
Çeviri kaynağı: Bu yazı, Carnegie Institution’dan sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından yazılmış ve 08.08.2011 tarihinde yayımlanmıştır.
16.10.2013 tarihinde PLoS ONE‘da yayımlanan bir makale, yeni hominin türlerinin ortaya çıkışı, artan beyin hacmi ve insanların en eski göç yolları ile derin tatlı su göllerinin oluşumu arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştu. Bu konuyla ilgili önce The Conversation’da ve daha sonra Scientific American’da bir yazı yayımlandı. Çevirisini sizlerle paylaşmak istediğim bu yazıya geçmeden önce, levha tektoniğiyle ilgili kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.
Levha Tektoniği Teorisi
20. yüzyılın başlarında jeofizikçi Alfred Wegener, kıtaların adeta bir yapboz gibi birbirine oturuyor olmasının bir tesadüften ibaret olamayacağını fark ederek, başlangıçta tüm kıtaların Pangea adında tek bir kıta olduğunu ve zamanla parçalanarak günümüzdeki yerleşimlerini kazandığını öne sürmüş (1912; Kıta Kayması Teorisi); ama bu harekete neyin sebep olabileceğini tam olarak açıklayamamıştı. 1960’larda jeofizikçi J. Tuzo Wilson öncülüğünde “Levha Tektoniği Kuramı” ortaya atıldı ve sonradan Wilson’ın yanı sıra Mc.Kenzie, Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve Jason Morgan gibi önemli bilim insanları tarafından tamamlandı.
Levha tektoniği Dünya’nın litosferindeki büyük çaplı hareketleri ve kıtaların Dünya yüzeyinde nasıl yer değiştirdiğini açıklayan önemli bir bilimsel teoridir. Bilimsel jeoloji camiası Levha Tektoniği Teorisi’ni, “deniz tabanı yayılımı” kavramının geliştirilmesiyle 1965 yılında kabul etmiştir. (Not: Halen birkaç destekçisi bulunan daha eski teoriler ise aşamalı büzülme veya aşamalı genleşme kavramlarına dayanmaktadır.)
II. Dünya Savaşı sırasında sonik derinlik kayıt teknolojisindeki yenilikler ve ardından da nükleer rezonans tipi manyetometrenin icadı sayesinde okyanus tabanının ayrıntılı bir şekilde haritalandırılması mümkün olmuş; bu da Howard Hess ve R. Deitz gibi bilim insanlarının Holmes’un “konveksiyon teorisini” yeniden canlandırmasına imkan tanımıştır. Hess ve Deitz teoriyi biraz değiştirerek ona yeni bir isim vermiştir: “Deniz tabanı yayılımı”. Deniz tabanında yer alan okyanus-ortası sırtları, derin-deniz hendekleri, ada yayları, jeomanyetik örüntüler ve fay örüntüleri bu teoriyi destekler.
Bütün bu gelişmeler sayesinde bugün artık litosferin, birbirinden bağımsız olarak hareket eden tektonik levhalara bölünmüş durumda olduğunu biliyoruz. Levha Tektoniği Kuramı’na göre tüm levhaların hareket hızlarının toplamı sıfırdır; yani levha üretim hızı ile levha yok oluş hızı biribirine eşittir; yeryüzünün alanı bu şekilde sabit kalmaktadır. Süreç kısaca şöyledir: Yerkürenin çekirdeğinden yükselen ısı nedeniyle mantoda ısınma ve genleşme olur. Hacmi artan manto, üzerindeki yer kabuğunu hareket ettirir. Manto içinde ortaya çıkan radyoaktif bozunma süreçleri de mantoda ısı artışı ve genleşmeye neden olur. Bu iki etki levha tektoniğinin enerjisini oluşturur. Kısacası, Dünya’nın iç ısısı var olduğu müddetçe dünya “”aktif”” olacaktır.
Levha tektoniğinin temel özellikleri:
Dünya’nın yüzeyi bir dizi kabuksal levha ile kaplıdır
Okyanus tabanları sürekli hareket etmektedir; merkezden dışa doğru yayılır, kenarlarda çöker ve sürekli yenilenir.
Levhalar arasındaki konveksiyon akımları, kabuksal levhaları farklı yönlere doğru hareketlendirir.
Konveksiyon akımını yönlendiren ısı kaynağı, Dünya’nın mantosunun derinlerindeki radyoaktivitedir.
Yüzey şekillerinin jeolojik zaman dilimleri boyunca geçirdiği evrim, levha hareketleri yoluyla gerçekleşir. Bildiğiniz gibi litosfer (taş küre veya yer kabuğu da denir) yerkürenin en dış kısmında bulunan yapıdır; kara canlıları burada yaşar. Dünya’da 7-8 büyük levha (tanımlanma biçimlerine göre farklılık gösterir) ve birçok ufak levha bulunur. Bu levhalar astenosfer denilen yarı akışkan bir tabaka üzerinde “kayar.” Tektonik levhalar, okyanussal litosfer ve daha kalın olan karasal litosferden oluşur (bir levha her iki tabakayı da içerebilir); bu tabakaların her biri kendi kabuğuyla kaplıdır. Levhaların çakışma noktalarındaki göreceli hareketleri, aralarındaki sınırların türünü belirler. Hareket halindeki levhalar arasında üç tür sınır ilişkisi olabilir:
1) Yaklaşma
2) Uzaklaşma
3) Yan yana kayma
Yeryüzünün alanı sabit olduğuna göre yaklaşma sınırlarında bir miktar levha yüzeyinin yok olması, uzaklaşma sınırlarında ise yeni levha yüzeyi yaratılması gerekir. Bütün bu hareketlerin yol açtığı etkileşimlerle depremler, volkanik patlamalar, dağlar ve denizler oluşur; sonuçta da yeryüzünün toplam yüzeyi aynı kalmış olur. Bu konuyla ilgili çok daha kapsamlı bilgi almak için tıklayın. Ayrıca National Geographic’in konuyla ilgili belgeselini izleyebilirsiniz (serinin 1. bölümü aşağıda verilmiştir.)
Bu kısa ön bilgilendirmeyi yaptıktan sonra sizleri bu yeni çalışmanın yazarlarından Mark Maslin’in yazısıyla baş başa bırakıyorum.
Afrika’daki derin tatlı su göllerinin insan evrimine etkisi
Doğu Afrika’nın evrimin kaynağı olmasına şaşırmamak gerek; çünkü geçen 5 milyon yılda tabiatıyla ilgili her şey değişmiştir. Levha tektoniğinin olağanüstü kuvvetleri ve değişen iklim Doğu Afrika’yı görece düz ve ormanlık bir bölgeden, üzerinde dev boyuttaki derin göllerin hızla belirip kaybolduğu, dağlık ve parçalara ayrılmış bir araziye çevirmiştir. Bu çok değişken arazide de kendi varlığını bile sorgulayabilecek kadar zeki bir kuyruksuz maymun doğmuştur.
Tektoniklerin salladığı bir beşik
Yirmi milyon yıl önce Hindistan ve Asya kıta levhaları çarpıştı ve büyük Tibet platosunu yukarı itti. Yaz mevsiminde bu plato, emdiği güneş enerjisini atmosfere aktaran ve dev konveksiyon akımları üreten büyük bir ısı motoru görevi görür. Yükselen bu sıcak hava nedeniyle çevreden hava emilir; buna yoğun Güney Asya musonlarını yaratan Hint Okyanusu’ndaki nemli hava da dahildir. Bunun Afrika kıtasından nem çekilmesi üzerinde zincirleme bir etkisi vardır ve Doğu Afrika’nın kuraklaşmasını başlatan olay da budur.
İnsan evrimi bağlamında ele alındığında Asya ve Afrika iklimlerinin belirgin şekilde birbirinden ayrılması, Asya ve Afrika kuyruksuz maymunlarının belirgin ayrımıyla aynı zamana denk gelir; ki ikincisi daha sonradan bizlere evrilmiştir.
Tibet zirvelerinin yükselmeye başladığı sırada Etiyopya’da rifting işlemi [rifting: kabuk ile litosferin birbirinden ayrılması] başlamıştı ve bu da 1 milyon yıl önce Mozambik’in güney sınırını aşamalı olarak hareketlendirdi. Bu rifting süreci, Doğu Afrika’nın kuzey bölgesinin altındaki magmanın kabuğu ısıtması ve onu fazla pişmiş bir elmalı turta gibi ortadan ikiye bölmesiyle başladı.
Rifting sürecinin sonunda deniz seviyesinden yaklaşık 800 metre yukarıda, her iki yanında 3,5 km.’ye ulaşan dağlık bölgelerin ve sırtların bulunduğu derin, geniş ve sarkık bir vadi oluştu: Rift Vadisi. Bu vadinin yerel iklim üzerinde belirgin ve önemli etkileri oldu. [Etiyopya’nin kuzeyinden Afrika’nın doğusunda Mozambik’in ortalarına kadar uzanan Büyük Rift Vadisi, dünyanın en büyük fay hattıdır.]
Resim: Doğu Afrika’yı gösteren bu haritada, geçmişte faaliyette olan volkanlar (kırmızı üçgenler) ve 3 levhanın birbirinden uzaklaştığı Afar Çöküntüsü (ortadaki turuncu bölge) görülmektedir: Doğu Afrika Rift bölgesi boyunca ayrılan Arap levhası ve Afrika levhasının iki parçası (Somali ve Nubiya).
Doğu Rift dağları Hint Okyanusu’ndaki nemli havanın Doğu Afrika’ya geçişini önledi ve bölgenin daha da fazla kurumasına yol açtı. Böylece Doğu Afrika’nın coğrafi yapısı tamamen değişmiş oldu: Bir zamanlar nemli, ormanlarla kaplı homojen bir düzlükken; yayla ve derin rift vadileriyle dolu, sisli ormanların yanı sıra makili çöllerin de bulunduğu değişken bir bitki örtüsüne sahip dağlık bir araziye dönüştü.
Evrim: Kopyalama stratejimiz
Parçalara ayrılmış bit bitki örtüsü ve besin kaynakları arasındaki uzak mesafeler, insanların 6 milyon yıl önce bipedal (iki ayak üzerinde yürüyebilen) olmasına neden olmuş olabilir. Buna karşın Ardipithecus ramidus veya Australopithecus afarensis gibi başarılı bipedal homininler, bize kıyasla oldukça küçük beyinlere sahipti; modern insanlarda yaklaşık 1500 cm3 olan kafatası hacmi, bu homininlerde ancak 450 cm3 idi.
Doğu Afrika’daki Rift vadisinin gelişimi araziyi parçalara ayırarak, birbirinden ayrı halde bulunan çok sayıda göl havzasının oluşmasına yol açtı. Arazinin dağlık yapısı, bu havzaları ufak yağış değişikliklerine çok duyarlı hale getirir. Daha önce Potsdam Üniversitesi’nden Martin Trauth ve ekibi, derin tatlı su göllerinin yaklaşık 2,6 – 1,8 ve 1 milyon yıl önce var olduğuna ilişkin jeolojik kanıtlar bulmuştu; bu tarihler insanın evrimsel geçmişindeki kilit dönemlerdir.
Bu dönemlerin her birinde Doğu Afrika’nın yerel iklimi 20.000 yıllık bir döngüde değişim göstermiş, aşırı kuraklık ile çok nemli koşullar arasında gidip gelmiştir. Dolayısıyla atalarımızın yaşamlarını sürdürdüğü cennet gibi ortam, birkaç nesil sonra göllerin kurumasıyla bir anda acımasız bir araziye dönüşmüş olabilir. Binlerce yıl sonra göller geri gelir ve döngü yeniden başlardı. Bu 20.000 yıllık döngü, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde meydana gelen değişikliklerin, belli bir mevsimde Dünya’ya ulaşan güneş ışığında yarattığı farklılıklardan ileri gelir. Bu olay, Doğu Afrika’da yaşanan iki nemli mevsimin zamanlaması ve süresi üzerinde çarpıcı bit etki yaratmıştır.
Manchester Üniversitesi’nden Susanne Shultz ve tarafıma ait olup PLoS ONE dergisinde yayımlanan çalışma, yeni hominin türlerinin doğuşu, artan beyin hacmi ve Afrika’dan göç ile belirip kaybolan derin tatlı su gölleri arasındaki ilişkiyi ilk kez istatistiksel olarak ortaya koymaktadır (Martin Trauth ile daha önce yaptığımız çalışmayı da destekler.)
İnsanın evrim sürecindeki en yoğun dönem yaklaşık 1,8 milyon yıl öncesine denk gelir. Bu dönem hominin türlerinin en fazla çeşitlendiği, daha büyük beyin hacmine sahip (900 cm3) Homo rudolfensis ve Homo erectus’un ortaya çıktığı ve çok eski atalarımızın Doğu Afrika’dan Avrasya’ya yayılımındaki ilk büyük adımın atıldığı bir zaman dilimidir. Bu dönemde geçici derin tatlı su gölleri Doğu Afrika Rift vadisinin her bölgesinde ortaya çıkıp kaybolmuş ve önemli iklim değişimlerine yol açarak bu homininleri Afrika’nın dışına itmiştir.
Resim: Homininlerin yıl bazında tahmini göç yolları
Şu anda Doğu Afrika’nın değişen arazisinin insan evrimini son 10 milyon yılda nasıl yönlendirdiğine ilişkin tutarlı ve anlaşılır bir tablo oluşturmaya başladık. Bölge tanınmayacak şekilde değişmiş; düz ve ormanlık bir araziden, muhteşem dağların, savanların ve tropikal ormanların yer aldığı bir yapıya bürünmüştür. Arazinin ufak yağış değişikliklerine duyarlı göl havzaları oluşturacak şekilde sulaklaşmasıyla dönüşümlü olarak kurak veya nemli dönemler oluşmuş ve bu da Doğu Afrika’da yaşayan bütün hayvanları ciddi anlamda etkilemiştir. Levha tektoniğinin ve iklim değişimlerinin kuvvetli etkileri, hominin atalarımızın gelişimini ve onların Afrika’dan Kafkaslar’a, Mezopotamya’ya ve oradan da dünyanın geri kalan bölgelerine göçünü tetiklemiştir.
1980 yılında çekilen ilk Cosmos serisi, bilimi kitlelere ulaştırmak ve insanlara bilimi sevdirmek gibi kanımca son derece önemli bir ülküyle yola çıkan gökbilimci, astrofizikçi ve yazar Carl Sagan tarafından hazırlanıp sunulmuştu. Güncellenmiş bilgilerle Sagan’ın eşi Ann Druyan tarafından kaleme alınan ve Neil deGrasse Tyson’un sunumuyla yayınlanan yeni Cosmos: A Space Time Odyssey (Kozmos: Bir Uzay Serüveni) ise 2014 yılında ekranlara yansımıştı.
Bildiğiniz gibi efsanevi Cosmos bu sene Cosmos: Possible Worlds (Kozmos: Olası Dünyalar) isimli 2. sezonuyla geri döndü. Türümüzün ve içinde yaşayan tüm canlılarla birlikte gezegenimizin sağkalımı, böyle belgesellerin bol bol izlenmesine ve doğru anlaşılmasına bağlı. Bilimsel verileri, bilimin işleyişini ve insanın Evreni anlama çabalarını, muhteşem görsel efektlerle ve sade bir dille anlatan bu çok önemli belgesel serisini izlemeniz, büyük veya küçük demeden, bilime ilgi duyan veya duymayan herkese de izletmeniz dileğiyle. Bir dahaki Cosmos’un teması ne olur, biz buralarda olur muyuz bilmiyorum, ama umarım gezegenimizin yok olan kaynaklarının yenilenmesine ve insanın hatalarından aldığı derslere ilişkin somut adımların atıldığını anlatıyor olur Tyson. Benim favorim 5. ve 7. bölümler. Hayallerimiz son bölümdeki küçük kızınkiler gibi olsun…
Cosmos Çeviri Ekibi olarak Türkçeleştirdiğiniz tüm bölümlerin alt yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Çevirmenler: @Sacrer_ @zeustanbul @Soulofthem00n @GarajdakiEjder @niliven6 ve ben @felisagnostik
Gökyüzü geceleri neden karanlıktır? Evren bu hızda genişlemeye devam ederse gelecekte her şey nasıl olacak? Öklid Geometrisi neden geçerli olan tek geometri kuramı değildir? Einstein ve Hubble nasıl tanışmıştır ve Einstein’ın “Hayatımda yaptığım en büyük bilimsel hata” diye nitelendirdiği şey nedir? Boşluğun kendi içinde bir şekli var mıdır? Evreni ve onu algılayış şeklimizi değiştiren fizik ve astronomi bilimi hangi aşamalardan geçerek şu anki halini almıştır? Belgeseli sunan Surrey Üniversitesi Fizik Bölümü profesörlerinden Jim Al-Khalili, insanoğlunun gökyüzüne bakıp orada bulunan her şeyin şeklini, büyüklüğünü ve kökenini; en geniş anlamıyla var olan gerçekliği nasıl ve hangi aşamalarla öğrendiğini anlatıyor. Astronomi, fizik ve matematik dünyasına bir de tarihin penceresinden ve önemli bilim insanlarının meraklı zihinlerinden bakma fırsatı sunuyor bizlere. İsimlerini belki de ilk kez duyacağınız bazı bilim insanlarına da bir saygı duruşu niteliğinde.
İnsanların aklını en eski zamanlardan beri kurcalamış olan ‘Her şey nedir?’ ve ‘Hiçbir şey nedir?’ sorularını ele alan iki bölümlük BBC belgeselinin çevirisini Garajımdaki Ejder ile birlikte yaptık. İlk bölüm olan Everything‘in çevirisi bana, Nothing‘in çevirisi ona ait. İyi seyirler dilerim.
Sonbahar aylarında Avrupa’daki yaprakların çoğu sararırken, ABD ve Doğu Asya’daki yapraklar kızarıyor. Prof. Simcha Lev-Yadun ve Prof. Jarmo Holopainen, nedeni hala anlaşılamayan bu fenomeni açıklamak için evrimsel tarihimizde 35 milyon yıl geriye dönüyor.
Bilindiği üzere yapraklara yeşil rengini veren, hücrelerinde bulunan klorofil pigmentleridir. Renk değişimi, yaprağın ölümünün bir sonucu olarak değil, sarıyla kırmızıyı birbirinden ayıran bir dizi olaydan kaynaklanır. Klorofil yaprakta azaldığı zaman, zaten var olan sarı pigmentler baskın hale gelir ve yaprağa sarı rengini verir. Kırmızı renk ise farklı bir sürecin sonucunda oluşur. Yapraktaki klorofil azaldığı zaman, yaprakta normal şartlarda bulunmayan bir pigment (kırmızı renk pigmenti antosiyanin) üretilir.
Resim: Antosiyanin biyosentezi
Henüz taze olan bu keşfin ardından bilim insanları, şimdi de yapraklarını döken bir ağacın kaynaklarını neden kırmızı pigment üretmekte kullandığını araştırmaya koyuldu. Ne var ki henüz fikir birliğine varılabilmiş değil. Bir grup bilim insanı kırmızı pigmentlerin, yaprakları sıcak ve soğuğa karşı korumak için odun kısmından yapraklara gönderilip orada tekrar sentezlendiğini düşünüyor. Başka bir tez ise, ağaçların kendini böceklerden korumak için bu pigmentleri sentezlediğini öne sürüyor. Ancak yanıt ne olursa olsun, kırmızı pigmentlerin neden Avrupa’da görülmediği açıklanamıyor.
Böcek-ağaç savaşı
Ekolojik evrim, sonbahar renklerinin böceklerle ağaçlar arasında uzun süren savaşının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sonbahar mevsimi boyunca böcekler ağaçlardan besleniyor ve yumurtalarını buraya bırakıyor. Böceklerin beslenmek için sarı yaprakları tercih etmesi, ağaçları böcekler tarafından kullanılamayan kırmızı pigmentleri üretecek şekilde evrimleştiriyor. Bu aşamada akla gelen soru, eğer bu doğruysa dünyada sarı yapraklı ağacın kalmamış olması gerektiği. İki bilim insanının bu soruya yanıtı şöyle:
“Dünya 35 milyon yıl önce uçsuz bucaksız ve yemyeşil ormanlarla kaplıydı. Daha sonra yaşanmaya başlanan Buz Devri ve bir dizi kuraklık, bitkilerin yaprak dökecek şekilde evrim geçirmesiyle sonuçlandı. Amerika ve Güney Asya’daki bitkiler, buz çağıyla birlikte yayılım alanlarını güney-kuzey doğrultusunda değiştirdi. Paralel uzanan dağlarla çevrili bölgelerde soğuktan korundular ve varlıklarını sürdürdüler. Elbette böcekler de ana yemekleriyle beraber göç etti. Avrupa’da ise durum biraz farklıydı. Alpler hariç yüksek dağ yoktu. Alpler’in çevresindeki türler hariç çoğu tür, buzul çağının gelmesiyle yok oldu, böcekler de onları izledi. Dondurucu soğukların bitmesinden sonra Avrupa’daki ağaçların böcekler için savunmaya ihtiyacı kalmamıştı, zira birçok böceğin nesli Avrupa’da tükenmişti. Bu nedenle Avrupalı ağaçların kırmızı yaprak üretmesine gerek kalmadı.”
Bilim insanları, bu hipotezlerini destekleyen kanıtın İskandinavya’da bulunan cüce ağaçlar olduğunu söylüyorlar. Açıklamalarına göre bu ağaçlar halen kırmızı yaprak döküyor. Çünkü kısa boylu oldukları için, kar tabakasının altında kalıp yeryüzündeki çok zorlu şartlardan korundular. Yer altında kalan böcekler de bu ağaçlarla beslenmeye devam etti ve böcek-bitki savaşını sürdürerek kırmızı yaprakların devamını sağladı.
* Haberin Türkçe çevirisi evrimhaberleri sitesinden alınmıştır.