Yazar: admin

  • Inherit The Wind (Maymun Davası)

     

    Yönetmen: Stanley Kramer (1960)  

     IMDB

       “İnsan aklı… Bir çocuğun çarpım tablosunu ezberleyebiliyor olması, sizin bütün amin çığlıklarınızdan ve kutsal saydığınız şeylerin hepsinden daha fazla kutsallık içeriyor. Bir fikir, bir katedralden çok daha büyük bir abidedir. Ve insanın akli bilgisinin gelişimi, denizlerin ikiye yarılmasından da, asaların yılana dönüşmesinden de çok daha mucizevi bir şeydir!”

    —Henry Drummond

     

       Dünyaca ünlü davalardan biri olan ve Amerika’da 1925 yılında “Scopes Maymun Davası” olarak da bilinen insanlık adına utanç verici olayın özellikle hukuki süreçlerini anlatan film, daha çok davanın görüşüldüğü mahkeme salonunda geçmektedir. Sayfanın en altına inerek filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

       Filmdeki karakterler gerçek hayattakileri yansıtır, ancak isimleri senaryoda değiştirilmiştir.

    —Öğretmen John Scopes filmde Bertram Cates,

    —Scopes’un avukatı Clarence Darrow filmde Henry Drummond,

    —Davacı ve avukat William Jennings Bryan da filmde Harrison Brady ismiyle kurgulanmıştır. 

    (Bu yazı SPOILER içermektedir.)

      Süreç, John Scopes adındaki bir lise biyoloji öğretmeninin derste Darwin’in Türlerin Kökeni kitabından alıntılar yaparak öğrencilere biyolojinin temeli olan evrim kuramını anlatması üzerine tutuklanmasıyla başlar. Scopes anayasa mahkemesine ve Tennessee eyalet yasalarına karşı gelmek suçundan yargılanır. Her iki taraf da eyaletteki en ünlü avukatları getirtir; duruşma Amerika’da tüm radyo istasyonlarından yayınlanır. Scopes’u mükemmel bir şekilde savunan agnostik avukat Clarence Darrow’un da belirttiği gibi, “Bu dava aslında aklın ve bilimin, dini yobazlık ve bilim düşmanlığıyla, cehaletle mücadelesidir.” 

        Davanın konusuna tanıklık etmek üzere getirilen birçok bilim adamının, davayla ilgisiz oldukları(?!) gerekçesiyle konuşmalarına bile izin verilmez. Bilimsel bir konunun okullarda öğretilmesi söz konusuyken bir bilim adamının görüşü nedense konuyla ilgisizdir!   

      

      Bu trajikomik engellemelerin ardından Scopes’un avukatı Darrow, dindar bir insan olduğunu iddia eden davacı avukatı tanık sandalyesine çağırarak şaşırtıcı bir hamle yapar. Darrow, yaratılışçılığı savunan W. J. Bryan’ı tanık sandalyesinde, bizzat İncil’den okuduğu yaratılış mitleriyle ve bunların akla uygunsuzluğunu Bryan’a itiraf ettirmek suretiyle susturmayı başarır (filmde mutlu olduğumuz ve alkışladığımız bölümlerdir bunlar.) 

       Sekiz gün süren duruşmaların ardından Jüri, Scope’u eyalet yasalarına karşı gelmekten suçlu bulsa da, komik bir şekilde sadece 100$ para cezasına çarptırır. Bu duruma sinirlenen, çok daha ağır bir ceza çıkmasını bekleyen ve isteyen davacının elinden de daha fazlası zaten gelmez. 

       Zamanın imkanlarıyla ve teknolojisiyle elde edilmiş olan tutarlı kanıtların, daha o zaman bile yaratılışçıları evrim konusunda susturmaya ne kadar yeterli olduğu gerçeği dikkat çekici. Ancak o zamanki yaratılışçılık da günümüzdekinden daha farklıydı. Akıllı tasarım saçmalıkları henüz peyda olmamıştı ve dinlere daha geleneksel bir bakış açısı vardı. Bugün, 1925’ten sonra çok yol katetmiş olan bilim dünyası, hızla gelişen teknolojinin desteğiyle elimize geçen kanıtların fazlalığı ve deneysel çalışmalardaki muazzam artış sayesinde zaten evrim karşıtlarını ciddiye almazken, ülkemizde hala “din elden gidiyor” naralarıyla evrim karşıtlığının pompalanması, halkımıza gerçekdışı ve bilimsel olmayan argümanların sanki hakikatmiş gibi sunuluyor olması da üzüntü verici, ötesi çok da utanç verici bir durum. Ama bunların hepsi, İngiltere ve Amerika’da, 1925’teki Maymun Davası’ndan çok sonra ortaya çıkan toplumsal olayların tetiklediği (1960’larda başlayan savaş karşıtlığı ve cinsel devrimlerin) yeni bir yaratılışçılık akımı olan Akıllı Tasarım furyasının Türkiye’ye ulaşmış halidir. 

       Inherit The Wind bu bağlamda çarpıcı, düşündürücü ve üzücü bir film. Amerika 1925, Türkiye 2011… Biz neredeyiz hala? Korkarım Amerika’nın 1925’te bulunuğu yerden de gerideyiz. Bu karanlık yerde daha ne kadar tutulacağımız da meçhul.

       Ama bu davanın iyi sonuçları da oldu tabii. Zaten toplumlar bu şekilde gelişir ve evrilir. Bütün dünyada ses getiren bu davadan sonra, Amerika’da klasik yaratılışçılık yavaş yavaş geriledi, en azından resmi anlamda. Bilimdışı, yaratılışçı argümanlar ve kutsal kitaplardan alınma cümleler biyoloji ders kitaplarından çıkarılıp, yerine evrime ve gerçek bilime dair bilgiler yerleştirildi. Daha da önemlisi bilimle ilgili ders kitaplarının eğitimciler tarafından değil, bilim insanları tarafından yazılması gerektiği anlaşıldı ve yasal olarak kabul edildi. 

      Günümüzde, köktendinci İslam ülkeleri ve Amerika’nın sayılı birkaç eyaleti haricinde, dünyanın tüm ülkelerinde fen derslerinde evrim teorisi öğretilmektedir. Yaratılışçılığın fen dersi kitaplarından çıkarılması, Amerika’nın Anayasa Mahkemesi tarafından bile kabul edilmiş, yaratılışçılığın ders kitaplarına girmesi anayasaya aykırı sayılarak yasaklanmıştır. Şu anda eskisinin yerini az önce bahsettiğim “akıllı tasarım” adı altında sunulan bir başka, modernize edilmiş yaratılışçılık akımı almaya çalışıyor gibi görünse de, henüz anayasa mahkemesi tarafından olmasa bile, onun altında yer alan yargıtay ve tüm hukuk kurumlarınca akıllı tasarım da anayasaya aykırı olarak sınıflandırılmıştır. 

       Not: O dönemlerde darvinizm karşıtlığıyla da bilinen avukat William Jennings Bryan, aynı zamanda Amerika’da merkez-sol olarak bilinen Demokrat Parti siyasetçisidir. Evrim teorisine ve Darwin’e, sadece tutucu ve geleneksel bir Hıristiyan olmasından dolayı değil, bu siyasi duruşu nedeniyle de karşıdır. Darwinizm’in o dönemde ve günümüzde de halen yanlış anlaşılan imajı bunda rol oynar. Evrim teorisini bir siyasi akım veya inanç akımı sananlar, doğal seçilim mekanizmalarından “Güçlü olan hayatta kalır, zayıf olanlar ezilir ve elenir.” gibi yanlış bir sonuç çıkararak, bunun üzerinden bilim karşıtlığı yapmıştır. Ama elbette bu, bilimsel bir gerçeğe hiç alakası olmayan siyasi bir bakış açısı yapıştırmak ve bunun üzerinden prim yapmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Yeni başlayanlar için Dünya’nın yaşı

        Temeli esasen Tevrat’a dayanan, oradan da diğer kutsal kitaplara ve günümüzde de evrim karşıtlığının temeli olan yaratılışçılık hurafesine geçmiş olan Genç-Dünya yaratılışçılığı inancına göre, Tanrı Dünya’yı 6 günde yaratmıştır. Buna kimi teolog 6 devre diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışır. Ancak bugün, bilimsel gerçekler sayesinde biliyoruz ki Dünya yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl, Evren de 13,7 milyar yıl yaşındadır. Yani bilim, kutsal kitaplardaki yaratılış mitlerini çoktan çürütmüştür. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada varlığını sürdüren bu gerici-bilim karşıtı akımlar nedeniyle, bazı insanlar hala kutsal kitaplarda yazan sayılara ve yaşlara inanmaktadır. Bu videoda ve aşağıdaki yazıda, sonrasında da serinin devamı olan diğer videolarda, insanların öğrenmesi engellenmeye çalışılan bilimsel gerçekler anlatılacaktır. 

       Dünya’da şimdiye kadar bulunan en yaşlı kayaçlar 3,8-3,9 milyar yıl yaşındadır. Bunlardan bazıları tortul kayaçlardır ve 4,1-4,2 milyar yıl yaşında olan mineraller içerir. Bu değerler Dünya’nın yaşına dair kesin bir sayı vermese de bize bir alt sınır verir. Yani Dünyanın en az barındırdığı içerik kadar yaşlı olması gerektiğine göre, Dünyanın en az 4,5 milyar yıl yaşında olduğu çıkarımını yapabiliriz, çünkü şimdilik bundan daha eski örnekler bulunmamıştır. Ancak ileride bulunabilecek yeni örnekler veya geliştirilen çok daha hassas tarihleme yöntemleri sayesinde, bu yaş daha da eski bir tarihe işaret edebilir. (Fakat bunun aksi, yani 4,5 milyar yıldan daha genç olduğu ortaya çıkmayacaktır.) Bu konu, bilimin ilerleyişine de güzel bir örnek teşkil eder. Her yeni buluş, her yeni bilgi bizi gerçeğe daha da yaklaştırır. Yaratılışçıların anlamakta sıkıntı çektiği şey de bilimin bu devinimidir. Yeni verilerin eskileri geçersiz kılmadığını, bilimin zaten doğası gereği eskilerin üzerine yeni bilgilerin eklenmesi yoluyla ilerlediğini anlamak önemlidir.  

       Mutlak tarihleme (Kronometrik tarihleme) yöntemleri jeoloji ve arkeoloji bilimlerinde; kayaların, taşların, meteorların vb. kalıntıların, dolayısıyla fosillerin de bunlara bağlı olarak yaşlarını belirlemek için kullanılan tekniklere verilen genel isimdir. Ayrıca bir de Göreli tarihleme vardır ve farklı yerlerde bulunan örneklerin birbirileriyle karşılaştırılmasına dayanır. Ancak Göreli tarihleme, bize Mutlak tarihleme yöntemleri gibi belli bir yaş vermez, sadece bir örneğin diğerinden daha eski veya yeni olduğunu söyler. 

       Videoda mutlak tarihleme yöntemlerinden sadece bazıları anlatılmaktadır. Aşağıda çeşitli kaynaklardan derleyebildiğim ölçüde bu tarihlendirme yöntemlerinin bir listesini bulacaksınız:

    • Stratigrafi (Tabakalanma)
    • Dendrokronoloji (Günümüz –> 10.000 yıl)
    • DNA Tarihleme (Günümüz –> 150.000 yıl)
    • Arkeomanyetizm ve Paleomanyetik Tarihleme (250.000 yıl –>1 milyar yıl)
    • Elektron Spin Rezonans Yöntemi (ESR) veya Elektron Paramanyetik rezonans (EPR)
    • Radyometrik Tarihleme: 1896 yılında fizikçi Henri Becquerel’in radyoaktiviteyi, hemen ardından Marie Curie’nin Polonyum ve Radyum’u keşfi ve radyoaktivite alanında yaptığı çalışmalarıyla bir çığır açarak radyoloji bilimini kurmasıyla başlayan süreç (Curie, 1903 Nobel Fizik ödülünü kocası Pierre Curie ve Henri Becquerel ile paylaşmıştır), 1902 yılında Ernest Rutherford ve Soddy’nin radyoaktif bozunma yasalarını, 1912 yılında Soddy’nin izotopları keşfiyle ve kütle spektrograflarının geliştirilmesiyle devam eder. Bu şekilde ilerleyen radyoloji bilimi sayesinde, ilk kez 1905’te Rutherford tarafından icadedilen radyoaktif tarihleme yöntemleri kullanılmaya başlanır ve bu alan, günümüzde eklenen yeni yöntemlerle de gelişmeye devam etmektedir. 

       Bu yöntemler taş, kaya, mineral, Dünya’ya düşen meteorlar vb yapılardaki bir radyoaktif izotopun, radyoaktif bozunma ürünü olan bir elemente oranının belirlenmesine dayanır. Bu oranı belirlerken de elementlerin yarılanma ömürleri temel alınır ve böylece incelenen örneğin yaşı belirlenmiş olur. Dünya’nın yaşı da bu şekilde belirlenmiş olup yaklaşık 4,6 milyar yıldır. Bu yöntemler 1969 yılından beri de Ay’ın yaşının hesaplanmasında kullanılmaktadır. Radyometrik tarihlemede kullanılan temel elementlerin başlangıç-nihai ürünleri ve yarılanma ömürleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. 

     

    Günümüzde kullanılan radyometrik tarihleme yöntemleri:

     Parantez içinde verilen değerler yaklaşık değerler olup, çeşitli koşullara göre değişiklik gösterebilir.

    •    Radyokarbon tarihleme yöntemi: Karbon-14 veya C14 tarihleme (günümüz –> 50-62.000 yıl) 
    •    Potasyum-argon (K/Ar): (100.000 yıl –> yaklaşık 2-3 milyar yıl) 
    •    Argon-argon (Ar-Ar) 
    •    Uranyum-kurşun (U/Pb) 
    •    Uranyum-Toryum (U/Th) 
    •    Rubidyum-stronsiyum (Rb/Sr) 
    •    Samaryum-neodimyum (Sm/Nd) 
    •    İyot-ksenon (I-Xe) 
    •    Lantan-baryum (La-Ba) 
    •    Kurşun-kurşun (Pb-Pb) 
    •    Lutesyum-hafniyum (Lu-Hf) 
    •    Neon-neon (Ne-Ne) 
    •    Renyum-osmiyum (Re-Os) 
    •    Uranyum-kurşun-helyum (U-Pb-He) 
    •    Uranyum-uranyum (U-U) 
    •    Fizyon İzleri Yöntem: (20.000 yıl –> birkaç milyar yıl)
    •    Klor-36 yöntemi 
    •    Termolüminesans (TL): (10 yıl –> 230.000 yıl) 
    •    İzokron yöntemi: Dünya’nın yaşının hesaplanmasında en çok kullanılan yöntem Pb-Pb yöntemidir. 3 farklı kurşun (P) izotopunun incelenmesine dayanır. (Pb-206, Pb-207, Pb-208 veya Pb-204.) 
    •    Orantılı Karbondioksit Gaz Sayım 
    •    Obsidiyen Hidrasyonu 
    •    Amino Asit Resamizasyonu 

    Serinin diğer bölümleri 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    Yararlanılan kaynaklar:

     

     

  • Dini Keşfetmek 9. Bölüm: Körelmiş organlar

     

     

       Uçamayan kuşların kanatları, kör balıkların gözleri, sürünerek hareket eden yılanların bacak çıkıntıları veya eşeysiz üreyen bitki ve hayvanların eşey organları ne işe yarar diye hiç merak ettiniz mi? Bunlar körelmiş organlar, yani evrim artıklarıdır. Körelmiş organlar, evrim sürecinde canlıya artık faydası olmadığı için doğal seçilim yoluyla işlevini yitirerek küçülmüş olan ve geçmişteki ortak atalardan miras kalan yapılardır. Belgeselin iki parçaya bölünmüş olan 1. kısmında, insan dışındaki canlılarda bulunan körelmiş yapılardan bazıları anlatılıyor. 2. kısımda ise, insanlarda bulunan körelmiş yapılar anlatılacaktır. İyi seyirler… 

    • Eşeysiz üreme türleri ile ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın
    • Körelmiş yapılarla ilgili bilgi almak için tıklayın
    • Yılan ve kertenkelelerin körelmiş ayaklarını görmek için tıklayın

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • İnsanat Bahçesi

     

    The Human Zoo, Desmond Morris (1969)

       Desmond Morris “Çıplak Maymun” isimli kitabında insan denilen hayvanı, bir bilim insanının tarafsız ve gerçekçi bakış açısıyla incelemiş ve eleştirmişti. Bu nedenle Çıplak Maymun’u okumamış olanların öncelikle Morris’in o kitabını okumasını tavsiye ederim. Çünkü şu anda ele alacağım kitap, bir anlamda Çıplak Maymun’un devamı niteliğinde; o çıplak maymunun kendi elleriyle yarattığı toplumu, bu toplumun içerdiği sorunları, çözüm arayışlarını, başarılarını ve başarısızlıklarını ele alıyor. Yazar özetle, “Geçmişimizi bilmeden geleceğimizi denetleyemeyiz ve umarım çok geç kalmamışızdır” diyor. Morris’in fikirlerine katılmadığım bazı noktalar olsa da (eşcinsellikle ilgili görüşü, hayvan davranışları hakkında kitabın yazıldığı tarihlerde henüz bilinmeyen bazı bilimsel gerçeklerle ilgili yaptığı çıkarımlar ilk etapta aklıma gelenler), genel anlamda insan denen hayvanı güzel ele aldığını ve birtakım tuhaf davranışlarımıza ışık tuttuğuna inanıyorum. Özellikle 4. (BİZLER/ONLAR) ve 5. (DAMGALANMA VE TERS DAMGALANMA) bölümlerden çok şey öğrendim. Bu nedenle okunması gereken kitaplar arasında tavsiye listeme almak istiyorum. Kitaptan bazı alıntılar yaparak ilginizi cezbetmeyi deneyeceğim: 
    “ Doğal yerleşim alanlarında ve doğal koşullar altında hayvanlar birbirlerini yaralamaz, kendi yavrularına saldırmaz, mide ülseri olmaz, oburluktan hasta oluncaya kadar şişmanlamaz, kendi kendini tatmin etmeye kalkmaz, homoseksüel çiftler kurmaz, kendi türünden olanları öldürmez. Kent insanlarının bunların hepsini yaptığını söylemek bile gereksiz. Acaba, insanlarla hayvanlar arasında esaslı bir fark olduğunu mu gösterir bu? İlk bakışta öyle gibi. Oysa bu, aldatıcı ve gerçeğe uymayan bir gözlemdir. Aslında bazı hayvanlar, bazı koşullarda bu gibi davranışlarda bulunabilir; özellikle doğa dışında tutsaklığa mahkum edilmişlerse. İnsanlarda görerek pek iyi tanıdığımız bu anomalliklere, hayvanat bahçesinde kafese kapatılmış hayvanlarda rastlarız. Demek ki kent, bir Beton Ormanı olmaktan çok bir İnsanat Bahçesi’dir.

    Sakın “Bir felakete doğru gitmektesiniz, hemen geri dönün” gibi bir şey söylediğim sanılmasın. Toplumuzun yorulmak bilmez ilerleyişi, araştırma ve icat etme gibi iki güçlü içgüdümüzü alabildiğine koyvermeyi gerekli kılmıştır. Bunlar bize atalarımızdan kalan biyolojik mirasın ayrılmaz parçalarıdır. Yapma veya doğa-karşıtı bir yanları yoktur. Büyük güçlülüğümüzün olduğu kadar, büyük güçsüzlüğümüzün de kökeninde yatar bu içgüdü. Ben sadece bu içgüdünün gereklerini yerine getirmek için ödediğimiz bedelin yüksekliğini ve bu yüklü faturayı ödemekte gösterdiğimiz becerikliliği ortaya koymak dileğindeyim. Oyun gittikçe büyümekte, riski çoğalmakta, kayıplar daha korkunç, oyunun hızı daha baş döndürücü olmaktadır. Ama bütün risklerine rağmen, dünyanın en heyecanlı oyunu olduğu da kuşkusuzdur … Ne var ki çeşitli biçimlerde oynanması mümkündür ve oyuncuların gerçek karakterlerini bilirsek, hem oyundan daha fazla yararlanabiliriz hem de daha tehlikeli bir durum alip sonunda bütün insan türünü bir felakete sürüklemesini engellemiş oluruz.

    İnsanlık tarihimizin son birkaç bin yılı, evrimsel geçmişimize taşıyamayacağı bir yük bindirmiştir. İnsan o eski insan; aile o eski ailedir; ama kabile, o eski kabile olmaktan çıkmıştır. Süper-kabilelerin üyeleriyiz artık. Eğer ulusal, ülküsel ve ırksal çatışmalarımızın neden olduğu eşi görülmemiş vahşeti anlamak istiyorsak, bu süper-kabile koşullarının neler olduğunu incelemek zorundayız. Hikayemiz acı üzerine kuruludur. Atılan ilk önemli adım, bir yere, sürekli olarak kalmak üzere yerleşmemizle başlar. Böylelikle savunmamız gereken, sınırları belli bir alan ortaya çıkmıştır. En yakın akrabalarımız olan maymunlar göçebe sürüler halinde yaşar. Her sürünün belirli bir yerleşim bölgesi vardır; ancak bu bölgenin sınırları içinde sürekli hareket halindedirler. Eğer iki topluluk karşılaşır ve birbirini tehdit etmeye başlarsa, bu olayın ciddi bir durum alması ihtimali çok azdır. İkisi de çekip kendi yoluna gider. İlkel insanın kesinlikle “toprağa bağlı” olmaya başlamasıyla, savunma sisteminin de pekiştirilmesi gerekmiştir. O zamanlar toprak o kadar çok, insan o kadar azdı ki, herkese bol bol yer vardı. Kabileler kalabalıklaştığında bile silahlar kaba ve ilkeldi.

    Süper kabileler büyüdükçe bu doğurgan,yumurtlayan nüfusu yönetmek de güçleşmiş; aşırı kalabalıklaşmanın gerilimleri, süper-statü sahibi ırkın bunalımları iyiden iyiye artmıştır. Saldırganlık birikiminin bir an önce boşalabilmesi için çıkış yolları bulmak acil bri ihtiyaca dönüşmüştür. Böylece topluluklar arası çatışmalar bu ihtiyacı geniş çapta karşılayabilecek bir alan olarak ortaya çıkmıştır.

    Eğer süper-kabile içinde kaçınılmaz olarak oluşan alt-gruplar arasında aşırı bir eşitsizlik olursa, aslında sağlıklı bir şey olan alt-gruplar arası rekabet şiddete ve saldırganlığa dönüşecektir. Bir alt-grubun birikmiş saldırganlığı diğer alt-gruplarınkiyle birleştirilip ortak yabancı bir düşmana yöneltilmezse, ister istemez yürüyüşler, gösteriler, isyanlar ve cinayetler baş gösterecektir.

    İnsan denilen hayvan, maymun pabuçlarına sığamayacak kadar büyümüştür. Biyolojik avadanlığı, yarattığı biyoloji-karşıtı çevreyle baş edecek güçte değildir. Bugünkü durumdan kurtulmanın yolu ancak olağanüstü bir beyin zorlamasıyla bulunabilir. Ama bu tip belirtiler ara sıra, tek tük görülüyorsa da, daha bir yerde tomurcuklanmaya başlarken başka bir yanda büzülüp kurumaya yüz tutuyor. Üstelik türümüzdeki kendini onarma eğilimi öylesine güçlü ki, her türlü darbeyi zorla da olsa sindirir, sarsıntıyı atlatır atlatmaz da israf ettiğimizin yerine hemen yenisini koymaya sıvanırız. Öyle ki, yediğimiz darbelerden ders almaya bile zamanımız kalmaz. Gördüğümüz en büyük, en kanlı savaşlar bile son hesapta dünya nüfus grafiğinin gittikçe yükselen eğrisinde küçücük çukurlar kazmaktan başka işe yaramamıştır. Her savaştan sonra doğum oranında yükselmeler olmuş ve kayıplar kısa zamanda kolayca kapatılmıştır. İnsan denilen dev, yaralı bir solucan gibi kendi kendini onarıp kıvrıla büküle yoluna devam etmektedir.

  • Evrenin genişleme oranı yeniden hesaplandı

       Astronomlar, NASA’nın Hubble teleskobunu kullanarak, Evrenin genişleme oranını yeniden hesapladı ve Karanlık Enerji ile ilgili bir hipotezi geçersiz kıldı. 

       Evren inanılmaz bir hızda genişliyor gibi görünüyor. Bazıları bunun sebebinin, Evrenin, yerçekimiyle tersine çalışan karanlık maddeyle dolu olması olduğunu düşünüyor. Bu hipoteze bir de alternatif hipotez var; ona göre de 8 milyar ışık yıllık göreceli bir boşluk balonu, bizim galaktik alanımızı sarmış durumda. Bu boşluğun merkezinde yaşıyor olsaydık, galaksilerin birbirlerinden gittikçe hızlanarak uzağa itilmelerini gözlemlememiz olanaksız olacaktı.

       Güncel verilere göre bu alternatif hipotez geçersiz kılındı, çünkü astronomlar Evrenin genişleme oranını yeniden ve bu sefer daha hassas bir doğrulukla hesapladı. Araştırmayı Space Telescope Science Institute (STScI) biriminde ve Johns Hopkins Universitesinde görevli astrofizikçi Adam Riess yönetti. Hubble araştırmaları, SHOES (Supernova Ho for the Equation of State) ekibi tarafından yürütüldü ve Evrenin genişleme oranını %3,3 kesinsizlikle elde etti. Yeni ölçümler, Hubble’ın bugüne kadar yaptığı en iyi ölçüm olan 2009 değerlerindeki hata marjinini %30 azalttı. Reiss şöyle dedi: “Hubble’da yeni bir kamera deniyoruz, trafik polisinin uzayda hız yapanları yakalamak için kullandıklarına benzer bir şey gibi olacak. Gaz pedalına basan sanki karanlık maddeymiş gibi görünüyor.”

       Riess’in ekibi öncelikle dünyaya yakın ve uzak olan galaksiler için belirli bir mesafe tayini yapmak zorundaydı. Bu uzaklıkları, Evrenin genişleme hızının, bu galaksiler üzerinde yarattığı uzaklaşma miktarıyla  kıyasladılar, bu iki değeri Hubble sabitinin hesaplanmasında kullandılar. Hubble sabiti, bir galaksinin Samanyolundan uzaklaşma hızını ifade eder. Astronomlar fiziksel olarak mesafeleri ölçme şansına sahip olmadıkları için, sabit noktalar olarak yıldız veya başka benzeri cisimlerin seçilmesi gerekliydi.Bu cisimler kendilerine ait parlaklıkları olan ve bu parlaklıkları atmosfer, yıldız tozu veya uzaklık nedeniyle azalmamış cisimler olacağı için, gerçek parlaklıklarının dünyadan görünen parlaklıklarıyla kıyaslanması sonucu elde edilen uzaklık değeri hatasız olacaktır. Daha uzak mesafeleri ölçmek için Riess’in ekibi, Tip1a Süpernova olarak sınıflandırılan özel bir patlayıcı yıldız grubu seçti. Bu yıldızlar, Evrenin her yerinden görünebilecek kadar parlaklık yaratır ve her biri benzer ölçekte bir parlaklık yayar.

       Astronomlar, Tip1a süpernovalar ve titreşimli Cepheid yıldızlarının bu gözle görünür parlaklığını kıyaslayarak, onların içsel parlaklıklarını ve dolayısıyla yıldızın Evrendeki çok uzak noktalara olan uzaklığını kesin olarak hesaplayabilirler. Hubble’da kullanılan yeni WFC3‘ün (Wide Field Camera 3; Geniş Alan Kamerası 3) netlik ve görüntü keskinliği özelliğini kullanarak, görünür veya kızılötesi ışık bölgelerinde bulunan daha fazla yıldızı inceleme şansı buldular ve farklı teleskoplardan gelen ölçümlerdeki tutarsızlıklardan kaynaklanan sistematik hatalar da elimine edilmiş oldu. SHOES ekibinden Lucaz Marci, “WFC3, Hubble üzerinde bu ölçümleri yapmak için şimdiye kadar kullanılan en üstün kamera. Daha önceki ölçümleri çok daha kesin değerlerle elde etmemizi sağlıyor ve bunu çok daha kısa sürede yapıyor.” diye belirtti. 

    Resim: Hubble’ın çektiği bu fotoğrafta, genç yıldızların mavi parlaklığının, NGC 5584 galaksisinin spiral kollarını oluşturduğunu görüyoruz. Dışarı doğru uzanan ince toz şeritleri, ortadaki turuncumsu merkezden yayılım gösteriyor gibi görünmektedir. Fotoğraf boyunca serpiştirilmiş gibi duran kırmızı noktalar, arka plandaki galaksilerdir. Bu fotoğraf, Hubble’ın Wide Field 3 kamerasıyla, Ocak-Nisan 2010 tarihlerinde görünür ışık altında çekilmiş pek çok görüntüden birisidir. (Credit: NASA, ESA, A. Riess -STScI/JHU, L. Macri Texas A&M Uni. and Hubble Heritage)

         Evrenin genişleme oranını tam olarak bilmemiz, karanlık maddenin gücünün etkisini daha da sınırlar ve astronomların diğer kozmik özellikler ile ilgili bilgilerini genişletmesini sağlar. Evrenin şekli, daha önce Evreni doldurmuş olan nötrinolar ve hayalet parçacıklar da elde edilecek olan bu bilgilerin içindedir. Hubble’ın bu olağanüstü gelişimi, Evreni anlamamıza her geçen gün bizi bir adım daha yaklaştırıyor. Thomas Edison’un dediği gibi: “Her yanlış girişim, doğruya giden yolda bir adımdır.” 

     

       Bu makale, ScienceDaily ekibi tarafından, Space Telescope Science Enstitüsünden sağlanan bilgilerin ışığında yazılıp 14.03.2011 tarihinde online olarak yayımlanmıştır.

       Çeviri: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Eşeysiz üreme

       Doğada bazı canlılar ve türler çift cinsiyetli veya cinsiyetsizdir. Bunun yanında çifti olmayan ve eşeysiz olarak üreyen canlılar olduğu gibi, ikiden fazla cinsiyetin var olduğu veya bireylerin sonradan cinsiyet değiştirdiği türler de bulunmaktadır. Bildiğiniz gibi canlılarda üreme işlemi iki şekilde gerçekleşir: Eşeyli ve Eşeysiz Üreme. Bu yazıda eşeysiz üreme biçimlerini inceleyeceğiz.

       Eşeyli üreme, farklı cinsiyete sahip iki bireyin veya eşeyin iştirakını gerektirir. Dişi ve erkek gametlerin birleşmesiyle oluşan zigot, MAYOZ bölünme geçirerek DNA’sındaki kromozomların yarısını anneden,diğer yarısını babadan alır. Bu nedenle genetik çeşitliliğe yol açar. 

       Eşeysiz üremede ise tek bir ebeveyn (ata birey) söz konusudur ve ortaya çıkan yavru, bu tek ebeveynin genetik mirasçıdıdır. Başka bir bireyden genetik materyal almaya gerek olmaz. Gametler birleşmez veya kromozom sayısında değişiklik olmaz. Kısacası tek bir canlı kendi başına yeni bir canlıyı meydana getirir. Oluşan bireyler ata bireyin tıpatıp aynısıdır çünkü gamet oluşturma gibi bir süreç olmadığı için yavru, ata bireyin genetik özelliklerinin aynısına sahiptir. Eşeysiz üremede çoğalma MİTOZ bölünme ile sağlanır. Mayoz bölünme ve döllenme yoktur.

       Eşeysiz üreme arkeler, bakteriler ve protistalar gibi tek hücreli canlılar için temel üreme şeklidir. Birçok bitki ve mantar türü de eşeysiz üreyebilir.Tüm prokaryotlar eşeysiz ürerken, lateral gen transferi için gerekli olan konjugasyon, transformasyon ve transdüksiyon gibi yöntemleri de kullanıyor olmaları, bazen eşeyli üremeyle karıştırılır. 

       Çok hücreli canlılarda, özellikle hayvanlarda, eşeyli üremenin olmadığı durumlar oldukça nadirdir. Bunun nedeni henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da mevcut hipotezlere göre, hızlı nüfus artışının gerekli olduğu stabil ortamlarda eşeysiz üremenin kısa vadeli faydaları vardır. Ancak eşeysiz üremeyle dünyaya gelen bireyler ebeveyn-bireyin genetik bir kopyası oldukları için (çeşitlilik düşük olduğu için) ortama uyum sağlama şansları azdır, yani değişen ortam koşulları söz konusu olduğunda eşeysiz üreme bir dezavantajdır. 

      Bitkiler eşeyli olarak üreyebildikleri gibi, bazı durumlarda eşeysiz üremeyi de tercih edebilirler. Metagenez denilen üreme sisteminde eşeysiz ve eşeyli üreme art arda gerçekleşir; çiçeksiz bitkiler ve sıtma mikrobu (Plazmodium) bunun örnekleridir.

    1. Hücre bölünmesi:

       Yukarıda da belirtildiği gibi, eşeysiz üremede çoğalma MİTOZ bölünme ile sağlanır.

      Resim: MİTOZ bölünmenin aşamaları

       En basit ve hızlı üreme şeklidir. Ebeveyn canlı, birbirinin aynısı olan iki yavru canlı olarak ikiye bölünür. Çoğu tek hücreli prokaryotlar (örnek: arkebakteriler ve bakteriler) ve ökaryotlar (örnek: protistalar ve tek hücreli mantarlar ) bu yöntemle ürerler. Bu canlıların bazıları eşeyli üreme özelliğine de sahiptir. Bazı tek hücreli canlılar üremek için bir veya birden fazla konak hücreye ihtiyaç duyar. Örneğin amip belirli bir büyüklüğe ulaşınca bölünerek kendine benzer yavru amipler oluşturur. Ana canlıdan tamamen kendisine benzeyen yavru canlıların oluşması seklinde gerçekleşen bu olayda eşey hücreleri rol almaz. 

    Resim: Bir amipin bölünmesi 

     

    Resim: Öglenanın mitozla üremesi

     

     2. Tomurcuklanma:

       Bazı hücreler, tomurcuklanma yöntemiyle ayrılarak bir ebeveyn bir de yavru oluşturur.(Örnek: maya) Yavru, ebeveynden daha küçüktür. Tomurcuklar yetişkin bireyler olana kadar büyüdükten sonra, ya ebeveynden koparak ayrılır, ya da yapışık olarak bir koloni halinde yaşarlar. Çok hücrelilerde de tomurcuklanma söz konusudur; hidra ve süngerler böyle örneklerdir. 

    Resim: Hidra

    Resim: Kolonileşmiş Hidra  

    Resim: Tomurcuklanan hidra

     

    Resim: Tomurcuklanan maya

     

    3. Vejetatif üreme:

       Bitkilerde gerçekleşen bir eşeysiz üreme şeklidir. Tohum ve spor üretimi ve mayoz olmaksızın, yeni bireyler meydana gelir.

     

     

    Vejetatif üreme 3 şekilde olabilir: 

    1. Çelikle üreme: 

       Bazı bitkilerden koparılan bir dal parçası, toprağa dikildiğinde yeni bitki oluşturabilir. Buna çeliklenme ile çoğalma denir. Ayrılan dal parçasının meristem tabakası yeniden kök oluşturduğundan, bu parça ayrı bir fert olarak yaşayabilir. Özellikle tarımda verimliliği arttırmak, az zamanda daha çok ve daha kaliteli bitkiler yetiştirmek için kullanılan üretim metodudur. Sonuç olarak yeni bir bitki meydana gelir; kavak, çınar, meyve ağaçları, asma, gül vb böyle örneklerdir. Özellikle melez olan ve eşeyli üremeyen bitkiler bu şekilde üretilir; örneğin çekirdeksiz üzüm, Washington portakalı, satsuma mandalini gibi.

    2. Yumru veya soğanla üreme:

       a) Gövde yumrularıyla üreme birçok bitkide gözlenmektedir. Buna verilebilecek en güzel örnek patatestir. Patates gibi bitkiler, yumru şeklinde toprakaltı gövdelerinden üretilir. Bu bitkiler, yumru gövdenin göz bulunan bölgeleri dikilerek çoğaltılır. Patates, yer elması, sarımsak gibi depo organları olan yumrular, nemli ortamlarda çimlenerek yeni bitkileri oluşturur. 

     

       b) Soğanla üreme ise soğan, zambak ve lale gibi bitkilerde görülür. Gövdenin en alt ucundan gelişmeye başlayan rizomlar yeraltında uzamaya devam eder ve uygun ortam koşullarında yeni bir bitkiyi oluşturur. 

    3. Sürünücü gövde ile üreme:

    Çilek, toprak üzerinde sürünücü gövdeyle,

    Ayrık otları, yeraltı gövdesiyle,

    Böğürtlen, dal ve gövde uçlarının köklenmesiyle vejetatif olarak ürer.

     

    Resim: Çileğin üremesi

     

        Hayvanlar ve protistler haricindeki birçok çok-hücreli canlı, sporogenez denilen süreçte spor üretir. Sporlar, döllenme olmadan yeni canlı meydana getirme özelliğine sahiptir. Spolar, üzeri sağlam bir örtü ile kaplı özelleşmiş hücrelerdir. Olumsuz çevre şartlarına dayanıklıdırlar. Uygun şartlar meyana gelince mitoz ile yeni canlıyı oluştururlar. 

      4. Sporlanma (Sporogoni):

     

     

    Resim: Küf mantarının sporları

         Çoğalma, sporların bölünme geçirmesiyle sağlanır. Bitkiler ve birçok alg türü, sporlu mayoz geçirir; burada mayoz bölünme sonucu haploid sporlar oluşur, gametler değil. Bu sporlar da yine döllenme olmaksızın çok hücreli bireyler olmak üzere büyürler (bitkilerde buna gametofit denilir). Bu haploid canlılar mitoz yoluyla gametleri oluşturur, dolayısıyla mayoz ve gamet oluşumu farklı nesillerde meydana gelir. (Hayvanlarda ise döllenmenin hemen ardından mayoz bölünme başlar.)

    Resim:  Karayosununda spor üretimi için oluşan kapsül  

    Resim:  Eğreltiotunda spor üretimi

     5- Rejenerasyon (Fragmantasyon):

     

       Ebeveynin bir parçasından (fragmanından) büyüyüp gelişen bir yavru söz konusudur. Her fragman, yepyeni bir erişkin bireye dönüşür. Halkalı solucanlar, denizyıldızları, bazı mantar ve bitkiler bu şekilde ürer. 

    Resim: Planaryanın rejenerasyonla üremesi; her parça yeni bir canlıya dönüşür.

        Örneğin, denizyıldızından kopan bir kol ana gövdedeki hücreler tarafından tamamlandığı gibi, ayrılan kolun içerisindeki hücreler de kopan koldan yeni bir gövde oluştururlar. Bazı mantarlar, fotosentetik algler ve bakterilerle simbiyotik yaşam süren likenlerin pek çoğu, yavruların her iki simbiyotik canlıyı içermesini garantilemek için bu yolla ürer. 

     

       Daha kompleks canlılarda görülen rejenerasyon özelliği ise vücut hücrelerinin tamirinden ibarettir; yani yeni canlılar ortaya ÇIKMAZ. Kertenkelenin kopan kuyruğunu yenilemesi, ağız dokularımızın veya karaciğer hücrelerimizin yenilenmesi gibi. İki işlem birbiriyle karıştırılmamalıdır. Transdiferensiyasyon konusunda bkz.

     7. Agamogenesis:

       Erkek gametin varlığını gerektirmeyen her türlü üreme şeklidir. Partenogenez ve apomiksis buna örnektir. 

    • Partenogenez: Erkek birey tarafından döllenmemiş olan dişi yumurta yeni bir bireye dönüşür; yani partenogenez dişi bireylerde meydana gelir. Bazı bitkilerde, omurgasızlarda (su pireleri, yaprak bitleri, sopa çekirgeleri, bazı karıncalar, arılar ve parazit eşek arıları) ve omurgalılarda (bazı sürüngenlerbalıklaramfibiler ve nadiren bazı kuşlar) bu şekilde ürer. Bitkilerde apomixis işlemi sırasında partenogenez olabilir de olmayabilir de. 

    Resim: Kraliçe, Oğul ve İşçi arılar

     Bu şekilde üreyen canlılarda; 

    —XY cinsiyet belirleme sistemini kullananlarda, yavrunun 2 adet X kromozumu vardır ve DİŞİDİR.

    —ZW cinsiyet belirleme sistemi kullananlarda, ya 2 adet Z kromozomu vardır (bu durumda ERKEKTİR) ya da iki adet W kromozumu vardır (bu durumda DİŞİDİR ya da ÖLÜDÜR).

    —Klonal partenogenez meydana gelmişse (apomixis), ortaya çıkan yavru 1 adet Z ve 1 adet W kromozomu içerir ve yine DİŞİDİR. 

       New Mexico kamçıkuyruk kertenkelesi, partenogenez yoluyla ürer. Bu aseksüel kertenkele popülasyonunun tamamı dişilerden oluştuğu halde bireylerin üreme davranışı sergiliyor olması ilginçtir. Zamanı geldiğinde, dişi kertenkelelerden biri erkek rolü üstlenir ve yumurtlamak üzere olan diğer dişinin üzerine çıkar. Bu durum yükselen hormon seviyelerine bağlıdır ve bu tip cinsel davranışların varlığı da üretkenliği artırır. Dolayısıyla popülasyondaki bireyler, bu tip seksüel davranışları sergileyerek yumurta verimliliğini artırmaya çalışır. Çekiçbaşlı köpekbalığı da partenogenez yoluyla üreyen canlılardandır. 

     Resim: New Mexico kamçıkuyruk kertenkelesi

    Resim: Çekiçbaşlı köpekbalığı      

    Resim: Komodo ejderi 

       Komodo ejderi normal şartlarda eşeyli üremesine rağmen partenogenez yoluyla eşeysiz olarak üremeyi de seçebilir. Bu, adalarda rahatlıkla kolonize olmasını sağlar, çünkü tek bir dişi birey, erkek bireyin olmadığı ortamda eşeysiz üreyerek dünyaya erkek bireyler getirip daha sonra onlarla çiftleşme şansı bulur. Böylece genetik çeşitliliği artırarak türünün devamını sağlamış olur. Popülasyondaki erkek ve dişi birey sayısı eşit olduğunda da partenogenez olayı gerçekleşebilir, ki bu da Komodo ejderi topluluklarında neden erkek sayısının, toplam bireylerin yüzde 75’ini oluşturduğunu açıklayabilir. 

       * Partenogenez terimi, bazen hermafrodit canlılardaki üremeyle karıştırılır, ama ikisi tamamen farklıdır. Hermafrodit canlılarda erkek ve dişi organlar aynı canlıda bulunur, yani bu canlılar çift cinsiyetlidir ve döllenme gerçekleşir. Dolayısıyla hermafroditler eşeysiz değil eşeyli üreyen canlılardır. Hermafroditlerin üremesi, otogami (kendi kendini dölleme) yoluyla da gerçekleşebilir. Çiçekli bitkilerin çoğu, salyangozların çoğu, sülükler, istiridyeler vb hermafrodit canlılardır. Partenogenezde ise döllenme hiç gerçekleşmediği için eşeysiz üreme sınıfına girer.

    • Apomiksis: Bitkilerde, yeni sporofitin döllenme olmaksızın oluşmasıdır. Çiçekli bitkilerde ve eğreltiotlarında önemlidir, ancak diğer tohumlu bitkilerde nadirdir. Apomiksis başlıca 2 şekilde gerçekleşir: Gametofitik apomiksis ve nucellar embryony. Turunçgillerin tohumlarında meydana gelen apomiksis ikincisidir.

       

       Son olarak, teknolojinin ve genetik mühendisliğinin ilerlemesiyle karşımıza çıkan yeni üreme/üretme biçimleri de bulunuyor. Bunlara kısaca değinebiliriz:

    Klonlama:

       Ülkemizde klonlanan ilk canlı dünyaya geldi: “21 Kasım 2007 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nden araştırmacılar, ülkemizde klonlanmış ilk canlının dünyaya geldiğini açıkladılar. Bu canlı, araştırmacıların “Oyalı” adını verdikleri şirin mi şirin bir kuzu. Araştırmacılar, Oyalı’nın sağlıklı bir yavru olduğunu açıkladılar. 20 Kasım’da, aynı araştırma merkezinde ikinci bir klonlanmış koyun dünyaya geldi. Bu kuzunun adıysa “Zarife” oldu. Araştırmacılar, klonlama araştırmalarından elde edilen bilgilerin, insan sağlığı ve hayvancılık araştırmarında kullanılabileceğini belirttiler.(Kaynak: Tübitak)

    Sentetik genom: Bir organizmanın kromozomlarındaki genetik şifrelerin tamamını simgeleyen terime genom diyoruz. Mycoplasma genitalium’un DNA parçalarını kullanarak sentetik genom üretildi. Mycoplasma genitalium’un seçilme sebebi ise kendi başına yaşayabilen en küçük canlı olması. 485 gene sahip bu canlının yaşayabilmesi için gerekli olan 400 gen laboratuvarda üretildi. Bu konuda bilgi almak için tıklayın. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • The Science Of Sleep (Rüya Bilmecesi)

     

    Yönetmen: Michel Gondry (2006)

    (IMDB) 

     “Çok yoruldum. Artık uyanacağım.”

     

      Türkçeye “Rüya Bilmecesi” olarak çevrilen The Science of Sleep, uyku ve rüyalar hakkında yapılmış en güzel filmlerden biri. Enfes bir rüya anlatımıyla, mükemmel görsellikle ve hepsinden öte, uykudaki düşüncelerin absürd bilinçaltı etkilenimlerini takdire şayan bir yaratıcılıkla ortaya koyan, hakkı yenmiş ve Hollywood’un egemenliğindeki sinema dünyasında Inception gibi benzer konulu ama bence gereksiz ve başarısız filmlerin gölgesinde kalmış bir yapıt bu. Yönetmen Gondry’i Eternal Sunshine of the Spotless MindHuman NatureMood IndigoThe Green Hornet gibi filmlerinden ve çeşitli belgesel ve müzik kliplerinden tanıyoruz.

       Film, Cannes’da ‘En iyi müzik ödülü’ kazanmış. Müzikler Jean-Michel Bernard’a ait. Başrollerde Amores Perros, Motorcycle Diaries, Babel ve Bad Education gibi filmlerden tanıdığımız ve şahsen hangi filmde oynarsa o filmi seveceğimi bildiğim Meksikalı oyuncu Gael Garcia Bernal ve yönetmen Lars Von Trier’in favori kadın oyuncusu Charlotte Gainsbourg var.

       (Bu yazı SPOILER içermektedir.) 

     

     

       Rüyayla gerçeği ayırmakta zorlanan, adeta rüyalarında daha çok şey yaşayan Stephane, kapı komşusu Stephanie’ye aşkını, rüya yapım laboratuvarında resmen icat eder. Filmin çoğunun Stephane’ın rüyasında geçmesi nedeniyle konuşulan dil sürekli değişir; rüyalarımızı hangi dilde görürüz? Film boyunca İspanyolca, İngilizce ve Fransızca arasında sürekli gidip geliriz. Büyüleyici olduğu kadar komik de bir film, birkaç kez izlendiğinde her seferinde yeni şeylerin fark edildiği türden hem de. Kusturica’nın filmlerini, özellikle Arizona Dream’i hatırlatıyor.

     

    Filmden bazı sahneler ve replikler:

     

    • Stephane: Merhaba. Hayatındaki yeni yalancı benim.
    • Stephane, rüyasındaki uyku laboratuvarı StephaneTV’de PSR’ın ne olduğunu anlatır:

    Stephane: PSR (Paralel Senkronize Rastgelelik); bugünün konusu bu ilginç beyin anomalisi. İki insan ters taraflara doğru yürür, aynı anda aynı kararı verip sonra onu yine aynı anda değiştirir, ve değiştirir, ve değiştirir. Matematiksel bir dünyada bu iki insan sonsuza kadar bir kısırdöngü içinde bunu yaparak kalırlar.

    • Düzenlilik üzerine:

    Stephanie: Rastgelelik, başarılması zor bir şeydir. Dikkat etmezsen düzenlilik, gelip onu bozar.

    Stephane: Kahrolsun düzenlilik!

     

    • Stephane, Stephanie’ye hediye olarak 1 saniyelik bir zaman makinesi yapar. İşin ilginç yanı, makine çalışır!

     

     

     

    • Stephanie’nin yapacağı maketle ilgili dahiyane yorum:

    Stephane: Yani teknenin içinde orman mı olacak? Dahiyane bir fikir, sanki Nuh’un gemisinin vejetaryen hali gibi!

     

    • Stephane: Beyin evrendeki en karmaşık şeydir, ve hayret verici bir şekilde burnun tam arkasında bulunur!
    • Stephane, Stephanie’yi neden sevdiğini anlatır:

    Stephane: Onu seviyorum, çünkü elleriyle birşeyler yapıyor, icat ediyor yani. Sanki sinapsları direk parmaklarıyla birleştirilmiş gibi. 

    Bunu der ve parmaklarını oynatarak, birleşmiş sinapsların nasıl hareket ettiğini elleriyle gösterir. “İşte böyle!”

    • Stephane: Biri iç geçiriyorsa, istediği şeyi elde edememiş demektir.
    • Stephane, Stephanie’’nin sorusunu yanıtlar

    Stephanie: Neden ben?

    Stephane: Çünkü geri kalan herkes sıkıcı.

    • Stephane’ın, dünyadaki felaketleri konu alan takvimini (her ayı bir felaket resmiyle canlandırmıştır) iş yerindeki arkadaşlarıyla paylaştığı ve onu rüyasında halka arz edip yoğun ilgi topladığı sahneler muhteşemdi. Sonunda sahneye çıkıp, “Bu takvimi felaketlerde ölen kurbanlara adıyorum” şeklindeki açıklaması ve bunun üzerine yaka paça sahneden indirilişi, absürt komedi sevenlere çok lezzetli gelecektir. 

       

    • Stephanie ile pamuktan yaptıkları bulutları havaya atarlar, ama bulutların havada asılı kalabilmesi için piyanoda uygun melodinin çalınması gereklidir; doğru akoru bulunca bulutlar havada asılı kalır ve Stephane bilimsel çıkarımını patlatır:

    Stephane: Her yapının kendi tınlama frekansı var. Tek yapman gereken doğru zamanda, doğru akora basmak!

     

    • Stephanie Stephan’ı eleştirir.

    Stephanie: Gerçekleri çarpıtmak gibi bir sorunun var senin. Bütün dünyadaki kadınlarla olsan bile kendini reddedilmiş hissedeceksin.

    • Stephanie’nin yine elleriyle yaptığı kırmızı battaniyenin üzerinde, koşan vahşi hayvan motifleri var ve bunlar gerçekten de koşuyorlar! Görsel efekt diye buna denir işte.

     

     

     

    • Stephane’ın duvarındaki posterlerden The Smiths ve The Cure dinlediğini anlıyoruz. Bu da güzel bir ayrıntıydı bence, böylesine yaratıcılığı olan bir insan da başka ne dinler ki zaten 🙂  İki müzik grubuna da güzel bir jest olmuş; filmi izledilerse gurur duyduklarına eminim.
    • Filmin en çok güldüğüm iki sahnesinden biri: Stephane, rüyasında içler acısı bir Fransızcayla Stephanie’ye mektup yazar ve onu kapısının altından atar. Mektubu yazarken kendisini ufak bir cüce, yazdığı mektubu da kendisinden üç kat büyük ve yüzlerce sayfalık bir Kutsal Kitap olarak hayal eder. Ama sonra pişman olup mektubu elbise askısıyla kapının altindan geri almaya çalışır (ve aldığını da sanır, ama rüyadadır).

     

    •    Diğer bir komik sahne de, Stephane’ın Stephanie’nin evinde yakalanınca ışık açıldığı anda kendisini yatağa atıp “Beni görmemiş gibi davranabilir misin?” diyerek yüzünü çarşafa gömüp saklandığını sandığı sahneydi. Onun, kafasını toprağa gömen bir devekuşu gibi davrandığı bu sahneyi ne zaman izlesemm gülerim sanırım 🙂
    • Selofandan yapılmış sular, karton kutulardan yapılmış high-tech şehir maketleri, şehrin üzerinden uçarak süzülen Stephane (bu sahneler belli ki su altında çekilmiş).

    • Stephane’ın, uyku sırasında REM hareketlerini kaydetmek umuduyla, kendi göz kapaklarına yapıştırdığı bantlara takılı iplerin bağlı olduğu kaset çalarla rüyalarını kaydetme deneyi,
    • Stephanie’nin ranzasının dev bir kayanın üzerinde sıcacık bir mağara gibi tasvir edilişi,

     

    …….ve buna benzer başka pek çok ayrıntının işlendiği Science of Sleep, bu tarzı sevenlerin vakit geçirmeden izlemesi gereken bir film. Uzun lafın kısası bu film anlatılmaz, izlenir. 

  • Denisova insanı genomunun tamamı tanımlandı

        Asya’da yaşamış olup nesli tükenen ve Neandertal insanla akrabalığı bulunan bir insan türü olan Denisova insanının genomunun tamamı, Almanya’da bulunan Evrimsel Antropoloji Max Planck Enstitüsü tarafından tanımlandı.

    ______________________________________________________________________________________

       2010 yılında Svante Pääbo ve meslektaşları, Kuzey Sibirya’daki Denisova Mağarası’nda bulunan bir insan parmağı kemiğinin genomuna dair taslak bir çalışma yayınlamıştı. DNA dizileri, bu parmağın sahibi olan bireyin Denisova insanları olarak bilinen bir türe ait olduğunu ortaya koyuyordu. Kuzenleri olan Neandertaller ile birlikte Denisova insanları, modern insanın bilinen en yakın nesli tükenmiş akrabalarıdır. 

       Leipzig ekibi, yeni geliştirilen tekniklerle, parmak kemiğinin 10 miligram’dan hafif bir kesitinden elde edilen DNA örneklerini kullanarak, Denisova genomunu her açı ve poziyonda (30’dan fazla kez) tanımlamayı başardı. 2010 yılında yayınlanmış olan taslak çalışmada, genomdaki her pozisyon sadece ikişer kez tanımlanabilmişti. Bu düzeydeki bir sonuç, Denisova insanı ile Neandertaller ve modern insan arasındaki akrabalığı göstermek için yeterliydi, ancak bilim adamlarının genomdaki belirli bölgelerin evrimsel süreçlerini inceleyebilmeleri açısından yetersizdi. Şu anda tamamlanmış olan yeni genom çalışmasıyla artık, bu insan türünün anne ve babasından aldığı gen kopyaları arasındaki en küçük farklılıklar bile tanımlanabilecek. 

       08.02.2012’de Leipzig ekibi, Denisova insanının genom dizilimini bütün bilim camiası için internet üzerinden de duyurdu. Bu çalışmanın yapılabilmesini sağlayan teknikleri geliştiren Matthias Meyer şöyle konuştu: “Genom çok yüksek kalitededir. Denisova insanındaki tekrarlanmayan DNA dizilimlerinin üzerinden o kadar çok geçtik ki, bugüne kadar yapılmış olan birçok modern insan genom çalışmasından daha az hata içeriyor.” Bu genom, eski insan türlerine ait, tamamının böylesine kapsamlı bir şekilde tanımlanmış olduğu ilk örnek ve nesli tükenmiş olan insan türlerinin araştırılmasında büyük bir atılımdır. Genomun, Denisova ve Neandertal insanlarının tarihlerine dair de yepyeni bilgileri açığa çıkaracağı düşünülüyor. Ekibin, genomu çok daha detaylı bir şekilde açıklayan bir raporu, bu sene içerisinde sunması bekleniyor. 

      “Biyologların bu genomu, modern insanın kültürel ve teknolojik gelişiminde rol oynayan genetik değişikliklerin anlaşılması için kullanabileceklerini umuyoruz. Bu genetik değişikliklerin anlaşılmasının, insanların 100 bin yıl önce Afrika’dan göçerek dünyaya nasıl yayıldığının öğrenilmesinde de faydalı olacağına inanıyoruz.” diye belirtiyor Pääbo. Bu çalışmanın yapılabilmesinde katkısı olan kişilerin başında şüphesiz, söz konusu parmak kemiğini 2008 yılında bulan Rusya Bilim Akademisi’nde görevli Prof. Anatoly Derevianko ve Prof. Michail Shunkov geliyor. Örneğin bulunduğu Denisova mağarası, kendine has arkeolojik özellikleriyle; soğuk iklimi ve mağaranın korunaklı koşullarıyla fosillerin korunmasına olanak veren çok önemli bir bölge, çünkü bölgede insan topluluklarının varlığının 280 bin yıl öncesinde başladığına işaret ediyor. Keşfedilen parmak kemiğinin içerisinde bulunduğu tabakanın 50 bin – 30 bin yıl yaşında olduğu biliniyor. 

    Şekil 1:  Parmak kemiği örneği ile hemen hemen aynı tarihsel yaşa denk gelen, aynı popülasyonda yaşamış olan farklı bir bireye ait 3. azı dişi örneği (20 yaş dişi). Bu örnek 2000 yılında bulunmuştu. Denisova insanına dair şimdiye kadar bulunan bu iki örnek (diş ve parmak kemiği) haricinde, 2011 yılında keşfedilmiş olan bir de ayak parmağı kemiği vardır. 

     

       Makale kaynağı: Genetic history of an archaic hominin group from Denisova Cave in Siberia, Nature.

       Yazı kaynağı: ScienceDaily, Entire genome of extinct human decoded from fossil.

       Çeviri: felis agnosticus

       Güncelleme: Bugüne kadar Denisova insanlarının DNA’sı yalnızca günümüzdeki Asyalılarda ve Melanezyalılarda bulunmuştu. 22.08.2018’de Nature dergisinde yayımlanan önemli bir çalışma, Denisova insanlarının Neandertallerle de çaprazlandığını (melezlendiğini) gösteriyor! Bu konuyla ilgili bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz. 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • 2012 yılındaki en önemli bilimsel gelişmeler

       Bu yazıda, önem sırasına (ve biraz da kendi keyfime) göre çeşitli kaynaklardan seçerek derlemeye çalıştığım 2012 yılının önemli bilimsel keşif ve gelişmelerini listeledim. Buna rağmen yıl içerisinde sizi heyecanlandırmış olduğu halde listede göremedikleriniz de olabilir. Maksat, 2013 yılına girmemize günler kala bilimin aydınlık ve büyüleyici objektifinden 2012 yılına şöyle bir kuş bakışı göz atmak. Özellikle de bir muhafazakarlık dalgasıyla karartılan, bilime ve bilimsel kanıtlara duyulması gereken ilgi ve saygının azaldığı ülkemizde buna hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 

       Her başlığı olabildiğince özet bir şekilde anlatmaya çalıştım; ama bu müthiş keşifleri daha da detaylı araştırmak isteyenler olabileceğini düşünerek, bazıları için daha kapsamlı yazılara ve her çalışmaya ait bilimsel makale kaynaklarına bağlantılar ekledim. Keyifli ve bilgilendirici olması, gelecek yılların da her türlü dogma ve hurafeden arınması dileğiyle…

    Higgs Bozonu ile uyumlu bir parçacık keşfedildi: 

       Bu yılın belki de ilk akla gelen ve en önemli keşiflerinden birisi, Temmuz ayında CERN’deki fizikçilerden geldi. Deneylerde, uzun yıllardır aranan (ve halk arasında “Tanrı parçacığı” ismiyle popülerleşen) Higgs bozonuna benzer bir parçacık bulunduğu açıklandı. Higgs bozonu, maddeyi oluşturan parçacıkları ve bu parçacıkların birbirleriyle etkileşimlerini temsil eden 3 kuvvetin (elektromanyetik kuvvet, zayıf kuvvet ve güçlü kuvvet); dolayısıyla da maddenin açıklamasını yapabilen başarılı bir kuram olan Standart Model’in tanımlanabilmesi için gerekliydi. (İsim babası olan Prof. Higgs’in 1964 yılında ortaya attığı teoriye göre Higgs bozonunun, diğer parçacıklara kütle sağlayan kütlesiz bir parçacık olması gerektiği varsayılıyordu.) 


       Keşif henüz çok yeni, dolayısıyla bu yeni parçacığın aranan Higgs bozonu ile uyumlu olduğu görüşü bilim dünyasında yaygın kabul görüyor olsa da, özelliklerini anlamak ve kesin olarak Higgs bozonu olduğunu söyleyebilmek için daha çok çalışma yapılması gerektiği de vurgulanıyor. CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) gelecek sene tamir ve bakım için kapatılacak ve 2015 yılında da atom altı evreni daha yüksek enerji düzeylerinde incelemek üzere yeniden çalıştırılacak. Fizikçiler, Standart Model’in de ötesindeki fizik kurallarına dair bilgiler elde etmeyi umuyor. Buluşla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 

    Curiosity keşif aracı Mars’a indi:

       2011 yılının Kasım ayında Mars’a doğru yola çıkan NASA’nın Curiosity (Merak) isimli keşif aracı, bu yılın Ağustos ayında kızıl gezegene indi. Dünyanın her yerinden milyonlarca insan, heyecan içinde bu olaya tanıklık etti. O günden beri, Curiosity’nin donanımlı kameraları ve yüksek teknolojiye sahip cihazlarının sağladığı verilerle Mars’ın jeolojik yapısı, iklimi ve atmosferi hakkında yepyeni bilgilerin yanı sıra çok sayıda fotoğraf elde edildi. Curiosity, toprak örnekleri alarak onları kendi bünyesindeki analiz cihazlarında inceleyebilen Mars’taki ilk keşif aracı. Analiz edilen toprakta şimdiye kadar su, sülfür ve klor içerikli bileşikler bulundu; bunlar da karmaşık bir kimyaya işaret ediyor. 


       Keşif projesi o kadar başarılı bulundu ki NASA Curiosity’nin geriye kalan parçalarından yeni bir keşif aracı inşa edip 2020 yılında tekrar Mars’a yollayacağını duyurdu. Curiosity’nin 2 yıllık keşif görevi ise süresiz olarak uzatıldı.

     Büyük insansı maymunların genom dizilenmesi tamamlandı:

       2012 yılına kadar insan, şempanze ve orangutan genomlarının tamamı tanımlanmıştı. Bu sene de Avrupa’dan iki ayrı ekip, goril ve bonobo genomlarını dizilemeyi başardı. Böylece artık günümüzde yaşayan Hominidae familyasına ait bütün türlerin genom dizilenmesi tamamlanmış oldu. Elde edilen bilgilerin ışığında gorillerle DNA’mızın %98’ini paylaştığımız ve gorillerin, evrim ağacındaki insan/şempanze/bonobo dalından 10 milyon yıl önce ayrıldığı belirlendi. Bu rakamlar çok büyük bir şaşkınlık yaratmadı fakat türleşmenin başlama tarihini tahmin edilenden biraz daha geriye atmış oldu.

       Bonobo genom çalışmasından çıkan sonuçlara göre de bonobo DNA’sının, 1000 amino asit içinden sadece 4 tanesi ile şempanzelerden ayrıldığı bildirildi. Şempanze/bonobo ayrımının 1 milyon yıl önce gerçekleştiği bulundu. Bonobo genomunu tanımlayan Max Planck Enstitüsü’ndeki bilim insanları, şimdi de insan/şempanze/bonoboların ortak atası hakkında daha fazla bilgi edinmek için bu 3 genomu birbirleriyle karşılaştırıyor. 

    Fetüs genomu dizilendi:

       Haziran ayında bilim insanları tamamlanmış bir fetüsün genomunu tanımladı. Bunun için sadece annenin kanında dolaşan ufak DNA parçalarını incelemek yeterli oldu. Bu yöntem, eskiden kullanılan tekniklerin aksine, anne ve bebeğe hiçbir kesi yapılmadan ve dolayısıyla ikisine de zarar verilmeden uygulanmış oldu. Uzmanlar, bu teknoloji sayesinde mutasyonlar nedeniyle oluşan 3000’den fazla hastalığın teşhis edilebileceğini, ancak genom dizilenmesi çalışmalarında her zaman olduğu gibi, belli bir mutasyonun hastalık yaratıp yaratmayacağının kesin olarak bilinemiyor olmasının da işi zorlaştıracağını bildirdi. Ayrıca tekniğin anne-bebek sağlığı alanında klinik anlamda kullanılması için en az 5 yıl geçmesi gerekebilir. 

       Bebekler için yapılan genetik testler şu anda da yaygın olarak kullanılıyor, fakat bu teknik sayesinde daha da fazla ölümcül veya ciddi hastalığa, bebek henüz anne karnındayken erken teşhis konulabilir.

     Kuantum ışınlama mesafesinde rekor kırıldı: 

       Işınlama aslında yıllardır uygulanan bir yöntem; en azından atom düzeyinde. Fakat Waterloo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bu sene, daha önce 97 km olan ışınlama mesafesi rekorunu kırarak yeni bir rekora imza attılar: Kuantum bilgisi (bu deneyde fotonlar), La palma ve Tenerif adaları arasında, yani 143 km’lik bir mesafeye başarılı bir şekilde ışınlandı.


       Buradaki olay, fiziksel bir maddenin ışınlanması değil, maddelerin kuantum seviyelerinin transferi. Fakat temelde aslında aynı şey sayılır. Bilim adamları La Palma’da bazı fotonları yoğunlaştırarak çok güçlü bir lazer yardımıyla bu fotonlardan birini Tenerif’deki alıcıya gönderiyor. Daha sonra bu ilk fotonun kuantum seviyesi değiştiğinde, ikinci fotonun kuantum seviyesi de 143 km uzakta olmasına rağmen herhangi bir gecikme olmaksızın ışıktan daha hızlı bir şekilde değişiyor. Alıntı kaynağı ve daha detaylı bilgi için tıklayın.

       Bilim insanları gelecekte, parçacıkları uzaydaki bir uyduya, oradan da tekrar dünyaya geri ışınlayabileceğimize inanıyor. Hatta Çin, 2016’da fırlatacağı bir kuantum bilgi uydusuyla bu olasılığı test etmeyi planlıyor. Diğer ülkeler de bu gelişmeden geri kalmamak için rekabete girmiş durumda. 

    Yaşamın yeni kimyasal yapı taşı : XNA

       Dünya’daki canlılık, son 3 milyar yıldır iki adet bilgi depolayan moleküle dayanıyor: DNA ve RNA. Bu sene bunlara, Science dergisinde yayınlanan ve sentetik biyoloji alanında çığır açan çalışmayla bir üçüncüsü eklendi: XNA. XNA’lar, V. Pinheiro ve P. Holliger isimli iki biyolog tarafından sentezlenen 6 ayrı yapay polimeri ifade ediyor. 

     
       XNA’nın önemi, tıpkı DNA gibi genetik bilgiyi depolayıp doğal seçilim yoluyla evrim geçirebiliyor olması. Bilim insanları şu an için XNA’nın tıp ve sanayi alanlarında kullanılmasını umuyor; fakat dünyada yaşamın nasıl ortaya çıktığına ilişkin çalışmalarda da bize yepyeni bilgiler sunacağı açık. Ayrıca XNA, DNA ve RNA’dan bağımsız olan yeni yaşam formlarının da önünü açabilir. Hiçbir biyolojik molekülün yardımına ihtiyaç duymadan taşıdığı bilgiyi kopyalayabilen sentetik polimer XNA, bir gün Dünya’ya insan eliyle üretilen canlılar sunabilir. Pinheiro, insan yapımı yaşam türleri için kendini kopyalayabilen XNA sistemlerinin geliştirilerek hücrelere nakledilmesi gerektiğini ifade etmişti. Genetik bilimi bir gün bunu başarırsa, insanın yarattığı yepyeni canlılar görebiliriz. Daha detaylı bilgi için tıklayın. 

    Dünya’nın, Güneş Sistemimizin dışındaki ikizi keşfedildi: 

       Ekim ayında Nature dergisinde, bize en yakın yıldız sisteminde bulunan Alpha Centauri B yıldızının yörüngesinde Dünya ile aynı büyüklükte kayalık bir gezegenin keşfedildiği duyuruldu. Bu gezegen Dünya’ya sadece 4,4 ışık yılı mesafede, yani uzay zamanı bakımından kapı komşumuz denecek kadar yakın; ama henüz uzay seyahatimiz için de fazlasıyla uzak. Yıldızının etrafında dönme süresi (yani 1 yılı), Dünya zamanıyla 3,2 güne eşit. Fakat gezegenin, yaşam barındıramayacak kadar yıldızına yakın (yani sıcak) olduğu varsayılıyor. Bilim insanları, Alpha Centauri’nin diğer üç yıldızının etrafında da gezegenler olabileceğini düşünüyor.

    Ender görülen genetik varyasyonlar keşfedildi:

       Genetikçiler 2000’li yılların başlarında, hastalıkların genetiğine ilişkin yapılan araştırmaların sonunda rahatsız edici bir gerçeğin farkına varmıştı: Biyolojik bileşenlerin kalıtımıyla ortaya çıkan hastalıkların çok azı genlerle bağlantı kurularak açıklanabiliyordu. Bu açmaza, kayıp kalıtsallık ismi verildi. Fakat o zamanlar, bilim insanları henüz sadece çok bilinen genetik varyasyonları (çeşitlilikleri) analiz etmişti. Geçtiğimiz sene ise, eskiden sahip olunan teknoloji ile teşhis edilmesi mümkün olmayan yepyeni genetik varyasyonlar keşfedildi.
       Sonuç: İnsanlarda bulunan genetik varyasyonların birçoğu oldukça nadir görülen türde ve yalnızca birkaç bin yıl içinde; yani insan popülasyonlarında patlama yaşanmasıyla ortaya çıkmıştır. Ayrıca zararlı varyasyonların daha yeni oldukları; büyük ihtimalle de henüz doğal seçilimin etkisiyle ayıklanamayacak kadar yeni oldukları belirtilmiştir. Bu, insan sağlığı için kötü haber, ama işin olumlu bir yanı da var: Yeni varyasyonların birikimi, insanların evriminin son hızda devam ettiğini gösteriyor. 

    Şekil: Üst sırada, her kromozomda belirlenmiş olan genetik varyasyonlar görülüyor. Sol taraf popülasyon patlamasından öncesini, sağ taraf ise sonrasını ifade ediyor. Altta da varyasyonun yaşı verilmiştir.

    Vostok Gölü’ne ulaşıldı:

     

       On yıldan daha uzun bir süredir devam eden sondaj işlemleri sonunda, Rus bilim insanları nihayet Antarktika’da buzun altında gömülü halde bulunan Vostok Gölü’ne ulaşmayı başardı. Yaklaşık 36 km’lik bir buz katmanının altında bulunan ve yaklaşık 15 milyon yıllık olduğu düşünülen Vostok Gölü, güney kutbundaki en büyük göllerden birisi. Gölü çevreleyen buzun içerisinde karanlıkta yaşayan mikrobik yaşama dair hiçbir kanıt bulunmamış olsa da, bilim insanları gölün kendisinin yaşam barındırıyor olabileceğini düşünüyor. Amerika ve İngiltere’den iki ekip, şu anda tam da bunu öğrenmek için Antarktika’daki çalışmalarına devam ediyor.

    Şempanzeler üzerinde uygulanan invazif deneylerin sonlandırılmasına yönelik güzel gelişmeler: 

     

       İnsanın en yakın akrabası olan, tıpkı bizim gibi düşünen ve duygular barındıran şempanzeler üzerinde on yıllardır yapılan çalışmalar, etik anlamda rahatsız edici boyuta gelmişti. Binlercesi tutsak edilen bu hayvanlar, çoğumuzun hayal bile etmeye çekineceği türden deneylere tabi tutuluyorlardı. Dünyanın birçok ülkesinde invazif deney yöntemleri yasal olarak yasaklanmışken, Amerika’da yürütülmeye devam ediliyordu. 2011 yılında uzmanların katıldığı bir panelde, bu deneylerin sadece acımasız değil, aynı zamanda da gereksiz olduğu duyuruldu. Hayvan hakları savunucularının da alkışlarını toplayan bu beyan sevinç yaratmış olsa da, yasal bir bağlayıcılığı olmaması nedeniyle ülkede şempanze araştırmalarının en büyük sponsoru olan NIH’in (National Institutes of Health; Ulusal Sağlık Enstitüsü) buna uyup uymayacağı konusu kafalarda soru işaretleri kalmıştı.

       Geçtiğimiz Eylül ayında NIH, kendi bünyesinde bulunan 110 şempanzenin deneylerden geri çekilerek emekli edileceğini duyurdu. Geriye kalan 475 tanesi devlet laboratuvarlarında, yaklaşık 500 tanesi de ilaç şirketlerinin elinde bulunuyor. Fakat emeklilik kararı hepsine bir mesaj göndermiş oldu: Şempanzeler üzerinde yapılan tıbbi araştırmalar, artık kabul edilebilir değildir. Bu hususta sevindirici bir şekilde sona yaklaşılmış görünmektedir.

    Denisova insanının genomu dizilendi:

       Asya’da yaşamış olup nesli tükenen ve Neandertal insanla akrabalığı bulunan bir insan türü olan Denisova insanının genomunun tamamı, Almanya’daki Max Planck Enstitüsü’nün Evrimsel Antropoloji dalındaki araştırmacılar tarafından tanımlandı. Bu genom, eski insan türlerine ait olup da tamamı tanımlanan ilk örnek ve nesli tükenmiş olan insan türlerinin araştırılmasında da büyük bir atılımdır. Genomun, Denisova ve Neandertal insanlarının evrimsel ve sosyal geçmişlerine dair yepyeni bilgileri açığa çıkaracağı kesin. Bu, modern insanlar için de geçerli. Çalışmayla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Kök hücreden yumurta hücresi üretildi:

       Bugüne kadar kök hücre çalışmalarından vücut hücreleri için pek çok kök hücre öncülü elde edilmiştir, fakat eşey hücreleriyle çalışmak daha zordur. Çünkü eşey hücrelerinin gelişim aşamaları, çoğu vücut hücresine göre daha karmaşıktır (mitoz yerine mayoz bölünme geçirdikleri için).

       Bu yıl Japon bilim insanları, erişkin farelerden alınan embriyonik kök hücrelerini kullanarak canlı yumurta hücreleri (yani dişi eşey hücreleri) üretmeyi başardı ve böylece önemli bir buluşa imza attı. Bu sayede, gelecekte belki de birçok kadın anne olabilecek. Ayrıca, memelilerin gelişimi ve kısırlık araştırmalarında da önemli bilgiler elde edinilecek.

    Bir kara deliğin yarıçapı ölçüldü: 

       Bilim insanları ilk kez “madde için geri dönüşü olmayan” noktayı ölçmeyi; yani kara deliklerin event horizon (olay ufku) isimli bölgesinin görüntüsünü elde etmeyi ve akresyon diskinin en iç yörüngesinin çapını ölçmeyi başardı. Daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 

      

    Kısa süreli bellek yapay ortamda izole edildi:

       Case Western Reserve Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan araştırmada bilim insanları, izole edilmiş beyin dokusundaki kısa süreli belleği yapay ortamda saklamanın yöntemini buldu ve sonuçlar Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı. Çalışmayı yürüten bilim insanları, belleğin normal işlevinin anlaşılmasıyla Alzheimer veya Parkinson gibi nörolojik hastalıkların hafızayı nasıl etkilediğinin anlaşılabileceğini, ayrıca yaşlanmaya bağlı hafıza bozuklukları için yeni ve daha etkili tedavi yöntemleri geliştirilebileceğini söyledi. Detaylar için tıklayın.

    Merkür’de su bulundu:

       Science dergisinde yayınlanan 3 ayrı makalede, Merkür’ün Güneş ışınlarından mahrum kalan kuzey kutbunda yüksek miktarda donmuş su bulunduğu belirtildi. Yapılan keşif, Merkür’de yaşamın yapı taşları dediğimiz organik maddelerin de bulunma olasılığını artırdı. Konuyla ilgili detayları öğrenmek için tıklayın.

    Geçmiş olayları gizleyebilen görünmezlik cihazı üretildi: 

       Bir süredir bilim insanları, nesneleri görünmez hale getirebilecek farklı görünmezlik cihazları (pelerinleri) üzerinde çalışıyor. İlk elektromanyetik görünmezlik cihazı 2006 yılında meta-materyaller (farklı elektromanyetik ve fiziksel özelliklere sahip olan yapay bir madde) kullanılarak üretilmişti. Bu cihaz, bir cismin etrafındaki mikro dalgaları, tıpkı pürüzsüz bir taşın etrafından akan su gibi bükmeyi başarıyordu. Fakat sadece 2 boyutta işe yarıyordu; yani yukarıdan bakılınca görünmez hale getirilmiş olan cismi yine de görebiliyorduk. 2010 yılında ise cisimleri 3 boyutta görünmez hale getiren, bunun için de onu bir anlamda bir görünmezlik halısının altına gizleyen bir cihaz üretilmişti.

       Bilim insanları bu sene de, geçmişte yaşanan olayları gizlemeye (İng. temporal cloaking) yarayan bir cihaz geliştirdi. Cihaz bu işi, bir ışık demetinin farklı bölümlerini yavaşlatıp hızlandırarak ve sonra hepsini birleştirerek gerçekleştiriyor. Şu an için bu yöntemle ancak saniyenin 40 trilyonda biri (0.00012) kadarlık zaman dilimleri gizlenebiliyor, ki bu da insan yaşamını doğrudan etkileyemeyecek kadar kısa bir süre. Ancak bu alandaki çalışmalar hızla ilerliyor ve bize de geleceğin neler getireceğini heyecanla beklemek kalıyor.

    Pleistosen dönemine ait bitki canlandırıldı:

     

       Bu yıl Jurassic Park’a bir adım daha yaklaştık. Bir grup bilim insanı, 30 bin yıllık bir bitki olan Silene stenophylla’nın tohumlarından Pleistosen dönemine ait bu bitkiyi yeniden canlandırmayı başardı. Ekibin bildirdiğine göre, bitkinin tohumları adeta derin dondurucuya atılmış gibi bunca zaman donmuş toprak tabakasının altında çözülmeden ve zarar görmeden kalmıştı. Bu çalışma, biyolojik malzemenin on binlerce yıl sonra canlandırılabildiğini kanıtlayarak, nesli tükenmiş olan canlı türlerinin de aynı şekilde hayata döndürülebileceğini gösterdi. Daha fazlasını öğrenmek için tıklayın. 

    500 milyon yıllık bir bakterinin genleri, modern bir bakteriye aktarıldı: 

     

       Bilim insanları, paleo-deneysel evrim adı verilen bir yöntem kullanarak, 500 milyon yıllık bir bakteri fosilinden alınan antik genleri, canlı bir E. Coli bakterisine aktardı. Yapılan deneyle, bin nesildir hayatta olan bakterinin milyonlarca yıldır süren evrimi daha kolay bir şekilde gözlemlenebilecek. Georgia Tech’in NASA Ribozomal Orijinler ve Evrim Merkezi’nde görevli moleküler biyoloji uzmanı Betül Kacar şöyle konuştu: “Bu deney, yaşamın moleküler kaydını geriye sarıp tekrar izlemeye en çok yaklaştığımız andır. Antik bir genin modern bir canlıda nasıl evrim geçireceğini gözlemleme şansı elde ettik, bu sayede bir zamanlar gerçekleşen evrim sürecinin aynı şekilde mi, yoksa daha farklı bir yol izleyerek mi gelişeceğini görebileceğiz.” Bilim insanları, evrim deneylerine devam edeceklerini ve bu sefer proteinlerin evrim alışkanlıklarını inceleyeceklerini belirtti.

    Evrendeki en eski galaksiler keşfedildi: 

       Gök bilimciler, sürekli olarak yeni yöntem ve cihazlar geliştirerek 13,7 milyar yaşındaki evrenimizin erken aşamalarına, yani Büyük Patlama (Big Bang) anına en yakın dönemlerine dair bilgilerimizi güncelliyor. Bu seneye kadar Evren’in kozmik şafak diye isimlendirilen ve Büyük Patlama’dan yaklaşık 400-600 milyon yıl sonrasını tanımlayan dönemine ilişkin bilgilerimiz sınırlıydı. Ama bu durum, NASA’nın Hubble ve Spitzer teleskoplarından elde edilen verilerle bu sene değişti; şimdiye kadar bulunan en eski galaksi ailesi keşfedildi. Bunlardan en eskisi, Büyük Patlama’dan 480 milyon yıl sonra oluşmuş olan UDFj-39546284 galaksisidir. Bulgular, bu galaksilerin hepsinin kademe kademe oluştuğunu (yani aniden oluşmadığını) da kanıtladı. Ayrıca bugünkü galaksilerden binlerce kat daha yoğun ve birbirlerine çok daha yakın oldukları anlaşıldı. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için tıklayın.

    Hidra’nın ölümsüzlüğünün sırrı çözüldü:

       Hidra canlısının polip formunun yaşlanma belirtisi göstermediği uzun yıllardır biliniyor. Bu canlı, sadece başka bir canlıya yem olması veya hastalık nedeniyle ölüyor. Bu anlamda ölümsüz canlı sıfatıyla ünlenen Turritopsis nutricula’ya da benziyor. Hidranın bu başarısının altında yatan sebeplerden biri, sahip olduğu kök hücrelerin sürekli olarak proliferasyona uğraması. Bu sene Alman bilim insanları bu süreci inceleyerek, belki de gelecekte insanların yaşlanmasını önleyecek bir keşif yaparak, yaşlanmada etkili bir gen (FoxO) tanımladı. Sonra da genetik yapıları değiştirilen 3 çeşit hidra grubu üretildi. Birinci gruptakiler normal FoxO seviyesine sahipken, ikinci grupta bu gen etkisizleştirildi, üçüncü grupta ise FoxO seviyeleri artırıldı. Etkisizleştirilmiş FoxO genine sahip hidraların bağışıklık sisteminde ciddi sorunlar oluştuğu gözlemlendi. Bu sorunların birçoğu, tıpkı yaşlı insanlarda görülenlere benziyordu. Çalışmanın sonucunda, FoxO geninin yaşlanma sürecinde önemli bir rol oynadığı; dolayısıyla bağışıklık sistemi işlevselliğinin ve kök hücre proliferasyonunun insan hayatını uzatmak için anahtar olabilecekleri bildirildi.

    ENCODE, insan genomuna ilişkin ilk makalelerini yayınladı:

    (ENCODE=Encyclopedia of DNA Elements; DNA Bileşenleri Ansiklopedisi) Eylül ayında insan genomuna ilişkin bilgilerimiz daha da arttı. Bunun sebebi, 2003 yılında kurulan ENCODE isimli uluslararası araştırma birliği tarafından, ortak hareketle, üç ayrı bilim dergisinde (Nature, Genome Research ve Genome Biology) yayınlanan 30 adet makaleydi. Bu yayınlardan önce de DNA’daki ufak parçaların (yani genlerin), vücudumuzdaki önemli kimyasalları ve proteinleri nasıl kodladığını biliyorduk. Fakat bu, insan genomunun yalnızca %2’siydi; geri kalan kısımların “hurda DNA” olduğu düşünülüyordu. Bilim insanları bu yayınlarda, genomumuzun %80’inin işlev gördüğünü (yani işlevsiz, hurda olmadığını), ama tam olarak ne işe yaradıklarını anlamamız için daha fazla araştırma yapılması gerekeceğini bildirdi. İnsan genomunun bu kısımlarının büyük bir bölümü, hayatımızın belirli zamanlarında “açık” veya “kapalı”  olarak kodlanan genetik bilgiden meydana geliyor. Sunulan verilerin ışığında bu “açma/kapama” düğmelerinin modifiye edilerek, hastalıkların ve yaşlılığın önlenmesinde işe yaraması umuluyor.

    Gelecekte hayat kurtarma ihtimali bulunan “oksijen taşıyan parçacıklar” üretildi:

     

       Akut akciğer yetmezliği veya tıkalı hava yolu nedeniyle nefes almakta sıkıntı çeken hastaların kan dolaşımına, başka bir yoldan oksijen sağlanması gerekir; hem de hızlı bir şekilde. Aksi takdirde beyin hasarı ve kardiyak arrest gelişir. Bu amaçla Boston Çocuk Hastanesi’nden bir araştırma ekibi, kana hızlı bir şekilde oksijen kazandırmak için henüz tavşanlar üzerinde denenen bir yöntem geliştirdi: Öncelikle içleri havayla dolu olan mikro parçacıklar tasarlandı, daha sonra bu ufacık parçacıklar doğrudan tavşanın kan dolaşımına verildi. Tavşanların tek bir nefes almadan 15 dakika canlı kalabildikleri gözlemlendi. Dolayısıyla acil bir durumda oksijen taşıyan bu mikro parçacıkların hayat kurtarabileceği ihtimali üzerinde durulmaya başlandı. Hastanenin kardiyoloji bölümünden Dr. Kheir, tekniğin geliştirilmesi halinde nefes alamayan insanların acil durumda 30 dakika kadar canlı tutulabileceğini tahmin ediyor. 

    Yararlanılan diğer kaynaklar: 
    1. Wired Science
    2. Weather.com
    3. Scientific American; The Exoplanet Next-Door
    4. The Advanced Apes
    5. Science Daily
    6. Physicsworld.com
    7. Polycmic; The Major Scientific Discovery You Probably Did Not Hear About: The Life Saving Oxygen Particle
    8. NASA; NASA Mars Rover Fully Analyzes First Martian Soil Samples
    9. New Scientist; Whole fetal genome sequenced before birth

  • Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği

    Bilim insanları, fosil sergileri ve Yaratılış Atlasları’ndaki iddiaları yanıtlıyor…

    Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan yayımlanan bu kitabı herkesin okumasını tavsiye ediyorum. 

    • Harun Yahya’nın bastırıp dünyanın dört bir yanına dağıttığı Yaratılış Atlas’ındaki içler acısı bilimsel hataları gözler önüne seren kitap, “Bilimin Safsataya Yanıtı” isimli 1. bölümle başlıyor. Çarpık iddialara bilimsel gerçeklerle tek tek yanıt veren bu bölümde, bilim dışı argümanların tutarsızlığı vurgulanıyor.
    • “Yaratılışçı İddialara Bilimsel Kılıf Çabası” başlıklı 2. bölümde “akıllı tasarımın” akılsızlığı anlatılıyor. 
    • “Yaratılışçılığın Küresel Merkezi: ABD” başlıklı 3. bölümde, evrim ve bilim düşmanlığını körükleyen çarklar anlatılıyor.
    • “Sonsöz Bilim İnsanlarında: Evrim kuramı yok sayılarak bilim yapılamaz” isimli 4. bölümde, Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Ender Helvacıoğlu, Prof. Dr. Jerry Coyne, Prof. Dr. Andrew Berry, Prof. Dr. Steve Jones gibi önemli isimlerle  yapılan söyleşiler aktarılıyor.

    1. bas. 2008, 2. bas. 2009

       Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği, aslında çeşitli bilim insanlarının makale ve yazılarından derlenmiş 450 sayfalık bir özet. Bu bağlamda kitabı derleyen Nalan Mahsereci’nin emekleri yadsınamaz. Bu kitap sadece evrimi ve evrim karşıtlarının düşünce yapısını anlamak için değil, karşımıza çıkabilecek bilim dışı savlara yanıt verirken izlenecek yol haritası olarak da değerli bir kaynak. İçeriğin biraz basit kaldığı doğru; fakat evrim gerçeğiyle yeni tanışanlar için son derece faydalı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

     

       Bu kitabın çok daha geniş versiyonu, Özgür Düşünce Hareketi olarak hazırladığımız Argüman Arşivi‘dir. Bu sitede yer alan iddiaları ve onlara verilen yanıtları okuyarak evrim ve bağlantılı konular hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz. 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir: