Yazar: admin

  • Beyinde bir “Tanrı noktası” yok

       Bu makaleyi konu alan haber, çeşitli yerli popüler bilim sitelerinde ve neredeyse bütün yerli haber kaynaklarında büyük bir çevirisi hatasıyla yayınlandı. İlgili haberlerde “Beyindeki Tanrı noktası maneviyatı artırıyor, Tanrı noktası bulundu!” şeklinde çevrilmişti. Bu yazının sonunda, çevirilerin yapılmış olduğu orijinal yazı kaynağı ve referans alınan makale verilmiştir. Dileyenler içeriği kontrol edebilir. Özetle aşağıda okuyacağınız çeviri bana aittir ve doğru çevirisi de budur. Söz konusu haber kaynaklarının da, ilgili habere ait bu çok büyük çeviri hatasını en kısa zamanda düzeltmelerini umuyorum.

       Bilim insanları bir süredir beyinde dini inançlardan sorumlu bir “Tanrı noktası” olabileceği üzerinde durmaktaydı. Yapılan yeni bir çalışma, bu varsayımsal “Tanrı noktası”nı aramaktansa, bireyin öz-yöneliminin nörofizyolojik sebeplerine odaklanmanın daha faydalı olacağını öneriyor. Missouri Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, dini inancın karmaşık bir fenomen olduğunu ve dini deneyimlerin çeşitli özelliklerinden beynin birçok farklı bölgesinin sorumlu olduğunu gösteren çalışmalarını tamamladılar. Ruhsal anlamda öz benliği aşma deneyiminin, beynin sağ parietal lobundaki etkinlik azalmasıyla bağlantılı olduğunu öne süren bir diğer güncel çalışmayı da göz önünde bulunduran Minnesota Üni.’deki araştırmacılar, bu çalışmanın bulgularını da doğrulamış oldu. Buna ek olarak, beynin frontal lobundaki etkinlik artışının da dini inançların işleyişinde etkili olduğunu belirlediler.

    ________________________________________ 

       Sağlık Uzmanları Okulu’ndan Prof. Brick Johnstone şöyle konuştu: “İnancın nörofizyolojik temelini bulduk ancak bu, beynin belirli tek bir bölgesiyle sınırlı değil. Dini inançlar, beynin birçok bölgesini kullanan çok daha dinamik bir kavram. Bazı bölgeler daha baskın etkiye sahip, ancak hepsi bir arada çalışarak bireyin dinsel deneyimlerini kolaylaştırıyor.” 

       Yapılan bu en güncel çalışmada Johnstone, beyinlerinin sağ parietal lobunu etkileyen travmatik beyin hasarına sahip olan 20 bireyi inceledi. Sağ parietal lob, sağ kulağın birkaç cm. üzerinde bulunan bir bölgedir. Johnstone bireyleri dini inanç düzeylerine (örneğin mutlak bir güce kendilerini yakın hissetme, yaşamlarının ilahi bir planın bir parçası olduğuna inanma vb.) göre sıralayarak araştırmayı yürüttü. Bu çalışmaların sonunda, sağ parietal loblarında daha fazla hasar olan bireylerin, yüce ve mutlak bir ilahi varlık inancına daha yatkın olduğunu buldu.  

       Johnstone şöyle dedi: “Nörofizyoloji dalında yapılan araştırmalar, beynin sağ bölgelerindeki bozuklukların kişinin kendi varlığına odaklanmasını azalttığını göstermiştir. Bizim çalışmamızın da aynı bölgedeki hasarın, kişinin dini inançlara yatkınlığını artırdığına işaret etmesi; bu inançların, kişinin kendisine odaklanmasındaki azalma ile birlikte seyrettiğini gösteriyor. Bu durum, insanların kendilerinden çok başkalarının esenliğine önem vermelerini öneren birçok kutsal metinde yazılanlarla da uyumludur. Birey, kendi benliğine daha az yöneldiği zaman (ki bu durum, beynin sağ lobundaki etkinliğin azalmasıyla bağlantılıdır), bireysel varlığının ötesine geçip bir Tanrı veya Nirvana ile bağlantılı olma hissine yaklaşır. Bu, daha büyük bir gücün parçası olma hissidir.”

       Johnstone, beynin sağ bölgesinin öz-yönelimle, sol bölgesinin de başkalarıyla kurdukları iletişimle ilişkili olduğunu belirtiyor. Johnstone sadece beyin hasarına sahip kişileri incelemiş olsa da, daha önce sağlıklı beyinlere sahip olan Budist meditasyoncuları ve Fransisken rahibeleri üzerinde yapılan çalışmalar da bu kişilerin beyinlerinin sağ bölgelerinin etkinliğini azaltmayı öğrenebileceğini ve böylece meditasyon ve dua işlemleri sırasında edindikleri dini hazzı artırabildiklerini göstermiştir. Johnstone bunun piyano çalmaya benzediğini söylüyor, yani beyninize bu konuda ne kadar antrenman yaptırırsanız, piyano çalmaya o kadar yatkın olur. Aynı durum ruhani deneyimler için de geçerlidir. 

       Johnstone bütün bunlara ek olarak, bireylerin kiliseye ne sıklıkta gittikleri veya dini programları ne sıklıkta dinledikleri gibi birtakım inanç temelli etkinlikleri ve ibadetleri yerine getirme sıklıklarını da hesaplamıştır. Frontal lobdaki etkinliği ölçerek, bu bölgedeki etkinlik artışı ile bu tür dini etkinliklere iştirak etme düzeyleri arasında belirgin bir bağlantı olduğunu saptamıştır. 

     

    Şekil: Resimdeki nöroradyolojik görüntü, hasarlı bir sağ parietal loba aittir. Beyinlerinde bu tip hasarlar bulunan bireyler, mutlak bir güç veya Tanrı fikrine inanmaya daha meğillidir. 

       Yapılan bu araştırma, dini inançlar hakkında herhangi bir iddiada bulunmazken, beynin farklı ruhani deneyimlere ne şekilde etki ettiğini gösteriyor. Bu, tek tanrılı dinler için Tanrı, Yehova veya Allah, Budistler için Nirvana veya ateistler için evrenle bağlantılı olma düşüncesi olabilir. Prof. Johnstone, bunun kendisi için Led Zeppelin’in müziklerini dinlerken hissettikleriyle eşdeğer olduğunu itiraf ediyor: “Stairway to Heaven dinlerken adeta kayboluyorum.” 

     

       Çeviri ve derleme: felis agnosticus

       Bu yazı, ScienceDaily ve Huffingtonpost sitelerinde yayınlanan yazılardan çevrilerek derlenmiştir.

       Kaynak makale: 

    1. Brick Johnstonea, Angela Bodlinga, Dan Cohenb, Shawn E. Christc & Andrew Wegrzync. Right Parietal Lobe-Related “Selflessness” as the Neuropsychological Basis of Spiritual Transcendence. International Journal of the Psychology of Religion., 2012 DOI:10.1080/10508619.2012.657524
    2. Distinct “God Spot” in the Brain Does Not Exist, MU Researcher Says, University of Missouri News Bureu

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

  • Ökaryotların ortaya çıkışıyla ilgili önemli bulgu

       Asit bataklıklarında ve lağımlarda bulunan bir bakteri türü, canlılığın ilk zamanlarındaki evrim sürecine ilişkin aranan bir halka olan, ökaryot hücrelerin (DNA bulunduran çekirdeğe sahip hücrelerin) ortaya çıkışı konusunda önemli kanıtlar sundu.

     

       Milyarlarca yıl boyunca çekirdeksiz hücrelerden oluşan bakteriler dünyadaki tek hücresel yaşam formuydu. 1,6-2,1 milyar yıl önce ökaryot hücreler ortaya çıkmıştır. Karmaşık hücre içi işlevlere sahip olan ökaryot hücreler, prokaryotların aksine genetik materyallerini taşıyan zarla çevrili bir çekirdeğe ve hücre organellerine sahiptir. İlk tek hücreli ökaryotlardan bir süre sonra da bunlardan evrilen çok hücreli ökaryotlar oluşmuştur. Şimdilik bulunan ve ökaryot olduğu düşünülen en eski çok hücreli ökaryot fosili (Grypania spiralis) 2,1 milyar yıl yaşındadır.

     

       Bu çekirdekli hücreler, dünyada çok hücreli yaşamın evriminin habercisiydi. Bugüne kadar bilim adamları ilk prokaryotlarla sonraki ökaryotlar arasındaki halka olan atasal hücreyi bulamamışlardı. Dolayısıyla bu geçişi açıklamak için iki hücrenin birleşerek yeni bir hücre oluşturduğuna dayanan füzyon teorisi ileri sürülüyordu. Fakat University College Dublin, Ireland ve Heidelberg’teki moleküler biyoloji laboratuvarından gelen yeni bilgiler, füzyon teorisinin yerini “kayıp halka” hücresinin gerçekten var olduğuna yönelik yeni bir görüşü ortaya koymaktadır.

    Resim: Ökaryot hücre ve organelleri 

       College Dublin Üniversitesinden hücre biyoloğu Dr. Emmanuel Reynaud şöyle diyor: “Keşfimize göre, Dünya’daki ökaryot hücrelerin görüntüsü ‘Big Bang füzyon teorisi’ yerine Darwin evrimiyle açıklanabilir. Analizlerimize göre, günümüzde lağımlarda ve asit bataklıklarında bulunan PVC [Planctomycetes, Verrucomicrobiae, Chlamydiae] bakterilerinin hücre yapıları, bir geçiş formu yapısı göstermektedir. Bilinen diğer bakterilerden biraz daha büyüktürler ve çok daha yavaş bölünürler.”

       Heidelberg’teki Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan Dr. Damien P Devos, “PVC bakterilerinin yapısı, bunların prokaryotlarla ökaryotlar arasındaki kayıp halkanın atası olduklarına dair kanıtlar bulundurmaktadır.” dedi.

     

    Yararlanılan kaynak:
    1.  University College Dublin raporlarından derlenen yazı 27.11.2010, ScienceDaily
     

    Makale Kaynağı: Damien P. Devos, Emmanuel G. Reynaud. Intermediate StepsScience, 2010; 330 (6008): 1187-1188 DOI:10.1126/science.1196720 

     Çeviri ve derleme: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Yeni Başlayanlar İçin Evren’in Tarihi

    1. Bölüm: 

    Iraksak açı yöntemi, Kepler’in gezegensel hareket yasalarını bulması, Doppler efekti, Helium elementinin keşfi, Hubble ve ışık tayfında kırmızıya kayan galaksiler, evrenin genişlediğini nasıl anladığımız, her yeni gelen bilgiyle evren algımızın nasıl genişlediği vb konulara değiniliyor.  

    2. Bölüm: Yıldızların ve galaksilerin yaşlarını nasıl hesaplayabiliyoruz? Evrenimizin doğum anından 380 milyon yıl sonra, yani atomlar henüz oluşmaktayken fotoğrafı çekilse neye benzerdi? Ve bütün bunların cevabını nasıl bilebiliyoruz? Cevaplar bu bölümde.  Burada da Evren’deki ilk atomların nasıl oluştuğu, evrendeki cisimleri meydana getiren ve bazıları canlılığın da yapıtaşları olan elementlerin nereden geldiği, yıldızların, gezegenlerin ve o gezegenlerden biri olan Dünya’nın nasıl oluştuğu anlatılıyor.

       Videonun yapımcısı olan potholer54‘ın en sonda söylediği gibi: Yakın tarihli ve hayali bir yaratılış hikayesine inanmak istiyorsanız, bilimsel bilginin son 300 yıldaki muazzam gelişiminden mahrum kalmışsınız demektir. Ayrıca bizden önce yaşamış olan 4 binden fazla insan neslini şaşkına çevirecek olan bir şeyden de mahrum kalmışsınız demektir. Onlar Dünyamızın nasıl yaratıldığını o kadar merak ediyordu ki, bunu açıklamak için tanrılar ve ruhlar yaratmak zorunda kalmışlardı. Günün birinde, zamanda yaklaşık 14 milyar yıl geriye bakıp evrenimizin doğum anının fotoğrafını çekecek teknolojiye sahip olacağımızı hayal bile edemezlerdi.” 

       Önemli Not: potholer54’ın daha sonra çektiği ve birkaç düzeltme içeren videoda değindiği konulardan bir tanesi 1. videoda, diğeri de 2. videoda bulunuyor. Bu nedenle ben de çeviriyi bu düzeltmeleri gözeterek yaptım; ilgili kısımları izlerken yanlış çevirdiğim sanılmasın.

    1. videodaki düzeltme: Big Bang (Büyük Patlama) için “patlama” kelimesini kullandığı bir yer var; biliyorsunuz her ne kadar Büyük Patlama desek de aslında olan şey bir “patlama” değildir. Anlatımı kolaylaştırması bakımından patlama kelimesi kullanılır; ama potholer yine de yanlış anlaşılmaları önleme gereği duyarak, bir bilim insanına yakışır şekilde bu düzeltmenin yapılmasını istemişti. (“uzay ve zamanın genişlemesine sebep olan olay” demek yerine “patlama” demek daha kısa oluyor.) 

    2. videodaki düzeltme : Normal yıldız patlamalarında (nova), sadece Demir’e kadar olan elementler üretilir; bunlar atom numarası 9’a kadar olanlar, yani hafif elementlerdir. Daha ağır elementler ancak süpernova patlamalarında oluşur. 

       Serinin diğer bölümleri

        Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    [ I would like to thank potholer54 for making this wonderful scientific series that gives us a chance to take a quick look on how our universe formed, starting from the Big Bang to the evolution on Earth. It is an honour for me to translate and share these videos, so I also thank him for his support in this whole process. ]

     

     

     

  • Yirmi yaş dişleri ve evrim

        “Yirmi yaş dişi çıkmamış, gömülü kalmış, ters çıkmış, ameliyatla alınmış, tam çıkamadığı için çeneye sığmamış, çıkınca diş dizilimi bozulmuş,” gibi cümleleri herkes hayatında bir defa duymuş olsa gerek. Çenelerimiz artık 17-25 yaşlarında çıkan ve üçüncü azı dişi olan yirmi yaş dişlerini barındıracak büyüklükte değil. Bilim insanları, gelecekte 20 yaş dişlerinin tamamen köreleceğini düşünüyor. Atalarımızın otçul bir diyetten hepçil bir diyete geçmesi ve ateşin keşfiyle, esas görevi öğütmek olan azı dişlerimizin işlevi değişmiş; böylece evrim sürecinde beyin hacminin artması ve çenelerin küçülmesiyle yirmi yaş dişi hem körelmiş hem de çeneye sığmamaya başlamıştır. 

  • Türlerin Kökeni

    Alfa Yayınları, çev. Bahar Kılıç, İstanbul, 1. basım Eylül 2017

       Aşağıda okuyacağınız yazı, Bilim ve Gelecek Dergisi’nin Eylül 2018 tarihli 175. sayısında yayımlanmıştır. Görseller dergide kullanılanlardan farklıdır. Açıklamalı dipnotlar ve Kaynakça yazının sonunda verilmiştir.

    * Türlerin Kökeni ve İnsanın Türeyişi kitaplarının yazım & çeviri süreçleri ve içerikleri hakkında konuştuğum yayını buradan,

    Cinsel Seçilim üzerine konuştuğum yayını buradan,

    * Ateizm Derneği Bilim ve Felsefe Okulu’nda yaptığım “Yanlış Anlaşılan Bir Deha: Charles Darwin” başlıklı sunumu buradan izleyebilirsiniz.

    * Darwin’in, İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların İfade Edilmesi isimli son kitabı yeni çevirisiyle yayımlandı.

    Darwin ırkçı ve Türk düşmanı mıydı?

      

    TÜRLERİN KÖKENİ’NİN KÖKENİ

       Evrim kuramı, bilim dünyasına ilk adımını Charles Robert Darwin’in (1809 – 1882) yaklaşık yirmi yıllık emeğinin ürünü olan ve 24 Kasım 1859’da yayımlanan Türlerin Kökeni ile attı. Genetik yasalarının henüz ortaya konmamış olduğu bu dönemde, kalıtımın genlere dayandığı, hatta “gen” diye bir şeyin var olduğu bile bilinmiyordu; çoğu doğa bilgini ve doğa tarihçisi, doğanın hayranlık uyandıran dinamiklerini Tanrı’nın biricik yaratımları olarak açıklama çabasına girişmişti. Bununla birlikte doğayı anlama uğraşlarını sürdüren yüzlerce doğa bilgini, jeolog ve paleontolog büyük bir bilimsel devrimin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu; çünkü doğanın sunduğu veriler, kutsal kitaplarda anlatılanlarla örtüşmüyordu. Dolayısıyla böyle bir dönemde ortaya atılan evrim kuramının ve onun mekanizması olarak önerilen doğal seçilimin, insanın doğaya, canlılığa ve en önemlisi kendisine bakışını kökten ve kalıcı olarak değiştireceği açıktı. 

       Geçtiğimiz sene, Türkiye’de ilk olarak Öner Ünalan’ın değerli çevirisiyle 1970’te Sol Yayınlarından, 1976’da da Onur Yayınlarından yayımlanan Türlerin Kökeni’nin yeni çevirisini yapmanın gururunu yaşadım.[1] Türlerin Kökeni üzerine bir yazı hazırlamaya karar verdiğimde, bilim dünyasında çığır açmış böylesine önemli bir eserle ilgili söylenmesi gereken her şeyi yazıya dökemeyeceğimin farkındaydım. Ama yaklaşık bir yıl süren çeviri sürecinde Darwin’i belki daha farklı yönleriyle de tanıma fırsatı bulduğum için bu zorlu işin altından kalkabileceğimi umuyordum. Kafamda kitabı hangi açıdan ele almanın okurlar için daha yararlı ve aydınlatıcı olacağını sorgularken, Darwin gibi düşünmeye başladığımı fark ettim. Böylece Türlerin Kökeni’nde, aslında koca bir solukta, bir şeyi açıklamak istiyorsan önce onun kökenine inmelisin diyen Darwin’i rehber almaya ve kitabın kökenine inmeye karar verdim. Olguları ve olayları tarihsel bağlamında ele almanın öneminin farkında olarak, ama Türlerin Kökeni’nin en başta bir bilim kitabı olduğunun da altını çizerek yazıma, kitabın ve kuramın bilimsel altyapısını oluşturan ve Darwin’in de çıkış noktası olan Beagle yolculuğundan başlamak isterim. Konumuz Türlerin Kökeni olduğu için yazarının özel hayatına gereğinden fazla girmeden, daha ziyade kitabın kendi izlediği yoldan gitmeyi tercih edeceğim. Bu arada kitaptan çeşitli alıntılar yaparak hem eserin kendisine hem de kuramın oluşum evrelerine biraz ışık tutmaya çalışacak ve son olarak kitabın çeviri sürecine kısaca değineceğim.[2]

    Evrim kuramının bilimsel çatısı oluşuyor: Beagle Yolculuğu 

       İngiliz hükümeti 27 Aralık 1831 tarihinde, kaptanlığını Robert FitzRoy’un yaptığı ve mürettebatı arasında Charles Robert Darwin’in de bulunduğu HMS Beagle gemisini, Güney Amerika’nın güney sahillerinde harita ve ölçüm çalışmaları yapmak ve Büyük Okyanustaki bazı adaları incelemek üzere uzun bir sefere yolladı. Bu, Plymouth’dan Atlas Okyanusuna doğru yola çıkan Beagle’ın ikinci yolculuğuydu. Beagle’ın yeni kaptanı olarak göreve başlayan FitzRoy, yanına kendisi gibi bilimsel bakış açısına sahip olan bir doğa bilgini ve ziyaret edilen ülkelerin doğa tarihini inceleyecek bir jeolog arıyordu. Bu amaçla tanıdığı çevrelere fikir danıştı; kendisine önerilen isimlerden biri, bilim tarihini kökünden değiştirecek olan Charles Darwin olacaktı. Bu, doğaya ve canlılara derin bir hayranlık besleyen yirmi iki yaşındaki Darwin için eşsiz bir fırsattı. Ona göre insanın en asil niteliği, yaşayan tüm canlılara karşılıksız bir sevgi duyabiliyor olmasıydı.[3] Bu bağlamda, dünyada yaşamış ve yaşayan tüm canlıların birbiriyle akraba olduğunu bize gösteren evrim kuramını Darwin’in ortaya koymuş olması, kanımca çok da büyük bir tesadüf değildir. O sıralar deniz canlılarını ve kın kanatlı böcekleri toplamak konusunda deneyimleri olan Darwin’in bu yolculuğa çıkmakta iki amacı vardı: Birincisi, jeoloji ve deniz omurgasızları üzerine halihazırda yürüttüğü çalışmaya yönelik yeni bulgular derlemekti. İkincisi ve çok daha önemlisi de, İngiltere’ye dönüşünde beraberinde getireceği çeşitli canlı ve fosil örnekleriyle, bilim dünyasına ve uzmanlara kendi çalışmalarında faydalanabilecekleri yeni olgular sunmaktı. 

    Resim: HMS Beagle Yolculuğu

        Cambridge Üniversitesindeki akıl hocası Prof. John S. Henslow, ona Charles Lyell’ın Principles of Geology [Jeolojinin İlkeleri, 1830] adlı kitabını yanına almasını, ama tek satırına bile inanmamasını tembihlemişti. Deniz tutması yüzünden yolculuğun ilk haftalarında hayli zorlanan ve vaktinin büyük bir kısmını bu kitabı okuyarak geçiren Darwin, 16 Ocak 1832 tarihinde Beagle’ın ilk durağı olan Yeşil Burun Adalarında karaya çıktı. Yaklaşık üç yıl boyunca Güney Amerika’nın doğu ve batı kıyısında, Ateş Topraklarında, Falkland Adalarında ve çeşitli adacıklarda dolaşan Darwin, yörenin yalnızca biyolojik yapısını değil, çok etkileyici bulduğu jeolojik ve paleontolojik yapısını da incelemeye koyuldu. Bu dönemde gözlemlediği her olguyu not defterlerine kaydetti, olabildiğince çok örnek topladı ve onları özenle paketleyerek İngiltere’ye dönüşünde beraberinde götürdü. 

      Brezilya’da ilk kez yağmur ormanlarını gördü, Arjantin’de nesli tükenmiş canlılara ait fosiller keşfetti ve Ateş Topraklarında ilk kez, Avrupalıların “yabani” dediği insan topluluklarıyla karşılaştı. Günümüzde yitip gitmiş bu insan topluluklarına ve kültürlerine ilişkin az sayıda özgün yazılı kaynaktan birçoğu Darwin’e aittir. Bu insanların farklı yaşayışları ve fiziksel yapıları onu çok etkilemiş ve insan soylarının evrimi konusundaki düşüncelerine öncülük etmiştir. Ancak onun insan ırkları[4] konusundaki bu düşünceleri günümüzde bile yanlış anlaşılabildiği veya yanlış aksettirilebildiği için yolculuğumuza bir süre ara verip, onun konuya nasıl baktığını aydınlatacağını umduğum birkaç cümlesini paylaşmak isterim: 

       Kölecilikle mücadeleyi nesiller boyu sürdürmüş bir aileden gelen ve İngiltere’den ayrılmadan önce de kölelik karşıtı olan Darwin, yolculuğu sırasında kız kardeşi Catherine Darwin’e yazdığı 1833 tarihli mektupta şöyle der: 

    ….İngiltere köleliği tümüyle kaldıran ilk Avrupa ulusu olsa bu, onun için ne kadar övünülecek bir şey olur! İngiltere’den ayrılmadan önce, köleliğin olduğu ülkelerde yaşadıktan sonra tüm düşüncelerimin değişeceği söylenmişti; şu anda farkında olduğum tek değişiklik, siyahi karakteri hakkında bende çok yüksek bir takdirin oluştuğudur. Böylesine neşeli, içten ve dürüst ifadeli, böylesine sağlıklı ve kaslı bedenli bir siyahiyi görüp de ona duygudaşlık beslememek mümkün değil.” [5]

        Otobiyografisinde anlattığına göre, köleliği savunan Kaptan FitzRoy ile bu konuda sert tartışmalara girmiştir.[6] Darwin, bu konuyla ilgili çok etkileyici bulduğum bir diğer alıntısında da duygularını şöyle paylaşır:  

    “19 Ağustosta nihayet Brezilya’dan ayrıldık ve şükürler olsun ki bir daha asla köleci bir ülkeyi ziyaret etmeyeceğim. Bugün bile ne zaman uzaktan bir çığlık duysam, Pernambuco dolaylarındaki bir evin yanından geçerken işittiğim o acıklı iniltileri ve zavallı bir kölenin işkence görmekte olduğundan şüphelendiğim halde kendimi itiraz bile edemeyecek kadar çaresiz bir çocuk gibi hissettiğimi, acıyla ve tüm canlılığıyla yeniden hatırlarım.” [7]

        Türlerin Kökeni’nde insanın evrimi konusuna hiç değinmeyen ve yalnızca insanların evcilleştirme ve yapay seçilim yöntemleri üzerinde duran Darwin, bu önemli konuyu 1871’de yayımlanan, hayli yanlış anlaşılan ve çevirisini halen yapmakta olduğum The Descent of Man[8] [İnsanın Türeyişi] adlı kitabına saklayacaktı. Türlerin Kökeni’nin son bölümünde, bu kitapta geliştirdiği görüşlerin ileride kabul görmesi halinde, “doğa tarihinde hatırı sayılır bir devrim yaşanacağını” belirtmiş; “Uzak gelecekte, çok daha ilginç araştırmalara yönelik yeni alanların açılacağına inanıyorum. Psikoloji yepyeni bir temele, her zihinsel gücün ve yetinin ancak kademeli olarak kazanılması ilkesine dayandırılacaktır. İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” [9] demekle yetinmişti. Bu, gelecekteki çalışmalarının güzel bir habercisiydi.

      

    Resim: Galapagos Adaları 

    “Kendi içinde küçük bir dünya”

        7 Eylül 1835’te Lima’dan ayrılan Beagle, 15 Eylülde Büyük Okyanusun doğusundaki Galapagos Takımadalarına vardı. Darwin beş haftasını bu takımadaları inceleyerek, 12 gününü Tahiti’de ve bir haftasını da Yeni Zelanda’da geçirdi. Ama Galapagos Takımadaları Darwin’in çalışmalarında hepsinden önemli bir yer tuttu ve aynı sebepten ötürü bilim dünyası için de hiç kuşkusuz aynı ölçüde önemliydi. Beagle mürettebatı kıyılarda ölçüm yaparken, Darwin karaya çıktıkları her sahilde uzun, zorlu ve tehlikeli keşif gezilerine çıkıyor, bulduğu her dağa ve tepeye tırmanıyordu. Darwin oradan yazdığı bir mektupta ilk izlenimlerini şöyle aktarmıştır: “Bu takımadaların doğa tarihi son derece dikkat çekicidir: Burası adeta kendi içinde küçük bir dünya gibi.” [10]

        On sekiz büyük ve dört küçük adadan oluşan Galapagos Takımadaları, Güney Amerika kıtasının yaklaşık 1000 km batısında yer alır. Burası hem güneşli ekvatoryal konumu hem de serin okyanus akıntıları nedeniyle tropikal ve ılıman iklimlerin birlikte görüldüğü ve dolayısıyla canlı çeşitliliğinin çok yüksek olduğu bir bölgedir. Bünyesinde pek çok okyanus adası barındıran volkanik Galapagos Takımadaları, özgün faunası ve florasıyla Darwin’i doğal olarak büyüledi. Adaları ziyareti sırasında canlıların adadan adaya değişkenlik gösterdiğini, ama her birinin kendi çevrelerine çok güzel uyarlanmış olduğunu gözlemledi. Onun burada karşılaştığı bitkiler, balıklar, böcekler, kabuklular, kuşlar, sürüngenler ve memeliler dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan, endemik diye tanımladığımız türlerdendi. Darwin, tıp eğitimi için gönderildiği Edinburgh Üniversitesinde kuş örnekleri toplamayı öğrenmiş olsa da, Beagle yolculuğuna çıkarken ornitoloji (kuş bilimi) konusunda deneyimsizdi. Oysa bugün bile Galapagos Adaları denilince ilk akla gelen, Darwin’in kaplumbağaları ve ispinozlarıdır. Dünyada yaklaşık on beş türü bulunan Galapagos ispinozları (Darwin ispinozları olarak da bilinir), ilk kez Darwin tarafından Galapagos Takımadalarından toplanmış ve bunlardan on ikisi, ornitolog John Gould tarafından yeni tür olarak tanımlanmıştır. Bu, onun hem türlerin değişebilir olduğu yönündeki görüşlerinin gelişmesine katkıda bulunan hem de çalışma azmine ışık tutan, dahası Dr. Abbotta’a yazdığı 1871 tarihli mektubundaki kanısıyla da uyuşan bir başarıdır: “Hiçbir zaman hızlı bir düşünür ya da yazar olmadım: Bilim adına ne yaptıysam, bunu her zaman uzun süreli düşünmeler, sabır ve emek yoluyla yapmışımdır.” [11] 

       Darwin, Prof. John S. Henslow’un yönlendirmesiyle türlerin coğrafi dağılımı konusuna da ilgi duyuyordu. Canlılar arasında gözlemlediği farkların, bu hayvanların farklı doğa koşullarının hüküm sürdüğü farklı adalarda yaşamış olmalarından ileri gelebileceğini düşünüyordu. Bulabildiği her organik varlığı dikkatle inceleyen Darwin, 109’u yalnızca Galapagos Adalarında yetişen toplam 217 bitki örneği toplamıştı. Ülkesine dönüşünde onları bitki uzmanı Joseph Dalton Hooker ile paylaşacak ve kendisinden, bu bitkilerin Güney Amerika’nın bitki örtüsüyle yakın-ilişkili olduğunu, ama tam anlamıyla özdeş de olmadığını öğrenecekti. Darwin, Galapagos Takımadaları ile ilgili izlenimlerini ve sorgulama sürecini, Coğrafi Dağılıma ayırdığı iki bölümden biri olan 12. bölümde okura şöyle aktarır: 

    “Büyük Okyanusta, kıtanın yüzlerce mil açığında yer alan bu volkanik adaların sakinlerini inceleyen bir doğa bilgini, kendisini Amerika topraklarında sanacaktır. Bunun sebebi ne olabilir? Yalnızca Galapagos Takımadalarında yaratılmış olması gereken türler neden Amerika’da yaratılmış olanlar ile böyle sıkı bir yakınlık sergilemektedir?” [12]

        Jeolojik değişimlerin çok yavaş ve uzun zaman dilimlerinde gerçekleştiğini bilen ve bölgelerin canlı yapısı kadar paleontolojik ve jeolojik yapısıyla da yakından ilgilenen Darwin, yolculuğu sırasında fosil katmanları arasındaki zaman aralıkları üzerinde durdu. Ağustos 1835’te kuzeni W. D. Fox’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Yolculuğun en hevesle beklediğim kısmı olan Galapagos seferini iple çekiyorum. Bu takımadalarda, Üçüncül katmanlar da içereceğini umduğum etkin volkanlar bulunuyor.” [13] Türlerin Kökeni’nde, “Jeolojik Kayıtların Yetersizliği Üzerine” başlıklı 9. bölümde ve “Organik Varlıkların Jeolojik Ardışıklığı Üzerine” başlıklı 10. bölümde, bu konulara ilişkin önemli tespitlerde bulundu. Özellikle volkanik kraterleri ve kayaları inceleyen Darwin, onların mineralojik yapılarını anlamaya çalıştı. Bu arada bazı volkanik adalarda deniz canlılarına ait fosiller buldu ve kıta hareketleri üzerinde durarak, bu ilginç olguyu, böyle adaların geçmişte daha batık durumda olmasına yordu. 20 Şubat 1835’teki Büyük Şili Depremine tanık olan Darwin, sonradan The Voyage of the Beagle [Beagle Yolculuğu] adlı kitabının koca bir bölümünü, her anlamda çok etkileyici bulduğu bu doğal felakete ayırdı. Yörenin doğa tarihi ile jeolojisi arasındaki ilişkiye dikkat çeken bu ve buna benzer pek çok olguyu gözlemleme fırsatı bulan Darwin, daha sonra kuramını oluştururken onlardan çokça yararlanacaktı.

     

    Resim kaynağı: Darwin Online

        Değişen yaşam koşullarına uyum sağlayamayan türlerin yeryüzünden silinmesi anlamına gelen tükenme, Darwin’in önemle üzerinde durduğu bir diğer konuydu. Kuramı için çok önemli olan bu olguya değinirken, bir yandan da ince eleştiriler yapıyordu: 

    “Türlerin ve toplu tür gruplarının tükenmesi, doğal seçilim ilkesinin adeta kaçınılmaz bir sonucu olup, organik dünyanın tarihinde önemli bir yer tutar; çünkü yeni ve iyileştirilmiş formlar, daima eski olanların yerini almaktadır. Ama bilgisizliğimiz öyle derin ve önyargılarımız da öyle fazladır ki, bir organik varlığın tükendiğini öğrendiğimizde hayrete düşer ve buna yol açan etkeni görmediğimiz için, açıklama olarak tüm dünyayı ıssız bırakan felaketlerden medet umar veya yaşam biçimlerinin dayanma sürelerine ilişkin yasalar icat ederiz!” [14] 

       Bu satırlarda, Darwin’in bir zamanlar kendisinin de benimsediği yaygın görüşü nasıl sorguladığını görebiliriz. O dönemde yaşamış çoğu doğa bilgini gibi Darwin de, canlıların tek bir ilahi müdahaleyle ve hiç değişmeyecek (veya evrimleşmeyecek) biçimde yaratılmış olduğuna inanıyordu. Ama evrim kuramı için gerekli olan veriler doğa bilimlerinin bütünsel çatısı altında yavaş yavaş birikirken, Darwin’in türlerin aslında değişebilir olduğu yönündeki görüşü de yavaş yavaş şekillenmeye başlıyordu. Darwin, bu konudaki düşüncelerini okura şöyle aktarır: 

    Türlerin değişmez olmadığına; aksine her türün onaylı varyeteleri nasıl o türün torunlarıysa, aynı cinslere mensup oldukları söylenen türlerin de çoğu zaman tükenmiş olan başka bir türün doğrudan torunları olduğuna bütünüyle ikna oldum. Dahası Doğal Seçilimin, değişimin tek değilse de en önemli yolu olduğuna hiç kuşkum kalmadı.” [15]

    Beagle yolculuğunun meyvelerini toplama zamanı…

    Galapagos’tan 20 Ekim 1835 tarihinde ayrılan Beagle, Ocak 1836’da Avustralya’ya ve altı ay sonra da Ümit Burnuna ulaştı. Buradan tekrar Atlas Okyanusuna açılarak, bazı ölçümleri tamamlamak üzere kısa süreliğine Brezilya’ya döndü ve 2 Ekim 1836’da İngiltere’ye ulaşarak yolculuğunu tamamladı. Darwin, dönüşünde Londra’ya yerleşti ve topladığı örnekleri incelenmek ve sınıflandırılmak üzere ilgili uzmanlara sundu. Karşılaştırmalı anatomi, morfoloji, embriyoloji, taksonomi, coğrafi dağılım ve paleontoloji ile ilgili konuların, türlerin değişmez olduğu inancının bırakılmasıyla aşılabileceğini anlayan Darwin, ortak bir atadan gelen türlerin, doğal seçilim (ve sonraki kitabında daha kapsamlı olarak ele alacağı eşeysel seçilim) yoluyla değişerek farklı türlere dönüştüğünü çok iyi kavramıştı. Bizzat yetiştirmeye başladığı güvercinler başta olmak üzere, çeşitli evcil hayvanlarla yürüttüğü deneylerin ve de hayvan ve bitki yetiştiricilerinden edindiği bilgilerin ışığında, evcil üretimlerde ortaya çıkan yeni soyları incelemeye ve kuramının temeli olan seçilim ilkesini geliştirmeye başladı. Bu konuyu, Türlerin Kökeni’nin “Evcilleştirme Etkisinde Çeşitlenme” başlıklı 1. bölümünde ve “Melezlik” başlıklı 8. bölümünde ayrıntılı olarak ele aldı.

     

    Resim: Darwin’in güvercinleri

      

       İki yıl sürmesi planlanan, ancak yaklaşık beş yıl süren Beagle yolculuğunun üç yılını karada ve on sekiz ayını denizde geçiren Darwin, gezi sırasındaki tüm gözlemlerini özenle kaydetmişti. Not defterlerindeki bilgiler ve Darwin’in sonradan deneyimlerini de aktardığı günlükler, uzmanların sınıflandırma sonuçlarıyla birlikte, ilk basımı 1839’da yayımlanan Journal and Researches adlı kitabın temelini oluşturdu. Bu kitap Darwin’in ölümünden sonra 1903’te Voyage of the Beagle[16] [Beagle Yolculuğu, 1905] adıyla yeniden yayımlandı. Darwin kitabın ilk basımında jeolojiye ağırlık verdi; ama 1845’teki gözden geçirdiği ikinci basımında, değişen görüşleri çerçevesinde yaptığı eklemelerle doğa tarihini ön plana çıkardı. Böylece evrim kuramının ve Türlerin Kökeni’nin ayak sesleri iyiden iyiye duyulmaya başlamıştı. 

       Darwin 1842-1846 yılları arasında, yolculuğa ilişkin gözlemlerini aktardığı üç kitap ve çok sayıda bilimsel makale yayımladı. 1842’de yayımlanan kitabı Coral Reefs [Mercan Resifleri][17] Darwin’in ilk monografıydı ve gözlemden çıkarım yapma ustalığını en güzel sergilediği kitaplarından biriydi. Mercan resifleri, 1830’larda bilim dünyasında çok tartışılan canlı bir konuydu ve Darwin’in bu konuda bir kuramı vardı: Kitabında ustalıklı bir dille, mercan resiflerinin ve atol halkalarının nasıl oluştuğunu açıklıyor; bunun ancak uzun bir zaman aralığında ve kademeli olarak gerçekleşebileceğini savunuyor; bu yolla da, canlıların evrimine göz kırpıyordu. Darwin’in bu konudaki görüşlerinden birçoğu, ancak 1950’li yıllarda nükleer testler için yapılan derin kazılardan elde edilen bulgularla doğrulanmıştır. Mercan resiflerinin nasıl oluştuğunu  anlayan ilk kişinin Darwin olduğunu belirten Richard Dawkins, konuyu Ataların Hikayesi adlı kitabında şöyle özetler: 

    “İlk bilimsel kitabı (gezi kitabı Beagle Yolculuğu), daha otuz üç yaşındayken yayımladığı mercan resifleri üzerine bir metindi. Sorunun ortaya konulması veya çözümüyle ilgili bilginin çoğuna ulaşmamış olmasına karşın, Darwin sorunu bugün gördüğümüz şekliyle ortaya koymuştur. Darwin, mercan resifleriyle ilgili kuramında, daha sonra doğal seçilim ve cinsel seçilim kuramlarında olacağı gibi, gerçekten şaşırtıcı ölçüde ileri görüşlüydü.” [18] 

       Darwin, bu çalışmasıyla bilim dünyasından büyük övgüler aldı, meslektaşlarının gözünde daha da itibar kazandı ve 1864’te Copley madalyasıyla[19] ödüllendirildi. Aynı dönemde, “değişerek türeme” kuramı üzerinde çalışmayı sürdürdü. 1842’de yazmaya başladığı 35 sayfalık özeti 1844’te bir taslak biçiminde genişletti ve Türlerin Kökeni’nin ilk paragrafında kendisinin de belirttiği gibi, O günden bugüne dek hiç ara vermeden aynı konuyu incelemeye” devam etti. “Aynı türün varyeteleri ve aynı cinsin türleri arasında görülen böylesine daimi ve büyük bir fark miktarını, sadece şansla açıklamak mümkün değildir.” [20] diyen Darwin, bu fark miktarını Karakter Iraksaması diye adlandırdığı bir ilkeyle Varoluş Mücadelesi üzerinden açıklıyordu. 19. yüzyılın en önemli bitki uzmanlarından Asa Gray’e yazdığı ve fikirlerinin kapsamlı bir özetini içeren mektuplardan anlaşıldığı gibi, Eylül 1857’de ıraksama ilkesini de kuramına eklemiş durumdaydı. 

       1858 yılında, o sırada Malezya Takımadalarının doğa tarihini inceleyen ve türlerin kökeni üzerine kendisiyle aşağı yukarı aynı genel sonuçlara varmış olan İngiliz doğa bilgini Alfred Russel Wallace, ona kendi görüşlerini aktardığı bir hatırat yolladı. Darwin, Wallace ile yakın görüşlerde olmalarından duyduğu memnuniyeti şu sözleriyle ifade etti: “Bundan daha çarpıcı bir tesadüf olamaz …. Wallace, benim 1842 tarihli denememi okumuş olsaydı, bundan daha isabetli bir özet sunamazdı!” Wallace’ın bazı fikirleri Darwin’inkilerden farklı olsa da (örneğin Wallace çevresel değişim üzerinde dururken, Darwin bireysel çeşitliliklerin altını çiziyordu), Wallace’ın görüşleri ona kuramını yayımlaması konusunda büyük bir ilham verdi, hatta Türlerin Kökeni’nde belirttiği gibi, onu “teşvik etti.” Darwin, Wallace’ın yolladığı hatıratı (onun ricasıyla) Lyell’a iletti. Lyell ve Darwin’in 1844’te yazdığı denemeyi de okumuş olan J. D. Hooker, Darwin ile Wallace arasında bir çekişme veya yanlış anlaşılma olmaması için, 1 Temmuz 1858’de Londra’daki Linneaus Cemiyetinde ikisinin de henüz yayımlanmamış olan çalışmalarının bir okumasını yaptı.[21] Bu dönemde pek çok dostu, 1838’den beri geliştirdiği görüşlerini içeren özeti yayımlamak konusunda hala çekingen davranan Darwin’i, çalışmalarını bir an önce duyurması konusunda zorluyordu. İşte bu özet, bugüne kadar yazılmış en önemli kitaplardan birisi olacaktı. 

    Türlerin Kökeni yayımlanıyor

           1859 yılının Mart ayına gelindiğinde, Darwin’in hala özet olarak gördüğü çalışması koca bir kitaba dönüşmüştü. Yayımcı John Murray, Darwin’in kendi deyimiyle “geleneksel görüşlerden hayli uzak olan” kitabını, daha elyazmalarını bile okumadan basmayı memnuniyetle kabul etti. Darwin 5 Nisanda, kitabının ilk üç bölümünü  Murray’e iletti. Mütevaziliği ile bilinen Darwin, yeterince kaynak ve referans veremediği için kitabın isminde “özet” kelimesinin geçmesini istemiş, ancak John Murray’in itirazı üzerine mevcut ismine razı olmuştu.[22] 

      Böylece Türlerin Kökeni, 24 Kasım 1859 tarihinde, 502 sayfadan ve on dört bölümden oluşan ilk baskısını yaptı. Darwin’in kitaba eklediği tek görsel, canlılara ait farklı soy hatlarının dallara ayrılarak çeşitlenmesini, türleşmesini ve tükenmesini gösteren bir ağaç şemasıydı. Kitabın temelini oluşturan “Doğal Seçilim” başlıklı 4. bölüme eklediği bu şemayı, bölüm sonunda şu metaforla betimliyordu: 

    Tomurcukların büyüme yoluyla taze tomurcuklara boy vermesi ve bu tomurcuklardan yeterince dinç olanların, dallanarak daha cılız dalları her yandan baskılaması gibi, ulu Yaşam Ağacının da bunu üreme yoluyla, yerkabuğunu ölü ve kırık dallarıyla doldurarak ve durmaksızın dallanan o güzelim kollarıyla yeryüzünü kaplayarak yaptığına inanıyorum.” [23] 

        Böylece Darwin, 1838 yılında büyük ölçüde tamamlanmış olan kuramını, ancak yirmi yıl sonra yayımlayabilmişti. Ama sonradan kaleme aldığı otobiyografisinde, bu gecikmeden hiç de şikayetçi olmadığını belirtti. Bu süre zarfında kuramını daha da geliştirdiğini, yeni gözlemler ve bulgular derlediğini, üzerinde durulması gereken belirli konuları derinlemesine değerlendirme fırsatı bulduğunu ve dolayısıyla kararında “hiç de aceleci davranmadığının anlaşılmasını” umduğunu ifade etti. Bu gecikmenin altında, Darwin’in bilimsel titizliği ve Beagle yolculuğundan sonra yaşadığı sağlık sorunları kadar, birazdan değineceğim gibi, dindar meslektaşlarını ve eşini üzmekten çekinmiş olması da yatar. 

       Evrim kuramı dönemin yalnızca bilim insanları tarafından değil, önemli düşünürleri tarafından da yoğun bir ilgiyle karşılanmıştı. Darwin’in doğadaki sağkalım ve mücadele konusundaki görüşleri, Karl Marx’ın sınıf mücadelesi konusundaki görüşleriyle paralellik gösteriyordu. Dolayısıyla gerek Marx gerek Engels, evrim kuramının önemini derhal anlamıştı. Doğa bilimlerindeki gelişmeleri yakından takip eden Engels, Türlerin Kökeni’nin birinci basımından birkaç hafta sonra Marx’a yazarak, “Şu anda okumakta olduğum Darwin tek kelimeyle muhteşem. Teleolojinin yıkılması gereken bir yönü daha kalmıştı ve şimdi o da yıkıldı.” demiş; kitabı ancak bir sene sonra okuma fırsatı bulan Marx da, Engels’e 19 Aralık 1860’ta yazdığı bir mektupta, “Bu kitap, bizim görüşümüzün doğa tarihindeki temelini içermektedir.” diye ifade etmişti.[24] 

       Murray, 1250 adet basılıp kısa sürede tükenen birinci basımdan tam bir buçuk ay sonra, kitabın 3000 nüshadan oluşan ikinci basımını yayımladı. Darwin ikinci basımda bazı düzeltmeler yaptı, dindar çevrelerden gelen itirazlara yanıt teşkil eden bir alıntı koydu ve kitabın son cümlesine,“Yaratıcı tarafından” ifadesini ekledi.[25] Onun otobiyografisini veya mektuplarını okumuş ve onu tanımış olan herkes, bir materyalist ve agnostik olan Darwin’in bu eklemeyi neden yaptığı konusunda hemfikirdir: Örneğin 20. yüzyılın en önemli biyologlarından biri olan ve evrim kuramına önemli katkıları bulunan Ernst Mayr, One Long Argument: Charles Darwin and the Genesis of Evolutionary Thought (1991) adlı kitabında, Darwin’in bu eklemeyi “kamuoyunu ve eşini yatıştırmak için” yaptığını söyler. Nitekim kimilerine göre Darwin, evrim kuramıyla Tanrıyı öldürmüş ve Eski Ahit’in Yaratılış (Genesis) bölümünü tümüyle geçersiz kılmıştı. Beklenen oldu ve Kilise 1860 yılında, yani kitabın yayımlanmasından hemen bir yıl sonra, Charles Darwin ve evrimciler ile mücadele etmeye başladı.

     

    Resim: José Antonio Zapata

    Darwin, eseri üzerinde çalışmayı sürdürüyor…

       Darwin bu süreçte boş durmadı. Edindiği yeni bilgilerle eserinin bilimsel altyapısında birtakım değişiklikler yaptı, kuramına yöneltilen itirazlara yanıtlar verdi ve gerek cümleleri sadeleştirmek, gerekse bazı çıkarımları vurgulamak adına bazı semantik değişikliklere gitti. 1861’de yayımlanan ve 2000 nüshadan oluşan üçüncü basımın (ve onu izleyen tüm basımların) giriş bölümüne, evrim fikrinin kısa bir tarihçesini içeren An Historical Sketch of the Recent Progress of Opinion on the Origin of Species [Türlerin Kökeni üzerine Sunulan Görüşlerin Son Dönemde Kaydettiği ilerlemenin bir Tarihçesi] başlıklı kısa bir yazı ekledi. Bu bilgilendirici giriş yazısında, kendi kuramındakilere yakın görüşleri savunmuş olan Lamarck, Geoffroy Saint-Hilaire, Dr. W. C. Wells, William Herbert, Patrick Matthew, C. L. von Buch, C.S.Rafinesque, S. S. Haldeman, J. d’Omalius d’Halloy, Richard Owen, Alfred Russel Wallace, M. Isidore Geoffroy Saint Hilaire, Herbert Spencer, Henry Freke, Charles Victor Naudin, H. von Keyserling, H. Schaaffhausen, M. Lecoq, Peder Baden Powell, Thomas Henry Huxley (Darwin’in en büyük destekçisi), Von Baer ve J. Dalton Hooker gibi isimleri anarak, onların çalışmaları üzerine kısa değerlendirmeler yaptı. Ayrıca Aristoteles’in bir alıntısına yer verdi; onun, doğal seçilim ilkesinin izlerini taşıyan görüşlere sahip olduğunu, ama bu ilkeyi tam anlamıyla kavrayamadığının da açık olduğunu belirtti. 

       Yayımlandığı gün çok satan kitaplar listesine giren Türlerin Kökeni, yazarı hayattayken 12.750 nüshadan oluşan toplam altı baskı (1859-1250, 1860-3000, 1861-2000, 1866-1500, 1869-2000, 1872-3000 nüsha) yaptı. 1901 yılında kitabın telif haklarının süresi dolduğunda, özgün formatta 56.000 ve popüler basımda 48.000 nüshası yayımlanmış; ama bu süreçte pek çok yanlış anlaşılmaya da maruz kalmıştı. Bunlardan en önemli bulduğum birkaçına değinmek isterim. Öncelikle kitabın ismi, Doğal Seçilim veya Ayrıcalıklı Irkların Korunması Yoluyla Türlerin Kökeni yerine çoğu zaman Türlerin Kökeni (The Origin of Species, hatta bazen sadece Origin) diye kısaltılarak kullanıldığı için (ki 1872’deki altıncı basımı, bu kısaltılmış isimle yayımlanmıştır), evrim kuramı kimi zaman hatalı olarak, ilk canlının nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir kuram gibi anlaşıldı. Oysa Darwin’in de pek çok kez vurguladığı gibi, evrim kuramı ilk canlının kökenini değil, tüm canlı türlerinin uzun jeolojik çağlar içinde nasıl ortak bir kökenden değişerek türediğini açıklıyordu. Burada bir oluşum ânı değil, bir süreç söz konusuydu; ama bu ayrım çoğu zaman gözden kaçıyordu. Sıkıntı yaratan bir diğer ifade de, Darwin’in 1869’daki beşinci baskıya, Spencer’a atıfta bulunarak eklediği bir cümleydi: “En uyumlu olanların hayatta kalması”. Bu, Herbert Spencer’ın Principles of Biology ([Biyolojinin İlkeleri], 1864) adlı kitabında geçen bir ifadeydi ve Darwin’in ölümünden sonra, biyolojik evrim kuramının yanlış disiplinlere uygulanmasıyla Sosyal darvinizm gibi akımların doğmasına yol açacaktı. Kitabın isminde geçen “ayrıcalıklı ırkların korunması” deyimi de, ileride ırkçı söylemlerin dayanağı olarak kullanılmaya açıktı. Oysa bir monogenist olan ve evrim kuramı aracılığıyla da monogenizme (tüm insanların ortak bir kökenden geldiğini savunan teori) en büyük desteği sunan Darwin, “ırk” kelimesini “bir türün varyeteleri” anlamında kullandığını pek çok kez belirtmişti.   

       Darwin’in, evrim kelimesini kullanmaktan kaçınmış olması ilginçtir. Varsayımlarını sağlam temellere dayandırmayı ilke edinmiş biri olarak, altıncı basıma kadar “evolution” (evrim) kelimesini hiç kullanmamış; onun yerine değişim, uyarlanım, çeşitlenme, farklılaşma gibi kelimeleri tercih etmiştir. Onun türevi olan “evolved” (evrimleşmiş) kelimesi ise, ilk baskıdan itibaren kitabın son cümlesinin son kelimesinde yalnızca bir kez geçer. Stephen Jay Gould’a göre Darwin, evrim kelimesinden “hem kendi inançlarına karşıt olan teknik anlamı yüzünden hem de konuşulan dildeki anlamının içerdiği kaçınılmaz ilerleme düşüncesinden rahatsız olduğu için” uzak durmuştur.[26] Ama altıncı baskıya gelindiğinde kuramına olan güveni daha da artan Darwin, G. Jackson Mivart’ın doğal seçilim ilkesinin metafizik öğeler içerdiği yönündeki eleştirilerine de cevaben, hem mevcut argümanlarını geliştirerek kitaba önemli eklemeler yapmış hem de ilk kez evrim (iki kez evrimci, altı kez evrimleşmek, sekiz kez evrim) kelimesini kullanmıştır. Ayrıca birçok okurun kitapta geçen bazı terimleri anlayamadığından yakınması üzerine, beşinci basıma W. S. Dallas tarafından hazırlanmış kapsamlı bir sözlük (Temel Bilimsel Terimler Sözlüğü) de eklemiştir.   

       Darwin’in kuramı ve argümanı, hayatını kaybettiği 1882 yılında, bütünüyle değilse de büyük ölçüde kabul edilmiş durumdaydı. Ama evrimsel süreçlerin nasıl işlediği, genlerin kimyasal temeli olan kromozomal DNA’nın tanımlanmasına kadar tam olarak anlaşılamayacaktı.

    Darwin’in çizdiği yol haritası


       Gezegenimizdeki tüm canlıların uzaktan veya yakından birbirleriyle akraba olması fikri, bugün bile çoğu insan kabullenmekte zorlansa da bir doğa gerçeğini yansıtır ve bu özelliğiyle insanlık için çok yönlü bir esin kaynağıdır. Doğal seçilim yoluyla evrim kuramı ve ona eşlik eden
    değişerek türeme, kademeli değişme, geçiş türü, ortak ata, karakter ıraksaması, eşeysel seçilim, körelmiş organlar vb yeni kavramlar, biyolojiye ve evrene dair yepyeni bir bakış açısı sunmuştur. Bu kavramlar, Darwin’in çağdaşları için alışılmadıktır ve kişisel inançları zedeleyebileceği düşünülen, hatta bugün bile kişisel tepkilere yol açabilen keskin anlamlar içerir. Bu nedenle dönemin yaygın kanılarına meydan okuyarak biyolojiyi yepyeni bir temele oturtan evrim kuramı, ortaya konduğu günden bu yana bilim dünyasının en çok alkışlanan, ama aynı zamanda da en çok saldırıya uğrayan fikirlerinden biri olmuştur. Yaşayan en ünlü filozoflardan biri olan Daniel Dennett, bunu şöyle özetler: “Doğal seçilim yoluyla evrim fikri, tek bir darbeyle yaşamın anlam ve amacını uzay ve zaman, neden ve sonuç, düzenek ve fizik yasası alanları ile birleştirmiştir. Bu yalnızca harikulade bir bilimsel düşünce değil, aynı zamanda da tehlikeli bir düşüncedir.” [27] 

       Darwin, “Bir varsayım ne kadar hoşuma giderse gitsin (ki her konuyla ilgili bir varsayım üretmekten kendimi alamam), gerçekler bu varsayımın karşısında ne zaman yer alsa, ondan vazgeçebilmek için zihnimi her zaman özgür kılmaya çabalamışımdır.” [28] diyerek, kuramına yöneltilebilecek her türlü eleştiriye açık olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda kendisinin de yanıtlayamadığı bazı soruları, kitabının “Kurama İlişkin Sıkıntılar” adlı 6. bölümünde ele almış ve tüm bu sıkıntıların nasıl aşılabileceğini anlatarak, geleceğin bilim insanlarına bir yol haritası çizmiştir. Onun öne sürdüğü varsayımlardan birçoğu günümüzde doğrulanmış, bazı hatalı varsayımları güncel bilgilerin ışığında düzeltilmiş ve ortaya koyduğu çoğu argüman, üzerlerine eklenen yeni bilgilerin ışığında bilimin kolektif çatısı altnda geliştirilmiştir. Türlerin Kökeni’nin son bölümünde özellikle yeni yetişecek bilim insanlarına seslenerek,“Uzak gelecekte, çok daha ilginç araştırmalara yönelik yeni alanların açılacağına inanıyorum.” [29] diyen Darwin, bu konuda da haklı çıkmıştır. Şimdi, bu sürece kısaca göz atalım. 

     

    Genetik bilimi doğuyor

       Gregor Mendel’in, bitki melezlenmesi ve genetik kalıtım üzerine yazdığı 1866 tarihli makalesi, ancak 1900’de (yani Darwin’in ölümünden on sekiz yıl sonra) tanınırlık kazandı; dolayısıyla ne Darwin ne de Mendel birbirlerinin çalışmalarından haberdar olabildi. O dönemde, karakterlerin kalıtımı ve bir aile, kabile veya tür kapsamındaki dağılımı gözlemlenebilmiş olmakla birlikte, bu olgular bilimsel terimlerle açıklanamıyor; canlılar arasındaki embriyolojik benzerliklerin ve kökendeş yapıların neden aynı şablona göre yapılandığı bilinmiyordu. Bu düğümler, ancak genetik yasalarının ortaya konmasıyla çözümlenecekti. “Kavramaya yarayan insan elinin, kazmaya yarayan köstebek elinin, bir musurun küreksi yüzgecinin, bir atın bacağının ve bir yarasanın kanadının aynı şablona göre yapılanmış olmasından ve aynı göreli konumlarda benzer kemikler içermesinden daha hayret verici ne olabilir?” [30] diye sorgulayan ve doğal seçilimin bir kalıtım mekanizmasına ihtiyaç duyduğunu bilen Darwin, DNA’nın keşfini adeta öngörmüştü. 

       1920’de Ronald Fisher, J. B. S. Haldane ve Sewall Wright gibi popülasyon genetikçileri, Darwin’in doğal seçilime dayanan çalışmasını Mendel’in genetiği ile birleştirerek, Modern Evrimsel Sentezi (Neo-darvinizm) ortaya koydu. Modern sentez kapsamında, G. G. Simpson gibi paleontologların makroevrimi belgelemesiyle, makroevrimin kısa süreli mikroevrimsel süreçlerle nasıl uyumlu olduğu anlaşıldı.[31] İlk kez 1869’da F. Miescher tarafından ayrıştırılan ve 1953’te de çift sarmal yapısı keşfedilen DNA, evrim kuramı için güçlü bir destek sağladı. Bu bağlamda J. Watson, R. Franklin ve M. Wilkins ile birlikte bu keşfe imza atarak 1962 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazanan Francis Crick’in sözleri, hiçbir çarpıtmaya veya yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kadar açıktı: “Bence DNA’nın en önemli özelliği, doğal seçilim yoluyla evrim kuramına kanıt teşkil ediyor olmasıdır.” 

       Böylece Türlerin Kökeni, genetik bilimine ve ondan beslenen tüm bilim dallarına, Darwin’in öngördüğü ve de umduğu gibi ilham kaynağı oldu. 

    Şiir gibi bir bilim kitabı 

       Darwin, Türlerin Kökeni’nin dünyadaki tüm bilim insanları tarafından okunabilecek bir kaynak olmasını istiyordu. Onun yaşadığı dönemde on bir dile (Danca, Felemenkçe, Fransızca, Almanca, Macarca, İtalyanca, Lehçe, Rusça, Sırpça, İspanyolca ve İsveççe) tercüme edilen dev eseri, ölümünden sonra on sekiz dile daha çevrildi ve biraz önce değindiğim gibi önemli gelişmelere öncülük etti. 

       Türlerin Kökeni, 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının belirgin izlerini taşıyan ve dolayısıyla anlaşılırlığı hayli zorlaştıran uzun, karmaşık cümleler içermektedir. Yazıldığı dönemde bilimin ve bilim dilinin bugünkü kadar gelişmiş olmaması ve bilimsel terimlerin tümel tanımlarının bulunmaması, kitabın çevirisini de okunmasını da zorlaştıran etkenlerdir. O dönemde sınıflandırma uzmanları arasında familya, cins, sınıf, tür, varyete, ırk gibi takson basamakları konusunda fikir ayrılıkları yaşanmış; canlılar yüksek, düşük, üstün ve aşağı gibi, anlamı açık olmayan kelimelerle tanımlanmıştır. Darwin, çok belirsiz bulduğu bu kavramları, eleştirdiği halde kullanmak durumunda kalmıştır. Üstelik bazı sınıflandırmalar ve Latince isimler de zamanla değişmiştir. Örneğin Darwin’in yaşadığı dönemde “cins” basamağına yerleştirilmiş, ama günümüzde “tür” basamağına indirilmiş canlılar vardır. Dolayısıyla çevirmenler, çeviri sırasında benim de sık sık yaptığım gibi, bu değişiklikleri belirten ve bilimsel terimleri açıklayan bol miktarda dipnot yerleştirme gereği duymuştur. Dahası bazı dillerde, özellikle Türkiye gibi bilimin az geliştiği ülkelerin dillerinde, birçok bitki ve hayvan türünün (ve bilimsel terminolojiye ait çoğu terimin)  karşılığı da yoktur. Bu anlamda bu önemli eseri, bilginin şimdiki gibi kolay ulaşılır olmadığı ve internetin bulunmadığı bir dönemde Türkçeye kazandırmış olan Sayın Öner Ünalan’ı saygıyla anıyorum. Kendi çeviri sürecimde, hem yabancı kaynaklardan ve Ünalan çevirisinden hem de Türlerin Kökeni’nin birinci basımının James T. Costa tarafından eklenen açıklamalarla düzenlenmiş versiyonu olan “The Annotated Origin: A Facsimile of the First Edition of On the Origin of Species[32] adlı değerli kaynaktan çokça yararlandım. Bunların dışında mesleğimi ilgilendiren tıp kitaplarından, danıştığım çeşitli uzmanların görüşlerinden ve kuş gözlemciliği hobimden dolayı elimde bulunan kaynaklardan da faydalandım. 

       Kitabın çeviri ve okuma sürecini zorlaştıran bir diğer etken de, onun ağdalı bir dile ve devrik cümle yapısına sahip olan Victoria dönemi edebiyatıyla yazılmış olmasıdır. Darwin, bir düşünce zinciri halinde ürettiği argümanlarını, bolca noktalı virgül kullanarak ayırmayı uygun bulmuştur. Bunlar, sonuna geldiğinizde başını unutabileceğiniz kadar uzun ve çevirmeni olarak da, okura kolaylık olsun diye bölmek isteyebileceğiniz türden cümlelerdir. Ama Darwin buna izin vermez. Türlerin Kökeni’nde yer alan Çevirmenin Notu’nda da belirttiğim gibi, Darwin eserini matematik diliyle yazar gibi yazmıştır ve kendinizi vererek okuduğunuzda, kusursuz bir matematik formülü gibi size doğru sonucu verecektir. Özellikle arılar ve popülasyonlar ile ilgili yazılarında matematiğe olan ilgisini açıkça görebildiğimiz, ama kendisini asla iyi bir matematikçi saymayan Darwin, bu yeteneğini yazım diline geçirmeyi başarmıştır. Kullandığı her kelimenin, her virgülün bir anlamı vardır ve o çatıda en ufak bir değişiklik yaparsanız, cümlenin tüm tınısı bozulur. Kendi adıma bu hatayı birkaç kez yaptıktan sonra, Darwin’in sözünden çıkmamayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Kitabın bu kendine has düzeni, onun hem çevirisini kolaylaştıran hem de Darwin’in edebi ustalığını ortaya koyan bir yönüdür. Dolayısıyla kitabın dilini ağır bulabilecek okurların, bahsettiğim bu ayrıntıyı da hesaba katacağını umuyorum. Matematiksel bir titizliğin ürünü olan bu altyapının üzerine, Victoria dönemi edebiyatının o şiirsel üslubu eklendiğinde, Darwin her ne kadar eserini bir bilim kitabı olarak görmese de, ortaya şiir gibi bir bilim kitabı çıkar. 

    Türkiye’de “Türlerin Kökeni”

       Tıpkı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1850’lerin sonunda tartışılmaya başlanan evrim kuramı, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde çetrefilli süreçlerden geçti; ama burada tarihsel ayrıntılara girmeden, güncel bir örneği paylaşmakla yetineceğim. Darwin’in doğumundan 199 yıl sonraki 2008 yılında ilginç bir gelişme oldu ve Anglikan Kilisesi, yayımladığı bir yazıyla Darwin’den özür diledi. Kilise, bu yazıda özet olarak insanların ve kurumların hata yapabileceğini, kilisenin de bundan muaf olmadığını, toplumu ve insanlığı değiştirecek önemli fikirlerin geçmişte saldırıya uğradığını; bu bağlamda Katolik Kilisesi’nin 1633’te Galileo’nun astronomisi konusunda yaptığı hatanın bir benzerini (1992’de Papa II. John Paul, Kilisenin hatasını kabul ettiğini belirten bir bildiri yayınlamıştır) 1860’ta da Darwin’e yapmış olduğunu itiraf ediyor ve Darwin’den özür diliyordu. Batı dünyasından gelen bu özürden bir yıl sonra, Türkiye’de tam tersi bir gelişme oldu. UNESCO, 200. doğum yıldönümü nedeniyle tüm dünyada 2009 yılını “Darwin yılı” ilan etmiş; TÜBİTAK, Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart sayısının on beş sayfasını ve kapağını evrim kuramına ve Darwin’e ayırmıştı. Ama acele bir kararla, o kapak ve on beş sayfalık Darwin ve Evrim eki dergiden kaldırıldı ve derginin Genel Yayın Yönetmeni işten alındı. Bu, evrimin eğitim müfredatından tümüyle çıkarılmasını amaçlayan ve Türkiye’de bilim eğitimine yapılan büyük ve gerici bir darbeydi.

    Her şeye rağmen…

    Kökeni geçmişe dayanan ve günümüzde de varlığını sürdüren bilim düşmanlığına rağmen Türlerin Kökeni, Öner Ünalan’ın İngilizce aslından Almanca çevirisiyle karşılaştırarak yaptığı değerli çevirisiyle 1970’te Sol Yayınlarından, 1976’da da Onur Yayınlarından yayımlandı. Ünalan çevirisi, Türlerin Kökeni’nin 1872’deki son baskısı olan altıncı basımından; 2017’de Alfa Yayınlarından çıkan benim çevirim ise, Darwin’in ilk basımındaki birkaç küçük dizgi hatasını düzelttikten sonra yayımladığı ikinci basımından gerçekleştirilmiştir. Kitap sonradan yine Ünalan çevirisiyle Evrensel Yayınlarından (2009) da yayımlandı. Daha önce de belirttiğim gibi Sayın Ünalan’ı, bilgiye erişimin günümüzdekiyle kıyas kabul etmeyecek kadar zor olduğu bir dönemde bu kitabı Türkçeye kazandırmış olmasından dolayı kutlamak gerekir. Ama 70’li yıllardan bu yana zenginleşen Türkçeyi, bilimsel terminolojideki gelişmeyi ve toplumun her şeye rağmen bilime biraz daha yaklaşmış olmasını hesaba katarak, ben de Alfa Yayınlarının Türlerin Kökeni için yeni bir çevirinin gerekli olduğu düşüncesine katılıyordum. Bu bağlamda hem mesleğimden hem de kişisel ilgimden dolayı yakın olduğum biyoloji biliminin bu önemli eserini, modern terimlerle ve kullanmaktan kaçınamadığım çok sayıda açıklayıcı dipnotla; Darwin’e olabildiğince sadık kalarak, ama okuru da düşünerek, elimden geldiğince anlaşılır bir dille Türkçeye aktarabilmiş olduğumu umuyorum. 

       Türlerin Kökeni’nin yayımlanışının 159. yılında kaleme aldığım bu yazıyı, kitabın son bölümünden bir alıntıyla noktalamak isterim: 

    Mizaçları gereği, açıklanamayan sıkıntıları belirli bulguların açıklanabiliyor olmasından daha önemli sayan kimseler, benim kuramımı kesinlikle reddedecektir. Bu kitap, kıvrak bir zekâyla donatılmış ve türlerin değişmezliğinden kuşku duymaya başlamış birkaç doğa bilginine ilham verebilir; ama sorunun her iki yüzüne de tarafsızca bakabilen genç ve yeni nesil doğa bilginlerinin yetişeceği bir geleceğe de güvenle bakıyorum. [33]

    —Charles Darwin  

    AÇIKLAMALI DİPNOTLAR

    [1] Charles Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life, John Murray, Londra 1859. [Doğal Seçilim veya Ayrıcalıklı Irkların Korunması Yoluyla Türlerin Kökeni, çev. Bahar Kılıç, Alfa Yayınları, İstanbul 1. bs. Eylül 2017, 4. bs. Mart 2018.] Yazıda verilen alıntılar bu basımdan aktarılmıştır.
    [2] www.darwin-online.org.uk Bu yazıda özellikle tarihsel verilerin kaynağı olarak sık sık yararlandığım bu siteden, Darwin’in bugüne kadar yayımlanmış tüm çalışmalarına, birçok elyazmasına ve ilave dokümana ulaşılabilir.
    [3] Charles Darwin, The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex [İnsanın Türeyişi ve Eşeysel Seçilim], C. 2, John Murray, Londra 1871,  s.103.
    [4] Darwin “ırk” kelimesini, bir türün içerdiği varyeteleri tanımlayan biyolojik bir terim olarak kullanır.
    [5] Henrika Kuklick, New History of Anthropology, Blackwell, 2007, s.227. Ayrıca bkz. Darwin Correspondence Project, “206. Mektup,” Cambridge University Press, 27 Mart 2018.  
    [6] Charles Darwin, The Autobiography of Charles Darwin, Barlow, Nora (ed.), New York: W.W. Norton & Company, 1993 (1958’den tekrar bs.), s. 73.
    [7] Charles Darwin, Journal of Researches Into the Natural History and Geology of the Countries Visited During the Voyage of H.M.S. Beagle Round the World, John Murray, Londra1845, s. 499.
    [8] Charles Darwin, The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex [İnsanın Türeyişi ve Eşeysel Seçilim], John Murray, Londra 1871.
    [9] Türlerin Kökeni, s. 433 ve 436.
    [10] Charles Darwin, Voyages of the Adventure and Beagle, C. 3, Henry Colburns, Londra 1839, s. 454.
    [11] Charles Darwin, Selected Letters on Evolution and Origin of Species, ed. Francis Darwin, Courier Corporation, 1958, s. 60.
    [12] Türlerin Kökeni, s. 361.
    [13] Darwin Correspondence Project, “282. Mektup,” Cambridge University Press, 27 Mart 2018,
    Darwin Correspondence Project, 1974 yılında Cambridge Üniversitesinde F. Burkhardt ve S. Smith tarafından kurulmuştur. Üniversitenin kendi arşivinde 9000 ve özel koleksiyonlardan derlenmiş 6000 adet mektup bulunmaktadır.
    [14] Türlerin Kökeni, s. 425.
    [15] Türlerin Kökeni, s. 27-28.
    [16] Charles Darwin, Narrative of the Surveying Voyages of His Majesty’s Ships Adventure and Beagle, Journal and Researches, C.3, Henry Colburn, Londra 1839.
    [17] Charles Darwin, The Structure and Distribution of Coral Reefs [Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı], Smith, Elder and Co., Cornhill 1842.
    [18] Richard Dawkins, Ancestor’s Tale, İngiltere, Houghton Mifflin ve Weidenfeld & Nicolson, 2004 [Ataların Hikayesi, çev. Ahmet Fethi, 2. basım, Hil Yayın, İstanbul 2008, s. 474-475].
    [19] Copley Madalyası tüm disiplinlerden bilim insanları için İngiltere merkezli Royal Society tarafından verilen bilim ödülüdür. Royal Society tarafından halen verilen en eski ödül olan madalya, muhtemelen dünyanın da en eski bilim ödülü ünvanına sahiptir. 1731 yılından beri her yıl bilim insanlarına verilmektedir. (bkz. Wikipedia, Copley madalyası.)
    [20] Türlerin Kökeni, s. 125.
    [21] Darwin, kitaplarında Wallace’tan hep övgüyle söz etmiştir. Ama sonradan spiritualizme kayan ve “evrenin insan ruhunu desteklemek için var olduğunu” öne süren Wallace, Darwin’i hayal kırıklığına uğratmıştır.
    [22] Darwin’in önerdiği isim, An abstract of an Essay on the Origin of Species and Varieties Through Natural Selection (Türlerin ve Varyetelerin Doğal Seçilim Yoluyla Kökeni Üzerine Bir Deneme Özeti) olmuştu.
    [23] Türlerin Kökeni, s. 140.
    [24] Luca Basso, Marx and the Common – From Capital to the Late Writings, İng. çev. David Broder, Brill, Boston 2015, s. 65.
    [25] “Yaratıcı tarafından başlangıçta birkaç veya tek bir forma üflenmiş çeşitli güçlere sahip olduğunu anlayan; ve bu gezegen sabit kütleçekim yasasına göre dönmeyi sürdürürken, böylesine basit bir başlangıçtan, sınırsız sayıda en güzel ve en şaşırtıcı formun evrimleşmiş ve evrimleşmekte olduğunu kavrayan bu görüşte ihtişam vardır.” Türlerin Kökeni, s. 438.
    [26] Stephen Jay Gould, Ever Since Darwin, W. W. Norton & Company, New York 1977 [Darwin ve sonrası, çev. Ceyhan Temürcü, TÜBİTAK Yayınları, 3. bs., Ankara 2002, s. 21-22].
    Evrim kuramının anlaşılmasını hem ortaya konduğu dönemde hem de günümüzde zorlaştıran etkenlerden biri, evrimin ilerleme ile özdeş tutulmasıdır; oysa doğal seçilim bir ilerleme doktrini değildir. Gould bunu şöyle açıklar: “Doğal seçilim kuramı, değişen çevrelere yerel olarak uyum sağlama kuramıdır. Ne kusursuzlaşma ilkeleri ne de genel bir iyileşme güvencesi içerir….Darwin için ‘gelişmiş’ demek, yalnızca ‘yerel çevreye daha uygun bir tasarıma sahip olmak’ demektir. Yerel çevreler sürekli olarak değişir: Daha sıcak ya da soğuk, daha nemli ya da kuru, çimenlik ya da ormanlık olur. Doğal seçilimin yönlendirdiği evrim, kendi çevreleri için daha iyi tasarıma sahip organizmaların kuşaklar boyu korunmasından başka bir şey değildir.”A. g. e., s. 32.
    [27] Daniel Dennett, Darwin’s Dangerous Idea: Evolution and the Meanings of Life, Simon & Schuster, New York, 1995 [Darwin’in Tehlikeli Fikri: Evrim ve Hayatın Anlamı, çev. Aybey Eper ve Bahar Kılıç, Alfa Bilim, İstanbul 2013, s. 23].
    [28] Charles Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin; ed. F. Darwin, John Murray, Londra 1887, s. 42.
    [29] Türlerin Kökeni, s. 436.
    [30] Türlerin Kökeni, s. 390.
    [31] Peter Gluckman, Mark Hanson, Alan Beedle, Principles of Evolutionary Medicine, Oxford University Press, ABD, 2009. [Evrimsel Tıbbın İlkeleri, çev: Oğuz Kerim Başkurt, Hilmi Uysal, Battal Çıplak, Palme Yayınları, Ankara 2012, s. 25-26.]
    [32] Charles Darwin, James T. Costa, The Annotated Origin: A Facsimile of the First Edition of On the Origin of Species, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts ve Londra 2009.
    [33] Türlerin Kökeni, s. 431.

    KAYNAKÇA

    • AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Darwin, Charles (Robert), C. 6, İstanbul 1986, s. 622-625.
    • Basso, Luca, Marx and the Common – From Capital to the Late Writings, İng. çev. David Broder, Brill, Boston 2015.
    • Darwin, Charles, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life, John Murray, Londra, 1859 [Doğal Seçilim veya Ayrıcalıklı Irkların Korunması Yoluyla Türlerin Kökeni, çev. Bahar Kılıç, Alfa Yayınları, İstanbul, 1. bs. Eylül 2017, 4. bs. Mart 2018].
    • Darwin, Charles, The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex, John Murray, Londra 1871.
    • Darwin, Charles, The Autobiography of Charles Darwin, Barlow, Nora (ed.), New York: W.W. Norton & Company, 1993.
    • Darwin, Charles, Journal of Researches Into the Natural History and Geology of the Countries Visited During the Voyage of H.M.S. Beagle Round the World, John Murray, Londra 1845.
    • Darwin, Charles, Voyages of the Adventure and Beagle, C. 3, Henry Colburns, Londra 1839.
    • Darwin, Charles, Selected Letters on Evolution and Origin of Species, ed. Francis Darwin, Courier Corporation, New York 1958.
    • Darwin Correspondence Project, Cambridge University Press.
    • Dawkins, Richard, Ancestor’s Tale, Houghton Mifflin ve Weidenfeld & Nicolson, İngiltere 2004 [Ataların Hikayesi, çev. Ahmet Fethi, 2. basım, Hil Yayın, İstanbul 2008].
    • Dennett, Daniel, Darwin’s Dangerous Idea: Evolution and the Meanings of Life, Simon & Schuster, New York, 1995 [Darwin’in Tehlikeli Fikri: Evrim ve Hayatın Anlamı, çev. Aybey Eper ve Bahar Kılıç, Alfa Bilim, İstanbul 2013].
    • Gluckman, Hanson, Beedle, Principles of Evolutionary Medicine, Oxford University Press, ABD, 2009 [Evrimsel Tıbbın İlkeleri, çev: Oğuz Kerim Başkurt, Hilmi Uysal, Battal Çıplak, Palme Yayınları, Ankara 2012].
    • Gould, Stephen Jay, Ever Since Darwin, W. W. Norton & Company, New York 1977 [Darwin ve sonrası, çev. Ceyhan Temürcü, TÜBİTAK Yayınları, 3. bs., Ankara 2002].
    • Kuklick, Henrika, New History of Anthropology, Blackwell, 2007.
    • Mayr, Ernst, One Long Argument: Charles Darwin and the Genesis of Evolutionary Thought, Harvard University Press, ABD 1991.
    • Stetoff, Rebecca, Charles Darwin – And the Evolution Revolution [Charles Darwin – Evrim Devrimi, çev. İnci Kalınyazgan, TÜBİTAK Yayınları, Ankara 2004].
    • Thompson, Bert, The Origin Of Species and Darwin’s Reference to “the Creator, Apologetics Press, 2003.  
    • Wyhe, John van ed., The Complete Work of Charles Darwin Online, 2002.
    • Wikipedia
  • İslam ülkelerinde kız çocuklarının gördüğü zulüm

     

       Afganisan’ın Herat vilayeti (2007)- Ailesi tarafından zorla evlendirilen 12 yaşındaki bu kız çocuğu, videoda kocasından her gün dayak yediğini anlatıyor. “Lütfen boşanmama yardım edin, beni bıçakladı ve bir dahaki sefere de öldürecek.” diyerek yardım istiyor. 

       İslam’ın gerçek anlamda yaşandığı ülkelerden aktarılan haberlerde, bu videodakine benzer olaylarla çok sık karşılaşıyoruz. Ne de olsa İslami kurallara uygun yaşayanlar, Kuran ayetleri ve Muhammed’in hayatını kendilerine rehber alıyor. Bunun sonucu olarak da birden çok kadınla evlilikten, küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirilmesine (7-9-12 farketmiyor yaşı); kadınların şahitliğinin değersiz sayılmasından, taşlanarak öldürülmelerine kadar birçok vahşi uygulamaya tanık oluyoruz. 1400 yıl öncesinin koşullarını yansıtan ve o koşulları yaşayanların elinden çıktığı açık olan kutsal kitapların günümüze uyarlanmasından doğan bu sapkınlıkların sona ermesi, insanların bu yaşanan vahşetin farkına varmalarına bağlıdır. Ahlakın dinlerden geldiğine inananların da, bu iddianın hangi kanıta dayandırılarak geçerli sayılabileceğini, dinî önyargılarla tıkanmamış bir mantık süzgecinden geçirerek yeniden düşünmesi gerekmektedir. 

       Bunlardan belki de en çarpıcı olanı, Afganistan’da 12 yaşındayken babasının borcuna karşılık evlendirilen ve 18 yaşına geldiğinde bu evliliğe karşı çıktığı için ‘cezalandırılan’ Ayşe Muhammedzai’nin dramıydı (2009). Cezalandırma emrini veren yerel Taliban komutanının Ayşe’nin amcasına sunduğu gerekçe şuydu: “Köyde Ayşe’yi örnek alacak başka kızlar olabilir, bu ceza hepsine ibret-i alem olmalı.”  Olmuştur da eminim.. Ceza olarak, kayın biraderi Ayşe’yi tutarken, kocası da onun önce kulaklarını, sonra da burnunu bıçakla kesti. Acıdan bayılan Ayşe, kendi kanı içinde yatar vaziyette ölüme terkedildi. Bölgedeki geleneğe göre, karısı tarafından küçük düşürülen bir erkeğin ‘burunsuz’ kaldığı söylenirmiş. Ayşe’ye hak görülen bu ceza da, kocanın intikamı oluyor bu durumda. Taliban’a kafa tutmaya cesaret eden bu Afgan kızı, 2010 yılında sığınma hakkı kazandığı ABD’de ameliyat edilerek yeni protez burnuna kavuşmuştu. İlgili haberin videosunu izlemek için tıklayın. 

     

       Time dergisi, Ayşe’nin fotoğrafını sansürsüz bir şekilde kapağına taşımış, haber uluslararası kamuoyunu ayağa kaldırmıştı. Duygu sömürüsü yapmakla eleştirilen Time dergisi, aslında Afganistan’daki kadınların maruz kaldığı şiddeti en acı şekilde gündeme getirmişti. Ayşe gibi daha nice kız çocuğu ve genç kız, İslam terörünün baskısı altında yaşamaya değil; hayatta kalmaya çalışmaktadır. 

       Ayşe’nin dramından daha da trajik olayların yaşandığından şüpheniz olmasın; internet arşivleri bile buna benzer gerçek hayat hikayeleri ile dolu. Hiçbir eleştiriyi kabul etmeyen ve her birini “dine hakaret” olarak etiketleyen radikal İslam savunucuları, her zaman olduğu gibi bu haberleri de çarpıtmaya veya bunların sadece “müslüman geçinenlerin” veya “kötü müslümanların” işi olduğunu iddia etmeye devam ededursun; hatta İslam’da kadının değersizliğini anlatanların öldürülüşünü veya ölüm fetvaları ve linç saldırılarının hedefi haline getirilişlerini görmezden gelmeye devam etsin (bakınız; Theo van Gogh/Ayaan Hirsi Ali ve Submission filmi, Teslime Nesrin); dindar veya dinsiz, içinde insanlık namına biraz da olsa vicdani duygular barındıran bizim gibi herkes, İslam’ın gerçek yüzünü anlatmakla yükümlüdür.

    • Geçtiğimiz günlerde Milliyet’te yayımlananAfganistan’da kadın olmak” başlıklı yazıdan kısa bir alıntı: “Dünyada ne kadar şeriatla yönetilen ülke varsa, o kadar çeşit de şeriat modeli var. O ülkenin sosyo-kültürel yapısına, coğrafyasına göre farkılıklar gösterdiği gibi aynı ülkede bile değişen yöneticiler, koşullarla birlikte zaman içinde şeriat modeli uygulamaları da değişiklik gösteriyor, şeriat hükümleri değişmez , hatta yorumlanamaz denilmesine rağmen.Ama Suudi Arabistan, Yemen, İran , Pakistan, Nijerya vb…her modelde özü hiç değişmeyen bir kural var ki; Şeriatın gölgesindeki kadın hep ikinci sınıf, hep öteki cins, hep mal hükmünde, hep statüsü şeriatı yorumlayan, iktidarı Allah adına ellerinde tuttuklarını iddia eden erkeklerin iki dudağı arasında…”

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Fitna (Fitne) kısa film

       Hollanda parlamento üyesi Geert Wilders’ın, Hollanda ve Avrupa’daki İslami terörü anlatan 15 dakikalık kısa belgesel filmidir. 2008’de internette yayınlamış olan film, rahatsız edici görüntüler ve tepki uyandıran diyaloglar içermektedir. Wilders, bu filmi yaptığı için radikal dincilerden de birçok ölüm tehdidi almıştır.

  • Annenin parmak izi bebeğin topuk iziyle aynı mıdır?

     

    Aşağıda hurafe diyarından bir kare görüyorsunuz…   

     

        Bu tür iddialara hemen ‘Allah’ demeden önce bir araştırmak gerekiyor, çünkü yanlış bilgilerle çıkarım yapılan ve ortaya atılan iddianın bilimsel doğruluğunu araştırma gereği bile duymayan bir toplumda yaşıyoruz.

       Birincisi, hastanelerde uygulanan bebeğin topuk izi ile annenin parmak izini alma yöntemi, bebeğin ve annenin ayrı ayrı kimlik teşhisleri için yapılır. Yani resimde iddia edildiği gibi birebir benzeşimle anneyle bebeğin birbirine ait olduğunu kanıtlayan bir durum zaten yoktur. Ayrıca izin el parmağından değil de topuktan alınma sebebi, bebeğin elindeki parmak izlerinin doğumda henüz tam oluşmamış olmasıdır. Özetle, bebekler birbirileriyle karışmasın diye uygulanan rutin bir yöntemdir bu. Bebeğin annesinin kim olduğunu filan bize söylemez. Sadece bebeğin kim olduğunu söyler.

       İkincisi parmak izlerinin sadece birkaç özelliği DNA ile tayin edilir, sonuçta bebeğin DNAsı %50 anneden, %50 babadan gelir. Dolayısıyla anne, çocuk ve babanın (evet baba, sadece anne değil yani resimde yazdığı gibi) parmak izlerinde benzerlik olması kadar doğal bir şey yok. Parmak izlerinin benzerliği 3 kademede derecelendirilir; en düşük benzerlik düzeyi 1’dir ve ebeveynelerle çocuk arasındaki parmak izi benzerliğin derecesi genellikle 1’dir. 

       Diğer yandan birçok farklılıklar da vardır. Bu nedenle zaten bırakın anneninkiyle aynı olmayı, eş yumurta ikizlerinin parmak/topuk izleri bile birbirinin tıpatıp aynısı değildir. Madem Allah’ın çocuklar karışmasın diye annenin parmak iziyle bebeğin topuk izini tıpatıp aynı yarattığı iddia ediliyor; o zaman şunu sormamız gerekir: Eş yumurta ikizlerinin anneleri farklı mı? Yani aynı rahmi, aynı zamanda, aynı süre boyunca paylaşan iki bebeğin bile parmak izleri aynı değilken, bu izlere bakarak annelerinin aynı olduğunu nasıl söyleyeceğiz? Bu resimdeki iddia doğruysa, o zaman ikizlerin farklı anneleri var demektir.

       Özetle, birazcık akıl ve mantık kullanarak bile resimdeki iddianın apaçık bir çarpıtma ve kandırmaca olduğunu anlayabiliriz; ki zaten dünyada birbiriyle tıpatıp aynı parmak izine sahip olan iki insan dahi yoktur. Herkesin parmak izi kendine özgüdür. Çünkü her ne kadar parmak izinin bazı özellikleri DNA ile belirleniyor olsa da büyük bir çoğunluğu, fetusun anne karnındayken (özellikle de 3. ve 4. aylarda) maruz kaldığı basınçlara, bu basınçların gücüne, yönüne ve maruz kalınma sürelerine bağlıdır. Yani bebeğin anne rahmindeki konumuna ve koşullarına bağlıdır. Parmak izleri bazı hayvanlarda da bu şekilde oluşur (örnek; primatlar ve koalalar).

       Bir diğer önemli nokta, parmak izi olmayan bebeklerin varlığıdır (= adermatoglifiya). Bu nadir görülen anomalinin oluşmasında SMARCAD1 geninde meydana gelen bir nokta mutasyonunun etkili olduğu düşünülmektedir. İlgili makale için tıklayın. Genetik sendromlardan biri olan ektodermal displazi hastalıklarının bazıları da parmak izi yokluğuna sebep olabilir.

    Resim: a) Normal bireydeki parmak izi; b) ve c) Adermatoglifiya (parmak izi eksikliği) olan iki birey 

       Kısaca bu tür ‘mucizevi’ görünen şeylere inanmak bazılarına çok kolay ve sevindirici gelse de gerçeklerin aslında hiç de öyle olmadığını öğrenmek için sadece biraz sorgulama ve araştırma hevesi gerekir. Lütfen aslı astarı olmayan bu tür çarpıtma ve kandırmacalara alet olmayınız, inançlarınızı da bu bilgilerin ışığında dürüstçe sorgulayınız.

     

    Kaynaklar: 

     

  • Bill Maher – Richard Dawkins röportajı

     

       Religulous isimli dinleri eleştiren parodi belgeselden tanıdığımız ve sevdiğimiz Bill Maher, çok sevdiğimiz bilim insanı, evrim savunucusu, popüler bilim kitapları yazarı ve militan ateist Richard Dawkins ile çoksatan kitabı “Tanrı Yanılgısı” üzerine kısa ve eğlenceli bir sohbet gerçekleştiriyor.

    • Richard Dawkins’in diğer kitap ve belgesellerine ulaşmak için tıklayın

     

  • İslam: Batının bilmesi gerekenler

       2006 yılında çekilen İslam: Batının Bilmesi Gerekenler [Islam: What The West Needs To Know] isimli bu belgeselde, İslam’ın özellikle savaş eğilimini tetikleyen cihad ve şehitlik kavramlarıyla bunlara bağlı olarak gelişen yayılımcı özellikleri inceleniyor; terörist eylemlerde İslam dininin oynadığı rol anlatılıyor. Belgeselde Kuran’dan ve hadislerden örnekler verilerek, güncel olduğu kadar daha uzak geçmişteki tarihsel olaylara da bu gözle bir bakış açısı sunuluyor. Belgesel daha çok Robert Spencer, Serge Trifkovic, Bat Ye’or, Abdullah Al-Araby ve Walid Shoebat’ın yorumlarından oluşuyor.

       Belgesel çok sayıda kanattan eleştiri ve övgü almış. İslami kesimden eleştiri alması da çok doğal, çünkü “barış dinini” Kur’an ayetleri, hadisler ve tarihi olayların ışığında sert bir şekilde eleştiriyor.

       Benim kişisel fikrim de bu yönde. Yani İslam’ın bütün diğer dinler gibi vahşeti, savaşı ve anti-hümanizmi tetikleyen yegane araçlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Ancak belgeselde beni rahatsız eden belki de tek şey, din adına yapılan savaşlarda sadece İslam’ın suçlanmasıydı. Sanki diğer dinler çok masummuş ve İslami terör örgütleri Batı tarafından beslenip gürbüzleştirilmiyormuş gibi. Kısaca üç büyük dinlerin üçünde de bu savaşlar, bu anlamsız tartışmalar, mantıksızlıklar ve vahşet eylemleri görülmüştür. İslam’ın bu kadar ön planda olmasının tek sebebi, Orta Çağ reform hareketiyle Batı’nın din tehlikesini, Orta Çağ’ını şu anda yaşadığını düşündüğüm İslamiyet’e göre kısmen de olsa önceden halletmiş olmasıdır, ki onca yıl geçmesine rağmen bilim dışı argümanlarıyla sesi çıkan ve sitede de sık sık eleştirdiğim “yaratılışçı cephe” varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla çok daha cahil kalmış olan (sebep yine İslam’ın kendine has yapısı ve sosyoekonomik eşitisizliği güdüleyen kapitalizm elbette) ve rasyonel düşünceye ulaşmak için çok daha uzun bir yol katetmesi gereken İslam devletlerinin bulunduğu nokta şaşırtıcı değildir.

       Diğer yandan, belgeselde verilen referanslar ve dini metinlerden yapılan alıntılarda hiçbir veri hatası yok. Hadisler Ehl-i Sünnet tarafından en güvenilir hadis kitabı olarak kabul edilen Sahih-i Buhari’nin hadis kitabından alınmıştır. Yani kaynak ve veri anlamında belgesel gayet başarılı, bir tek bahsettiğim bu fazlasıyla tek taraflı tutum ve “işine gelmeyen kısmı görmek istememe” durumu söz konusu. 

      Bence belgeselin belki de en çarpıcı bölümü, YouTube kanalında 4. Bölüm olarak yayınlanan kısımdı. Burada cihad ve şehitlik kavramları ele alınıyor. Kendisinin de bir zamanlar Filistin Liberal Organizasyonu isimli İslami terör örgütünün üyesi olduğunu söyleyen Walid Shoebat, bombanın yapımından başlayarak bir mücahidin hangi duygusal ve fiziksel durumlardan geçtiğini, güvenlik güçlerinin mücahitlerin nasıl leyhinde “görev”lerini yaptıklarını ve nihayetinde “insan hayatı” kavramına bakışın ve vicdan denilen şeyin nasıl devreye girdiğini (veya girmediğini) anlatıyor. İşin ucunda, cennette en yüksek mertebelerden biri olan “şehitlik” olduğunda, insanların inançları uğruna nasıl yüzlerce cana kıydığını “acı ama gerçek” diye diye insanın gözüne sokan bir belgesel.

       Belgeselden alıntı olan şu cümleyi paylaşmak istiyorum: “Barışçıl ve ılımlı Müslüman vardır, ama barışçıl ve ılımlı İslam yoktur.”

       Her inanç ve görüşten insanın izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir belgesel serisi bu. Belgeseli Türkçeye kazandıran Mavi Gözlüdev’e emekleri için teşekkür ediyorum.  

    Yayında olan bölümleri aşağıda verilmiştir: