Kategori: Bilim

  • Evrim artıkları: Körelmiş yapılar

       Evrim süreci halen devam eden insanlık, ilk ortaya çıktığından bu yana birçok özellik kazandı ve kaybetti. Bir de günümüzde “körelmiş” olanlar var. Sıradan bir gözlemci, uçamayan kuşlarda kanadın, kör balıklarda gözlerin ve kendi kendine üreyebilen bitkilerde cinsel organın ne işe yaradığına herhangi bir anlam veremeyebilir. Şu anda varlıkları ve işlevleri anlamsız gibi gözükse de, günümüzde işlevi olmayan birçok organın sunduğu ipuçları evrimi anlama çabamızda yolumuzu aydınlatır.

        İşlevini tamamen veya önemli ölçüde yitirmiş, ama halen canlıların vücutlarında bulunan organlar ilk olarak Charles Darwin’in ilgisini çekmişti. Türlerin Kökeni‘nde Darwin, körelmiş organları evrimi destekleyen kanıtlardan biri olarak göstermiş ve filogenetik ağacı şekillendirirken bu organlardan çokça faydanlanmıştı.

        İnsanlık da doğadaki tüm canlılar gibi evrim geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Peki vücudumuzdaki bu kalıntılar nelerdir ve kendi türümüzün evrimini anlamada bize nasıl yardımcı olabilir? Bu yazıda hem kendi vücudumuzda hem de başka hayvanlarda bulunan körelmiş organlara değinmek istiyorum. Ama öncelikle körelmiş organ/yapı derken ne kastettiğimizi doğru anlayalım:

    “Körelmiş” kelimesi, bir organın işe yaramadığı anlamına gelmez. Kalıntı (körelti), “kaybolan veya yok olan bir yapıdan geriye kalan iz veya gözle görülür işaret” anlamına gelir. Biyolojiden örnek verirsek yılanların bacak kemikleri, kör kaya balıklarının göz kalıntıları (Yamamoto and Jeffery 2000), atların fazladan ayak parmağı kemikleri, uçmayan kuşların ve böceklerin kanat çıkıntıları ve yarasaların azı dişleri bu tanıma uyar. Çok daha karmaşık ve bambaşka bir işlev görmek üzere evrimleşen bu yapılar hâlâ işlev görüyorsa bile bu, çok önemsiz ve küçük bir işlevdir. Çoğu körelmiş organın hiçbir işlevi olmamakla birlikte, bir yapının körelmiş organ sınıfına girmesi için bütünüyle işlevsiz olması şart değildir. Aynı yapıya sahip diğer canlılarda gördüğü ve bir zamanlar (henüz körelmemişken) kendisinin de görmüş olduğu işlevi artık görmüyor olması yeterlidir. Bir organın bugün başka bir işlev görüyor olması onun körelmiş olduğu gerçeğini değiştirmez. 

       Yaratılışçıların tasarlanmış olduklarını iddia ettiği bu organların, başka hayvanlardaki benzer yapılarla aynı işlevleri veya özgün ilevlerini görmedikleri açıktır. Örneğin yılanlar bacak kemiklerini koşmak için kullanmazlar; penguenler kanatlarını uçmak için kullanmazlar. Körelmiş organlar, evrimin kanıtıdır. Bu yazıda bazı körelmiş organlara değineceğim, ama konuya aşina olmayanların aşağıdaki iki videoyu izlemesini öneriyorum.

    Yılan, yunus ve balinaların kalça kemikleri

       Boa yılanı, piton yılanı ve kör yılanlar, yunuslar ve balinalar, vücutlarında gömülü halde bulunan ve hiçbir işe yaramayan bir bel kemiği artığına sahiptir. Günümüzde tamamen işlevsiz olan ve bel kemiğinin evrimsel bir kalıntısı gibi görünen bu kemiklerin bu canlıların vücudunda ne işi vardır? Ayrıca piton ve boalarda pençe artığına benzer bir yapı da bulunmaktadır. Ayrıca bkz. Meksika köstebek kertenkelesi

    Resim: Bir Piton yılanının körelmiş arka bacakları 

    Resim: Japonya’da bulunan bir Şişe burunlu yunus (Afalina). Körelmesi gerekirken embriyonik aşamada bacak tomurcuklarının yok olmaması nedeniyle bu hayvan arka bacaklarıyla doğmuştur. (Credit: Taiji Whaling Müzesi)

     

    Tavukların ayakları 

       Tavukların ayaklarının alt kısmı tüyle değil pullarla örtülüdür. Eğer bu tavukların sürüngen atalarından kalma bir kalıntı değilse nedir? Bkz. Dinozorların kuşlara evrimi

    Ayaktaki plantaris kası 

       İnsan bacağının alt kısmında bulunan plantaris kası, hayvanlar tarafından ayaklarıyla bir şeyi tutmak ve hareket ettirmek için kullanılır. Ayaklarını da en az elleri kadar etkin kullanabilen kuyruksuz maymunlarda da bu böyledir. Tüm ayak parmaklarının bir anda esnemesini sağladığından ayakları kullanarak ağaçlarda daldan dala atlarken faydalıdır. İnsanlarda da bu kas vardır ama artık o kadar az gelişmiş haldedir ki, doktorlar tarafından ameliyatla alınıp vücudun başka bölgelerinde dokuya ihtiyaç olduğunda kullanılmaktadır. Bu kas, ayak parmaklarına kadar bile ulaşmaz; Aşil tendonuna kadar inip yok olur. Vücut anatomisinde o kadar önemsiz bir yere sahiptir ki artık yeni doğan insanların %9’unda bulunmaz. İnsanlarda bu kasın bulunmasının maymunlarla olan evrimsel akrabalığımız dışında mantıklı bir açıklaması var mı?

    Köpek dişleri

       İnsan vücudunun evrim kuramı olmadan açıklanamayacak özelliklerinden bir diğeri de köpek dişleridir. Üst köpek dişlerimizin kökleri diğer dişlere göre çok daha iridir ve ağzımızdaki en uzun köklere sahip dişler bunlardır. Bu nedenle, ağızda genellikle en son kalan dişler bunlardır. Örneğin maymunlarda bu dişlerin iriliği daha da belirgindir. Köpek dişlerinin gösterilmesi yoluyla ifade edilen öfke duygusunun insan ve diğer hayvanlardaki benzerliği üzerine bkz. İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların İfade Edilmesi (Charles Darwin).

    Erkeklerin meme uçları

       Belirgin bir işlevi olmayan bir diğer yapı da erkek vücudunda bulunan meme ucudur. Elbette kadınlarda bulunması hayati öneme sahiptir ancak erkeklerin bu yapıya ihtiyacı yoktur. Hatta erkeklerde çok az miktarda meme dokusu bulunur. Doğal koşullar altında erkekler süt vermeyi tetikleyecek hormonal uyaranlardan yoksundur, fakat bir erkeğe yüksek oranda prolaktin hormonu verilmesi halinde süt üretimi meydana gelir. Prolaktin, kadınlarda hamilelik ve doğum sırasında artan bir hormondur.

       Erkeklerin süt üretimi Charles Darwin’in de ilgisini çekmiş, atalarımızın her iki cinsinin de yavrularını emzirmiş olabileceğini düşünmüştür. Hatta meyve yarasasının Dayak isimli bazı türlerinde erkekler yavrularını emzirir. Tanrının erkeklerde hiçbir işe yaramayan memeler ve bu memelerin altında meme dokusu yaratmasının ne sebebi olabilir? Hele de önce Adem’i yarattığı ve Havva’yı sonradan ona eş olsun diye yarattığı düşünülürse. Bu meme dokusu ergenlikte uygun hormonal sinyali almadığından erkeklerde hiçbir zaman iş gören gerçek memelere dönüşmez. Bunun cinsiyetin yaşam süresi boyunca değişebilir olduğu ilkel atalarımızdan kalma bir evrimsel kalıntı olması mı daha olası bir açıklamadır (nitekim bazı balık ve sürüngen türleri normal ömürleri boyunca birkaç kez cinsiyet değiştirirler), yoksa bir Yaratıcının insanları bu denli işe yaramaz parçalarla donatmış olması mı? Kötü tasarımın bir diğer örneği de testistlerdir: Testisler vücudun içinden (kadınlarda yumurtalıklara karşılık gelen yerden) aşağıya, normal bölgelerine inmek zorundadır; bu işlemin gerçekleşmediği olgularda çeşitli sağlık sorunlarına yol açarlar. 

    Dikleşen kıllar

       Evrimsel tarihimiz, atalarımızın vücutlarını kaplayan yoğun bir kıl örtüsüne sahip olduklarını ve günümüzde seyrelmiş durumda olan kıllarımızın aslında körelmiş birer yapı olduklarını gösteriyor. Günümüzde kimisi (özellikle erkekler) hatırı sayılır miktarda vücut kılına sahip olsa da, genel anlamda bariz bir seyrelme söz konusudur. Ancak bu kılların geçmişte sunduğu ısı korunumu gibi avantajlar bugün gözardı edilecek düzeydedir; yani modern insanda kılların çok da fazla avantajı yoktur. 

       Kılların dikleşmesi (diken diken olması), kıl folikülünün kökünde bulunan erektör pillis kaslarının kasılması sonucu meydana gelir. Bu eylem aslında körelmiş olan bir savunma mekanizmasıdır. Nesiller boyunca devam eden evrim sürecinde kullanılmaz hale gelmiştir. Daha büyük görünmeye, dolayısıyla düşmanları korkutmaya yarayan “kılların kabartılması”, kedi ve köpek gibi günümüz modern memelilerinde korunmuş olan bir savunma mekanizmasıdır. Kirpilerin dikenlerini yaklaşan bir avcıya doğru çevirmesinin sebebi de aynı savunma mekanizmasıdır. Ancak artık erektör pillis kaslarımızı kontrol edemiyoruz ve vücut kıllarımız da azalmış durumda. Kısacası, bu yapılar atalarımıza geçmişte her ne avantaj sağlamışsa, Homo sapiens için artık gereksiz hale gelmiştir. Bu tip hareketlerin insan ve diğer hayvanlardaki benzerliği üzerine bkz. İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların İfade Edilmesi (Charles Darwin).

    Rekürrent larinjiyal sinir

       Bir diğer gereksiz gibi görünen yapı da rekürrent larinjiyal sinirdir. Bu sinir, memelilerde yutma yeteneğini düzenler, insanlarda buna ek olarak bir de konuşmayı kontrol eder. Memeli atalarımızda bu sinir, aort atardamarının hemen önünden geçerek direk olarak beyinden gırtlak bölgesine giderdi. Ancak evrim sürecinde aort içeri doğru kaymıştır. Bu sinir çok önemli olduğu için  kırılmamış, tam tersine daha da uzayarak geriye ve yukarıya doğru bir dönüş yaparak gırtlak bölgesine ulaşmıştır. Zürafaların rekürrent larinjiyal sinirleri yaklaşık 4,5 metre uzunluğundadır; yani gerekenden 4,2 metre daha uzundur.

    Jacobson organı

       Birçok memeli hayvanın çiftleşecek eşini ararken kullandığı bir organ olan ve doğru eşi bulmaya yarayan Jacobson organı, insanlarda işlevini yitirmiş durumda. Ancak bilim insanları, ‘altıncı his’ denilen olgunun bu organdan kaynaklanıp kaynaklamadığını araştırıyor. İşlevsiz gibi görünen bu organın aslında bazı durumlarda çeşitli kimyasallar salgıladığı söyleniyor.

    Kuyruksokumu kemiği (koksiks) ve embriyonik kuyruk

    Resim: İnsanda kuyruksokumu kemiği (coccyx)

      Tüm kuyruksuz maymunlarda (örneğin insanda ve diğer büyük kuyruksuz maymunlarda) ve bazı diğer memelilerde (örneğin atlarda) omurganın en alt bölümünü oluşturan kısımdır. İnsanda kuyruk görülmesi çok ender rastlanan bir durum olsa da, kuyruksokumu kemiği ağaçlarda yaşamış atalarımıza dair kalıcı bir izdir. Bu yapı, röntgende veya bir iskelette incelendiğinde kuyruk kalıntısı gibi görünür. Zaman içinde kuyruğa ihtiyacımız kalmamış olsa da hala bir koksikse ihtiyacımız var. Koksiks, tıpkı balinalarda bulunan ilkel femur gibi, artık birçok kasa destek olan bir yapı haline gelmiştir. Böylece otururken ve arkaya yaslanırken gerekli olan desteği sağlar, ayrıca anüsün duruş pozisyonunu da destekler.

       Homo sapiens taksonomik olarak kuyruksuz maymunlar familyasında yer alır ve kuyruksuz maymunların tanımlayıcı özelliklerinden biri de, harici bir kuyruğa sahip olmamalarıdır. Ancak insan embriyolarının erken gelişim döneminde, kuyruk dokusunun ilk evreleri görülür. 4 haftalık normal bir insan embriyosunda, anüsle bacaklar arasında uzanan 10-12 adet kuyruk omuru gelişir ve bu omurlar, embriyonun toplam uzunluğunun %10’unu oluşturur. 

       Embriyonik kuyruk, gelişen omurganın yanı sıra ikincil nöral tüp, notokord, kuyruk kirişi ve mezenşim gibi birçok kompleks dokudan meydana gelir. Gebeliğin 8. haftasında 6-12. aralıktaki omurlar hücre ölümü sebebiyle kaybolurken, 4. ve 5. kuyruk omurları da küçülmeye başlamıştır. Aynı şekilde beraberinde bulunan kuyruk dokusu da hücre ölümü geçirmektedir. Ama bazen körelen organların programlanmış olan küçülme sürecinde sorunlar çıkabilir; tıpkı yunuslarda nadiren görülen arka bacaklar gibi. Küçülemeyen bacak tomurcukları nedeniyle erişkin yunusta arka bacaklar oluşabilir. İnsan kuyruğunda da buna benzer vakalar gözlenmiş, körelmiş uzantılarla doğan bebekler olmuştur. 1884’den bu yana (2015) kaydedilen kuyruklu doğan bebek vakalarının sayısı 23’tür. 

    Resim: Kuyruklu doğan bebek

    * İnternette özellikle bilimsel bilgi konusunda ciddi bir bilgi kirliliği var. Bu nedenle, burada gördüğünüz tüm resim ve bilgilerin hakemli bilimsel dergilerde yayımlanmış vakalardan derlendiğini belirtmek isterim. Aklınızda soru işaret kalmaması için birkaç vakayı ilgili bağlantılarıyla birlikte aşağıda veriyorum: 

    http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3284435

    http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/6373560

    http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3263034/

     

    Rerim: Çizimlerde (soldan sağa) sırasıyla kertenkele, kamplumbağa, domuz ve insan embriyolarının gelişim süreçlerindeki yapıları ve embriyonik kuyruğun geçirdiği aşamalar görülmektedir.

    İnsan embriyosu

       İnsan embriyosu, gelişme sürecinde, özellikle çok küçükken kuyruğa ve solungaç yarığına sahiptir. Tüm memeli, kuş, reptil, amfibi ve balık embriyoları da öyle. Embriyonun gelişim sürecini herhangi bir biyoloji kitabından kare kare izlerseniz, bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. (Evet, Haeckel benzerlikleri vurgulamak için çizimlerinde değişiklik yapmıştır ve emriyo sürüngen ve maymun aşamalarından geçmez, ama kuyruk ve solungaç yarıklarını Haeckel icat etmedi. Onlar oradadır).

    * Haeckel ve embriyo çizimlerine değindiğim sunumu izlemek için tıklayın. 

    Resim: Kuş – yunus – köpekte bulunan homolog (kökendeş) yapılar 

    Resim: İnsan-köpek-domuz-koyun ve atta bulunan homolog (kökendeş) yapılar

     Apandis

        Apandis, insan vücudunda görülen en belirgin körelmiş organlardan birisidir. Otobur hayvanlarda apandis, bağırsakların büyük bir kısmını meydana getirir ve alınan selülozun çoğu burada bakteriler tarafından parçalanır. İnsanlar selülozu sindiremez ve apandisimiz oldukça küçülmüş halde olup işlevsiz görünmektedir. “Körelmiş”  kelimesi, “işlevsiz” demek değildir. Apandis, sindirim sistemine ait dokulardan biridir; memelilerin kör bağırsağının sonu ile kökendeştir (homolog). Sindirim sisteminin bir organı olarak işlevini yapmadığı için o sistemin körelmiş bir parçasıdır. Başka bir işlevi olması bunu değiştirmez. Apandis, bir zamanlar atalarımızın otobur olduklarını kavramamızı sağlayan önemli ve somut kanıtlardan birisidir. Bugün artık beslenme alışkanlıklarımız belirgin bir şekilde değiştiği için, apandis artık faydalı değil, yukarıda anlatılan hastalık riskleri nedeniyle zaman zaman zararlı da diyebileceğimiz bir hale gelmiştir. 

       Ancak evrim karşıtları Apandisin lenf dokusu içermesi nedeniyle vücudun bağışıklık sistemine önemli katkısı olduğunu ileri sürmektedir. Antikorlar bütün lenf dokularında üretilir fakat apandisin kazanılmış bağışıklıkta hayati öneme sahip olduğunu söylemek yanlış bir yönlendirmedir. Antikor üretimi, vücutta bir Antijen ortaya çıktığı zaman lenf dokusunda tutulan T ve B lenfositlerin etkisiyle gerçekleşir. Lenfositler doğumdan hemen önce fetal kök hücrelerinden yapılır ve kişinin hayatı boyunca da çoğalmaya devam eder. Lenfositler lenf dokuları tarafından zaten tutulduğu için, lenfatik sistemin geri kalanına kıyasla apandisteki lenf dokusunda tutulan miktar çok azdır. 

       American Journal of Epidemiology‘de yayımlanan bir çalışmaya göre, sadece Amerika’da bir yılda yaklaşık 250 bin apendektomi (apandisin cerrahi olarak alınması işlemi) yapılmaktadır. Tedavi edilmediği takdirde peritonite, karın içi abselere veya ciddi enfeksiyonları takip eden yırtılmalara neden olarak acılı bir ölüme yol açan Apandisit hastalığını tedavi etmenin tek yolu ameliyattır. Hatta Apandisite yakalanmanın riskleri o kadar fazla ve sonuçları da o kadar ağırdır ki, cerrahlar artık sağlıklı bir apandis de olsa, tesadüfen karın boşluğunda gerçekleştirilen bir cerrahi işlem sırasında bile bu organı rutin olarak almaktadır. “İnsan apandisi işlevsiz olabilir. Yokluğu, birey için herhangi bir tehlike yaratmaz (ameliyatla alınması sırasında oluşabilecek sıkıntılar hariç). Varlığında ise, %7’lik bir akut apandisit riski yaratır. Bu hastalık, modern cerrahi tekniklerle tedavi edilmediği taktirde birey için genellikle ölümle sonuçlanır” (Hardin 1999). 

       Doğal seçilim de zaten tam olarak bu şekilde çalışır, yani kendi doğal evrimimize hastaları tedavi etmek suretiyle müdahale etmemiş olsaydık, Apandisit hastalığına yakalananlar ölecek, böylece genlerini sonraki nesle aktaramayacaktı. Popülasyonda daha küçük apandise sahip olan bireyler ve dolayısıyla onların oluşturduğu küçük apandisli kuşaklar hayatta kalacaktı, ta ki apandis tamamen körelip yok olana kadar. 

       Günümüzde apandisin vücuttaki bazı faydalı bakteriler için bir sığınak olduğuna dair çalışmalar yapıldıysa da bu konuda bir yapının hangi şartlarda körelmiş sayılacağı ile ilgili bir bilgi eksikliği vardır. Körelmiş bir yapı bazen orijinal fonksiyonunu yitirdiği halde ikincil bir özellik kazanabilir. Bu onun esas fonksiyonunu yerine getirmediği ve o anlamda işlevsiz olduğu gerçeğini, dolayısıyla körelmiş bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmez. 

    • Eğer insan apandisi bir yeni dünya maymununun veya prosimiyenlerin kör bağırsağı kadar büyük ve gelişmiş olsaydı,
    • İnsan apandisi selüloz sindirimine belirgin olarak katkıda bulunsaydı ve selüloz sindiren bakteriler içerseydi,
    • Filogenetik veya sistematik yöntemlerle, selüloz sindiren kör bağırsağın apeksi ile apandisin, ince bağırsaktan köken alan homolog yapılar olmadıklarını gösterebilseydik,
    • İnsanın varsayılan ortak atalarından hiçbirisinde büyük ve selüloz sindiren bir kör bağırsak olmadığı filogenetik yöntemlerle kanıtlanabilseydi,

    o zaman apandisi “körelmiş organ” kategorisinden çıkarabilirdik. 

    İşe yaramıyor gibi görünen genler

       Bu genler 1994’te keşfedilmistir. Bunlar artık işe yaramayan fakat DNA ile birlikte fazlalık bir yük olarak taşınan gen artıklarıdır. Bunlar psödogen adını alırlar. Ayrıca zaman içinde değişir, nesilden nesile taşınırlar. Evrimsel soyağacı çıkarmada da çok faydalıdırlar. İki organizmanın en son ortak atası birbirinden ne kadar uzaksa bu iki organizma arasındaki işe psödogenlerin ortaklığı da o ölçüde az olacaktır. Şempanze ile insanın işe yaramaz genleri karşılaştırıldığında farklılık çok azdır. Bir kemirgeninkiyle karşılaştırıldığında daha fazla, bir tahıl ile karşılaştırıldığında ise çok daha fazladır.

    Olfaktör reseptör genleri ve koku alma duyumuz

       İnsan burnu da geçmiş atasal formlara kanıt teşkil eder. Önceden protein yapımından sorumlu olan Olfaktör reseptör (OR) genleri (koku almaya yarayan reseptör genleri), artık koku alma işlevini yitirmiştir. Varsayılan atalarımız da diğer memeliler gibi bizden daha güçlü bir koku alma duyusuna sahipti. İnsanlarda 100’den fazla OR geni vardır; bunların yaklaşık %70’i  işlevsizdir veya psödogendir. Fare, ipek maymunu ve tilki gibi diğer memeliler bizde bulunan bu genlerin hemen hemen aynılarına sahiptir, ama onlardaki genlerin hepsi işlev görmektedir. Bu duruma bariz bir örnek de kara memelilerinden evrilmiş olan yunuslardır. Yunusların artık koku duyusuna ihtiyaçları yoktur, ancak yine hiçbiri işlev görmeyen (yani psödogen olan) pek çok OR genine sahiptir.

    C vitamini sentezi

       İnsan bünyesi C vitaminine ihtiyaç duyar. Eğer düzenli bir biçimde bu vitamini almazsak iskorbit hastalığına yakalanır ve zaman içinde ölürüz. İnsan bünyesinde C vitamini üretmek için gerekli gen yukarıda bahsettiğimiz işe yaramaz genlerden biridir, pasif durumdadır. Halbuki örneğin köpeklerin bünyelerinde bu aynı gen iş görür ve köpekler kendi C vitaminlerini kendileri yaparlar. Dışarıdan almaya ihtiyaç duymazlar. Acaba Tanrı neden köpekleri daha fazla sevmiştir bu konuda? Eski yüzyıllarda uzun deniz yolculuklarına çıkan gemiciler bu hastalıktan ölürken gemideki köpeklerin başına bir şey gelmemiştir. Eğer bu olay evrimsel süreçteki kör rastlantı sonucu değil, bilinçli bir tasarım ürünü olarak oluştuysa, belli ki Tanrı gemi yolculuğuna çıkacağını bildiği kullarını değil, gemideki köpekleri kollamayı tercih etmiştir.

    İnsülin

       Günümüzde Şeker (Diabet) hastalarının kullandığı insülin, genetik mühendisliğiyle genleri değiştirilmiş olan E. coli bakterisinden elde edilir. Bu bakterinin doğal yaşam alanı, insan kalın bağırsağıdır. Rekombinant teknikler kullanılarak gerçek insan genleri bakteri DNA’sının içine katılır ve böylelikle bakterinin insan insülini üretmesi sağlanır. Öyle görünüyor ki bizi insan yapan biyokimyasal yapıyla mikropları mikrop yapan biyokimyasal yapı aynıdır ve birbiriyle kolayca yer değiştirebilmektedir. Bu, evrimsel akrabalığa dayanan biyokimyasal bir ortaklıktan başka ne anlama geliyor olabilir?

    Göz

       Söz konusu organ göz olduğunda, böylesine karmaşık bir organın basit bir yapıdan evrimleşmiş olamayacağını veya yarım bir gözün hiçbir işe yaramadığını öne süren argümanlarla karşılaşırız. Oysa göz gelişiminin farklı canlılarda farklı aşamalarda bulunması evrime kanıt teşkil eder. Işığa duyarlı birkaç hücreden, fincan şeklindeki merceksiz reseptörlere ve insan gözünden çok daha keskin olan kartalların gözlerine uzanan, envaiçeşit göz yapısı vardır. Yarım gözle veya 1/100’luk gözle yaşayan pek çok canlı bulunmaktadır, günümüzde bile.

       Ayrıca insan gözü bir mühendislik hatasıdır. Gözün retinası, ışığın emiliminden sorumlu olan milyonlarca fotoreseptör hücre içerir ve bu uyaranlar optik sinir aracılığıyla tercüme edilmek üzere beyne gönderilir. Ancak ikinci kraniyal sinirin retinaya bağlandığı bölge olan Optik Disk’te ışığa duyarlı hücre bulunmaz. Bu nedenle de her gözün görme alanında “fizyolojik kör nokta” dediğimiz bir kesinti meydana gelir. Beyin, görüntüdeki eksik detayları, diğer gözden elde ettiği bilgileri kullanarak telafi eder. Ama tek göz kapatılırsa, bu kör nokta basit bir test ile belirgin hale gelir.Bütün omurgalılarda bu kör nokta vardır. Ancak ahtapot gibi kafadanbacaklıların gözleri omurgalıların gözlerine çok benzediği halde, onların gözünde bu yapısal kusur bulunmaz. Kafadanbacaklıların kör noktası olmamasının sebebi, gözlerin kökenlerinin farklı olmasıdır. Kafadanbacaklıların gözleri, fotoreseptörlerin kafa ile birlikte çukurlaşması şeklinde oluşmaya başlamıştır. Omurgalılarda ise beynin eklentileri olarak oluşmaya başlamıştır. Yani kafadanbacaklıların optik siniri, retinanın içinden geçmek yerine arkasından bağlanabildi, dolayısıyla omurgalılarda bulunan kör nokta hiç oluşmamıştır. Mutlak bir Yaratıcı böyle bir hata yapar mıydı? Hele de daha önce yarattığı canlılarda bu hatayı yapmamışken?

       Aşağıdaki videoda Richard Dawkins gözün evrimini anlatıyor (“Evrenle Büyümek” adlı belgesel serisinin “Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak” adlı 3. bölümünden).

    Yirmi yaş dişleri (3. azı dişleri)

       Atalarımızdan bizlere miras kalan yirmi yaş dişleri de zamanla faydalıyken zararlı hale gelmiş yapılardan biridir. Bu azı dişleri, atalarımızda bitkisel besinleri çiğnemeye ve ezmeye yarıyordu. Günümüzde yetişkin bireylerin %90’ında yirmi yaş dişleri oluştuğu halde, bu dişler genellikle dişetinden tam olarak süremez (çıkamaz) ve insanların üçte birinde ya gömülü kalır ya da kusurlu şekillenir. Bu işe yaramayan yapılar gömülü kalıp enfekte olmaları halinde tedavi edilmezlerse; şiddetli ağrıya, ciddi yaralanma riskine, hastalıklara (çene enfeksiyonları ve kanserleri gibi) ve hatta ölüme yol açar. Çoğu kişinin çene kemiği, yirmi yaş dişlerinin tam olarak çıkmasına izin vermeyecek kadar küçüktür. Öyleyse, ya bu dişler evrimsel bir kalıntıdır, ya da yüce yaratıcı tuhaf bir iş yapmış ve ağzımıza bu hiçbir işe yaramayan ve sadece dert kaynağı olan fazlalık dişleri koymuştur. (Daha detaylı bilgi için, Bilim ve Gelecek dergisinin Ağustos 2012 sayısındaki yazımı okuyabilirsiniz.)

    Palmaris longus kası

       Palmaris longus, vücudumuzdaki en değişken kaslardan biridir. Bu kasa sahipseniz, serçe parmağınızı başparmağınızla birleştirdiğinizde, sol resimde görüldüğü gibi, ön bileğinizde küçük bir tendon belirir.

       Bu kas, günümüzde ön ayaklarını hareket için kullanan memelilerde belirgindir; ağaçlarda yaşayan orangutan gibi hayvanlarda iyi gelişmiştir ve aktif olarak kullanılır; yırtıcı hayvanlarda da pençelerin geri çekilmesine yardımcı olur. Ancak insan ve onun karada yaşayan yakın primat akrabalarında (şempanze ve goril gibi) işlevsel olarak körelme sürecine girmiştir. İnsan nüfusunun yaklaşık %14’ü bu kasa sahip değildir. Bugün evrimsel akrabalarımızın pek çoğunda hala aktif olarak kullanılan bu kasın bizde ve bazı yakın akrabalarımızda işlevsel olarak körelmiş olması, onu ortak ata yoluyla miras aldığımızı gösterir.

       Ortak ata ilkesi, atalarımızın bu kası bir zamanlar aktif olarak kullandığına işaret eder. Daha sonra hominin dalında başparmak donanımının (ve özellikle tenar kas grubunun) gelişmeye başlaması, palmaris longus‘u bir körelme sürecine itmiştir. Üzerinde belirgin bir evrimsel baskı (olumlu veya olumsuz) olmadığı için evrimsel süreçlerden daha az etkilenmiş, böylece rastgele mutasyonlar sonucunda popülasyonun bir kısmında körelmiştir.

       Palmaris longus kasının bir zamanlar kavrama işlevi gördüğü; özellikle asılma ve daldan dala sıçrama hareketi açısından önemli olabileceği ve atalarımızın ağaçlardan inmesiyle önemini yitirerek körelmeye başladığı düşünülüyor. Bu kasın yokluğu, modern insanın kavrama kuvvetini etkilememekle birlikte, dördüncü ve beşinci parmaklarda (yüzük ve serçe) sıkıştırma kuvvetinin azalmasına yol açmıştır. Kas eksikliği kadınlarda erkeklere göre daha yaygındır. 

    Ani irkilmeler

       Her insanın zaman zaman yaşadığı ani irkilmelerin veya uykudan irkilerek uyanmaların sebebi nedir? Evrimin güzelliği böyle ilgisiz görünen konuları bile açıklayabilmesidir. Örneğin evrim biyolojisine göre bu tür irkilmeler ağaç dallarında uyuduğumuz zamanlardan kalma evrimsel bir tepkidir. Denge hissinde olan en ufak bir değişiklik veya çevredeki bir ani hareket, bizde bu ani irkilmelere sebep olmakta ve eğer uyuyorsak uyandırmaktadır. Peki yaratılışçılığın bu irkilmeler için açıklaması nedir? Daha doğrusu “Tanrının işine akıl sır ermez” sözünden başka bir açıklamaları var mıdır?

    Köpeklerin fazlalık parmağı 

       Köpeklerin ayağının arka üst kısmındaki o küçük uzantı nedir? Hiç bir işe yaramadığına göre bu parçanın varlığının sebebi nedir? Tanrının gereksiz yere böyle bir uzantıyı yaratması mı daha mantıklı bir açıklamadır, yoksa bu uzvun artık işe yaramadığı için evrim sürecinde yok olmakta olan beşinci bir parmak olması mı? Nitekim aynı yapı kurtlarda, kedilerde ve kaplanlarda da bulunur

    Parmaklarımız

       Tüm memelilerin kol veya kol yerine geçen uzuvlarında 5 adet parmak veya parmak kalıntısı bulunur. Tipik 5 parmak yapısına tam uymayan canlılarda fosil kayıtlarına bakarak bu sayıdaki azalmayı gözleyebiliyoruz. (Örneğin atlarda). Fakat prensip aynı. Memelilerin 5 parmağı vardır. Bunu gerektiren doğru dürüst bir sebep olmadığı durumlarda bile. Örneğin neden balinaların yüzgeçlerinin altına gömülmüş 5 kemik uzantısı bulunur? Neden yarasaların açıkça beş uzantıyla ayrılmış kanatları bulunur? Bunların dizayn benzerliği olması mı daha iyi bir açıklamadır, yoksa tüm memelilerin ortak bir atadan gelmesi mi? Bazı memeliler bu 5 parmağın tümünü hala kullanır, bazıları birkaçından kurtulmuştur, bazıları ise hala işe yaramayanları taşımaktadır; örneğin yunuslar. 

    Fosiller

       Fosiller yaratılışçıların her zaman başını ağrıtmıştır. Her şeyden önce, soyu tükenmiş türlerin mükemmel bir yaratım ürünü olan bir evrende işi yoktur. Ayrıca bir diğer sorun da, fosillerin çok fazla çeşit ve sayıda olmalarıdır. Fosiller özel tarihleme yöntemleriyle tarihlenir ve müzelerde özel şartlar altında korunur. Görmek isteyen herkesin kullanımına açıktır. Fosil kaydındaki boşluktan dem vuranlar, eski boşlukların nasıl doldurulduğunu unutmuş gibidir. Fosil kayıtarında elbet boşluklar vardır, elbette her geçen gün yeni fosiller ortaya çıkarılmaktadır; ama elimizdekiler bile evrimsel geçmişimizin kapsamlı bir tarihçesini çizmeye yeter de artar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için tıklayın.

     Geçiş fosilleri 

       Aşağıdaki videoya ek olarak, geçiş türleriyle ilgili daha kapsamlı bilgi almak için tıklayın.

     

       Yaratılışçıların bilgisiz olanları basitce “Ara form yoktur” deyip çıkarlar işin içinden, ki “ara form” tabiri bile doğru bir terim değildir aslında. Konuyla ilgili daha fazla okumuş ve muazzam sayıdaki fosil bulgusunun bir kaçından haberdar olan biraz daha fazla bilgi sahibi yaratılışçılar ise, kademeli geçişi gösteren örneklerde bile sadece bir noktada çizgi çekip, “şu taraf insan, şu taraf maymun” diyerek konuyu çarpıtırlar. Eğer başka bir fosil daha bulunur ve tam da bu iki tarafın arasına denk gelirse, bunu sadece alt ya da üst gruptan birine dahil etmekle yetinirler. Gelişimin aşamaları ne kadar açıkça görünüyor olursa olsun, geçiş türlerini görmemekte direnir ve ara form eksikliğinden yakınmaya devam ederler. A ile C arasında bir ara form bulunmadığını söylerler. Bir süre sonra B bulunduğunda, bu sefer A ile B ve B ile C arasında bir ara form bulunmadığını söylemeye başlarlar. Ne kadar örnek getirirseniz getirin onları tatmin etmeye yetmez, çünkü geçiş türü diye bir şeyin var olamayacağını baştan kabul etmişlerdir. Şimdiye kadar milyarlarca ara form bulunmuş olmalıydı, ama hala yoklar. Neredeler? 

       Çakal-benzeri bir yaratığın uzun bir jeolojik zaman diliminde kademeli olarak balinaya dönüşebileceği fikrini reddederler. (Evrim teorisi modern canlıların birbirine dönüştüğünü iddia etmez; buradaki çakal-benzeri canlı, soyu tükenmiş olan bir türü tanımlamaktadır.) “İnsan maymundan gelmiştir” cümlesi de aynı bilgisizliğin ürünüdür. Fakat hemen ardından bilim insanları Ambulocetus, Pakicetus, Prozeuglodon vb örnekleri önlerine koyar. bkz. Fosil kayıtlarındaki boşluk evrimi çürütür mü?

       “Kertenkeleler kanat geliştirip kuş tüyü çıkaramaz” derler; ardından Archaeopteryx keşfedilir. Elbette evrim karşıtları bu tip fosillerin ve onların işaret ettiği gerçeklerin de sahte olduğunu iddia eder. Bu noktada Protoavis, Sinornis, Hesperornis ve Ichthyornis gibi örnekler göstererek ilerleyebiliriz.

       Kara canlılarının deniz canlılarından aşamalı bir şekilde evrimleştiğini söyleriz; “Ara formlar nerede?” diye sorarlar. Biz de geçiş türlerini tek tek anlatırız. Ama nafile; karşılarına Eusthenopteron, Panderichtys ve Acanthostega getirildiğinde bunu da inkar ederler.

       İnsanla maymun arasında ara form yoktur derler, ardından Lucy (Australopithecus afarensis) örnek verilir; fakat bunu beğenmez, başka örnekler isterler. Bunun üzerine bilinen hominan türlerini saymaya başlarız: A. ramidus, A. africanus, Homo Habilis, Homo erectus diye. Bu sefer de, “İnsan maymundan gelmiş olamaz; evrim devam ediyorsa bugünkü maymunlar neden insan olmuyor?” diye sorarlar.

       Uzun lafın kısası, siz ne kadar örnek verirseniz verin, bazı kimseler bu bilgileri reddetmeye dünden hazır gibidir. Bununla birlikte evrim gerçeğini, ön yargılarından kurtulup bilgilenme niyeti taşıyan herkese sabırla anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapabilmemiz için de bilimsel gelişmeleri elimizden geldiğince takip ederek kendi bilgilerimizi güncel tutmak zrundayız.

     

      3. Hardin, D. M. Jr., 1999. Acute appendicitis: review and update. American Family Physician 60(7): 2027-2034.
      4. Yamamoto, Y. and W. R. Jeffery., 2000. Central role for the lens in cave fish eye degeneration. Science 289: 631-633.
     
  • Sessiz evrim: Doğa, insan ve sanata dair

       Son birkaç on yılda doğal mercan kayalıklarımızın %40’ını kaybettik ve bilim insanları 2050 yılında bu oranın %80’e çıkacağını söylüyor. Jason deCaires Taylor doğal hazinelerimizin kaybı konusunda duyarlı ve bu konuda bir şeyler yapmaya karar vermiş, suyun altında zaman içinde doğal mercan kayalıklarına dönüşen heykelleriyle ünlü bir İngiliz eko-heykeltraş. Bölgeye özel yaptığı kalıcı heykeller, yapay kayalık görevi görerek mercanları kendisine çekiyor ve böylece denizaltındaki canlı yoğunluğunu artırıyor, balıkların bir araya gelmesini sağlıyor ve ekosistemi canlandırıyor; bu arada turistleri de bu özel seçilmiş bölgelere çekmek suretiyle gerçek (doğal) kayalıklardan uzak tutarak, doğal yaşamın korunmasına katkıda bulunuyor. Doğanın gücüyle evrimleşen denizaltı heykelleri organik gelişimi ve değişimi teşvik ediyor; Taylor bu durumu şöyle dile getiriyor: Bu, çevresel bir evrim süreci, gelişime bir sanat müdahalesi veya ilişkilerin dengelenmesidir. 

     

      
       Taylor’ın bugüne kadarki en iddialı eseri, Meksika’da kalıcı ve anıtsal bir yapay kayalık haline gelen The Silent Evolution – Sessiz Evrim (2010) isimli çalışması. 420 m2’lik bir alanı kaplayan ve ağırlığı 200 tona yaklaşan bu sergide, gerçek insan boyutlarına uygun ölçülerde yapılmış 400 adet insan heykeli yer alıyor. Bu heykeller yavaş ama kesin bir biçimde evriliyor; bir kızın yanağındaki yosun birikimi, bir rahibenin yanağına yapışmış bir deniz yıldızı veya yaşlı bir adamın gözünde büyüyen bir mercan gibi. Bu denizaltı “toplumu” belli bir zaman sonra deniz yaşamına tam anlamıyla asimile olarak bambaşka bir forma dönüşmüş olacak; türümüzün geleceği açısından oldukça iddialı bir metafor haline gelecek.

     

     

     

     

        Taylor’ın çalışmalarında ele aldığı bir diğer temaysa, kayboluş ve kırılganlık. The Lost Correspondent (2006) isimli çalışması bu kavramlara gönderme yapıyor. Grenada’da denizin 8 metre altında düşüncelere dalmış bir adam, elleri daktiloya uzanmış bir şekilde masa başında oturuyor. Tıpkı daktilosu gibi o da unutulmuş bir hatıradan, modern teknoloji tarafından ıskartaya ayrılan bir antikadan ibaret. Şöyle diyor Taylor: Bizim kuşağımız son 20 yıl içinde teknolojik, kültürel ve coğrafi anlamda ciddi ve hızlı bir değişim geçirdi. Bunun bizi, derinlerde yatan bir kaybetme hissiyle karşı karşıya getirdiğini düşünüyorum. Benim çalışmalarım bu anlardan bazılarını kayıt altına almayı hedefliyor. 

     Bu heykelin fotoğrafı, Pearl Jam’den tanıdığımız Eddie Vedder’ın 2011 yılında yayınlanan albümü Ukulele Songs’ın kapağında kullanılmıştır. 

     

     

       Suyun altında tek ışık kaynağı su yüzeyi olduğu için her şey %25 oranında daha büyük görünür ve renkleri değişir. Suyun altı insana çok boyutlu ve çok duyulu bir deneyim yaşatır; kütleçekiminin sınırlandırmalarından biraz da olsa kaçma hissi yaratarak, hem kişisel hem de samimi bir bakış açısı oluşturur. Taylor’ın yorumu şöyle: Sanatı galerilerin beyaz duvarlarından almak, izleyiciye keşif yapma ve esere katkıda bulunma şansı tanır. 

     

     

       Jason de Caires Taylor’ın çalışmaları sembolik olarak insanla doğa arasındaki simbiyoz ilişkiye dikkat çekerek, kaybedilen doğal hazinelerimizi koruma ve geleceğe umutla bakabilme konusunda güzel mesajlar sunuyor. Taylor’ın sanatı, insan müdahalesinin ekosisteme etkilerini gösteren örneklerden birisi. Onun mercan kayalıklarını koruma stratejisi, kapitalizmin “toprak metadır” şeklindeki savına meydan okuyan bir bakış açısı; insan yaratıcılığının ve hayal gücünün başka insanlarda nasıl farkındalık yaratabileceğinin ve doğayı korumanın çok farklı yollarının da bulunduğunun kanıtı niteliğinde.

     

      

     

     

     

     

     

    Çok daha fazla görsele ulaşmak için sanatçının web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

     

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (2. bölüm)

    1. bölüme dönmek için tıklayın

     

       Önceki yazıda Dünya’daki yaşamın ilk dönemlerine kısaca değinmiş; bildiğimiz en eski canlının görüldüğü 3,5-3,8 milyar yıl önceden (myö) başlayarak, eşeyli üremenin evrildiği 1,2 myö’ye kadar gelmiştik. Eşeyli üremenin devreye girmesi ve çok hücreli canlıların evrilmesiyle, Dünya’da muazzam bir genetik çeşitlilik doğduğunu ve evrimin büyük bir hız kazandığını da belirtmiştik. Şimdi de bilgilerimizi anımsamak için kaldığımız yerin biraz gerisinden alarak yaşamın tarihçesine devam edelim. 

       1,4 myö (milyar yıl önce) sayıları iyice artmış olan fotosentez yapan canlılar, özellikle de siyanobakteriler okyanusları adeta işgal etmiş durumdaydı; buna bağlı olarak stromatolit çeşitliliğinde de büyük bir artış görüldü.

       1,2 myö tek hücreli bir ökaryotta, farklı cinsiyette iki bireyin veya eşeyin iştirakını gerektiren eşeyli üreme evrildi. Yine bu dönemde ilk kırmızı algler ortaya çıktı. Şu an için eşeyli üreme gerçekleştirdiğini bildiğimiz en eski canlı Bangiomorpha pubescens isimli bir kırmızı alg türüdür.

       1,1 myö kamçılı bir protista grubunu oluşturan dinoflagellatlar evrildi. Kamçıları sayesinde hareket edebilen dinoflagellatlar, su yüzeyine düşen ışığı yansıtma özelliğine (Biyolüminesans) de sahiptir. Geceleri denizde gördüğümüz yakamozdan bu canlılar sorumludur.

       1 myö ilk Vaucheria alglerini görürüz. 

    Şekil 1: Bir dinoflagellat örneği

        Buradan itibaren myö birimini bırakıp milyon yıl birimine geçiyoruz. 

       900 milyon yıl öncesine geldiğimizde çok hücreli canlıların sayısı iyice artmış durumdadır. Yaklaşık 850-630 milyon yıl öncesini kapsayan dönemde, Dünya’nın buz tabakalarıyla örtülerek kartopuna dönüştüğü (2. Kartopu Dünya) bir buz devri yaşandığı düşünülmektedir; ancak bu görüş henüz hipotez aşamasındadır. [Önceki yazıda değindiğim Büyük Oksijenlenme Olayı ile tetiklenen, tarihin ilk ve en uzun buz devri olan 1. Kartopu Dünya –yani Huroniyen- ile karıştırmayınız.] Dünya’nın tam bir kartopuna dönüşüp dönüşmediği, ekvator bölgesinde bir miktar suyun kalıp kalmadığı gibi sorular da hipotezle ilgili cevap bekleyen konulardır. Ancak, fosilleri Kartopu Dünya’dan öncesine ait olan birçok önemli ökaryotun (kırmızı, kahverengi ve kromofit algler gibi) günümüzde de yaşamını sürdürüyor olması, bu dönemde Dünya’nın bir yerlerinde sıvı halde suyun kalmış olduğu varsayımını doğrular niteliktedir.

      750 milyon yıl önce, birçoğu hareket yeteneğine sahip tek hücreli ökaryotik organizmalar olan ilk protozoalar ortaya çıkar.

      600 milyon yıl önce atmosferik oksijenin daha da birikmesiyle ozon tabakası oluşmuştur. Atmosferin üst tabakalarındaki bazı O2 molekülleri, Güneş’in UV ışınlarının enerjisini soğurarak Oksijen atomlarına (O) ayrışmış, bu atomlar da kalan O2 molekülleriyle birleşerek ozon moleküllerine (O3) dönüşmüştür. Bu yolla oluşan ve UV ışınlarının zararlı etkilerini azaltan ozon tabakası, ileride evrilecek olan karasal yaşamı mümkün kılmış; böylece o zamana kadar sadece okyanusların derin bölgeleriyle sınırlı olan yaşanabilir habitatı, okyanus yüzeylerini ve karaları da kapsayacak şekilde genişletmiştir.

    EDİKARA DÖNEMİ

    Proterozoik Devrin sonunu oluşturan, 635-542 milyon yılları arasındaki jeolojik zaman dilimine Edikara Dönemi denir. 2. Kartopu Dünya’nın ardından gelen bu dönemde Edikara faunası olarak bilinen ve şimdilik yüzden fazla tanımlanmış canlı cinsini içeren bir fauna oluşmuştur. Farklılaşmış dokuya sahip çok hücrelileri temsil eden ve süngerler ile protozoalar hariç hayvanlar aleminin tamamını kapsayan metazoalar, ilk kez Edikara faunasında ortaya çıkar. Yumuşak dokulu çok hücreli hayvanlara ait en eski fosiller bu faunaya aittir. İçlerinde süngerler ve deniz anaları gibi bazı tanıdık şube üyelerinin yanı sıra, günümüzde bilinen hiçbir şubeye ait olmayan birçok tuhaf görünümlü hayvan da vardır. Edikara faunasına dahil olan hayvanlardan bazıları Arkarua, Charnia, Ediacaria, Marywadea, Onega, Pteridinium, Yorgia, Dickinsonia, Tribrachidium, Cyclomedusa ve Kimberella’dır.

    Şekil 2: Edikara faunası 

       Bu dönemin ortalarında (yaklaşık 580 milyon yıl önce) sölenterler (Cnidaria) şubesinin ilk üyeleri evrilmeye başlamıştır. Anemonlar, denizanaları, mercanlar ve hidralar bu şubeye aittir. Süngerlerden çok daha karmaşık olan sölenterler gerçek anlamda dokulara, sinir ve kas hücrelerine, hatta bazıları duyu organlarına bile sahiptir. Denizanaları, kaslarını kullanarak hareket eden ilk hayvanlar olabilirler.

       İlk bilaterialara (çift yönlü simetri gösteren canlı) da Edikara Dönemi’nde rastlarız; ki bilinen en eski bilateria da Kimberella’dır (555 milyon yıl önce). Bir diğer ilkel bilateria şubesi de yine bu dönemde ortaya çıkan yassı solucanlardır (Platyhelminthes.) Yassı solucanlar bir kafaya, bedenleri boyunca dizilen sinir hücrelerine ve ilkel bir beyne sahiptir. Ayrıca özelleşmiş bir sindirim ve boşaltım sistemleri de vardır. Bazıları, baş kısımlarında yer alan ışığa duyarlı hücreler sayesinde ışığın hem yönünü, hem de yoğunluğunu algılayabilir. 

       Edikara fosilleri seyrektir, çünkü çok daha kalıcı fosiller oluşturan sert kabuklu canlılar bu dönemde henüz evrilmemiştir. Bu nedenle paleontologlar bu tür canlıları tanımlarken iz fosillerden, mikrofosillerden ve kemofosillerden de faydalanmak zorunda kalır. Fakat bu narin canlıların, zor fosilleşme özelliklerine rağmen geriye yine de incelenecek fosiller bırakmış olması, üstlerinin ani bir şekilde kül veya kumla örtülmüş olabileceğini düşündürmektedir. 

    Şekil 3: Edikara dönemine ait fosil örnekleri

    KAMBRİYEN DÖNEMİ

    Edikara’dan sonra, 542-495 milyon yıl aralığındaki Kambriyen Dönem başlar. Bu süreçte biyolojik çeşitlilik, dolayısıyla da karmaşık canlı türleri ve onlara ait fosiller hızla artış gösterdiği için Kambriyen Patlaması diye de isimlendirilir. Mineralize vücut bölgelerine sahip canlılar ilk kez bu dönemde evrildiği için fosil kayıtlarında muazzam bir “patlama” gözlemlenir. Fakat bilimi çarpıtmaya çalışan bazı kişilerin iddialarının aksine, yaklaşık 50 milyon yıl süren (!) Kambriyen Patlaması ne yaşamın kökenidir, ne de aniden meydana gelmiştir. Bununla birlikte jeolojik zaman bağlamında oldukça hızlı bir evrimleşme söz konusudur. Bu ani oluşum görüntüsü, zamanında canlıların daha basit türlerden aşamalı olarak evrildiğini öne süren Darwin’i bile şaşırtmıştı. Darwin, bu durumun teorisinin zorluklarından biri olduğunu ifade etmiş, ama fosil kayıtlarının yetersizliğini de vurgulamıştı. Nitekim zamanla keşfedilip tanımlanan Edikara fosilleri, Darwin’in kuramını desteklemiş ve güçlendirmiştir. 1959 yılına gelindiğinde, keşfedilen fosillerin doğru bir şekilde tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla, yaşamın Kambriyen ile başladığına ilişkin bilimsel önyargı kırıldı ve Kambriyen öncesine dair araştırmalar hız kazandı. 

       Günümüzdeki modern hayvan şubelerinin ve vücut planlarının çoğunun kökenini Edikara’dan ziyade Kambriyen’de buluruz; çünkü Edikara faunası Kambriyen Patlaması ile eşzamanlı olarak büyük ölçüde yok olmuştur. Edikara canlılarının evrim ağacında tam olarak nereye oturduğu ve soylarının neden tükendiği konusunda farklı görüşler olmakla birlikte, bu konuda henüz fikir birliğine varılmamıştır. 

       Kambriyen’de yaşam genel anlamda hala okyanuslarda ve daha ziyade de okyanus tabanlarında devam ediyordu. Fakat gittikçe karmaşıklaşan ve sayıları artan deniz canlılarının okyanusların farklı bölgelerini işgal etmesiyle yepyeni ekosistemler oluştu. Kambriyen’in erken dönemlerinde (535 milyon yıl önce) ortaya çıkan şubelerden bazıları şunlardır: Kordalılar (Chordata), eklembacaklılar (Arthropoda), derisi dikenliler (Echinodermata), yumuşakçalar (Mollusca), dallı bacaklılar (Brachiopoda), delikliler (Foraminifera), ışınlılar (Radiolaria), yarı sırtipliler (Hemichordata.)

       Mineralize vücut yapılarına sahip ilk canlıların bu dönemde görüldüğünü söyledik. Gerçekten de kabuk, diken, tüp gibi farklı yapıları içeren fosillerin ilk ortaya çıktığı dönem Kambriyen’dir. Ayrıca bu dönemde iz fosilleri de çok daha karmaşık hale gelir ki bunlardan en eskisi olan Treptichnus pedum Edikara’nın sonu; Kambriyen’in de başlangıcı kabul edilir. Peki ama, bu iz fosiller neden bu kadar önemlidir? Edikara’nın sonlarında yaşayan ve deniz tabanında sadece basit, yatay izler bırakan metazoaların aksine, Kambriyen’de tortuların derinlerine doğru dikey bir şekilde tünel kazma davranışının izlerine rastlanır. Bu iz fosillerin, Edikara faunasındakilerden çok daha karmaşık canlılar tarafından yapıldığı açıktır. Ayrıca bu karmaşık iz fosiller, Edikara faunasına ait fosillerden daha üst tabakalarda yer alır ve farklılaşmış doku ve organlara sahip hareketli bilateriaların varlığına kanıt teşkil eder. Bilateriaların ortaya çıkışıyla deniz tabanları kalıcı olarak değişmiştir ki bu olaya Kambriyen Substrat Devrimi denir. Bu önemli sürece kısaca değinelim: 

       Önceleri deniz tabanında yaşayan canlılar, bakteri ve arkelerden meydana gelmiş çok tabakalı bir katman olan mikrobiyal matların üzerinde gezinirdi. En fazla birkaç cm kalınlığında olan mikrobiyal matlar, dipteki tortular ile suyun arasında bir bariyer görevi yaparak deniz tabanının alt bölgelerinin nispeten oksijensiz kalmasını sağlıyordu. Fakat dikey biçimde kazı yapan bilateriaların ortaya çıkışıyla bu mikrobiyal matlar parçalandı; böylece su ve oksijen, deniz tabanının daha alt seviyelerine de ulaşabilir hale geldi (Şekil 4.) Bu durum, oksijen sevmez sülfat indirgeyen bakterileri sınırladı. Hem onların zehirli ürünlerinden arınan hem de daha yumuşak ve nemli hale gelen deniz tabanlarının üst tabakaları, hızla çeşitlenen canlılar için yaşanabilir ekosistemler haline geldi. 

    Şekil 4: Kambriyen Substrat Devrimi 

       Bu dönemde (530 milyon yıl önce), bilinen en eski kordalı olan ve modern omurgalıların atası kabul edilen Pikaia gracilens evrildi. Karalardaki yaşam izleri de yine 530 milyon yıl öncesine uzanır; ancak bu izlerin kıyı şeritleriyle sınırlı oluşu, karaya çıkışın sadece keşif amaçlı yapıldığını ve kara canlılarının henüz oluşmadığını göstermektedir. 

       510 milyon yıl önceye geldiğimizde yumuşakçaların bir sınıfı olan kafadan bacaklıları (Cephalopoda) ve kitonları (Polyplacophora) görmeye başlarız. 

       İlk omurgalılar Kambriyen’de ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski omurgalı fosili 524 milyon yıl öncesinden kalma, kıkırdak iskelete ve kafatasına sahip Myllokunmingia isimli bir canlıya aittir (Şekil 5). Bir diğer ilkel omurgalı da Haikouichthys ercaicunensis’tir. Bu hayvanlar, basit bir omurgalının vücut planına (notokord, ilkel bir omurga ve belirgin bir kafa ve kuyruk) sahiptir ama hiçbirinin çenesi yoktur ve deniz tabanındaki besinleri filtreleyerek beslenirler. Bunlar gerçek kemiklere sahip ilk omurgalılar olan çenesiz balıkların ilkel atalarıdır. Yine ilk çenesiz omurgalılardan sayılan, mürene benzer bir hayvan grubu olan konodontlar da 500 milyon yıl önce görülmeye başlanır. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıkan dişler konodontlara aittir. Sayıca bol bulunan ve yaygın bir dağılıma sahip olan konodontlar, Paleozoik ve Trias devirlerine ait taşları inceleyen jeologlar için özellikle önemli bir tarihleme aracıdır. 

     

    Şekil 5: Myllokunmingia 

       Kambriyen’de en yaygın görülen canlı şubesi eklembacaklılardır. Eklembacaklıların en erken üyeleri arasında da 521 milyon yıl önce ortaya çıkan trilobitler bulunur (Şekil 6). Kafa, vücut ve kuyruktan oluşan 3 sert lob içermeleri nedeniyle bu ismi (tri-lob) alan ve yaklaşık 270 milyon yıl nesillerini sürdürmeyi başaran trilobitler, gezegenimizde yaşamış en başarılı canlı türlerinden biridir. Şu ana kadar tanımlanmış 17 bin tür içeren trilobitlerin nesli, bundan 250 milyon yıl önce meydana gelen ve Büyük Ölüm de denilen Permiyen-Triyas yok oluşunda tükenmiştir. 

    Şekil 6: Bir trilobit fosili

        Kambriyen dönemindeki derisi dikenliler, günümüzde yaşayan deniz yıldızı, deniz kestanesi ve yılan yıldızı gibi tanıdık hayvanlardan çok farklıydı (bu türler henüz evrilmemişti.) Bunlar arasında şu anda nesli tükenmiş olan edrioasteroitler, eokrinoitler ve helikoplakoitler sayılabilir. 

       Kambriyen Döneminde birçok makroskopik deniz bitkisi (Margaretia ve Dalyia  gibi) yaşamış, ama henüz gerçek kara bitkileri evrilmemiştir. Tek hücreli algler ise daha çok koloniler halinde yaşamıştır. Bu arada sahil şeritlerinde biyofilm ve mikrobiyal matlar iyice gelişmiş; daha iç kısımlarda ise likenler, mantarlar ve mikroplar çeşitlenmiştir. Mikrobiyal toprak ekosistemlerini meydana getiren bu canlılar, toprak oluşumunda rol oynamıştır. 

       Dünya’da, Kambriyen’de yaşamış olan yumuşak vücutlu (mineralize olmayan) canlı fosillerinin çok iyi biçimde korunduğu birkaç özel bölge vardır. Bunlardan en ünlüsü, 505 milyon yıl önce fosilleşen ve Kanada Rocky Dağları’nda bulunan Burgess Shale Oluşumu’dur. Bu bölge, dönemin evrimsel sürecinin aydınlatılmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Utah, Sibirya, Çin ve Grönland’da da benzerleri bulunan bu fosil bölgeleri, Kambriyen’de yaşayan ve günümüzdeki canlılara pek benzemeyen tuhaf türlerin varlığına da işaret eder. Burgess Shale’de bulunan canlıların çok azı serbest yüzmüştür; faunanın büyük bir kısmı dipte yaşayan (yapışık veya serbest halde) canlılardan meydana gelir. Bunlardan birisi, yumuşak bedeni pul ve dikenlerle kaplı olan Wiwaxia’dır.  Bir diğer tuhaf canlı da avını kafasından çıkan esnek ve kıskaçlı bir kolla yakalayan, beş gözlü Obapinia’dır. Dikenli bir lobopod solucan olan ve herbirinin ucunda birer çift pençe bulunan 7 veya 8 bacağa sahip Hallucigenia da bu tuhaf görünümlü canlılardan birisidir. Kambriyen’in büyük yırtıcılarından birisi, kancalarla çevrili ağız yapılarıyla avını yakalayan Anomalocaris’tir. 

    Şekil 7: Kambriyen Dönemine ait bazı canlılar 

    (1) Trilobitler, (2) Dallı bacaklılar, (3) Yumuşakçalar, (4) Deniz zambakları, (5) Vauxia, (6) Hazelia, (7) Eifellia, (8) Ottoia, (9) Sidneyia, (10) Leanchoilia, (11) Marella, (12) Canadaspis, (13) Helmetia, (14) Burgessia, (15) Tegopelte, (16) Naraoia, (17) Waptia, (18) Sanctacaris, (19) Odaraia, (20) Hallucigenia, (21) Aysheaia, (22) Pikaia, (23) Haplophrentis, (24) Opabinia, (25) Dinomischus, (26) Wiwaxia, (27) Amiskwia ve (28) Anomalocaris.  ©2002 by S.M. Gon III 

       Kambriyen Dönemi’nde en az dört yok oluş olayı gerçekleşmiştir. Bunlar biyosferimizin tarihçesinde toplamda beş adet olan büyük kitlesel yok oluşlardan daha küçük çaplı olsa da, o dönemlerde yaşamış olan birçok türün tükenmesine yol açmış; sonuncusu olan ve yaklaşık 488 milyon yıl önce meydana gelen Kambriyen-Ordovisyen yok oluşu da Kambriyen Dönemi’nin sonunu getirmiştir. Bu yok oluşlardan en çok ilk resif yapıcı canlılardan olan archaeocyathitler ile bazı trilobit, konodont ve kabuklu Brachiopod türleri etkilenmiştir. 

       Böylece Paleozoik devrin ilk dönemi olan Kambriyen’in sonuna gelmiş bulunuyoruz. Sonraki sayıda, Kambriyen’in ardından gelen Ordovisyen Dönem’den başlayarak gezegenimizdeki yaşamın tarihçesine devam edeceğiz. 3. bölüme geçmek için tıklayın 

     

       * Bu yazım Ateist Dergi‘nin 7. sayısında yayımlanmıştır.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Oxyrrhis marina’nın avından gen çalma özelliği

       Oxyrrhis marina tek hücreli ve çift kamçlılı bir mikroskobik deniz planktonudur. Bu canlıda olağanüstü ve mecazen “şeytani” bir hayatta kalma yöntemi evrimleşmiştir. O. marina‘nın British Columbia Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılan özelliği, ufak görünmekle birlikte köpekbalıklarının avcılık yeteneklerini bile aşan bir şey. Nature Communications’da yayımlanan makaledeki bilgilere göre O. marina o kadar iyi bir avcı ki, avının genini alarak o geni kullanmak suretiyle ışıktan enerji üretiyor; bu enerjiyle de avını sindiriyor. 

    Resim: Oxyrrhis marina

       UBC botanik profesörü ve makalenin yazarlarından biri olan Prof. Patrick Keeling bu konuda şunları söyledi: “İlginç bir lateral gen aktarımı söz konusu. Araştırmalarımıza göre Oxyrrhis, tamamen deniz bakterilerine ait olan ve fotosentez için kullanılan bir geni kendi yapısına katmış durumda. Bunu büyük ihtimalle bakteriyi yediğinde aldı, ama işin ilginç yanı bu genin rhodopsin denilen, ışıktan enerji üretmeye yarayan bir protein üretiyor olması. Oxhrrhis’in vücudunda o kadar çok rhodopsin bulunur ki proteinin imzası olan pembe rengini bile almıştır. Hipotezimize göre, bakterilerin de sıklıkla yaptığı gibi ışıktan enerji elde etmek için rhodopsini kullanıyor, ama avını sindirmek için de yine bu proteinle ürettiği enerjiden faydalanıyor. İlginç bir metabolik taktik.” 

      * Not: İnsan gözünde de buna benzer opsin isimli bir protein üretilir. Opsin, karanlık ortamlarda görmeyi mümkün kılar, ama enerji üretme özelliğine sahip değildir. 

    Resim: Oxyrrhis marina

       Oxyrrhis marina, kızıl gel-gitlerden de sorumlu olan bir deniz planktonu familyasına aittir. Sığ sularda yaygın olarak yaşar ve bu anlatılan “avının genini çalma” yeteneğine ek olarak mecbur kaldığı zaman kendi türünü de gıda olarak kullanır. Yamyam diyebiliriz kendisine; kendi büyüklüğünde canlıları bile sindirebilir. Bu nedenle “yırtıcı” sınıfına sokulmayı köpekbalıkları kadar hak eden, hatta onların avcılık yeteneklerini biraz da aşan bir konumdadır. Öldürülmesi de çok zordur.

       Bu yazı, Nature Communications ve Phys.org sitesinden alınan bilgilerin ışığında yazılmıştır.

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (5. bölüm)

      4. bölüme dönmek için tıklayın

       Önceki bölümde, yaklaşık 252 milyon yıl önce meydana gelen ve gezegenimizin tarihinde yaşanan en büyük kitlesel tükenme olayı olan Permiyen-Trias (Pe-Tr) Yok Oluşu’na kadar gelmiştik. Hatırlarsanız, Büyük Ölüm diye de anılan bu tükenme olayıyla deniz canlısı türlerinin %96’sı, kara omurgalılarının da %70’i yok olmuştu. Şimdi de, canlılığın bu felaketten sonra nasıl toparlandığına değinerek evrimsel tarihçemizde biraz daha yol alacağız. Ama önce, gezegenimizin o zamanki jeolojik durumuna kısaca bir göz atmakta fayda var. 

       Pe-Tr Yok Oluşu ile başlayan Mezozoik Zaman’da volkanik, iklimsel ve evrimsel aktiviteler oldukça yoğundu. (* Mezozoik Zaman 251 – 65 milyon yıl aralığını kapsar ve eskiden yeniye doğru sırasıyla şu üç dönemden oluşur: Trias, Jura ve Kretase.) Permiyen Dönem’de oluşumu tamamlanan Pangea süperkıtası, Trias’ın sonlarına kadar varlığını sürdürdü ve Jura Dönemi’nde (yaklaşık 175 milyon yıl önce) parçalanarak iki ana kara kütlesine ayrılmaya başladı (kuzeyde Lavrasya, güneyde Gondvana.) Bu parçalanma gerçekleşmeden önce, dev bir kara kütlesi olan Pangea’nın çoğu kesimi denizden uzak olduğu için Trias Dönemi’nde iklim genellikle sıcak ve kuraktı; Pangea’nın iç kısımları çöllerle kaplıydı, kutup bölgeleri kışın bile soğuk değildi ve bölgeler arasında ciddi sıcaklık farkları mevcuttu. Pangea’nın yavaş yavaş parçalanması ve dolayısıyla kıyı şeritlerinin artmasıyla iklim daha nemli, ılıman ve stabil hale geldi. Jura’nın sonlarına doğru kutuplarda buz birikimi ve mevsimsel kar yağışı başladı. Kretase’nin sonlarına gelindiğinde, atmosferdeki CO2 seviyesi artarak, gezegenin ısısını hapsetmeye başlamıştı. Dolayısıyla genel sıcaklık günümüzdekinden epey yüksekti. Kıtaların hareketiyle meydana gelen bu ve benzeri değişiklikler, canlıların evriminde her zamanki gibi önemli bir rol oynadı. 

    Şekil 1: Pangea süperkıtası parçalanarak ikiye (Lavrasya ve Gondvana) ayrılmaya başladı. 

       Pe-Tr Yok Oluşundan sağ çıkmayı başaran az sayıda canlı türü, zamanla çeşitlenerek biyosferi yeniden canlandırdı. Fırsatçı organizmaların (örnek: Lystrosaurus, Claraia, Eumorphotis, Unionites, Promylina) boşalan alanları hızla doldurduğu bu “felaket sonrası dönemde”, karmaşık ekosistemler oluşturma yeteneğine sahip özelleşmiş hayvanların toparlanması ise oldukça uzun bir zaman aldı. Yapılan son araştırmalara göre canlıların toparlanma süreci, tükenme olayından ancak 4-6 milyon yıl sonra (Trias Dönemi’nin ortalarında) başlamış; sürecin gerçek anlamda tamamlanması ise çok daha uzun sürmüş ve Trias Dönemi’nin sonlarına kadar sarkmıştır (yani 30 milyon yıl sürmüştür.) Bu gecikmenin birçok sebebi olmakla birlikte, Pe-Tr sırasında okyanusların yüzey ısısının canlı sağkalımı açısından oldukça yüksek bir sıcaklığa (40 °C) erişmesi önemli bir etkendir.

    Deniz yaşamı:

       251 milyon yıl önce Mezozoik Denizel Devrimi (MMR) diye isimlendirilen bir süreç başladı. Paleozoik Fauna ile Modern Fauna arasında önemli bir geçiş dönemi olarak kabul edilen bu dönemde, sert-kabuklu canlılar (mercanlar, kabuklu yumuşakçalar, yengeçler gibi) ile beslenen yırtıcıların (durofajlar) hızlı adaptasyonu gerçekleşti. Bu durofaj yırtıcılar arasında placodontlar, ichthyosaurlar, Omphalosaurus, mosasaurlar ve bazı köpekbalığı türleri sayılabilir. Ortaya çıkan bu avcı baskısı, kabuklu deniz omurgasızlarının yeni savunma ve korunma yöntemleri geliştirmesine yol açtı. Tutundukları bölgeye yeniden yapışamayan hareketsiz hayvan türleri (örneğin dallı bacaklılar, deniz zambakları, karından bacaklılar, midyeler ) kolay avlar haline gelirken, avcılardan saklanabilen veya kaçabilen hızlı ve kıvrak türler evrimsel bir avantaja kavuşmuş oldu. MMR’nin sonuçları, günümüz omurgasızlarında da gözlemlenebilir. 

    Şekil 2: Durofaj yırtıcılardan birisi olan Ichthyosaurus 

       Canlılar, Trias Dönemi’nde yepyeni hayatta kalma yolları geliştirdi. Ancak ortaya çıkan çeşitlenme düzenli olmaktan çok uzaktı. Buna karşın balık faunası oldukça düzenliydi, ki bu da ne kadar az sayıda balık familyasının Pe-Tr’ı atlatabildiğine işaret eder. Günümüzde yaşayan birçok balık türünü kapsayan teleost balıklar Trias Dönemi’nde ortaya çıktı. Teleost balıklar, kemikli balıkların iki sınıfından biri olan Actinopterygii’ye (Işınsal Yüzgeçliler) ait bir alt sınıftır. (Hatırlayacağınız gibi bu yazı dizisinin 3. bölümünde detaylı anlatılmıştı.) Mezozoik ve Senozoik zamanlarda daha da çeşitlenerek artan teleost balıklar, şu anda bilinen tüm balık türlerinin %96’sını kapsar. Yeni evrimleşen taş mercanları, Devoniyen Dönem’de ve günümüzde görülen dev resiflere kıyasla oldukça mütevazi sayılabilecek küçük resifler oluşturdu. Böylece resif ekosistemleri yenilenmeye başladı. 

       Başarılı yumuşakçalardan olan Ammonitlerin Pe-Tr’tan sağ çıkan tek bir soy hattı hızla evrimleşerek, eskisine göre çok daha yüksek bir çeşitliliğe ulaştı ve açık denizlerin omurgasızlar dünyasında baskın hale geldi. Neredeyse tamamen yok olan derisidikenliler Trias Dönemi’nde tekrar çeşitlenerek artarken, dallıbacaklılar hiçbir zaman tam olarak toparlanamadı. Bu süreçte özellikle iki derisidikenli sınıfında birçok yeni tür evrimleşti: Euechinoidea (deniz kestaneleri) ve Asteroidea (deniz yıldızları). 

       “Sürüngen Çağı” diye de adlandırılan Mezozoik Zaman’da birçok su sürüngeni yaşıyordu. Bazen hatalı bir şekilde dinozor sanılan bu su sürüngenlerine örnek olarak Sauropterygia (Pachypleurosaur, Nothosaurus, Placodont, Plesiosaurus ve Pliosaurus gibi), ilk Thalattosaurlar (örnek: Askeptosaurus) ve oldukça başarılı bir tür olan Ichthyosaurlar verilebilir. Bunlara biraz daha yakından bakalım: 

       İlk örnekleri 245 milyon yıl önce görülmeye başlanan Sauropterygia üst takımı, karasal atalardan evrimleşen (yani karadan suya dönen), Mezozoik Zaman’da çeşitlenerek denizlerde yaygınlaşan, Mezozoik’in sonunda da nesli tükenen su sürüngenlerini tanımlar. Bu üst takımın en belirgin özelliği, omuz kemerlerinde (pectoral girdle) gerçekleşen çarpıcı bir adaptasyondur. Güçlü yüzgeç hareketi sağlayan bu adaptasyon, daha sonra ortaya çıkan Pliosaur gibi Sauropterygia türlerinin leğen kemiklerinde meydana gelmiştir. 

    Şekil 3: Sauropterygia örnekleri

    Sol üstte bir Placodont fosili, sağ üstte Pliosaurus, sol altta Plesiosaurus, sağ altta Nothosaurus görülmektedir. 

       İlk örnekleri 250 milyon yıl öncesine uzanan Ichthyosaurların kökeni de yine karadan suya geri dönen bir grup kara sürüngenine dayanır (bkz. Şekil: 2) 1-16 metre uzunluğa erişebilen ichthyosaurlar, özellikle Trias ve erken Jura dönemlerinde okyanusların baskın avcısıydı. Bu unvan, geç Jura döneminin başlarından itibaren, başka bir deniz sürüngen grubu olan ve en eski örnekleri 205 milyon yıl önce görülen Plesiosauruslara geçti. Ichthyosaurların nesli, Kretase’nin sonlarında henüz kesin olarak bilinmeyen nedenlerden ötürü tükendi.

    Kara yaşamı:

    Ana bitki gruplarının hemen hepsi Pe-Tr’ı atlattı; fakat Trias Dönemi’nde görülen bitki familya, cins ve türleri, Permiyen atalarından hem ekosistemdeki yayılım oranları hem de genel özellikleri bakımından oldukça farklıydı. Trias’ın erken dönemlerinde en yaygın görülen bitkilerden birisi Pleuromeia idi (sporlu ağaçlardan oluşan fırsatçı bir cins.) İklimin çok önemli bir rol oynadığı bu çeşitlenme sürecinde Pleuromeia gibi fırsatçı bitkiler, canlıların yeniden kolonizasyonu için gerekli koşulları yarattı. Tohumlu bitkiler karasal habitatlarda baskın hale geldi. Permiyen sonlarında baskın olan kozalaklı bitkiler, Trias’ın ilk birkaç milyon yılında ender görüldü; ta ki Trias ortalarında, özellikle kuzey yarım kürede yeni kozalaklı bitki türleri evrimleşinceye kadar. Permiyen boyunca ve Trias’ın başlarında güney yarım küredeki en baskın bitki türlerinden olan glossopteridler (Glossopteris), yerlerini Dicroidium gibi tohumlu eğreltilere bırakmaya başladı. İlk kez Trias’ta ortaya çıkan Bennettitales ve Permiyen’den beri varlığını sürdüren Cycadales gibi tohumlu bitki takımları da yine dönemin karasal bitki örtüsünü oluşturan önemli üyelerindendi. 

       Bir önceki yazıda tanıştığımız terapsidler de birçok kara hayvanı gibi Pe-Tr Yok Oluşu’ndan ciddi anlamda etkilendi. Gorgonopsianlar tamamen yok olurken, geriye kalan gruplarda (disinodontlar, sinodontlar, terosefaliyanlar) da sayılı tür hayatta kaldı. Özellikle etobur olan dev boyutlu gorgonopsianların ve otobur olan pareiasaurların yok olmasıyla boşalan ekolojik yaşam alanlarını, geriye kalan bu sayılı tür doldurdu. Bunlar Trias’ın başlarında ve ortalarında çeşitlenerek tüm dünyaya yayıldı, Trias’ın sonlarında ise nesilleri tükendi. Yaklaşık 240 milyon yıl önce “gerçek köpek dişliler” anlamına gelen Gomfodont sinodontlar (Eucynodontia) ve Rhynchosaurlar evrildi.  Önceki yazıdan hatırlayacağınız gibi, sinodont (cynodont) kelimesi “köpek dişi” anlamına gelir. Modern memelileri ve onların yaşamış tüm akrabalarını kapsayan sinodontlar, Permiyen’in sonlarında evrimleşen bir terapsid grubuydu.

     

    Şekil 4: Eucynodontia

    Şekil 5: Rhynchosaur 

       Trias’ın erken dönemlerinde ortaya çıkan Pseudosuchianlar, altın çağları olan Trias’ın sonlarında karaların baskın etoburları haline geldi. *Pseudosuchianlar, timsahsıları (Crocodilia takımı) ve timsahsıların soy hattına dahil olan tüm arkozorları kapsar. Pseudosuchianların nesilleri, Trias’ın sonunda gerçekleşen kitlesel yok oluşta iki grup hariç (Sphenosuchia ve Crocodyliformes) tamamen tükendi. Bunlardan Crocodyliformes, modern timsahsıların atasıdır. Pseudosuchianların yok olmasıyla, karasal habitatlarda dinozorların egemenliği başlamış oldu; bu arada timsahsılar da nehirlerde, bataklıklarda ve okyanuslarda çeşitlenerek arttı. Günümüzde bu soy hattından geriye kalan familyalar timsahlar, aligatörler ve gavyallardır.

    Dinozorlar Çağı başlıyor:

    Trias’ın sonlarında (231 milyon yıl önce) arkozor atalarından ilk uçamayan dinozorlar evrimleşti ve erken Jura Dönemi’nden Kretase’nin sonuna kadar, yaklaşık 135 milyon yıl boyunca da karaların baskın kara omurgalıları haline geldi. “Dinozor” kelimesi her ne kadar “korkunç kertenkele” anlamına geliyor olsa da bu, hatalı bir tanımdır; çünkü dinozorlar kertenkele değildir, sürüngenler içerisinde başlı başına bir gruptur. 

       Bilinen en eski dinozorlar, 1-2 metre boyundaki bipedal avcılardır. Atasal olarak bipedal (iki ayak üzerinde yürüyen) olsalar da, birçok dinozor grubunda dört uzuv kullanımı da görülür. Paleontologlar, fosil kayıtlarından elde edilen verilere dayanarak hem otobur hem de etobur türleri bulunan Dinosauria kladında 1000’den fazla tür tanımlamıştır. Bilim dünyası, dinozorların vücut ısılarını hangi yolla kontrol ettikleri konusunda tam bir fikir birliğine varmış değildir. Endotermik (memeliler ve kuşlar gibi), ektotermik (çoğu balık, amfibi ve sürüngen gibi) veya her ikisi birden olabilirler. Özellikle Avustralya ve Antarktika’da keşfedilen kutup dinozorları, tüm dinozorların ektotermik olduğuna ilişkin varsayımın hatalı olduğunu ortaya koymuştur. İlk fosilleri 19. yüzyılda bulunan dinozorlar boynuz, sorguç, kemikli zırh veya dikensi plaka gibi yapılara sahiptir. Yumurtlayarak üreme (sert kabuklu amniyotik yumurta) ve yuva yapımı, tüm dinozorların ortak özelliklerindendir. Ancak sanılanın aksine kiloları 120 ton’a, uzunlukları da 58 metre’ye ulaşabilen dinozorların hepsi dev boyutlu değildir, hatta birçoğu oldukça ufaktır. Örneğin Epidexipteryx hui isimli dinozor türü 25 cm’den büyük değildir.

       Dinozorlar ilk ortaya çıktıklarında ortamlarındaki baskın tür değillerdi; karasal habitatlar çeşitli terapsid ve diapsid sürüngenler tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Dinozorların baş rakipleri ise biraz önce değindiğimiz Pseudosuchianlardı. Ancak Trias’ın sonlarına doğru bu hayvan türlerinden birçoğunun tükenmesiyle boşalan alanlar her zaman olduğu gibi başka hayvanlar -bu durumda dinozorlar-  tarafından dolduruldu. 

       Dinozorlar, Trias’ın sonları ve Jura’nın başlarında halen tek bir süperkıta halinde olan Pangea’nın her tarafına yayılmıştı. Dönemin dinozor faunası etobur ve sauropodomorf otoburlardan oluşuyordu. Trias’ın sonlarında potansiyel bir besin kaynağı olan açık tohumlu bitkilerin çeşitlenerek artmasıyla, otobur dinozorlar özellikle kozalaklı bitkilerden oluşan bu kaynağı sindirmeye yarayan yeni adaptasyonlar geliştirdi. 

       Yaklaşık 225 milyon yıl önce görülmeye başlanan sauropodomorf dinozorlar (Sauropodomorpha), uzun boyunları ve boylarıyla gezegenimizde yürümüş olan en büyük hayvanlardı. Otobur olan bu dinozorlar, yüksekteki besinlere rahatlıkla ulaşabiliyordu ancak dişleri zayıf ve kaşık sekilliydi. Ezme ve öğütmeye pek yaramayan bu dişleri nedeniyle, sert bitkisel besinleri sindirebilmek için başka mekanizmalara ihtiyaçları vardı: Sindirimlerini, modern kuşlar ve timsahlardakine benzer mide taşları (gastrolit) sayesinde gerçekleştiriyorlardı. Sauropodomorf dinozorlar, yüksek iştahlarıyla başa çıkabilmek için çok sık diş değiştirirdi; bazı türler için diş değişim oranları şöyledir: Nigersaurus 14 gün, Camarasaurus 62 gün ve Diplodocus 35 gün. Bilinen en eski sauropodomorf dinozor yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki Saturnalia’dır; fakat sauropodomorflar Trias’ın sonlarında dönemin en büyük dinozorları haline geldi. Sonradan evrilen Supersaurus, Diplodocus hallorum ve Argentinosaurus gibi sauropodlar, 40-60 metre uzunluğa ve 120 ton’a erişiyordu. 

    Şekil 6: Sauropod dinozorlardan birisi olan Apatosaurus louisae (popüler ismiyle Brontosaurus) 

       Kretase Dönemi’nde meydana gelen önemli bir değişim çiçekli bitkilerin evrimidir (130 milyon yıl önce.) Yaklaşık 40 milyon yıl boyunca oldukça hızlı bir şekilde çeşitlenen çiçekli bitkilerin bu evrim hızında polen taşıyan böceklerin önemli bir etkisi olmuştur. Kretase’nin sonlarına gelindiğinde ise ilk çimen ve otlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yaşayan çeşitli otobur dinozor türleri, besinleri ağızda sindirmeye yarayan karmaşık yapılar geliştirmişti. Örnek olarak, ilk üyeleri 161 milyon yıl önce ortaya çıkan ceratopsialar, iguanodontialar ve 115 milyon yıl önce yaşamış olan Nigersaurus gibi dinozorlar verilebilir.

    Kretase’nin sonlarında dünyada 3 ana dinozor faunası mevcuttu:

    1. Kuzey Amerika ve Asya’nın kuzey kesimlerinde: Meşhur Tyrannosaurus rex’in de dahil olduğu tyrannosauridler ve Maniraptora kladına ait çeşitli küçük theropodlar.

    2. Ayrılmış olan Gondvana kıtasını kapsayan güney kesimlerde: Abelisauridler ve titanosaurlar.

    3. Avrupa’da: Dromaeosauridler, rhabdodontid iguanodontianlar, nodosaurid ankylosaurianlar ve titanosaurlar.  

     

    Şekil 7: Tyrannosaurus 

       Fosil kayıtlarındaki ilk uçan sürüngenler olan Pterosaurların görülmesi yaklaşık 228 milyon yıl önceye denk gelir. Popüler medyada çoğu zaman hatalı bir şekilde uçan dinozorlar olarak tanıtılan Pterosaurlar’ın kökeni henüz tam olarak aydınlatılmamıştır; ama bilinen bir şey varsa, o da dinozor olmadıklarıdır. Kanatları deri, kas ve dokulardan oluşan ve bileklerinden ellerindeki dörder parmağa uzanan gergin bir zardan oluşur. Daha ilkel türlerin uzun ve dişli çeneleri, uzun kuyrukları vardır. Daha sonra evrilen türlerde ise kuyruk boyu kısalmış, dişler kaybolmuştur. Çoğu, vücutlarını ve kanatlarının bir kısmını kaplayan bir kürke sahiptir. Bu kürk, piknofiber denilen kıl benzeri benzeri yapılar içerir. 

    Şekil 8: Pterosaur türlerinden biri olan Sordes pilosus 

       Jura Dönemi’nin sonlarında, yaklaşık 160 milyon yıl önce ise theropod dinozorlardan evrilen ve modern kuşların atası olan ilkin kuşlar görülmeye başlandı. Bu kuşlar, dinozor atalarından kendilerine miras kalan dişlere ve uzun, kemikli kuyruklara sahipti. Fosil kayıtlarından elde edilen veriler, dinozorlar ile kuşların başka ortak özelliklerini de ortaya koyar: moleküler ve embriyolojik benzerlikler, tüyler, boşluklu ve hafif kemikler, sindirime yardımcı olması için yutulan mide taşları, sürüngen pulları, pençe yapıları, solunum sistemleri, yuva yapımı ve kuluçka davranışları vb. Çoğu paleontolog tarafından dinozorların bir alt grubu kabul edilen kuşlar, birçok hayvan grubunun yanı sıra dinozorların da soyunu tüketen ve yaklaşık 66 milyon yıl önce meydana gelen Kretase-Paleojen Yok Oluşu’undan sağ çıkmayı başarmıştır. Dolayısıyla kuşlar, dinozorlardan geriye kalan tek soy hattıdır; bu nedenle kuşlara “modern dinozorlar” da diyebiliriz. 

       Modern kuşlarda hem sürüngenlere ait pullar, hem de kuşlara özgü telekler bulunur. Tüyler, tüm dinozor gruplarında görülen ama zamanla bazılarında kaybedilmiş olan ortak bir özelliktir. 1990’lı yıllardan itibaren düzinelerce tüylü (veya proto-tüylü) dinozor fosili keşfedilmiştir. Daha önce kısaca bahsettiğimiz pterosaurlarda ise piknofiber denilen tüy benzeri yapılar vardır. Ayrıca timsah pulları üzerinde yapılan çalışmalar, sadece kuş tüylerine özgü olduğu sanılan bir keratin türünün timsahsılarda da bulunduğunu göstermiştir. Bütün bu bulgular timsah pullarının, kuş tüy ve teleklerinin, dinozor prototüylerinin ve pterosaur piknofiberlerinin aynı ilkel arkozor derisinden köken aldığına işaret ediyor olabilir. 

       Tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki bir geçiş fosili sayılan ve yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış olan Archaeopteryx, dinozorlar ile kuşların ortak kökenine işaret eden ilk örneklerdendir. S. deserti isimli bir theropod dinozor fosili üzerinde yapılan çalışmalar, bu fosilde, kuş tüylerindeki ana protein olan beta-keratin bulunduğunu göstermiştir. Tüylerin narin yapıları nedeniyle zor fosilleşiyor olması, fosil kayıtlarında tüylü dinozor sayısındaki görece azlığın nedeni olabilir. Doğrudan gerçek tüy içeren türlerin sayısı şu an için 41’dir, bunlardan sadece birkaç tanesi: Anchiornis huxleyi, Epidexipteryx hui, Microraptor zhaoianus, Sinosauropteryx prima, Changyuraptor yangi, Velociraptor mongoliensis, Protarchaeopteryx robusta  vs. Bilim insanları 2010 yılında Anchiornis huxleyi fosili üzerinde kapsamlı bir pigment çalışması yaparak, bu hayvanın tüy renklerini ve desenini belirlemiştir. Böylece Anchiornis huxleyi, gerçek renkleriyle tanımlanan ilk Mezozoik dinozor olmuştur.

     

    Şekil 9: Anchiornis huxleyi

       Trias’ın sonlarında (yaklaşık 225 milyon yıl önce) ortaya çıkan ilk memelilerin yanı sıra, bu yazıda bahsetmediğimiz daha başka birçok hayvan türü de Mezozoik Zaman’da evrimleşmiştir. Bunların hepsine, bir sonraki bölümde değineceğiz. 

     

    Bu yazım, Ateist Derginin 10. sayısında yayımlanmıştır.

    Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Yeni Başlayanlar İçin Evrim Teorisi

     

    Videoda bahsi geçen konularla ilgili ek bilgi: 

    • Uzak atalarda bulunan, ama yakın atalarda kaybedilmiş olduğu için görülmeyen birtakım özelliklerin yeni kuşaklarda tekrar ortaya çıkmasına atavizm denir. Bu olayın örneklerini dişlere sahip tavuklarda, kuyrukla doğan insanlarda, arka ayaklara sahip balina ve yılanlarda, fazladan tırnağa sahip atlarda vb. görebiliriz (Körelmiş organlar ve atavizm hakkında daha fazla bilgi almak ve örneklerini görmek için tıklayın). Bildiğiniz gibi tavuklar da tıpkı diğer modern kuşlar gibi dişsizdir; ama evrimsel geçmişlerinde 70-80 milyon yıl önce yaşamış olan atalarının dişleri vardı. Bu yüzden tavuklar, diş yapısının gelişmesi için gerekli olan genlere -videodaki 7. madde olan kalıntı genlere– sahiptir; bu genlerin aktive edilmesi (doğal veya yapay bir mutasyonla) halinde dişli tavuklar ortaya çıkar. Bu konuyla ilgili çalışmalardan bir tanesi, M. Harris ve ekibi tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır. (İlgilenenler için Kaynak) 
    • Naylon yiyen bakteriler hakkında bilgi almak için tıklayın
    • Yaratılışçıların bütün kanıtlara rağmen var olmadığını iddia ettikleri geçiş türlerini tanımak için tıklayın. Ayrıca geçiş türlerini çok özet olarak anlatan belgeseli izlemek için tıklayın. 

       Aşağıdaki fotoğraf, evrim karşıtı vaizlerden Kenneth Ham’in kuruculuğunu yaptığı Yaratılış Müzesi’nde, dinozorlarla insanları aynı dönemde yaşamış gibi gösteren sahte bilim örneklerinden birisidir. Bildiğiniz gibi dinozorların nesli -kuşlar hariç- yaklaşık 65 milyon yıl önce tükenmiştir. Pan (şempanze ve bonobolar) ile Homo (insan) cinsi ise bundan yaklaşık 6 milyon yıl önce birbirinden ayrılmıştır. Bulunan en eski Homo sapiens -modern insan- kalıntıları da yaklaşık 200 bin yıl öncesine aittir. Yani Homo cinsine ait en eski atalarımız bile dinozorlardan en az 59 milyon yıl sonra yaşamıştır. Her fırsatta insanları sahte bilgilerle yanıltmaya çalışan bilim düşmanlarına selam olsun 🙂 

    •  İnsanın evrimiyle ilgili kapsamlı bir yazı için tıklayın.

     

    Serinin diğer bölümleri:

    Evrim teorisi konusunda izleyebileceğiniz diğer videolar: 

  • Bir kara deliğin yarıçapı ölçüldü

       Bilim insanları, ilk kez “madde için geri dönüşü olmayan” noktayı ölçmeyi başardı 

     

        Bir kara deliğin kenarında kütleçekim kuvveti o kadar büyüktür ki, etrafındaki her şey onun içine çekilir. Kara deliklerin event horizon (olay ufku) isimli bir sınırı vardır ve burayı geçen hiçbir şey (bu ister yıldız, ister gaz veya ışık olsun) oradan kurtulamaz; sonsuza kadar kara deliğin içinde kaybolur. MIT Haystack Gözlemevi’nden Shep Doeleman bunu şöyle açıklıyor: “Bu bölge, bizim evrenimizin çıkış kapısı gibidir. O kapıdan girerseniz, artık geri dönüşü yoktur.” 

       Ancak event horizon sınırını her şey geçemez ve kara deliğin yörüngesinde, dışarıda kalanların yarattığı kozmik bir trafik kilitlenmesi yaşanır. Kara deliğin etrafında, maddeden meydana gelen ve akresyon diski denilen bir yapı oluşur. Akresyon diski, kara deliğin etrafında ışık hızına yakın bir hızda döner ve kara deliği ‘besler’. Bu disk zamanla, kara deliğin, etrafında dönen madde ile aynı yönde dönmesine (spin yapmasına) neden olur ve bu spirale yakalanan manyetik alanlardan kaynaklanan yüksek hızılı bir jet oluşturur. Event horizon, gözlemlenmesi imkansız gibi görünen hayali bir sınır olsa da, gök bilimciler yaptıkları çalışmayla, dev bir kara deliğin etrafındaki bu bölgenin görüntüsünü elde etmeyi ve akresyon diskinin en iç yörüngesinin çapını ölçmeyi başardı. Bulgular, Science dergisinde yayımlandı.  

      

       Söz konusu dev kara delik, bizim galaksimiz olan Samanyolu’ndan yaklaşık 50 milyon ışık yılı uzaktalıkta bulunan M87 galaksisinin merkezinde yer alıyor. Bu devasa kara deliğin kütlesi, 6 milyar Güneş’e eşdeğer. Bu çalışmadan çıkan sonuçlara göre, kara deliğin etrafında dönen madde, M87 galaksisinden yayıldığını gördüğümüz güçlü ışık jetlerinin de kaynağı. Evrendeki birçok galakside buna benzer ışık saçılmaları gözlemliyoruz. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu yüksek hızlı ışık jetlerinin, merkezlerinde bulunan kara deliklerin içine düşen maddeden kaynaklandığı düşünülüyordu. Ancak bugüne kadar hiçbir teleskop, bu öngörüyü doğrulayabilmek için gözlem yapmamıza izin verecek keskinliğe sahip değildi. ABD’nin Hawaii, California ve Arizona eyaletlerindeki dört farklı bölgeden teleskobu birbirine bağlayan gök bilimciler, Event Horizon Teleskobu isimli çok güçlü bir ‘sanal teleskop’ oluşturdu. 

       Bununla, maddenin bir kara delik etrafında dolaşmasının mümkün olduğu en iç (akresyon diskinin en içteki) yörüngenin, kara deliğin event horizon bölgesinin sadece 5.5 katı büyüklüğünde olduğunu hesapladılar. Doeleman’ın söylediğine göre; bu en iç yörünge, güneş sisteminin yaklaşık 5 katı, veya Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığının 750 katı. Fizik yasalarına göre bu büyüklük, akresyon diskinin kara delikle aynı yönde döndüğüne işaret ediyor. Yani galaksilerin merkezinden saçıldığını gördüğümüz jetlerin, kara delikler tarafından oluşturulduğu öngörülerini doğrulayan ilk doğrudan gözlem. 

    Görsel: Centaurus A galaksisinden saçılan ışık jetleri (NASA)

    Yapılacak keşifler, Einstein’ın teorisinin her koşulda geçerli olup olmadığı sorusuna da yanıt verecek

        Süperdev kara delikler Albert Einstein’ın teorisine göre uzayda var oldukları öngörülen en ekstrem olgulardır. Kara delikten ve etrafında oluşan akresyon diskinden saçılan yüksek hızlı jetler, birçok galaktik süreci başlatabilecek (yıldız oluşumu gibi) güçte. Bu jetlerin yörüngeleri hakkında yapılacak olan keşifler, kütleçekiminin en baskın kuvvet olduğu bölgelerindeki kara deliklerin devinimlerine dair bilim adamlarına yepyeni bilgiler sunacak. Doeleman, böylesine ekstrem koşulların olduğu bir ortamın, Einstein’ın genel görelilik teorisini de doğrulayıcı nitelikte olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “ Einstein’ın teorileri, düşük kütle çekim alanlarının bulunduğu ortamlar için (Dünya, Güneş Sistemi gibi) zaten doğrulanmış durumda. Fakat teorilerin yerle bir olabileceği tek ortam olan bir kara deliğin yörüngesi için henüz netlik kazanmış değil.” 

       Event Horizon Teleskobu, dünyanın çeşitli yerlerinde konumlandırılmış olan 50’ye yakın çanağı birleştirerek bu görüş keskinliğini daha da artırmayı amaçlayan oldukça yeni bir projedir. Şu anda bile, Hubble teleskobundan 2000 kat daha fazla detay sunmaktadır. Jetlerin temel doğası hala gizemini koruyor, ama bilimin ışığında gelişen teleskop teknolojisinin çok da uzak olmayan bir gelecekte, kara deliklerin ve diğer kozmolojik gizemlerin anlaşılmasında bize yepyeni kapılar aralayacağı kesin. 

     

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

       Kaynaklar:

    1. huffingtonpost, Black Hole’s Event Horizon: Galaxy M87’s Dark Center Measured For First Time

    2. ScienceDaily, Measuring the Universe’s ‘Exit Door’: For the First Time, an International Team Has Measured the Radius of a Black Hole

  • Tanrı geni: Sahte bilim mi?

       Bireylerin dini veya tinsel inançları, içinde yaşadıkları toplumla, aileyle ve geçmişleriyle sıkı ilişki içindedir. Fakat bu tür inançların insanlık tarihindeki hemen her toplumda farklı şekillerde de olsa ortaya çıkmış olması, doğaüstü kavramlara inanma eğiliminin biyolojik bir temeli de olabileceğini düşündürür. 2004 yılında Amerikalı bir moleküler biyolog olan Dean Hamer, Tanrı inancının beyindeki kimyasallara bağlı olduğuna ve bunun da belirli bir gene –Tanrı genine– işaret ettiğine ilişkin bir hipotez oluşturdu. Söz konusu kimyasal, insanlarda SLC18A2 geni tarafından kodlanan VMAT2 (Vesicular Monoamine Transporter 2) isimli proteindir. 2005 tarihli, The God Gene: How Faith is Hardwired into our Genes (Tanrı Geni: İnanç, Genlerimiz ile Fiziksel Olarak Nasıl Bağlantılıdır) adlı kitabın da yazarı olan Hamer’ın bu hipotezi gerek dini çevrelerden, gerekse de bilim camiasından pek çok eleştiri aldı. Dolayısıyla, böylesi konularda oluşan bilgi kirliliğini dağıtmak adına konuyu irdelemenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ayrıca bu kirliliğin büyük bir kısmından da, elde ettiği verileri yazdığı popüler bilim kitabı dışında hiçbir bilimsel kaynakta yayınlamayan Hamer’ın sorumlu olduğunu üzülerek belirtmek zorundayım. 

      

       Öncelikle Hamer’ın hipotezine, içerdiği ana argümanları sıralayarak daha yakından bakalım. Hipoteze göre; 

    1. Tinsellik (maneviyat, spiritüalizm) psikometrik yöntemlerle ölçülebilir.

    2. Tinsellik eğilimine zemin hazırlayan temel nedenler kalıtsaldır.

    3. Bu kalıtsallığın bir kısmı VMAT2 isimli proteinden kaynaklanıyor olabilir.

    4. Bu protein, monoamin seviyelerini değiştirerek etki eder.

    5. Tinsel bireyler doğal seçilim tarafından avantajlıdır çünkü doğal bir iyimserliğe sahiptirler; bu da fiziksel veya fizyolojik düzeyde olumlu etkiler yapar. 

       Sizi bilmem ama ben özellikle bu son maddeyi biraz fazla indirgemeci (Daniel Dennett’ın deyimiyle “açgözlü indirgemeci”) buluyor ve birazdan “eleştiriler” kısmında ele alacağım üzere de hatalı bir çıkarım olarak değerlendiriyorum. Ayrıca birçok kişi gibi kitabın ve dolayısıyla da genin ismini fazlasıyla medyatik buldum; Higgs bozonuna (nam-ı diğer “Tanrı parçacığı”) yapışıp kalan çarpık anlamlardan hiç ders alınmamış gibi görünüyor. Veya belki de amaç budur, kimbilir. Ama peşin yargılara varmadan önce gelin, çalışmanın ayrıntılarına göz atalım. 

       Hamer “Tanrı geni” ile ilgili çalışmalarına 1998 yılında, Ulusal Kanser Enstitüsü için sigara tiryakiliği ve bağımlılık üzerine yaptığı bir araştırma sırasında başladı. Hamer’ın analizlerinde kullandığı tinsellik eğilimi ölçütü, psikiyatrist/genetikçi Robert Cloninger’ın çalışmalarına dayanır. [Cloninger, kişilik ölçümünde yaygın olarak kullanılan iki araç geliştirmiştir. Merak edenler için isimleri: TPQ (Tridimensional Personality Questionnaire) ve TCI (Temperament and Character Inventory.)] Buna göre, tinsellik eğilimi öz aşkınlık denen bir ölçütle hesaplanır, ki bu ölçüt de 3 alt kümeden oluşur: 

       a) öz unutkanlık; yani belli bir eyleme tam anlamıyla kendini vermek (örneğin okumak),

       b) ben-ötesi özdeşleşme; yani kişinin kendisini, kendisinden daha büyük bir evrenle bağlantılı hissetmesi,

       c) mistisizm; yani kanıtlanmamış olgulara inanma eğilimi. (Bu cümle mistisizmin tam doğru bir tanımı olmamakla birlikte, içerik olarak onu kapsar.) 

       Cloninger’e göre, bu ölçütleri bir arada ele alarak bir kişinin kendisini ne kadar tinsel hissettiğini ölçebiliriz. Öz aşkınlığın kalıtsal olduğu, L. Eaves ve N. Martin tarafından yapılan ikiz deneyleriyle gösterilmiştir. Ancak bu çalışmanın eleştirmenleri, belirli dinsel inançların (örneğin İsa’ya inanmak) herhangi bir genetik temeli olamayacağını, bu inançların aslında birer mem olduğunu belirtmiştir. 

       Öz aşkınlığa ilişkin genleri belirlemek için farklı cinsiyete, yaşa, eğitim düzeyine ve etnik arka plana sahip 1000 bireyi kişilik testlerine tabi tutan Hamer, hepsinin öz aşkınlık puanlarını belirler. Daha sonra aynı kişilerin genomlarını -DNA’larını- inceleyerek elde ettiği verileri, onların kişilik puanlarıyla karşılaştırır. Sonuç olarak da veri setindeki VMAT2 alellerinin %28’inde gözlemlenen bir varyasyonu, bu genin daha “tinsel” versiyonunu gösteren bir marker olarak belirler. Yani herkes aynı VMAT2 türüne sahip değildir, kendisi ve varyantı olmak üzere iki türü mevcuttur. VMAT2 varyantı 10. kromozomda yer alır; burada tek bir baz değişimi olmuş, A yerine C gelmiştir. Hamer, kitabında şöyle der: 

    “VMAT2 polimorfizmi ve öz aşkınlık arasında belirgin bir ilişki vardı. Kromozomlarında A yerine C bulunan bireyler daha yüksek tinsellik puanına sahipti. Tek bir bazda meydana gelen bu değişiklik, öz aşkınlığın her yönünü etkiliyordu; doğayı sevmekten Tanrı’yı sevmeye, evrenle bir olmaktan evren için kendini feda etmeye kadar.” 

    VMAT2 neden önemli?

       Bir genin birbiriyle etkileşen çok sayıda işlevi arasından tek bir işlevini belirlemek zordur. Ama bir integral zar proteini olan VMAT2’nin, monoaminlerin (örneğin dopamin, noradrenalin, serotonin ve histamin) hücre sitozolünden sinaptik keselere taşınmasından sorumlu olduğu kabul edilmektedir. VMAT2, presinaptik nöronun sinaptik yarık içerisine nörotransmitter salma yeteneği açısından elzemdir. (Nörotransmitter: Nöronların başka nöronlarla veya hücrelerle iletişimini, dolayısıyla da sinirsel iletimi sağlayan kimyasallar.) Monoaminler beyinde balona benzeyen keselerin içinde saklanır; nöron bir sinyal oluşturduğunda kalsiyum iyonları salınır ve bu iyonlar VMAT2 moleküllerine bağlanır. Bu yolla ayrışarak, keselerde bulunan monoaminlerin sinaps içine geçişini sağlarlar. Kısacası VMAT2’nin çalışması engellenirse, nörotransmitterler (özellikle “inanç maddesi” olarak bilinen dopamin) normal yollarla sinaps içine salgılanamaz ve işlev göremez.

     

       Bu monoamin nörotransmitterleri, beynin mistik inançlarla ilgili eylemlerini düzenlemede çok önemli bir rol oynuyor olabilir. Bu nedenle Hamer’ın hipotezine göre “Tanrı geni” diye isimlendirilen VMAT2, bazı insanların mistik bir deneyim olarak tanımladığı hisleri (örneğin Tanrı’nın veya başka varlıkların varlığını hissetme) veya genel anlamda tinselliği üretiyor olabilir. Böylesi bir avantajın evrimsel açıdan ne gibi etkiler yaratmış olabileceği, başka bir uyarlanımın sonucu olarak mı ortaya çıktığı vb sorular, daha kapsamlı araştırma gerektirmektedir. Fakat Dr. Hamer’a göre öz aşkınlık insanları daha iyimser, dolayısıyla daha sağlıklı ve sonuç olarak da çocuk sahibi olmaya (genlerini aktarmaya) daha yatkın hale getiriyor olabilir. 

       Laboratuvar deneylerinde VMAT2 üretme yeteneği sınırlanan farelerin doğduklarında çok daha küçük boyutlu oldukları, beslenme ve hatta hareket etme konusunda isteksiz davrandıkları gözlemlenmiş ve deneklerin hepsi 2 hafta içinde ölmüştür. Monoaminler ve dolayısıyla da VMAT2, algı ve derin düşünmeden sorumlu talamokortikal kompleksin ve duygusal tepkileri oluşturan limbik beyin sapı sisteminin kontrol edilmesinde önemli rol oynar. Talamokortikal sistem, tinsel durumun zirve yaptığı anlarda (örneğin Budistlerin meditasyonu veya trans hali) beyindeki kan akışını ve enerjiyi gitgide kendisine çeker; bu da beynin diğer bölgelerinin işleyişini yavaşlatır ve deafferentasyon (duyu kaybı) meydana gelir. Deafferentasyondan etkilenen beyin bölgelerinden birisi de bedenin uzaydaki yerini belirlemekten sorumlu kısımdır. Kan dolaşımındaki azalmayı fark eden bu bölge, limbik sisteme sinyal yollar; limbik sistem de tekrar talamokortikal sistemi uyarır. Bu durumda talamokortikal sistem kendisine daha da fazla enerji çekmeye zorlanır ve sonunda beyinde bir geribesleme döngüsü oluşur. Bu döngü, gittikçe artan bir bedenden kopuş veya bedeni aşma hissi yaratır ki çoğu kişinin “mistik bir deneyim” yaşadığını söylediğinde hissettiği şey budur. Hamer’a göre VMAT2 geninin belli bir varyantına sahip olan bireylerin beyninde bu tür geribesleme döngüleri -dolayısıyla mistik deneyimler- daha sık ve kolay bir şekilde oluşur. 

    Hamer’ın çıkarımlarına yöneltilen eleştiriler:

       Hamer bile VMAT2’nin tinsellikte tek başına rol oynamadığını, tinselliğin tek bir gene veya sinirsel sürece indirgenemeyecek kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve benzer işlevi gören VMAT2 dışında 50 gen daha bulunabileceğini söyler. Fakat çalışmasından yaptığı çıkarımları yine de birçok sıkıntı içermektedir. Birincisi, tinselliği Cloninger’in çalışmalarına dayanarak tanımlamış olmasıdır. Cloninger, testlerini aşırı tinsel olduklarını düşündüğü kişiler (Albert Schweitzer, Mahatma Gandhi, Katolik azizler, Budist rahipler vb) üzerinde gerçekleştirmiş ve onları “tinsel” sınıfına sokan bazı özellikler belirlemiştir. Ama Cloninger’in belirlediği kriterlerin, sadece Batı toplumunun bireysel tinsellik algısını yansıtıyor olması muhtemeldir. Bu kriterler Batı toplumlarındaki algının ötesine geçebilmiş midir? Diğer toplumlarda bir değeri var mıdır? Bu testler, Amerika’da çok çeşitli etnik kökenden insana uygulanmış olsa da, ABD dışında yapılmamıştır. Bu da tinsellik ölçütü konusunda standardizasyon sorunu yaratan bir durumdur. 

       İkincisi Hamer’ın hipotezi, dinsel davranışı kanıt olarak nasıl değerlendirdiğine ilişkin belirsizlikler içerir. Hamer’a göre din ile tinsellik farklı şeylerdir: Din kültürel olarak aktarılır, oysa tinsellik eğilimi tamamen genetiktir; herhangi bir tanrı veya din gerektirmez. Hamer, din ve tinselliğin aynı birimlerle ölçülemeyeceği konusunda ısrar eder ve örgütlü din taraftarlarının, dindar olmayan kişilere göre daha düşük bir öz aşkınlık puanına sahip olduklarını hatırlatır. Fakat ‘Tanrı geni’nin evrimsel uyum açısından oynadığı role dair bir argüman üretmeye çalıştığında, dinsel davranışları (örneğin dinin, toplumsal dayanışmanın gelişimi ve korunumunda oynadığı rol) temel alır. Bu çelişki, Hamer’ın çalışmasındaki çok daha önemli bir sıkıntıya işaret eder: Bir yandan, farklı tinsellik düzeylerini belli bir gene dayandırmak suretiyle, bireysel farklılıkların olabileceğini söyler. Diğer yandan ise tinselliğin türümüze has bir özellik, bütün insanlığın evrimsel mirası olduğunu söyler. Birinci durumda din, tinselliğin karşıtı gibi görünür; tinsellik bireysel, din ise toplumsaldır. İkincisinde ise din ve tinsellik birbirinin yerini alabilir, yani Doğu Avrupa’nın Venüs heykelcikleri veya Paleolitik ayı klanları (ayıya tapanlar) eski tinsellik örnekleri olarak gösterilebilir.

      

       Önemli evrimsel biyologlardan biri olan ama bilime zarar verdiğini düşündüğü evrimsel psikoloji alanını her fırsatta sert bir dille eleştirmekten de çekinmeyen PZ Myers, Hamer’ın meşhur Tanrı genine ilişkin şu yorumu yapar:

    “Bu bir pompa. Beyin faaliyetleri sırasında nörotransmitterleri taşınma işlemi için paketleyen, ufak tefek bir pompa. Evet, önemli; hatta dinsel düşünce gibi daha üst düzey işlemler açısından etkin ve zaruri de olabilir. Ama bir ‘tanrı geni’ değil … VMAT2 sorunun cevabı değil, var olan birçok parametreden sadece birisidir. Ve bence dikkatimizi sürecin gerçek ve şaşırtıcı karmaşıklığına vermemiz gerekirken, Kristof, Hamer ve Pinker gibi yüzeysel kaşiflerin gelip bize saçma hikayeler anlatması gerçek biyoloji kavrayışımıza zarar vermektedir; gerçi büyük ihtimalle onların kariyeri açısından faydalı oluyordur. Piyasada basit açıklamaların alıcısı her zaman olacaktır, yanlış olsalar bile.” 

       Kitaptaki çelişkiler Avatar filmindeki New Age havasını hatırlatırcasına devam eder: 

    “Öz aşkınlığın ikinci kümesi olan ben-ötesi özdeşleşmenin en belirgin özelliği, evrenle ve içindeki canlı veya cansız, insan veya insandışı, görülebilen, duyulabilen, koklanabilen veya başka şekilde duyumsanabilen her şeyle bağlantılı olma hissidir. Bu alanda yüksek puan alan kişiler başka insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle, nehirlerle ve dağlarla duygusal açıdan derin bir bağ hissedebilir. Bazen her şeyin, yaşayan bir organizmanın birer parçası olduğu hissine kapılırlar…Ben-ötesi özdeşleşme, insanların başkalarına yardım etmek amacıyla kişisel fedakarlıklarda bulunmasına neden olur; örneğin savaşlara, yoksulluğa ve ırkçılığa karşı savaşmak gibi…Ben-ötesi özdeşleşme puanları düşük olan kişiler ise kendilerini evrenle daha az bağlantılı, dolayısıyla da dünyadaki olaylardan daha az sorumlu hisseder. Başkalarından çok kendileriyle ilgilenirler, doğayı korumaktan ziyade kullanmaya eğilimlidirler.”

     

     

       Bu alıntı, pratikte kafa karıştırıcı birçok nokta içeriyor. Örneğin daha önce, örgütlü din taraftarlarının dindar olmayan kişilere göre daha düşük bir öz aşkınlık puanına sahip olduğu söylenmişti. Bu durumda dindarların ben-ötesi özdeşleşme puanları da düşük olmalıdır, yani örgütlü din mensupları evrenle bağlantı hissetmeyen, bencil ve kişisel fedakarlıkta bulunmayan kişilerdir. Buraya kadar sorun yok gibi. Fakat diğer yandan, Müslüman bir intihar bombacısının, kendisini inandığı din uğruna havaya uçurması (fedakarlık) için oldukça yüksek bir öz aşkınlık puanına sahip olması gerektiği de düşünülebilir. Ama burada da işin içine şehitlik kavramı girer, ki bu durumda gerçek bir kişisel fedakarlıktan bahsedemeyiz; bu, cennete gitme inancıyla yapılan tamamen bencilce bir eylemdir. Hamer’ın çıkarımlarını yaparken bu ve benzeri ince noktaları gözettiğini sanmıyorum. Peki ya öz aşkınlığın üçüncü kümesi olan mistisizm? Herhalde örgütlü din mensupları ateistlerden daha mistiktir!? O zaman puanları neden daha düşük çıkıyor? 

      

       Hepsi bir yana, Hamer’ın çıkarımlarında daha da büyük bir hata yaptığına inanıyorum. Şöyle diyor: “Mistisizm alanında düşük puana sahip olan bireyler daha materyalist ve nesneldir. Tuhaf bir ekmek dilimi veya beklenmedik bir park yeri gördüklerinde, bunu sadece bir tesadüf olarak değerlendirirler. Bilimsel olarak açıklanamayan şeylere inanmazlar.” 

       Burada tanımlanan insan tipinin tam zıttı olan postmodernistlerin ve New Age fanatiklerinin mistisizm puanı epey yüksek çıkıyor olmalı, öyleyse sorun yok. Ama yine bu tanıma göre ben-ötesi özdeşleşme ve mistisizm puanları düşük olan rasyonel kişiler bencil, fedakarlıkta bulunmayan ve doğru kararlar alamayan insanlar olarak tarif ediliyor. Mesela bütün ömrünü çalışmalarına adamış, gerektiğinde bunun için hayatını bile feda etmiş bilim insanları bu tanıma ne kadar uyuyor? İnsanlığa faydası dokunan çoğu buluş, nirvanaya ulaşmaya çalışarak meditasyon yapan mistiklerin veya Tanrı’ya yakaran dindarların değil, sorgulayan ve merak eden rasyonel insanların zihninden çıkmıştır. Yapılan fedakarlığın kıyası bile mümkün değil bence. Dolayısıyla puanlamalar ile gerçek insanlar kıyaslandığında tutarsızlıklar ortaya çıkıyor.

       Hamer’ın bakış açısındaki sıkıntılardan birisi de tinsel yanı ağır basan kişilerin, evrimsel başarı bağlamında rasyonel kişilerden daha “iyi durumda” olacaklarını, tinselliğin doğal seçilim açısından bir avantaj yarattığını varsaymış olmasıdır. Bu varsayım, her şeyi biyolojiye indirgeme hatasının yanı sıra, basit bir mantık hatası da içerir. Geçmişteki insan toplumlarında din ve benzeri doğaüstü inançların üstlendiği olumlu görevleri yadsıyacak değiliz; ancak yukarıda da değindiğim gibi, kültürel ve bilimsel ilerlemenin ancak ve ancak doğadaki olguların sorgulanmasıyla ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Tinsel kişiler dünyayı ve evreni sorgulamaz, dogmatiktir. İnsan ömrünü uzatan, yaşam kalitemizi arttıran onca buluşu düşünün. Bu yüzden tinsellik eğiliminin, türümüzün sağkalımı açısından bir avantaj olarak değerlendirilmesine katılmıyorum. Hatta daha da ileri giderek, bunun zararlı bir mutasyon olduğunu bile söyleyebilirim 🙂 Şaka bir yana, bunlar gerçekten de çetrefilli konular ve şu anda hiçbirimizin bu konuda kesin bir yargıda bulunacak durumda olduğunu düşünmüyorum; en azından bilimsel kanıtlar buna izin verene kadar. O yüzden Tanrı Beyni isimli kitaptan bir alıntı yapmak isterim: 

    “İnsan beyni cevaplayamayacağı olasılıklar hayal edip sorular sorar. Bu da stres demektir. Beyin yanıtlardan hoşlanır. İnsanlar stresi başka şeye dönüştürmenin ve bundan kaçınmanın yollarını geliştirmiştir … Soru özünde şudur: Dinsel bir özellik onu destekleyen bireylerin evrimsel başarısını mı yükseltir, yoksa bireyin bir üyesi olduğu grubun evrimsel verimliliğini mi?”

        Belki de VMAT2’nin evrimsel süreçte insan popülasyonlarında geçirdiği değişimi gösteren kapsamlı bir soy ağacı çıkarılsa, bütün sorularımıza cevap alabiliriz. Kitabı eleştiren önemli bilim yazarlarından Carl Zimmer’in yorumu da şöyle: “Öyle görünüyor ki Hamer, bu fikirleri kendisi test etmeye zahmet etmemiş. Örneğin, doğal seçilimin öz aşkınlığı değil, VMAT2’nin başka bir özelliğini desteklemiş olabileceğini hiç göz önünde bulundurmamış. (Bu gen, birçok işlevinin yanı sıra beyni nörotoksinlerden korur.) Tanrı geninin hiçbir evrimsel faydası olmayabileceği ihtimali üzerinde de durmamış. Bazen çok yaygınmış gibi görünen genlerin, aslında sadece rastgele genetik sürüklenme ile yayıldığını görürüz. Hamer bu önemli soruları irdelemek yerine, insan davranışının evrimiyle ilgili her hipotezin tamamen spekülatif olması gerektiğini beyan ediyor. Ama bu en basit tabirle yanlıştır.”

       Hamer ve onun “Tanrı geni”, beklendiği üzere dini çevrelerden de sert eleştiriler almıştır. Anglikan rahip Polkinghorne, Daily Telegraph’a verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Tanrı geni fikri, sahip olduğum tüm kişisel dini inançlara aykırı. İmanı, genetik sağkalımın en küçük ortak paydasına indirgeyemezsiniz. Bu, indirgemeci düşünce şeklinin ne kadar aciz olduğunun bir göstergesidir.” 

       Papaz W. Houston ise şunları söyledi: “Dini inanç kişinin bünyesine bağlı değildir; toplumla, geleneklerle, kişilikle ve geri kalan her şeyle ilişkilidir. Bütün bunları başaran bir gen olması bana pek muhtemel gelmiyor.” 

       Bunlara cevaben Hamer, böylesi bir genin Tanrı inancı ile çelişmediğini; dindarların bu geni, yaratıcının dehasının bir diğer göstergesi olarak değerlendirebileceğini belirtmiştir. Hamer kitabında şu satırı sık sık tekrarlama ihtiyacı duyar: “Bu kitap Tanrı’nın değil, Tanrı geninin var olup olmadığı ile ilgilidir.

    Sonuç:

       Hamer’ın, inancın sinirsel bir temeli de olması gerektiği konusundaki akıl yürütmesi gayet güzel ve doğru bir yaklaşımdır; ancak vardığı sonuçlar, çalışmasından elde edilen verilere göre biraz fazla kapsamlı, fazlasıyla indirgemeci ve zaman zaman da hatalıdır. Kültüre özgü kanıtlara dayanarak insan biyolojisi üzerine evrensel bir argüman oluşturmak aceleci ve tehlikeli bir iştir. Fakat Hamer yine de bize, tinsel davranışa ilişkin bir ön hipotez vermiştir ve kanımca bu fikir, ileri araştırmalardan geçirilmeyi de hak etmektedir. Ancak Hamer ne yazık ki çalışmasını yalnızca popüler bir kitleye sunmuş, vardığı sonuçların dayanağı olan metodolojiye, verilere ve ayrıntılı bulgulara ilişkin herhangi bir bilgilendirme yapmamıştır. Bu da bilim insanlarının onun çalışmasını takip etmesini veya kendi çalışmalarıyla kıyaslamasını zorlaştırır, hatta imkansız kılar. Hamer bu bilgileri bilimsel camia ile paylaşmadığı sürece, kafalarda oluşan sorular da tam anlamıyla cevaplanamayacaktır. Kimbilir, belki de kitabın yayımlanma amacı budur; ileri araştırmalar için cazibe ve ödenek yaratmak. 

       Bazı bireylerin tinselliğe biyolojik olarak daha yatkın olduğu fikri, insanların din ve benzeri doğaüstü inançlara bakış açısını şüphesiz değiştirir. Benim gibi herhangi bir dini inancı olmayan ateist/agnostik kişiler için bu değişiklik, sadece sorgulama, çıkarım yapma ve yeni bilgiler edinme bağlamında olacaktır. Kısacası sonunda dini inançların genetik bir temeli olmadığı ortaya çıksa bile, bu durum dindar olmak için bir sebep yaratmayacaktır. En azından kendi adıma böyle. Ama burada özellikle dindar kişilerin sorgulaması gereken birçok nokta bulunuyor: Bir insanı, inanmayı seçtiği din yüzünden yargılamak veya onu başka bir dine inandırmaya çalışmak ne kadar doğrudur? VMAT2 veya benzeri genlerin varlığı, cennet ve cehennem kavramlarını nasıl etkiler? Tinselliğin kalıtsal olması, hiç kimsenin inancı yüzünden övgüyü veya yergiyi hak etmediği anlamına gelmez mi? Tanrı bu geni neden yaratma ihtiyacı duymuştur? Yoksa Tanrı sadece beynimizin yarattığı bir şey midir? Din bir hastalık mıdır? Dini inancı olmayan bizler ise şöyle sorular sorabiliriz: Eğer böyle bir gen (veya genler) gerçekten de tinselliğin oluşmasında bu kadar etkiliyse, evrimsel faydası tam olarak nedir? Körelmekte midir, yoksa evrilmekte mi? Bu genlerde meydana gelen mutasyonlar, evrimsel süreçte ne gibi değişikliklere neden olabilir? Dinlerin evrimi, biyolojik evrimimizde tam olarak nereye oturur? Geleceğin insan toplumlarında tinselliğin düzeyi nasıl olacaktır? Doğaüstüne olan yaygın eğilim yok olabilir mi? Gen gerçekten de “o kadar” bencil midir? Yoksa bütün bunlar, kültürel aktarım birimi olan memlerin, yeri gelince genlere üstün gelebildiğinin apaçık bir göstergesi midir? Sonuç olarak, bu soruların hiçbiri aklımıza gelmiyorsa bile en azından şunu diyebilmeliyiz: VMAT2 genine dikkat çeken Hamer’a, bize “mem” kavramını kazandıran Richard Dawkins’e, evrim, sinirbilimi ve sosyolojiyi bir araya getirerek çalışmalarını gerçekleştiren sayısız bilim insanı ve düşünüre sırf bu soruları sorabildiğimiz için bile teşekkür borçluyuz. 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    Kaynaklar:

  • Sağlak şempanzeler, konuşma yeteneğimizle ilgili ipuçları sunuyor

       İnsanlardaki konuşma yeteneklerinin çoğu beynin sol yarımküresi tarafından kontrol edilmektedir. Atlanta, Georgia’daki Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’ndeki şempanzeler üzerinde yapılan araştırma,  beyindeki bu yarımküre farkına göre meydana gelen dil yeteneğinin evrimsel kökeninin, atalarımızın el hareketleriyle iletişim kurmasından kaynaklandığını öne sürmüştür. Bununla ilgili çalışma, Ocak 2010’da Elsevier’in  köşesinde  rapor edilmiştir. Şempanzelerin büyük bir kısmı, elle iletişim kurarken sağ elini kullanma eğilimi göstermiştir ki bu da tıpkı insanlarda olduğu gibi dil yeteneğinin, sol yarımkürenin baskınlığında gerçekleştiğine kanıt olabilir.

       Agnes Scott College’dan Prof. William D. Hopkins ve ekibi, 10 ay boyunca 70 şempanzede iletişim amaçlı el kullanımını inceledi ve şempanzelere özgü birtakım hareketleri kaydetti. Bunlar arasında kolla tehdit, kolu açmak veya el çıprmak gibi örnekler vardır. Bu hareketler;  ilgi çekme, ortak uyarılma algısı, asabiyet, tehdit, selamlaşma, uzlaşma veya taranma ve çiftleşme için davet gibi anlamlar içeren farklı sosyal tutumları tanımlıyor.Şempanzeler bu hareketleri birbirlerine olduğu kadar insanlara karşı da yapmışlar. 

    Resim: Yetişkin erkek şempanze, yetişkin dişiye doğru selamlaşmak amacıyla sağ elini uzatırken. (Credit: William D. Hopkins)

       Prof. Hopkins şöyle dedi: “İletişim kurmada sağ elin baskınlığının derecesi, şimdiye kadar şempanzelerde belirlenen diğer iletişime yönelik olmayan eylemlerden en fazla göze çarpanıdır. Bu türde, insanlara yönelik el hareketlerindeki eğilimleri zaten biliyorduk. Eklenen bu yeni bilgiler ise açıkça göstermiştir ki, şempanzelerin sağ elle kurdukları iletişim sadece insanlara yönelik değil, türün genel anlamda  iletişim kurma şeklidir.”

       Dr. Adrien Meguerditchian ve Prof. Jacques Vauclair, “Bu buluş, insanlarda konuşma yeteneğinin, atalarımızın vücut hareketleriyle kurdukları iletişimden köken aldığını gösteren diğer pek çok kanıttan biridir. Dahası, maymunlardaki bu iletişim şekli, niyetlenme, ima yollu iletişim, öğrenme esnekliği gibi insan diliyle ortak olan bazı temel benzerlikler de gösterir.” dedi.

     

       Makale kaynağı: Adrien Meguerditchian, Jacques Vauclair and William D. Hopkins. Captive chimpanzees use their right hand to communicate with each other: Implications for the origin of the cerebral substrate for languageCortex, Volume 46, Issue 1 (January 2010).

       Yazı kaynağı: ScienceDaily (16.11.2009) 

       Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Zihinsel zaman yolculuğu insana has olmayabilir

       Gerçek, fiziksel anlamda bir zaman yolculuğunu hâlâ sadece bilimkurgu filmlerinde görebiliyor olsak da, zihinsel zaman yolculuğu sürekli yaptığımız bir şeydir. Hattâ zamanımızın büyük bir kısmını geçmişi ve geleceği düşünerek geçiriyor oluşumuz, Mark Twain’in şu sözleri sarf etmesine neden olmuştur: Hayatım, birçoğu hiç gerçekleşmemiş trajedilerle dolu. Bu ilginç durumu anlayabilmemiz için bellek (hafıza) kavramına biraz daha yakından bakmamız ve onun evrimsel süreçlerini aydınlatmamız, dolayısıyla da insan belleğiyle diğer hayvanlarda gözlemlenen bellek örneklerini karşılaştırmamız gerekiyor. 

       Yakın zamana kadar insan belleği üzerine yapılan çalışmalar, referans bellek (uzun süreli bellek) ile işler bellek (kısa süreli bellek) arasındaki farkın anlaşılmasına dayanıyordu. İkisini ayırt etmek her zaman kolay olmasa da, referans belleğin daha çok kişinin artık ilgilenmediği anılarla ilişkili olduğu kabul edilir. İşler bellek ise öğrenme, akıl yürütme, kavrama, karşılaştırma vb. karmaşık bilişsel süreçlerin gerektirdiği bilgileri kısa bir süreyle akılda tutmamızı ve kullanmamızı mümkün kılan, sınırlı kapasiteye sahip bir bellek sistemidir.

    Referans bellek iki türe ayrılır: 1- Sıkça tecrübe edilmiş yeteneklerle (bisiklete binmek gibi) ilgili olan yöntemsel bellek  2- Bilinçli erişime açık olup olgular, bilgiler, kurallar ve olaylarla ilgili olan bildirimsel bellek.

    Bildirimsel bellek de ikiye ayrılır: a) Semantik (anlamsal) bellek b) Epizodik (bölümsel) bellek 

       Bunlardan epizodik bellek diye tabir edilen bellek sistemi 1972 yılında Endel Tulving tarafından tanımlanmıştır ve geçmişte meydana gelmiş olan, açıkça belirlenebilen otobiyografik olaylarla (örneğin belli yerler, zamanlar, ilişkili duygular ve diğer bağlamsal bilgiler) ilişkilidir. Mecazen söylemek gerekirse, “zamanda geriye giderek” belli bir zamanda ve yerde meydana gelen bir olayı hatırlamamızı ve onu yeniden yaşamamızı sağlar. Semantik bellek ise şartlardan ve çevreden bağımsız gerçeklerle ilgilidir; örneğin “arı sokması can yakar” gibi basit gerçekleri hatırlamaya yarar. Fakat bir arıya gazeteyle vurmaya çalıştığınızda arının sinirlenip sizi soktuğunu hatırlamak, epizodik belleğin görevidir. Epizodik belleğe kaydedilen olaylar, epizodik öğrenmeyi (örneğin bir davranış değişikliğini) de tetikleyebilir.1,2 Örneğin köpek saldırısına maruz kalan bir kişide gelişen köpek korkusu, epizodik öğrenme sürecinin ürünüdür. 

       Bazı araştırmacılar3 sadece insanların zamanda geriye (epizodik bellek) ve ileriye gitme (geleceği tahmin etme ve ona yönelik plan yapma) yeteneğine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Fakat birçok hayvandan4 (primatlar, yunuslar, sıçanlar, güvercinler ve çalı kargaları) elde edilen veriler, bu hayvanların hangi olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiğine ilişkin kişisel anılarını hatırlayabildiğini ve beklenmedik sorulara yanıt verebildiğini göstermektedir. Tulving’in zihinsel zaman yolculuğuna ilişkin güncel tanımına göre bazı hayvanlar (primat ve çalı kargaları) kaşık testini geçmeyi başarmıştır; diğer bir deyişle bu hayvanlar gelecek için plan yapabilmektedir. (Kaşık testi: Farz edin ki deniz kenarında geçireceğiniz tatil için valiz hazırlıyorsunuz. Bulunduğunuz yerde hava soğuk da olsa, gideceğiniz tatil yöresinde havanın sıcak olacağını düşünerek valize şort, mayo, terlik, güneş gözlüğü vb. eşyalar koyarsınız. Bu noktada kendinizi deniz kenarındaymış gibi hayal eder -bu bir simülasyondur- ve ihtiyaç listenizi ona göre belirlersiniz. Tulving (2005) bu tür simülasyonlara kaşık testi adını veriyor.) Kısacası, biz insanlar zihinsel zaman yolculuğu konusunda çok gelişmiş bir yeteneğe sahip olsak da, diğer hayvanların da böyle bir yeteneğe sahip olduğunu gösteren kanıtlar artmaktadır. 

       Bunlardan birisi İsveç – Furuvik Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Santino. Santino insanlardan pek de hoşlanmayan ve 1997 yılından beri gelen turistleri uzaklaştırmak için onlara taş atma yoluna giden bir şempanze. İlerleyen yıllarda tekniğini daha da geliştirerek kurbanlarını pusuya düşürmenin farklı yollarını keşfeden Santino, biriktirdiği taşları gizli bir yerde istifleyip şüphe çekmemek için bu taş yığınından birkaç metre uzakta durmanın çok daha işe yarar bir yöntem olduğunu fark etmiş. Onun bu davranışına kanarak Santino’nun kendilerini taş yağmuruna tutmayacağını düşünen ve ziyaretlerine devam eden turistler, hiç beklemedikleri bir anda gizli zulasına yaklaşıp oradan aldığı taşları kendilerine fırlatan Santino’nun saldırısıyla karşılaşmış. Santino’nun bu hünerli ve geliştirilmiş taş fırlatma teknikleri, onu dünyaca ünlü bir şempanze ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim insanları açısından da yoğun bir ilgi alanı haline getirmiş durumda.

    Resim: Santino’yu inceleyen bilim insanlarından birisi olan M. Osvath’ın 2012 yılında çektiği bir fotoğrafta Santino’yu ve istiflediği taşları görüyorsunuz. 

       Bir hayvan geçmişte dünyayla etkileşime girdiği zamanları epizodik belleği aracılığıyla hayal edebiliyorsa –Santino’nun elinde bir taş tuttuğu fark edildiğinde başarısızlıkla sonuçlanan saldırı girişimini hatırlaması veya bir arıyı gazeteyle kovaladığınızda yaşadıklarınızı hatırlamanız gibi– bu hayvanın kendisini gelecekte yaşanabilecek benzer bir senaryo içinde hayal etmesi ve davranışlarını ona göre planlaması da gayet olasıdır. Santino taşlarını gizlemeyi tercih edebilir veya siz de arıyı kızdırmaktan vazgeçebilirsiniz. İşte bilim insanları, bireyin hem geçmişte hem de gelecekte kendisini ve davranışlarını “zihin gözünden” canlandırması anlamına gelen bu olaya zihinsel zaman yolculuğu adını veriyor. 

       Burada Santino’nun geçmiş deneyimlerinden bir şeyler öğrendiğini ve geleceğe yönelik plan yaptığını görüyoruz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu özelliklerin uzun süre sadece insanlara özgü olduğu düşünülüyordu. Fakat Kentucky Üniversitesi’nden psikolog Thomas Zentall tarafından yayınlanan güncel bir makale, bu karmaşık yeteneğin insanlara özgü olmadığını öneren çalışmalardan sadece birisi. Zentall epizodik belleğe dayanan zihinsel zaman yolculuğunun Santino gibi insan olmayan primatlarda, sıçanlarda, çalı kargalarında, yunuslarda ve güvercinlerde de gözlemlendiğine işaret ediyor. Özellikle çalı kargaları, yemek saklama davranışlarını planlama konusunda oldukça yetenekli görünüyor. Bu kargalar deneysel koşullar altında, ertesi gün aç olacaklarını bildikleri bölgelere yemek saklamış ve en sevdikleri besin maddelerinin de gelecekte her zaman ulaşabilecekleri yerlerde olmasını garanti etmiştir.5

     

       Diğer yandan, hayvanların da insanlar gibi zihinsel zaman yolculuğu yapabildiği görüşüne yönelik itirazlar da sürmektedir. Queensland Üniversitesi’nde görevli psikolog Thomas Suddendorf’a göre, insandışı hayvanlardaki epizodik belleği veya gelecek simülasyonlarını göstermek adına sürdürülen dahiyane çalışmalara rağmen, hayvanların insanlarda görülen esnek sağduyuya sahip olduğuna ilişkin yeterince kanıt yoktur. Suddendorf’a göre, çalı kargası gibi hayvanlar yemek saklama alışkanlıklarından en iyi şekilde yararlanmak adına davranışlarını uyarlayabiliyor olsa da, benzeri bir esnekliği başka uzmanlık alanlarında gösteremiyor; oysa insanlar hemen hemen her olayı simüle edip, sonra da onu olabilirlik ve çekicilik düzeyine göre değerlendirebiliyor. 

       Suddendorf’un aksini savunan Zentall yakınlarda güçlü bir yandaş da edinmiş bulunuyor. Üstelik bu isim eskiden Suddendorf’la birlikte, epizodik belleğin yalnızca insana özgü bir yetenek olduğunu savunan Michael Corballis’ten başkası değil. Corballis aynı zamanda zihinsel zaman yolculuğu kavramının da isim babalarından birisi (Suddendorf ile birlikte, 1997). Suddendorf ve Corballis daha önce, sağlanmaları halinde bu yeteneğin hayvanlarda da var olduğunu gösteren bir dizi kriter belirlemişti. (İnsan çocukları 4 yaşına geldiklerinde bu kriterleri sağlıyor; sadece benzer kutulardan edindikleri deneyimlere bakarak, daha önce hiç görmedikleri bir kutuyu açmak için doğru anahtarı seçebiliyor.) Hayvanlarsa buna benzer bir çözümü, ancak aynı test malzemelerine aynı ortamda maruz kalarak edindikleri tekrarlayan deneyimler sonucunda ulaşabiliyor; dolayısıyla problemleri zihinsel zaman yolculuğuyla değil, çağrışımsal öğrenme yoluyla çözüyor olabilecekleri göz önünde bulunduruluyor. Corballis bu yılın başlarında, hayvanların bu kriterleri sağlamadığı yönündeki fikrini değiştirmesine sebep olan kanıtlar bulunduğunu söyledi. Ancak Corballis’in fikrini değiştiren kanıt hayvanların davranışlarıyla ilgili çalışmalardan değil, hayvan beyinleri üzerinde yapılan araştırmalardan geldi. Corballis görüşlerini şöyle dile getirmişti6: “Zihinsel zaman yolculuğu, evrim sürecinde çok eskilere dayanan nörofizyolojik temellere sahiptir ve bazılarının (bir zamanlar benim de) iddia ettiği gibi insanlara özgü değildir. 

       Sıçanlardaki beyin faaliyetlerine bakılarak yapılan bir çalışmaya7 göre de sıçanlar sorunların çözümünü zihinlerinde (bu durumda beynin hipokampus bölgesinde) canlandırıyor olabilir. Araştırmacılar, gün boyu labirentlerin içinde koşuşturan sıçanların uyurkenki beyin nöron aktivitelerini ölçmüş ve hipokampus bölgesi üzerinde durmuş. (Hipokampus, sıçanın beyninde labirentle ilgili zihinsel haritaların depolandığı yerdir.) Buna göre, uyuyan sıçanlar sadece labirentin içinde geçtikleri yerlere ilişkin geçmiş deneyimlerini değil, geçmeyi düşündükleri ama hiç geçmedikleri labirent bölgelerini de zihinlerinde canlandırıyor. Corballis’e göre bu durum, sıçanların zihinsel zaman yolculuğu yapabildiğinin nörofizyolojik kanıtı niteliğinde. 

       Altta yatan beyin aktivitesine bakılmaksızın bu görüşü destekleyen başka kanıtlar da var. Örneğin bir deneyde8 mama ödülünü almak için gerekli olan aleti bulup kullanan bonobo ve orangutanlar bir sonraki gün de benzer bir testle karşılacaklarını düşünerek, akşam uyudukları bölgeye çekilirken yanlarına bu aleti almış ve ertesi gün de yine bu aleti kullanarak mama ödüllerini elde etmeye çalışmışlar. 

       Gözlemlenen bu yetenekler, eski insanların ertesi gün yapacakları mamut avı öncesinde sergilediği davranışlardan çok da farklı değil. O halde hayvanlarda zihinsel zaman yolculuğuna ilişkin neden daha fazla örnek görmüyoruz? Çünkü başarılı mamut avları gerçekleştirmek veya aya gitmek için gerekli olan insan zekâsı ve becerisi sadece epizodik belleğe bağlı değildir; bilhassa düşüncelerimizi ve planlarımızı dil yoluyla aktarma yeteneği, şimdilik bildiğimiz başka hiçbir hayvanda bulunmuyor. Ayrıca biz insanların hem kendimizin, hem de başkalarının zihnini nasıl algılayabiliyor olduğumuzla ilgili sorular da cevap bekliyor. Bir hayvanın kendisini anılarının veya gelecek planlarının belli bir noktasına yerleştirebilmesi, yani zihinsel zaman yolculuğu yapabilmesi için büyük ihtimalle bir tür bilinç veya kendini-tanıma becerisi gerekiyor. Dolayısıyla bu konudaki tartışmaların büyük çoğunluğu bilincin kanıtı olarak hayvan davranışlarının mı, yoksa nörolojik faaliyetlerin mi sayılması gerektiği etrafında dönüyor. 

       Bilinç, kara kutunun merkezindeki elmas niteliğinde ve bu soruların yanıtını alabilmemiz için de hakkında çok daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Zentall gelecekte yapılacak çalışmaların, hayvanların zihinsel zaman yolculuğuna benzer başka yeteneklere de sahip olduğunu ortaya koyacağı görüşünde. Bu konuda kesinlikle haklı. Ama hayvan zihni dediğimiz kara kutu günbegün aralandıkça, bilim insanları da karanlıkta beliren yeni şekiller konusunda fikir ayrılığına düşmeye devam edecek; ta ki bilinç muamması tam anlamıyla çözülene kadar. Sizi bilmem, ama ben yeni gelişmeleri heyecanla bekliyor olacağım.

     

    Referans makaleler:
    1. Terry, W. S. (2006). Learning and Memory: Basic principles, processes, and procedures. Boston: Pearson Education, Inc.
    2.  Baars, B. J. & Gage, N. M. (2007). Cognition, Brain, and Consciousness: Introduction to cognitive neuroscience. London: Elsevier Ltd.
    3. Philosophical Transactions of the Royal Society; Mental time travel and the shaping of the human mind
     

     Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir: