Yazar: admin

  • Dini Keşfetmek 22. Bölüm – Mutlak Ahlak ve Ahlaklı Olma Motivasyonu (2/2)

       Teistler, dayanak olarak alınacak mutlak (Tanrı’dan geldiğine inanılan) ahlak kuralları olmaması halinde herkesin her istediğini yapabileceğini ve sorumluluk duygusunun kaybolacağını iddia ederler. Bu argümanı desteklemek için de, pek çok kişiye göre “ahlaki olarak kötü işler yaptığı” açık olan Hitler gibi tarihi figürlere başvururlar. Ne var ki Hitler’in yaptığı korkunç işleri zaten “Tanrı’nın rızasıyla” ve “Tanrı’nın emirleri doğrultusunda” yaptığına inandığı gerçeğini gözardı ederler. Bu da bizi videoda anlatılan ve “mutlak ahlak” argümanını çürüten gerçekliğe götürür. Herkes kendi inancı doğrultusunda bir ahlak anlayışı geliştiriyorken; hattâ aynı dinin mensupları bile kendi inanç sistemlerindeki birçok ahlaki konuyu farklı biçimlerde yorumluyorken, “mutlak” veya “nesnel” bir ahlak kuralından gerçekten bahsedebilir miyiz? Madem ahlak kuralları dindarların (ve bu örnekte Hitler’in) iddia ettiği gibi değişmez ve mutlak (ne de olsa Tanrı’dan geliyorlar), o halde nesnel ahlakın birbirinden farklı bunca versiyonu nasıl olabiliyor? Ve eğer dünyada gerçekleşen olaylara bakış açımız böyle sabit kalacaksa, toplumsal ve kültürel değişimlerden etkilenmeyecekse, bilimsel verileri yok sayarak binlerce yıl öncesinin metinlerine tabi olacaksa, bu gerçekten iyi bir şey midir? İyi bir şey olmaması bir yana, böyle bir şey zaten mümkün müdür? İzleyeceğiniz videoda, bütün bu sorulara cevap aranıyor. Videoda Hitler’in konuşma ve yazılarından yapılan alıntılar aşağıdadır.  1. Bölümü izlemek için tıklayın

       “Bir kişi hem inançlı olup hem de bütün hayatına anlam ve amaç vermiş olan şeyi görmezden gelerek yaşayamaz. Eğer esasi bir emir olmasaydı, bu böyle olmazdı. Ve bize bu emri, dünyevi bir güç vermedi. Çünkü bu emri bize Tanrı, yani insanlarımızı yaratan Tanrımız verdi!”  -Adolf Hitler, Triumph of the Will (İradenin Zaferi) 

       “Uğruna savaşmamız gereken şey, ırkımızın var olmaya devam etmesi ve büyümesi, çocuklarımızın mevcudiyeti, âri ırkımızın saf kalması ve Anavatan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için şart olan bir güvencedir. Böylece insanlarımız, onlara Yaratıcı tarafından verilmiş olan görevi yerine getirebilirler.”  – Adolf Hitler; Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 8. Kısım 

       “Özetle, ırkların karışmasının sonuçları her zaman şöyle olur: (a) Üstün olan ırkın seviyesi düşer; (b) bedensel ve zihinsel bozulma başlar ve bu da yaşamsal özün yavaş ama sürekli bir şekilde kurumasına yol açar. Böylesi bir sürece sebep olan eylemler, Ebedi Yaratıcı’nın nezdinde günahtır. Günah olduğu için de intikamı alınacaktır.”  – Adolf Hitler, Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 11. Kısım 

       “Önderliğimin, Her Şeye Gücü Yeten Yaratıcı’nın emirleri ile tam bir uyum içinde olduğuna inanıyorum.”  – Adolf Hitler, Mein Kampf (Kavgam), 1. Bölüm – 2. Kısım

        TÜM BÖLÜMLER:

        * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım, çünkü bunlar bizleri çok da ilgilendirmeyen, daha ziyade ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor. 

  • Cosmos: Bir Uzay Serüveni – 2014

       Gökbilimci, astrofizikçi ve yazar Carl Sagan tarafından 1980 yılında hazırlanıp sunulan Cosmos: A Personal Voyage (Kozmos: Şahsi bir Seyahat) isimli belgesel serisinin üzerinden tam 34 yıl geçti. Bilimi kitlelere ulaştırmak ve insanlara bilimi sevdirmek gibi, kanımca son derece önemli bir ülküyle çekilen ilk Cosmos serisi, belgesel tarihinde bir kilometre taşı niteliğindedir. Amerika’nın tarihinde en çok izlenen dizi olan Sagan’ın Cosmos’u, 60 farklı ülkede en az 500 milyon insana ulaştı. Ancak elbette bilimin durmaksızın ilerlemesi ve bilgi hazinemize her geçen gün yeni verilerin eklenmesi, yenilenmiş bir Cosmos serisine gereksinim doğurdu. 

     
       Bu yıl büyük bir heyecanla beklediğimiz Cosmos: A Spacetime Odyssey (Cosmos: Bir Uzay Serüveni), National Geographic ve Fox işbirliğiyle yayına girdi. Ülkemizde de NatGeo kanalında her Pazartesi Haluk Bilginer’in dublajıyla yayınlandı. Yeni Cosmos’un yapımcılığını Carl Sagan’ın eşi Ann Druyan ve Family Guy’dan tanıdığımız Seth MacFarlane üstlendi. Astrofizikçi ve yayımlanmış 12 kitabı bulunan yazar Neil deGrasse Tyson’ın sunduğu diziyi, benim de dahil olduğum COSMOS ÇEVİRİ EKİBİ olarak tercüme ettik. Bütün bölümlerin alt yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

       *Güncelleme: 2020’de yayınlanan Cosmos: Possible Worlds (Kozmos: Olası Dünyalar)

       Tyson “bir Sagan” olmasa da çocukluğunda ondan etkilenmiş, hatta bilim insanı olma konusunda ondan ilham almış, oldukça sempatik ve coşkulu bir anlatıcı. Kendisini, katıldığı çeşitli sempozyumlardaki agnostik tutumuyla tanıyoruz. (Tyson’ın kısa bir videosu) Her bölümde muhteşem efektlerle sadece bilimsel gerçekleri açıklamakla kalmayıp, bu gerçeklerin elde edilmesinde rol oynayan, insanlık tarihinin değerli bilim insanlarını ve keşif süreçlerini de ele alan yeni Cosmos’un herkes için ufuk açıcı olduğu kesin. Ancak son bölümün altyazısında da belirtme ihtiyacı duyduğumuz gibi, bu değerli belgesel serisini sadece izlemekle kalmayıp, çevrenizdeki herkesle paylaşmanız da büyük önem arz ediyor. Böylece içine sürüklenmekte olduğumuz karanlığı aydınlatacak olan tek şeyin -bilimin- yayılmasına ve değerinin anlaşılmasına sizin de katkınız olacaktır. Zaten seriyi izlediğinizde, içinizden “Bunları herkes bilmeli!” diyerek bu ihtiyacı kendiliğinizden duyacağınıza eminim.

     

       Neil DeGrass Tyson’ın son bölümdeki sözlerine kulak verelim: 

    “Bir toz zerresinde yaşayan ufacık canlılar olan bizler, Samanyolu’nun yıldızları arasına uzay mekikleri yollamayı nasıl başardık? Sadece birkaç yüzyıl önce, yani kozmik zamana göre yalnızca bir saniye önce, nerede ve hangi zamanda olduğumuza dair hiçbir şey bilmiyorduk. Kozmosun geri kalanından bihaberdik. Bir tür hapishanede, bir ceviz kabuğuyla sınırlanmış ufacık bir evrende yaşıyorduk. Bu hapishaneden nasıl kurtulduk? Bu başarı, beş basit kuralın izinden giden kuşaklar dolusu araştırmacının eseridir: Otoriteyi sorgula. Hiçbir fikir, birisi doğru olduğunu söylüyor diye doğru değildir; ben de dahil. Kendin düşün. Kendini sorgula. Hiçbir şeye, sırf inanmak istediğin için inanma. Bir şeye inanmak, onu gerçek yapmaz. Fikirleri, gözlem ve deneylerden elde edilen kanıtlarla test et. Çok beğendiğiniz bir fikir, iyi kurgulanmış bir testi geçemiyorsa yanlıştır. Yola devam et. Kanıtlar sizi nereye götürüyorsa oraya gidin. Elinizde hiç kanıt yoksa, peşin yargıda bulunmayın. Belki en önemli kural da şudur: Unutmayın; yanılıyor olabilirsiniz!

       Bilim, kendimizi ve birbirimizi kandırmamamız için bir yoldur. Dünya’nın yaşını veya yıldızların uzaklığını ya da yaşamın nasıl evrildiğini öğrenmek… Bunlar ne fark yaratır ki? Bu biraz da, ne kadar büyük bir evrende yaşamak istediğinizle ilgilidir. Kimileri küçük olmasını tercih eder. Bunda bir sorun yok. Anlaşılabilir. Ama ben büyük olmasını isterim. Bütün bu bilgileri kalbime ve aklıma soktuğumda bunlar beni coşturur. Bu duyguyu hissettiğim zaman da bunun gerçek olduğunu, sadece kendi kafamın içinde olup biten bir şey olmadığını bilmek isterim. Çünkü neyin gerçek olduğu önemlidir ve hayal gücümüz Doğa’nın muhteşem gerçekliğinin yanında hiç kalır.” 

    COSMOS: BİR UZAY SERÜVENİ (Bölümler)

    1. Samanyolu’na Uyanmak
    2. Moleküllerin Bazı Marifetleri
    3. Bilgi Korkuyu Fethettiğinde
    4. Göklerin Hayaletleri
    5. Işığın Gizemleri
    6. Derine, Daha Derine
    7. Temiz Oda
    8. Güneş’in Kızları
    9. Gezegenimizin Kayıp Dünyaları
    10. Elektrik Çocuk
    11. Ölümsüzler
    12. Özgürleşen Dünya
    13. Karanlıktan Korkmayanlar 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Four Lions (Dört Aslan)

     ‎

    “Bu dünyadaki en kötü insanlar kötü şeyler yapanlar değil, bunu başkalarına yaptıranlardır.” 

     

       İngiltere’de yaşayan bir grup Pakistanlı’nın mücahit olma ve cihad hayallerini anlatan, bu yolla da İslam’ın birbiriyle çelişen bakış açılarını tiye alarak ortaya döken Dört Aslan, emperyalizm-karşıtlığı maskesi altında diğer din ve kültürlere duyulan tahammülsüzlüğü anlatıyor. İslam’ın kendi içindeki açmazları değerlendiren, ama Batı’nın İslam’a bakış açısının çarpıklığını da gözler önüne seren eğlenceli ve düşündürücü bir komedi filmi Dört Aslan.

    Yönetmen: Christopher Morris, 2010 (IMDB

       Filmde vurgulanan çelişki yumağına dolanmış birçok radikal İslamcı’yı kızdıracağına inanıyorum bu filmin. Ilımlı Müslümanları havaya uçurarak, hem medyanın ilgisini çekip sahte bir İslam düşmanlığı yaratmak hem de ılımlı kesimin bu saldırıyı yapanların İslam karşıtları olduğunu düşünmesine yol açıp onların da radikalleşmesini sağlamak isteyen Barry (Nigel Lindsay), inandığı ve uğruna kendisini havaya uçurmayı aklına koyduğu dinin namaz ibadetini bile yapmaktan aciz bir karakter örneğin. Diğer taraftaysa yine mücahit olup şehit olma arzusuyla yanıp tutuşan, ekibin başı rolündeki Omar (Riz Ahmed) karakteri var; radikal İslamcıların olayları ve insan psikolojisini kendi çıkarları uğruna nasıl çarpıtabildiğine güzel bir örnek teşkil ediyor bu karakter de.

     

       Filmdeki diyaloglar zekice kurgulanmış, gündelik hayatımızda her an karşımıza çıkan önyargılı ve zeka kıvılcımından yoksun insanların düşünce yapısını görmemize yetecek ölçüde de “hayatın içinden.” Omar’ın 10 yaşındaki oğluna anlattığı gece masalları (Aslan Kral Simba’nın cihad serüveni), izleyiciyi ilk etapta güldürse de aslında altında yine zekice kurgulanıp gizlenmiş kara-komedi replikleri barındırıyor. “Bir çocuk bu masallarla büyürse 18 yaşına geldiğinde dünyaya ve diğer dinlerden olan insanlara hangi gözle bakacak?” diye soruyor insan ister istemez. 

       Dört Aslan, 2002 yılında ilk kısa filmi My Wrongs‘ı çeken yönetmenin ilk uzun metrajlı film çalışmasıdır. Sinema ödülleri arasında en kaliteli seçimleri yaptığını düşündüğüm BAFTA jürisinden en iyi film ödülü kazanmış; başka birçok festival adaylığının yanı sıra Sundance Film Festivalinde de Jüri Büyük Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Ülkemizde de !f İstanbul 2010 AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivalinde gösterilmiştir. 

     

  • Darvinizm nedir?

       Evrimsel biyolog ve “biyolojik tür” kavramının fikir babası Ernst Mayr, One Long Argument isimli kitabında Darwin’in teorilerini özetler ve bu teorilerin bilim camiası tarafından kabul edilişinin tarihini inceler. Kitabın Önsözü şöyle başlar: 

       “Modern bir evrimci Darwin’in çalışmalarına tekrar tekrar başvurur. Evrime dair düşüncelerimizin kökenleri Darwin’e çıktığı için bu pek de şaşırtıcı değildir. Günümüzdeki anlaşmazlıklar sıklıkla Darwin’in çalışmalarındaki bazı belirsizliklerden veya onun zamanındaki biyoloji bilgisinin yetersizliğinden dolayı kendisinin cevap veremediği bazı sorulardan kaynaklanır. Ancak bir kişinin Darwin’in orijinal çalışmalarına başvurmasının sebepleri yalnızca tarihsel değildir. Darwin olan biteni çoğunlukla destekçilerinden ve karşıtlarından çok daha net bir şekilde anlamıştır; günümüzdekiler de dahil.” 

        Darwin’in Beş Teorisine İdeolojik İtiraz başlıklı 4. bölümde, Darwin’in teorisini veya darvinizmi şöyle özetler Mayr: 

       “Hem bilimsel hem de popüler literatürde, çoğu zaman Darwin’in evrim teorisine sanki bukuram bölünmez bir bütünmüş gibi atıfta bulunulur. Gerçekte, Darwin’in evrim “teori”si bir teoriler demetidir ve eğer muhtelif bileşenleri ayrıştırılmazsa, Darwin’in evrimsel düşüncesini yapıcı bir şekilde tartışmak imkansızdır.

       Darvinizm terimi, kim tarafından ve hangi dönemde kullanıldığına göre değişmek üzere birçok farklı anlama sahiptir. Bu terimin anlamının daha iyi anlaşılması, Darwin’in evrimsel düşüncesinin karışık doğasına dikkat çekmek için var olan sebeplerden yalnızca biridir.

       Darvinizmin neden yekpare bir teori olamayacağına dair özellikle ikna edici sebeplerden biri, görüleceği gibi, organik evrimin iki tane zorunlu ve bağımsız süreçten oluşuyor olmasıdır: zaman içinde değişim ve ekolojik ve coğrafi uzamda çeşitlilik. Bu iki süreç en azından iki tane, tamamen bağımsız ve farklı teori gerektiriyor.

        Darwin’in kavramsal evrim çerçevesini, onun evrimsel düşüncesinin temelini oluşturan birkaç ana teoriye ayırmayı gerekli görüyorum. Ben kolaylık olsun diye, Darwin’in evrimsel paradigmasını beş teoriye böldüm; ama elbette, başkaları daha farklı bir ayrımı tercih edebilir. Seçilmiş olan teoriler hiçbir surette Darwin’in tüm evrimsel teorileri değildir; diğerleri arasında cinsel seçilim, pangenez, kullanılmanın ve kullanılmamanın etkisi ve karakter çeşitliliği gibi örnekler sayılabilir. Ancak yazarlar daha sonra Darwin’e atıfta bulunduklarında, akıllarında hep aşağıdaki 5 teoriden birinin kombinasyonlarını kullandı:

       1. Kendiliğinden Evrim: Bu teori dünyanın ne durağan veya yakın zamanda yaratılmış, ne de daimi bir döngü içinde olduğunu savunur; tam tersine dünyanın boyuna değiştiğini ve organizmaların zaman içinde dönüştüğünü söyler. 

       2. Ortak Köken: Bu teori her organizma grubunun ortak bir atadan türediğini ve hayvanlar, bitkiler ve mikroorganizmalar dahil tüm organizma gruplarının nihai olarak dünyadaki yaşamın tek kökenine bağlı olduğunu söyler. 

       3. Türlerin Çoğalması: Bu teori muazzam boyutlardaki organik çeşitliliğin kökenini açıklar. Türlerin ya yavru türlere bölünerek ya da “tomurcuklanarak”, yani yeni türlere evrilen, coğrafi olarak izole olan kurucu popülasyonların tesisiyle çoğaldıklarını varsayar.  

       4. Aşamalı Değişimcilik: Bu teoriye göre evrimsel değişim, yeni bir tipi temsil eden yeni bireylerin aniden (sıçrama şeklinde) üretimiyle değil, popülasyonların aşamalı evrimiyle gerçekleşir. 

       5. Doğal Seçilim: Bu teoriye göre evrimsel değişim, genetik çeşitliliğin her nesilde bolca üretimiyle meydana gelir. Kalıtsal karakteristiklerin özellikle iyi uyum sağlamış kombinasyonları sayesinde hayatta kalan göreceli olarak az sayıdaki birey bir sonraki nesli oluşturur.” 

     

       Şimdi de Mayr’ın analizinden yapılabilecek bazı çıkarımlara bakalım. Aşamalı Değişimcilik ilk bakışta Gould & Eldredge’ın kesintili denge teorisiyle çelişiyor gibi görünür; ama daha yakından baktığımızda öyle değil. Bu bağlamda, Darwin’in Türlerin Kökeni isimli kitabından iki alıntı yapabiliriz:

       “…her bir türün modifikasyona uğradığı dönemler çok uzun yıllarla ölçülmesine rağmen bu türlerin değişime uğramadan kaldığı dönemler, değişime uğradıkları döneme kıyasla daha uzun olabilir.” (6. ve son baskıdan, 1872) 

       “Çeşitlilik ilk başlarda genellikle bölgeseldir… bu durum çeşitler arasında ilk bakışta bağlantı kurmayı zorlaştırır. Bölgesel çeşitlilikler epeyce değişim gösterip gelişmeden diğer uzak bölgelere yayılmazlar. Yayıldıklarında ise, eğer jeolojik bir formasyonda keşfedilirlerse, sanki bir anda orada yaratılmış gibi görünürler ve basit bir şekilde yeni bir tür olarak sınıflandırılırlar.”    

       Darwin, evrimin yavaş ve sürekli olduğunu değil, yalnızca tek bir nesilde gerçekleşen “sıçramalarla” yol almadığını iddia ediyordu; Mayr buna sıçramalı (saltational) değişim diyor. Yani açık bir şekilde, bazı evrim karşıtlarının çarpıtmalarına rağmen Darwin, evrimin iyimser canavarlar yaratarak işlediğini düşünmüyordu. Darwin’in kendisi de hiçbir zaman tamamen dinozor bir ebeveynin tamamen kuş bir yavru doğurduğunu öne sürmedi. Aksine, değişim, nesiller arasında gerçekleşen bir dizi orta düzeyli, hatta belli belirsiz adımlarla gerçekleşti. Herhangi bir türün bin neslindeki değişimlerin, fosil kayıtlarında birden veya ansızın gerçekleşmiş gibi görüneceğini akılda tutmakta fayda var; çünkü 1000 nesil, Dünya’nın tarihinin son derece küçük bir bölümünü oluşturur.  

       Doğal Seçilim, türlerde –özellikle de uyumlu olmayan karakterlerde- gördüğümüz türden çeşitliliklerin bazılarını açıklamaz; ama zaten Darwin de doğal seçilimin tüm karakterleri değil, yalnızca uyum sağlayabilen karakterleri açıkladığını iddia etmiştir. Darwin’den sonra bazı biyologlar doğal seçilim teorisini çarpıtıp, onu katı adaptasyonculuk doktrinine bağladılar. Bu doktrine göre her organizmanın her özelliği doğal seçilim yoluyla üretilir (bu sebepten bir özelliğin neden adaptasyona uğradığına dair bazı açıklamalar gerekiyordu). Ama Darwin tüm seçilimin doğal (uyarlanabilir) olduğunu söylememişti; yalnızca, doğal seçilimin bazı değişimlerin kaynağı olduğunu ve uyarlanabilir değişimlerin neden meydana geldiğini açıklayabildiğini söylemişti. Modern biyologlar, değişim için farklı mekanizmalar öne sürdüler (tarafsız seçilim, genetik sürüklenme, kurucu etkisi vb.) ve bizzat Darwin de cinsel seçilimin önemli olabileceğini düşünüyordu. Bunların hiçbiri, doğal seçilim fikriyle çatışmıyor; aksine zamanla genetik değişim için ek mekanizma görevi görüp, onu genişletiyorlar.  

       Türlerin Kökeni’nin 6. baskısının son bölümünden bir alıntı: 

       “Son zamanlarda benim vardığım sonuçlar fazlaca saptırıldığı için türlerin modifikasyonunu yalnızca doğal seçilime dayandırdığım ifade ediliyor. Bu çalışmanın ilk baskısında, oldukça belirgin bir yere (giriş’in kapanış kısmına) şu cümleyi yazdığımı hatırlatmama izin verildi: ‘Doğal seçilimin, modifikasyon için tek yol olmasa da ana yol olduğuna ikna oldum.’ Bunun hiç faydası olmadı. İstikrarlı bir saptırmanın gücü büyüktür; ama neyse ki, bilim tarihi, bu gücün uzun süre dayanmadığını göstermiştir.” 

       Mayr, darvinist teorileri tekrar özetler ve 10. Bölüm olan Evrimsel Biyolojinin Yeni Sınırlarında, darvinizmin çürütüldüğüne veya geçersiz kılındığına dair iddiaları hedef alır: 

       “Tıpkı Mendel yasalarının yeniden keşfinden sonraki on yılda olduğu gibi, darvinizm öldü iddiası 1970’lerden beri artarak sıklaştı.

       Modern evrimsel sentez karşıtları, Darwin’in şu 3 ekolünü sürekli olarak birbirine karıştırıyorlar: 

       1. Neo-darvinizm; 1896’da Romanes tarafından, “var olan karakterlerin kalıtımını yok sayan darvinizm”i belirtmek için uydurulan bir terim. 

       2. Erken dönem popülasyon genetiği; evrimi, doğal seçilim yoluyla gen sıklığının modifikasyonu olarak tanımlayan, fazlasıyla indirgemeci bir ekol. 

       3. Modern evrimsel sentezin bütünselci dalı; hem Darwin’in hem de doğalcıların geleneklerini sürdüren, aynı zamanda genetik bulguları kabul eden bir ekol.

       Darvinizm ‘ya doğru ya yanlış’ şeklinde basit bir teori değil, sürekli değişen ve gelişen oldukça karmaşık bir araştırma programıdır. Bu, modern evrimsel sentezden önce de doğruydu, sentezden sonra da doğruluğunu koruyor. Tablo 2’de, darvinizmin tanınabilir modifikasyonlarındaki dikkate değer aşamalardan çoğu listelenmiştir. Ancak böylesine kesintili görünen dönemleri tanımak, birçok açıdan yapay bir teşebbüs olacaktır.

      

    farklı evrimcilerin düşüncelerindeki farklılıklar sayesinde, bu dönemlerin her biri bir dereceye kadar heterojendir (ayrı kökenlerdendir). Evrimsel sentezi çürütmeyi deneyen birçok eleştirmen bu görüş çeşitliliğini tanımakta başarısız oldu; dolayısıyla darvinist cephenin yalnızca indirgemeci kısmını çürütebilmeyi başardı.”

    Kaynakça:

        1. One Long Argument: Charles Darwin and the Genesis of Modern Evolutionary Thought, Ernst Mayr, Harvard University Press, Cambridge Massachusetts 1991. ISBN 0-674-63905-7. QH371.M336 1991. 575 – dc20.

       2. On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favored Races in the Struggle for Life, Charles Darwin, First Edition 1859. Sixth Edition 1872. 

    Yazar:  Joel Hanes
    Çeviren: Veda Kubbesi (Ozan Karakaş)
     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Lepistes deneyi ve evrim

       Cinsel (eşeysel) seçilim ve avcının seçmesi kavramları doğal seçilimin alt başlıklarıdır ve evrim sürecinde oynadıkları rol, Lepistes balıkları üzerinde yapılan deneylerle ortaya konmuştur. Etolog, evrimsel biyolog ve Natural Selection In the Wild [Yaban Hayatta Doğal Seçilim] kitabının yazarı olan Dr. John Endler’ın önemli çalışmalarından birisi lepistes deneyleridir. Aşağıda, Richard Dawkins’in “Yeryüzündeki En büyük Gösteri” kitabından bu deneyi anlatan bir bölüm bulacaksınız.

     

       Lepistesler, oldukça popüler tatlı su ve akvaryum balıklarıdır. Erkek lepistesler, dişilerden daha parlak renklere sahiplerdir ve akvaryumcular onları daha da parlak renklere sahip olacak şekilde üretmektedirler. Endler, Trinidad, Tobago ve Venezüella’daki dağ derelerinde yaşayan yabani lepistesler (Poecilia reticulata) üzerinde çalışmıştır. Endler bu çalışmalarda yerel popülasyonların birbirlerinden çarpıcı şekilde farklı olduklarına dikkat etmiş. Bazı popülasyonlarda ergin erkekler neredeyse akvaryumlarda üretilenler kadar parlak, gökkuşağı renklerine sahiplermiş. Endler tıpkı dişi sülünlerin erkek sülünleri seçtiği gibi, dişi lepisteslerin atalarının da parlak renkli erkekleri seçmiş olabileceğinden şüphelenmiş. Diğer bölgelerde erkekler çok daha mat renklere sahipmiş ama yine de dişilerden daha renklilermiş. Dişiler kadar iyi olmasalar da erkekler de yaşadıkları çakıllı dere tabanında iyi kamufle olmuşlar. Endler, Venezüella ve Trinidad’daki birçok alanda yaptığı incelikli nicel karşılaştırmalarla, erkeklerin daha az parlak olduğu derelerde aynı zamanda (avcı hayvanlar tarafından gerçekleştirilen) avlanmanın da daha yoğun olduğunu gösterdi. Avlanmanın az olduğu yerlerde erkekler daha parlak renklilerdi ve büyük, gösterişli ve daha fazla sayıda beneğe sahiplerdi; böyle yerlerde erkekler dişileri cezbetmek için daha parlak renkler evrimleştirmekte özgürlerdi. Diğer dişilerin erkekler üzerinde kurduğu daha parlak renkler evrimleştirme baskısı, yerel avcı popülasyonlarının bu baskının tersi yönünde kurduğu baskı güçlü de olsa zayıf da olsa; birbirinden bağımsız olan bütün popülasyonlarda vardı. Her zaman olduğu gibi evrim, seçilim baskıları arasında bir denge kurar. Lepistesler üzerinde ilginç olan şey ise, Endler’in bu dengenin farklı derelerde nasıl farklılık arz ettiğini bilfiil gözlemleyebilmesiydi. Ama Endler daha da iyisini yaptı; bu gözlemler hakkında deneyler yaptı.  

     

       Kamuflajın evrimini ortaya koymak için ideal bir deney hazırlamak isteseydiniz ne yapardınız ? Kamuflaj sahibi hayvanlar, bulundukları zemini andırırlar. Hayvanların, onları deneysel olarak yerleştirdiğiniz bir ortamın zeminini andıracak şekilde gözlerinizin önünde evrim geçirdiği bir deney tasarlayabilir misiniz? Veya tercihen, her birinde farklı birer popülasyon bulunan iki zemini?  Deneyimizde seçilim insanlardan tarafından değil, avcı (hayvanlar) ve dişi lepistesler tarafından yapılacak. İki deneysel soy arasındaki tek fark onlara vereceğimiz farklı zeminler olacak.

       Endler, lepisteslerin tropikal dünyasını simüle etmek için büyük bir sera yaptı ve içine 10 havuz yerleştirdi. 10 havuzun dibine de taş koydu; ama beş havuzdaki taşlar iri, diğer beş havuzdakiler ise ufaktı. Bu işin nereye varacağını görüyor olmalısınız. Öngörü şuydu; yoğun bir avlanmaya maruz kaldıklarında, her iki zemindeki lepistesler evrimsel süreçte, kendi zeminlerini andırmak doğrultusunda farklılaşacaklardı. Avcı baskısının olmadığı ya da az olduğu yerlerde ise erkekler, dişileri cezbetmek için daha belirgin renklere sahip olmaya meyledeceklerdir.

       Havuzların yarısına avcı koyup yarısına koymamaktansa Endler yine zekice bir şey yaptı. Üç farklı avlanma seviyesi belirledi: 

    —2 havuzda (biri küçük, diğeri büyük taşlı) hiç avcı yoktu.

    —4 havuzda (ikisi küçük, ikisi büyük taşlı), tehlikeli bir tür olan turna çiklidi avcı olarak bulunuyordu.

    —Kalan 4 havuzda başka bir balık türü olup lepistesler için görece zararsız olan Rivulus hartii koydu.

      Zayıf avcının olması hiç avcı olmamasından daha iyi bir kontrol koşuludur. Bunun nedeni, Endler’in de açıkladığı gibi, bu deneyde iki doğal koşulun canlandırılmaya çalışılmasıdır ve doğada hiçbir avcının bulunmadığı bir dere bilinmemektedir. Bu nedenle güçlü ve zayıf avlanma arasındaki karşılaştırma daha doğal bir karşılaştırmadır. Dolayısıyla durum şuydu:

    Lepistesler beşi iri, beşi ufak taşlı 10 havuza rastgele ayrıldılar. 10 lepistes kolonisinin de 6 ay boyunca avcılar olmadan üremesine izin verildi. Gerçek deney bu noktada başladı. Endler, iri taşlı 2 havuza ve ufak taşlı 2 havuza birer ‘tehlikeli avcı’, bunların dışında kalan iri taşlı 2 havuza ve ufak taşlı 2 havuza da altışar ”zayıf avcı” koydu. Kalan iki havuzda ise lepistesler herhangi bir avcı olmadan ürediler.

      Deneye başlandıktan 5 ay sonra Endler bütün havuzlarda yoklama yaptı; tüm havuzlardaki tüm lepisteslerin beneklerini saydı ve ölçtü. Bundan 9 ay (deney başladıktan sonra 14 ay) sonra bir yoklama daha yaptı.  Bu kadar kısa bir sürenin ardından bile sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı. Endler balıklardaki renk örüntüleri için pek çok ölçüt kullandı. Bunlardan biri ”balık başına düşen benek sayısı”  idi. Peki ne buldu? 

      Lepistesler havuzlarına ilk konduklarında, yani avcılar konmadan önce, benek sayısı büyük bir çeşitlilik arz ediyordu çünkü balıklar çok çeşitli avcıları barındıran çok çeşitli derelerden toplanmışlardı. Herhangi bir avcının ortama salınmadığı ilk altı ay boyunca balık başına düşen ortalama benek sayısı tavan yaptı. Bu muhtemelen dişiler tarafından yapılan ‘Eşeysel Seçilim’ den kaynaklanıyordu.

      Daha sonra ortama avcılar sokulduğunda keskin bir değişiklik oldu. Tehlikeli avcının bulunduğu dört havuzda ortalama benek sayısı taban yaptı (düştü). 5. aydaki yoklamada bu fark açıkça görülüyordu ve 14. ayda yapılan yoklamada benekler daha da azalmıştı. Ama avcı olmayan 2 havuzda ve zayıf avcının bulunduğu 4 havuzda da benek sayısı artmaya devam ediyordu. 5. aydaki yoklamada bir doygunluk noktasına ulaşmış, 14. ay yoklamasına dek yüksek seviyelerde kalmıştı. Benek sayısı açısından bakıldığında zayıf avlanma ile avcı olmaması durumları arasında fark görünmüyordu. Kendisini, dişilerin yüksek benek sayısını tercih etmesi şeklinde gösteren eşeysel seçilim ikisine de baskın çıkmıştı. 

       

       Benek sayısıyla ilgili bu kadar bilgi yeter. Beneğin büyüklüğü de en az sayısı kadar ilginç bir hikaye anlatmaktadır. Güçlü ya da zayıf avcıların varlığında, iri taşlı zeminlerde görece büyük benekliliği teşvik ederken, ufak taşlı zemin görece küçük benekliliği teşvik etmiştir. Bu durum kolaylıkla şu şekilde yorumlanabilir: Benek büyüklüğü taş büyüklüğünü taklit etmektedir. Etkileyici olan, Endler’ın, avcıların olmadığı havuzlarda bunun tam tersini  gözlemlemiş olmasıdır. Doğal Seçilim erkek lepisteslerde, ufak taşlı zeminde büyük, iri taşlı zeminde ise küçük benekleri desteklemiştir, zira altlarındaki zemini taklit etmeyip daha kolay göründükleri için dişileri daha çok cezbetmişlerdir! 

       Kaliforniya Üniversitesi’nden David Reznick ve meslektaşları, Endler’in harika sonuçlar elde ettiği deneysel deresini 9 yıl sonra ziyaret etti. Endler’in deney için seçtiği popülasyonun torunlarından örnek aldılar. Erkekler şimdi çok daha parlak renkliydi, dişi güdümlü eğilim fazlasıyla devam etmişti. Endler’in gözlemlediği sonuçların onaylanmasının yanı sıra tilkiler örneğinde görüldüğü gibi beklenmedik ‘genetik Sürüklenme‘ler gerçekleşti. Dişi ve avcı baskısı ile gerçekleşen evrimsel değişiklikler sadece beneklerin sayısı ve boyutuyla alakalı değildi. Düşük avlanmanın olduğu derelerdeki lepistesler eşeysel olgunluğa, yüksek avlanmanın olduğu derelerdeki lepisteslerden daha geç ulaşırlar, erginliğe ulaştıklarında daha büyük vücutludurlar,daha az sıklıkla yavrularlar ve bir seferde daha az sayıda yavrularlar ve yavruları daha büyüktür.

    Kaynak: Richard Dawkins, Yeryüzündeki En Büyük Gösteri, s.105-132.

       *Deneye ait görseller Evrimi anlamak sitesinden alınmıştır.

         Deneye ilişkin video (Richard Dawkins’in anlatımıyla) aşağıda verilmiştir:

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Gen Bencildir – Richard Dawkins

    “Dünya üzerinde yalnızca biz insanlar, bencil genlerin zorbalığına karşı başkaldırabiliyoruz.”

    —Gen Bencildir‘in son cümlesi

       Richard Dawkins, 1976’da yayımlanan Gen Bencildir adlı kitabında “evrimin itici gücünün genler olduğunu” söylüyordu. Bu söylem aslında yeni olmamasına rağmen, ortaya çıktığı her dönemde tartışma yaratan güçlü bir bakış açısı olmuştur. Öyle ki sosyoloji, psikoloji, felsefe vb disiplinler yeri gelmiş genetiği/biyolojiyi hepten reddetmiş, yeri gelmiş tamamen ona sarılarak insanı etkileyen diğer etkenleri (kültür gibi) gözardı etmiştir. Bütün kitabın yorum yazısı olmayacak bu, dolayısıyla ben de bu yazıma bu önemli konudan giriş yapmak istiyorum. (Daha kapsamlı bir kitap yorumunu Focus dergisi şu yazısında güzel bir şekilde yapmış.)

       Dawkins, Gen Bencildir’in son bölümünde, genetik ve kültür arasındaki paralelliğe işaret eder. Burası bence kitabın en can alıcı ve özgün kısmı. Dawkins burada okuyucuyu bambaşka bir düşünce deneyine götürüyor, sosyolojinin diyarına çekiyor. Kültür aktarımının “mem” (meme) adını verdiği, ebeveynden çocuklara taklit yoluyla geçen “kültürel genler” aracılığıyla olduğunu varsaymamızı öneriyor. Bu ara bu “mem” dediği kavramın tamamen bir metafor olduğunu, gen gibi somut bir şeyden bahsetmediğini sık sık vurguluyor. Mem’i tanımlayıp adlandıran kişi olarak Richard Dawkins, artık günümüzde bir disiplin olma yolunda ilerleyen Memetik alanının da kurucusu oluyor bu durumda. Ne de iyi etmiş; böyle bir terime ne kadar da ihtiyacımız varmış ki artık konuşma diline bile geçmeye başladı bu kelime. İronik bir şekilde, “mem” kelimesinin kendisi de yayılan bir mem haline geldi aslında.

       Terimi tek kullanan bizler değiliz elbette. Bilim ve felsefe dünyası için bu tanım artık vazgeçilmez bir araç, bir kolaylık haline geldi. Daniel Dennett mem kavramını birçok yazı ve söyleşisinde tanımlamıştır ama bana göre en başarılı örnek aşağıda yer alan alıntıdır (daha iyi -ve espirili- bir dille nasıl anlatılabilirdi bilemiyorum):

    “Geçenlerde tek başıma yolda yürürken, bir melodi mırıldanmaya başladığımı fark ettim ve kendimden utandım; dehşete düştüm. Mırıldandığım melodi ne Haydn’a, ne Brahms’a, ne Charlie Parker’a ve hattâ ne de Bob Dylan’a aitti: Enerjik bir şekilde, “It Takes Two to Tango” adlı şarkıyı mırıldanıyordum; 1950’lerde tuhaf bir şekilde popüler olan, iç karartıcı ve insanın diline yapışıp kalan bir ezgiydi bu. Hayatımda bir gün bile bu melodiyi kendi rızamla dinlediğimi, ona değer verdiğimi veya sessizlikten daha iyi olduğunu düşündüğümü hatırlamıyorum. Ama işte oradaydı; korkunç bir müzik virüsü gibi, mem havuzumun içinde saygı duyduğum diğer müzik memlerinin arasında duruyordu. İşin fenası, bu satırları yazarak virüsü size de geçirmiş olacağım ve gelecekte kendinizi bu sıkıcı melodiyi hayatınızda belki de ilk kez mırıldanırken yakaladığınızda bana lanet okuyacaksınız.”  (Dennett – Darwin’in Tehlikeli Fikri)

        Dawkins hep mesajının yanlış anlaşılabileceğinden endişelendi. Bu endişesi de zamanla gerçekleşti. Pek çok okur, Dawkins’in yaratıcı “bencil genler tarafından programlanmış robot” tanımından, insanların genlerin emirlerine hiçbir şekilde karşı gelemeyecekleri sonucunu çıkardı. Her zaman düşülen hataya düşüldü özetle. Örneğin, bir yorumcu şunları yazmıştı: “Bu, insanlar hakkında duyduğum en soğuk, insanlık dışı ve kafa karıştırıcı görüş.” Bu sonuç, aslında Dawkins’in anlatmak istediğinin tam tersiydi. Gen Bencildir yıllar boyunca bilimsel ve ahlaki anlamda saldırılara uğradı. 

        Uzun lafın kısası, ön yargılara bakmadan ve hakikat arayışından şaşmadan herkesin okuyup kendi yorumu oluşturması gerekiyor. Vaktiyle okuduğunda kültüre, cinselliğe ve hayvanlara (özellikle kuşlara!) bakışımı değiştirmişti bu kitap.  

       Güncelleme (2014) :  Zamanında Tübitak tarafından tercüme edilip yayımlanan, ama Tübitak’ın Tübit-AK olmasından sonra yeni baskısı yapılmayan bu kitap Temmuz 2014 itibariyle Kuzey Yayınları’ndan çıktı. Yayınevine tebrik ve teşekkürler!

       Güncelleme (2015) : TübitAK evrimi tamamen yasakladı. İlgili haberi okumak için tıklayın.

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • 1. ATHEOS Sempozyumu

       Evrenimizin, gezegenimizin ve canlılığın nasıl oluştuğunu ve evrildiğini konu alan “Adım Adım Varoluş” başlıklı 1. ATHEOS Sempozyumu 18-19 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleşti. Benim de üyesi olduğum ve 2 Mayıs 2014 tarihinde Ateistler Derneği (Ate-Der) ismiyle resmi statü kazanan derneğimizin düzenlediği ilk sempozyum olması nedeniyle de heyecan verici bulduğum bu etkinlikle ilgili her türlü bilgiye ve yüklendiği zaman tüm sunumların videolarına buradan ulaşabilirsiniz. Aşağıda etkinliğin kısa bir özetini bulabilirsiniz. 

       Sempozyumun amacı Evren’in, Dünya’nın ve canlılığın oluşumunu ve evrimini, sempozyum ismine de uygun şekilde “adım adım”, bilimsel verilerden yola çıkarak, bu konulara yönelik bilimsel bilgi açığını gidererek açıklamaktı. Alanlarında yetkin akademisyenler, yaklaşık 200 kişinin katılımıyla gerçekleşen etkinlikte, iki gün boyunca değerli sunumlarıyla dinleyicileri bilgilendirdi, her sunumun sonunda yapılan soru/cevap bölümlerinde de katılımcıların sorularını yanıtladı. Sempozyum, Ateistler Derneği/Ankara sorumlusu Taner Beyter’in kısa tanıtım konuşmasıyla başladı. Ardından ben, sempozyumun moderatörlük görevini üstlenen kişi olarak kısa bir konuşma yaptım.

       Etkinliğin açılış konuşması ise Prof. Dr. Örsan Kunter Öymen tarafından gerçekleştirildi. Sayın Öymen felsefi ateizm görüşünün, Evren’in ve insanın oluşumunu açıklayacak bilimsel bilgilerle geçerlilik kazanacağını belirtti. Prof. Öymen bu bilince sahip olarak çalışmanın ve çalışanlara destek vermenin önemini vurguladı; bu bağlamda Ateistler Derneği’ni cesaretinden ve emeklerinden dolayı kutladı. 

    1. GÜN:

    “Evren’in Oluşumu” başlıklı konuşmasıyla sempozyumun ilk sunumunu yapan Doç. Dr. Kerem Cankoçak, Evren’in ve her şeyin varoluşunun kaynağı olan Büyük Patlama (Big Bang) kuramını anlattı. Evren’in tamamen fizik yasalarına göre işlediğini ve bunun için hiçbir doğaüstü güce ihtiyaç duyulmadığını özellikle vurgulayarak, “ince ayar” argümanının geçersizliğini açıkladı.

    İsmine uygun şekilde “adım adım” ilerleyen etkinlik programını, Prof. Dr. Hakan Yiğitbaşıoğlu’nun “Dünya’nın Oluşumu” başlıklı sunumu takip etti.  Sayın Yiğitbaşıoğlu, gezegenimizin 4,54 milyar yıl önce ilk oluştuğu günden bugüne kadar geçirdiği jeolojik devirleri özetledi. Sayın hocamızın, kıtaların 1,5 milyar yıl sonra birleşip tek kıta halini alacağını belirtmesi de dinleyicilerin oldukça ilgisini çekti.

    Prof. Dr. Mahinur Akkaya “Canlıların Oluşumu” başlıklı ilk sunumunda, gezegenimizdeki yaşamın nasıl oluştuğuna ilişkin Abiyogenez kuramını ve abiyogenez hipotezlerini yalın bir dille anlattı. Abiyogenez kuramının, organik kimyanın çalışma alanı olduğunu ve evrim kuramıyla karıştırılmaması gerektiğini özellikle vurguladı. “Bilimsel teori” kavramına da değinen sayın Akkaya, bilimin nasıl işlediği konusunda önemli bilgiler verdi. 

    Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy “Biyolojik Evrim ve Nedensellik” başlıklı sunumunda, evrimin nihai bir amacının ve belli bir yöneliminin olmadığını, canlılar dünyasından verdiği örneklerle anlattı. Doğal seçilimi, evrim mekanizmalarını ve evrimin genetik temellerini anlaşılır bir şekilde açıkladı.

    3 Kasım 2014’te kaybettiğimiz değerli bilim insanımız Prof. Dr. Ayhan Ersoy “Primatların Evrimi” başlıklı ilk sunumunda, kendi uzmanlık alanı olan fosillerden yola çıkarak çeşitli primat örnekleri verdi. İnsan ve şempanze türlerinin, paylaştıkları son ortak atadan 6 milyon yıl önce ayrıldığını vurgulayarak, evrim kuramının yanlış anlaşılmasındaki en önemli hatalı bilgilerden biri olan “maymundan gelme” konusuna değindi. Sayın Ersoy’un sunumu, sayın Özsoy ve sayın Akkaya’nın da katılımlarıyla interaktif bir bilgi paylaşımına dönüştü.

    Prof. Dr. Örsan Öymen “Tanrı Neden ‘Neden’ Olamaz” başlıklı sunumuyla David Hume’un felsefesi çerçevesinde bir dünya görüşünü bizlerle paylaştı. Hume’un hayatı, düşüncelerinin gelişimi, felsefesinin sistematiği ve son olarak Tanrı fikrinin neden pek mümkün olamayacağı üzerinde duran Sayın Öymen, agnostisizm üzerine de bilgi edinmemezi sağladı. Sunumun sonlarında ise Sayın Öymen ile Akkaya arasında bilim ve felsefe ilişkisi üzerine hararetli ama keyifli bir tartışma yaşandı. Sayın Öymen ayrıca, yeni bir “teoloji” kavramının gerekliliği üzerinde durdu; özünde Tanrı kavramını temel alan teolojinin, eğer mutlaka var olacaksa, ateizm vb görüşleri de kapsaması gerektiğini, ancak o zaman gerçek bir düşün dalı olabileceğini belirtti.

    2. GÜN:

    Sempozyumun ikinci gününde “Kuantum ve Bilim İstismarı” isimli sunumuyla dinleyicilere seslenen Sayın Cankoçak, kuantum fiziği hakkında bilgi vererek, günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız sahte bilim tuzaklarına ve kuantum kelimesinin buna nasıl alet edildiğine değindi.

     Prof. Dr. Hakan Yiğitbaşıoğlu “Dünya’nın Yaşı ve Yaşlandırma Yöntemleri” isimli ikinci sunumunda, jeolojide kullanılan tarihlendirme (yaşlandırma) yöntemlerini anlatarak, Dünya’nın ve çeşitli kalıntıların yaşlarını nasıl belirleyebildiğimizi anlattı. Yaratılışçı argümanlarda sıkça kullanılan Karbon tarihleme yöntemi gibi tekniklerin ayrıntılarına değindi. Ayrıca Hz. İsa’ya ait olduğu iddia edilen Torino Kefeni’nin C14 izotopu takibiyle 14.YY’a tarihlendirildiğini ekledi. 

     Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy “Biyoloji Açısından Rastlantısallık” isimli ikinci sunumunda, yaratılışçı argümanlarda kullanılan “tesadüf” kavramına değinerek, bu kelimenin bağlamı dışında kullanılmak suretiyle evrim karşıtlığına nasıl alet edildiğinin, bilimin nasıl çarpıtıldığının üzerinde durdu. Konuşmasının ikinci bölümünde ise biyolojinin temeli olan evrim olgusunun ülkemizdeki tarihsel gelişiminden bahsetti. Osmanlı’nın sonlarında ve Cumhuriyet’in erken dönemlerinde Milli Eğitim Bakanlığı eliyle basılan kitapları dinleyicilerle paylaşarak, evrim ve bilim eğitiminin ülkemizde zamanla gitgide kötüleşen grafiğine dikkat çekti.

    Prof Dr. Ayhan Ersoy “Modern İnsan Homo sapiens‘in Evrimi” başlıklı ikinci sunumunda, insanın genetik açıdan kendi içinde oldukça homojen bir tür olduğunu vurgulamak suretiyle, ırkçılık temelli savların bilimsel olarak geçersiz olduğunu belirtti. Çeşitli hominid fosillerinden oluşan görsellerle, insanın evrim sürecini, diğer hominid türleriyle olan benzerlik ve farklılıklarını açıkladı.

    Prof. Dr. Mahinur Akkaya “Evrim Karşıtlığının Nedenleri” başlıklı ikinci sunumunda, ülkemizde ve dünyada gözlenen bilim (bu bağlamda evrim) düşmanlığına, bu konudaki bilgi eksikliğine ve bunların sebeplerine değindi. Evrim kuramının ekonomik ve kültürel olarak gelişmiş toplumlarda yüksek oranda benimsenmesinin üzerinde durdu. Din ile ahlak ilişkisine, başka bir deyişle ikisi arasındaki ters orantıya da değinen Akkaya, konuyu güncel hayattan verdiği toplumsal deney örnekleriyle pekiştirdi.

    Doç. Dr. Hasan Aydın “Evrim Karşıtlığının Felsefi Temelleri” başlıklı sunumunda felsefenin bilime nasıl katkı sunabileceğini açıklayarak ve rasyonel düşüncenin önemini vurgulayarak konuşmasına başladı. Sayın Aydın, düşünce tarihindeki en büyük mücadelenin iki temel yaklaşım arasında olduğunu belirtti: Mutlak hakikati savunan dogmatik düşünce ve yaşamın dinamizmini temel alan değişimci düşünce. “Hakikatı bulduğunu iddia edenlerden kaçınılması gerektiğini” vurgulayan sayın Aydın, doğal dünyadan elde edilen verilerle her geçen gün gelişen ve yenilenen bilimin, bu bağlamda neden daima tutarlı olacağını belirtti. Türkiye’de oldukça geç başlayan aydınlanma mücadelesinin günümüzde kritik bir noktaya geldiğini ve bilimsel düşüncenin topluma aktarılmasının her zamankinden daha önemli olduğunu belirtti. Birleştirici ve hümanist bir açılımla sempozyumun son konuşmasını yapan Sayın Aydın, Atheos Sempozyumu’nun “felsefeyle başlayıp felsefeyle sonlanmasından” duyduğu memnuniyeti dile getirerek, seküler bakış açısının bu mücadeleye çok önemli bir katkıda bulunduğunu ifade etti.

       Kısacası iki gün boyunca varoluş hikayemizi anlamaya çalıştık; dinledik, soru sorduk, sorguladık. Bu arada “sorgulamanın önemini” de bir kez daha kavramış olduk. Etkinlik sonunda yapılan anketlerden de elde edilen bilgilerle, ileride gelenekselleşmesini umduğum bu ve benzeri etkinliklerin devamını görmek hepimizi mutlu edecektir. Dolayısıyla tamamen gönüllüler üzerinden yürüyen böylesi etkinliklerin gerçekleşebilmesi için hem Ateistler Derneği’ne hem de tüm bilim savaşçılarına destekleriniz beklenmektedir.

  • Evrende yaşam olması kaçınılmaz mı, yoksa büyük bir tesadüf mü?

       Dr. Nick Lane evrimsel biyokimya, yaşamın kökeni ve karmaşık hücrelerin evrimiyle ilgili araştırmalar yürüten bir İngiliz biyokimyacıdır. Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. Üç popüler bilim kitabının yanı sıra Nature ve New Scientist gibi önemli bilim dergilerinde yayımlanan çok sayıda makalenin de yazarıdır. Son kitabı “Life Ascending: The Ten Great Inventions of Evolution (Yükselen Yaşam: Evrimin En Büyük 10 İcadı), 2010’da Yılın Bilim Kitapları dalında Royal Society Ödülüne layık görüldü. Çevirmiş olduğum ve aşağıdaki okuyacağınız yazı, birçok ateist bilim insanından biri olarak da ünlenen Nick Lane’e ait olup New Scientist dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 

    Yaşam: kaçınılmaz mı, yoksa sadece bir tesadüf mü? 

       Kepler uzay teleskobunun keskin gözlemleri sayesinde, her geçen gün kendimizinkine benzeyen daha da fazla gezegen keşfediyoruz. Henüz Dünya’ya tıpatıp benzeyen bir gezegen bulabilmiş değiliz; ancak keşfedilen bu benzer gezegenlerin sayısı o kadar fazla ki, galaksimizde bunlardan daha çok varmış gibi görünüyor. Bu keşifler, eski bir paradoksu da yeniden gündeme getiriyor ve fizikçi Enrico Fermi’nin 1950’de sorduğu şu soruyu tekrar sormamıza neden oluyor: Evrende yaşamın var olabileceği birçok ortam varsa ve uzaylı yaşam formları yaygın olarak bulunuyorsa, neredeler? Yarım asırdır devam eden “uzayda yaşam arama” çalışmalarından elimiz boş dönüyoruz. 

       Evren, elbette çok büyük bir yer. Frank Drake’in evrende yaşamın olasılığına ilişkin ünlü, iyimser “denklemi” bile, zeka sahibi uzaylı yaşam formlarına rastlama ihtimalimizin çok düşük olduğunu gösteriyor: Oralarda bir yerlerde olsalar bile onların varlığından hiç haberdar olmayabiliriz. Ancak bu cevap, artık hiç kimseyi tatmin etmiyor. 

       Çok daha derin açıklamalar mevcut. Belki de uzaylı medeniyetler, göz açıp kapayıncaya kadar belirip kayboluyordur; başka gezegenleri kolonize edecek hale gelene kadar kendilerini yok ediyorlardır. Veya bir diğer ihtimal: koşullar mükemmel olsa da, yaşam nadiren ortaya çıkıyordur. 

       Bu ve buna benzer soruları evrene bakarak cevaplayamıyorsak, acaba ipuçlarını kendi gezegenimize bakarak elde edebilir miyiz? Yaşam, Dünya’da sadece bir kez doğdu; ve eğer elimizdeki tek örnek de bu bir tanesiyse, ona bakarak çok kapsayıcı bir sonuca varamayabiliriz. Ama iş bununla bitmiyor. Yaşam için gerekli ve zorunlu bir unsur olan enerjiyi inceleyerek, evrende basit yaşam formlarının çok yaygın olduğu, ama bunların her zaman bitki ve hayvan gibi karmaşık yapılara evrilmediği sonucuna da varabiliriz. Yanılıyor olabilirim ama eğer haklıysam; Dünya’da yaşamın ilk kez ortaya çıkışıyla karmaşık canlıların görülmeye başlanması arasında geçen uzun zaman dilimi, uzaylıları keşfetmek için daha çok zaman geçmesi gerektiği ile ilgili bambaşka açıklamalara işaret ediyor demektir. 

       Canlılar, sadece yaşamlarını devam ettirmek için bile muazzam bir enerjiye ihtiyaç duyar. Yediklerimiz, bütün canlı hücrelere güç veren ATP isimli bir yakıta dönüştürülür. Bu yakıt, gün içinde sürekli geri dönüşüme uğrar. İnsanlarda bu miktar günde ortalama 70-100 kg civarındadır. Bu yüksek miktardaki yakıt, enzimler tarafından oluşturulur. Enzimler, milyonlarca yıl süren evrim sürecinde, tepkimelerle ortaya çıkan kullanılabilir enerjiyi son damlasına kadar değerlendirmeye uyarlanmış olan biyolojik katalizörlerdir.

       İlk canlılara güç vermiş olan enzimler, büyük ihtimalle şimdikiler kadar etkili değildi. Dolayısıyla ilk hücreler, büyüyüp bölünebilmek için çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyordu; muhtemelen de modern hücrelerin yaklaşık binlerce veya milyonlarca katı kadar. Bu durum, evrenin geri kalanında da aynı şekilde geçerli olmalıdır. Bu muazzam enerji ihtiyacı, yaşamın kökenine dair hipotezlerde genellikle göz ardı ediliyor. Dünya’daki bu ilk enerji kaynağı ne olabilir? Yıldırımlar veya ultraviyole radyasyonu gibi eski açıklamalar yeterli değil. Şu anda yaşayan hiçbir canlının enerjisini bunlardan elde etmediği gerçeği bir yana; eğer geçmişte böyle olduysa bile, bu enerjiyi belli bir yerde toplayacak bir yapı da bulunmuyordu. İlk canlılar gidip de kendilerine enerji kaynağı aramış olamayacağına göre, enerjinin bol bulunduğu bir yerden bu açığı gidermiş olmalıdırlar. 

       Bugünkü canlılığın büyük bir kısmı, enerjisini Güneş’ten sağlıyor. Fakat bildiğimiz gibi fotosentez, karmaşık bir süreçtir. Dolayısıyla ilk canlılara enerji sağlamış olan başka bir kaynak olmalı. Peki bu kaynak ne olabilir? Yaşamın tarihini, basit hücrelerin genomlarını karşılaştırmak suretiyle yeniden yaratmak bazı sıkıntıları da beraberinde getirir. Yine de bu çalışmaların hepsinin sonucu, aynı noktaya işaret eder: Öyle görünüyor ki ilk hücreler, enerji ve karbonlarını, hidrojen (H2) ve karbondioksit (CO2) gazlarından elde ediyordu. H2 ile CO2’in tepkimesi, doğrudan organik moleküller üretir ve enerji salar. Bu önemli bir nokta, çünkü bu basit moleküllerin oluşması da yeterli değil. Basit moleküllerin bir araya gelerek, yaşamın yapı taşları olan zincirleri de oluşturmaları gerekir, ki bu da çok daha fazla enerji gerektiren bir süreçtir. 

       İlk canlıların enerjiyi nereden elde ettikleriyle ilgili elimizdeki bir diğer ipucu da, bildiğimiz bütün canlılarda bulunan bir enerji üretim mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın keşfi bile o kadar beklenmedik bir şeydi ki, nihayet 1961 yılında İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell tarafından ortaya atılana kadar 20 yıl boyunca ateşli tartışmalara yol açmıştı. 

    Evrensel Kuvvet Alanı    

       Mitchell, hücrelerin enerjisinin kimyasal tepkimelerden değil, bir tür elektrikten; hücre zarındaki protonlar (elektrik yüklü hidrojen çekirdeği) arasındaki konsantrasyon (derişim) farkından sağlanıyor olabileceğini önerdi. Protonlar artı yüklü olduğu için aralarındaki derişim farkı, hücre zarının iki bölgesi arasında yaklaşık 150 millivolt’luk bir elektrik gerilimi yaratır. İlk etapta kulağa az gelen bu miktarın, 1 milimetrenin 5 milyonda biri kadar bir mesafe için geçerli olduğunu unutmayın. Bundan daha büyük mesafelerde meydana gelen alan kuvveti gerçekten de muazzamdır. Örneğin, 1 metrede yaklaşık 30 milyon volt oluşur, ve bu da bir yıldırımın enerjisine eşdeğerdir. 
       Mitchell, elektrik üreten bu güce “proton motive güç” ismini taktı. Bu isim, Yıldız Savaşları filmindeki bir terime benziyor olsa da, aslında hiç de isabetsiz bir tanım değildir. Temelde bütün hücreler, Dünya’daki canlılık için genetik kod kadar evrensel olan bir kuvvet alanı tarafından enerji sağlar. Bu muazzam elektrik gerilimi, doğrudan organlara aktarılabilir ve örneğin bakteri kamçısının hareketini sağlayabilir; veya işlenerek, enerjice zengin bir yakıt olan ATP (Adenozin trifosfat)’a dönüştürülebilir. 
       Fakat bu kuvvet alanının üretimi ve aktarımı çok karmaşık bir işlemdir. ATP’yi yapan enzim, protonların içeri doğru akmasıyla enerjilendirilen bir döner motordur. Zar gerilimini üretmeye yarayan bir diğer protein (NADH dehidrogenaz) ise, buharlı bir motora benzer. Protonları dışarı atmaya yarayan bir pistonu vardır. Bu iki olağanüstü nanoskopik makine, çok uzun bir doğal seçilim sürecinin ürünü olmalıdır. (ATP sentezi ile ilgili video – İngilizce) Dolayısıyla ilk yaşam için gerekli enerjiyi sağlamış olamazlar. Bu da bizi çözülmesi zor bir soruya getirir:

    Yaşam, enerjiyi adeta içer ve ilkel hücreler bundan daha fazlasına ihtiyaç duymuş olmalıdır. Bu yüksek enerji miktarları, büyük ihtimalle bir proton gradyanından (=protonun elektrik kuvvetinden diyebiliriz) köken almıştır. Çünkü bu mekanizmanın evrenselliği, onun önceden evrilmiş olmasını gerektirir. Peki ama ilkel canlılar, bugün böylesine karmaşık bir düzenek gerektiren bir işlemi nasıl gerçekleştirmiş olabilir? Böyle yüksek miktarlarda enerjiyi elde etmenin çok basit bir yolu vardır. Dahası bu yol, yaşamın ortaya çıkşının sandığımızdan da kolay olabileceğini gösterir.

       Benim tercih ettiğim cevap, şu anda NASA’nın Jet Yakıtı Laboratuvarı’nda görevli olup, onun öncesinde okyanus tabanındaki hidrotermal bacalar üzerinde çalışmış olan jeolog Michael Russell’ın, 20 yıl önce önerdiği ile aynı. “Deniz altı bacaları” dendiğinde birçok insanın aklına, tütmekten kararmış ve dev tüp solucanlarıyla çevrili körükler geliyor. Oysa Russell’ın kafasındaki imge çok daha mütevazi bir şeydi: Alkalen hidrotermal bacalar. Bunlar volkanik değildir ve tütmezler de. Dünya’nın manto tabakasındaki elektronca yoğun kayaların içerisine (örneğin; demir-magnezyum mineral olivini), deniz suyunun süzülmesiyle oluşurlar. 

     

        Olivin ve su etkileşime girerek, serpantinit oluşmasına neden olur (serpantinleşme). Bu işlem, kayayı genleştirip çatlatarak daha fazla suyun içeri girmesine ve dolayısıyla tepkimenin devam etmesine yol açar. Serpantinleşme, hidrojence zengin, alkalen (yani protonca fakir) sıvılar meydana getirir. Bundan açığa çıkan ısı ise, bu sıvıların deniz tabanına geri püskürtülmesini sağlar. Bu sıvılar, daha soğuk olan deniz suyu ile karşılaştıklarında, mineraller çökmeye başlar ve 60 metre yüksekliğe çıkabilen bacalar oluşur. Böylesi bacalar, Russell’ın da fark ettiği gibi yaşamın oluşması için gereken her şeyi sağlar; ve hatta 4 milyar yıl önce sağlamıştır da. 

       Dünya’nın ilkel koşullarında oksijen yok denecek kadar azdı, dolayısıyla okyanuslarda bol miktarda çözünmüş halde demir bulunuyordu. Büyük olasılıkla bugün olandan çok daha fazla miktarda da CO2 bulunuyordu, yani denizler hafif asidikti (=çok fazla proton barındırıyordu). Böyle bir ortamda neler olacağını bir düşünün. Gözenekli bacaların içerisinde, incecik mineral duvarlarla çevrili ve birbirilerine bağlı olan ufak, hücremsi boşluklar vardır. Günümüzde, CO2‘i organik moleküllere dönüştürürken hücrelerin kullandığı katalizörlerin aynıları, bu duvarların yapısında bulunur; -çeşitli demir, nikel ve molibden sülfürleri gibi. 

       Hidrojence zengin sıvılar, katalitik mikro-gözeneklerden meydana gelen bu labirentten süzülerek geçer. Normalde CO2 ile H2’in tepkimeye girmesini sağlamak zordur: CO2‘i yakalayıp hapsederek küresel ısınmayı durdurma çabalarında karşılaşılan sorun da tam olarak budur. Yani sadece katalizörlerin varlığı yeterli olmayabilir. Fakat canlı hücreler, karbon yakalamak için sadece katalizörleri değil, bu tepkimeyi başlatmak için de proton gradiyanları kullanır. Bir bacanın alkalen sıvıları ile asidik suyu arasında da doğal bir proton gradiyanı mevcuttur. Bu doğal proton motive güç , organik moleküllerin oluşumunu tetiklemiş olabilir mi? Bundan tam anlamıyla emin olmak için henüz çok erken. Ben de tam olarak bu soru üzerine çalışıyorum ve önümüzde heyecan verici gelişmeler yaşanabilir. Ama şimdilik cevabın “evet” olduğunu varsayarak tahminlerde bulunmakla yetinelim. Bu neyi çözer? Çok şeyi çözer. CO2 ile H2 arasındaki tepkimeye engel olan şey ortadan kalktı mı, tepkime hızla yayılacaktır. Dahası, H2 ve CO2‘in, canlılarda bulunan hücreleri (amino aistler, lipidler, şekerler ve nükleobazlar) oluşturmak üzere alkalen hidrotermal bacalardaki koşullar altında birleşmesi, gerçekten de enerji salan bir süreçtir. 
       Bu da demek oluyor ki, yaşamın ortaya çıkışı termodinamiğin 2. yasasıyla çelişmediği gibi bizzat bu yasaya tabidir. Gezegen çapındaki bir dengesizliğin kaçınılmaz sonucudur. Elektronca zengin kayalar, elektronca fakir ve asidik olan okyanuslardan, baca sistemleri tarafından delinen ince bir kabukla ayrılmış olur. Baca sistemleri, bu elektrokimyasal itici gücü hücremsi sistemlere yöneltir. Bütün gezegenin koca bir pil olduğunu düşünebiliriz; hücre ise, aynı ilkelerle oluşan minik bir pildir.

       Doldurulması gereken boşluklar olduğunu kabul ediyorum; organik moleküller üreten bir elektrokimyasal reaktör ile yaşayan ve nefes alan bir hücrenin oluşumu arasında pek çok aşama vardır. Ama resmin tamamını bir an için hayal edin. Yaşamın kökeni için çok kısa bir alışveriş listesi yeterlidir: Kaya, su ve CO2.

       Su ve olivin, evrende en çok bulunan maddelerden ikisidir. Güneş Sistemi’ndeki birçok gezegenin atmosferinde bol miktarda CO2 bulunur, dolayısıyla onun da evrende yaygın bir madde olduğunu söyleyebiliriz. Serpetinleşme kendiliğinden olabilen bir tepkimedir ve herhangi bir ıslak ve kayalık gezegende meydana gelebilir. Bu açıdan baktığımızda evrenin, basit hücrelerle kaynıyor olması gerekir- şartlar uygun olduğunda yaşamın ortaya çıkması gerçekten de kaçınılmaz olabilir. Yani Dünya’daki yaşamın, şartlar uygun hale geldiği anda başlamış olması hiç de şaşırtıcı değildir. 

       Peki sonra neler olur? Basit canlılık bir kere ortaya çıktıktan sonra, koşullar müsaitse kademeli bir şekilde daha karmaşık formlara evrilir. Ama Dünya’da böyle olmamıştır. Basit hücrelerin ortaya çıkışıyla onların karmaşık formlara dönüşümü arasında, gezegenin toplam ömrünün neredeyse yarısı kadar süren bir gecikme yaşanmıştır. Dahası, 4 milyarlık evrim sürecinde basit hücreler, sadece bir kez karmaşık yapılara dönüşmüştür. Bu, oldukça şaşırtıcı bir durum. 

       Eğer basit hücreler milyarlarca yıl içerisinde daha karmaşık hücrelere evrildiyse, birçok geçiş hücresi var olmuş ve bazıları da hala yaşıyor olmalıydı. Bunun yerine, arada büyük bir boşluk vardır. Bir yanda hem genom hem de hücre hacmi bakımından küçük olan bakteriler var: bunlar doğal seçilime uygun bir düzende olup, hücreler diyarında adeta birer savaş uçağı gibidir. Diğer yanda da büyük ve hantal ökaryot hücreler var: bunlar da savaş uçağından çok uçak gemilerine benzetilebilir. Tipik bir tek hücreli ökaryot hücre, bir bakteriden 15.000 kat daha büyüktür ve genomu da bu oranla uyumludur.

     Büyük bölünme    

       Dünya’daki bütün karmaşık canlılar, yani hayvanlar, bitkiler, mantarlar..vb ökaryottur ve aynı atadan evrilmiştir. Dolayısıyla ökaryotların atasını oluşturacak olan tek seferlik bir olay gerçekleşmemiş olsaydı, balıklar, dinozorlar, bitkiler ve insansı maymunlar da var olamayacaktı. Basit hücreler, karmaşık hücrelere evrilecek hücre mimarisine sahip değildir. 

       Peki neden? Bu konuyu yakın zamanda, dünyanın önde gelen hücre biyologlarından biri olan Düsseldorf Üniversitesi’nden Bill Martin ile birlikte araştırdım. Çeşitli hücrelerin metabolik hızları ve genom büyüklüklerini ölçerek, basit hücrelerin büyürken ne kadar enerjiye gereksinim duyacaklarını hesapladık (Nature, C. 467, S. 929). Çalışmanın sonunda, büyümenin, hücreye olağanüstü bir enerji bedeli yarattığını gördük. Bir bakteriyi ökaryot hücre büyüklüğüne getirmeye kalktığımızda, kendisine eşdeğer bir ökaryota kıyasla bu bakterinin her geni başına düşen enerji miktarı, onlarca-yüzlerce kat azalıyordu. Bir hücrenin, içerdiği her gen için yüksek miktarda enerjiye ihtiyacı vardır çünkü genin protein üretmesi, yoğun enerji gerektiren bir işlemdir. Bir hücrenin enerjisinin çoğu protein üretiminde harcanır.   

       Bakterinin büyümekle bir şey kazanmayacağı fikri, birçok karmaşık hücreden daha büyük olan birtakım dev bakterilerin (örneğin Epulopiscium) varlığı nedeniyle ilk bakışta çelişkili gelebilir. Epulopiscium, cerrahbalığının bağırsaklarında yaşar, fakat genomunun yaklaşık 200.000 kopyasına sahiptir. Bütün bu kopya genomların varlığında toplam DNA miktarı da fazla olduğu halde, Epulopiscium’un herhangi bir geninin kopyasına düşen enerji miktarı, normal bir bakterininkiyle aynıdır. Bunlar dev hücreler olarak değil de, daha ziyade hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşan bir hücre topluluğu olarak düşünülmelidir. 

       O halde, büyük bakterilerin neden bu kadar fazla genom kopyasına ihtiyacı vardır? Hücrelerin, zarları boyunca oluşan kuvvet alanından enerji sağladıklarını ve bu zar geriliminin bir yıldırımınkine eşdeğer olduğunu hatırlayın. Hücreler, kendilerini tahlikeye atma pahasına hata mı yapıyor? Ne de olsa zar geriliminin kontrolünü kaybettikleri anda ölebilirler. 20 yıl önce biyokimyacı John Allen, genomların, protein üretimini düzenlemek suretiyle hücrenin zar gerilimini kontrol altında tuttuklarını ve bu anlamda hücre için vazgeçilmez olduklarını önerdi. Bu genomlar, yerel değişimlere süratle müdahale edebilmek için zarın yakınlarında bulunmak zorundadır. Allen ve konuyla ilgilenenen diğer bilim insanları, bu açıklamanın ökaryotlar için geçerli olduğunu gösteren birçok kanıt elde etti; aynı şeyin basit hücreler için de geçerli olduğunu düşünmemiz için gayet tutarlı nedenlerimiz var. 

     

    Şekil: Prokaryot hücre yapısı

        O halde basit hücrelerin karşı karşıya kaldığı sorun şu: Daha büyük ve karmaşık hale gelebilmek için daha fazla enerji üretmeleri gerekiyor. Bunu yapmalarının tek yolu, zarın enerji üretimine yarayan alanlarını genişletmek. Fakat zar alanı genişledikçe, oluşan gerilimi kontrol altında tutabilmek için de genomlarının tamamının kopyalarını üretmek zorundalar; ki bu da gen kopyası başına düşen enerjiyi hiç de artırmayacak. Diğer bir değişle, basit hücrelerin gen sayısı arttıkça, onlardan elde edecekleri kazanım da azalıyor. Ve işe yaramayan genlerden oluşan bir genom hiç de avantajlı bir şey değil. Bakteri için bu durum, daha karmaşık hale gelmek adına ciddi bir engeldir; çünkü bir balığın veya ağacın yapımı, bakterinin sahip olduğundan çok daha fazla gen gerektirir. 

       Peki ökaryotlar bu sorunu nasıl çözmüş: Mitokondri geliştirerek. 

    Şekil: Mitokondri 

       Yaklaşık 2 milyar yıl önce basit bir hücre bir şekilde, bir diğer basit hücrenin içine girdi. İçine girdiği konak hücrenin kimliği hakkında çok kesin bilgiye sahip değiliz, ama içerisinde bölünmeye başlayan bir bakterinin var olduğunu biliyoruz. ‘Hücre içinde hücre’den oluşan bu yapılar, birbirileriyle rekabet halindeydi. Enerji üretme kapasitesini kaybetmeden daha hızlı çoğalmayı başaranların sayısı, sonraki nesillerde artıyordu (doğal seçilim).
       Nesiller geçtikçe bu endosimbiyotik bakteriler, hem ATP yapımı için gerekli zara, hem de zar gerilimini kontrol altında tutabilecek bir genoma sahip olan küçük güç jeneratörlerine evrildi. Bu süreçte, bakteri hücresindeki bütün gereksiz unsurlar ortadan kalktı. İlkel mitokondri 3000 genlik bir genoma sahipken, günümüzde bu genlerden geriye yaklaşık 40 tanesi kalmıştır. Konak hücrede ise durum farklıydı. Mitokondriyal genom küçüldükçe, konak gen kopyası başına düşen enerji arttı ve böylece onun genomu büyümeye fırsat bulmuş oldu. Filolarca mitokondrinin ürettiği ATP sayesinde konak hücre, DNA’sını biriktirmeye ve hacmen büyümeye fırsat buldu. Mitokondrileri, hücre çekirdeğinde DNA taşıyan helikopter filoları olarak düşünebilirsiniz. Mitokondriyal genomlar, kendi gereksiz DNA’larından kurtuldukça, hafifleyerek daha da ağır yükler taşıyabilir hale geldiler. Böylece çekirdek genomunun büyümesi mümkün oldu.

    Bu dev genomlar, karmaşık yaşamın evrilmesine yol açan ham maddeyi sağladı. Yani mitokondri, karmaşıklığı yaratmadı, onun olmasına izin verdi. Enerji sorununun nasıl çözümlendiğine ilişkin bundan daha uygun bir açıklama bulmak zor; ve bunun Dünya’da sadece bir kez gerçekleştiğini de biliyoruz çünkü bütün ökaryotlar tek bir ortak atadan evrilmiştir. 

    Hilkat garibesi 

       Bu durumda karmaşık yaşamın ortaya çıkışı, tesadüfen oluşan tek bir olaya dayanıyor: bir hücrenin bir diğerinin içine kaçmasına. Bu tür ilişkiler karmaşık hücrelerde yaygın olabilir, fakat basit hücrelerde olağanüstü nadirdir. Sonuç da kesindir: bu yakın ortaklar, torunları ortaya çıkana kadar birlikte pek çok adaptasyon geçirmiştir. 

       Bu veriler, zeka sahibi uzaylıları bulma olasılığımızı pek de artırmıyor. Basitten karmaşığa doğru ilerleyen kaçınılmaz bir evrimsel yol olmadığını gösteriyor. Milyarlarca yıl boyunca çok sayıdaki bakteri popülasyonunda işleyen sonsuz doğal seçilim, hiçbir zaman karmaşıklığa yol açmayabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse bakteriler, bunun için gerekli yapıya sahip değildir. Kendi yaşamları için enerji bakımından sınırlı değildirler; sorunu ancak, hacimlerinin artması ve genomlarının büyümesi için gereken unsurları incelediğimizde görebiliriz. Bakterilerin, enerji arazisindeki derin bir vadide bulunduklarını ve oradan çıkamadıklarını ancak o zaman anlayabiliriz.

       O halde yaşamın olasılığı nedir? Evrende basit hücrelerin yaygın olarak var olmaması şaşırtıcı olurdu. Basit hücreler, her yerde fazlaca bulunan maddelerden yapılır (su, kaya ve CO2) ve termodinamik olarak var olmaları da kaçınılmazdır. Dünya’nın erken dönemlerinde ortaya çıkmış olmaları, istatistiksel olarak tuhaf olmadığı gibi, aksine tam da beklediğimiz şeydir.

       Drake denkleminin iyimser varsayımına göre, yaşamın ortaya çıktığı gezegenlerdeki canlıların zeka sahibi olma olasılığı %1’dir. Ama eğer ben haklıysam, karmaşık canlıların var olma olasılığı hiç de o kadar yüksek değil. Bizim gezegenimizde, 4 milyar yılda sadece bir kez meydana gelen bir tesadüf sonucunda oluştu, yani gayet ender bir olay gerçekleşti. Evrenin başka bir yerinde de buna benzer bir “tuhaflık” olabilir elbette. Karmaşıklığa giden yoldaki enerji engelini başka türlü kırmak mümkün görünmüyor.

       Bu şekilde mantık yürüttüğümüzde, Dünya benzeri gezegenlerin yaşam barındırıyor olması bir ihtimal dahilinde olsa da, bunların karmaşık hücrelere evrilmesi oldukça zor görünüyor. Dolayısıyla Mars’ta basit hücrelerin evrildiğini keşfetsek bile, bu bize, evrenin diğer yerlerindeki hayvan yoğunluğu hakkında fazla bir veri sunmayacaktır.

       Bütün bunlar, uzaylılara dair herhangi bir iz bulamadığımızı açıklamaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, ortaya atılmış olan başka olasılıklar da belki geçerlidir; diğer gezegenlerdeki yaşamın, gama ışın patlaması gibi birtakım yıkıcı olaylar nedeniyle zeka sahibi uzaylıların evrilmesine fırsat kalmadan yok olmuş olabileceği ihtimali gibi. Böyle bir şey olduysa, galaksimizdeki zeka sahibi uzaylıların sayısı gerçekten de az demektir. Ama belki de bazıları, çok yakın komşularımız olarak yaşıyordur.   

       Eğer birgün onlarla gerçekten tanışırsak, bahse gireceğim tek bir şey var: Onların da mitokondrileri olacaktır.

     

    Makale kaynağı: Lane N., Life: is it inevitable or just a fluke?, New Scientist, 2012.

    Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Dini Keşfetmek 14. Bölüm – Mikroevrim ve Makroevrim

     

    MİKROEVRİM: Küçük çaplı, yani tek bir popülasyon içinde (bir türün kendi içinde) ve genellikle genlerde/proteinlerde gerçekleşen evrimsel değişimlerdir. Bu tip evrimsel değişimler çoğu zaman fiziksel özelliklere bakılarak gözlemlemlenemez, ama istisnalar elbette vardır. Bugüne dek doğada sayısız doğal seçilim olayı gözlemlenmiştir. Gözlemleyebildiğimiz mikroevrimin en güzel örneklerinden birisi, bakterilerin geliştirdiği antibiyotik direncidir. Buna ilişkin başka pek çok örnek verilebilecek olsa da, en güncel ve çarpıcı olanı Prof. Richard Lenski’nin E. coli bakterileri üzerinde yürüttüğü başarılı deneydirGünümüzde bizzat gözlemleyebildiğimiz mutasyonlarla ilgili bilgi almak için tıklayın.

    MAKROEVRİM: Uzun vadede meydana gelen ve fiziksel özelliklere yansıyan, gözle görülebilen evrimsel değişimlerdir. Bu aslında mikroevrimin devamıdır; diğer bir deyişle gen sıklıklarının popülasyon içerisinde mikro-değişimi, zaman dilimine daha geniş baktığımızda karşımıza makro-değişim olarak çıkar. Tek hücreli alglerin (su yosunları) çok hücreli mikroorganizmalara evrimi (videoyu izlemek için tıklayın), makroevrime bir örnektir. 

       Çeşitliliğin yeni bir türün oluşmasına yetecek kadar birikerek artmasına ise TÜRLEŞME denir. Bunun olması için, çok güçlü bir zorlayıcı etkinin çok uzun bir süre boyunca ortamda bulunması gerekir. Yeterli zaman tanındığı takdirde temel evrimsel mekanizmalar (yani 1. mutasyon  2. göç =gen akışı  3. genetik sürüklenme  4. doğal seçilim) büyük evrimsel değişimler yaratabilirler, ki canlılık tarihinin geçmişine dair bildiğimiz her şey zaten makroevrime yeterli sayıda ve çeşitte kanıtı sunmaktadır.  Ancak bu ayrımı sadece daha kolay anlaşılması için yapıyoruz. Özünde makroevrim ile mikroevrim birbirinden ayrı iki mekanizma değildir. Evrim dediğimiz süreç mikroevrim olarak işler; yani makroevrim de aslında birikimli mikroevrimdir.

     

    *Bu görsel EvrimiAnlamak sitesinden alınmıştır ve “evrimi gerçekten anlamak” için sonrasında bu siteye girip okumaya devam etmenizi tavsiye ederim.

       Evrim karşıtlarına göre ‘evrime şahit olmadığımız’ için ‘evrim diye bir şey yoktur’. Bunu söylerken bilimsel anlamda geçersiz bir argüman sunmuş olurlar (bizzat zamanda geriye gidip anlık olaylara şahit olmadan da bilimin ışığında var olduğunu bildiğimiz sayısız bilimsel gerçek var; en basiti nesli tükenmiş olan hayvanlar, elimizdeki onca fosil, dünyanın oluşumuna dair jeolojik ve arkeolojik kalıntılar, moleküler-genetik-embriyolojik kanıtlar vb). Kaldı ki yeni türlerin oluştuğunu gözlemleyemediğimizi söylemek için bazı canlıların varlığından (örneğin naylon yiyen bakteriler) bihaber olmak gerekiyor. 

       İnsanlar, biyoloji alanındaki çığır açıcı keşiflerle ortaya çıkan Mikrop Teorisi’nden itibaren başlayan aydınlanma sürecine kadar, hastalıkları Tanrı’nın bir cezalandırma yöntemi olarak görüyordu. Bu anlamda, 1928 yılında Penisilin’i bulan Alexander Fleming’i ve Darwin’in “Türlerin Kökeni”ni yayınladığı yıllarda mikroorganizmalar ile hastalıklar arasındaki ilişkiyi ilk kez yaptığı deneylerle ortaya koyan Louis Pasteur’ü de bir kez daha anmış oluyoruz. Son olarak aşağıda, belli antibiyotiklere tamamıyla direnç geliştirdiği halde toplam üreme uyumluluğunu kaybetmemiş olan bakterilere sadece birkaç örnek vermek istiyorum. Videoda seslendirilmeden gösterilen bu örnekleri, altyazıya ekleyemediğimden dolayı araştırmak isteyenler için yazıyorum: 

    – Vankomisin’e dirençli Staphylococcus aureus

    – Çok ilaca dirençli tüberküloz

    – Penisilin’e dirençli pnömoni – zatürre (pneumococcus)

    – Penisilin’e dirençli Enterococcus

    – Linezolid’e dirençli Enterococcus

    – Klindamisin’e dirençli C. difficile

    – Sülfonamid’e dirençli bakteriler

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

     

  • Yüzgeçten bacağa, balıktan insana

       Omurgalıların sudan karaya geçişi, canlılığın evriminde önemli bir aşamadır. Ortak atadan türeme, zaman içinde ortaya çıkan kademeli bir değişim ve farklılaşma şablonunu tanımlar ve bulunmuş olan yüz binlerce fosil de bu şablona uymaktadır. Günümüzde gittikçe artan moleküler biyoloji araştırmaları sayesinde, bu sürecin nasıl gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin genetik kanıtlar da gelmeye devam etmektedir. Bu çalışmalar sayesinde hem canlıların evrimi ile ilgili bilinmeyenler aydınlatılmakta, hem de önemli hastalıkların tedavisinde faydalı veriler elde edilmektedir. 

       Aralık ayında yayımlanan ve bu yazıda kısaca değineceğim çalışma bunlardan sadece birisidir. Bu çalışmada, el ve ayakların evrimiyle ilgili önemli bulgulara işaret ediliyor ve bu sürecin belli genleri aktive eden yeni DNA bileşenlerinin kazanımı yoluyla gerçekleştiğine dair yeni kanıtlar sunuluyor. Çalışmayı yöneten ekibin başındaki CSIC Üniversitesi’nden Dr. José Luis Gómez-Skarmeta, yapılan çalışmayla ilgili şunları söylüyor: “Bu keşif öncelikle, gen ekspresyonunda meydana gelen değişikliklerin, vücudumuzu şekillendirmede ne kadar büyük bir güce sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. İkincisi, birçok genetik hastalık, organların gelişim sırasında ‘yanlış şekillenmesi’ ile birlikte ortaya çıkar. Uzuv oluşumuyla bağlantılı genler söz konusu olduğunda, bu genlerin işlevinde değişim olması halinde, El-ayak-ağız hastalığı ve Sinpolidaktili gibi sendromlar görülür.” 

    Resim 1: Sinpolidaktili vakaları

       Yüzgeçlerin uzuvlara nasıl evrildiğini anlayabilmek için Dr. Gómez-Skarmeta ve ekibi, zebra balığı embriyosundaki yüzgecin ucuna fazladan HOXD13 uyguladı (HOXD13, vücut parçalarının birbirinden farklı şekillenmesinde rol oynayan bir gendir.) Bunun sonucunda şaşırtıcı bir şekilde yeni kıkırdak dokusu oluştuğu ve yüzgeç dokusunun küçüldüğü gözlemlendi. Bu değişimlerin ilgi çekici yanı, meydana gelen değişimlerin, kara canlılarının uzuv gelişimlerindeki kilit aşamaların adeta birer tekrarı olması. Bunun üzerine araştırmacılar, HOXD13 genini kontrol eden özgün bileşenlerin, geçmişte de HOXD13 geninin ekspresyonunu artırarak, uzuvların evrimi sırasında benzer etkilere yol açmış olabileceğini düşündü. Fare embriyolarının uzuvlarında bulunan ama balıklarda bulunmayan ve HOXD13’ün işlevlerini düzenleyen bir DNA kontrol bileşeni ile çalışmaya karar verdiler. 

     

    Resim 2: Görseldeki zebra balığı embriyosu, yüzgeçten çok bacağa benzeyen bir uzuv geliştirdi. HOXD13 geninin üretiminde meydana gelen değişikliklerin, yüzgeçlerin bacaklara evriminde rol oynadığı düşünülmektedir. (Credit: Freitas et al., Developmental Cell)

       Ekibin başındaki bilim insanlarından bir diğeri olan Dr. Casares, sonuçları şöyle değerlendiriyor: “Farelerdeki HOXD13 kontrol bileşeninin, zebra balıklarının körelmiş distal yüzgecindeki gen ekspresyonunu etkinleştirme yeteneğine sahip olduğunu bulduk. Bu keşif, bu yeteneği barındıran moleküler düzeneğin, yüzgeç ve bacaklara sahip olan hayvanların son ortak atasında da bulunduğunu gösteriyor. Zebra balıklarındaki kalıntılar da bunun kanıtı niteliğinde.”

     

        Yararlanılan kaynak: Renata Freitas, Carlos Gómez-Marín, Jonathan Mark Wilson, Fernando Casares, José Luis Gómez-Skarmet, Hoxd13 Contribution to the Evolution of Vertebrate Appendages, Developmental Cell, 2012; 23 (6): 1219 DOI:10.1016/j.devcel.2012.10.015

     

         Okuma önerileri: