Yazar: admin

  • The Man Who Sued God (İlahi Dava)

     

       IMDB 

      Yönetmenliğini Mark Joffe’nin yaptığı 2001 tarihli yapımda, balıkçılık yaparak hayatını sürdüren ve teknesi bir yıldırım nedeniyle paramparça olan eski bir avukat, sigorta şirketinden zararının ödenmesini talep eder. Ancak sigorta şirketi poliçede yer alan “Tanrı’nın işi olan vakalarda şirketimiz zararı karşılamaz.” maddesini gerekçe göstererek, ödeme yapmayı kabul etmez. Adamımız da bunun üzerine Tanrı’ya dava açar (‘Bu madem Tanrı’nın işi, o zaman dava edilecek kişi de Tanrı olmalıdır.’ diyerek.) Dava süreci, sigorta şirketleri ile ortaklığa girişen kilise ve din adamlarının canını okur; ne de olsa ‘Tanrı’nın dünyadaki temsilcileri’ olduklarını iddia eden kurumlar olarak, bu yıkımın sorumlusu da onlardır. Onlara iki seçenek bırakılmış olur: Davayı kazanabilmeleri için ya Tanrı’nın gerçekten de zavallı bir adamın teknesini paramparça ettiğini kabul etmek (ve dolayısıyla mahkemede hakimin Tanrı’yı suçlu ilan etme ihtimaline ses çıkarmamak), ya da Tanrı’nın var olmadığını ispatlamak zorundadırlar. Tabi bu arada, “madem bu tür olaylar Tanrı’nın işi sayılıyor, o halde sigorta şirketinin ödemeyi kabul ettiği diğer vakalar başkasının işi mi oluyor?” gibi sorular da cevap bekler. Özünde de, insanların kendi çıkarları uğruna dini inançları nasıl kullandığına ve bu yolla başkalarını sömürdüğüne parmak basıyor film.

      Filmin konusu, geçtiğimiz aylarda kiliseye dava açan ressam ile ilgili habere de çok benziyor. Bir yandan dini inançların içerdiği çelişkileri sorgulatırken, bir yandan da kapitalizmin insanları ezen yapısını da gözler önüne seren zekice kurgulanmış bu mizahi ve sevimli filmi izlemenizi öneririm. Oyunculuk fena olmasa da öyle çok başarılı değil, bu film bir sinema şaheseri sayılmaz yani. Hatta sonlara doğru “bilinmeyene” biraz kapı aralamış olsa da, spoiler vermek istemediğim için ufak tefek eleştirilerimi yazmayacağım. Ama sadece düşünsel kurgusu nedeniyle de olsa birçok övgüyü hak ettiğini düşünüyor ve keşke bu tür filmlerin sayısı artsa diyorum.

     

  • Sağ el kullanımı 500 bin yıl öncesine dayanıyor

       Sağ el kullanımı (sağlaklık) belirgin bir insan özelliğidir, her 9 kişiden biri sağ elini kullanır. Ama acaba sağlaklık, insan evriminde ne kadar eskiye dayanıyor? Bilim insanları, bu sorunun cevabını eski aletlere, tarih öncesi sanat eserlerine ve fosil kemiklerine bakarak anlamaya çalıştı ama bugüne kadar cevabı kesinlik kazanmış değil.


       Şimdi ise Kansas Üniversitesi’nde bulunan antropoloji profesörü David Frayer, ön diş fosillerindeki izlere bakarak, sağlaklığın 500 bin yıl öncesinden daha eskiye dayandığını keşfetti. Nisan ayında Laterality dergisinde yayınlanan makalenin de baş yazarı olan Frayer’ın çalışmaları, fosilleşmiş dişler üzerinde bulunan belirgin izlerin, sağ el  kullanımıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. 

    Resim: (Credit: Image courtesy of University of Kansas)

       Frayer, makalede şöyle diyor: “Diş fosillerindeki izlerin deseni, direk olarak sağ veya sol elin gündelik hayatta kullanımına bağlı olarak oluşmuştur.” Bilinen en eski insan dişleri, İspanya’da Sima de los Huesos olarak bilinen bölgede keşfedilmiş olup 500 bin yaşındadır. Bu dişlerin, Avrupa neandertal insanının atalarına ait olduğu düşünülüyor. Frayer’ın incelediği diğer dişler ise, daha sonra Avrupa’da ortaya çıkan neandertal (Homo neanderthalis) popülasyonlarına ait. Frayer şöyle diyor: “Bu izler, ağzın ön kısmında gerçekleşen bir faaliyet sırasında, bir taş aletin yanlışlıkla dudak yüzeyine sürtünmesiyle meydana gelmiş. Bazı dişlerde görülen derin çizikler, bu izlerin bireyin yaşantısı boyunca gerçekleşen bir eylem olduğunu, bir kereye mahsus bir sürtünme ve kazınma kazası olmadığını gösteriyor.” Frayer ve makalenin diğer yazarları, Sima de los Huesos bölgesinden ve Avrupalı Neandertal insanın yaşam alanlarından elde edilen fosilleri inceledi ve bunların %93,1’inde sağ el kullanımına işaret eden izler buldu. 

       Frayer: “Bu fosillerden elde edilen bulgulara bakılırsa, sağlaklık Avrupa fosil kayıtlarının erken dönemlerinde ortaya çıkıp Neandertallere kadar devam etmiştir. Bu da sağlaklığın sadece günümüz Homo sapiens’lerinde görülen bir özellik olmadığını ortaya koymaktadır.” Sağ el kullanımına ilişkin bu bulguların, eski insanların konuşma ve dil kapasiteleri hakkında da yeni bilgiler sunacağını söylüyor Frayer; çünkü konuşma merkezi, temel olarak beynin sol yarımküresindedir ve sol yarı vücudun sağ tarafını da kontrol eder. Dolayısıyla sağ el kullanımı ve konuşma yeteneği arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Frayer son olarak şöyle diyor: “Sağlak veya solaklık  ile beynin sağ-sol tarafları arasındaki genel ilişki, insan beyninin modern bir şekilde yarım milyon yıl önce lateralize olduğunu ve o zamandan beri de değişmediğini gösterir. Bu motifin daha da eskiye dayandığını ve konuşma yeteneğinin sandığımızdan daha eski bir kökene sahip olduğunu düşünmememiz için hiçbir sebep yoktur.” 

     

    Makale kaynağı:

    1. David Frayer, Marina Lozano, Jose Bermudez de Castro, Eudald Carbonell, Juan Luis Arsuaga, Jakov Radovcic, Ivana Fiore, Luca Bondioli. More than 500,000 years of right-handedness in Europe. Laterality: Asymmetries of Body, Brain and Cognition, 2011. 

    Bu yazı, 20.04.2011’de ScienceDaily ekibi tarafından Kansas Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında hazırlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

  • AAAS’in Akıllı Tasarım’a ilişkin kararı

      Evrim teorisi bilim dünyasında kabul görmüyor muymuş? Kim demiş bilim insanları evrimi reddediyor diye? Çünkü bilim insanları bunun tam aksini söylüyor! 

     

       AAAS (American Association for the Advancement of Science), yani Amerikan Bilimin İlerlemesi Birliği (ABİB), kar amacı gütmeyen uluslararası bir kuruluştur. 2008 yılı sayımına göre 126.995 bireysel ve kurumsal üyesiyle dünyanın en büyük bilimsel topluluğudur. Aynı zamanda ünlü bilim dergisi Science‘ın da yayıncı kuruluşudur. Birliğin temel amaçları, bilim insanları arasında yardımlaşmayı ve bilimsel sorumluluğu teşvik etmek, bilimsel özgürlüğü savunmak, bilim eğitiminin ve insanlığın iyiliği adına bilimsel gerçeklerin herkese ulaşmasını sağlamaktır.

    Akıllı Tasarım “teorisi”ne İlişkin AAAS Yönetim Kurulu Karar Metni

       Biyolojik evrime ilişkin çağdaş teori, bilimsel araştırmaların en sağlam ürünlerinden birisidir. Biyolojinin birçok alanındaki çalışmaların temelini oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda bilim eğitiminin de asli bir unsurudur. Öğrencilerimizin, günümüzün teknolojik dünyasında bilgili ve sorumlu birer birey olmalarını istiyorsak; onlara, mevcut bilimsel çalışmaların temelinde yatan teorileri ve deneysel kanıtları öğretmemiz gerekir.
       Akıllı Tasarım-A.T. (Intelligent Design-I.D.) isimli sözde “teorinin” savunucuları yıllardır, bilim dünyasında kabul edilmiş olan biyolojik evrime ilişkin bilimsel teoriye karşı çıkmaktadır. Bu çabalarının bir parçası olarak devlet okullarının bilim eğitimi müfredatına “akıllı tasarım teorisi”ni sokma arayışına girmişlerdir. Bu kişiler, “akıllı tasarım teorisi”ni, sanki bilimsel kanıtlara dayanan bilimsel bir yenilikmiş gibi kamuya sunma çabasındadır. Bunun, dünyadaki canlı çeşitliliğinin kökenine ilişkin, günümüzde bilimsel olarak kabul edilmiş olan evrim teorisinden daha geçerli bir açıklama getirdiğini iddia etmektedirler. Bu çabalarına cevaben pek çok bilim insanı ve bilim filozofu, “akıllı tasarım”ı eleştiren yazılar yazmış; içeriğindeki kavramsal hataları, bilimsel kanıttan yoksun oluşunu ve bilimsel verileri çarpıtarak yanlış çıkarımlar yapıldığını gözler önüne sermiştir.

    “Akıllı tasarım teorisi”nin bilim eğitiminin kalitesine yönelik bir tehdit olduğunun bilincinde olan AAAS Yönetim Kurulu, oybirliğiyle şu karara varmıştır:

    Madem, “akıllı tasarım teorisi” savunucuları, mevcut evrim teorisinin canlıların çeşitliliğine dair bir açıklama getiremediğini iddia ediyor;

    Madem, akıllı tasarımcılar, bu iddialarını kanıtlayacak herhangi bir geçerli bilimsel kanıt ortaya koyamıyor;

    Madem, akıllı tasarım akımı iddialarının sınanmasına ilişkin deneysel bir yöntem öneremiyor; 

    O halde bu bilgilerin ışığında,

    • sözde “akıllı tasarım teorisi”, bilimsel geçerliliğinin olmaması nedeniyle bilim eğitiminin bir parçası olmaya  yeterli ve uygun değildir;

    Dahası;

    • AAAS, bütün vatandaşların “akıllı tasarım teorisinin” devlet okullarında bilim eğitiminin bir parçası olarak öğretilmesini savunan kurumlarla mücadele etmeleri gereğini vurgulamaktadır;
    • AAAS tüm üyelerini; bilimin işleyiş biçimi, mevcut evrim teorisinin içeriği ve “akıllı tasarım teorisi”nin bilim eğitiminde yer almaya uygun şartlara dair yetersizliği konularında, bilim eğitimi tedbirlerini denetlemekle görevli kişileri eğitmeye çağırmaktadır;
    • AAAS, kendisine bağlı tüm kurumları, bu kararı desteklemeye; ve bu desteklerini hükümet, eyalet ve devletin yerel birimlerine iletmelerini teşvik etmektedir.

       Bu metin, AAAS Yönetim Kurulu tarafından 18.10.2002 tarihinde kabul edilmiştir.

                                                                        ***

       Metni orijinal dilinde görüntülemek için tıklayın.

    Konuyla ilgili yapılan açıklamalar:

       Alan I. Leshner (AAAS Başkanı ve İdari Yayıncısı): “ABD hükümeti, hiçbir çocuğun eğitim konusunda geride bırakılmayacağına söz verdi. Eğer akıllı tasarım, gerçekliği olan bir olgu gibi bilim eğitimine dahil edilirse, Amerika’daki öğrencilerin kafasını karıştıracağı kuvvetle muhtemeldir. Bu, Amerikan’ın bilim eğitimi konusundaki saygınlığına da leke sürecektir.”

    Peter H. Raven (AAAS Yönetim Kurulu Başkanı): “Akıllı tasarım-yaratılışçılık akımı, doğadaki rastlantısal mutasyonların ve doğal seçilimin, canlı çeşitliliğine bir açıklama getiremediğini ve bu konunun ancak doğaüstü bir aklın müdahalesiyle açıklanabileceğini savunur. Bu, ilginç bir felsefi ve teolojik yaklaşımdır, ve bazı insanlar bu yaklaşıma sempati duymaktadır. Ancak malesef bu yaklaşım, biyolojik evrim teorisinin karşısına, sanki bilimsel temeli olan bir rakipmiş gibi çıkarılmaya çalışılmaktadır. Akıllı tasarım “teorisi”, bugüne kadar meslektaşların incelemesinden geçmiş olan veya bilimsel yayınlarda yer alan herhangi bir kanıtla desteklenmiş değildir.”

       Bunun aksine biyolojik evrim teorisi, sağlam bir şekilde kanıtlanmıştır; ve görüldüğü gibi geçerliliği, hiç de bazı akıllı tasarım-yaratılışçılık savunucularının iddia ettiği gibi bilim camiasında “tartışmalı bir konu” değildir. “Evrim teorisi çürütüldü”, “bilim dünyası evrimi kabul etmiyor” vb asılsız ve açıkça komik iddialarda bulunanlar; insanları kör edip bilimsel gerçeklerin öğrenilmesini engellemeye çalışan ideolojilerin savunucularıdır. Halkın bilimsel gerçeklerden bihaber olmasını isteyenlerdir. Kendi kişisel görüşlerini kullanarak bilim sansürü oluşturmaya kalkışanlardır. Cehaletin ve ideolojilerin yarattığı karanlığı dağıtmakta katkınız olsun istiyorsanız; bu gerçekleri çevrenizle paylaşın, anlatın, bilimsel bilginin yayılmasını sağlayın. Aydınlanmaya yönelik tek çözüm, dini ideolojilerden köken alan sahte akımlar değil gerçek bilimdir.

       Evrim eğitimine ilişkin Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)’nın da imzaladığı, Akademilerarası Panel’in (IAP) Evrim Eğitimi Bildirgesi’ni ve imzacı bilim kuruluşlarını görmek için tıklayın.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Ülkemizde yılbaşı kutlamaları ve protestoları

         Yeni yıl için geri sayım başladı. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak, İslam peygamberi Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç sayan Hicri takvimden Miladi takvime geçeli tam 88 yıl oldu (1926); yılbaşı günü olan 1 Ocak tarihinin resmi tatil olarak kabul edilmesinin (1935) üzerinden de 79 yıl geçti. 

       Daha öncesinde, Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar mezheplerine göre değişkenlik gösteren tarihlerde Noel’i kutlarken, Müslümanlar’ın buna eşdeğer özel bir günü yoktu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Hristiyanlar’ın yılbaşı kutlamalarına gösterdiği ilk ilgi ise 1 Ocak 1829 yılına tarihlenir. O yılbaşı, İstanbul’daki İngiliz elçisi, Haliç’te bulunan bir gemide büyük bir balo verir ve baloya Osmanlı devlet adamları da çağrılır. Davetliler yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra sandallarla gemiye giderler ve sabaha kadar eğlenirler. Ertesi gün Serasker Hüsrev Paşa, Kazasker Yahya Bey’in sorusu üzerine, katıldığı balonun kafir işi olduğunu, ancak devletçe katılmak zorunda olduklarını anlatır ve kaşık-çatal gibi mekruh şeylerin de kullanıldığını ekler. [1] 1908 yılıyla başlayan II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde ise yılbaşı kutlama adeti Müslüman Türkler’in aydın kesiminde yaygınlaşmaya başlamıştır. [2] 

    Resim : Teyyare Piyangosu 

       Cumhuriyet Dönemi’nde Miladi takvime geçilen ve 1926’yı 1927’ye bağlayan gece, saat tam 24:00’da, Elektrik İdaresi ilk kez kentin ışıklarını 1 dakika söndürme geleneğini başlattı. 1931 yılında da ‘Teyyare Piyangosu’ adıyla ilk özel yılbaşı piyangosu düzenlendi. 1935 yılında “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” kanun teklifi kabul edildi. Bu ilk resmi tatil gününün ertesinde, Son Posta gazetesi muhabiri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili gözlemlerini şöyle aktarıyordu:

    “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.” [1] 

       1938 yılında Atatürk, kendisine gelen tebriklere cevaben, dolaylı yoldan da olsa, ilk kez şöyle bir yılbaşı tebriği yayımladı: “Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren birçok telgraf gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasıyla iletilmesini buyurmuşlardır.” [1]  

       Takip eden yıllarda, radyonun da yaygınlaşmasıyla Türkiye Radyoları’nın hazırladığı özel yılbaşı programları, ünlü sanatçıların rol aldığı skeçler, şarkı ve türkülerden oluşan konserler ve Milli Piyango çekilişleri gelenekselleşti. Dergiler ve gazeteler yılbaşına özel sayılar çıkarmaya, eğlence mekanları özel programlar organize etmeye başladı. Halkımız, yılbaşı kutlamalarını sevmişti. 

    Resim: 1958’de Hilton Otel’deki yılbaşı balosunda dans eden çiftler; Kaynak [18] 

       Gelelim günümüze … Ülkemizdeki siyasi ve toplumsal gerilimin iyice arttığı, 2014 yılının sonlarına yaklaştığımız şu günlerde, 31 Aralık’a ilişkin çeşitli hazırlıklar haftalar öncesinden yapılmaya başlandı bile. Bu yılın ülkemiz için çok acılı ve karanlık bir yıl olduğunu hatırlayacak kadar duyarlılık gösterebilenler için de buruk geçecek bir günün hazırlıkları aslında bunlar. Ama insan oldukça bencil bir hayvan; bu anlamda tüketimin ve eğlencenin had safhaya ulaşacağı günlerden birine de yaklaşıyoruz tabi. Bu sene de alışveriş merkezleri ışıklar ve yılbaşı süsleriyle renklendi, kampanyalar ve indirimler yürürlüğe girdi, hediyeler alınmaya başlandı, cicili bicili tebrik kartları yazıldı, hindiler alınıp buzluğa atıldı, konser organizasyonları yapıldı, yapay kar, balon ve havai fişekler ısmarlandı. 31 Aralık akşamının kiminle, nerede ve nasıl geçirileceği, ne giyileceği, ne yenilip ne içileceği, ne dinleneceği ve o gece ne kadar para harcanacağı konusunda planlar yapılmaya başlandı. Bu sene de Taksim, Kuğulu Park, Güvenpark ve Cumhuriyet Meydanlarında toplanmak isteyecek coşkulu kalabalıklar, umut dolu insanlar. Daha doğrusu bu istekle toplanmaya çalışacaklar diyelim. Ama geçen sene olduğu gibi bu sene de Gezi’de ölen kardeşlerini anmak isteyen çoğu vatandaş, belki sokağa bile çıkmaya korkacak. Özellikle büyükşehirlerin demirbaş sokak ikonları haline gelen TOMA’lar ve akrepler yine karanlık köşelerinde, insanları kasvetle tehdit edercesine bekliyor olacak çünkü. Yılbaşında çalışmak zorunda kalan şanssız vatandaşlar da olacak elbette. Umudunu kaybetmemiş birçok emekçi belki de grev çadırında geçirecek o geceyi. Ama 2010 yılının son gününü Soma’da maden işçileriyle birlikte geçiren Kılıçdaroğlu’nun aksine, bu sene hiçbir siyasetçi o maden işçilerinin yanında giremeyecek yeni yıla. Ailelerine teselli sunmaktan öteye geçmeyecek yılbaşı tebrikleri. İşin fitratında olmasa gerek! Adalet timsali (?!) ülkemizde suçsuz olduğu halde hapis yatan nice aydın, düşünür ve cesur insan o gece de parmaklıklar ardında girecek yeni yıla. Kimisi de hiçbir plan yapmadan, bu renkli süreci uzaktan izlemeyi tercih edecek. Fakat ülkemizdeki mevcut hoşgörüsüzlüğün ve kutuplaşmanın etkisiyle dozu gittikçe artan ve her yıl olduğu gibi bu yıl da değişmeyeceği kesin olan bir şey var ki, o da yeni yılı öyle veya böyle kutlamaya niyeti olanların maruz kalacağı psikolojik ve fiziksel baskı.

       Gerek ılımlı Müslümanlar, gerek İslamiyet’in de “hak din” saydığı Hıristiyanlık inancına sahip kişiler, gerekse de kendisini ateist, agnostik, deist vb şekilde tanımlayan nonteistler olsun, yeni yılın gelişini kutlamak isteyen herkes bu nefret ve hoşgörüsüzlük saldırılarının dolaylı ve doğrudan hedefi olacak. Yeni yılın gelişini evde ailenizle, sevgilinizle, evcil hayvanınızla, dışarıda arkadaşlarınızla veya tek başınıza internet ya da televizyon başında geçirmeniz de çok fark yaratmayacak. Annenizin pişireceği hindinin şenlendireceği yılbaşı sofrasının, alacağınız hediyelerin ve o geceyi sevdiklerinizle geçirecek olmanın hevesiyle gün sayıyor veya özel birisiyle romantik bir yılbaşı gecesi geçirmeyi planlıyor olabilirsiniz. 31 Aralık gecesini, bir yandan televizyondaki yılbaşı eğlence programlarını izlerken, diğer yandan “Taksim’de bir grup saldırgan, yılbaşı kutlayan gençlerin üzerine palayla yürüdü” veya “Yılbaşı kutlamalarında yine taciz vardı” manşetli Son Dakika haberlerini takip ederek geçirmeyi düşünüyor da olabilirsiniz. Ya da sırf yılbaşı ağacı istediniz diye sizi tersleyen ailenize içerleyerek, kendinizi odanıza kapatmış da olabilirsiniz. Hayalindeki hediyeyi alıp mutlu olanlar, ya da hiç hediye almayan küskünler de olacaktır mutlaka. 2014 yılı özel hayatınız açısından kötü bir yıl olduysa, bu kızgınlığınızı 2015’e yansıtma azmiyle, yeni yılı sıfır heves ve coşkuyla bekliyor bile olabilirsiniz. Bu yıl ülkemizde yaşanan acı verici olayları anımsayacak kadar duyarlıysanız, en ufak bir kutlama yapma isteğiniz de olmayabilir. Belki de tam tersine, yeni yıla umutla bakıyor, yaşananları geride bırakmış olma dileklerinde bulunuyorsunuzdur. Hiç fark etmez. Sonuçta en başta saydığım üç inanç/inançsızlık grubundan birine giriyorsanız, fiziksel değilse bile psikolojik olarak bu saldırılara maruz kalacağınız kesin. Ne de olsa Noel ile yılbaşının apayrı şeyler olduğunun ayırdına varamayanlara göre, “Hristiyanların takvimine göre yılbaşı olan günde bayram yapanlar küfre girer.” Birilerinin gözünde, küfre giren kafir’den öte bir şey olmayacaksınız yani o gece. Bu yüzden bana göre Türkiye’de yılbaşını beklemek, hissedilmesi gereken bütün umuda, heyecana ve coşkuya rağmen, bir yandan da yeni bir korku filmini beklemekle aynı kapıya çıkıyor. Ülkemizde Müslümanların dini değerlerini aşağıladıkları” gerekçesiyle bugüne kadar kaç kişiye dava açıldığı, daha da kötüsü kaç kişinin öldürüldüğü malum olan ülkemizde dillendirilen bu madur edebiyatı ve “din elden gidiyor” feveranları artık komik olmaktan çıktı, gerçekten de kaygı verici bir hal aldı. 

       Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın, Noel ve yılbaşı gibi kutlamaların, Orta Asya’daki eski Türklere ait bir gelenek olduğunu ve Noel Bayramı’nın çok eski Türkler’de “Yeniden Doğuş-Çam Bayramı” olarak kutlandığını söylemesi de bağnaz kafalarda pek bir değişiklik yaratmadı. Şöyle demişti Çığ:

    “Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir ‘Akçam Ağacı’ bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzuyor ve buna ‘hayat ağacı’ deniyor. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli! İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir ‘yeni doğum’ olarak algılanıyor. Türkler bu bayrama ‘Nardugan’ diyor. Nar; güneş, tugan ise ‘doğan’ anlamına geliyor. Türkler, güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu, büyük şenliklerle ‘Akçam Ağacı’ altında kutluyorlar.” [3]

    Çam ağacı geleneğiyle ilgili izlemenizi önerdiğim bilgilendirici bir video: tıklayın

    Resim: Muazzez İlmiye Çığ; Resim kaynağı [19] 

       Birçoğu “trajikomik” sıfatını hak eden yılbaşı protestoları zihinlerden çok kolay silinebiliyor, işaret ettiği sevimsiz gerçekler de zamanla önemini yitirmiş gibi görünebiliyor. Oysa yılbaşının umudu, paylaşımı, neşeyi ve sevdiklerimizle bir araya gelmenin mutluluğunu simgelemesi gerekir. Bu anlamda, 2015’e gireceğimiz bu soğuk kış günü, geçmişte ülkemizde yaşanan, üstelik gittikçe dindarlaştırılan ve cehalete sürüklenen toplumumuz ve yeni eğitim düzenlemeleriyle yetişecek olan kindar ve dindar nesil sayesinde daha da artacak gibi görünen “yeni yıl protestolarını” anımsamak için belki de en uygun zaman. 

    Aralık 2008 İstanbul’da Anadolu Gençlik Derneği İstanbul Şubesi, yılbaşı gecesi 20 ilçede “Mekke’nin fethi ve hicri yılbaşı” başlıklı alternatif bir yılbaşı programı düzenledi. Yeni yıla Kuran dinletisi ve tekbirlerle giren ve haremlik selamlık oturan katılımcılar arasında, “Hamas’a Selam”, “Katil İsrail” ve “Filistin bizi sordu geleceğiz dedik” yazılı dövizleri taşıyan çocuklar ve Hamas yanlısı pankart açanlar vardı. Filistinliler için yardım toplanan gecede, üç kişi de Umre gezisi kazandı. Gece, Erbakan’ın sinevizyondan yayınlanan konuşmasıyla sona erdi. Aynı yıl, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle Taksim’deki yılbaşı kutlamaları da iptal edildi. [4]

    30 Aralık 2010 Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği’ne üye 20 kişilik bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde toplandı. Basın bildirisinin okunmasının ardından öğrencilerden biri, Enam Suresi’nin 162. ayetini Türkçe olarak okurken, yüzünü sprey ayakkabı boyasıyla boyadığı şişme Noel Baba’yı çakıyla temsili olarak bıçakladı. [5] 

     

       Bugün tekbir getirerek sembolik de olsa bir insanı bıçaklayanlar, bu nefretle kimbilir daha neler yapar diye düşünmeden edemiyor insan. Gerçi düşünmeye de gerek yok, bizzat görüyoruz neler yapabileceklerini. 

    30 Aralık 2011 günü Milli Gazete’de, alıntı yapılması yasak olduğu için kısaca özetleyeceğim bir bildiri yayınlandı. Merak edenler, kaynakçada verdiğim bağlantıdan tamamını okuyabilir. [6] Bildiri “Muhterem Müslümanlar!” diye başlıyor ve Müslümanların, ülkemizdeki tüm camilerde de bu bildiride yer alan ikaz ve nasihatların muhatabı olacağını söylüyordu. Neydi bu ikaz ve nasihatlar? Açıklamaya göre, 31 Aralık 2011 şeytanın düğün günüydü! Şeytan kendisine tapınanlarla evlenecek, dünyadaki tüm insanlar (istisnalar hariç) bu düğünde bir ve beraber olup Allah’a topluca isyan edecekti. Sakın ha, bu isyankarlarla bir olup yılbaşını kutlamaya kalkmasın’dı hiç kimse. Yoksa toplu helak olabilir, bu kişiler ebedi cehennemde kalabilirdi. Miladi yılbaşı Türkiye için milli bir afet ve iğrenç bir hurafeydi. Aynı bildiri, ironik bir şekilde de 31 Aralık tarihinin aslında Müslümanlar için büyük önem taşıdığını, çünkü bu tarihin Mekke’nin fetih günü olduğunu vurguluyordu.

       Şeytanın kendisine tapınanlarla evleneceği gün olduğu için yılbaşını kutlamamak? Bir yandan da aynı günü, Mekke’nin fetih günü olduğu için kutlamak?! O gece, bu bildiriyi okumuş olan kimbilir kaç çocuk, damatlıklarını giymiş şeytanların alevler arasında dans ettiği kabuslar görmüştür. Kimbilir kaç kişi bunu okuduktan sonra yeni yıla umutla bakmaya bile korkmuş, hissettiği o ufacık coşku ve umudun suçluluk duygusuna dönüşmesine tanık olmuştur. Kimbilir kaç Müslüman, toplu helak olacak korkusuyla yılbaşına dair her şeye algısını kapatıp evinde korkuyla oturmuştur. Ve kimbilir kaç gayrimüslim sokağa çıkmaya çekinmiş, çıktığı anda başına gelebilecekleri hesap etmek zorunda kalmıştır. 

    Aralık 2012  Karaköy’de bir vatandaş, yılbaşı kutlamalarını elindeki pankartla protesto etti. Yoldan geçen sürücülere pankartını gösteren protestocu, duraksayan trafikte protesto sebebini sürücülere anlatmaya çalıştı. [7] Bunu yapmak yerine, sevdikleriyle vakit geçirseymiş keşke… 

    30 Aralık 2012 Diyanet-Sen Adana Şube Başkanı Mustafa Ünaldı, İslam dininde ve Türk kültüründe yılbaşı kutlamalarının yerinin olmadığını şu sözleriyle ifade etti: 
    “Yılbaşı kutlamaları sadece eğlence, kumar ve alkol sektörünün yüzünü güldürmektedir. Bunların kurduğu tuzağa hiçbir Müslüman kardeşimiz düşmemelidir.” [8]
     

    26 Aralık 2013 tarihinde İstanbul Üniversitesi’nde bir grup, “Noel Baba beraberinde içki, esrar, ölüm getirir”, “Ahlak ve Maneviyat tahribatına hayır. Edeb ya hu..!”, “Noel Müslümanlığımıza indirilen bir darbedir gibi sloganlar eşliğinde, yanlarında getirdikleri şişirilmiş ve boynunda haç asılı olan bir Noel Baba balonunu bıçakladı. Müslüman bir Wolverine’e benzeyen kaslı bir adamın Noel Baba’yı yumruklarken resmedildiği afişlerin asılmasıyla başlayan eylem, Noel Baba balonunun önce sembolik olarak sünnet edilmesi ve sonra da bıçaklanmasıyla son buldu. 

     

    Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Pastörü Krikor Ağabaloğlu, eylemin Hristiyanlığı hedef aldığını söyleyerek şöyle dedi:

    “Noel Baba’yı sünnet edip bıçaklıyorlar. Acaba Noel Baba’yı bıçaklarken kimi düşünüyorlar, bunu sormak lazım önce. Bizim Doğuş Bayramı olarak kutladığımız, İsa Mesih’in doğumudur.  Noel Baba simgesini kullanarak İsa Mesih’i bıçaklıyorlarsa bu çok düşündürücü.” Protestan İhsan Özbek ise bu eylemle ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi: “Hristiyan düşmanlığı adına Türkiye’de 21. yüzyılda insanların şişme Noel Baba yapıp onu sünnet edip sonra da bıçaklamaları, korkunç ve dehşet verici bir olay. Umarım bundan sonrası için daha ahlaklı eylemler yaparlar.” [10] 

    Aralık 2013 İstanbul’un Şirinevler Mahallesi’ne, “Bu yıl Noel Baba Şirinevler’e gelmeyecek” yazılı bir pankart asıldı. Şirinevler Mahallesi muharının imzasıyla yayımlanan pankartta şu ifadeler yer alıyordu:

    “Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da örfümüzle, kültürümüzle hiçbir alakası olmayan Noel Baba Şirinevler’e gelmeyecektir. Evlerimize yine Dede Korkut gelecek, çocuklarımıza dünyaya zevk ve sefa sürmeye gelmediklerini, yeryüzüne adalet dağıtmaya geldiklerini öğretecektir.” [11] 

    23 Aralık 2013 Türkiye Yeşilay Cemiyeti Samsun İl Temsilcisi Mümin Argun, yılbaşı eğlencelerinin inanca yapılan modern bir “haçlı saldırısı” olduğunu söyledi. Yılbaşında piyango bileti alınmasını ve hindi yenmesini bile eleştiren Argun şöyle dedi:

    “Tarih, haçlı ordularının İslam beldelerine saldırmak sureti ile başaramadığı toplumsal yozlaşmayı bugün modern bir şekilde sadece adını ve yöntemini değiştirerek yapmaktadır. Yılbaşı ve şans oyunları, sanki Müslüman halkımızın inanç ve kültüründen bir parçaymış gibi algılanmaya başlandı ve bu düşünce halkın büyük bir kesimi tarafından da benimsenmektedir. Bu kötülüklerin toplumumuzun içine girmesinde devletin eğitim sisteminin ve özellikle medyanın önemli ölçüde etkisi olmuştur. Hele hele Milli Piyango gibi bir illetin devlet tarafından resmileştirilip organize edilmesi ayrıca bir derttir. Artık yılbaşı denince insanların aklına oyun, eğlence, Milli Piyango, hindi ve sabahlara kadar eğlenip içki içmek geliyor … Avrupa’da adı ‘turkey’ diye geçen, durduk yere kesilen masum hindileri, bununla birlikte geçmişimizi, kültürümüzü, geleceğimizi kesenleri bir düşünün.”[12] 

       Ne kadar da şeytani ve kötücül bir şeymiş bu yılbaşı! Sabalara kadar eğlenmek de neyin nesiymiş? İnsan gerçekten de bu kadar paranoyaklığa, böylesine yobaz ve çağdışı bir bakış açısına şaşırmadan edemiyor. Masum hindilerin kesilmesinden dem vuran bu zihniyet, acaba Kurban Bayramı’nda kesilen onca masum hayvan için de aynı uyarıyı ve açıklamayı yapıyor mudur? Tabi ki, hayır. Çifte standart ve demogoji, bağnaz zihinlerin ortak noktasıdır çünkü. 

    29 Aralık 2013 Haramlarla Mücadele Derneği üyeleri, İstanbul/Esenler’deki Rabia Meydanı’nda toplanarak yılbaşı kutlamalarını protesto etti. Dernek adına açıklama yapan Abdussamed Altun şöyle dedi:

    “Haramlarla Mücadele Derneği olarak, insanlarımızı haram batağına çekmek için kurulmuş yılbaşı tuzağına karşı uyarıyor, her gün olduğu gibi, o gün ve geceyi de yüce Rabbimizin rızasını gözeterek geçirmeyi tavsiye ediyoruz … Yılbaşı kutlamaları adı altında bir ay öncesinden başlayan ifsat çalışmalarına hep beraber maruz kalmış bulunuyoruz …Ey yılbaşını kutlamaya hazırlanan Müslüman kardeşim! Şimdi anladın mı neyi kutlamaya hazırlandığını? Ey çam ağacını süsleyip dükkânına koyan esnaf kardeşim, ey milli piyango bileti kuyruğuna girip milli piyango bileti almak için sıra bekleyen Müslüman kardeşim! Ey daha bir hafta öncesinden hindiyi alıp yılbaşı gecesi pişirmek için buzlukta bekleten hanım kardeşim ve ey yılbaşı gecesi için eğlence mekânlarında rezervasyon yaptıran Müslüman kardeşim! Şimdi anladın mı neyi kutlamak için hazırlandığını?” [13],[14]

    Dernek Başkanı Surur Çelebi ise, “Noel kutlamalarının inancımıza bir saldırı olduğunu düşünüyoruz. Halkımızı dirilişe davet ediyoruz.” dedi. 

    Diriliş?? Güzel olan her şey, size göre inancınıza saldırı zaten bu dünyada. Bırakın insanlar bari o tek gecede dilediği gibi eğlensin, sevdikleriyle vakit geçirsin! 

    31 Aralık 2013 Saadet Partisi Van Gençlik Kolları Başkanlığı, Van’ın çeşitli yerlerine astığı ve “Biz bacadan hediye getirenin değil, Hira’dan Kuran, Mirac’ta namaz getirenin ümmetiyiz.” yazılı pankartlarla yılbaşı eğlencelerini protesto ederek, halkı yılbaşı kutlamalarına karşı şu şekilde uyardı:

    “Yılbaşı eğlenceleri nedeniyle lüks tüketim, israf akla ve sağlığa zararlı olan içki, kumar ve sefahat, toplumun kanına zerk edilen zehirden başka bir şey değildir. Tarih haçlı ordularının İslam beldelerine saldırmak sureti ile başaramadığını, toplumsal yozlaşmayı bugün modern bir şekilde sadece adını değiştirerek yapmaktadır. Yılbaşı ve şans oyunları sanki Müslüman halkımızın inanç ve kültüründen bir parçaymış gibi algılanmaya başlandı ve bu düşünce halkın büyük bir kesimi tarafından da benimsenmektedir. Bu kötülüklerin toplumumuzun içine girmesinde devletin eğitim sisteminin ve özellikle medyanın önemli ölçüde etkisi olmuştur.” [15]

    Eh, ne diyelim … İstedikleri oluyor; eğitim sistemimiz 4+4+4 eğitim sisteminin yürürlüğe girmesi, zorunlu din dersleri ve 19. Milli Eğitim Şurası’nın son düzenlemeleriyle çağdışılıkta sınır tanımıyor zaten artık. Toplumsal yozlaşmanın önünü yılbaşı kutlamamak kesecekmiş meğer, yolları açık olsun. 

    31 Aralık 2013 Yılbaşı kutlamaları Tokat’ta bir grup partili tarafından protesto edildi. Saadet Partisi tarafından öğle namazı sonrasında düzenlenen eylemde açılan pankartlarda, “Hiç Masum Değil, Bir Hristiyan Adeti Olan Noel, Sizden Bir Şeyler Götürmesin” şeklinde söylemler vardı. Öfkeli grup, ellerindeki “Adam Olsaydı Kapıdan Girerdi” ve “Siz Hiç Kurban Bayramında Evine Koç Götüren Hıristiyan Gördünüz mü?” yazılı döviz ve afişlerle yılbaşı kutlamalarına tepki gösterdi. Saadet Partisi İl Gençlik Kolları Başkanı Halil Taşova da okullarda çocuklara yılbaşı şarkıları öğretilmesini, Milli Piyango çekilişlerini ve alkol alımını eleştirdi. [16] 

     

     

     

    Resim: Çocuklara neşe getirmesi gereken Noel Baba’nın bir haydut gibi resmedildiği pankart. 

       Ayrıca, her sene yaşandığı için özel bir tarih belirtmeye bile gerek duymadığım cinsel taciz haberleriyle bu sene de karşılaşacağımız neredeyse kesin gibi. 2008 yılında “Yılbaşını Taksim’de geçirmek ister misiniz?” sorusuna cevap veren kadınların, tacizden korunmak için evde kalmayı tercih ettiklerini söyledikleri bir anket yapılmıştı. [17] Demek ki dini bütün (?!) vatandaşlar o gün sokağa dökülüyor, milletin karısına kızına tacizde bulunuyor, gecesini zehir ediyor, sonra da ahlaktan bahsediyor. Ahlakın dinlerden gelmediğini gösteren sayısız örnekten birisi olması adına bunu da anımsamakta fayda var.

     

      Bakalım bu sene neler göreceğiz… Ne diyor çocuk şarkılarından, danstan, müzikten, küçük mutluluklardan rahatsız olan zihniyet? İslam hoşgörü dinidir. Ben yine de tüm bu “hoşgörüye” ve yöneltilen nefrete rağmen, yılbaşının kutlanmaya değer günlerden biri olduğunu düşünüyorum; çünkü insan, umudu var oldukça hayata tutunabilen bir canlı. Geleceğe umutla bakmanın neresi kötü olabilir ki? Sonuçta herhangi bir dini inancı olmayan benim gibiler için, kutsal olduğuna inanılan tüm dini kavramlar gibi hediye getiren Noel Baba, yılbaşı ağacı, ren geyikleri vb tüm semboller de insanları mutlu etmesi için yine insanlar tarafından üretilmiş birer masal ve araçtan ibaret. Tek farkı, yobazların iddia ettiğinin aksine tamamen zararsız olmaları. Yılbaşı ayrıca yüzümüzü batıya dönüşümüzü, Hicri takvimden Miladi takvime geçişimizi simgeleyen bir gün olmasıyla da kutlanmaya değer. Bu anlamda yılbaşının, aksini düşünenlere inat, ufak da olsa bir umut ışığını canlandırmak için harika bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu yaparken çevreye rahatsızlık vermemek, diğer insanların da kendi istedikleri biçimde kutlama yapma hakkını gasp etmemek önemli. Ateistlerin yılbaşı kutlamalarına ve genel anlamda hayata nasıl baktığına ilişkin Richard Dawkins, Sam Harris ve Neil DeGrass Tyson’ın kısa konuşmalarından derlenen videoyu izlemek izlemek için tıklayın.

       2015 yılının daha aydınlık yarınlar için el ele çalışacağımız, bilimin ve rasyonalizmin ışığı sayesinde bu dipsiz görünen karanlıklardan, hurafelerden kurtulacağımız bir dönemin başlangıcı olması dileklerimle, hepinizin yeni yılını kutlarım! 

     

     * Bu yazım, Ateist Dergi‘nin Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.

     

    Haber ve Alıntı Kaynakları:

    1. http://eski.bianet.org/2003/01/06/15709.htm  

    2. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kafir_isi_guzel_icatlar_noel_ve_yilbasi-1168427

    3. http://www.gazetevatan.com/turk-gelenegiymis–503197-gundem/

    4. http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1041883&KategoriID=24  

    5. http://www.radikal.com.tr/turkiye/noel_babayi_bicakladilar-1034580

    6. http://www.milligazete.com.tr/haber/Yarin_aksam_seytan_evleniyor/222018#.VJ6XNV4iE

    7. http://www.istanbulburda.com/%27Musluman-Noel-Kutlamaz-%27-yazili-pankart-acan-vatandas,-suruculere-eyleminin-sebebini-anlatmaya-calisti-155210

    8. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22263105.asp

    9. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22263105.asp

    10. http://www.radikal.com.tr/turkiye/sisme_noel_babayi_bicaklama_eylemi-1168144

    11. http://sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/bu-mahalleye-noel-baba-giremez-429252/

    12. http://www.iha.com.tr/haber-argun-yilbasi-eglenceleri-inanca-yapilan-modern-hacli-saldirisidir-318715/

    13. http://www.milligazete.com.tr/haber/Musluman_uyuma_yilbasini_kutlama/303357#.VJ6YkF4iE

    14. http://www.ilkehaberajansi.com.tr/haber/musluman-uyuma-yilbasini-kutlama.html

    15. http://www.iha.com.tr/haber-argun-yilbasi-eglenceleri-inanca-yapilan-modern-hacli-saldirisidir-318715/

    16. http://www.haber7.com/guncel/haber/971334-en-ilginc-yilbasi-afisi-spli-genclerden

    17. http://www.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/111642-taksim-de-taciz-tehdidi-yilbasinda-kadinlari-eve-kapanmaya-zorluyor

    18. http://cadde.milliyet.com.tr/2011/12/27/HaberDetay/1480745/osmanli_dan_cumhuriyete_yeni_yil_eglenceleri

    19. http://www.konumankeni.com/tarihi/noel_agaci_muazzez_ilmiye_cig.html

  • Yeni Başlayanlar İçin Yaşamın Kökeni

     

       Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz! Evrendeki bu mükemellik, bu düzen, nasıl bir yaratıcı olmadan var olabilir? Şaka şaka 🙂 Bu video, bu ve benzeri bilimsellikten uzak argümanlara biyoloji ve kimya biliminin ışığında cevap veriyor. Ayrıca gezegenimizdeki yaşamın kökenine ilişkin birkaç hipotezi çok özet olarak anlatıyor. Özellikle RNA Dünyası ve Kil hipotezlerini merak edenler için konuya kısa bir giriş teşkil edeceğini düşünüyorum. 

    * Evrim, termodinamiğin 2. yasasını ihlal mi ediyor? Hayır, tam tersi!

       Doğa bilimlerinde abiyogenez, canlı yapıların cansız maddelerden doğal kimyasal süreçlerle nasıl oluştuğunu, dolayısıyla dünyada yaşamın nasıl ortaya çıktığını açıklayan terimdir. Abiyogenezin kendisi bir kuram olmakla birlikte, işleyişine dair pek çok hipotez vardır. Sık sık evrim teorisi ile karıştırılan abiyogenez hipotezleri, henüz evrim teorisi gibi şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlarla desteklenmemiştir; ancak önümüzdeki yıllarda mutlaka “hipotez” düzeyinden “teori ve kuram” düzeyine yükselecektir. Hatırlatmakta fayda var: Evrim teorisi ilk canlının nasıl ortaya çıktığını değil, canlıların nasıl türleştiğini ve değiştiğini açıklayan bilimsel kuramdır. Bu videodan sonra yapılması gereken sorgulama şudur: Bu süreç hem DNA’dan önce hem de sonrasında kendiliğinden işlediğine göre Tanrı hangi aşamada devreye girmiş olabilir?  

     Serinin diğer bölümleri :

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Das Experiment (Deney)

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel (2001)

    IMDB

       (Bu yazı SPOILER içermektedir.) 

       2001 yapımı filmde, 1971 yılında Psikoloji Profesörü Philip Zimbardo tarafından yapılan Stanford Hapishane Deneyi anlatılır. Gerçek hayattaki deney ile filmde anlatılan biraz farklı olsa da temelde deneyin amacı aynıdır. Mario Giordano tarafından, deneyden esinlenerek yazılmış olan Black Box (Kara Kutu) adlı romandan sinemaya uyarlanmıştır. Gerçek deneyde Stanford üniversitesinden seçilen 24 öğrenci, bir hapishanede 2 hafta boyunca gardiyan ve mahkum rolü oynayacaktır. Deney Zimbardo’yu bile etkiler ve baş gardiyan olarak kendi kurguladığı deneyde gücü en çok elinde tutan kişi rolüne kendisini kaptırarak mahkumlara işkence etmeye devam eder. Ama deneklerin bazılarının (5 kişi) fazlasıyla rahatsız olması ve kaçmaya çalışması nedeniyle, 2 hafta sürmesi gereken deney 6 günde sonlandırılmak zorunda kalınır.

       Filmde ayrıca 1961 yılında yapılmış olan Milgram Deneyi‘ne de gönderme yapılmıştır. Yale Üniversitesinden psikolog Stanley Milgram‘ın önderliğinde gerçekleşen bu deneyde, insanların kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ve otoritenin gücüne boyun eğmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçmek amaçlanmıştır. Milgram deneyinin esas yapılma amacı, Yahudi soykırımında yer alan insanların, sadece kendilerine verilen görevi mi yerine getirdiğini, yoksa gerçekten kendi düşüncelerine göre mi hareket ettiğini anlamaktı. Zira bu deney, Nazi savaş suçlularının Kudüs’te yargılanmaya başlanmasından 3 ay sonra başlatılmıştı. Ama özünde amaç yine insanların otoriteye hangi gerekçelerle ve ne şekilde boyun eğdiğini belirlemekti.

        Milgram deneyi bir saat sürüyordu ve gönüllüler deneyi tamamlamasalar bile 4500 $ ödülü alıyordu. Hapishane koğuşundaki gardiyan-mahkum rolleri yerine, iki ayrı odada bulunan öğrenci-öğretmen rolleri söz konusuydu. Deneklerin aslında hepsi öğretmendi, diğer odada görmedikleri öğrencilerin de denek olduğunu düşünmeleri sağlanmıştı. Deneyde, denek olan öğretmenler, soru sordukları öğrencilerin soruyu yanlış cevaplaması halinde duruma göre 15 ile 450 Volt aralığında elektrik şoku veriyordu. Akım değerlerine ek olarak, şok değerlerinin yanında “hafif şok, orta şok, güçlü şok, çok güçlü şok, aşırı derecede şok, ekstrem şok, tehlikeli şok ve ölümcül şok” gibi ibareler de bulunuyordu. Gerçekte öğrenci denek yoktu, yani kimseye şok verilmiyordu, öğrenciler deney ekibindendi ama öğretmen olan denekler bunu bilmiyordu, dolayısıyla elektrik şokunu gerçekten verdiklerini ve karşı tarafın tepkilerinin de gerçek olduğunu düşünüyorlardı. Deneklere, öğrencilerin cevap vermemesi veya sessizlik kalması da yanlış cevap olarak algılanarak şok verilmesi tembih edilmişti. Deneyin başında her öğretmene 45 Voltluk şok verilerek nasıl bir his olduğunu anlamaları sağlanmıştı. Denek olan öğretmenlerin şok vermeyi reddetmesi halinde, deney otoriteleri, “deneyin devamlılığı için bu şokların gerekli ve şart olduğu”nu söyleyerek otoritenin masum insanlarda bile etkili olan gücünü deniyorlardı. Öğrenciler çığlık atsa da, yalvarsa da, hatta kalp sorunu olduğunu dile getirse de deneyin devam etmesi gerekiyordu. Deneyi sonuna kadar tamamlayamayıp isyan eden öğretmenler olduysa da, “deneyin devamlılığı” adına son şok değerine kadar uygulamaktan çekinmeyenler de oldu. 

       Filmde ise, bir grup insan, gazete ilanıyla sonunda para ödülü olan bir deneye gönüllü olarak katılmaya çağırılır. Hapishanede geçecek olan deneyde, bu gönüllülerden bazılarına gardiyan, bazılarına da mahkum rolü verilir. İlk günlerde bütün denekler barış içinde yaşarken, ilerleyen günlerde işler değişir. İnsanların kendilerine verilen rolü nasıl üstlendiğine ve bu normal insanların zaman içinde mahkumlara işkence eden gardiyanlara, hapishanede isyan çıkaran mahkumlara ve en sonunda hapishaneyi ve deney gözlem odasını bile basan ve hatta katliama sebep olan insanlara nasıl dönüştüklerine tanık oluruz.

     

       Filmde bu iki deneyin de çok daha sert ve yoldan çıkmış kurguları canlandırılmış olsa da, gerek Stanford Hapishanesi deneyinde, gerekse Milgram deneyinde ortaya çıkan sonuçlar aynıdır ve filmin de özeti sayılabilir: Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına sıradan hayatlarını sürerken hiçbir vahşi eğilim göstermeyen insanlar bile, yaptıkları işin yıkıcı etkilerini gördükleri halde böylesi bir görevi tamamlama içgüdüsüne sahiptir. Pek azı otoriteyi reddetme potansiyeline sahiptir. Güç sahibi olmanın, önceden çok normal ve sıradan birer vatandaş olan insanları bile nasıl bir canavara ve güce hizmet eden askerlere dönüştürdüğü ortaya çıkmıştır. Bunun dışında, aynı amaca yönelik çalışan bir insan topluluğunun kendi çıkarlarına uygun hareket eden kişileri de nasıl kayırdığına tanık oluruz. İnsanın arkasındaki kalabalığa, yani kendi sürüsüne olan ihtiyacını ve otoriteye boyun eğişini izleriz. Deney sürecinin sonunda yüklü bir ikramiye olması ve ancak bütün gönüllülerin deneyi sonuna kadar başarıyla bitirmesi halinde bu ödülün verilecek olması da, gücü elinde tutan gardiyanların sistemi devam ettirmek için ve süreyi tamamlamak için kendilerine verilen bu haketmedikleri gücün tüm baskı yöntemlerini kullanmasına sebep olur. Yani otoriteyi devam ettirmek için otoriteden çıkar sağlayan herkes, bütün vicdani duygularına rağmen, ona hizmet etmekten kendini alamaz. Günümüzdeki genel toplum yapısına da güzel bir gönderme olmuştur filmde anlatılanlar. 

    Stanford Hapishane ve Milgram deneylerini konu alan başka filmler: 

  • Yaşamın Başlangıcından Havva’ya

        Dünyada yaşamın başlangıcını ve evrimini konu alan Yaşamın Başlangıcından Havva’ya (Life to Eve) isimli bu 3 parçalık kısa belgesel serisi, insanın balıklardan amfibilere, sürüngenlerden memelilere ve Mitokondriyal Havva’ya uzanan evrimsel tarihini özetliyor. Daha önce Türkçeye çevirdiğim Evrim Gerçekleri ve Hayat Otobanı belgesellerinin de yapımcısı olan Cassiopeia Project imzalı bu belgeseli kaçırmayın. 

    1. Bölümde yaşamın başlangıcından amfibilere kadarki süreç, 

    2. Bölümde amfibilerden sürüngenlere ve dinozorlara kadarki süreç,

    3. Bölümde memeliler ve insanın ataları (hominidler) anlatılıyor. 

       Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa bir Tarihçesi adlı yazı dizisini okuyabilirsiniz. 

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Bir ateistten herkese iyi yıllar!

       Yeni yıl heyecanınızı dinlerin ve mitlerin gölgelemesine izin vermeyin. Karanlık bir dönemden geçiyoruz..Düşünce ve inanç özgürlüğünün lafta kalmadığı, insanların düşünceleri yüzünden yargılanmadığı, bilime ve akla gereken önemin verildiği ve bilim sansürlerinin son bulduğu, tabuların olmadığı ve adaletsizliklerin yaşanmadığı; insanların, birer parçası oldukları doğanın ve tüm evrenin büyüleyici evriminin farkına vardıkları bir yıl olması umuduyla, herkese geçmiş yıllardan daha aydınlık yeni bir yıl dilerim. 

    Videonun Türkçe yapımında emeği geçen mavigözlüdev‘e teşekkür ederim!

     

  • Böyle olur Müslüman’ın barış konferansı

       Islam Net, Norveç’te yaşayan Farad Qureshi tarafından 2008 yılında kurulan bir Müslüman derneği. Kendilerini ılımlı bir grup olarak tanımlayan bu topluluk, geçenlerde Norveç’te bir barış konferansı (!) düzenledi. Söylediklerine göre konferansın amacı, “kafirlerin” İslam hakkındaki yanlış algısını tartışmak ve çözümlemek. Bu etkinlikte çekilen video yayından kaldırıldığı için konferansta sarf edilen bazı çarpıcı cümleleri aşağıda veriyorum: 

    Kaçınız radikal olmayan, normal (sünni) Müslümanlarsınız? (Eller kalkar) Everybody maşallah! Sübhanallah! 

       Peki, kaçınız kadınlarla erkeklerin yan yana oturmaması gerektiğine inanıyor? (Eller kalkar, herkes hemfikirdir) Sübhanallah! Allahüekber!

       Sonraki sorum şu: Kaçınız Kuran’da ve hadislerde tarif edilen cezaların; bu ister idam cezası, ister zina için recm (taşlayarak öldürme) cezası olsun, insanlar için olası en doğru cezalandırma yöntemi olduğuna inanıyor? (Eller kalkar) Allahüekber! El kaldıranlardan kaçınız radikal islamcı? (Ellerin çoğu iner) Sübhanallah!

       Hal böyleyken, bu ülkelerin siyasetçileri ve medyası hepimizin, bütün mültecilerin ülke dışına gönderilmesini mi savunacak?!

       Kısacası deniyor ki, “Bunlar radikal İslamcıların değil, kendisini Müslüman sayan herkesin doğal, ortak fikridir. Eşcinselleri taşlamak, öldürmek, kadınları aşağılamak..vs; bunlar zaten İslam’ın olmazsa olmazları.” 

       Buyrun buradan yakın… Ya ne yapacaklardı? Sen insanların ülkesine sığın, sana her türlü yardımı yapsınlar (tabii o da kendi çıkarlarını gözeterek seni cahil tutsun, ucuz iş gücü olarak sömürsün vs…ama sen bunu bilmiyorsun); sonra da gidip çağ dışı zihniyetinle, her türlü insan hakkını ihlal eden vahşi uygulamalarını adamlara dayat. Şu anda Avrupa’daki 80 milyona yakın Müslüman mültecinin birçoğu Avrupa Birliği’nin sağladığı refah hizmetleriyle yaşıyor, geçiniyor. Verilen rakamlara göre İsveç’e her hafta 2000 Suriyeli Müslüman sığınıyor. Bu rakamlar, İsveç gibi aydınlanmacı görüşlerin yüksek olduğu medeni bir toplumda bile “yabancı düşmanlığının” sıkça görülmesinin en önemli sebebi olsa gerek; “yabancı” tanımları videoda gördüğünüz “ılımlı Müslüman” kesimi kapsıyor çünkü. AB merkez komiteleri, ülkelerin kapılarını bu insanlara açması yönünde baskı yapıyor. Baskının sonucunda İsveç hükümeti bu insanlara kalıcı vatandaşlık hakkı, bedava gıda, giysi, ev, araba, eğitim, sağlık yardımı yapıyor, üstelik bu yardımlar konusunda onlara gerçek İsveç vatandaşlarından da daha çok hak tanıyor. 

       Ama insanlar, en azından yapay “din ve inanç özgürlüğü” argümanlarının arkasına saklanıp da gerçekleri görebilecek kadar kafasını kumdan çıkarmış olanlar haklı olarak İslam tehdidinden rahatsız; bunun olması için ismi güya “barış görüşmeleri” olan bu konferansta ortaya çıkan tablo bile yeterli; çok daha fazlasının tarihte örnekleri var (bkz: Theo Van Gogh cinayeti). Bu sözde “radikal olmayan” sünni kesim, çağdışı düşüncelerini kendileri gibi düşünmeyenlere empoze etmekle kalmıyor, kendilerini eleştirenlere de çatıyor. Hem suçlu, hem güçlü, hem vefasızlar, hem akılsızlar. Kullanıldığının farkında olmayan, aşağılık kompleksine sahip, cahil kalmış (tutulmuş) insandan daha tehlikelisi yoktur. 

       Peki, bu durumda Avrupa ülkeleri sizce ne yapmalı? İnsana ve yaşam hakkına bu kadar az değer veren, 21. yüzyılda hala 1400 yıl öncenin şeriat yasalarıyla yaşamak isteyen bu insanları, siz olsanız ülkenizde ister miydiniz? İster miydik, istiyor muyuz? İnsanın merhamet damarları sızlıyor ama benim cevabım “hayır” olacak. 

       İslam’ın gerçek yüzüyle ilgili şu yazılar da ilginizi çekebilir: 

     

  • Dini Keşfetmek 21. Bölüm – Hesap verme sorumluluğu ve Özgür İrade’nin yok oluşu

     

       Özgür irade kavramını düşünürken 1978’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olan Isaac Bashevis Singer’in kendisine sorulan “Özgür iradeye inanır mısınız?” sorusuna verdiği yanıt akla geliyor: “Elbette inanıyorum. Başka seçeneğim yok.” 

       Tanrı’ya sonunda hesap verileceği inancına dayanan hesap verme sorumluluğu, tek tanrılı dinlerin temel taşlarından birisidir. Fakat herkesin, Tanrı’yı ve belli dini doktrinleri kabul etmesine dayanan bir yargılama sürecinin sonunda ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı inancı (cennet-cehennem), teizmde çok ciddi bir sorunu da beraberinde getirir: Özgür iradenin yok olması. Teistlerin anladığı şekliyle özgür iradenin gerçekten “özgür” olabilmesi için, Tanrı’ya inanma veya onu inkar etme kararımızın ebedi bir ödülü veya cezası bulunmamalıdır. Çünkü samimi ve gerçek bir inanç, zorlamayla olamaz. Tanrı’nın hesap verme sorumluluğu sistemi temelden hatalıdır çünkü özgür irade kavramını ortadan kaldırır ve samimi bir inancı imkansız hale getirir.

       Bu videoda Özgür İrade kavramı, teistlerin anladığı anlamda, yani insanoğlunun kendi kararlarını verme yeteneğine ve buna bağlı olarak da Tanrı’nın yasalarını kabul veya reddetme özgürlüğüne sahip olduklarını öngören anlamda kullanılacaktır. Mevcut dinlerin inananları, cennete giriş hakkının sadece yapılan iyiliklerle elde edilemeyeceğini iddia eder. Onların inancına göre ateistler ve diğer inançsız kişiler, gayet ahlaklı yaşamlar sürseler, fakirlere yardım etseler, zamanlarını gönüllü hayır işlerine adasalar ve benzeri “iyi” eylemlerde bulunsalar bile, Tanrı onları yine de “inançsız oluşları” ile yargılayacak ve cezalandıracaktır.

       Diğer yandan modern, felsefi ve bilimsel bir bakış açısıyla özgür irade kavramı, aslında bundan  çok daha karmaşık bir şeydir ve apayrı bir inceleme gerektirir. Gerçek hayatta Özgür İrade, tamamıyla “özgür” değildir. Videoda buna dair Sam Harris’in “The Moral Landscape” isimli kitabından ufak bir alıntı da bulunuyor ve şöyle diyor:

    “Bütün davranışlarımızın kökeni, bilinçli bir bilgiye sahip olmadığımız biyolojik olaylara dayandırılabilir. Bunun her zaman Özgür İrade olarak öne sürülmesi bir yanılgıdır. Örneğin, bu konuda yaptığı ünlü deneyiyle tanınan fizyolog Benjamin Libet, beynin motor bölgelerinde meydana gelen faaliyetlerin, kişinin hareket etmeye karar verdiğini farketmesinden 300 milisaniye önce belirlenebildiğini göstermiştir (1983). Daha güncel bir çalışmada (2008), bir diğer laboratuvar fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) verilerini kullanarak bazı ‘bilinçli’ kararların, farkındalık aşamasına gelmelerinden 10 saniye önce, yani Libet’in ölçtüğü hazırlayıcı motor faaliyetlerinden de önce belirlenebildiğini göstermiştir. Gerçek, kaçınılmaz bir şekilde açıktır: Deneyimlerimin öznesi olarak “ben”, bir düşünce veya niyet ortaya çıkmadan önce ne düşüneceğimi veya ne yapacağımı bilemem. Düşünce ve niyetler de, o anda benim bilincinde olmadığım fiziksel olaylar veya zihinsel değişimlerden kaynaklanır. “Özgür irade” kavramı, bilinçte ortaya çıkmakta olan düşüncelerin içeriğiyle özdeşleşirken hissettiklerimizi tanımlar. Özgür irade meselesi, felsefe seminerlerinde hiç de ilginç bir konu değildir. Özgür iradeye inanmak, hem dini anlamdaki ‘günah’ kavramını hem de ‘cezalandırıcı adalet’ fikrine sıkı sıkıya bağlı kalmamızı garantiler.” 

     

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.