Yazar: admin

  • MTA Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi

       MTA Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi kapılarını ziyaretçilerine açtı! Altı yıldır Darwin’in evrim teorisini açıklayan tabloyu sergilediği için kapalı tutulduğu düşünülen müze, bu uzun aradan sonra nihayet müze görevini yerine getirecek. Müzenin Paleontoloji Birim Yöneticisi’nden yapılan açıklamaya göre, binada meydana gelen ciddi hasarlar nedeniyle müzenin kapalı olduğunu, hükümetin bilim ya da evrim konusundaki görüşlerinin kendilerini hiç etkilemediğini öğrendim. Bu yazımda bu güzel müzeyi kısaca tanıtmayı, böylece insanların ülkemizde sayısı çok az olan bu tür müzelere ziyaretlerinin artmasında bir katkım olmasını umuyorum. 

       Tavsiye: Müzeyi gezmeden önce veya hiç değilse gezdikten sonra, yaşamın evrimiyle ilgili bilgi almanız faydalı olacaktır. Konuya şu yazı dizisiyle başlayabilir veya bilgilerinizi tazeleyebilirsiniz. 

    * Güncelleme (25.01.2012) Müzeyle ilgili kötü haber ve içler acısı durum! (okumak için tıklayın)

    ** Güncelleme (21.05.2016): Müzede insanın evrimine ayılmış olan köşe yine “tadilat” nedeniyle kaldırıldı. Bilime sahip çıkmak için tıklayın.

    *** Fotoğraflar tarafıma aittir. İzinsiz kullanılmaması rica edilir.

     

       Tabiat Tarihi ve Madencilik Müzesi 1935 yılında Atatürk‘ün isteğiyle kuruldu. Kapanmadan önce yılda 300 bin kişinin ziyaret ettiği müzede ay taşı, yıldırım taşı ve göktaşı numunelerinin yanı sıra omurgasız ve omurgalılara, memelilere ve primatlardan modern insana geçiş sürecine ait örnekler, 140 milyon yıl önce yaşamış olan etobur dinozor Allosaurus fosili, 15 milyon yılı aşkın yaşlı mastodont fosili, Kahramanmaraş’ta bulunan ve MÖ 1500 yıllarında tarihlenen bir fil iskeleti ve karaya vuran güncel uzun balina iskeleti de bulunuyor. Üzer, arşivlerinde 120 bin materyal bulunduğunu, bunun 5 binini sergilediklerini de sözlerine ekledi. Türkiye’nin tek, dünyanın ise önemli tabiat tarihi müzelerinden biri olarak gösterilen müzede 5 bini aşkın materyal sergileniyor. 

     

    Fotoğraf: Yaşam (Evrim) Ağacı; ortak atadan başlayarak evrim sürecinde canlı gruplarının dallanmasını gösteren tablo 1. katta bulunuyor.

    Fotoğraf: ABD’den satın alınmış olan etobur bir dinozorun (Allosaurus) fosil iskelet mulajı 1. katta sergileniyor. 

    Fotoğraf: Müzenin giriş katı, Dünya’nın oluşumu, göktaşları ve güneş sistemimizle ilgili bilgilerin verildiği bölüme ayrılmış ve maketlerle renklendirilmiştir. Ayrıca görme engelliler için hazırlanmış bir bölüm de bu katta bulunmaktadır. 

    Fotoğraf: Yine giriş katında, 1972 yılında Aya giden bir Amerikalı jeolog-astronot tarafından getirilen aytaşı ile en büyüğü 1989 yılında Sivas/Yıldızeli – Şeyh Halil köyüne düşmüş olan irili ufaklı göktaşları sergilenmektedir. 

    Fotoğraf: Diğer gezegenlerde ve ayda kaç kilo geldiğinizi merak ediyorsanız, uzay terazisine çıkmanız yeterli.

       Müzede, görme engelli vatandaşlar için hazırlanmış olan bölüm de giriş katında yer alıyor. Braille alfabesiyle yazılmış fosil örnekleri mevcut, ancak bazılarının camekan içinde olması ilk başta eleştirilerime sebep olmuş olsa da (“Görme engelliler, kilit altındaki yazılara dokunamayacağı için okuyamayacaklar” diyerek), yine müze yönetiminden yapılan açıklamaya göre bu bölümlerin güvenlik açısından kilitli tutulduğunu, görme engelli vatandaşların ziyareti halinde açıldığını öğrendim.

    Fotoğraf: Dev bir Ammonit

       Ammonitlerden günümüze ulaşan tek iz, kayalar­la kaynaşarak fosilleşmiş (taşlaşmış) olan sert kabuklarıdır.Ammonitlerin fosilleşmiş kalıntıları jeolog­lar açısından son derece önemlidir çünkü jeologlar inceledikleri bir kayaç katmanının yaşını saptayabilmek için bu kalıntılardan yararlanırlar.Yeryüzündeki varlıkları 180 milyon yılı aşan ammonitler bu süre içinde bütün canlılar gibi evrim geçirdiler; kabukla­rının biçimi ve yapısı sürekli değişti. Bu nedenle, değişik cinsten ammonit­lerin kabukları arasında büyük farklılıklar vardır Örneğin Arnioceras cinsinin üyelerin­de, kabuğun içindeki odacıklar basit bölme­lerle birbirinden ayrılmıştır. Phylloceras cin­sinden ammonitlerde ise odacıkları ayıran bölmeler çok karmaşıktır. Bu farklılıklar jeo­logların yüzlerce ammonit türünü ayırt ede­rek tanımlayabilmesine olanak sağlar. 

    Fotoğraf: Trilobitler

       Trilobitler 526 milyon yıl öncesinden bir Kambriyen Dönemi canlısıdır. Denizlerde neredeyse 270 milyon yıl boyunca başarılı bir şekilde hüküm sürmüşlerdir.  

    Fotoğraf: Müzenin belki de en önemli kısımlarından biri: insanın evrimi (1. katta)

       Primatların sınıflandırıldığı ve bilinen tüm hominid türlerinin kafataslarıyla bilikte sergilendikleri bu bölümde, evrimin kendi türümüzde nasıl işlediğine tanık oluyoruz. 

    Fotoğraf: Kars’ta bulunan Kurbanağa Mağarası’ndan bir kaya resmi

     

       Jeolojik dönemlere ilişkin Dünyanın oluşumundan başlayan resimli anlatımlar, giriş katıyla 1. kat arasındaki bölümde müzenin duvarlarını süslüyor.

     

       Bütün yaşamın Kambriyen döneminde ortaya çıktığını savunur yaratılışçılar. Bugün bildiğimiz bütün canlıların Kambriyen Döneminde bir anda yaratılıp, hiçbir evrim ve değişiklik olmaksızın da günümüze kadar geldiğine inanırlar. Bunu diyenlerin, Kambriyen’den bir önceki dönem olan Proterozoyik Dönemi incelemelerini öneriyorum. 

     

    Fotoğraf: Bir mastodonun savunma dişi

       Mastodonlar, soyu tükenmiş dev canlılardan biridir. Mammutidae familyasına mensup olan mastodonlar, günümüz fillerinin atasıdır. 

    Fotoğraf: Kahramanmaraş/Gavur Gölü bataklığında bulunan ve MÖ 1000. yılın ikinci yarısında yaşamış olan Maraş filinin (Elephas indicus) orijinal iskelet montesi (sağda) 

    Fotoğraf: Bir mamutun yanak dişi 

    Fotoğraf: Bir T-Rex kafatası (gerçek fosilden mulaj-alçı kalıp yöntemiyle yapılmıştır). 

    Fotoğraf: Atların evrimi 

       Müzenin 1. katında ayrıca, Anadolu’da şu anda yaşayan veya yaşamış olup da nesli tükenmiş olan günümüz doğal yaşamına ait canlı örnekleri de renkli bir şekilde sınıflandırılarak sergilenmiş. Doğal yaşam ortamlarının arka fon olarak uygulanma tekniğini de özellikle başarılı buldum. 

    Fotoğraf: İzmir yalıçapkını (Halcyon smyrnensis)

     

    Fotoğraf: Anadolu parsı, Ortadoğu ve Batı Asya’da yaygın olan İran leoparının (Panthera pardus saxicolor) Anadolu’da 1980’lere kadar yaşamış olan bir ırkıdır. Son bireyin 1974’de Beypazarı’nda vurulduğu kabul edilmektedir. 

       Müzenin 2. ve son katı, mineralojik/petrografik örneklere ayrılmış ve 3300’den fazla örnek uluslararası standartlara uygun bir şekilde sistematik olarak sergileniyor. 

     

        Herkesin gidip görmesini, hatta elinde defter ve kalemle giderek not almasını tavsiye ederim. Bilimi çarpıtmadan anlatan müzelerin, hepimizin desteğine ve ilgisine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ama bizim onlara daha çok ihtiyacımız var kuşkusuz. Ben şahsen bir kez daha, hatta birkaç kez daha gitmeyi planlıyorum. Müzenin yapımında emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyor ve teşekkür ediyorum.

    Müzeye girişlerde şu anda ücret alınmıyor. Müzenin web sitesi

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Wilhelm Reich – Dinle Küçük Adam

       Wilhelm Reich’ın 1946’da yayımlanan Rede an den kleinen mann [Dinle Küçük Adam] isimli kitabından alıntılar:

     

       Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım…

     

       Ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. Ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.

     

      Ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım. 

     

       Ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. Ama hedefi onikiden vururum. Ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.

       Eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.

     

       Ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)

     

       Ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.

     

       Ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.

     

       Ben senin ‘tanrı’ olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum…

     

       Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. Onu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam.

    “Ben kimim ki kendime ait bir fikrim olsun?”

     

       Dinle küçük adam!

     

       Sana “küçük adam”, “sıradan insan” diyorlar; yeni bir çağ, “sıradan insan çağı” başladı diyorlar. Bunu söyleyen “sen” değilsin küçük adam. Onlar söylüyor bunu, büyük ulusların başbakanları, koltuklanmış işçi liderleri, kentsoylu ailelerin tövbekar evlatları, devlet adamları söylüyor, filozoflar söylüyor sana bunu. Geleceğini eline veriyor, geçmişinden hiç sual etmiyorlar.

     

       Korkunç bir geçmişin mirasçısısın sen küçük adam. mirasın, avucunun içinde alev alev yanan bir elmastır. bunu sana söyleyen, benim; beni dinle.

     

       Her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksikliklerini bilmek zorundadır. Birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolü oynamaya başlamış bulunuyorsun. insanlığın geleceği, Senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. Ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. yalnız bir anlamda “özgürlüğüne sahip”sin sen; kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin.

     

    “Rastgele bir köle”

       Şöyle bir yakınmayı hiç duymadım senin ağzından: “gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama, insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz.” 

       Yönetimi elinde tutan kişilerin, “küçük adamı” yönetmelerine izin veriyorsun. ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor.

     

       Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaad ediyorlar. Sana insani özsaygı değil, ulusal büyüklük vaad ediyorlar. “Ulusal özgürlük” ve “devletin çıkarları” ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (…) Onlar seni bir sembole kurban ediyorlar ve sen onları kendi üzerinde iktidara taşıyorsun. Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler. 

     

     

    “Sadece sen, kendini özgürleştirebilirsin.”

      

       Yaptığın her şey eğreti, küçük adam: evini bir kum tepeciğinin üzerine kurmuşsun; yaşamın, kültürün ve uygarlığın, bilimin ve tekniğin, sevgin ve çocuklarına verdiğin eğitim, hep eğreti. Bunu bilmiyorsun, bilmek de istemiyorsun; sana bunu söyleyen büyük adamı da öldürüyorsun.

     

       Büyük bir bunalım içinde, gelip gelip aynı soruları soruyorsun:

     

       “Çocuğum çok inatçı, her şeyi kırıp döküyor, geceleri karabasanlarla uyanıyor, aklını derslerine veremiyor, kabızlık çekiyor, benzi soluk, yüreği katı. ne yapmalıyım? bana yardım et!”

     

      …ya da: “Karım bana karşı cinsel istek duymuyor, beni hiç sevmiyor. bana işkence ediyor, sinir nöbetlerine tutuluyor, bir yığın erkekle geziyor. ne yapmalıyım? söyle!”

     

      …ya da: “Yeni ve çok daha öldürgen, korkunç bir savaş patladı; oysa biz tüm savaşları önlemek için yapmıştık son savaşı. şimdi ne yapacağız?”

     

      …ya da: “Varlığıyla övündüğüm uygarlık, enflasyon nedeniyle çöküyor. milyonlarca insan yiyecekten yoksun, ölüm açlığı içindeler, birbirlerini öldürüyor, çalıp çırpıyor, insanlıktan çıkıyorlar. umutlarını yitirdiler. ne yapmalıyız?”

     

       “Ne yapmalıyım?”, “ne yapabilirim?”… sonsuz geçmişten beri, yüzyıllardır aynı soruyu soruyorsun.

     

       Hakikati güvenliğe yeğ tutan bir yaşam biçimi içinde elde edilen büyük başarı ve bulgunun yazgısı şudur: senin tarafından büyük bir açgözlülükle yalanıp yutulmak ve sonra gene senin tarafından dışkı olarak atılmak.

     

       Büyük, yürekli ve yalnız olan birçok adam, ne yapman gerektiğini çoktan söyledi sana. onların öğretilerini çarpıttın, kırıp döktün ve ortadan kaldırdın. her seferinde onları ters tarafından yakaladın; büyük hakikati değil de küçücük yanlışı yaşamının yol göstericisi olarak gördün; hristiyanlıkta, toplumbilim öğretisinde, halkın egemenliği konusunda, yani kısacası, elini değdirdiğin her konuda büyük doğruyu değil, küçük yanlışı seçtin. bunu neden yaptığını soruyorsun,ha? bu sorunun ciddi olduğunu sanmıyorum. sorunu yanıtlarsam, hakikati işittiğinde önüne geleni öldürecek denli öfkeleneceksin:

     

       Evini derme çatma kurdun ve bütün bunları böyle yaptın, çünkü “içinde yaşamı duyma” yetisinden yoksunsun; çünkü çocuklarındaki sevgiyi daha doğmadan öldürüyorsun; hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal davranışa karşı hoşgörülü davranamazsın, doğallığa dayanamazsın çünkü. dayanamadığın için de, korkuyor ve şunu soruyorsun: “Bay Jones ne der?”, “Yargıç Smith ne der acaba?” 

    “Küçük adamsın, sıradan adamsın.” 

       …Kes sesini sevgili küçük adam. yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini çıkaracak halin yok. seni kurtarmak istiyor değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik, suratında maske, acımasız kanlı elinde bir iple beni asmaya bile gelsen, sana söyleyeceklerimi, bu konuşmamı tamamlayacağım. kendi boynunu ipe dolamadan beni asamazsın sen küçük adam. çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini ve yaşama sevincini temsil ediyorum. yok, hayır, beni öldüremezsin, küçük adam. bir zamanlar sana gereğinden çok inanıyordum ya hani, o vakit senden korkuyordum da. şimdi seni aştım ama; binlerce yılın bakış açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl geçmişten ve binlerce yıl gelecekten bakıyorum sana. kendinden-korkma duygundan kurtulmanı istiyorum. daha mutlu ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni istiyorum…” 

       …Sen hiçbir şey degilsin, küçük adam, hem de hiçbir şey. Bu uygarlığı kuran sen degilsin. Aklı başında efendilerden yalnızca birkaçı kurdu bu uygarlığı. Bir kurma işinin içine girdiginde, neyi kurmakta olduğun konusunda hiçbir fikrin yoktur. Ayrıca, özgür de degilsin, küçük adam. Özgürlüğün ne oldugu konusunda hiçbir fikrin yok. Özgürlük içinde yaşamasını bilmezsin bile. (…) Özgürlük konusunda terbiyesizlik ediyorsun, küçük adam. Ama özgürlüğü küstahlıkla karıştırmak köleliğin özgün özelliklerindendir. 

    “Rehberler ve kurtarıcılar”
     
       …diktatörler, despotlar, kurnazlar, zehirliler ve sırtlanlara bir yaşlı bilgenin kelimeleriyle sesleniyorum:

     

    kutsal sözler ektim yeryüzüne

    kötülükler silinecek yakında

    palmiyeler solduğunda

    kayalar parçalandığında

    anlı şanlı krallar

    gazel misali

    havaya savrulacak

    tufandan çıkan bir gemi

    benim sözlerimi taşıyacak

    ve tohumlar yeşerecek dünyada”

     

    * * *

     

       “…kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine ise açık; bir hırsız gibi gece değil de, gündüz de sevebilen. sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. ‘ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!’ gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: büyük adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyordu. herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğunu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. demek ki büyük adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. küçük adam ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar.”

     

    * * * 

       “…bendeki kendini, ve kendindeki beni keşfedebilir, sonra da korkup benim içimdeki kendini öldürebilirdin. bu nedenle senin, herhangi biri ya da herkesin kölesi olma özgürlüğün uğruna ölme gönüllülüğünden vazgeçtim.”

    —Wilhelm Reich  (1897-1957)

  • Miller-Urey deneyi

      “1953 yılında Stanley Miller, ilkel dünya koşulları altında aminoasit sentezi ile ilgili yüksek başarıya ulaştığı deneyi ile ilgili ilk raporunu yayımladı. Bu ünlü deney ve sonuçları ile ilgili çok şey söylendi ve yazıldı çünkü bu deney, hayatın oluşumuyla ilgili laboratuvar çalışmalarının önünü açtı. Bültende Stanley’nin diğer önemli katkılarına da yer verilecektir ama bana verilen bu fırsatı kullanarak kendisine olan kişisel takdirlerimi ve saygılarımı sunmak isterim. 

        Stanley Miller ile ilk kez Fransa’daki bir Pont-a-Mousson toplantısında tanıştım. Konuşmamı bitirdikten sonra Stanley yanıma gelerek bana, konuşmamı çok mantıklı ve akla yatkın bulduğunu söyleyerek meslek hayatımın en değerli iltifatlarından birini yaptı. İlerleyen yıllarda Stanley ile pek çok kez daha konuşma fırsatım oldu ve onun bu alandaki bilgisini ansiklopedik denecek kadar geniş, yeni çalışmalara dair yüksek algıdaki değerlendirmesini olağanüstü zekice ve başkalarına karşı sergilediği dostane teşviği çok etkileyici buldum. O, kendi mütevazi ve tatlı dilli üslubuyla alanımıza damgasını vurmuştur.

      – Alan W. Schwartz (Online yayım: 2007)


     STANLEY MILLER DENEYi – 1953 


       Prebiyotik kimya çalışmaları 50 yıl önce Science dergisinde yayımlanan bir makaleyle başladı. Bu makale, ilkel dünya atmosferini taklit eden indirgenmiş gazlardan meydana gelmiş karışımın ortamda bulundurulması halinde, aminoasit ve başka bileşiklerin sentezinin mümkün olduğunu söylüyordu. Bu çığır açıcı yayımın yıldönümünde, onun ortaya çıkmasında rol oynayan olayları anlatıp aynı zamanda bilim dünyasında bir mihenk taşı olan Miller deneyine katkıda bulunan sürecin tarihi yönlerini da tartışacağız.

       50 yıl önce Science dergisinin 15 Mayıs 1953 tarihli sayısında, A Production of Amino Acids Under Possible Primitive Earth Conditions (Olası İlkel Dünya Koşullarında Aminoasit Sentezi) isimli iki sayfalık kısa bir makale yayımlandı. Makalenin yazarı olan Stanley L. Miller, o zamanlar ilkel dünya atmosferinin bir modeli olarak kabul edilen indirgeyici gazlardan (CH4, NH3, H2O, ve H2) meydana gelen bir karışıma uygulanan elektriksel reşarjın şaşırtıcı sonuçlarına değiniyordu. Bu deneyin sonunda ortaya çıkan ürünler, önemli miktarda aminoasitle beraber hidroksi asitler, kısa alifatik asitler ve üre idi. Deneyin şaşırtıcı sonuçlarından biri ise şuydu: Ortaya çıkan ürün, organik bileşiklerin gelişigüzel miktarlardaki bir karışımı değildi; aksine az çeşitte organik bileşiğin çok yüksek miktarlarda sentezlenmesinden meydana gelmişti. Dahası, birkaç istisna haricinde, bu bileşikler biyokimyasal öneme sahipti, ki bu da 1920’lerde Oparin ve Haldane tarafından ortaya atılan heterotrofik çorba teorisini destekleyen bir veriydi. Bu önemli deneyle, canlılığın ortaya çıkışına yönelik araştırmalar için yepyeni ve modern bir çağ başlamış oluyordu. Böylesi indirgeyici bir atmosferdeki elektriksel aktivitenin, bazı temel moleküllerin sentezini tetikleyebildiği ilk kez 1953’teki Miller-Urey deneyiyle gösterildi.

       Daha sonra, Juan Oro‘nun 1959-1962 yılları arasında DNA’nın yapısındaki 4 nükleobazdan birisi olan Adenin’i aynı şekilde laboratuvar ortamında kopyalaması, yaşamın kökenini anlama çabalarımızda önemli bir dönüm noktası oldu. Oro’nun hayatındaki en büyük bilimsel başarılardan biri olan bu çalışmada, hidrosiyanik asit (HCN) ve amonyak kullanılmış ve adenin sentezlenmişti. Bu çalışma, Miller-Urey deneyiyle birlikte prebiyotik kimyanın en önemli keşiflerinden birisidir.

         

     

     Makalenin yayımlanma sürecinin hikayesi:

       Her ne kadar ilkel çorba teorisi biyologlar arasında büyük bir ilgi uyandırmış olsa da, diğer bilim dallarında fazla ciddiye alınmamıştı. Oparin, öngörülerini desteklemek için; yaşam formlarının yokluğunda organik bileşiklerin sentezlenebilir olduğunu göstermek zorundaydı. Oparin ilkel ortamın simülasyonunu içeren bir deney yapmadıysa da, o zamanlar bilimin elindeki pekçok önemli veri (anaerob fermentasyonun evrenselliği ve meteorlardaki dünyadışı organik bileşiklerin varlığı dahil olmak üzere), Oparin’in  “canlılığın heterotrofik gelişimini” savunan iddiasını desteklemekteydi (Oparin, 1938).

       İlkel dünya koşullarında organik madde sentezini araştırmaya yönelik bir çalışma 1950de California Üniversitesi’nden Melvin Calvin ve ekibi tarafından başlatıldı. CO2, H2O, Hve 40-meV Helium iyonu içeren Fe2solüsyonunu ışınlayarak, terrestrial kabuktaki radyasyonlu ortamı taklit eden bir ortam yarattılar (Garrison ve diğerleri, 1951). Ancak çıkan sonuçlar pek de cesaretlendirici değildi; sadece az miktarda formik asit ve formaldehid oluştu ki bu sonuç 1920’lerde pek çok araştırmacı tarafından elde edilen sonuçlardan farklı değildi.

       Güneş Sistemi’nin oluşumu ve bu sürecin kimyasal olayları ile ilgilenen Harold C. Urey, daha sonra hayatın oluşumuna dair iddialarını yüksek oranda indirgeyici dünya atmosferine dayandırarak oluşturdu. Urey görüşlerini ilk kez 1951 yılında Chicago Üniversitesinde verdiği bir derste açıkladı ve sonraki sene de, dünyanın ilkel atmosferini anlatan bir makale yayımladı (Urey, 1952).  O zamanlar Chicago Üniversitesi Kimya bölümünden yeni mezun olan Stanley L. Miller, 1952 Eylül ayında, yani Urey’in seminerine katıldıktan yaklaşık 1,5 yıl sonra indirgeyici bir gaz karışımı kullanarak prebiyotik sentezi laboratuvar ortamında gerçekleştirmeyle ilgili düşünceleri konusunda Urey’le temasa geçti (Miller, 1974).

       Urey’in ilk baştaki isteksizliğine rağmen sonradan bu sorunu aşan ikili,  deneyde kullanılmak üzere üç farklı ateşleyici aparat tasarladı. Bu aparat , ilkel dünyadaki okyanus-atmosfer sistemini temsil ediyordu. Isıtılarak elde edilen su buharı okyanuslardaki buharlaşmayı , buharın metan, amonyak ve hidrojenle karıştırılmasıyla elde edilen ortam da su buharına doymuş ilkel atmosferi temsil edecekti. Miller’ın deneye başlamasından çok kısa süre sonra sonuç alınmaya başlandı. Güncel analitik araçlara kıyasla Miller’ın elindeki metodlar kaba ve basitti, ama yine de gaz karışımının sadece 2 günlük ateşlenmesi sonucunda glisin üretilmişti. Deneyi bir hafta boyunca tekrar ettikten sonra ateşlemenin yapıldığı deney tüpünün iç yüzeyi yağlı bir maddeyle kaplanmış ve suyun rengi sarımsı kahverengiye dönüşmüştü. Kağıt kromotografisi analizinde oluşan glisin noktasının yoğun ve koyu olduğu, ayrıca başka aminoasitlere denk gelen noktaların da oluştuğu gözlendi. Üç aparatla yapılan deneylerde, temelde benzer miktarda aminoasit ve organik bileşik sentezlendi. Dördüncü aparatla ise daha düşük miktarda ve sınırlı çeşitte aminoasit (sadece glisin ve sarkozin) sentezlendi (Miller, 1955). Miller, Urey’e etkileyici sonuçları gösterdikten sonra bunları tercihen Science gibi öncül bir dergide yayımlama zamanının geldiğine karar verdiler. Urey editörlerle temasa geçti ve makalenin en kısa zamanda yayımlanmasını rica etti. Miller’ın raporda ortak yazar olarak görünmesine de izin vermedi çünkü bu durumda Miller’ın itibarı çok az olacak ve hakettiği takdiri görmeyecekti. Bu arada Urey, deneyin sonuçlarından o kadar etkilenmişti ki derslerinde de Miller’ın başarısından söz etmeye başladı. 24 Kasım 1952’de Times ve Newsweek’te yayımlanan makalelerde de görüleceği üzere, bu haber sadece bilim camiasında değil medyada da büyük bir ilgiyle karşılandı: Yaşamın kökeni sonunda anlaşılabilecek miydi?

       Makalenin metni 10 Şubat 1952’te Science dergisine yollandı ve 14 Şubat’ta editörlüğe ulaştı. 28 Şubat 1953’te Urey, yazı kurulu başkanı  Howerd Meyerhoff’ a yazarak makalenin hala yayımlanmamış olmasından dolayı şikayette bulundu. “Eğer Science yayımlama konusunda isteksizse makaleyi Journal of the American Chemical Society’e yollarız. Bu konuda kararımızı verebilmemiz için acilen bir cevap bekliyorum” diye yazdı Urey. Bu arada 8 Mart 1953 Pazar günü, New York Times, “2 milyar yıl geriye bakmak” isimli oldukça kısa ve gizemli bir makale yayımladı ve bu makalede Wollman M. MacNevin ve Ohio Eyalet Üniversitesindeki ekibinin yaptığı deneylerden bahsetti. MacNevin ve ekibinin ilkel dünyayı taklit eden deneyler yaptığından ve  bunlardan biri olan deşarj deneyinde metan içinden bir kıvılcım geçirilerek analiz için fazla kompleks olan rezinöz katıların sentezlendiğinden bahsediliyordu. MacNevin; CO2, H2O ve  NH3 karışımının ısıtılması sonucu porfirin elde ettiklerini de vurguluyordu.

       Ertesi gün Stanley Urey’e, bu haberin kupürünü göndererek yanına da “Şimdi ne yapmalıyız emin değilim. MacNevin ve ekibinin çalışması özünde benim tezim. Bugüne kadar Science’ta ve Meyerhoff’un mektubunda, benim metnimin gözden geçirilmesi için işleme sokulduğuna dair bir kanıt göremedim.” yazılı bir not iliştirdi. Urey, haksız bir geciktirme olarak gördüğü bu durum üzerine, 10 Mart’ta derhal Meyerhoff’a bir telgraf çekerek,  Science’ın  metni geri yollamasını istedi. Sonra da 13 Mart’ta Miller’ın metnini Journal of the American Chemical Society ‘e yolladıBu arada Urey’e kızgın olan Meyerhoff 11 Mart’ta bu sefer doğrudan Miller’a yazarak, metni yayımlamak istediklerini ama Dr. Urey’in ‘emirlerine’ uymaktan rahatsız olduklarını, Miller’ın kendi kişisel isteği değilse metni geri yollama taraftarı olmadıklarını ve Science’ta baş makale olarak yayımlamak istediklerini belirtti. Miller derhal teklifi kabul ederek Journal of the American Chemical Society’nin editörüne; “Bu makalenin size yollanmış olması bir hatadır” diyerek metni geri isteyen bir telgraf çekti. Makale 2 ay sonra Science dergisinin 15 Mayıs sayısında yayımlandı. İlginç bir şekilde, Miller’ın metni Science’ta hala gözden geçirilirken, bir başka makale (Kenneth Wilde ve ekibi tarafından gönderilen, CO2  ve su kullanılarak elektrik ark senteziyle organik bileşik sentezlenmesi ile ilgili deneye ait metin) de gözden geçirilmekteydi. Bu metin aslında 15 Aralık 1952’de, yani Miller’dan önce alınmıştı. Wilde ve ekibinin metninde, CO2/su karışımı kullanılarak; formaldehid gibi ilgi çekici bir ürünün elde edilmediği belirtiliyordu. Bu durum, güzel bir biçimde Miller ve Urey’in; etkili organik madde sentezi için indirgeyici ortamın gerektiğini söyleyen tezini doğruluyordu. Wilde ve ekibinin  10 Temmuz 1953’te Science’ta yayımlanan makalesinde, Miller’ın çalışmasından hiç bahsedilmemişti ama dünyadaki canlılığın kökeni ile ilgili çıkarımların deneylerinde etkili olduğu belirtilmişti.

    Laboratuvarda aminoasit senteziyle ilgili daha eski çalışmalar:   

       Friedrich Wöhler’in 1828’deki gümüş siyanür ve amonyum klorürden üre sentezi deneyi, inorganik maddelerden organik madde sentezlenmesine dair ilk çalışmadır (Wöhler, 1828). Bu deneyle; o zaman için  fark edilmemiş olsa da, yeni bir kimyasal araştırma alanı açılmış oldu. 1850 yılında Adolphe Strecker asetaldehid, amonyum ve hidrojen siyanidden alanin sentezini başardı (Strecker, 1850). Bunu takiben Alexandr M. Butlerov (1861) formaldehidin, sodyum hidroksit (NaOH) gibi güçlü alkalen katalizörlerle bir araya getirilmesinden şeker sentezlendiğini gösterdi. Biyokimyasal bileşiklerin laboratuvar ortamında sentezi kısa zamanda çok daha karmaşık deneysel çalışmaları getirdi. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, organik sentezle ilgili oldukça fazla deney yapılmış, bu da yağ aistleri ve şekerlerin değişik gazlar kullanılarak elektrik deşarjı yoluyla abiyotik sentezin mümkün olduğu sonucuna sebep olmuştu (Rabinowitch, 1945).

       Bu çalışmalar, 20. yüzyılda Klages (1903) ve Ling ile Nanji (1922) tarafından devam ettirildi, ki bu bilim insanları da olasılıkla aynı başlangıç maddelerini kullanarak tanımlanamayan 2 tane aminoasit bulmuş olan Strecker sentezinden ve Herrera’dan (1942)ilham alarak, formaldehid ve potasyum siyanidden formaldehid sentezini rapor ettiler. Walther Löb, Oskar Baudish vd, ıslak formamidi (CHO-NH2) sessiz elektrik deşarjına (Löb, 1913) ve UV ışığına (Baudish,1913) tabi tutarak amino asit sentezlemeye çalıştı. Löb, ıslak formamidin sessiz deşarja tabi tutulmasıyla glisin elde ettiğini rapor etti. UV ışığının veya sessiz deşarjın etkisiyle formamidin önce oksamik asite, ondan da glisine indirgendiğini öne sürdü. Ayrıca ıslak karbon monoksit ve amonyak sessiz deşarja tabi tutulursa glisin oluşacağını, bu reaksiyonda da formamidin ara ürün olacağını iddia etti. Löb, teorisinde, glisin’in yine formamid’in ara ürün olacağı bir reaksiyonda, ıslak karbon dioksit ve amonyaktan da sentezlenebileceğini düşündü ama bunu deneysel olarak gösterme girişiminde bulunmadı. Her ne kadar Löb sonunda formamidden glisin ürettiyse de, bu prebiyotik bir reaksiyon sayılamaz çünkü formamid ilkel dünya koşullarında var olmuş olamaz. Islak karbon monoksit ve amonyağın HCN oluşturması mümkündür,  ki bu da polimerizasyon ve hidroliz yoluyla glisin oluşumuna sebep olabilir. Löb’ün 1913’te yayımlanan makalesi dikkatle incelendiğinde, bu deneylerin yapılış amacının temelde bitkilerdeki karbondioksit ve azot özümsemesini anlamak olduğu görülür. Löb’ün dünyada hayatın nasıl ortaya çıktığına veya olsası prebiyotik koşullar altında organik madde sentezinin meydana gelişine dair cevap aradığını gösteren bir emare yoktur. İlk canlıların ototrofik , bitki benzeri canlılar olduğu düşünüldüğü için organik bileşiklerin abiyotik sentezi, canlılığın oluşumu için bir ön koşul değildi. Bu nedenle de Löb’ün bu konudaki bakış açısı şaşırtıcı değildir. 

       Bu organik sentezler, canlılığın kökeninin ototrofik olma ihtimaline yönelik çalışmalar yapan Herrera’nınkiler (1942) hariç, Darwin’in ılık havuzunu simüle edecek laboratuvar çalışmaları olarak kabul edilmedi. Daha çok, bitkilerdeki azot asimilasyonunun ve COfiksasyonunun ototrofik mekanizmalarını anlamaya yönelik çabalar olarak kabul gördü. Şaşırtıcı bir şekilde, olasılıkla da o günlerde çoktan unutulmuş olduğu için , kapsamlı incelemesindeOparin (1938);  ne Strecker’in alanin sentezinden ne de Löb’ün elektrik deşarjlarıyla ilgili çalışmalarından bahsetti. Bildiğimiz kadarıyla, Löb ve diğer 19. yüzyıl kimyagerlerinin çalışmalarının bahsi ilk kez Stanley Miller’ın 1954 doktora tezinde ve onu takiben de Science’ta yayımlanan makalesinde (Miller, 1955) geçti. 29 Mayıs 1953’te Sir Edmund Hilary ile şarpası Tenzing Norga, dünyanın en yüksek dağı olan Sagarmatha’nın (Nepallilerin değimiyle Everest Dağı’nın) zirvesine ulaşarak imkansız gibi görüneni başardılar. 1953’ün takip eden aylarında  da diğer önemli zirvelere çıkıldı ve bu gelişme ile hayatın ve canlılığın doğası ve kökenine bakış açımız müthiş bir şekilde değişti. Stalin 5 Mart’ta vefat etti ve nihayet Sovyetler Birliği’nde genetik araştırmaların Trofim D. Lysenko’nun kıskacından kurtulmasıyla, bir proteinin (insülin) aminoasit serisini anlatan Sanger ve E. O. P. Thompson’ın makalesi (1953) yayımlandı.  

     

     Yararlanılan kaynaklar: 

     

      Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • The Man from Earth (Dünyalı)

    Yönetmen: Richard Schenkman (IMDB) 

         2007 yapımı filmin senaryosu Jerome Bixby‘nin son eseridir ve hikayeyi 1998 yılında ölüm döşeğinde tamamlamıştır. (Bu yazı SPOILER içermektedir.)

    Filmdeki karakterler: 

    John Oldman: tarih bilimci

    Art: arkeolog

    Dan: antropolog

    Harry: biyolog

    Edith: teolog ve inançlı bir Hristiyan

    Will Gruber: psikiyatrist

    Sandy: tarih bilimci

    Linda: Art’ın öğrencisi 

       Başarılı bir tarih profesörü olan John Oldman, bir gün 10 yılını verdiği akademik kariyerinden aniden vazgeçerek üniversitedeki görevinden de, şehirden de ayrılmaya karar verir. Bütün eşyalarını toplamıştır ama son gecesini ona veda etmeye gelen, üniversitede her biri belli bir dalda uzman olan arkadaşlarıyla geçirmeye karar verir. Filmin daha başında, eşyaları arasında bulunan bir Van Gogh tablosu teoloji profesörü olan Edith’in ilgisini çeker. 

       John, filmin neredeyse tamamının geçtiği mekan olan küçük kulübede, arkadaşlarının ona neden böyle aniden şehirden ayrıldığına dair sorduğu sorulara karşılık sonunda şu cevabı verir:  “Ben aslında 14 bin yıldır hayatta kalan bir Cro-Magnon insanıyım. Bugüne kadar 10 yıldan fazla hiçbir yerde kalamadım çünkü insanlar 10 yıl geçip de benim hiç yaşlanmadığımı görünce şüpheleniyordu.” 

       Ve film esas bundan sonra başlar. Filmin tamamı, arkadaşlarının konuya dair ortaya attığı bilimsel ve felsefi diyaloglardan meydana gelmiştir ve John’un öne sürdüğü argümanın doğruluğunu anlamaya, kanıtlamaya veya yalanlamaya yönelik farklı bilim insanlarının tepki ve fikirlerini içerir. Bütün bunlar olurken, daha doğrusu konuşulurken, bize de 87 dakika boyunca kendi sorularımızı sormak ve bu nefis tartışma konusunun tadını çıkarmak düşer.

    Not: İlk keşfedilen H. sapiens fosili 1868 yılındaki Cro-Magnon1’dir ve 30 bin yıl önce yaşamıştır. Cro-Magnon kültürünün ve giyim, oymacılık ve heykeltraşlık gibi hünerlerin ortaya çıkışıyla alet setleri karmaşıklaşmaya başlamıştır. İnsanın evrimiyle illgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 

       John’ın isteksizce ettiği bu itiraf sonrasında, ilk başta kimse konuyu ciddiye almaz, John’ın dalga geçtiğini sanarak sohbete devam ederler. Ama bir süre sonra herkes kendi dalına yönelik sorular sormaya ve John da hepsine tutarlı cevaplar vermeye başlayınca, diyaloglar renklenir. Arkeolog olan Dan, itiraftan önce sehpanın üzerinde bulduğu ve John’ın üst paleolitik döneme ait olduğunu söylediği bir taş alete odaklanır. Biyolog olan Harry, rejenerasyon ve dokuların ölümsüzlüğüyle ilgili sorular sorar. John hikayesine devam ederek 2 bin yıl boyunca bir Sümerli olarak yaşadığını, sonra Hamurabi’nin yönetimindeki Babil imparatoluğunun bir ferdi olduğunu, ondan sonra da Buda’nın öğrencisi olarak hayatını sürdürdüğünü anlatır. Kıtaların ayrılmasından, modern toplumların doğuşuna kadar kabaca bütün önemli tarihi olayları yaşamıştır John. Ve anlattıklarında hiçbir tutarsızlık veya hikayesinde en ufak bir açık yoktur. 

       Arkadaşları tarafından John’a yöneltilen çeşitli sorulardan birisi de herhangi bir dine inanıp inanmadığıdır. John burada tipik bir agnostik tavrı sergiler ve herhangi bir dinin tanrısına inanmadığını ama böylesi bir varlığın olasılığını da tam olarak inkar edecek kanıtı olmadığını söyler. Bugüne kadar bir Tanrı’nın varlığına inanma ihtiyacı duymadığını da ekler. Bu noktaya kadar yumuşak ve uyumlu bir karakter imajı çizen din profesörü Edith, John’ın kendisinin İsa olduğunu iddia etmesi üzerine sinir krizinin eşiğine gelir. Buda’dan eğitim aldığını söyleyen John, insanlara onun öğretisini anlatmak üzere Celile’ye göçmüş ama işler düşündüğü gibi gitmemiş ve insanlar ona ve anlattıklarına hiç hesapta olmayan ilahi kavramlar yakıştırmıştır. İsa, John’ın ta kendisidir bu durumda! Hristiyanlık da böyle doğmuştur John’ın anlattığına göre. Bu argüman Edith tarafından önce öfke, saldırganlık ve bir süre sonra da gözyaşlarıyla karşılanır. Bütün hayatını dini inancı üzerine kurmuş olan Edith için böylesi bir itiraf kabul edilemez bir şeydir ve tüm inançlı insanlarda gördüğümüz şekilde bu itiraf, ilk söylendiği andan itibaren Edith tarafından şiddetle reddedilir. 

       Bütün bunlar yaşanırken özellikle Art, John’ın bir akıl hastalığı olabileceğinden veya bir uyuşturucunun etkisi altında olduğundan şüphelenmeye başlar ve psikiyatrist olan Will Gruber’i telefonla arayarak John’ı gözlemlemesi ve gerekli tedbiri alması için onu da ortama davet eder. 

       Gruber’in gelişiyle, konu ölümsüzlük ve  “ölmüyor olmanın adaletsizliğine” gelir ki bunun sebebi sonradan ortaya çıkar: Gruber eşini yeni kaybetmiştir ve ölümsüz olduğunu iddia eden bu adama karşı öfke duymaktadır. Bu öfke, Gruber’in John’ı, insanların yaşam enerjisini emerek hayatta kalan bir vampir olarak tanımlamasına ve onu silahla tehdit etmesine kadar gider. Senaryolardaki genel kural olan “bir silah varsa mutlaka o senaryo içinde ateşlenir”  tezi de bu alışılmadık senaryoda çürür, çünkü Gruber doğrulttuğu silahı asla ateşlemez. 

       Bütün gece süren bu bilimsel  tartışma şöleninin sonunda John, arkadaşlarının gerçeği çok da kaldıramadığını ve dünyalarının yıkıldığını görünce, söylediği her şeyin başından beri yalan olduğunu, kendisinin de herkes gibi normal bir insan olduğunu yalandan da olsa itiraf ederek veda gecesini sonlandırır. 

    Not: John’ın hayatı boyunca kullandığı pek çok isimden biri de filmdeki ismi olan John Oldman’dır. Bu isimde de bir ipucu verir aslında: Old-Man, Yaşlı veya Eski İnsan anlamına gelir) 

       Konuklar tek tek ayrılır, John’ın bütün anlattıklarının uydurmadan ibaret olduğunu öğrenmenin rahatlığı, özellikle Edith’in yüzünden okunmaktadır. Bütün hayatını ve inancını yeni baştan oluşturmak zorunda olmamak büyük bir rahatlama yaratır insanda şüphesiz. İnançları, yanlış olduklarını bilince bile terk etmenin ne kadar zor olduğunun altı bir kez daha çizilmiş olur filmde böylece.  Başından beri John’a en çok inanan kişiler Dan ve ona aşık olan Sandy olmuştur bu arada. 

       En son Gruber ve Sandy kalır. Sandy ile John’ın konuşmasını duyan Gruber’i bekleyen sürprizin, filmi henüz izlememiş olanlar için de sürpriz olarak kalmasını istediğim için son diyaloglarla ilgili bir detay yazmıyorum. John’ın anlattıklarının gerçek mi yoksa uydurma mı olduğu konusunda da hükmü vermemizi sağlayan bu son sahnedir nitekim. Filmi izlemeniz gerekiyor onu öğrenmek için 🙂 

    Filmden bazı replikler: 

    • Edith’in öfke patlamasına cevaben Harry: Edith, ben Tevrat okuyarak büyüdüm, eşim de Kuran okuyarak. Büyük oğlum ateist, en küçük oğlum bir scientolog, kızım da Hinduizm okuyor. Sanırım evimin salonunda bir din savaşı çıkması için yeterince sebep var, ama ailemizde herkes birbirine karşı hoşgörülü olabiliyor.
    • Dan: Ben eve gidip biraz aklı selim kazanmak için Star Trek izleyeceğim.
    • John, İsa olduğu zamanlarda, Buda’dan öğrendiklerini insanlara aktarmaya çalışırken, onların bunu nasıl yanlış yorumladıklarını anlatır ve der ki: Ben de bunu öğretmeye çalıştım. Ama bir yılan bir kadına zorla bir elma yedirdi ve mahvolduk.
    • Edith: Tanrı her yerdedir. Ama biz onu göremiyoruz.

               Harry: Pff…Benim de elimden gelenin en iyisi bu olsaydı ben de saklanırdım tabi.

    • Gruber: Madem ölümsüzsün John, şimdi seni vurursam hayatta kalır mısın?

               John: Ölümsüz olduğumu söylemedim, sadece yaşlıyım. Ölebilirim belki. O zaman da hayatının sonuna kadar “acaba vurduğum neydi?” diye merak edersin. 

    • John (Herkes şaşkınlık dolu bakışlarla onu dinlemektedir): Cristopher Columbus ile seyahat etme şansım vardı ama pek maceracı bir tip değildim. Dünyanın yuvarlak olduğundan neredeyse emindim ama yine de bir yerlerde ucundan düşerim diye de korkuyordum. 

              Art: Etrafına bir bak John, biz az önce o uçtan düştük bile!

    • Dan: “John anlattıklarını hiçbir şekilde kanıtlayamaz. Nasıl biz de aynı şekilde kesin olarak yalanlayamazsak. Ne kadar açık fikirli ve eğitimli olursak olalım, anlattıklarını kesin olarak yalanlamamız mümkün değil! Dostum ya gerçekten bir mağara adamı, ya deli, ya da bir yalancı. O halde madem böyle düşünüyoruz, konuşmaya devam edelim.”
    • Art: Bu anlattıkların aklı selime karşı işlenmiş bir suçtur.

               John: Rölativite ve Kuantum Fiziği de öyledir ama ..Doğa bu şekilde işler.

    • John: Her 50 yılda bir Yeni Gine’ye gider, beni Tanrı ilan etmiş olan bir kabilenin insanlarıyla birlikte vakit geçiririm. Heykelimi bile diktiler.
    • Gruber: Ne zaman İsa olduğuna inanmaya başladın?
      John: Sen ne zaman psikiyatrist olduğuna inanmaya başladın?
       

       Son olarak, çok düşük bütçeyle çekilen bu film bence mükemmele yakın oyunculuğu ve sürükleyici argümanlarıyla tam bir başyapıt: Tekrar tekrar izlenesi, her seferinde yeni fikirlere gebe, entelektüel bir şölen. Sorgulamaktan ve olasılıkları düşünmekten çekinmeyen insanların “en kaliteli içeriğe sahip filmler” listesinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Ayrıca birçok insana varoluşunu ve eğer varsa dini inancını sorgulatacak kadar da önemli bir yapıt. Uzun lafın kısası, kitap okur gibi izlenmesi gereken bir film Man From Earth.

  • Zihinsel zaman yolculuğu insana has olmayabilir

       Gerçek, fiziksel anlamda bir zaman yolculuğunu hâlâ sadece bilimkurgu filmlerinde görebiliyor olsak da, zihinsel zaman yolculuğu sürekli yaptığımız bir şeydir. Hattâ zamanımızın büyük bir kısmını geçmişi ve geleceği düşünerek geçiriyor oluşumuz, Mark Twain’in şu sözleri sarf etmesine neden olmuştur: Hayatım, birçoğu hiç gerçekleşmemiş trajedilerle dolu. Bu ilginç durumu anlayabilmemiz için bellek (hafıza) kavramına biraz daha yakından bakmamız ve onun evrimsel süreçlerini aydınlatmamız, dolayısıyla da insan belleğiyle diğer hayvanlarda gözlemlenen bellek örneklerini karşılaştırmamız gerekiyor. 

       Yakın zamana kadar insan belleği üzerine yapılan çalışmalar, referans bellek (uzun süreli bellek) ile işler bellek (kısa süreli bellek) arasındaki farkın anlaşılmasına dayanıyordu. İkisini ayırt etmek her zaman kolay olmasa da, referans belleğin daha çok kişinin artık ilgilenmediği anılarla ilişkili olduğu kabul edilir. İşler bellek ise öğrenme, akıl yürütme, kavrama, karşılaştırma vb. karmaşık bilişsel süreçlerin gerektirdiği bilgileri kısa bir süreyle akılda tutmamızı ve kullanmamızı mümkün kılan, sınırlı kapasiteye sahip bir bellek sistemidir.

    Referans bellek iki türe ayrılır: 1- Sıkça tecrübe edilmiş yeteneklerle (bisiklete binmek gibi) ilgili olan yöntemsel bellek  2- Bilinçli erişime açık olup olgular, bilgiler, kurallar ve olaylarla ilgili olan bildirimsel bellek.

    Bildirimsel bellek de ikiye ayrılır: a) Semantik (anlamsal) bellek b) Epizodik (bölümsel) bellek 

       Bunlardan epizodik bellek diye tabir edilen bellek sistemi 1972 yılında Endel Tulving tarafından tanımlanmıştır ve geçmişte meydana gelmiş olan, açıkça belirlenebilen otobiyografik olaylarla (örneğin belli yerler, zamanlar, ilişkili duygular ve diğer bağlamsal bilgiler) ilişkilidir. Mecazen söylemek gerekirse, “zamanda geriye giderek” belli bir zamanda ve yerde meydana gelen bir olayı hatırlamamızı ve onu yeniden yaşamamızı sağlar. Semantik bellek ise şartlardan ve çevreden bağımsız gerçeklerle ilgilidir; örneğin “arı sokması can yakar” gibi basit gerçekleri hatırlamaya yarar. Fakat bir arıya gazeteyle vurmaya çalıştığınızda arının sinirlenip sizi soktuğunu hatırlamak, epizodik belleğin görevidir. Epizodik belleğe kaydedilen olaylar, epizodik öğrenmeyi (örneğin bir davranış değişikliğini) de tetikleyebilir.1,2 Örneğin köpek saldırısına maruz kalan bir kişide gelişen köpek korkusu, epizodik öğrenme sürecinin ürünüdür. 

       Bazı araştırmacılar3 sadece insanların zamanda geriye (epizodik bellek) ve ileriye gitme (geleceği tahmin etme ve ona yönelik plan yapma) yeteneğine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Fakat birçok hayvandan4 (primatlar, yunuslar, sıçanlar, güvercinler ve çalı kargaları) elde edilen veriler, bu hayvanların hangi olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiğine ilişkin kişisel anılarını hatırlayabildiğini ve beklenmedik sorulara yanıt verebildiğini göstermektedir. Tulving’in zihinsel zaman yolculuğuna ilişkin güncel tanımına göre bazı hayvanlar (primat ve çalı kargaları) kaşık testini geçmeyi başarmıştır; diğer bir deyişle bu hayvanlar gelecek için plan yapabilmektedir. (Kaşık testi: Farz edin ki deniz kenarında geçireceğiniz tatil için valiz hazırlıyorsunuz. Bulunduğunuz yerde hava soğuk da olsa, gideceğiniz tatil yöresinde havanın sıcak olacağını düşünerek valize şort, mayo, terlik, güneş gözlüğü vb. eşyalar koyarsınız. Bu noktada kendinizi deniz kenarındaymış gibi hayal eder -bu bir simülasyondur- ve ihtiyaç listenizi ona göre belirlersiniz. Tulving (2005) bu tür simülasyonlara kaşık testi adını veriyor.) Kısacası, biz insanlar zihinsel zaman yolculuğu konusunda çok gelişmiş bir yeteneğe sahip olsak da, diğer hayvanların da böyle bir yeteneğe sahip olduğunu gösteren kanıtlar artmaktadır. 

       Bunlardan birisi İsveç – Furuvik Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Santino. Santino insanlardan pek de hoşlanmayan ve 1997 yılından beri gelen turistleri uzaklaştırmak için onlara taş atma yoluna giden bir şempanze. İlerleyen yıllarda tekniğini daha da geliştirerek kurbanlarını pusuya düşürmenin farklı yollarını keşfeden Santino, biriktirdiği taşları gizli bir yerde istifleyip şüphe çekmemek için bu taş yığınından birkaç metre uzakta durmanın çok daha işe yarar bir yöntem olduğunu fark etmiş. Onun bu davranışına kanarak Santino’nun kendilerini taş yağmuruna tutmayacağını düşünen ve ziyaretlerine devam eden turistler, hiç beklemedikleri bir anda gizli zulasına yaklaşıp oradan aldığı taşları kendilerine fırlatan Santino’nun saldırısıyla karşılaşmış. Santino’nun bu hünerli ve geliştirilmiş taş fırlatma teknikleri, onu dünyaca ünlü bir şempanze ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim insanları açısından da yoğun bir ilgi alanı haline getirmiş durumda.

    Resim: Santino’yu inceleyen bilim insanlarından birisi olan M. Osvath’ın 2012 yılında çektiği bir fotoğrafta Santino’yu ve istiflediği taşları görüyorsunuz. 

       Bir hayvan geçmişte dünyayla etkileşime girdiği zamanları epizodik belleği aracılığıyla hayal edebiliyorsa –Santino’nun elinde bir taş tuttuğu fark edildiğinde başarısızlıkla sonuçlanan saldırı girişimini hatırlaması veya bir arıyı gazeteyle kovaladığınızda yaşadıklarınızı hatırlamanız gibi– bu hayvanın kendisini gelecekte yaşanabilecek benzer bir senaryo içinde hayal etmesi ve davranışlarını ona göre planlaması da gayet olasıdır. Santino taşlarını gizlemeyi tercih edebilir veya siz de arıyı kızdırmaktan vazgeçebilirsiniz. İşte bilim insanları, bireyin hem geçmişte hem de gelecekte kendisini ve davranışlarını “zihin gözünden” canlandırması anlamına gelen bu olaya zihinsel zaman yolculuğu adını veriyor. 

       Burada Santino’nun geçmiş deneyimlerinden bir şeyler öğrendiğini ve geleceğe yönelik plan yaptığını görüyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu özelliklerin uzun süre sadece insanlara özgü olduğu düşünülüyordu. Fakat Kentucky Üniversitesi’nden psikolog Thomas Zentall tarafından yayınlanan güncel bir makale, bu karmaşık yeteneğin insanlara özgü olmadığını öneren çalışmalardan sadece birisi. Zentall epizodik belleğe dayanan zihinsel zaman yolculuğunun Santino gibi insan olmayan primatlarda, sıçanlarda, çalı kargalarında, yunuslarda ve güvercinlerde de gözlemlendiğine işaret ediyor. Özellikle çalı kargaları, yemek saklama davranışlarını planlama konusunda oldukça yetenekli görünüyor. Bu kargalar deneysel koşullar altında, ertesi gün aç olacaklarını bildikleri bölgelere yemek saklamış ve en sevdikleri besin maddelerinin de gelecekte her zaman ulaşabilecekleri yerlerde olmasını garanti etmiştir.5

     

       Diğer yandan, hayvanların da insanlar gibi zihinsel zaman yolculuğu yapabildiği görüşüne yönelik itirazlar da sürmektedir. Queensland Üniversitesi’nde görevli psikolog Thomas Suddendorf’a göre, insandışı hayvanlardaki epizodik belleği veya gelecek simülasyonlarını göstermek adına sürdürülen dahiyane çalışmalara rağmen, hayvanların insanlarda görülen esnek sağduyuya sahip olduğuna ilişkin yeterince kanıt yoktur. Suddendorf’a göre, çalı kargası gibi hayvanlar yemek saklama alışkanlıklarından en iyi şekilde yararlanmak adına davranışlarını uyarlayabiliyor olsa da, benzeri bir esnekliği başka uzmanlık alanlarında gösteremiyor; oysa insanlar hemen hemen her olayı simüle edip, sonra da onu olabilirlik ve çekicilik düzeyine göre değerlendirebiliyor. 

       Suddendorf’un aksini savunan Zentall yakınlarda güçlü bir yandaş da edinmiş bulunuyor. Üstelik bu isim eskiden Suddendorf’la birlikte, epizodik belleğin yalnızca insana özgü bir yetenek olduğunu savunan Michael Corballis’ten başkası değil. Corballis aynı zamanda zihinsel zaman yolculuğu kavramının da isim babalarından birisi (Suddendorf ile birlikte, 1997). Suddendorf ve Corballis daha önce, sağlanmaları halinde bu yeteneğin hayvanlarda da var olduğunu gösteren bir dizi kriter belirlemişti. (İnsan çocukları 4 yaşına geldiklerinde bu kriterleri sağlıyor; sadece benzer kutulardan edindikleri deneyimlere bakarak, daha önce hiç görmedikleri bir kutuyu açmak için doğru anahtarı seçebiliyor.) Hayvanlarsa buna benzer bir çözümü, ancak aynı test malzemelerine aynı ortamda maruz kalarak edindikleri tekrarlayan deneyimler sonucunda ulaşabiliyor; dolayısıyla problemleri zihinsel zaman yolculuğuyla değil, çağrışımsal öğrenme yoluyla çözüyor olabilecekleri göz önünde bulunduruluyor. Corballis bu yılın başlarında, hayvanların bu kriterleri sağlamadığı yönündeki fikrini değiştirmesine sebep olan kanıtlar bulunduğunu söyledi. Ancak Corballis’in fikrini değiştiren kanıt hayvanların davranışlarıyla ilgili çalışmalardan değil, hayvan beyinleri üzerinde yapılan araştırmalardan geldi. Corballis görüşlerini şöyle dile getirmişti6: “Zihinsel zaman yolculuğu, evrim sürecinde çok eskilere dayanan nörofizyolojik temellere sahiptir ve bazılarının (bir zamanlar benim de) iddia ettiği gibi insanlara özgü değildir. 

       Sıçanlardaki beyin faaliyetlerine bakılarak yapılan bir çalışmaya7 göre de sıçanlar sorunların çözümünü zihinlerinde (bu durumda beynin hipokampus bölgesinde) canlandırıyor olabilir. Araştırmacılar, gün boyu labirentlerin içinde koşuşturan sıçanların uyurkenki beyin nöron aktivitelerini ölçmüş ve hipokampus bölgesi üzerinde durmuş. (Hipokampus, sıçanın beyninde labirentle ilgili zihinsel haritaların depolandığı yerdir.) Buna göre, uyuyan sıçanlar sadece labirentin içinde geçtikleri yerlere ilişkin geçmiş deneyimlerini değil, geçmeyi düşündükleri ama hiç geçmedikleri labirent bölgelerini de zihinlerinde canlandırıyor. Corballis’e göre bu durum, sıçanların zihinsel zaman yolculuğu yapabildiğinin nörofizyolojik kanıtı niteliğinde. 

       Altta yatan beyin aktivitesine bakılmaksızın bu görüşü destekleyen başka kanıtlar da var. Örneğin bir deneyde8 mama ödülünü almak için gerekli olan aleti bulup kullanan bonobo ve orangutanlar bir sonraki gün de benzer bir testle karşılacaklarını düşünerek, akşam uyudukları bölgeye çekilirken yanlarına bu aleti almış ve ertesi gün de yine bu aleti kullanarak mama ödüllerini elde etmeye çalışmışlar. 

       Gözlemlenen bu yetenekler, eski insanların ertesi gün yapacakları mamut avı öncesinde sergilediği davranışlardan çok da farklı değil. O halde hayvanlarda zihinsel zaman yolculuğuna ilişkin neden daha fazla örnek görmüyoruz? Çünkü başarılı mamut avları gerçekleştirmek veya aya gitmek için gerekli olan insan zekâsı ve becerisi sadece epizodik belleğe bağlı değildir; bilhassa düşüncelerimizi ve planlarımızı dil yoluyla aktarma yeteneği, şimdilik bildiğimiz başka hiçbir hayvanda bulunmuyor. Ayrıca biz insanların hem kendimizin, hem de başkalarının zihnini nasıl algılayabiliyor olduğumuzla ilgili sorular da cevap bekliyor. Bir hayvanın kendisini anılarının veya gelecek planlarının belli bir noktasına yerleştirebilmesi, yani zihinsel zaman yolculuğu yapabilmesi için büyük ihtimalle bir tür bilinç veya kendini-tanıma becerisi gerekiyor. Dolayısıyla bu konudaki tartışmaların büyük çoğunluğu bilincin kanıtı olarak hayvan davranışlarının mı, yoksa nörolojik faaliyetlerin mi sayılması gerektiği etrafında dönüyor. 

       Bilinç, kara kutunun merkezindeki elmas niteliğinde ve bu soruların yanıtını alabilmemiz için de hakkında çok daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Zentall gelecekte yapılacak çalışmaların, hayvanların zihinsel zaman yolculuğuna benzer başka yeteneklere de sahip olduğunu ortaya koyacağı görüşünde. Bu konuda kesinlikle haklı. Ama hayvan zihni dediğimiz kara kutu günbegün aralandıkça, bilim insanları da karanlıkta beliren yeni şekiller konusunda fikir ayrılığına düşmeye devam edecek; ta ki bilinç muamması tam anlamıyla çözülene kadar. Sizi bilmem, ama ben yeni gelişmeleri heyecanla bekliyor olacağım.

     

    Referans makaleler:
    1. Terry, W. S. (2006). Learning and Memory: Basic principles, processes, and procedures. Boston: Pearson Education, Inc.
    2.  Baars, B. J. & Gage, N. M. (2007). Cognition, Brain, and Consciousness: Introduction to cognitive neuroscience. London: Elsevier Ltd.
    3. Philosophical Transactions of the Royal Society; Mental time travel and the shaping of the human mind
     

     Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Sağlak şempanzeler, konuşma yeteneğimizle ilgili ipuçları sunuyor

       İnsanlardaki konuşma yeteneklerinin çoğu beynin sol yarımküresi tarafından kontrol edilmektedir. Atlanta, Georgia’daki Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’ndeki şempanzeler üzerinde yapılan araştırma,  beyindeki bu yarımküre farkına göre meydana gelen dil yeteneğinin evrimsel kökeninin, atalarımızın el hareketleriyle iletişim kurmasından kaynaklandığını öne sürmüştür. Bununla ilgili çalışma, Ocak 2010’da Elsevier’in  köşesinde  rapor edilmiştir. Şempanzelerin büyük bir kısmı, elle iletişim kurarken sağ elini kullanma eğilimi göstermiştir ki bu da tıpkı insanlarda olduğu gibi dil yeteneğinin, sol yarımkürenin baskınlığında gerçekleştiğine kanıt olabilir.

       Agnes Scott College’dan Prof. William D. Hopkins ve ekibi, 10 ay boyunca 70 şempanzede iletişim amaçlı el kullanımını inceledi ve şempanzelere özgü birtakım hareketleri kaydetti. Bunlar arasında kolla tehdit, kolu açmak veya el çıprmak gibi örnekler vardır. Bu hareketler;  ilgi çekme, ortak uyarılma algısı, asabiyet, tehdit, selamlaşma, uzlaşma veya taranma ve çiftleşme için davet gibi anlamlar içeren farklı sosyal tutumları tanımlıyor.Şempanzeler bu hareketleri birbirlerine olduğu kadar insanlara karşı da yapmışlar. 

    Resim: Yetişkin erkek şempanze, yetişkin dişiye doğru selamlaşmak amacıyla sağ elini uzatırken. (Credit: William D. Hopkins)

       Prof. Hopkins şöyle dedi: “İletişim kurmada sağ elin baskınlığının derecesi, şimdiye kadar şempanzelerde belirlenen diğer iletişime yönelik olmayan eylemlerden en fazla göze çarpanıdır. Bu türde, insanlara yönelik el hareketlerindeki eğilimleri zaten biliyorduk. Eklenen bu yeni bilgiler ise açıkça göstermiştir ki, şempanzelerin sağ elle kurdukları iletişim sadece insanlara yönelik değil, türün genel anlamda  iletişim kurma şeklidir.”

       Dr. Adrien Meguerditchian ve Prof. Jacques Vauclair, “Bu buluş, insanlarda konuşma yeteneğinin, atalarımızın vücut hareketleriyle kurdukları iletişimden köken aldığını gösteren diğer pek çok kanıttan biridir. Dahası, maymunlardaki bu iletişim şekli, niyetlenme, ima yollu iletişim, öğrenme esnekliği gibi insan diliyle ortak olan bazı temel benzerlikler de gösterir.” dedi.

     

       Makale kaynağı: Adrien Meguerditchian, Jacques Vauclair and William D. Hopkins. Captive chimpanzees use their right hand to communicate with each other: Implications for the origin of the cerebral substrate for languageCortex, Volume 46, Issue 1 (January 2010).

       Yazı kaynağı: ScienceDaily (16.11.2009) 

       Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Daniel Dennett – Darwin’in Tehlikeli Fikri

       Günümüzün en önemli düşünürlerinden biri olan Daniel Dennett’ın “Darwin’in Tehlikeli Fikri: Evrim ve Hayatın Anlamı” [Darwin’s Dangerous Idea: Evolution and the Meanings of Life] isimli kitabı, Türkçe çevirisiyle kitapçılardaki yerini aldı. Hatırlarsanız kitabın eş çevirmeni olarak, Facebook sayfam Düşünsel Evrim‘de kitaptan ufak paragraflar alıntılayarak takipçilerimize bir önbilgilendirme yapmıştım.

    Alfa Yayınları, çev. Aybey Eper, Bahar Kılıç (2014)

       Dennett bu kitabında, doğal seçilim kuramını farklı bilim dallarıyla besleyerek genişletiyor ve Darwinci evrime bu alanlardan yöneltilen bazı itirazları cevaplandırıyor. Bu kitapta biyolojinin yanı sıra kimya, fizik, matematik (özellikle algoritmalar), Yapay Zekâ vb konular yer alıyor. Kitapta Stephen Jay Gould’dan Noam Chomsky’e kadar birçok bilim insanının evrimsel düşünceye bakış açılarını eleştiren, irdeleyen ve onların görüşlerinden türeyen çeşitli argümanlara yanıt veren Dennett’ın da önsözde belirttiği üzere, “bu kitap büyük ölçüde bilimle ilgilidir, ancak kendi başına bir bilim çalışması değildir.” Bu bir felsefe kitabıdır. Dennett’ı tanıyor ve seviyor olabilirsiniz, ama bu kitabı okuyunca hayran kalacaksınız; benim için öyle oldu en azından. Kendi adıma çevirirken çok şey öğrendiğim bu eseri, tüm bilim ve felsefe tutkunlarına tavsiye ediyorum. 

       Kitabın editörü olan ve ona en az bizim kadar emek veren, hattâ baskıda dahi başında duran İTÜ Fizik bölümünden Doç Dr. Kerem Cankoçak’ın kitapla ilgili tanıtım yazısını okumak için tıklayın. Ayrıca ülkemizdeki bilim kitapçılığı açısından en önemli yayınevlerinden biri olan Alfa Yayınlarına destek olmak adına kitabı sadece alıp okumakla kalmayıp, başkalarının da faydalanabilmesi ve yayınevinin güzel bilim yayınlarına devam edebilmesi için paylaşarak tanıtmak gerekiyor. 

      Kitabın içeriği hakkında sizlere fikir verebilmek için kitaptan birkaç alıntı paylaşmak isterim:

    Darwin’in doğal seçilime bağlı evrim kuramı, beni her zaman çok heyecanlandırmıştı; ama seneler içinde onun büyük düşüncesinden duydukları rahatsızlığı gizleyemeyen, kusur arayıp işi azarlama boyutuna vardıran kuşkuculuktan tutun, açıkça düşmanlığını ilan edenlere kadar hayret uyandıran bir düşünür topluluğunu karşımda buldum. Bunlar yalnız sıradan insanlar ve dindar düşünürlerden ibaret olmayıp, Darwin’in yanılgı içinde olduğunu söylemeyi tercih eden laik filozofları, psikologları, fizikçileri ve hatta biyologları kapsıyordu. Bu kitap Darwin’in düşüncesinin nasıl bu kadar güçlü olduğu, yeni bir temel üzerinde ve sevgi dolu bir görünüş içinde şekillenen hayatın bize nasıl umut aşılayabileceği hakkındadır. (Önsöz’den) 

    Algoritmalar bugün itibariyle yeni olmadıkları gibi, Darwin’in yaşadığı günlerde de yeni değildi. Alışık olduğumuz uzun soluklu bölme işlemleri, çek defterlerimizin girdi çıktılarını denkleştirme işlemleri, kelimeleri alfabetik bir düzen içine getirme işlemleri, üç-taş oyununun karar yöntemleri gibi birçok matematiksel çözüm ve yöntem hep algoritma örnekleridir. Bu konuda yeni olan ve Darwin’in buluşunun değerini ve önemini geç de olsa çok daha iyi anlamamızı sağlayan şey, matematikçilerin ve mantıkçıların genel anlamda algoritmanın gücü ve yapısı hakkındaki kuramsal düşünceleridir. Bu düşünceler, yirminci yüzyılda büyük bir gelişim ivmesi kazanarak bilgisayarların doğuşunu gerçekleştirmiş ve hiç kuşkusuz geri dönüşümlü olarak da, algoritmaların güçlerini daha canlı ve radikal bir şekilde anlamamızı sağlamıştır. (s. 57) 

    Antropik İlkenin güçlü biçimlerinden herhangi birine inananlar, bundan harika ve bir o kadar da şaşırtıcı çıkarımlar yapılabileceğini düşünür. Örneğin bilinçli gözlemciler olarak burada olduğumuza göre, evrenin bir bütün olarak bizim için var olduğunu veya evrenin tümü var olabilsin diye var olduğumuzu ya da Tanrı’nın, evreni bizim var olmamız mümkün olsun diye kendi istediği biçimde şekillendirdiğini öne sürerler. Böyle yorumlandığında, bu tür önermeler Paley’nin Tasarımdan Çıkarım fikrini yeniden canlandırmaya yönelik girişimler haline gelir. Bunlar fizik yasalarının olası kıldığı belirli yapıları ele almak yerine, evrenin genel fizik yasalarının Tasarımıyla ilgilenir ve Darwinci düşünceye yöneltilen saldırılara çanak tutar… Bunlar zor konulardır ve tartışmaların büyük kısmı teknik ayrıntılarla ilgilidir. Fakat çok daha basit bir örnekle bunlara verilen Darwinci yanıtların mantıksal gücünü canlı canlı görebiliriz. İlk olarak size Yaşam Oyununu tanıtmak isterim.” (s. 197)

    Turing bu makaleyi yazdığı zaman Yapay Zekâ programları yoktu; zaten o zamanlar dünyada çalışır durumda olan sadece iki bilgisayar vardı. Fakat birkaç yıl içinde günde yirmi dört saat çalışan makineler iyice yaygınlaşmış, sayıları IBM’de araştırma bilimcisi olarak görev yapan Arthur Samuel’ın insanların boş geçen gecelerini renklendirmek amacıyla bir program yaratmasına yetecek kadar artmıştı. Bu programa rahatlıkla YZ-Âdem diyebiliriz [YZ=Yapay Zekâ]. Samuel’ın programı dama oynuyordu ve gecenin belli saatlerinde kendisine karşı oynaya oynaya işi iyice ilerletti. Bu süreçte, daha önceki versiyonlardan başarısız olanları çöpe atmak ve akılsızca yaratılan yeni mutasyonları denemek suretiyle her seferinde kendisini yeni baştan tasarlıyordu. En sonunda Samuel’dan daha iyi bir dama oyuncusu haline gelerek, “bir bilgisayar sadece yapmak üzere programlandığı işleri yapabilir” şeklindeki çılgınca efsanenin aksini kanıtlayan ilk belirgin örneklerden biri oldu. Bu örneğe bakarak bu çok tanıdık, ama bir o kadar da yanlış düşüncenin, Locke’ın ‘yalnızca Akılların Tasarım yaratabileceği’ne ilişkin sezgisi ile aynı olduğunu görebiliriz. Bu düşünce Darwin’in açıkça yerle bir ettiği ex nihilo nihil fit [hiçlikten hiçlik doğar] savının istismar edilmiş biçimidir. Üstelik Samuel’ın programı kendi yaratıcısını, şaşırtıcı derecede klasik bir Darwinci evrim süreci ile aşmıştır. (s. 248)

    İncil’in King James versiyonunu çok severim. Kalbim, bir aslanı hayvanat bahçesinde küçük bir kafesin içinde nevrotik bir şekilde ileri geri yürürken gördüğüm zaman nasıl burkuluyorsa, Erkek veya Dişi olan bir Tanrıdan da aynı şekilde uzak durur. Evet, evet, biliyorum; aslan çok güzel, ama bir o kadar da tehlikeli bir hayvandır. Onu kafesten çıkarıp kendi haline bırakırsanız beni öldürür; güvenlik nedeniyle kafeste tutulması gerekir. Aynı güvenlik nedeniyle, mutlak zorunluluk halinde dinlerin de kafese konması gerekir. Kadınların sünnet edilmesine, koyu Katoliklerin ve Mormonların kadınları ikinci sınıf insan konumunda tutmasına, hele de İslam dininde olduğu gibi değersizleştirmesine izin vermiş olmamız dehşet vericidir. (s. 627)

    Çocuklarınıza Tanrı’nın birer aracı olduklarını illa öğretecekseniz, onlara en azından Tanrı’nın “tüfekleri” olduklarını öğretmeyin. Aksi halde bütün gücümüzle size karşı koymak zorunda kalırız; çünkü sizin öğretinizin hiçbir övünülecek yanı, görkemi, özel hakkı ve vazgeçilmez erdemi yoktur. Çocuklarınıza yalanlar öğretme konusunda ısrar edecekseniz (Dünya’nın düz olduğu, insanın doğal seçilim yoluyla evrimin bir ürünü olmadığı gibi); en azından düşünce özgürlüğüne sahip olan bizlerin, sizin bu öğretilerinizin yalanları yaymak olduğunu söylemekten çekinmeyeceğimize ve bu gerçeği çocuklarınızın da anlamasını sağlamak adına önümüze çıkan her fırsatı değerlendireceğimize hiç kuşkunuz olmasın. Bu gezegende yaşayan herkesin gelecekteki esenliği, çocuklarımızın eğitimine bağlıdır. (s. 632) 

       Daha fazlası için en yakındaki kitapçıya uğramanız gerekecek 🙂 Dennet’ı henüz tanımayanlar, Türkçe altyazılarını hazırladığım ve aşağıda paylaştığım uzun soluklu sunumu izleyebilir. Sunum hakkında bilgi almak isteyenler şu yazıyı okuyabilir. Faydalı ve keyifli bir okuma/öğrenme süreci olması dileğiyle. 

  • Tanrı geni: Sahte bilim mi?

       Bireylerin dini veya tinsel inançları, içinde yaşadıkları toplumla, aileyle ve geçmişleriyle sıkı ilişki içindedir. Fakat bu tür inançların insanlık tarihindeki hemen her toplumda farklı şekillerde de olsa ortaya çıkmış olması, doğaüstü kavramlara inanma eğiliminin biyolojik bir temeli de olabileceğini düşündürür. 2004 yılında Amerikalı bir moleküler biyolog olan Dean Hamer, Tanrı inancının beyindeki kimyasallara bağlı olduğuna ve bunun da belirli bir gene –Tanrı genine– işaret ettiğine ilişkin bir hipotez oluşturdu. Söz konusu kimyasal, insanlarda SLC18A2 geni tarafından kodlanan VMAT2 (Vesicular Monoamine Transporter 2) isimli proteindir. 2005 tarihli, The God Gene: How Faith is Hardwired into our Genes (Tanrı Geni: İnanç, Genlerimiz ile Fiziksel Olarak Nasıl Bağlantılıdır) adlı kitabın da yazarı olan Hamer’ın bu hipotezi gerek dini çevrelerden, gerekse de bilim camiasından pek çok eleştiri aldı. Dolayısıyla, böylesi konularda oluşan bilgi kirliliğini dağıtmak adına konuyu irdelemenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ayrıca bu kirliliğin büyük bir kısmından da, elde ettiği verileri yazdığı popüler bilim kitabı dışında hiçbir bilimsel kaynakta yayınlamayan Hamer’ın sorumlu olduğunu üzülerek belirtmek zorundayım. 

      

       Öncelikle Hamer’ın hipotezine, içerdiği ana argümanları sıralayarak daha yakından bakalım. Hipoteze göre; 

    1. Tinsellik (maneviyat, spiritüalizm) psikometrik yöntemlerle ölçülebilir.

    2. Tinsellik eğilimine zemin hazırlayan temel nedenler kalıtsaldır.

    3. Bu kalıtsallığın bir kısmı VMAT2 isimli proteinden kaynaklanıyor olabilir.

    4. Bu protein, monoamin seviyelerini değiştirerek etki eder.

    5. Tinsel bireyler doğal seçilim tarafından avantajlıdır çünkü doğal bir iyimserliğe sahiptirler; bu da fiziksel veya fizyolojik düzeyde olumlu etkiler yapar. 

       Sizi bilmem ama ben özellikle bu son maddeyi biraz fazla indirgemeci (Daniel Dennett’ın deyimiyle “açgözlü indirgemeci”) buluyor ve birazdan “eleştiriler” kısmında ele alacağım üzere de hatalı bir çıkarım olarak değerlendiriyorum. Ayrıca birçok kişi gibi kitabın ve dolayısıyla da genin ismini fazlasıyla medyatik buldum; Higgs bozonuna (nam-ı diğer “Tanrı parçacığı”) yapışıp kalan çarpık anlamlardan hiç ders alınmamış gibi görünüyor. Veya belki de amaç budur, kimbilir. Ama peşin yargılara varmadan önce gelin, çalışmanın ayrıntılarına göz atalım. 

       Hamer “Tanrı geni” ile ilgili çalışmalarına 1998 yılında, Ulusal Kanser Enstitüsü için sigara tiryakiliği ve bağımlılık üzerine yaptığı bir araştırma sırasında başladı. Hamer’ın analizlerinde kullandığı tinsellik eğilimi ölçütü, psikiyatrist/genetikçi Robert Cloninger’ın çalışmalarına dayanır. [Cloninger, kişilik ölçümünde yaygın olarak kullanılan iki araç geliştirmiştir. Merak edenler için isimleri: TPQ (Tridimensional Personality Questionnaire) ve TCI (Temperament and Character Inventory.)] Buna göre, tinsellik eğilimi öz aşkınlık denen bir ölçütle hesaplanır, ki bu ölçüt de 3 alt kümeden oluşur: 

       a) öz unutkanlık; yani belli bir eyleme tam anlamıyla kendini vermek (örneğin okumak),

       b) ben-ötesi özdeşleşme; yani kişinin kendisini, kendisinden daha büyük bir evrenle bağlantılı hissetmesi,

       c) mistisizm; yani kanıtlanmamış olgulara inanma eğilimi. (Bu cümle mistisizmin tam doğru bir tanımı olmamakla birlikte, içerik olarak onu kapsar.) 

       Cloninger’e göre, bu ölçütleri bir arada ele alarak bir kişinin kendisini ne kadar tinsel hissettiğini ölçebiliriz. Öz aşkınlığın kalıtsal olduğu, L. Eaves ve N. Martin tarafından yapılan ikiz deneyleriyle gösterilmiştir. Ancak bu çalışmanın eleştirmenleri, belirli dinsel inançların (örneğin İsa’ya inanmak) herhangi bir genetik temeli olamayacağını, bu inançların aslında birer mem olduğunu belirtmiştir. 

       Öz aşkınlığa ilişkin genleri belirlemek için farklı cinsiyete, yaşa, eğitim düzeyine ve etnik arka plana sahip 1000 bireyi kişilik testlerine tabi tutan Hamer, hepsinin öz aşkınlık puanlarını belirler. Daha sonra aynı kişilerin genomlarını -DNA’larını- inceleyerek elde ettiği verileri, onların kişilik puanlarıyla karşılaştırır. Sonuç olarak da veri setindeki VMAT2 alellerinin %28’inde gözlemlenen bir varyasyonu, bu genin daha “tinsel” versiyonunu gösteren bir marker olarak belirler. Yani herkes aynı VMAT2 türüne sahip değildir, kendisi ve varyantı olmak üzere iki türü mevcuttur. VMAT2 varyantı 10. kromozomda yer alır; burada tek bir baz değişimi olmuş, A yerine C gelmiştir. Hamer, kitabında şöyle der: 

    “VMAT2 polimorfizmi ve öz aşkınlık arasında belirgin bir ilişki vardı. Kromozomlarında A yerine C bulunan bireyler daha yüksek tinsellik puanına sahipti. Tek bir bazda meydana gelen bu değişiklik, öz aşkınlığın her yönünü etkiliyordu; doğayı sevmekten Tanrı’yı sevmeye, evrenle bir olmaktan evren için kendini feda etmeye kadar.” 

    VMAT2 neden önemli?

       Bir genin birbiriyle etkileşen çok sayıda işlevi arasından tek bir işlevini belirlemek zordur. Ama bir integral zar proteini olan VMAT2’nin, monoaminlerin (örneğin dopamin, noradrenalin, serotonin ve histamin) hücre sitozolünden sinaptik keselere taşınmasından sorumlu olduğu kabul edilmektedir. VMAT2, presinaptik nöronun sinaptik yarık içerisine nörotransmitter salma yeteneği açısından elzemdir. (Nörotransmitter: Nöronların başka nöronlarla veya hücrelerle iletişimini, dolayısıyla da sinirsel iletimi sağlayan kimyasallar.) Monoaminler beyinde balona benzeyen keselerin içinde saklanır; nöron bir sinyal oluşturduğunda kalsiyum iyonları salınır ve bu iyonlar VMAT2 moleküllerine bağlanır. Bu yolla ayrışarak, keselerde bulunan monoaminlerin sinaps içine geçişini sağlarlar. Kısacası VMAT2’nin çalışması engellenirse, nörotransmitterler (özellikle “inanç maddesi” olarak bilinen dopamin) normal yollarla sinaps içine salgılanamaz ve işlev göremez.

     

       Bu monoamin nörotransmitterleri, beynin mistik inançlarla ilgili eylemlerini düzenlemede çok önemli bir rol oynuyor olabilir. Bu nedenle Hamer’ın hipotezine göre “Tanrı geni” diye isimlendirilen VMAT2, bazı insanların mistik bir deneyim olarak tanımladığı hisleri (örneğin Tanrı’nın veya başka varlıkların varlığını hissetme) veya genel anlamda tinselliği üretiyor olabilir. Böylesi bir avantajın evrimsel açıdan ne gibi etkiler yaratmış olabileceği, başka bir uyarlanımın sonucu olarak mı ortaya çıktığı vb sorular, daha kapsamlı araştırma gerektirmektedir. Fakat Dr. Hamer’a göre öz aşkınlık insanları daha iyimser, dolayısıyla daha sağlıklı ve sonuç olarak da çocuk sahibi olmaya (genlerini aktarmaya) daha yatkın hale getiriyor olabilir. 

       Laboratuvar deneylerinde VMAT2 üretme yeteneği sınırlanan farelerin doğduklarında çok daha küçük boyutlu oldukları, beslenme ve hatta hareket etme konusunda isteksiz davrandıkları gözlemlenmiş ve deneklerin hepsi 2 hafta içinde ölmüştür. Monoaminler ve dolayısıyla da VMAT2, algı ve derin düşünmeden sorumlu talamokortikal kompleksin ve duygusal tepkileri oluşturan limbik beyin sapı sisteminin kontrol edilmesinde önemli rol oynar. Talamokortikal sistem, tinsel durumun zirve yaptığı anlarda (örneğin Budistlerin meditasyonu veya trans hali) beyindeki kan akışını ve enerjiyi gitgide kendisine çeker; bu da beynin diğer bölgelerinin işleyişini yavaşlatır ve deafferentasyon (duyu kaybı) meydana gelir. Deafferentasyondan etkilenen beyin bölgelerinden birisi de bedenin uzaydaki yerini belirlemekten sorumlu kısımdır. Kan dolaşımındaki azalmayı fark eden bu bölge, limbik sisteme sinyal yollar; limbik sistem de tekrar talamokortikal sistemi uyarır. Bu durumda talamokortikal sistem kendisine daha da fazla enerji çekmeye zorlanır ve sonunda beyinde bir geribesleme döngüsü oluşur. Bu döngü, gittikçe artan bir bedenden kopuş veya bedeni aşma hissi yaratır ki çoğu kişinin “mistik bir deneyim” yaşadığını söylediğinde hissettiği şey budur. Hamer’a göre VMAT2 geninin belli bir varyantına sahip olan bireylerin beyninde bu tür geribesleme döngüleri -dolayısıyla mistik deneyimler- daha sık ve kolay bir şekilde oluşur. 

    Hamer’ın çıkarımlarına yöneltilen eleştiriler:

       Hamer bile VMAT2’nin tinsellikte tek başına rol oynamadığını, tinselliğin tek bir gene veya sinirsel sürece indirgenemeyecek kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve benzer işlevi gören VMAT2 dışında 50 gen daha bulunabileceğini söyler. Fakat çalışmasından yaptığı çıkarımları yine de birçok sıkıntı içermektedir. Birincisi, tinselliği Cloninger’in çalışmalarına dayanarak tanımlamış olmasıdır. Cloninger, testlerini aşırı tinsel olduklarını düşündüğü kişiler (Albert Schweitzer, Mahatma Gandhi, Katolik azizler, Budist rahipler vb) üzerinde gerçekleştirmiş ve onları “tinsel” sınıfına sokan bazı özellikler belirlemiştir. Ama Cloninger’in belirlediği kriterlerin, sadece Batı toplumunun bireysel tinsellik algısını yansıtıyor olması muhtemeldir. Bu kriterler Batı toplumlarındaki algının ötesine geçebilmiş midir? Diğer toplumlarda bir değeri var mıdır? Bu testler, Amerika’da çok çeşitli etnik kökenden insana uygulanmış olsa da, ABD dışında yapılmamıştır. Bu da tinsellik ölçütü konusunda standardizasyon sorunu yaratan bir durumdur. 

       İkincisi Hamer’ın hipotezi, dinsel davranışı kanıt olarak nasıl değerlendirdiğine ilişkin belirsizlikler içerir. Hamer’a göre din ile tinsellik farklı şeylerdir: Din kültürel olarak aktarılır, oysa tinsellik eğilimi tamamen genetiktir; herhangi bir tanrı veya din gerektirmez. Hamer, din ve tinselliğin aynı birimlerle ölçülemeyeceği konusunda ısrar eder ve örgütlü din taraftarlarının, dindar olmayan kişilere göre daha düşük bir öz aşkınlık puanına sahip olduklarını hatırlatır. Fakat ‘Tanrı geni’nin evrimsel uyum açısından oynadığı role dair bir argüman üretmeye çalıştığında, dinsel davranışları (örneğin dinin, toplumsal dayanışmanın gelişimi ve korunumunda oynadığı rol) temel alır. Bu çelişki, Hamer’ın çalışmasındaki çok daha önemli bir sıkıntıya işaret eder: Bir yandan, farklı tinsellik düzeylerini belli bir gene dayandırmak suretiyle, bireysel farklılıkların olabileceğini söyler. Diğer yandan ise tinselliğin türümüze has bir özellik, bütün insanlığın evrimsel mirası olduğunu söyler. Birinci durumda din, tinselliğin karşıtı gibi görünür; tinsellik bireysel, din ise toplumsaldır. İkincisinde ise din ve tinsellik birbirinin yerini alabilir, yani Doğu Avrupa’nın Venüs heykelcikleri veya Paleolitik ayı klanları (ayıya tapanlar) eski tinsellik örnekleri olarak gösterilebilir.

      

       Önemli evrimsel biyologlardan biri olan ama bilime zarar verdiğini düşündüğü evrimsel psikoloji alanını her fırsatta sert bir dille eleştirmekten de çekinmeyen PZ Myers, Hamer’ın meşhur Tanrı genine ilişkin şu yorumu yapar:

    “Bu bir pompa. Beyin faaliyetleri sırasında nörotransmitterleri taşınma işlemi için paketleyen, ufak tefek bir pompa. Evet, önemli; hatta dinsel düşünce gibi daha üst düzey işlemler açısından etkin ve zaruri de olabilir. Ama bir ‘tanrı geni’ değil … VMAT2 sorunun cevabı değil, var olan birçok parametreden sadece birisidir. Ve bence dikkatimizi sürecin gerçek ve şaşırtıcı karmaşıklığına vermemiz gerekirken, Kristof, Hamer ve Pinker gibi yüzeysel kaşiflerin gelip bize saçma hikayeler anlatması gerçek biyoloji kavrayışımıza zarar vermektedir; gerçi büyük ihtimalle onların kariyeri açısından faydalı oluyordur. Piyasada basit açıklamaların alıcısı her zaman olacaktır, yanlış olsalar bile.” 

       Kitaptaki çelişkiler Avatar filmindeki New Age havasını hatırlatırcasına devam eder: 

    “Öz aşkınlığın ikinci kümesi olan ben-ötesi özdeşleşmenin en belirgin özelliği, evrenle ve içindeki canlı veya cansız, insan veya insandışı, görülebilen, duyulabilen, koklanabilen veya başka şekilde duyumsanabilen her şeyle bağlantılı olma hissidir. Bu alanda yüksek puan alan kişiler başka insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle, nehirlerle ve dağlarla duygusal açıdan derin bir bağ hissedebilir. Bazen her şeyin, yaşayan bir organizmanın birer parçası olduğu hissine kapılırlar…Ben-ötesi özdeşleşme, insanların başkalarına yardım etmek amacıyla kişisel fedakarlıklarda bulunmasına neden olur; örneğin savaşlara, yoksulluğa ve ırkçılığa karşı savaşmak gibi…Ben-ötesi özdeşleşme puanları düşük olan kişiler ise kendilerini evrenle daha az bağlantılı, dolayısıyla da dünyadaki olaylardan daha az sorumlu hisseder. Başkalarından çok kendileriyle ilgilenirler, doğayı korumaktan ziyade kullanmaya eğilimlidirler.”

     

     

       Bu alıntı, pratikte kafa karıştırıcı birçok nokta içeriyor. Örneğin daha önce, örgütlü din taraftarlarının dindar olmayan kişilere göre daha düşük bir öz aşkınlık puanına sahip olduğu söylenmişti. Bu durumda dindarların ben-ötesi özdeşleşme puanları da düşük olmalıdır, yani örgütlü din mensupları evrenle bağlantı hissetmeyen, bencil ve kişisel fedakarlıkta bulunmayan kişilerdir. Buraya kadar sorun yok gibi. Fakat diğer yandan, Müslüman bir intihar bombacısının, kendisini inandığı din uğruna havaya uçurması (fedakarlık) için oldukça yüksek bir öz aşkınlık puanına sahip olması gerektiği de düşünülebilir. Ama burada da işin içine şehitlik kavramı girer, ki bu durumda gerçek bir kişisel fedakarlıktan bahsedemeyiz; bu, cennete gitme inancıyla yapılan tamamen bencilce bir eylemdir. Hamer’ın çıkarımlarını yaparken bu ve benzeri ince noktaları gözettiğini sanmıyorum. Peki ya öz aşkınlığın üçüncü kümesi olan mistisizm? Herhalde örgütlü din mensupları ateistlerden daha mistiktir!? O zaman puanları neden daha düşük çıkıyor? 

      

       Hepsi bir yana, Hamer’ın çıkarımlarında daha da büyük bir hata yaptığına inanıyorum. Şöyle diyor: “Mistisizm alanında düşük puana sahip olan bireyler daha materyalist ve nesneldir. Tuhaf bir ekmek dilimi veya beklenmedik bir park yeri gördüklerinde, bunu sadece bir tesadüf olarak değerlendirirler. Bilimsel olarak açıklanamayan şeylere inanmazlar.” 

       Burada tanımlanan insan tipinin tam zıttı olan postmodernistlerin ve New Age fanatiklerinin mistisizm puanı epey yüksek çıkıyor olmalı, öyleyse sorun yok. Ama yine bu tanıma göre ben-ötesi özdeşleşme ve mistisizm puanları düşük olan rasyonel kişiler bencil, fedakarlıkta bulunmayan ve doğru kararlar alamayan insanlar olarak tarif ediliyor. Mesela bütün ömrünü çalışmalarına adamış, gerektiğinde bunun için hayatını bile feda etmiş bilim insanları bu tanıma ne kadar uyuyor? İnsanlığa faydası dokunan çoğu buluş, nirvanaya ulaşmaya çalışarak meditasyon yapan mistiklerin veya Tanrı’ya yakaran dindarların değil, sorgulayan ve merak eden rasyonel insanların zihninden çıkmıştır. Yapılan fedakarlığın kıyası bile mümkün değil bence. Dolayısıyla puanlamalar ile gerçek insanlar kıyaslandığında tutarsızlıklar ortaya çıkıyor.

       Hamer’ın bakış açısındaki sıkıntılardan birisi de tinsel yanı ağır basan kişilerin, evrimsel başarı bağlamında rasyonel kişilerden daha “iyi durumda” olacaklarını, tinselliğin doğal seçilim açısından bir avantaj yarattığını varsaymış olmasıdır. Bu varsayım, her şeyi biyolojiye indirgeme hatasının yanı sıra, basit bir mantık hatası da içerir. Geçmişteki insan toplumlarında din ve benzeri doğaüstü inançların üstlendiği olumlu görevleri yadsıyacak değiliz; ancak yukarıda da değindiğim gibi, kültürel ve bilimsel ilerlemenin ancak ve ancak doğadaki olguların sorgulanmasıyla ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Tinsel kişiler dünyayı ve evreni sorgulamaz, dogmatiktir. İnsan ömrünü uzatan, yaşam kalitemizi arttıran onca buluşu düşünün. Bu yüzden tinsellik eğiliminin, türümüzün sağkalımı açısından bir avantaj olarak değerlendirilmesine katılmıyorum. Hatta daha da ileri giderek, bunun zararlı bir mutasyon olduğunu bile söyleyebilirim 🙂 Şaka bir yana, bunlar gerçekten de çetrefilli konular ve şu anda hiçbirimizin bu konuda kesin bir yargıda bulunacak durumda olduğunu düşünmüyorum; en azından bilimsel kanıtlar buna izin verene kadar. O yüzden Tanrı Beyni isimli kitaptan bir alıntı yapmak isterim: 

    “İnsan beyni cevaplayamayacağı olasılıklar hayal edip sorular sorar. Bu da stres demektir. Beyin yanıtlardan hoşlanır. İnsanlar stresi başka şeye dönüştürmenin ve bundan kaçınmanın yollarını geliştirmiştir … Soru özünde şudur: Dinsel bir özellik onu destekleyen bireylerin evrimsel başarısını mı yükseltir, yoksa bireyin bir üyesi olduğu grubun evrimsel verimliliğini mi?”

        Belki de VMAT2’nin evrimsel süreçte insan popülasyonlarında geçirdiği değişimi gösteren kapsamlı bir soy ağacı çıkarılsa, bütün sorularımıza cevap alabiliriz. Kitabı eleştiren önemli bilim yazarlarından Carl Zimmer’in yorumu da şöyle: “Öyle görünüyor ki Hamer, bu fikirleri kendisi test etmeye zahmet etmemiş. Örneğin, doğal seçilimin öz aşkınlığı değil, VMAT2’nin başka bir özelliğini desteklemiş olabileceğini hiç göz önünde bulundurmamış. (Bu gen, birçok işlevinin yanı sıra beyni nörotoksinlerden korur.) Tanrı geninin hiçbir evrimsel faydası olmayabileceği ihtimali üzerinde de durmamış. Bazen çok yaygınmış gibi görünen genlerin, aslında sadece rastgele genetik sürüklenme ile yayıldığını görürüz. Hamer bu önemli soruları irdelemek yerine, insan davranışının evrimiyle ilgili her hipotezin tamamen spekülatif olması gerektiğini beyan ediyor. Ama bu en basit tabirle yanlıştır.”

       Hamer ve onun “Tanrı geni”, beklendiği üzere dini çevrelerden de sert eleştiriler almıştır. Anglikan rahip Polkinghorne, Daily Telegraph’a verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Tanrı geni fikri, sahip olduğum tüm kişisel dini inançlara aykırı. İmanı, genetik sağkalımın en küçük ortak paydasına indirgeyemezsiniz. Bu, indirgemeci düşünce şeklinin ne kadar aciz olduğunun bir göstergesidir.” 

       Papaz W. Houston ise şunları söyledi: “Dini inanç kişinin bünyesine bağlı değildir; toplumla, geleneklerle, kişilikle ve geri kalan her şeyle ilişkilidir. Bütün bunları başaran bir gen olması bana pek muhtemel gelmiyor.” 

       Bunlara cevaben Hamer, böylesi bir genin Tanrı inancı ile çelişmediğini; dindarların bu geni, yaratıcının dehasının bir diğer göstergesi olarak değerlendirebileceğini belirtmiştir. Hamer kitabında şu satırı sık sık tekrarlama ihtiyacı duyar: “Bu kitap Tanrı’nın değil, Tanrı geninin var olup olmadığı ile ilgilidir.

    Sonuç:

       Hamer’ın, inancın sinirsel bir temeli de olması gerektiği konusundaki akıl yürütmesi gayet güzel ve doğru bir yaklaşımdır; ancak vardığı sonuçlar, çalışmasından elde edilen verilere göre biraz fazla kapsamlı, fazlasıyla indirgemeci ve zaman zaman da hatalıdır. Kültüre özgü kanıtlara dayanarak insan biyolojisi üzerine evrensel bir argüman oluşturmak aceleci ve tehlikeli bir iştir. Fakat Hamer yine de bize, tinsel davranışa ilişkin bir ön hipotez vermiştir ve kanımca bu fikir, ileri araştırmalardan geçirilmeyi de hak etmektedir. Ancak Hamer ne yazık ki çalışmasını yalnızca popüler bir kitleye sunmuş, vardığı sonuçların dayanağı olan metodolojiye, verilere ve ayrıntılı bulgulara ilişkin herhangi bir bilgilendirme yapmamıştır. Bu da bilim insanlarının onun çalışmasını takip etmesini veya kendi çalışmalarıyla kıyaslamasını zorlaştırır, hatta imkansız kılar. Hamer bu bilgileri bilimsel camia ile paylaşmadığı sürece, kafalarda oluşan sorular da tam anlamıyla cevaplanamayacaktır. Kimbilir, belki de kitabın yayımlanma amacı budur; ileri araştırmalar için cazibe ve ödenek yaratmak. 

       Bazı bireylerin tinselliğe biyolojik olarak daha yatkın olduğu fikri, insanların din ve benzeri doğaüstü inançlara bakış açısını şüphesiz değiştirir. Benim gibi herhangi bir dini inancı olmayan ateist/agnostik kişiler için bu değişiklik, sadece sorgulama, çıkarım yapma ve yeni bilgiler edinme bağlamında olacaktır. Kısacası sonunda dini inançların genetik bir temeli olmadığı ortaya çıksa bile, bu durum dindar olmak için bir sebep yaratmayacaktır. En azından kendi adıma böyle. Ama burada özellikle dindar kişilerin sorgulaması gereken birçok nokta bulunuyor: Bir insanı, inanmayı seçtiği din yüzünden yargılamak veya onu başka bir dine inandırmaya çalışmak ne kadar doğrudur? VMAT2 veya benzeri genlerin varlığı, cennet ve cehennem kavramlarını nasıl etkiler? Tinselliğin kalıtsal olması, hiç kimsenin inancı yüzünden övgüyü veya yergiyi hak etmediği anlamına gelmez mi? Tanrı bu geni neden yaratma ihtiyacı duymuştur? Yoksa Tanrı sadece beynimizin yarattığı bir şey midir? Din bir hastalık mıdır? Dini inancı olmayan bizler ise şöyle sorular sorabiliriz: Eğer böyle bir gen (veya genler) gerçekten de tinselliğin oluşmasında bu kadar etkiliyse, evrimsel faydası tam olarak nedir? Körelmekte midir, yoksa evrilmekte mi? Bu genlerde meydana gelen mutasyonlar, evrimsel süreçte ne gibi değişikliklere neden olabilir? Dinlerin evrimi, biyolojik evrimimizde tam olarak nereye oturur? Geleceğin insan toplumlarında tinselliğin düzeyi nasıl olacaktır? Doğaüstüne olan yaygın eğilim yok olabilir mi? Gen gerçekten de “o kadar” bencil midir? Yoksa bütün bunlar, kültürel aktarım birimi olan memlerin, yeri gelince genlere üstün gelebildiğinin apaçık bir göstergesi midir? Sonuç olarak, bu soruların hiçbiri aklımıza gelmiyorsa bile en azından şunu diyebilmeliyiz: VMAT2 genine dikkat çeken Hamer’a, bize “mem” kavramını kazandıran Richard Dawkins’e, evrim, sinirbilimi ve sosyolojiyi bir araya getirerek çalışmalarını gerçekleştiren sayısız bilim insanı ve düşünüre sırf bu soruları sorabildiğimiz için bile teşekkür borçluyuz. 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    Kaynaklar:

  • Bir kara deliğin yarıçapı ölçüldü

       Bilim insanları, ilk kez “madde için geri dönüşü olmayan” noktayı ölçmeyi başardı 

     

        Bir kara deliğin kenarında kütleçekim kuvveti o kadar büyüktür ki, etrafındaki her şey onun içine çekilir. Kara deliklerin event horizon (olay ufku) isimli bir sınırı vardır ve burayı geçen hiçbir şey (bu ister yıldız, ister gaz veya ışık olsun) oradan kurtulamaz; sonsuza kadar kara deliğin içinde kaybolur. MIT Haystack Gözlemevi’nden Shep Doeleman bunu şöyle açıklıyor: “Bu bölge, bizim evrenimizin çıkış kapısı gibidir. O kapıdan girerseniz, artık geri dönüşü yoktur.” 

       Ancak event horizon sınırını her şey geçemez ve kara deliğin yörüngesinde, dışarıda kalanların yarattığı kozmik bir trafik kilitlenmesi yaşanır. Kara deliğin etrafında, maddeden meydana gelen ve akresyon diski denilen bir yapı oluşur. Akresyon diski, kara deliğin etrafında ışık hızına yakın bir hızda döner ve kara deliği ‘besler’. Bu disk zamanla, kara deliğin, etrafında dönen madde ile aynı yönde dönmesine (spin yapmasına) neden olur ve bu spirale yakalanan manyetik alanlardan kaynaklanan yüksek hızılı bir jet oluşturur. Event horizon, gözlemlenmesi imkansız gibi görünen hayali bir sınır olsa da, gök bilimciler yaptıkları çalışmayla, dev bir kara deliğin etrafındaki bu bölgenin görüntüsünü elde etmeyi ve akresyon diskinin en iç yörüngesinin çapını ölçmeyi başardı. Bulgular, Science dergisinde yayımlandı.  

      

       Söz konusu dev kara delik, bizim galaksimiz olan Samanyolu’ndan yaklaşık 50 milyon ışık yılı uzaktalıkta bulunan M87 galaksisinin merkezinde yer alıyor. Bu devasa kara deliğin kütlesi, 6 milyar Güneş’e eşdeğer. Bu çalışmadan çıkan sonuçlara göre, kara deliğin etrafında dönen madde, M87 galaksisinden yayıldığını gördüğümüz güçlü ışık jetlerinin de kaynağı. Evrendeki birçok galakside buna benzer ışık saçılmaları gözlemliyoruz. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu yüksek hızlı ışık jetlerinin, merkezlerinde bulunan kara deliklerin içine düşen maddeden kaynaklandığı düşünülüyordu. Ancak bugüne kadar hiçbir teleskop, bu öngörüyü doğrulayabilmek için gözlem yapmamıza izin verecek keskinliğe sahip değildi. ABD’nin Hawaii, California ve Arizona eyaletlerindeki dört farklı bölgeden teleskobu birbirine bağlayan gök bilimciler, Event Horizon Teleskobu isimli çok güçlü bir ‘sanal teleskop’ oluşturdu. 

       Bununla, maddenin bir kara delik etrafında dolaşmasının mümkün olduğu en iç (akresyon diskinin en içteki) yörüngenin, kara deliğin event horizon bölgesinin sadece 5.5 katı büyüklüğünde olduğunu hesapladılar. Doeleman’ın söylediğine göre; bu en iç yörünge, güneş sisteminin yaklaşık 5 katı, veya Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığının 750 katı. Fizik yasalarına göre bu büyüklük, akresyon diskinin kara delikle aynı yönde döndüğüne işaret ediyor. Yani galaksilerin merkezinden saçıldığını gördüğümüz jetlerin, kara delikler tarafından oluşturulduğu öngörülerini doğrulayan ilk doğrudan gözlem. 

    Görsel: Centaurus A galaksisinden saçılan ışık jetleri (NASA)

    Yapılacak keşifler, Einstein’ın teorisinin her koşulda geçerli olup olmadığı sorusuna da yanıt verecek

        Süperdev kara delikler Albert Einstein’ın teorisine göre uzayda var oldukları öngörülen en ekstrem olgulardır. Kara delikten ve etrafında oluşan akresyon diskinden saçılan yüksek hızlı jetler, birçok galaktik süreci başlatabilecek (yıldız oluşumu gibi) güçte. Bu jetlerin yörüngeleri hakkında yapılacak olan keşifler, kütleçekiminin en baskın kuvvet olduğu bölgelerindeki kara deliklerin devinimlerine dair bilim adamlarına yepyeni bilgiler sunacak. Doeleman, böylesine ekstrem koşulların olduğu bir ortamın, Einstein’ın genel görelilik teorisini de doğrulayıcı nitelikte olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “ Einstein’ın teorileri, düşük kütle çekim alanlarının bulunduğu ortamlar için (Dünya, Güneş Sistemi gibi) zaten doğrulanmış durumda. Fakat teorilerin yerle bir olabileceği tek ortam olan bir kara deliğin yörüngesi için henüz netlik kazanmış değil.” 

       Event Horizon Teleskobu, dünyanın çeşitli yerlerinde konumlandırılmış olan 50’ye yakın çanağı birleştirerek bu görüş keskinliğini daha da artırmayı amaçlayan oldukça yeni bir projedir. Şu anda bile, Hubble teleskobundan 2000 kat daha fazla detay sunmaktadır. Jetlerin temel doğası hala gizemini koruyor, ama bilimin ışığında gelişen teleskop teknolojisinin çok da uzak olmayan bir gelecekte, kara deliklerin ve diğer kozmolojik gizemlerin anlaşılmasında bize yepyeni kapılar aralayacağı kesin. 

     

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

       Kaynaklar:

    1. huffingtonpost, Black Hole’s Event Horizon: Galaxy M87’s Dark Center Measured For First Time

    2. ScienceDaily, Measuring the Universe’s ‘Exit Door’: For the First Time, an International Team Has Measured the Radius of a Black Hole

  • Yeni Başlayanlar İçin Evrim Teorisi

     

    Videoda bahsi geçen konularla ilgili ek bilgi: 

    • Uzak atalarda bulunan, ama yakın atalarda kaybedilmiş olduğu için görülmeyen birtakım özelliklerin yeni kuşaklarda tekrar ortaya çıkmasına atavizm denir. Bu olayın örneklerini dişlere sahip tavuklarda, kuyrukla doğan insanlarda, arka ayaklara sahip balina ve yılanlarda, fazladan tırnağa sahip atlarda vb. görebiliriz (Körelmiş organlar ve atavizm hakkında daha fazla bilgi almak ve örneklerini görmek için tıklayın). Bildiğiniz gibi tavuklar da tıpkı diğer modern kuşlar gibi dişsizdir; ama evrimsel geçmişlerinde 70-80 milyon yıl önce yaşamış olan atalarının dişleri vardı. Bu yüzden tavuklar, diş yapısının gelişmesi için gerekli olan genlere -videodaki 7. madde olan kalıntı genlere– sahiptir; bu genlerin aktive edilmesi (doğal veya yapay bir mutasyonla) halinde dişli tavuklar ortaya çıkar. Bu konuyla ilgili çalışmalardan bir tanesi, M. Harris ve ekibi tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır. (İlgilenenler için Kaynak) 
    • Naylon yiyen bakteriler hakkında bilgi almak için tıklayın
    • Yaratılışçıların bütün kanıtlara rağmen var olmadığını iddia ettikleri geçiş türlerini tanımak için tıklayın. Ayrıca geçiş türlerini çok özet olarak anlatan belgeseli izlemek için tıklayın. 

       Aşağıdaki fotoğraf, evrim karşıtı vaizlerden Kenneth Ham’in kuruculuğunu yaptığı Yaratılış Müzesi’nde, dinozorlarla insanları aynı dönemde yaşamış gibi gösteren sahte bilim örneklerinden birisidir. Bildiğiniz gibi dinozorların nesli -kuşlar hariç- yaklaşık 65 milyon yıl önce tükenmiştir. Pan (şempanze ve bonobolar) ile Homo (insan) cinsi ise bundan yaklaşık 6 milyon yıl önce birbirinden ayrılmıştır. Bulunan en eski Homo sapiens -modern insan- kalıntıları da yaklaşık 200 bin yıl öncesine aittir. Yani Homo cinsine ait en eski atalarımız bile dinozorlardan en az 59 milyon yıl sonra yaşamıştır. Her fırsatta insanları sahte bilgilerle yanıltmaya çalışan bilim düşmanlarına selam olsun 🙂 

    •  İnsanın evrimiyle ilgili kapsamlı bir yazı için tıklayın.

     

    Serinin diğer bölümleri:

    Evrim teorisi konusunda izleyebileceğiniz diğer videolar: