Yazar: admin

  • Abiyogenez kuramı ve hipotezleri

       Doğa bilimlerinde abiyogenez, cansız maddelerden canlı yapıların doğal kimyasal süreçlerle nasıl oluştuğunu, dolayısıyla Dünya’da yaşamın nasıl ortaya çıktığını inceleyen alandır. Dünyada abiyogenezin 3,9-3,5 milyar yıl önce (2017 Güncelleme: 4,2 milyar yıl önce), Hadeyan ve Arkeyan devirleri arasında gerçekleştiği düşünülmektedir.  Abiyogenezin kendisi bir kuram olmakla birlikte, işleyişine dair pek çok hipotez vardır. Sık sık evrim teorisi ile karıştırılan abiyogenez hipotezleri, henüz evrim teorisi gibi şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlarla desteklenmemiştir; ancak önümüzdeki yıllarda mutlaka “hipotez” düzeyinden “teori/ kuram” düzeyine yükselecektir. 

       Bir kez daha hatırlatmakta fayda var: Evrim teorisi ilk canlının nasıl ortaya çıktığını değil (bu abiyogenezin alanıdır), canlıların nasıl türleştiğini ve değiştiğini açıklayan bilimsel kuramdır. “Canlılığın yapıtaşları” da denilen pek çok aminoasit Miller-Urey deneyi ve buna benzer deneylerle laboratuvar ortamında, dünyanın ilkel atmosferik koşulları canlandırılarak kimyasal süreçlerle üretilmiştir. Bu amino-asitler bütün canlılarda proteinleri meydana getirir. Proteinlerin yapımı nükleik asitler tarafından yönetilir ki, onlar da yine proteinlerin katalize ettiği biyokimyasal yollarla sentezlenir. Özetle organik moleküllerden ilk hangilerinin oluştuğu v canlılığı meydana getirdiği, abiyogenezin temel uğraş alanıdır. 

       Abiyogenez hipotezlerinin hepsinde de canlılığın iki temel yönü ele alınır: replikasyon (eşlenme) ve metabolizma. Hangisinin önce olduğu tartışmaları, değişik hipotezlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İlk başlarda metabolizmanın önce oluşuna dayanan hipotez (Oparin’in koaserval hipotezi) öne sürülürken, sonraları replikasyonun önce olduğuna dayanan modern hipotezler geliştirilmiştir. Modern hipotezlerde, henüz tam olarak anlaşılamasa da, dünyadaki ilk canlıların tek hücreli prokaryotlar olduğu; onların da protobiyontlardan evrildiği  düşünülmektedir (Protobiyont= membrana benzer bir yapıyla çevrili organik molekül). Bulunan en eski mikrop fosili 3,5 milyar yıllıktır; yani dünyanın oluşumundan yaklaşık 1 milyar yıl sonra ortaya çıkmıştır.  

       İlk nükleik asitlerin oluşumunu sağlayan kimyasal olaylarla ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Yaşamın kökeniyle ilgili pek çok hipotez ortaya atılmıştır ama bunlardan şimdilik en tutarlı olanları demir-sülfür dünyası hipotezi (genler olmadan metabolizma oluşumu) ve RNA dünyası hipotezidir. RNA dünyası hipotezine göre, hücrenin protein üretim merkezi olan ribozomun ortaya çıkışından önce, ortamda RNA adını verdiğimiz ve hücrede hayati görevler yürüten ribonükleik asitler vardı. Yani bu hipoteze göre önce RNA vardır; DNA ise ondan sonra ortaya çıkar. “Yeni yapılan ribozom evrimi analizlerine göre, ribozomun protein sentezi için gerekli olan birçok çalışan parçası bir araya getirilmeden önce, proteinlerin zaten ortamda olduğu ve RNA ile etkileşim halinde bulunduğu söyleniyor. Bu bulgu RNA Dünyası hipotezi ile çelişmektedir.” (Kaynak: Bilim ve Gelecek Dergisi 98. sayı, Deniz Şahin) 

    Spontan jenerasyon

       19. yüzyıla kadar insanlar canlılığın cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiğini savunan spontan jenerasyon görüşünü benimsemişti. Spontan jenerasyondaki klasik abiyonegenez kavramlarına göre, bazı karmaşık canlılar çürümüş organik maddelerden türemişti. Aristoteles’e göre, yaprak-bitleri bitkilerin üzerinde oluşan çiğden, sinekler çürümüş maddeden, fareler kirli samandan ve timsahlar da bataklıklardaki çürümüş bitkilerden türüyordu. 

       17. yüzyılda bu düşünceler sorgulanmaya başlandı. Sir Thomas Brown’un Pseudodoxia Epidemica (1646) adlı çalışması bu bağlamda önemlidir. 1665 yılında Robert Hooke ilk kez bir mikroorganizmanın resmini yaptı. 1676’da Anton von Leeuwenhoek, bugün protozoa veya bakteri olduğu düşünülen mikroorganizmaları resmedip tanımladı. 

       Birçok insan mikroorganizmaların varlığının spontan jenerasyonun kanıtı olduğunu düşündü, çünkü mikroorganizmalar eşeyli üreme için fazla basitti ve hücre bölünmesiyle meydana gelen eşeysiz üreme henüz keşfedilmemişti. 

       Spontan jenerasyona karşı gelen ilk elle tutulur kanıt 1668de Francesco Redi’den geldi. Redi, sineklerin ete ulaşması engellendiğinde ette kurtçuk oluşmadığını gösterdi. Sineklerin ete ulaşamaması ve yumurtalarını bırakamaması halinde kurtçukların üremediğinin gösterilmesiyle spontan jenerasyon teorisi yerini, her canlının kendisinden önceki bir başka canlıdan türediğini söyleyen biyogenez teorilerine bıraktı.

                                              Resim: Redi’nin deneyi

    Pasteur ve  Darwin

       1768’de Lazzaro Spallanzani, havada mikropların varlığını gösterdi ve kaynatarak öldürülebileceklerini kanıtladı. 1861’de Louis Pasteur, bakteri ve mantar gibi canlıların  besince zengin ama steril ortamda oluşmadığını kanıtladı. 

       19. yüzyılın ortalarına doğru, biyogenez teorisi Pasteur sayesinde o kadar destekleyici kanıt bulmuştu ki, artık spontan jenerasyon tamamen terkedilmişti. Ancak hayatın ilk nasıl ortaya çıktığı ile ilgili soru işaretleri de kafalarda kalmıştı. Joseph Dalton Hooke’a yazdığı bir mektupta Charles Darwin konuya değindi. İlk canlılığın, amonyak, fosforik tuzlar, ışık, ısı, elektrik ..vs bulunan ılık bir su birikintisinde ortaya çıkmış olabileceğini, ilk protein molekülünün de kimyasal reaksiyonlarla meydana gelip daha da karmaşık yapılara dönüşecek hale gelmiş olabileceğini yazdı. Mektubunda ayrıca, günümüzde böylesi bir maddenin oluştuğu anda besin olarak veya parçalanarak yok edileceğini ancak o zamanın şartlarında henüz bunu yapacak bir canlı olmadığı için oluşan maddenin yok olmadan daha karmaşık yapılara dönüşebileceğini belirtti. Yani diğer bi deyişle, canlılığın ortaya çıkışında ortamda canlı bulunmaması, hayatın başlangıcına dair araştırmaların da bunu sağlayacak steril laboratuvar ortamında yapılması gerekiyordu.

    Yaşamın kökeni? 

       Yaşamın kökenine dair standart bir model yoktur ancak birçok teori ve onları destekleyici çeşitli buluşlar vardır. Bunlar, liste halinde şunlardır:

        1- Bazı teorisyenler, ilkel dünya atmosferinin metan(CH4),  amonyak(NH3),  su(H2O), hidrojen sülfür(H2S),  karbon dioksit(CO2)  veya karbon monoksit(CO), fosfat(PO43-), moleküler oksijen(O2)  ve ozondan(O3) meydana gelip kimyasal indirgeyici özellikte olduğunu savundu.

        2- Böylesi indirgeyici bir atmosferdeki elektriksel aktivitenin, bazı temel moleküllerin sentezini tetikleyebildiği ilk kez 1953’teki Miller-Urey deneyiyle gösterildi. Daha sonra, Juan Oro‘nun 1959-1962 yılları arasında DNA’nın yapısındaki 4 nükleobazdan birisi olan Adenin’i, aynı şekilde laboratuvar ortamında kopyalaması da yaşamın kökenine ilişkin önemli bir dönüm noktası olmuştur.

        3- Belli uzunluktaki fosfolipidler, hücre duvarının temel maddesi olan çift-katlı lipid tabakalarının kendiliğinden oluşumunu sağlayabilir.

        4 – En büyük soru, kendini replike eden molekülle ilgilidir. Modern hücrelerde replikasyon işlemi proteinlerle nükleik asitlerin ortak ürünü olduğuna göre, bu işlemin kökenine dair belli başlı düşünce sistemleri de “önce protein”  veya “önce nükleik asit” prensibine göre ayrılmışlardır.

               Şekil: Miller Urey Deneyi 

    Organik moleküllerin kökeni için 2 olası kaynak vardır. Moleküller;

     1– ya Miller-Urey deneyinde olduğu gibi, Dünya’nın oluşumundan itibaren zaten Dünya’da var olan maddelerden gelişmiştir

     2- ya da uzaydan çeşitli şekillerde Dünya’ya getirilen maddelerden sentezlenmiştir.

    Organik maddelerin kökenine dair modeller:

    1. Çorba hipotezi: İlk olarak Oparin ve Haldane tarafından geliştirilen İlkel Çorba Hipotezi Shapiro tarafından derlenmiş haliyle aşağıdaki aşamalarla özetlenir:

    a) İndirgeyici atmosfer
    b) Monomer oluşumu (İlk olarak Miller-Urey ve Joan Oro’nun yaptığı deneylerle desteklenmiştir.)
    c) Monomer birikimi
    d) Gelişmiş dönüşüm, yani monomerlerden polimerlerin gelişimi (hipotezin en sıkıntılı ve çalışma gerektiren aşaması budur.)
     

    2. Fox deneyleri (Proteinlerin volkanik maddelerin yer aldığı sıcak sulu asit çözeltilerinin dolu olduğu ufak havuzcukların içinde oluşabileceği hipotezidir.)

    3. Derin deniz sıcak su kaynağı teorisi

    4. Eigen hipotezi

    5. Çinko Dünyası teorisi

    6. Radyoaktif sahil teorisi

    7. Wächtershäuser’ın hipotezi

    8. Homokiralite

    9. Kendi kendine organize olma ve kopyalama Virüslerle yapılan çalışmalarda, bu hipotezi destekleyici bazı bulgular elde edilmiştir.

    Organik moleküllerden ata hücrelere (protocellere) dönüşüme ilişkin modeller:

    1- Önce genler –> RNA dünyası

    2- Önce metabolizma 

        a) Demir-kükürt kuramı 
        b) Termosentez Dünyası
        c) Kabarcık hipotezi

    Diğer modeller:

    1. Otokataliz
    2. Kil hipotezi
    3. Gold’un “Derin Sıcak Biyosfer Modeli”
    4. Dünyadışı organik moleküller
    5. İlkel Dünyadışı yaşam hipotezi: Eksogenez (Panspermia ile karıştırılmamalıdır)
    6. Lipit Dünyası
    7. Polifosfat Dünyası
    8. Polisiklik Aromatik Hidrokarbon (PAH) Dünyası
    9. Çoklu başlangıç

     

     

       Bütün bu bilgilerin, önemli bilim insanlarının yıllarca süren çalışmalarının ve tutarlı deneylerin ışığında, abiyogenez teorisini “Her şeyi Tanrı yarattı” diyerek basit bir metafizik sonuca bağlayarak yalanlamak, 17. yüzyıldan da öncesine dönmeye çalışmaktan farksızdır. Dünya’da hayatın nasıl başladığına dair yukarıda da saydığımız gibi pek çok düşünce vardır ve bilimsel gerçeklere ulaşmak için elbette bunlardan fazlası da olacaktır. 

      Bilim ve teknoloji ilerledikçe ve dünyamız hakkında öğrendiklerimiz arttıkça, yaşamın kökeninde rol oynayan mekanizmaları açıklamaya çalışan abiyogenez hipotezleri de hipotez olmaktan çıkıp; tıpkı Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin yörüngeleri, Mikrop Teorisi, Yerçekimi Teorisi veya Evrim Teorisi gibi sağlam kanıtlarla desteklenen bilimsel bir teoriye dönüşecektir. O zamana kadar bilim, her zaman seçtiği yol olan sorgulama ve kendi varsayımlarını bile test ederek gerçekçi kanıtlara ulaşma yöntemiyle cevap aramaya devam edecektir. Şu anda sorularımızın kısmen cevaplanıyor olması veya hala bir iki soru işareti kalması eldeki bilimsel verilerin yalan olduğunu değil, henüz yeterli olmadığını gösterir. Ve bu cevaplanmayan birkaç soru için de cevaplanmış onca soruyu çöpe atıp bilimsel olmayan doğaüstü inanç sistemlerinden medet ummak yerine araitırmaya ve sorgulamaya devam etmek, gerçeği gerçekten öğrenme isteğimize bağlıdır. Bilim için itici güç, her zaman “gerçeği bulmak” olduğuna göre, bulana kadar da yoluna devam edecektir.

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Hristiyanlık 2. Bölüm (tarihçesi ve mezhepleri)

    KİLİSE TARİHİNE KUŞBAKIŞI 

    1. Patristik Hristiyanlık: MS 95 – 590 (Bu döneme “Kilise babaları dönemi” de denir.)

    2. Medieval (Orta Çağ) Hristiyanlığı: MS 590 – 1517

    3. Modern Hristiyanlık: 1517’den günümüze dek

    1.  Patristik Hristiyanlık

    a) Apolojetik dönem: Vahiy bölümünün tamamlanışı takriben MS 95’te başlıyor ve İznik Konsili’ne kadar (MS 325) sürüyor. Bazıları bu dönemin Konstantin’in Hristiyanlığa döndüğü tarih olduğunu da söylemektedir. 313’de özellikle Avrupa’daki Hristiyanlar üzerine olan baskı ve zulüm tamamlanıp, yerini bir azınlık olmalarına rağmen hoşgörüye bırakmıştı. Bu dönemde de kilise kendisini putperest fikirlerden hem teolojik, hem de politik anlamda korumak zorunda kalmıştı. 

      

    b) Polemikler dönemi: Gregory (Kilise babalarının sonuncusu Papa’ların ilki) 325 ile başlar ve 590’da biter. Politik etkiyle kilise büyüdü. Ama ne yazık ki, içten bozulma başladı. 392’de İmparator Theodosius Hristiyanlığı Roma’nın tek resmi dini haline getirdi. Fakat doktrin bozuklukları ortaya çıkmaya ve konsiller yapılmaya başlandı. 

    2. Medieval (Ortaçağ) Hristiyanlık 

    a) Papalık hiyerarşisi dönemi

    b) Skolastik ya da Sitematizasyon dönemi 

       Ortaçağ kilisesinin mistikleri belli başlı bazı ortak konuları vurguladılar: 

    —Mutlak fakirliği ruhsallaştırmışlardır. İçsel bir kendini feda etme sistemi içinde fiziksel zayıflığı tercih etmişlerdir.

    —Dinsel gerçeklerle dışa vurulan imanın aynı zamanda deneyimi de olduğunu vurgulamışlardır.

    —Tanrı gibi olma kavramını vurgulamışlardı. Mistiğin amacı sınırlı ve günahlı kişiliği düşünceyi, istemi, hissedişi Tanrı gibi feshetmeye çalışmışlardır.

    —Mistizmin Tanrıya doğrudan ve aracısız ulaşması ortaçağ kilise yaşamı ile tezat oluşturuyordu. Çünkü ortaçağda Tanrıyla ilişki sakramentler ve rahipler sayesinde mümkün görülüyordu.

    —Basit bir iman ve Tanrı’yla yürüme söz konusuydu. Mantık değil, içsel tanrısal ilişki onları yönlediriyordu. 

    Resim: Malleus Maleficarum

    “Şüphe duyanlar şeytanın suç ortağıdır.” 

       Bu cümle Orta Çağ’da engizisyon mahkemelerince cadı avlarının kaynak kitabı haline gelen ve o amaçla kullanılan Malleus Maleficarum (Şeytan Çekici) isimli kitaptan alıntıdır. 1486 yılında Heinrich Kramer tarafından yazılan kitapta şeytanla işbirliği içinde olan kişilerin nasıl tanınacağından tutun da, cadı olduğundan şüphe edilen kişilere nasıl işkence edileceğine kadar birçok “aydınlatıcı” bilgi bulunur ve kitap, o çağlarda bir nevi “cadı avcısının el kitabı” görevi görmüştür. Batı dünyasında din ve şeytan korkusu kaynaklı bu tür toplumsal cinnetler, ancak BİLİMİN ilerlemesi ve bilinmeyene açıklık getirmeye başlamasıyla gücünü kaybetmiştir. 

    3. Modern Hristiyanlık 

    a) Protestan Reformu ve Polemik İnanç Açıklamaları dönemi: Bu Martin Luther’in 95 maddeyi kilise kapısına asması ile başlar ve Westfalya Barışına kadar (1648-50) sürer. Bu dönemde dört temel gelenek ortaya çıkmaktadır: Luteren, Reform, Anabaptist ve Anglikan. Bu hareketlere Romadan da bir tepki hareketi gelmiş ve özellikle Cizvitler bu dönemde ortaya çıkmıştır.

    b) Rasyonalizm ve Uyanış dönemi: 1650’den Fransız devrimine kadar süren dönemdir (1789). Nedensellik çağı olarakda bilinir. Kilise aydınlanma etkileşimi altındadır. İngiltere’de büyük kilise uyanışı (Wesley) ortaya çıkar ve Amerika’da da aynı  uyanış görülür (Edwards ve Whitefield). Bu uyanış döneminde özellikle kilise hümanizme karşı büyük bir duyarlılık içine girmiştir.

    c) Gelişim dönemi: 1789’dan 1.Dünya Savaşına dek süren dönemdir. Özellikle politik değişimler Amerika ve Fransız devrimi gibi olaylar sosyal değişimi de beraberinde getirdiği için (Endüstri devrimi) bu dönemin başlangıcı hep bunlarla şekillenmiştir. Bu arada Darwin teorileri ve Alman ilahiyatçılarının (yüksek eleştiri) eleştiri metodları kiliseyi belli bir baskı altına alır ve modern liberal teolojinin doğmasına neden olur.

    d) İdeolojiler dönemi: 1914 (1.Dünya Savaşı)’ndan bugüne kadar gelişen dönemdir. Yeni tanrılar türemiştir. Bunların çoğu sekulerism olarak ortaya çıkar. Komunizm, Nazizim, Faşizim, Teolojik Liberalizm, sosyalizm, ekümenizm, individualizm, humanizm hep birbiri ile yarış halinde ideolojiler olarak yer almaktadırlar. Bütün bunlarda evangelikalizm dediğimiz bir karşı yapılanmayı da oluşturmuştur. Denominayşianalizm ve Pentekostal /Karizmatik hareketlerde aynı dönemde doğmuştur.

    Hristiyanlik’ta ana mezhepler: 

    1. Katolik 
    2. Ortodoks
    3. Protestan 
    4.  Anglikan (Protestanlığın bir kolu da sayılabiliyor) 

    KATOLİK KİLİSESİ 

       Hristiyanlığın Roma Kilisesi tarafından savunulan temel mezhebi; Papa, dinin temsilcisi ve Havari Petrus´un yerini almıştır. Kilise evrenseldir, uzayda ve zamanda tekdir. Papa asla yanılmaz, Hristiyanlığın tek temsilcisidir. 1. yüzyılda Papalık laikti ama 2. yüzyıldan sonra piskoposluk sistemi sonucunda Papalık sistemi doğdu ve ardından Vatikan etkisi altında Kutsal Roma İmparatorluğu kuruldu. Yüzyıllar boyunca siyasi ve hatta askeri bir güç olarak Hristiyanlık dünyasının çoğunluğunu baskıyla yöneten Katolikler, günümüzde görünür bir güç talebini oluşturmuyorlar, Vatikan artık daha çok ekonomik bir yatırım potansiyeli görünümündedir.

    Şekil: Dünyada katoliklerin dağılım haritası 

       Katolik Mezhebi’nde papazların başlıca görevleri, vaftiz, tövbe, çile, günah çıkartma, hasta ve ölüm döşeğindekilere yağ sürme, evlenme vb. takdis törenlerini yönetmektir. Temelde aynı inançları paylaşmakla beraber, ayrıntılara ait konularda Katolik Mezhebi’nden ayrılarak ortaya çıkan bazı küçük mezhepler vardır: 

    1- Keldani Mezhebi

    2- Ermeni Mezhebi

    3- Süryani Mezhebi

    4- Maruni Mezhebi

    5- Kıpti Mezhebi 

       Katolik Kilisesi veya Roma Katolik Kilisesi, ruhani başkanı Roma Başpiskoposu (Papa) olan, en fazla cemaate sahip Hristiyan mezhebi. Dünyada yaklaşık 1,2 milyar mensubu vardır. Katolikler yoğun olarak Güney Amerika’da ve Avrupa’nın güneyinde bulunurlar. 

     

       Katoliklik, Kutsal Ruh’un kaynağı, İsa’nın tanrısal yönü, geleneklere verdiği önem, dini törenler ve Havari Petrus’un halefi kabul ettiği Roma Başpiskoposu’na (Papa) verdiği ayrıcalıklarla diğer Hristiyan mezheplerinden ayrılır. Papa’nın yanılamayacağı 1870’de alınan bir kararla resmileşmiştir.

    • Katolik Kilisesi azizlere ve Meryem’e diğer kiliselerden daha fazla kutsiyet verir.
    • Sadece erkekler papaz olabilirler. Evlenemezler, cinsel ilişkide bulunamazlar.
    • Katolik Kilisesi boşanmaya, kürtaja ve suni döllenmeye karşıdır.
    • Günah çıkarma çok önemli bir yer tutar. 

    Resim: Petrus (Aziz Peter)

       Mezhebin ilk kurucusu havarilerden Petrus’dur (Aziz Peter) , bu nedenle Papalar, Petrus’un vekili sayılırlar. Katolikler Kutsal Ruh’un kaynağı ile ilgili bir tartışma sonucu Ortodoksluk’tan ayrılmışlardır. Ortodoksluğa göre Kutsal Ruh, Baba’dan çıkmışken Katolikler’e göre Baba ile Oğul’dan çıkmıştır.

       Bu ayrımın sonucunda Roma Kilisesi 1054 yılında Ayasofya’ya gönderdiği bir belgeyle Ortodoksluk’tan tamamen ayrılmıştır ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etmişlerdir. 1204 yılında 4. Haçlı Seferleri sırasında, Haçlı ordusunun İstanbul’u yağmalayıp Ortodoks kiliselerini basması ve Ortodoks rahipleri öldürmesi sonucu nefret daha da artmıştır. 

    Katolik inanç sistemi  

    • Papa, İsa’nin havarisi Petrus’un vekilidir. Dini konularda asla yanılmaz ve Roma Kilisesi baş kilisedir.
    • Roma Kilisesi Kutsal Ruh tarafından idare edilir ve evrenseldir.
    • Kutsal Ruh, Baba ve Oğuldan çıkmıştır (Ortodokslar sadece Baba’dan çıktığına inanırlar)
    • İsa hem insan, hem tanrı tabiatına sahiptir.
    • Meryem günahsız olup, bakiredir. Şefaatte bulunma yetkisi vardır.
    • Azizler şefaatte bulunabilirler.
    • Komünyon (Efkaristiya) ayininde ekmek mayasız olmalıdır.
    • Günah çıkartma ve papaza itiraf gereklidir.
    • 7 sakrament vardır (Efkaristiya, Vaftiz, Güçlendirme, Evlilik, Ruhbanlık, Tövbe=itiraf, Kutsal yağ sürme)
    • Ruhban sınıfı evlenemez. Ancak ruhban sınıfına dahil olanlardan diyakon (diyakozlar) evlenebilirler.
    • Bu güne kadar toplanan 20 konsilin kararları da kabul edilmelidir.
    • Cuma günleri et ve yağlı yiyecekler yenilmez. 

    Kilisenin 7 sakramenti  

       Sacrament, sır veya gizem anlamına gelir. Protestan kiliseleri genellikle sadece 2 sakramenti (vaftiz ve efkaristiya) kabul eder.

    • Vaftiz: Hristiyanlığın kabulünün ikrarı.  
    • Evharistya (Kinonia – komünyon): Ekmek ve şarap ayini.
    • Krizmasyon: Elçisel kilise geleneği, Kutsal Ruh ile güçlendirme.
    • Tövbe ve Günah İtirafı: Ruhani kişiye, işlenmiş olduğu günahı itiraf etme, tövbe etmek.
    • Yağ sürme: Hasta ve ölüm döşeğindeki insanları, özel-kutsal yağlar sürerek kutsama eylemi.
    • Ruhbanlık: Rahiplik, Tanrı’ya ve kilise topluluğuna hizmet etmek için kendini adamış kişiler, ruhani görevliler.
    • Evlilik: Evlilik antlaşmasıkutsaldır ve bozulamaz. Boşanmak günah ve yasaktır.

     

       

     

    Resim: Vaftiz; Hristiyanlığın kabulünün ikrarı. 

    Holy Grail (Kutsal Kase)

       Kutsal Kase, Son AkşamYemeği’nde Hz. İsa’nın su veya şarap içmek için kullandığı ve Arimatealı Yusuf’un çarmıha gerilen Hz. İsa’nın kanını doldurduğu kadeh olarak bilinmekteydi. Kutsal Kase, Hz. İsa’nın kadehi olarak kabul ediliyordu.Tarihte “Sangreal Belgeleri” adıyla anılan belgeler de inanışa göre Kutsal Kase ile birlikte gömülmüştü. Belgelerin bin yıldır Tapınak Şövalyeleri tarafından korunduğuna inanılıyor. Tapınak Şövalyeleri’nin sahip olduğu kudretin kaynağı olarak Kutsal Kase gösteriliyor.

       Tapınak Şövalyeleri’ne göre Kutsal Kase bir kase değil. Kase efsanesinin yani ayinde kullanılan kadehin dahice düşünülmüş bir alegori olduğunu iddia ediyorlar. Belki de Kutsal Kase efsanesindeki ayinde kullanılan kadeh, başka bir gücün cisimleşmiş halidir. Kutsal Kase insanlık tarihinin en çok aranan hazinesidir. Efsanevi Kase hikayelere, savaşlara ve bitmek tükenmek bilmeyen sorulara neden olmuştur. 

    VATİKAN DEVLETİ

       İtalya’nın tarihiyle hemen hemen aynı tarihe sahip olan dünya Katolik dininin merkezi kabul edilir. 0,44 km² alana sahiptir. Vatikan Neron’un yüzlerce hristiyanı yakarak katlettiği Vatikan tepesinde kurulmuştur. Burası, Ortaçağ’da sıtmanın kaynağı olan bataklığın çevrelediği bir tepedir. 

    Resmi ismi: Holy See (Vatican City) yani Kutsal Şehir 

    Yönetim biçimi: Seçime Dayalı Mutlak Monarşi. Pontificio ruhban sınıfı tarafından yönetilir. Devlet başkanı Papa’dır. 

    Endüstri: Mozaik ve üniforma imalatı, dünya çapında finans ve bankacılık aktivitesi 

    Para birimi: Euro (EUR) 

    Resim: Vatikan’ın arması 

     

    Resim: Vatikan’ın bayrağı 

    Beyaz, papanın melekliği; sarı da Tanrı’nın güneşi ile özleştirilmiştir. Ayrıca önemli olarak sarı tarafta Papanın başına taktığı taç gösterilmiştir. Papalık tarafından kutsal ilan edilmiş resmi Vatikan bayrağıdır. Anahtar her Hristiyan mezhebine önemlidir.

      

    Resim: Papa XVI. Benedictus (Papa olmadan önceki ismi Joseph Alois Ratzinger’dir.)

       Vatikan’ın üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: CE (Avrupa Konseyi), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), IOM (Uluslararası Göçmen Teşkilatı), ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği), NAM, OAS (Amerika Devletleri Teşkilatı), OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), OSCE (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği), UPU (Dünya Posta Birliği), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü). 

     

       1929’da İtalya Devleti’yle Kilise arasında Patti Lateranensi antlaşması imzalanmış, bu antlaşmayla ülkenin resmi dininin Katolik dini olduğu ve Roma’nın kutsal bir şehir olduğu ilan edilmiştir. 

    Resim: Vatikan’ı koruyan İsviçreli askerler Papa ile birlikte

       Geçmişte, İtalya Devleti ile Kilisenin ilişkileri dönüşümlü olmasına karşın, İtalya Krallığı kurulduktan sonra “Özgür Devletin İçinde Özgür Kilise” prensibini kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, devlet, kiliseye sonsuz özgürlük verirken kontrolü de elden bırakmamıştır. 

       Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek Tanrı Kenti statüsündedir. Vatikan bu özelliği nedeniyle Kutsal Kent’tir. Bu Tanrı Kenti aynı zamanda bir “devleti” içinde barındırır. Vatikan yeryüzündeki tek Tanrı–Kenti ve devletidir. Vatikan’ın bugünkü statüsü 1870’de İtalya’da bulunan Papa Devletleri’nin, İtalyan Ulusal Birliği’nin kurulabilmesi amacıyla ilga edilmeleriyle başlamış ve son hukuki şeklini Mussolini ile Vatikan’ın Dış İşleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Concordat” (Mukavele) ile almıştır. Böylelikle Vatikan İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir. Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabilmektedir. Diğer bir deyişle Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilen fakat kendi bayrağına ve egemenliğine sahip ayrı bir devlettir. 

     

    Resim: Vatikan’ı koruyan İsviçreli askerlerin 3 parmaklı el işareti ve amblemleri

       Vatikan’ın ismi Hristiyanlığın ilk 1350 yıllık döneminde hiç ağıza alınmamıştı. Çünkü 1267’ye kadar böyle kutsal sayılmış bir yerleşim alanı yoktu. O zamana kadar Papalar Vatikan’da değil Lateran diye bilinen yerleşim alanında otururlardı. Papalar yaklaşık 1000 yıl buradan yönetmişlerdi Katolik alemini. 14. yüzyılda Papalar, Fransa’nın şimdi tiyatro şenlikleriyle tanınan Avignon şehrinde yaşamaktaydılar. Bunlar Hristiyanlığın en tartışmalı Papalarıydılar. Fransa kralları tarafından korunan bu Papalar 13. ve 14. yüzyıllara damgasını vurmuştu. Papaların Vatikan’a geçişleri 1377 yılında, Avignon’daki Papaların sultasının yıkılmasından sonra olmuştur. Bu nedenle “Lateran Kilise Kararları” daima Vatikan kararlarına öncelik sağlamıştır. Bugünkü Vatikan’ın tesisi sırasında da yine Lateran Sözleşmeleri rol oynamıştır.

       Papalık seçimi oldukça uzun sürdü ve nihayet 19 Nisan 2005 günü Şili’li Kardinal Jorge Arturo Medina Estevez, Latince “Papa’mız belirlendi” anlamına gelen “Habemus Papam” dedikten sonra yeni Papa’nın ismini açıkladı. Estevez, yeni Papa’nın, Kardinaller Kurulu Başkanı Joseph Ratzinger olduğunu ilan etti. Yeni Papa’nın, 16’ncı Benedictus adını kullanacağı belirtildi. Benedictus Papa seçildiğinde 78 yaşındaydı ve 1730’dan bu yana seçilen en yaşlı papa oluyordu.

       Yeni Papa’nın seçilişi, Sistine Şapeli’nden yükselen beyaz dumanla bildirildi. St. Pietro Katedrali’nin çanları da çalmaya başladı. Yeni Papa’nın seçildiği anlamına gelen beyaz dumanı görebilmek için binlerce Katolik San Pietro Meydanı’nda bekliyordu. Seçilen Papa, tarihin 265’inci Papa’sı oldu. 52 ülkeden 115 seçmen kardinalin katılımıyla Sistine Şapeli’nde yapılan seçimin ikinci gününde TSİ 18.50’de bacadan yükselen beyaz dumanla Papa’nın seçildiği duyuruldu. Beyaz dumanın yükselmesiyle Roma’daki halk, St. Pietro Meydanı’na akın etmeye başladı. Ratzinger, kimi konulardaki tutucu görüşleriyle dikkat çekiyor. XVI. Benedictus’un kendisinden önce gelen Papa II. Jean Paul’e göre İslam dinine ve Müslümanlara karşı daha katı bir yaklaşımı savunduğu düşünülmektedir. XVI. Benedictus, diyalogdan ziyade Müslümanlara karşı dinsel bir tartışma açma eğilimi göstermektedir. 

    Papa’nın Kabul Günleri ve Vatikan Şehri 

       Papa’nın kabul günü genellikle haftada bir kez (Çarşamba) Vatikan şehrinde, yazın ise Roma’ya yaklaşık 40km uzaklıkdaki Castel Gondolfo’da gerçekleştirilmektedir. Bu genel Kabul gününe katılmak için ilgili büroya başvuru yapmak gerekmektedir. Katolik dinine mensup olanlardan bağlı olduğu kiliseden bir yazı getirmesi istenmektedir. Papa’nın kabul gününe katılacak bayanlar, uzun kollu, başı kapalı ve sade giysiler giymek zorundadırlar. Koyu renkli veya dikkati çekmeyen elbiseler tercih edilmektedir. Erkeklerin ise koyu renkli ceket ve kravat ile katılmaları uygun görülmektedir. 

    Resim: Vatikan şehri

     Minik devlet, Büyük Güç 

       Bugünkü Vatikan, yerleşim alanı itibariyle, kalın surlarıyla birlikte 44 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Çevresindeki surlar bir saatte dolaşılabilir. 1527’de İspanyolların işgaline uğrayan Vatikan’ın yıkılan surları ve binaları yeniden inşa edilmiştir. Vatikan’ı,  İsviçreli Katolik askerler, geleneksel giysileri içinde korumaktadırlar. Ünlü Devlet kuramcısı Makyavel (Niccolò Machiavelli), aynı zamanda “prens” olan Papaların kendilerini paralı asker olan İsviçrelilere korutmasını sert bir dille eleştirmişti. Ona göre bu paralı askerler, kendilerine daha fazla para veren düşmanlara Papa’yı satabilirlerdi. Makyavel’in dediği doğruydu. Nitekim bir kaç kez Papalar, İsviçreli askerlerin ihanetine uğramışlardı. Ama yine de Papalar kendilerini İsviçreli paralı askerlce korunmaktan vazgeçmemişlerdi. Nedeni de çok ilginçti. İsviçreli paralı askerler ihanet etseler bile Vatikan’ın hiç bir sırrını açıklamıyorlardı. Vatikan’ı gizemli bir Kilise–Devleti yapan bu olabilir. Öğretiye göre “Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz. Çünkü Vatikan gerçekten de inanılması güç sırları barındıran, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla tam anlamıyla “esrarengiz” sayılan bir yerdir ve bu şöhretini de yüzlerce yıldır sadece kendisine sakladığı sırlarının başkalarınca öğrenilebilmesini önleyerek edinmiştir. 

    Resim: Sistine Şapeli, Papa’nın resmi ikametgahıdır. Şapel dikdörtgen prizma şeklindedir. 40,93 metre boya, 13,41 metre ene sahiptir; bu boyutlar Süleyman’ın Tapınağı için Eski Ahit’te verilen ölçülerdir. Yüksekliği 20,7 metredir. Tavanı Michelangelo tarafından 1508-1512 yılları arasında çizilmiş ve boyanmıştır. 

       Vatikan, kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan bir devlettir. Nedir ki, bu devleti diğer devletlerden ayıran temel farklılıklar vardır. Vatikan Pasaportu bizzat Papa tarafından verilir. Bu pasaport geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edebilir ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabilir. Pasaportun özelliği hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Ne var ki tek koşulu, pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olmasıdır.Vatikan’da altı dikkatle çizilmesi gereken bir özellik vardır. Çoğunlukla devlet olarak bilinen Vatikan ile “Papalık Makamı” bir ve aynı (özdeş) sanılmaktadır. Bu eksik bir bilgidir. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katolikler’in “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papa’nın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar. Ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar. 

    Resim: Ünlü  “Âdem’in Yaratılışı”  freski (Sistine Şapeli’nin tavanında bulunan Michelangelo imzalı fresk. Resimde, Tanrı elini uzatır ve Adem’i yaratır.)

       Devlet ve siyasi erk olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, “Curia”dır. Bu kurum Devlet olarak Vatikan’ın beynidir. Curia, Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir.

       Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bütçesi; katoliklerden kesilen kilise vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklâm gelirlerinden oluşmaktadır.

    Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde etkili olan 4 dinsel akım vardır:

       Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı –özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları– yaktırmışlardır. Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı vardır. Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya –halen Papa olan 2. John Paul da dahil– karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI, Papa–Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı–Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir.  

    Resim: Ortaçağın en büyük Alman filozofu ve bilgini Albertus Magnus (1193-1280), Dominiken tarikatına mensuptur.

    ORTODOKSLUK

       Hristiyanlığın ikinci önemli mezhebi; Geleneksel tüm din dogmalarına bağımlılık anlamına gelir. Papalık kabul edilmez ve Hristiyanlığın tek yetkilisi olarak Peygamber İsa kabul edilir. Daha sonraları Bizans tarafından benimsenmiştir. Patrik bağımsız kiliser birliğinin başkanıdır. 

     

    Şekil: Dünyada ortodoksların dağılım haritası 

       İkonlara saygı gösterilir ama tapılmaz, simgelere önem verilir. MS 1054´de, Roma´dan ayrılan kiliseler tarafından kuruldu sonra Slavlar arasında yayıldı. Günümüzde, Yunan Kilisesi ağırlığındadır ve hala eski merkez İstanbul´u yani Konstantinapolis´i amaçlamaktadırlar oysa Patriklik hala İstanbul’dadır. 

    Resim: Bir ikona

    İnanç Sistemi 

    • Patrik ruhani başkandır, yanılabilir.
    • Roma Katolik Kilisesi evrensel değildir, papa gibi o da yanılabilir.
    • Kutsal Ruh, Sadece Baba’dan çıkmıştır.
    • İsa hem insan, hem tanrı tabiatına sahiptir.
    • Meryem ve aziz ikonalarına saygı gösterilir
    • Komünyon (Kudas) ayininde ekmek mayalı olmalıdır ve şarap sulandırılmalıdır.
    • 7 sakrament vardır.
    • Patrik, başpiskopos, piskopos ve keşişler dışındaki papazlar ve diyakozlar evlenebilir.
    • Sadece ilk 7 konsilin kararları kabul edilmelidir.

     

    Resim: Slav ortodoks haçı

       Ortodoks Kilisesi, her ülkede ayrı örgütlenmişdir. Her bağımsız ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis ile (Sen Sinod) şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeki kiliselerin dini reisi olur. 

    Resim: Ortodoks din adamları

       Patrik, Katoliklikteki gibi devlet başkanı statüsünde değildir, diğer kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ancak diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.

       Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur bunun ifadesi dahi şirk kabul edilir.

       Katolik Kilisesi ile Kutsal Ruh’un kaynağı ile ilgili bir tartışma sonucu görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ortodoksluğa göre Kutsal Ruh, Baba’dan çıkmışken. Katolikler’e göre Baba ile Oğul’dan çıkmıştır. Bu ayrım sonucu Roma Kilise’si 1054 yılında Ayasofya’ya gönderdiği bir belge ile Ortodoksluk’tan tamamen ayrılmıştır ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etmişlerdir. 

    Resim: Rum ortodoks kilisesi başpiskoposu 

       1204 yılında 4. Haçlı seferleri sırasında, Haçlı ordusunun İstanbul’u yağmalayıp,Ortodoks kiliselerini basıp ortodoks rahiplerini öldürmesi üzerine nefret daha da artmıştır.1964 yılında dönemin Papa’sı VI. Paul ile Patrik I. Athenagoras karşılıklı olarak aforozları kaldırmışlardır. Ancak iki kilise arasındaki bu yumuşama halka yansımamıştır. 

       İkon veya ikona, Hristiyan Ortodoks mezhebinde görülen İsa, Meryem veya azizlerin tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılan dinî içerikli resimleridir. 

    Resim: Bir ikona 

       İkona, ayin düzeninin bütünleyici bir parçasını oluşturur. Dinsel sanatın ürünü değildir. Simgeciliğe dayanır ve tinsel bir din görüşünü yansıtan kutsal sanata bağlanır. Kilise, 8 ve 9. yüzyıllarda ikonkırıcılık bunalımında, ikonların anlamını belirlemek zorunda kaldı. Dinsel anlamı, 7. konsilde oluşturuldu. İkon ressamı kişisel görüşü yansıtan bir sanatçı değil, ayinleri yöneten papaz gibi, kilisenin görüşünü dile getiren bir aracı olmuştur. İkonnun, hristiyanlığa ilişkin bir temeli vardır: İsa yalnızca Tanrı’nı sözü değil, aynı zamanda görüntüsüdür. Temel anlamıyla ikon, İsa’nın görüntüsünün insan eli değmeden cisimleşmiş halidir; annesinin ve azizlerin görüntüsü de tanrılaşmış bedene kavuşur. Tanrısal lütuf, ikonda kutsanmış olarak yer alır. Görüntüye gösterilen saygı Tanrı’ya yöneliktir. 

    Resim: Bir ikona 

       İkonalar ilk kez Yunan-Roma Antikçağı’nda mezartaşı portrelerinde kullanıldı. Ağaç üzerine tutkal boya ya da mum cila ile resmedildi. Bu görüntüler daha sonra Hristiyanlığın başlangıcında çok tutundu. Büyük Constantius’un başkentin ilk üç piskoposunun portrelerini Forum’da kızıl somaki bir sutuna bağlattığı bilinir.İsa’nın ve Meryem’in ya da bir azizin herhangi bir ikonu, hristiyanlarca Tanrı katında bir aracı olarak kabul ediliyordu. 8. yüzyılın başında 3. Leon  ikonkırıcılık hareketini başlattı ve görüntüye tapılmasını yasakladı. Kullanımın yeniden başlaması ile ikon, ayin düzeninin bir parçasını oluşturdu ve ikonostasın üzerinde yer aldı. İkonkırıcılık döneminde yapılan tahribata karşın bu olaydan önce yapılmış birkaç ikon, özellikle Sina’da bir manastırın eşsiz koleksiyonu bugünlere kadar gelebildi. Bu koleksiyonun en ünlü parçalarından biri, yapılış tarzıyla Antikçağ’ın gerçek portrelerini andıran Petrus’un ikonudur. Bizans’ta bezeme sanatı olarak ortaya çıkmıştı ve ikonlarda genellikle İncil’den betimlemeler işlenirdi. İsa ikonagrafide azizlik anlamındaki halesindeki baba-oğul-kutsal ruh harflerinin baş harflerinın yazılı olduğu haç işaretiyle diğer ikonlardan ayrılır. 

    Ortodoks ilahiyatının ayırıcı özellikleri 

    • Apophaticism doktrini: Bu, sözcüklerin ya da düşüncelerin üstünde, ötesinde anlamına gelmektedir. Cataphatic (düşüncelere ve sözlere göre) kelimesinin tam tersidir. Kısacası Tanrı kesinlikle anlaşılamaz. Bilinen tek şey O’nun bilinemezliğidir. Bu doktrin Tanrı’nın ne olduğunu değil de ne olmadığını anlatmaya çalışır. Örneğin; “Tanrı her yerde” (omnipresent) demek yerine “Tanrı hiçbir yere sığdırılamaz” şeklinde konuşmayı tercih ederler. Yani pozitif önermeyle negatif reddetme arasında fark vardır.

       Ortodoksluğun vurguladığı inanç, Tanrı’nın tarifi mümkün olmayan bir giz olduğudur. 

    • Ortodoksluğun estetizmi: İbadette beş duyu organının kullanılmasıdır. Görme, duyma, koklama, dokunma, tatma. Görmek düşünmekten üstündür. Bu nedenle suretler fikirlerin üstünde yer alır. Liturji (ayin) vaazlardan üstündür. Bu nedenle Ortodoks kiliseleri boyamalar, ikonalar, kokular, suretlerle doludur.

    İkonalar belli bir düzene göre asılır, bütün bu suretlere saygı gösterilir ama gerçek onur, yücelik ve tapınma anlaşılamaz yüce görkem yalnız Tanrı’yadır. 

    • Theosis Doktrini: Doğu Kilisesi Batı kilisesi gibi imanlı aklanma kavramını asla vurgulamamaktadır. Bunun yerine theosis (gradual divinization of man) kavramını kabul etmektedir. Kısacası ilahi lütufla insan gayreti bir arada çalışmak ve bu süreci atlatmak zorundadır. 

       Ayrıca Ortodokslar Panteist olmadıkları üzerinde yani eşyada Tanrı’yı görmedikleri üzerinde ısrar etmektedirler. Aynı zamanda Tanrı’nın özü ile enerjisini farklı algılarlar. Tanrı’yla bütünleşme theosis aracılığı ile Tanrı enerjisiyle bütünleşmektir. Fakat bu hiçbir zaman Tanrı özüyle bütünleşmek değildir. Her zaman Yaratıcı ve Yaratılmış arasında ayrım vardır. O kendi kimliği ve kişiliği içindedir, biz de kendi kimliğimiz derler.

       Ruh gibi beden de theosis deneyimini yaşar ve bu dirilişe dek devam eder. Ancak bazı azizlerin theosis’in ilk meyvelerini bu yaşamda elde ettiklerini söylemektedirler. 

       Roma Katolikleri gibi Ortodokslar da Tanrı lütfunun azizlerde görüldüğünü ve yaşam boyunca ve hatta öldüklerinde bile kemikler gibi kalıntıları aracılığı ile ilahi güce iyileştirme gibi konularda aracılık ettiğine inanırlar. Hatta bu nedenle bazı aziz bedenleri mucizevi bir biçimde çürümemiştir onlara göre. Bu nedenle kalıntılara saygı bir bilinçsizliğin ya da batıl inancın değil beden üzerine geliştirilen teolojinin formatıdır.

    • Sola Scriptura’nın reddi (“Yalnız kelam” görüşünün reddi): Kutsal Yazıları yetki kabul etmekle birlikte tek yetki olarak kabul etmezler. Kutsal Ruh elçisel gelenek aracılığı ile yedi kösnülde, kilise Babaları aracılığı ile, yazılı yasalarla ve hatta ikonlar aracılığı ile konuşmaktadır. Özellikle Yeni Antlaşmanın bozulmaz elçisel imanının devamı kendilerinde olduğu için Ortodoks kilisesi dışında kurtuluş kesinlikle kuşkuludur (Clendenin). 

       Ortodoks görüşü şöyle özetlenebilir: Kutsal Kitap, inanç açıklaması ve Ekümenik Konsül yazıları ve Kilise Babalarının yazıları, Kilisenin yazılı yasaları, Ayin Kitapları ve Kutsal İkonlar, bütünüyle kilise doktrinini oluşturmaktadır ve bu kilise doktrini sisteminin tamamı, kilise yönetimi, ibadeti, ruhsallığı, sanatı tamamen bir bütün olarak hiç bozulmadan günümüze kadar ancak Ortodoks inançta söz konusudur. O zaman tek ve gerçek Tanrı kilisesi Ortodoks kilisesidir. Ayrıca Kutsal Yazılar ancak kiliseye aittir ve yalnızca kilise tarafından doğru bir biçimde anlaşılır ve açıklanabilir. 

    Papa’nın yanılmazlığı ve evrensel yetkisinin kabul edilmemesinin dışında Ortodokslar’ı Katolikler’den ayıran diğer bir kaç nokta da şunlardır:

    • Katolik kilisesi rahiplerinin evlenmelerini yasaklarken Ortodoks kilisesi rahiplerinin evlenmelerine müsade eder.
    • Katolikler Kutsal Ruh’un hem Baba’dan hem de Oğul’dan çıktığını ileri sürerken; Ortodokslar Kutsal Ruh’un yalnızca Baba’dan, İsa aracılığıyla çıktığını ileri sürerler.
    • Roma Katolik kiliselerinde vaftiz uygulaması yalnızca su serpmekle yapılırken, doğu Ortodoks kiliselerinde bu tamamen suya daldırılmak suretiyle yapılıyordu.
    • Ortodokslar yalnızca resimlerle yetinmekteyken batı kiliseleri heykel veya statüler de yapıyor ve bunları da şereflendiriyordu. 
    • Ortodokslar Rabbin Sofrasını ekmek ve şarapla yaparken Roma Katolikleri bunu yalnızca şaraba bulandırılmış kutsal ekmekle yapmaktaydı. 
    • Ortodokslar bazı Hristiyan kutlamaların Katoliklerden ayrı tarihlerde kutlarlar. Örneğin Katolikler İsa’nın doğuşunu 25 Aralıkta kutlarken Ortodoksluk sistemi altında olan Ermeniler 6 Ocakta kutlarlar. 

       Bu farklılıkların dışında bu iki kilise diğer bütün konularda hemen hemen aynı inanç sistemini paylaşmaktadır. Ortodoksların yoğun olduğu bölgeler doğu bölgeleridir. Ortodoks ve Katolikler arasında var olan bu ayrılık uçurumu tarih boyunca politik nedenlerden dolayı daha da derinleşti. Ama son dönemlerde Katolik kilisesi Ortodoksları yeniden kendi denetimine almak amacıyla çeşitli atılımlarda bulunmuştur.

    Görsel Farklılıklar: En büyük görsel farklılıklar kiliselerde izlenir. Katolik kiliseleri daha “gotik” tarzda, ortodoks kiliseleri ise daha renkli ve süslü tarzdadır. Katolik kiliselerinde heykeller bulunur ortodoks kiliselerinde ise heykel yoktur ancak ikonalar vardır.

    Resim: Rum ortodoks kilisesi

     

    Resim: Rus ortodoks kilisesi

        Ortodoks kiliseleri daha süslü ve göz alıcıyken Katolik kiliseleri daha mat, tarihsel ve gotik görünümlüdür. Ortodoks rahipler genellikle çok daha “şatafatlı” kıyafetler tercih ederler ve sakal bırakma geleneği vardır; katoliklerde ise daha sade kıyafetler tercih edilir ve sakal bırakmak yaygın değildir.

    Kutsal kitaplardaki farklılıklar:

       Ortodoks ve Katolik kanonu (Kutsal kitabı oluşturan “kitapçık” lar) da ufak da olsa farkılılık gösterir. İki mezhep de protestanların aksine deuterocanonical denilen apokrif yazmaları da “Tanrı sözü” olarak kabul eder. Ortodoks kilisesi katoliklerden farklı olarak 3. ve 4. Maccabees kitaplarını da Tanrı sözü kabul eder. Katolikler ise bu kitapları kutsal kabul etmez. 

    Doktrinsel/öğretisel farklılıklar: 

    1) Tanrı İsa neden insan bedenine yüklendi? Tanrı neden İsa’da beden alma ihtiyacı duydu ve neden haçta öldü? Bunların yanıtı katoliklere ve ortodokslara göre farklıdır. 

       Katoliklere (ve protestanlara) göre Tanrı insan bedenine girip haçta ölmek zorundaydı çünkü Tanrı’nın sonsuz adaleti tatmin edilmeliydi Adem’in günahıyla “günah” dünyaya girdi ve hepimiz de günahlı doğadayız hepimiz günah işledik ve işliyoruz sonsuz adaletli olan Tanrı da bunu cezalandırmak zorunda eğer cezalandırmazsa “sonsuz adaletli” olmaz ama sonsuz merhametli de olduğundan kendisi İsa bedenine girip öldü. Yani İsa’nın ölümünün nedeni Tanrı’nın sonsuz öfkesini yatıştırmaktı, ancak İsa gibi birinin yani insan doğasına da sahip günahsız birinin akan kanı Tanrı’yı “yatıştırabilirdi.” İsa bir nevi “fidye” ödedi ama fidye Tanrı’nın kendisine ödendi. 

       Ortodokslar ise katoliklerin(ve protestanların) bu görüşüne katılmaz, onlara göre Tanrı’nın öfkesini yatıştırmak adaletini yerine getirmek için ölmek zorunda olmak tarzı bir öğreti saçmadır. Ortodokslara göre İsa bir nevi “fidye” ödeyerek insanlığı kurtardı ama peki bu fidye kime ödendi? Bu fidye ölüme/mezara, ölümün hakimine ödendi yani fidye şeytana ödendi Tanrı’nın kendisine değil. İsa ortodokslara göre şeytanı alt edip ölümü ortadan kaldırmak için öldü. 

    2) Katoliklerde “orijinal günah” vardır, buna göre insanın doğası günahlıdır insan doğuştan kötüdür bunun nedeni de Adem ile Havva’nın işlediği günahtır. Böylece bütün insanlar bundan dolayı doğuştan günahlıdır. Ortodokslara göre ise Adem ile Havva’dan gelen bir “orijinal günah” yoktur ancak Adem ile Havva’nın işlediği günahtan ötürü “orijinal günah” değil ama “ölüm” gelmiştir insanlığa. 

       Dolayısıyla diyebiliriz ki Katoliklere göre İsa, Tanrı’nın sonsuz gazabını yatıştırmak suretiyle orijinal günahı kaldırmak için öldü, Ortodokslara göre ise, daha önce dediğim gibi Şeytanı alt edip ölümü ortadan kaldırmak için öldü. 

    3) Katolik mezhebi “purgatory” de denilen öldükten sonra gidilen, “araf”ı kabul eder. Öğretiye göre ölümcül olmayan günahlar burada ödenir bakire meryem’den azizlerden medet umulur ondan sonra cennete gidilir, ortodokslukta ise böyle bir yer inancı yoktur kişi günahkarsa doğrudan cehenneme gider. 

    4) Ortodoks mezhebi daha “doğulu” bir yapıdadır, dolayısıyla öğretileri katoliklere göre daha “mistik” tarzdadır. Örneğin katoliklerden farklı olarak Tanrı ve Tanrı’nın yaratılmamış enerjilerini ayırırlar, Tanrı ve enerjileri (Güneş ve güneşin ışınları, ısısı gibi) arasındaki ilişki ortodokslukta tamamen farklı şekilde açıklanır. 

    5) Katoliklere göre kutsal ruh, baba ile oğul arasındaki kutsal birliktelikten ortaya çıkar buna filioque denir, ortodokslukta ise Kutsal ruh sadece babadan ortaya çıkar. 

    6) Katoliklere göre Meryem “kusursuz lekesiz pak” biridir bu anlamda “İsa gibidir” ancak ortodokslar Meryem’e “Tanrı’nın annesi” sıfatını verseler de Meryem’i katolikler kadar abartmazlar. 

       Bunların dışında ibadetsel açıdan da biçok farklılık vardır. 

    PROTESTANLIK 

    Martin Luther (1483 – 1546)

     

    Jean Calvin (1509 -1564)

       Hristiyanlığın en büyük üç mezhebinden biridir, 16. yüzyılda Alman papaz Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesine ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketi’nin sonucunda doğmuştur (1529.) 16.yy’daki Protestan Reformu gerçekten önemli bir tarih dönemidir. Bu hareket Ortaçağın kapanması ve yeni bir dönemin başlamasına da öncülük etmektedir. 

    Resim: Dünyada protestanların dağılım haritası

       Protestanlık esas itibarıyla kilisede reformizme dayanır ve dinsel feodalizme karşı burjuva çıkarlarını korur. Papalığın siyasi egemenliğine karşıdır ve ilk Hristiyanlık anlayışına dönülmesini amaçlar. Bağımsız kiliselerden oluşur. Tanrı, insanlardan birşey beklemez ve insansever olduğu için bağışlar, günah çıkarılmaz ve bağışlanmaz. Tek yetki Kutsal Kitap´tadır. Ruhbanlara gerek yoktur, papazlar evlenebilirler. Protestanlık, Martin Luther tarafından kurulmuştu.  Protestanlar akla büyük yer vererek yerleşmiş kaideleri protesto ettikleri için bu adı almışlardır. Papazlara ihtiyaç duymaksızın İncil’i okuyabildikleri için Protestanlığa İncil kilisesi de denilmiştir. Çünkü onlar İncil’i Hristiyanlık için tek kaynak saymışlardır.

       Günümüzde ABD, Kanada, İngiltere, Avusturalya gibi AngloSakson ülkeleriyle, Norveç, Hollanda, Almanya gibi kuzey ve batı Avrupa ülkelerinde halkın çoğunluğu protestandır.

       Katolik ve Ortodoks Kiliseleri’nin temsil ettiği merkezi yönetime sahip kiliselerin aksine Protestanlık her biri kendi merkezi kurumları olan bir kiliseler veya mezhepler topluluğunu ifade eder. Bu mezheplerden bazıları ; Anglikanizm, Kalvinizm ve Baptizmdir. 

     

      Katolik inanç sisteminin çoğunluğunu koruyan Protestanlık, esasta Katoliklik’le yollarını, dini konularda Katolik Kilisesi’nin Papa’nın kişiliğinde kendisine atfettiği geniş yorum ve uygulama yetkisini tanımama, dini inançları daha kişisel bir düzeyde yaşama ve Katolik Kilisesi’nin dünyevileşen ayin ve uygulamalarından uzaklaşma gerekçeleriyle ayırmıştır. Kiliselerinde resim, heykel ve tasvir bulundurmazlar. Katoliklerin aksine Protestan râhipleri evlenebilir. İncil’i kendi dillerinde okuyabilmek de Protestanlığın bir başka özelliğidir. Katoliklerle Ortodokslar ise İncili Yunanca ve Lâtince okumak zorundadırlar. Protestanlıkta azizlere de inanılmaz. 

    Reform sonrası ortaya çıkan dini akımlar kendi içinde 3 ana kola ayrılmıştır: 

    • Lutheryanizm
    • Kalvinizm
    • Anglikanizm 

       Protestanlık, diğer Hristiyan mezheplerinden bazı farklılıklar arzeder. Katolik ve Ortodokslar gibi ruhanî başkanları yoktur. Protestanlık, Katolik ve Ortodoks kiliselerin merkezci zihniyetinin aksine çeşitli kiliseler veya mezhepler topluluğunu ifade eder. Katolik inanç sisteminin çoğunluğunu korusalar da Katolik Kilisesi nin Papa’ya verdiği geniş yorum ve uygulama yetkisini tanımama, dini inançları daha kişisel düzeyde yaşama ve Katolik Kilisesi’nin dünyevileşen ayin ve uygulamalarından uzaklaşma gerekçeleriyle ayrılmışlardır. 

       Özellikle John Calvin’in öncülük ettiği Kalvenizm ekolüne bağlı olan Reform kiliseleri ve Presbiteryen mezhepleri Eski Ahitte On Emir de yer alan “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin” yasasına uymak gerekçesiyle kiliselerinde resim, heykel ve tasvir bulundurmazlar. Lutherci kiliseler ise bu açıdan Katolik mirasa bağlı kalmışlardır ve kilise binalarındaki süsleme ve dekoru nispeten muhafaza etmişlerdir. 

        Resim: Macaristan’da Kalvenci bir Protestan kilisesi

     

       Lutherci akım daha çok Kuzey Avrupa’da yandaş bulmuş; Almanya’nın büyük bölümünde Evangelisch Kirche adıyla kabul görmüş; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde ise ulusal devlet kilisesi bazında kabul edilmiştir. 

    Resim: Bir Protestan din adamı 

       Katolik kilisesi, Ortaçağ’ın sonlarına doğru, putperestlik ve Musevilik’ten birtakım ilkeleri Hristiyanlığa katmak isteyince, Katolikliğe karşı zaten mevcut olan tepki bir kat daha artarak dinde yenileşme hareketi gündeme gelmiştir. Bu hareketin başında bulunan M. Luther, J. Calvin ve Zwingle, Katolikliği yeniden gözden geçirdiler ve inancı esas aldılar. Onlara göre halen mevcut olan Hristiyanlık, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinden çok farklıdır. Çünkü Papalık, Hristiyanlığın aslında olmayan birçok ilkeleri dine eklemiştir. Râhiplerin günah bağışlamaları, para karşılığında Cennet’ten yer almak imkânı, vatandaşı inleten birtakım ağır vergilerin konulması, İncili yalnız ruhbân olanların okuyabileceği vb. hep Hz. İsa’nın dinine sonradan ilâve edilmiş hususlardır. M. Luther’in öncülüğünde girişilen Reform Hareketi’yle Hristiyanlık saf şekline getirilmeğe çalışılmıştır. Reform Hareketi tam anlamıyla hedefine ulaşamamakla beraber yine de başarılı olmuştur. Ancak zamanla Reform önderleri arasında çıkan bir takım fıkir ayrılıkları, Protestanlığın da bir elden yönetimini güçleştirmiş; Anglikanizm ve Serbest Protestanlık mezhepleri fikir ayrılıklarından sonra teşekkül etmiştir. Daha çok İngiltere’de yayılan Anglikanizm, Katolikliğe en yakın mezheplerden biridir. Erasmus ve Castellion gibi hümanistlere bağlanan Serbest Protestanlık, Katolik mezhebinden oldukça farklı doktrinler ihtiva etmektedir.

       Protestanlık XVI.yy.da Avrupa ve diğer kıtalarda, daha çok Katolikler arasında yayılma imkânı bulmuş; Ortodokslar arasında ise aynı şansa sahip olamamıştır. Bundan dolayı da Katolikler arasında fazlaca taraftar bulabilmiştir. Müntesiplerinin sayısı çok olmamakla beraber, Protestanlık bu gün dünyanın en büyük Hristiyan mezheplerinden biridir. Protestanlık daha çok Cermen ırklarınca (Almanlar, İngilizler, Flamanlar, İskandinavlar) kabul edilmiş; diğer ülkelere de bu kavimler tarafından götürülmüştür. Fransızlar, Macarlar, Çekler ve Lehler gibi bazı Katolik milletler arasında az nisbette yayılmasına karşılık; İtalyanlar, Portekizliler, Avusturyalılar arasında hemen hemen hiç taraftar bulamamıştır. Bununla beraber Anglo-Saksonlar, İskandinavyalılar ve Kuzey Almanların büyük bir ekseriyeti Protestanlığı kabul etmiştir.

       Protestanlığın kurucusu sayıları M. Luther’e tâbi olanlara Lüteryen veya Reforme denir. Alman, İskandinav ve Baltık ülkeleri bu mezhebe bağlıdır. Protestanlığın ikinci büyük adamı J. Calvin’in yolundan gidenlere Kalvinist denir. İskoçlar, İsviçrelilerden bazıları ve Hollandalılar bu mezhebe bağlıdır. İngilizlerin büyük bir ekseriyeti Anglikan’dır. İngiltere’de mezhebin başı hükümdardır. Yetkisini iki başpiskopos vasıtasıyla kullanır. Evangelistler daha çok Federal Almanya’da bulunmaktadır.

    Reformasyon öncesi: Rönesans

    • Entellektüel gelişimler: Rönesans (yeni doğuş) hareketleri başladığı 14.ve15.yy’da böylesi bir dini gelişme olacağı önceden bilinemezdi. Genelde Rönesans başlangıcı 1300’ler olarak görülmektedir. Başlama merkezi de İtayladır. 16.yy. sonlarına dek devam etmektedir. Tamamen bir halkçı hareket olarak görülmekle birlikte entelektüel toplumu,sanatçıları, prensleri, papaları, zenginlik ve güç sahibi kişileri içine almıştır.

    Rönesansta, aşağıdaki gelişmelerin önünü açan hümanist bir akım doğmuştur: 

    —Orta Çağ’ın “birliktelik” düşüncesi yerine “bireysellik” gelmiştir. Bu düşünce akımında, kişinin merkez olması ve kendi kendine karar vermesi esası hakimdir. Oysa Orta Çağ’da manastırlar, feodal sistem ve üniversiteler o güne dek hep toplum halinde hareketi getirmişti.

    —Kilise merkeziyetçiliğinden Ben merkeziyetçiliğine dönüş meydana gelmiştir.

    —Sanat ve kişisel gelişim gibi konular Kilise’den bağımsız olarak gelişmiştir.

    Klasisizm yeniden ivme kazanmıştır.

    —Kilisenin yasakladığı klasikler yeniden ortaya çıkmıştır. 

       Bu gelişimler bağlamında, Hristiyan Hümanizmi hakkında da birkaç söz söylemek gerekir. Bu inancın Prensipleri, 1466’da Rotterdam’lı Erasmus tarafından atılmıştır. Erasmus, kutsal metinlerikendi dillerinde erişilebilir kılmak istemişti. İngiltere’de John Colet (1466-1519) ve Sir Thomas More (1478-1535) ile birlikte çalıştı. Her ikisi de Katolik olmakla birlikte kutsal metinlerin okunması için ellerinden geleni yapıyorlardı. İlk matbaanın kurulmasıyla (Johannes Gutenberg) bu olay hız kazandı.

    • Politik gelişmeler : 15.yy. sonuna dek dünya görüşü kilise ve devletin bir bütün olarak hareketine göreydi. Fakat 16.yy başından itibaren devlet yavaş yavaş kiliseden özgür olmaya başladı. Daha çok milli temeller üzerine oturmaya başlamıştı. Papalığın elindeki bir çok şey yerel bir biçimde ellerinden çıkıyordu. 
    • Ekonomik faktörler:  Ortaçağ döneminde ekonomi daha çok tarıma dayalıydı. Fakat bu yeni dönemde kasaba yaşamı yeni iş ve ticaret imkanlarını da beraberinde getirmeye başladı. Ortaçağ Feodal liderleri yavaş yavaş kasaba ileri gelenleri olmaya başladı ve orta düzey tüccarlarda artık paralarını kiliseyle paylaşmıyorlardı.

       Bütün bunlar aslında Reformu dolaylı yoldan hazırlayan durumlardı. Ama esas 1517’de Luther’in 95 maddelik tezini Wittenberg’de kilise kapısına çakması ilk esaslı kıvılcımı verdi. Peki, acaba neden insanlar Luther’in bu hareketini bu kadar desteklediler. Ortaçağ kilisesinin teolojik anlayışı ve ruhsallığa bakışı yüreklerde ve akıllarda dini anlayış ve disipline cevap vermediği için bu şekilde bir değişim ve kitaba dönüş çağrısı halktan cevap buldu. 

    Reformasyonun Yorumu:

    • Roma Katolik yorumları – Bunu bir reform olarak değil bir isyan olarak değerlendirdiler. Kendisine bir eş bulmak için ve buna yol açmak için bu hadiseye giriştiğini söylediler.
    • Politik yorumlar-Almanya’da monastik atışmanın bir sonucuydu. İngiliz reformu ise 8.Henri’nin aşk hikayesinden başka bir şey değildi. Diğerleri ise bölge yöneticilerinin Roma Katoliklerini kontrol için oluşturulmuş bir durum olarak değerlendirmelerde bulunuyorlardı.
    • Ekonomik yorumlar- Reformasyonun Roma Katolik kilisesinin halkları sömürmesine karşı olduğunu söylediler. Marksistlere göre ise işçi sınıfının aristokratların boyunduruğundan kurtulma hareketiydi.
    • Teolojik yorumlar- Reformasyon Tanrı’nın üç temel öğretiş üzerinde sağlayışıydı.

         a. Kutsal Kitabın geleneğin üzerinde yerini alması SOLA SCRIPTURA

         b. Lütfun ve imanın işler üzerinde yerini alması SOLA GRATIA, SOLA FIDE, SOLO CHRISTO

         c. Samimi inanan herkesin Kutsal Kahin olarak bütün ruhbanların üzerinde yerini alması.

    Luther’in özellikle lütufla kurtulma, yalnız imanla aklanma, yalnız Mesih İsa’yla kurtulma öğretileri özellikle Roma Katoliklerinin araf ve günah çıkarma gibi öğretilerinin üzerinde yer alıyordu. Bağışlama kilise dışında Tanrı’ya aitti. 

     ANGLİKANİZM 

       Reform Hareketinden sonra 16. yüzyılda İngiltere‘de doğmuş bir Hristiyan ekolüdür. Protestanlığın İngiltere’ye has şekli olan Anglikanizm, Katolik-Protestan çatışmasında uzlaşmacı bir yol izlemiştir. Anglikan Kilisesi, VIII. Henry’den itibaren Roma ile olan bağlarını koparmıştır. Anglikanizm’i Kitab-ı Mukaddes’e bağlı, kısmen reforme edilmiş bir Katolik Mezhebi olarak görmek daha yaygındır. Papanın otoritesini reddeden Anglikan Kilisesi, XVI. yüzyıldan beri ibadette Latince yerine İngilizce’yi kullanır. Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil edilir. Anglikan Kilise’sine göre iki sakrament (Vaftiz, Evharistiya) esastır. Anglikanizm 18. yüzyıldan itibaren Amerika, Kanada, Avustralya, Afrika, Yeni Zelanda ve Hindistan’da yayılmıştır.Yaklaşık 30 milyon mensubu bulunan Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi arasında II. Vatikan Konsili (1962-1965)’nden sonra uzlaşma zemini arama gayretlerine girişilmiştir. 

    Resim: Anglikan Kilisesi’nin ABD’deki kolu olan Amerikan Episkopal

         İngiltere’nin resmî kilisesi olan İngiltere Kilisesi’ne has ilke, doktrin ve kurumları içerir. İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurduğu bu Hristiyan mezhebi, Katoliklik ve Protestanlık arasında bir orta yol olarak görüldüğü için Latince Via Media olarak adlandırılmıştır. 

       Anglikan kilisesini teoloji ve ibadet şekilleri (liturji) bakımdan bir Protestan mezhebi olarak görmektense, bağımsız otonom bir Batı Kilisesi olarak değerlendirmek daha doğrudur. 

       Diğer Reform sonrası kurulan kiliselerden farklı olarak, kendisini Apostolik; yani kökenini havarilere dayandıran olarak tanımlar ve ayinsel uygulamalarında Katolik mirası öne çıkarır. 

       Piskoposluk sistemini muhafaza etmiştir ve ruhani merkezi İngiltere’nin Kent bölgesinde bulunan Canterbury Başpiskoposluğu’dur ve sinod meclisi Londra’da bulunan Lambeth Sarayı’nda Birleşik Krallık hükümdarı başkanlığında toplanır. 

    Resim: İngiltere’de, Anglikan Kilisesi Başpiskoposu Dr. Rowan

       Canterbury başpiskoposu’nun diğer Anglikan cemaatler üzerinde mutlak hakimiyeti bulunmamakla beraber, eşitler arasında birinci (Primus inter pares) sıfatıyla, Anglikan Kiliseler topluluğunun ruhani önderi konumundadır.

       İngiltere’nin büyük bir kısmı Anglikan kilisesi mensupları olarak, Kanada’da bir azınlık ile Kuzey Amerika’daki bir kısım halk ‘Episkopal Kilise’ adı altında bu mezhebi benimsedi. Birleşik Krallık’ın monarşi soyu bu mezhebi benimsemiş ve mezhepten ayrılmamıştır.

       Anglikanlar Eski ve Yeni Ahit’i (New and Old Testament) ‘günahlardan kurtulmak için gerekli olan her şeyi kapsayan’ ve inancın esaslarını kapsayan hüküm olarak kabul ettiler. Anglikanlar Apostles’ Creed’i (Havari İnancı) vaftiz sembolü ve Nicene creed’i (İznik Konsili’nde alınan kararlar) Hırıstiyanlık inancının temeli olarak gördüler. Anglikanlar geleneksel ayinlerini Son Akşam Yemeği’ne (Holy Eucharist) özel bir ilgi göstererek yaparlar. Son Akşam Yemeği Ayini (Holy Eucharist) Anglikanlar için toplu ibadet yeridir ve bu ayin sırasında ‘yaşam, ölüm ve İsa’nın yeniden dirilişi dile getirilir, İncil okunur ve İsa’nın son yemeği olan şarap ve ekmek tüketilir. Anglikanların çoğu bu ayini Katolik geleneğine uygun olarak kutlar ancak ibadet şekillerinin farklı olmasına izin verilmiştir. ‘Book of Common Prayer’ yüzyıllardır birçok Anglikan kilisesinde kullanılan kaynaktır. Bu kaynağı bütün Anglikan kiliseleri kullandığı için ‘common prayer’ de denilir. İlk kitap olan Book of Common Prayer dönemin Canterbury Başpisikoposu olan Thomas Cranmer tarafından derlenmiştir. Bu derleme sırasında bazı sorunlar çıktığından her ülke kendi anlayışlarına göre farklı kitaplar geliştirdi. Anglikanlar Katolik veApostolik inancı desteklediler ve İsa’nın öğretilerini izlediler. Anglikanlar inançlarının temelinin İncil’de, Katolik inancında belirtildiğine inandı ve inançlarını Hristiyanlık geleneği, kilise, alimlik, mantık ve deneyim ışığında yorumladılar. 

       Anglikan öğretileri bir yargıdan, inançtan veya dini bir kavim kurucusundan (Luther veya Calvin gibi) doğmamıştır. 

       Anglikanlar “belirli kutsallıklar” (standard divines) üzerinde itibar sahibi olmak istiyordu. En etkili Anglikan öncülerinden biri, 16.yüzyılda rahip ve teolog olup 1660’dan sonra Anglikanizm’in kurucusu sayılan Richard Hooker’dır. Hooker Anglikanizm’in öğretilerinin oluşmasında İncil’den ve geleneklerden daha fazla etkili bir şey olmadığını söyler.

       Son olarak Anglikanizm’in İngiltere dışına yayılması, dua kitaplarının çeşitlenmesi ve kiliselerin bir çatı altında toplanması hakkındaki görüşlerin artması, Anglikan kimliğinin daha belirginleşmesine neden oldu. Özetle İncil’in inançla ilgili her şeyi kapsadığına inandılar ve İznik Konsilinde alınan kararlara ve Havarilere olan bağlılığa büyük önem verdiler.

       Eylül 2008: Anglikan Kilisesi 126 yıl sonra Charles Darwin’den özür diledi. Giordano Bruno dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600’lü yıllarda Katolik Kilisesi’nin kararıyla Roma’da yakılarak öldürüldü. İşin tuhaf yanı Bruno, Tanrı’yı reddetmiyor; Tanrı’yla evrenin iki ayrı cevher olduğuna karşı çıkarak bunların aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu iddia ediyordu. Galileo Galilei, Kilise tarafından uğradığı çeşitli baskılar yüzünden Dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı. Galilei’nin de Tanrı inancı tamdı; ama bilimsel yaklaşımı Kilise’nin tanımlarına uygun değildi.

     

       Bilgi ve görüşlerinden yararlandığım isim ve kaynaklar: Yabancı teoloji ve tarih siteleri, Pastör Turgay Üçal, Kent HINKSON, Daniel Wickwire, Osman CİLACI, Turan Dursun sitesi, Ana Britanica, Meydan Larousse, Wikipedia.

     

     

     

     

     

    M.S. 590 – 1517 arası
  • Düşünce nasıl evrildi? İnsan, neden “düşünen” bir varlıktır?

       “Düşünmek” ne demektir? İnsanın düşünen bir canlı oluşu sık sık “irade, vicdan, zeka” ..vb birtakım terimlerin bilimdışı argümanlarla açıklanmaya çalışılmasına sebep olur. Sonunda olayın boyutu değiştirir ve düşünme eylemi mistik bir kavram haline gelmeye başlar. Aşağıda, Evrim Ağacı‘nın kafalardaki soru işaretlerini gidereceğine inandığım bir yazısını sunuyorum. Okumanız ve bilgilenmeniz dileğiyle.   

     

       Düşünce dediğimiz kavram, beyindeki hücrelere ulaşan elektrokimyasal sinyallere verilen biyokimyasal tepkilerin tümüdür. Yani aslında bir canlı “düşünmez”. “Düşünme” işlemini yapanlar, bu konuda özelleşmiş hücreler topluluğudur. Bildiğiniz gibi hücreler bir araya gelerek dokuları ve organları oluştururlar. Biz bu “düşünme” ve daha bir takım önemli görevleri de yapan hücreler topluluğuna (organa) “beyin” diyoruz. 

       Beynimizde milyarlarca sinir hücresi vardır. Bu sayı, akıl almaz gibi gözükse de, zaten “hücre” kavramından bahsedilirken, bizim alışık olduğumuzun ötesindeki uzunluk ölçülerine inildiğinden (mikrometre, nanometre), bu büyük sayılar çok da ilginç bir hal almamaktadır. 

       Vücudunuz, özelleşmiş başka hücre gruplarınız aracılığıyla, etrafınızdan bilgi toplarlar: Göz, kulak, burun, ten, dil bunların başlıcalarıdır. Etraftan gelen bilgiler, elektrokimyasal etkilere (pulse) dönüştürülerek, beyne aktarılırlar. Beyinde, gelen elektrokimyasal etkilere göre özelleşmiş hücreler vardır ve gelen etkinin şiddetine, tipine, biçimine, uzunluğuna, vb. değişkenlerine göre,  belirli biyokimyasal tepkimeleri başlatırlar.    

       Örneğin, burnunuza güzel bir yemek kokusu geldiğinde, ilk önce burundaki duyu sinirleri bunu, kokunun tip, tür, kimyasal özellikleri, vb.’ne göre algılayıp, buna uygun ve bu kokuyu tanımlayacak sinyallere dönüştürürler. Bu elektrokimyasal sinirler beynin algı bölümüne iletilir (bu olay da tamamen biyokimyasaldır, tepki, “nereye” gideceğini “bilmez”, ancak zaten anahtar-kilit ilişkileri dahilinde her tepkinin gideceği yer, milyalarca yıllık evrim sonucunda belirlenmiştir; hatta bazen tanınmadık etkiler karşısında duygularımızın karışması bundandır). 

     

       Algı bölümünde, bir dizi biyokimyasal tepkime gerçekleşir (cascade diyoruz buna) ve bu tepkimeler sonucunda, bazı kimyasal ürünler elde edilir. Bu ürünler de bir çok sonucu doğurabilir. Bunlardan biri, ağzın sulanmasının uyarılmasıdır. Bu da, Doğal Seçilim ile elde edilmiş bir özelliktir, çünkü ağzın önceden sulanması, salya üretimini arttırır ve besinin parçalanmasını kolaylaştırır. Bu sadece örneklerden biridir.    

       Düşünme kısmına gelince; aslında yaptığımız, tıpkı kokuda olduğu gibi, bize çevresel olarak gelen sinyallerden algıladıklarımıza göre bir sonuç çıkarmaktır. Bu “A ve B’den birini seç” şeklinde gelen bilgiye verdiğimiz tepkidir. Bu da, bizim gerek genetik, gerekse çevresel olarak edindiğimiz arkaplanımız (background) dahilinde hücrelerimizin verdiği kolektif tepkiyle değerlendirilir. Bazı hücreler, geçmişin yarattığı etkileri aklımızda tutmak ve benzer tepkiler vermek üzerine uzmanlaşmıştır. “Hafıza” dediğimiz bu olgu, beynimizdeki elektrokimyasal tepkilerin korunumundan başka bir şey değildir. Hafızanın “kutsal” ya da “bilim-dışı” bir olay olmadığı, “hafıza kaybı” olayı irdelenirse görülebilecektir. Hayvanların çok büyük bir kısmında, “hafıza” olgusuna rastlanmaktadır, balıklardan kuşlara, memelilere, sürüngenlere kadar… 

        Düşünce  üretebilmek ise, bir hayvan olan Homo sapiens‘in 5 milyon yıllık evrimi sonucunda edinebildiği bir özelliktir. Bunun için pek çok sebep sayılabilir, ancak önce “co-evolution” (karşılıklı evrim) ilkesi irdelenmelidir. Buna göre, bazı özelliklerimiz, bazı diğer özelliklerimiz ile birlikte, birbirlerini karşılıklı olarak desteklemek için evrimleşmiştir. 

       Örneğin insanın doğadaki en üstün özelliği, “sosyallik” konusunda en ileri tür olmasıdır. Bu olay, yaklaşık 7 milyon yıl önce, atalarımız daha çok maymunsuyken gerçekleşmiştir. Ancak sosyal hayvanlarda, iletişim çok önemlidir. Çünkü sosyallik, hayatta kalma ihtimalini arttırır, iletişim kurulabildiği müddetçe. Bu sebeple insan için iletişimi geliştirebilmek zorunlu olmuştur. Doğal Seçilim ve hatta Cinsel Seçilim ile desteklenen bu olgu (dişiler, iletişim konusunda en iyi olan erkekleri seçerler), “co-evolution” kavramı kapsamında evrimleşmiştir. İletişimin gelişebilmesi için, daha büyük bir beyne ihtiyaç vardır. Çünkü daha çok sinyal alınıp, daha çok tepki üretilmesi gerekmektedir. Ayrıca 4-ayaktan (quadreped, tetrapod) 2-ayak (biped) hale gelen insanoğlu için denge ve duyu organları daha da önem kazanmıştır. İşte tüm bunların kolektif birleşimi, beyni büyümeye zorlamıştır ve Doğal Seçilim ile en büyük beyne sahip olan bireyler seçilmiştir. 

       Beynin büyümesinin yan etkilerinden biri olarak (iletişimin ve sosyalliğin gelişmesiyle de), canlılar daha “zeki” hale gelmeye başlamışlardır (beynin büyümesinin canlı için iyi bir gelişme olduğunu, beynimizin yüzey alanını arttırabilmek için sayısız kıvrımdan oluşmasından anlayabiliriz). Çünkü artık etraflarını daha iyi algılayabilecek şekilde özelleşmiş hücrelerden daha çok barındırabilmektedirler. Duyu organları daha aktif olarak çalışmaktadır. Bunların tümü, kolektif olarak (co-evolution), düşünce üretebilmemizi sağlamıştır. 

       Evrim bilimini anlamanın birincil basamağı, olayları küçük parçalara bölebilmekten başlar. Bunu başarabilen biri, hayattaki her şeyi bilimsel yollarla açıklayabilecektir. 

     Yazı kaynağı 

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • The Four Horsemen

     

       Altyazısı çevirisini tamamladığım The Four Horsemen (Mahşerin Dört Atlısı), Yeni Ateizm akımının önde gelen isimlerinden Richard Dawkins, Sam Harris, Daniel Dennett ve Christopher Hitchens arasında gerçekleşen, entellektüel seviyesi yüksek yaklaşık iki saatlik bir oturumdur. Özellikle dinlerin eleştiriye açık olmamasını ele alan dörtlü, adeta bir beyin fırtınası içerisinde ilintili meselelere değiniyor ve eleştirel düşüncenin en güzel örneklerinden birini sunuyor. 2007 yapımı videonun, yaşamı ve dinleri sorgulayan herkesin mutlak izlemesi gereken muhteşem bir düşünsel şölen olduğunu hatırlatır, iyi seyirler dilerim.

                                             

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Doğada dengeleri sarsan silah: ZEHİR

        Canlıların hayatta kalma savaşını düşündüğümüzde genellikle vücut büyüklüğü, hız veya güç gibi özelliklerin avantaj yaratma bakımından ön planda olduğu izlenimine kapılırız. Ama doğada dengeyi zayıf, yavaş veya küçük olan canlılardan yana kaydıran bir silah da mevcuttur: Zehir. Kara hayvanlarının ataları yüz milyonlarca yıl önce sudan karaya geçip ilkel sahillerde yaşamaya başladığında, bu yeni koşullarda avlanmak ve dolayısıyla hayatta kalabilmek için çeşitli silahlar geliştirmiştir ki bunlardan birisi de zehir salgısıdır. Üstelik zehir öylesine etkili bir silahtır ki, çok farklı hayvanlarda en az 10 kez evrimleşmiş ve canlıya sağladığı büyük avantajlar nedeniyle de kalıcı olmuştur. Adeta bir biyolojik silah olan bu bileşimleri yüzlerce milyon yıllık evrim sürecinde, her geçen gün daha da iyileştirerek üreten doğa gerçekten de en büyük kimyagerdir.

       Zehrin kökeninin çok eskiye, bundan yaklaşık 500 milyon yıl önceye dayandığı düşünülmektedir. Doğada zehirli böcekler, örümcekler, balıklar, akrepler, köpekbalıkları, denizanaları, deniz salyangozları, kertenkeleler ve hatta zehirli memeliler (erişkin erkek ornitorenk, vampir yarasa ve Solenodontidae familyasına ait iki tür) bile vardır. Bu yazıda biraz daha özele inerek, akrep zehri üzerine Shunyi Zhu ve ekibinin Molecular Biology and Evolution’da yayımlanan güncel çalışmasının ışığında, zehrin evrimi konusuna kısa bir giriş yapmak istiyorum. 

    Resim 1: Bazı zehirli hayvanlar 

       Birçok durumda, yaşam için hayati öneme sahip bir proteinin öldürücü bir maddeye dönüşmesi için gereken tek şey, tek bir gende meydana gelen bir mutasyondur. Geçtiğimiz aylarda Prof. Zhu ve ekibi, böceklerde bulunan ve normalde vücudun bağışıklık sisteminde rol oynayan proteinler (defensinler) ile akrep zehrinde bulunan proteinler (nörotoksinler) arasındaki evrimsel ilişkiyi ortaya koyarak, zehir gelişiminin kökenine dair yeni veriler sundu. Prof. Zhu ayrıca, diğer hayvan zehirlerinin evriminde de benzer bir sürecin rol oynamış olmasının akla yatkın ve yüksek bir ihtimal olduğunu belirtti. Söz konusu çalışmaya geçmeden önce, akrepler hakkında kısa bir bilgi verelim:

       Akrepler, Eklembacaklılar şubesine ait Scorpiones takımını oluşturur. Dünyada yaklaşık 1750 farklı akrep türü tanımlanmıştır. Buna ek olarak 111 tane de nesli tükenmiş takson olduğu bilinmektedir. Yaşadığını bildiğimiz en eski akrepler 430 milyon önceye denk gelen Silüryen dönemine (443-417 myö) aittir.

       Dünyanın Antarktika hariç her kıtasında bulunan akrepler, türlerine bağlı olarak yüksek irtifada, nemli ortamlarda, mağaralarda, ağaçlarda, yeraltında, kayalarda veya çöllerde yaşayabilirler. Sadece tundralar, yüksek irtifadaki taygalar ve kalıcı kar örtüsüne sahip dağ zirveleri gibi kutupaltı iklime sahip karasal ekosistemlerde (Kuzey Amerika ve Avrasya’nın kuzeyindeki 50°-70°N enlemleri arasındaki bölgelerde) barınamazlar. Genel olarak 20-37°C’lik sıcaklık aralığını tercih etseler de, 0°C’nin altındaki dondurucu soğuklardan kavurucu çöl koşullarına kadar uzanan geniş bir habitatta yaşama yeteneğine sahiptirler. Akrepler kuş, kırkayak, kertenkele, fare, sıçan, yarasa vb avcılardan korunmak için gündüzleri pek ortalıkta dolaşmaz, aksine gece avlanırlar. Menülerinde daha çok küçük eklembacaklılar, bazen de ufak kertenkele ve fareler bulunur.

       Akreplerin evrimi hakkında farklı görüşler olsa da şu an için en çok kabul gören fikir akreplerin karadan köken aldıkları, sonradan yosunlar ve bitkiler yoluyla okyanuslara sürüklendikleri, orada bulundukları süre zarfında evrimleşerek yaklaşık 400 myö de yeniden karaya çıktıkları yönündedir. (Zehirlerini her geçen gün geliştirmekte olan deniz yılanlarının da benzer bir evrimsel geçmişi vardır. Günümüzdeki deniz yılanları, sadece 30 myö kara yılanlarından evrilmiştir. Kara yılanları ise 100 myö kertenkelelerden evrilmiştir.)

       Her akrep zehir salgılayan bir kuyruğa sahiptir; yani aslında her akrep zehirlidir. Nörotoksin ve enzim inhibitörlerinden oluşan bu zehir, akrebin avlanması kadar korunmasına da yarar. Fakat neyse ki bilinen 1750 akrep türünden yalnızca 25 tanesinin zehri insan için ölümcüldür. Buna rağmen yılda yaklaşık 5000 kişi akrep sokmasından hayatını kaybetmektedir.

       Birçok çeşidi olan akrep toksinlerinin moleküler işlevi, iyon kanallarını bloke etmektir. (Voltaja duyarlı K+ kanallarını bloke ederek etki eden akrep nörotoksinlerine α-KTx denir.) Akrepler, zehirlerinin etkinlik düzeyine bağlı olarak, kıskaçlarıyla yakaladıkları avlarını ya yine kıskaçlarıyla ezererek ya da zehirleriyle öldürürler. Fakat akrepler ancak sıvı haldeki besinleri sindirebilir (dış beslenme). Kurbanın, üzerine kustukları mide ve bağırsak salgılarıyla sıvılaşan kısımlarını emer; geriye kalan kemik, tüy gibi sindirilemeyen sert kısımlarını ise atarlar. Bir oturuşta büyük miktarlarda besin alabilen ve depolayabilen akrepler, bu sayede açlığa 6-12 ay kadar dayanabilir. Akreplerle ilgili önemli bir bilgi de şudur: Zehrini kullanıp tüketen bir akrep, zehir “reşarjı” yaptığı süreçte çok fazla enerji harcar ve dolayısıyla tamamen savunmasız hale gelir. Bu durum, zehrin hayvanlar aleminde neden daha yaygın bir adaptasyon olmadığını açıklayabilir. Ama elbette zehri kullanabilmeniz için onu zerk edecek özelleşmiş anatomik yapılara da sahip olmanız gerekir.

    Zhu ve ekibinin yaptığı çalışma: 

       Gerek omurgalıların gerekse de omurgasızların genomları, onları bakteri, virüs veya mantar gibi patojenlerden koruyan ve defensin adı verilen savunma proteinleri içerir. Defensinler, patojenleri fagosite eden bağışıklık sistemi hücrelerinin yapısında yer alır. Bilim insanları genetik benzerlikleri görece düşük de olsa yapısal benzerliklerine bakarak, omurgasızların sahip olduğu defensinler ile akrep toksininin ortak bir kökene sahip olabileceğini düşünmüş, ancak bu ortaklığı tam olarak açıklayamamıştı. Bu, yaklaşık 20 yıldır çözülmeyi bekleyen bir sırdı. İşte Zhu ve ekibinin yaptığı bu önemli çalışma, toksik olmayan bir proteinin tek bir genetik silinmeyle, bir toksine nasıl kolayca dönüşebileceğini göstermiş oldu. 

       Ekip önce akrep nörotoksin dizilerini analiz ederek toksinin “imzasını”, yani proteinde işlev ve yapıdan sorumlu olan bölgeyi belirlemeye çalıştı. Aranan “akrep toksin imzası” (Scorpion Toxin Signature veya kısaca STS) bulunduktan sonra, başka hangi hayvanların bu imzayı taşıdığını anlamak için mevcut hayvan genomları tarandı. Aranan imzalar, Hemiptera ve Hymenoptera takımlarına ait 6 zehirli böcek türünün defensinlerinde bulundu. Ekip, böcek defensinlerinin protein yapısındaki tek bir loop’un voltaja duyarlı K+ kanallarına bağlanmayı imkansız hale getirdiğini fark edince bu loopu silmeyi denedi. Loopun silinmesiyle, bu defensinin tıpkı bir α-KTx (yani akrep nörotoksini) gibi davranarak spesifik olarak K+ kanallarına bağlandığı gözlemlendi. Kısacası, STS taşıyan böcek defensinleri, tek bir mutasyonla (genetik silinme yoluyla) akrep nörotoksinine dönüşmüştü. 

       Prof. Zhu, “Sadece zehirli böceklere ait defensinlerin STS taşıması ilginç. Bu defensinlerin bir evrimsel geçiş sürecine işaret ettiği ve akrebinkine benzer bir toksine dönüşme potansiyeli taşıdığı açıktır.” diye belirtiyor.

       Bu çalışma, böcek defensinleri ile akrep α-KTx’ları arasındaki evrimsel ilişkiyi gösteren ilk işlevsel kanıttır. Aynı zamanda ufacık bir genetik mutasyonun belli bir proteinde yepyeni bir işleve yol açabildiğini göstererek, akreplerin o meşhur öldürücü darbelerini nasıl kazanmış olduklarını da açıklar.

       “Çalışmamız ıraksak evrime ilişkin mükemmel bir örnektir; atasal hatta meydana gelen yapısal değişiklikler, proteinlerde işlevsel bir değişime (bir zamanlar mikroplarla savaşıyorken, sonrasında avlara saldırır hale gelmesi) neden olmuştur.

       Zhu ayrıca şöyle bir ekleme de yapıyor: “Defensinlerden toksinlerin gelişimi, akreplerin karaya döndüklerinde küçülen vücutlarıyla bağlantılı bir adaptasyon olsa gerek.” Akrep evrimine ilişkin (şimdilik) en fazla kabul gören varsayıma göre, akreplerin sudaki ataları çok daha büyüktü; fakat evrim süreci içinde karaya çıkmalarıyla küçülmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla avları yakalamaları da eskisine kıyasla daha zor hale geldi ve zehir geliştirerek bu olumsuzluğu telafi etmiş oldular. Herhangi bir yanlış anlaşılma olmaması için burada ufak bir noktayı hatırlatmakta fayda var: “Zehir geliştirmek” derken kastedilen şey bilinçli bir seçim değildir elbette; yani akrepler, “Madem küçüldük, biz de zehir geliştiririz” gibi bir karar vermemiştir. Popülasyondaki bazı bireylerde şans eseri, çalışmada bahsedilen türden bir mutasyon gerçekleşmiş (zehir salgısı oluşmuş) ve işin oradan sonrasında doğal seçilim devreye girmiştir. Kısacası bu mutasyon, ona sahip olan akrepler için bir avantaj yaratmıştır ve zaten tam da bu avantaj nedeniyle popülasyonda yayılma imkanı bulmuştur. 

       Queensland Üniversitesi’ndeki Zehir Evrimi Laboratuvarı’nda çalışan ve dünyanın en büyük zehirli yılan uzmanı sayılan Bryan Fry ise bu konuda şunları söylüyor: “Zehir gelişimi akreplerin yepyeni alanlara yayılmasını sağladı. Karaya çıktıklarında tek bir avlanma yöntemleri vardı: güçlü kıskaçları. Fakat avı yakalamak, aynı zamanda avı elde tutmak anlamına da geliyordu ve bu küçülmüş halleriyle yakaladıkları avın bizzat kendisi bir tehdit haline gelebiliyordu. En eski ve büyük akreplerin hala çok büyük pençeleri ve ufacık kuyrukları vardır. Evrimsel açıdan daha gelişmiş olanlarda ise durum tam tersidir: büyük kuyruklar ve ufak pençeler (Aşağıdaki fotoğraflarda farkı görebilirsiniz.)Yani akrepler mekanik avlanma yöntemini, kimyasal bir silahla değiş tokuş etmişlerdir. Bu durum yılan gibi diğer zehirli hayvanlar için de geçerlidir; onlarda da tek bir mutasyon, bir defensinin toksine dönüşmesine sebep olmuştur. Tüm zehirli yılanlar, zehirli kertenkelelerden evrilmiştir. Boa ve piton gibi daha ilkel olan dev yılanlar, çok büyük ve güçlü oldukları için zehirlerini kaybetmiştir.” (Burada yine ufak bir hatırlatma yapayım: Bu ilkel yılanlar aynı zamanda körelmiş arka bacaklara da sahiptir. Evrim sürecinde körelmiş yapılarla ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.) 

    Resim 2: 20 cm’ye varan boyuyla dünyanın en büyük akreplerden biri: Pandinus imperator

      

    Resim 3: 50-90 mm’lik boyuyla dünyanın en zehirli akreplerinden birisi: Hottentotta tamulus 

       Sonuçta farklı canlılardaki evrimsel süreçler aynı veya benzer olsa da sonuçları farklıdır. Örneğin kobra yılanı, avını yakalamak için zehrini kullanır ve bunun için de çok zarif bir yöntem geliştirmiştir. Kobra zehri, sinir sisteminin çalışmasını durdurarak bir yandan solunumu engelleyip kurbanın boğulmasına yol açarken, diğer yandan da kaslarını felç ederek kaçmasını önler. Bazı yılanların (örneğin Avustralya’da yaşayan Taipan yılanlarının) zehrinden yarım çaykaşığı bile bir insanın kanını milyonlarca kan pıhtısına dönüştürerek katılaştırır. Sonuçta iç organlar iflas eder, bütün pıhtılaşma faktörleri kullanılmış olduğu için de kurban sonunda aşırı kanamadan ölür. Yine Avustralya açıklarında görülen Kutu denizanası, bedenin dayanabileceğinden fazla acı yaratarak ölüme sebep olur. Fry, “Kutu denizanası sizi soktuğunda iki şekilde ölebilirsiniz. Birincisi, yarattığı acı zaten o kadar büyüktür ki şoka girerek ölürsünüz. İkincisi, acıya dayanabilmişseniz bile zehrin kendisi zaten yarım saat içinde sizi öldürür.” diye bilgi veriyor. Bu zehirlerin gücünün kaynağı, daha doğusu neden bazılarının belli canlılarda etkili olup diğerlerinde etkisiz olduğu da yine evrimsel geçmişlerinde yatar. Zehirli canlı hangi avlarla besleniyorsa, sahip olduğu zehir de ona uyacak şekilde evrimleşmiştir. Örneğin Taipan yılanları çok tehlikeli avlarla beslenir, dolayısıyla sahip olduğu zehir de aynı oranda güçlüdür.

       Hayvan zehirleri tıbbın çeşitli alanlarında kullanılmakta, sürekli evrilmeye devam ettiği için de ilaç sanayisinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Akrep toksinleri günümüzde böcek ilaçlarında, aşılarda ve protein mühendisliğinde kullanılmaktadır. Ayrıca radyoaktif hale getirilmiş versiyonları beyin tümörlerinin tedavisinde veya tümör sınırlarının belirlenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Çeşitli canlılardan elde edilen zehirler günümüzde kalp, dolaşım ve kan hastalıklarına yönelik birtakım ilaçlar için vazgeçilmezdir. Ayrıca ağrı kesici veya sedatif olarak ya da kanser, Parkinson ve Alzheimer gibi hastalıkların tedavilerinde de kullanılmaktadır. Üstelik canlıların devam eden evrimiyle birlikte bu zehirlerin kimyasal yapıları da evrimleşerek değişmekte, böylece her geçen gün yepyeni tedavilerin önü açılmaktadır. 

       Bu yazım Ateist Dergi‘nin 4. sayısında yayımlanmıştır. 

    Kaynaklar: 

    1. Inside Science; How The Scorpion Got Its Venom 
    2. Oxford Journals Molecular Biology and Evolution; Shunyi Zhu et al. “Experimental Conversion of a Defensin into a Neurotoxin: Implications for Origin of Toxic Function
    3. Science Daily; How scorpion gets its sting 
    4. The Scientist; Toxin Evolution 
    7. Kenton J Swartz ; Ion channels: The scorpion toxin and the potassium channel
     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Sinirbilimin en ünlü beyinlerden biri: H.M.

       Her sinirbilim kitabı, H. M. harfleriyle tanımlanan ve yaşadığı amnezi (hafıza kaybı) nedeniyle ünlenen bir hastadan bahseder. İzleyenler, Christopher Nolan’ın 2000 yapımı ünlü filmi Memento’yu ve hayatındaki önemli olayları/bilgileri hatırlayabilmek için ufak kağıtlara notlar yazan filmin baş kahramanı Leonard’ı hatırlayacaktır. İşte Leonard karakteri, yazıda anlatılacak olan bu önemli hastadan esinlenerek yaratılmıştır. Bu kişi, 82 yaşında (2008) hayatını kaybeden ve 27 yaşındayken (1953) geçirdiği beyin ameliyatı sonrasında modern sinirbilimine yaptığı katkılarla bu alanda çığır açan Henry Molaison’dur. İsmi, ölümünden sonra açıklanmıştır. Molaison yaşadığı son güne kadar bilimsel araştırmalar için denek olmaya rıza göstermiş ve solunum yetmezliğinden ölmeden önce de beynini bilime bağışlayarak, J. Annese ve ekibi gibi araştırmacılara hafıza problemleri ile beyin bölgeleri arasındaki ilişkiyi araştırma şansı tanımıştır. Molaison’un beyni üzerinde yapılan çalışmalar, beyin ve hafıza arasındaki ilişkinin anlaşılmasında devrimsel bir rol oynamıştır.

    Henry Molaison (H. M.)

    Konuyla ilgili biraz tarihçe ve ön bilgi vermek gerekirse:

    Henry Molaison 27 yaşında epilepsi şikayetiyle Hartford Hastanesi’ne başvurarak, hem kendi hayatını hem de sinirbilimini sonsuza kadar değiştirecek bir süreci başlatmış oldu. O sıralar Molaison’un epilepsi krizleri çığrından çıkmıştı ve verilen ilaçlar fayda etmez hale gelmişti; Molaison bu durumdan kurtulmak için hemen her şeyi denemeye hazırdı. Şikayeti nedeniyle başvurduğu hastanede, kendisine beyin cerrahı W. B. Scoville tarafından büyük ve deneysel bir lobektomi operasyonu uygulandı; dediğimiz gibi Henry her şeyi denemeye razıydı. (Bu operasyon, Scoville’in o zamanlar elinde bulunmayan ileri beyin görüntüleme tekniklerinin yardımıyla günümüzde de ciddi epilepsi hastalarında uygulanmaktadır.) Operasyonda Molaison’un beyninin bazı bölgeleri (hipokampusun, parahipokampal kortekslerin, entorhinal kortekslerin, piriform kortekslerin ve amigdalanın anterior -yani ön- üçte ikilik kısımları) çıkarıldı. Ancak sonrasında meydana gelen değişiklikler tıp dünyasını şaşkınlığa uğrattı. 

       Operasyondan sonra Molaison’un epilepsisi kontrol edilebilir hale gelmişti ve IQ’su da ameliyattan sonraki 10 ay boyunca ortalamanın üstünde seyretmişti; bu anlamda operasyon esas hedefine ulaşmıştı. Fakat bir sorun vardı: Molaison’un beyni yeni anılar üretemiyordu (anterograd amnezi); ayrıca uzun dönemli hafızaya ait anılarını hatırlamakta da zorlanıyordu (kısmi retrograd amnezi). Kısa dönemli hafıza ve yöntemsel (procedural) bellek gerektiren işleri eskiden olduğu gibi gerçekleştirebiliyorken, uzun dönemli epizodik bellek gerektirenlerde sıkıntı yaşıyordu. Birkaç dakika önce gerçekleşen olayları, konuşmaları ve hattâ doğumgününü bile hatırlamıyordu. Doktorlar operasyondan sonra hastanın kişiliğinde, konuşma yeteneğinde ve algısal becerilerinde hiçbir değişiklik olmazken, beynin uzun dönemli hafızasında bilgi saklanamıyor oluşuna çok şaşırmıştı. Hayattayken onunla en fazla zaman geçiren (yaklaşık 46 sene) bilim insanlarından birisi olan nörolog Suzanne Corkin, Molaison’un bazı çocukluk anılarını tekrar tekrar anlatmayı çok sevdiğini; ama her sabah aynada gördüğü kişi ile bu hikayeler arasında net bir bağlantı kuramadığını ifade ediyor. Birkaç dakika için bile olsa odadan ayrılsa, döndüğünde Molaison’un sanki daha önce hiç tanışmamışlar gibi kendisini ona yeniden tanıttığını ve bu hikayeleri bir kez daha anlatmaya başladığını belirtiyor. Corkin’e göre bilimsel açıdan bu hikayelerin en önemli ve ilginç yanı şuydu: “Henry size hikayenin ana fikrini veriyordu; ama onu hiçbir zaman belli bir zamana veya yere atfetmiyordu. Bizler son doğumgünümüzde ne yaptığımızı hatırlayabiliriz, ama Henry başka hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Zihninde herhangi bir bağıntı veya çağrışım oluşmuyordu.”

        Corkin bu durumun iki istisnası olduğunu da ekliyor: Birisi, genç yaşta yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında yaşadıkları, diğeri de babasının sigarasını çalıp gizli gizli içtiği zaman hissettikleri. Molaison ilginç bir şekilde, bu iki anısını çok net hatırlıyordu. 

       O zamanlar, beynin belirli bölgelerinin alınması halinde kişide hafıza kaybı oluşacağını hiç kimse bilmiyordu. Molaison’ın kendi rızasıyla yürütülen araştırmalarda elde edilen bulgular, beyin işlevleri ile hafıza arasındaki ilişkinin anlaşılmasının ve psikolojinin bir dalı olan bilişsel nörofizyoloji alanının gelişmesinin önünü açtı (Bilişsel nörofizyoloji, beynin yapı ve işlevlerinin belli psikolojik süreçlerde nasıl bir rol oynadığını inceler.) Doktorları onunla çalışmanın bir zevk olduğunu; bu süreçte Molaison’un sıkıcı hafıza testlerine hiç sıkılmadan, büyük bir sabırla iştirak ettiğini anlatıyor. Tabii bunun sebebi, testlerin hiçbirini hatırlamadığı için her seferinde yeni bir deneyim yaşıyormuş gibi hissetmesi olsa gerek. 

       H. M. vakasından önce birçok araştırmacı, hafızanın beynin tüm bölgelerinde saklandığına inanıyordu. Onun beyni sayesinde, hafızanın hipokampus ve onu çevreleyen anatomik bölgelerle sınırlı olduğuna dair ilk kanıtlar da elde edilmiş oldu. Fakat Molaison operasyondan sonra da yeni beceriler edinebiliyordu (bunları hatırlamasa da); ki bu durum da yöntemsel belleğin hipokampusta değil, başka bir yerde oluştuğuna işaret ediyordu. 1984-1993 yılları arasında Molaison’un beyni üzerinde gerçekleştirilen taramalar, operasyonda çıkarılan beyin bölgeleri hakkında biraz daha bilgi sundu. Ama bu taramaların çözünürlüğü, lezyonlu bölgelerin kesin anatomik sınırlarını ortaya koymaya yeterli değildi. Hasarın kapsamını tam olarak anlayabilmek için beynin parçalarına ayrılması (diseksiyon) gerekiyordu. 

       2009 yılında Jacopo Annese ve ekibi, Molaison’un ölmeden önce bilime bağışladığı beyni üzerinde kapsamlı bir diseksiyon işlemi gerçekleştirdi. Bu işlem, internet üzerinden canlı olarak yayınlandı (aşağıdaki video). Diseksiyonu takiben yapılan ayrıntılı bir post-mortem (ölüm sonrası) analizle, Molaison’un beyninin 3 Boyutlu bir modeli yaratıldı. Bu çalışma, insan hafızasını anlama çabalarımızda bize önemli histolojik, anatomik ve dijital bilgiler sunmakta ve sunmaya da devam edecek gibi görünmektedir.

    [youtube:t9r2J2Yeooo]

    Annese ve ekibi tarafından yürütülen çalışmanın sonuçları:

    Ekip Molaison’un beynini önce dondurup, sonra da yetmişer mikrometre kalınlığındaki 2401 dilime ayırdı ve her dilimi fotoğrafladı. Uykusuzluktan halüsinasyon görmeye başladığını söyleyen Annese, bu işlemin 3 gün sürdüğünü anlatıyor. Dijital ortama aktarılan bu görüntüler o kadar ayrıntılıdır ki, beyindeki nöronlar bile izlenebilmektedir. Corkin bu konuda şöyle diyor: “Bazı insanlar Henry’nin 2401 nesneye tercüme edildiğini söylüyor; ama ben onu öyle görmüyorum.” Ekip daha sonra, elde ettikleri bu görüntüleri kullanarak beynin kapsamlı bir 3 Boyutlu modelini oluşturdu; buna mikroskobik bir anatomik beyin maketi de diyebiliriz. Böylece gelecekte konuyla ilgili çalışma yapmak isteyen her araştırmacı, Dr. Scoville’in 1953 yılında gerçekleştirdiği operasyonu rahatlıkla inceleyebilecek (sanal diseksiyon yoluyla) ve beynin tam olarak hangi bölgesinin çıkarıldığını belirleyerek nörolojik bozukluklar konusunda bilgi edinebilecek.

    Resim: H.M.’nin dondurulan beyni (Credit: UC San Diego)   

       Molaison’un beyninin ayrıntılı haritalandırması, beyninin her iki yarı-küresinde halen bol miktarda hipokampus bölgesi bulunduğunu gösterdi (2013 tarihli çalışma için kaynak). Ancak entorhinal korteksin alınmış olması, bu hipokampus bölgelerinin düzgün işlemesini engellemiş gibi görünüyordu (çünkü entorhinal korteks, hipokampusun içine ve dışına doğru bilgi akışını sağlayan bir geçit görevi yapar). Molaison operasyondan sonra acı, açlık veya susuzluk hissi gibi içsel durumları da algılayamaz hale gelmişti. Diseksiyon sonrasında bunun sebebi de ortaya çıktı: Duygusal tepkilerden ve içsel durumların algılanmasından sorumlu olan amigdalanın neredeyse tamamı operasyonda çıkarılmıştı. Bilim insanları ayrıca sol ön lobda daha önce kimsenin orada olduğunu bilmediği bir lezyon ve beyaz maddenin derinlerinde yer alan bir patoloji de buldu. Annese konuyla ilgili şu yorumu yaptı:

    “Ölümden sonra incelenen bir beyin, ancak gerçek bir insanın gerçek davranışları ile anatomik bulguları ilişkilendirebilirseniz yararlı olur; böylece beynin neye benzediği ile kim olduğunuz arasında bağlantı kurabilirsiniz. H. M. söz konusu olduğunda, elimizde beynini ilişkilendirebileceğimiz 50 yıllık bir davranış kalıbı mevcuttur.”

    (Credit: WGBH Educational Foundation)   

       Sinirbilimi alanında en çok incelenen hastalardan biri olan Henry Molaison’dan elde edilen beyin dilimleri ve onların 3 Boyutlu dijital görüntüleri, kendisinin ölümünden sonra da bilime katkı sunmaya devam ediyor. Kısacası Molaison sadece bilim camiası tarafından değil, hepimiz tarafından hatırlanmayı hak eden, bilime önemli katkılar yapmış bir güzel insandır. Bilime bağışladığı beyni üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilecek bulguların, gelecekte Alzheimer ve benzeri hastalıkların tedavileri açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek bile duymuyorum. Onun yerine yazıyı, Henry Molaison ile en fazla vakit geçiren kişilerden biri olan nörolog S. Corkin’in ona dair küçük bir anısıyla bitirelim:

    “Ölümünden sonra Henry’nin beyni uçakla San Diego’ya taşınacaktı. Henry’nin beyni, kendine ait bir koltuğa kemerle bağlanmıştı. Uçağın kalkışını izlerken, Henry’nin çocukken uçağa bindiği gün hissettiklerini [hatırlarsanız bu, onun hiç unutmadığı iki anısından biriydi] bizimle paylaştığı zamanları düşündüm ve çok duygulandım. Bu, mükemmel bir elvedaydı.” 

     

    İlginizi çekebilecek benzer yazılar:

        Kaynaklar:

     

  • Antimadde kalmaya geliyor!

    Fizikçliler ele geçirilemeyen antihidrojeni sonunda inceleyecek kadar hapsetmeyi başardı. 

     

        Araştırmacılar bir rogue rahibinin Vatikan’ı bir şişe dolusu antimadde ile yok etmeye çalıştığı, Dan Brown’un Angels & Demons senaryosuna bir adım daha yaklaştılar. Danimarka Aarhus Üniversitesinden Jeffrey Hangst, “10 yıl içinde insanlar Dan Brown’ı unutacak ama bizler ders kitaplarında olacağız.” dedi.

     

       Gerçek hayatta ise bugüne kadar gözlemlenebilmiş antimaddenin çıkardığı enerjiyle bir bardak kahveyi bile ısıtmak mümkün değildi. Ama CERN’deki fizikçiler bunu başardı, düzinelerce antihidrojen atomunu 1 saniyeden kısa bir sürede de olsa yaratıp ellerinde tutmayı başardı, ki bu süre şimdiye kadar ulaşılan en uzun süredir. Nature dergisinde online olarak yayımlanan rapor, antimaddenin sıradan maddeden farkını incelemek için elde tutulmasına yönelik önemli bir adımdır.

     

       Varlığı 1931 yılında fizikçi Paul Dirac tarafından varsayılan antimadde, bildiğimiz maddeyle zıt elektrik yüklü parçaçıklardan oluşmaktadır. Nasıl Hidrojen atomu pozitif yüklü proton ve negatif yüklü elektrondan oluşuyorsa, antihidrojen de negatif yüklü antiproton ve pozitif yüklü pozitrondan oluşur. Madde ve antimadde karşılaştıklarında birbirlerini yokeder. CERN’de birçok deney bu muammayı açıklayabilmek ve ikisi birbirini yoketmeden önce antimaddeyi inceleyebilmek için yapılmaktadır.

     

       Fizikçiler ilk kez 1995 yılında laboratuvar ortamında birkaç kaçışan antihidrojen atomu yaptılar. 2002’de ekip düşük enerjili birçok antihidrojen atomu yapmanın yöntemleriyle ilgili bir rapor yayınladı. Düşük enerjili olmaları son derece önemlidir çünkü başka şekilde onları inceleme şansımız olmaz.

     

       Son bulgular, ALPHA adıyla bilinen Hangst deneyinden gelmiştir. Deneyde antiprotonlardan oluşan akım 40 Kelvinde 40.000 partikülden oluşan bir bulut halinde soğutulur. Bu bulut çok hafifçe birkaç milyon soğuk pozitronun içine itilir. Her on seferden birinde, bir anti protonla pozitron antihidrojen oluşturmak üzere birleşir. Bilim insanları, kabaca yaratılan her 100.000 antihidrojen atomundan birini manyetik alanlar kullanarak hapsetmeyi başardı. Nature raporundaki bilgilere göre 38 tane atom yakalanmış ve kurtulup kendilerini yok etmeden önce saniyenin altıda biri kadar bir süre boyunca tutulabilmiştir. Eğer bilim insanları daha fazla antihidrojen atomunu daha uzun sürelerde tutmayı başarırsa, antimadde ile normal maddenin içsel enerji farklarını anlamamızı sağlayacak spektral ölçüm ve buna benzer detaylı ölçüm tekniklerini kullanabilecekler.

     

     

     

      Hangst şöyle konuştu: “Bu çok heyecan verici çünkü artık antihidrojeni normal Hidrojen ile kıyaslama şansımız var.  Antiatomlar sayesinde atom fiziğine dair bilmediğimiz yüzlerce yıllık yeni bilgiye ulaşırız.” Antihidrojen konusu, gün geçtikçe gelişen ve ilgi uyandıran bir alan oldu. Şu anda bile CERN’de iki yeni antihidrojen deneyi için çalışmalar devam etmektedir. Köklü bir rakip olan ve ALPHA’nın anti proton akımının 5 metre altında çalışmakta olan ATRAP; pozitronlarla birleştirip antihidrojen elde etmek üzere çok daha büyük ve soğuk antiproton damlaları yaratmaya odaklanmış durumdadır. 

     

       16 Kasım’da Physical Review Letters‘da yayımlanan bir makalede ATRAP grubu, antihidrojen yapımında kullanmak üzere  santrifüj yöntemiyle antiprotonları elektronlardan ayırarak düşük enerjili antiproton ayrıştırma konusuna değinmiştir. Harvard Üniversitesi’nden ekip lideri Gerald Gabriel, “Isı değerleri 6 Kelvinden düşük olan 3 milyon antiprotonumuz var” diyerek, rakiplerinin çalışmalarından çok memnun olduklarını eklemiştir. Hangst’ın ekibi ısıyı, dolayısıyla partikül enerjisini düşürmek için çalışmaktadır. CERN antiproton akımı bu ay içinde 6 aylığına kapatılacak ve bir sonraki döngü için Mayıs 2011’de yeniden açılacak. Eğer yeterli fon sağlanırsa, birkaç yıl içinde planlanan upgrade ile antiproton mevcudu 100 katına çıkarılabilecek.

     

      

    Yazı kaynağı: ScienceDaily (17.11.2010)

     

    Makale kaynağı:


    1. G.B. Andresen, M.D. Ashkezari, M. Baquero-Ruiz, W. Bertsche, P.D. Bowe, C.C. Bray, E. Butler, C.L. Cesar, S. Chapman, M. Charlton. Search for trapped antihydrogen. Physics Letters B, 2010; DOI: 10.1016/j.physletb.2010.11.004

     

    2. G. B. Andresen, M. D. Ashkezari, M. Baquero-Ruiz, W. Bertsche, P. D. Bowe, E. Butler, C. L. Cesar, S. Chapman, M. Charlton, A. Deller, S. Eriksson, J. Fajans, T. Friesen, M. C. Fujiwara, D. R. Gill, A. Gutierrez, J. S. Hangst, W. N. Hardy, M. E. Hayden, A. J. Humphries, R. Hydomako, M. J. Jenkins, S. Jonsell, L. V. Jørgensen, L. Kurchaninov, N. Madsen, S. Menary, P. Nolan, K. Olchanski, A. Olin, A. Povilus, P. Pusa, F. Robicheaux, E. Sarid, S. Seif el Nasr, D. M. Silveira, C. So, J. W. Storey, R. I. Thompson, D. P. van der Werf, J. S. Wurtele, Y. Yamazaki. Trapped antihydrogen. Nature, 2010; DOI: 10.1038/nature09610

     

     Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Çocuklara evrim yok, Harun Yahya ve yaratılış var!

     

       Mayıs ayında uzun süredir tadilatta olan Ankara MTA Tabiat Tarihi Müzesi açılmıştı ve hatta o zaman bu sevindirici haberle ilgili tanıtıcı bir yazı ve Facebook sayfamızda da müzeye ait bir fotoğraf albümü yayınlamıştım. Ancak müzenin internet sitesinin “Müze Çocuk” bölümünde, müze eğitim uzmanı tarafından derlenmiş kitapçıklar bulunuyor. Kitapçık derlemeleri için kaynak olarak da Bilim ve Teknik Dergisi ve herhangi bir bilimsel referansı olmayan “popülerbilgi” isimli bir site kullanıldığı yazıyor. Bu “popülerbilgi sitesi” nedir diye girip baktığınızda, karşınıza malesef evrim karşıtı bir içeriğe sahip olduğu anlaşılan, bilimle yakından uzaktan alakası olmayan yaratılışçı argümanların olduğu bir site çıkıyor. Bilimi çarpıtıp çocuklara göz göre göre yanlış bilgi vermeyi kendine görev edinmiş bu sitede şöyle anlatımlar var:

    “Filin hortumu özel olarak tasarlanmış bir organdır. Her özelliğiyle Allah’ın yaratma sanatındaki kusursuzluğunu bizlere gösterir. Peki bu mükemmel mekanizma nasıl var olmuştur? Akıl ve vicdan sahibi bir insan için, bunun “yaratılmış” olduğunu anlayıp hissetmek zor değildir kuşkusuz. Bu organın tesadüfler sonucu var olduğunu öne süren evrimcilerin iddiası son derece gülünçtür. Çünkü, evrimciler, organların tesadüflerin birbiri üzerine eklenerek var olduğunu öne sürerler. Oysa fil hortumu üzerindeki her bir kas yerli yerinde olduğunda çalışabilir. Şüphesiz kasların boylarında ya da kuvvetlerindeki en ufak bir farklılık onu işlevsiz kılardı.”
     

       

       Oysa biz biliyoruz ki doğada hiçbir şey mükemmel değildir, her şey ervim sürecinde canlının hayatta kalarak neslini ve genlerini sonraki kuşaklara aktarabileceği şekilde gelişmiş ve gelişmeye de devam etmektedir. Bunu başaramayan canlılar da zaten hayatta kalamamakta, hatta nesilleri tükenme noktasına kadar gitmektedir. Kusursuz tasarım diye bir şeyin söz konusu olmadığını en basit haliyle insanlardan örnekleyecek olursak, vücudumuzda bozuk olan pek çok yapıya bakmak yeterli olacaktır. (Gözlerimiz bozuk, iki ayak üzerinde yürümeye henüz tam olarak adapte olmadığımız için bel ve sırt ağrıları yaygın, yirmi yaş dişlerimiz çenemize sığmıyor, kongenital ve genetik hastalıklarla doğan pek çok bebek var…vs… liste uzayıp gidiyor, sitemde bunlarla ilgili fazlasıyla yazı ve bilgi var. Merak edenler açıp okuyabilir.) 

       Yani özetle bu güzelim müzede sergilenen onca fosile, milyonlarca yıl içerisinde gerçekleşmiş olan evrimsel sürecin bu fosillerle görsel olarak anlatımına ve canlıların türeyişiyle ilgili bilimsel gerçeklere rağmen, müzenin internet sitesindeki çocuklar için olan bölümünde ‘nedense’ bu bilimsel gerçekleri örtbas eden bir oluşumdan referans veriliyor. Kısaca çocuklara evrim yok, Harun Yahya ve yaratılış var! Küçük yaşta beyin yıkamanın faydalı bir yöntem olduğunu biliyorlar. 

       Bu vahim tablodan müzenin bilim departmanının haberi olmadığını düşünmek istiyorum. Eğer öyleyse haberleri olmaması da ayrı bir vehamet gerçi, ama en azından biraz da olsa durumu kurtarabilecek bir bahane olur. Bu güzelim müzenin hurafecilerin ellerine teslim edilmemiş olduğunu ve bu kepazeliğin farkına varılıp en kısa sürede düzeltileceğini umuyorum. Bu olayın farkına varıp konuyu medyaya yansıtan Haber SoL ekibini de tebrik etmek gerekiyor burada. 

       Filin hortumunun neden böyle olduğuna dair gerçek bilgileri çocuklara aktarmak istiyorsak, bunu onlara hak ettikleri şekilde, yani bilgileri çarpıtmadan anlatmamız gerekiyor. “Çocuklar için Evrim” başlıklı video serisini tam da bu nedenle çevirmiştik. Serinin fillerle ilgili bölümü aşağıda verilmiştir. Diğer bölümleri buradan izleyebilirsiniz.

    • Müzeyle ilgili bilgi almak isteyenler, açıldığı zaman heyecanla gezmeye gidip sonrasında yazdığım ve şimdi yazdığıma pişman mı olsam bilemediğim tanıtım yazısını okuyabilir.
    • Ayrıca Evrim Çalışkanları tarafından derlenen şöyle bir liste var: Çocuklara Yönelik Evrim Kitapları Önerisi (Malesef çok fazla Türkçe kitap olmadığı için list oldukça kısa, ama olsun.)
  • Ve insan, sentetik yaşamı yarattı!

       Craig Venter ve ekibi 2010 yılının Mayıs ayında bilim dünyasında tarihe geçecek bir duyuru yaparak sentetik DNA ile çalışan ilk yaşam formunu yarattıklarını duyurmuştu. Çalışmada, basit yapıtaşlarının bir araya getirilmesiyle üretilen sentetik (yani insan yapımı) M. mycoides bakteri DNA’sı, kendi genomu boşaltılmış olan M. capricolum bakteri hücresine enjekte edilmiş; sonrasında cansız olduğunu söyleyebileceğimiz bu hücre, canlılık kazanmakla kalmamış, üreme gibi önemli işlevleri de yerine getirerek M. mycoides kolonileri meydana getirmişti. Dini çevrelerce Tanrı rolü yapmaya çalıştığı gerekçesiyle eleştirilen Craig Venter, videoda bu önemli çalışmayı anlatıyor. (Video çevirisi için Evrim Ağacı‘na teşekkür.) Craig Venter bu başarıyı şöyle özetliyor: Genetik kodlarımız, bedenimizin yazılımlarıdır. Ürettiğimiz bu bakteri, artık dünyadaki diğer canlılar gibi yaşayan bir organizma.” 

       “DNA’nın üretimi kulağa çok basit gelen bir yöntemle, bloklar halinde üretilip sonradan birleştirilerek yapılmıştır. Tam olarak LEGO’lar kullanılarak bir canlılık materyali üretmeye benzetilebilir. Adenin, Timin, Guanin, Sitozin ve yardımcı diğer moleküller çeşitli şekillerde bir araya getirilerek adım adım DNA yaratılmıştır. Doğada da bu basit moleküllerin oluşumundan sonra önce RNA’nın, sonra DNA’nın kademe kademe evrimleştiğini ve bu sürece paralel olarak 600 milyon yıl içerisindeki katrilyonlarca deneme-yanılma sonucunda basitten giderek, adım adım karmaşıklığa ilerleyen canlılığın oluştuğunu biliyoruz. İşte Venter ve ekibi bu ilkin adımları takip etmiştir diyebiliriz. Hatta Venter, canlılıkla ve canlılığın yaratılmasıyla adeta alay edercesine, genoma bazı eklentiler yapmıştır. Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin’i kullanarak bir kod geliştirmiş ve yarattığı DNA’nın içerisine ekibindeki 46 araştırmacının adını ve soyadını, 1 adet e-posta adresini, 1 web sitesi adresini ve birkaç farklı İngilizce atasözünü/özdeyişi kodlayarak eklemiştir. Kısaca işe yaramaz bu kısımları ekleyerek canlılığın sıradanlığını bilim dünyasının suratına adeta çarpmıştır.” 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

        

     

     

  • Balık çene fosilleri atalarımızla ilgili bilgi veriyor

       Hepimizin bildiği gibi süt dişlerimizi düşürünce yerlerine daimi dişlerimiz sürer. Bu evrimsel kalıtımımızın çok eskilerden kalma bir kuralıdır ve omurgalı hayvanların çok büyük bir kısmında da belirleyici ve tanımlayıcı bir özelliktir. Uppsala Üniversitesi’nden iki kişinin de içinde olduğu uluslararası bir bilim ekibinin bulduğu balık çenesi fosilleri, bu omurgalı grubunun kökenine ve ilginç dişlenme sürecine ilişkin yeni bulgular ortaya çıkardı. Bilim insanları, İsviçre ve Almanya’da keşfedilen en eski kemikli balık fosillerini inceledi. Ekip, bu canlıların bizimle aynı omurgalı sınıfına —Osteichthyes üst sınıfına— ait olduklarını ortaya koydu. Çalışmaya ilişkin bulgular Nature dergisinde yayınlandı. 

    Omurgalı hayvanlar 3 ana gruba ayrılır: 

     

    1. İlkel lampreyler ve Myxini: Ne çeneleri ne de dişleri vardır.

    2. Kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes): Vatozlar ve köpekbalıkları. Çenelerinin iç yüzünde yeni dişler çıkarır ve bu dişler zamanla çene ucuna kayarak üst üste sıralanır; böylece zamanı gelince eskimiş dişler düşer.

    3. Kemikli balıklar (Osteichthyes): Üçüncü ve en büyük gruptur. Hem kemikli balıkları hem de tüm kara omurgalılarını kapsar. Dişler, neredeyse bütün Osteichthyes türlerinde teker teker sürer ve düşer; düşen dişle aynı yerde gelişen yeni bir diş de düşenin yerini alır. Buna ek olarak Osteichthyanların başka hiçbir omurgalıda rastlanmayan bir şekilde dişleri özel çene kemiklerinde bulunur (alt çenede mandibular, üst çenede de maxillar ve premaxillar). 

     

       Osteichthyes büyük bir grup olmasına rağmen kökenleri hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Fosil kayıtları 416 milyon öncesine ait kemikli balık fosillerine kadar gider ama keskin bir şekilde de sonlanır. Ancak, 420 milyon yıl öncesine denk gelen Silüryen döneme ait taşlarda ilkel Osteichthyans sayılabilecek iki tür balık fosili vardır: Andreolepis (İsviçre) ve Lophosteus (Almanya ve Estonya).

     

       Çalışmayı yüürüten ekibin başındaki Prof. Per Ahlberg şöyle diyor: ”Sorun şudur ki şimdiye kadar yüzlerce pul ve küçük kemik kalıntısı dışında eksiksiz bir numune bulunamadı. Bazı araştırmacılar bu fosillerin Osteichthyanlarla bağlantılı olduğunu bile kabul etmemektedir.“ Aetık bu iki çene kemiğinin bulunmasıyla (diş barındıran Andreolepis alt çenesi ve Lophosteus üst çenesi), bu balıkların kimliği konusundaki tartışmalar kesin olarak sonlanmıştır: bunlar, bilinen en eski Osteichthyan’lardır. 

     

       Ancak tuhaf bir şekilde, bu çene kemiklerinde bulunan dişlerin dizilimi alışkın olduğumuz osteichthyan tarzına pek de uymamaktadır. Birçok sıra vardır ve yeni dişler, eskiler düşürülmeden çenenin iç kısmından sürmüş gibi görünmektedir. Bazı özellikleriyle bu durum daha çok ilkel köpekbalığı fosillerindeki dişlenmeye benzer. Prof. Per Ahlberg şöyle belirtiyor: “Bu bize Andreolepis ve Lophosteus’un, Osteichthyanların ana grubuna ait olduğunu düşündürür ve yüzeysel bir bakış açısıyla birbirinden çok farklı gibi görünen köpekbalığı ve Osteichthyans dişlenmelerinin aslında aynı ortak atadan ve dolayısıyla aynı dişlenme tarzından köken aldığını gösterir.” Dolayısıyla Andreolepis ve Lophosteus, kendi yakın akrabamız olan Osteichthyan’ların nasıl daha ilkel omurgalılardan türediği (makroevrim) konusunda bilgi verebilir. 

           

    Resim: Andreolepis çenesi İsveç, Gotland’da bulunmuştur. Resimdeki ölçek çizgilerin arası 1mm’dir. Çenenin tamamı 5 mm uzunluğundadır. (Credit: Image courtesy of Uppsala University)

     

     

       Yazı kaynağı: Uppsala Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından yazılıp yayımlanmıştır (17.08.2007)

       Çeviri: felis agnosticus 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir: