Kategori: Bilim

  • Ökaryotların ortaya çıkışıyla ilgili önemli bulgu

       Asit bataklıklarında ve lağımlarda bulunan bir bakteri türü, canlılığın ilk zamanlarındaki evrim sürecine ilişkin aranan bir halka olan, ökaryot hücrelerin (DNA bulunduran çekirdeğe sahip hücrelerin) ortaya çıkışı konusunda önemli kanıtlar sundu.

     

       Milyarlarca yıl boyunca çekirdeksiz hücrelerden oluşan bakteriler dünyadaki tek hücresel yaşam formuydu. 1,6-2,1 milyar yıl önce ökaryot hücreler ortaya çıkmıştır. Karmaşık hücre içi işlevlere sahip olan ökaryot hücreler, prokaryotların aksine genetik materyallerini taşıyan zarla çevrili bir çekirdeğe ve hücre organellerine sahiptir. İlk tek hücreli ökaryotlardan bir süre sonra da bunlardan evrilen çok hücreli ökaryotlar oluşmuştur. Şimdilik bulunan ve ökaryot olduğu düşünülen en eski çok hücreli ökaryot fosili (Grypania spiralis) 2,1 milyar yıl yaşındadır.

     

       Bu çekirdekli hücreler, dünyada çok hücreli yaşamın evriminin habercisiydi. Bugüne kadar bilim adamları ilk prokaryotlarla sonraki ökaryotlar arasındaki halka olan atasal hücreyi bulamamışlardı. Dolayısıyla bu geçişi açıklamak için iki hücrenin birleşerek yeni bir hücre oluşturduğuna dayanan füzyon teorisi ileri sürülüyordu. Fakat University College Dublin, Ireland ve Heidelberg’teki moleküler biyoloji laboratuvarından gelen yeni bilgiler, füzyon teorisinin yerini “kayıp halka” hücresinin gerçekten var olduğuna yönelik yeni bir görüşü ortaya koymaktadır.

    Resim: Ökaryot hücre ve organelleri 

       College Dublin Üniversitesinden hücre biyoloğu Dr. Emmanuel Reynaud şöyle diyor: “Keşfimize göre, Dünya’daki ökaryot hücrelerin görüntüsü ‘Big Bang füzyon teorisi’ yerine Darwin evrimiyle açıklanabilir. Analizlerimize göre, günümüzde lağımlarda ve asit bataklıklarında bulunan PVC [Planctomycetes, Verrucomicrobiae, Chlamydiae] bakterilerinin hücre yapıları, bir geçiş formu yapısı göstermektedir. Bilinen diğer bakterilerden biraz daha büyüktürler ve çok daha yavaş bölünürler.”

       Heidelberg’teki Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan Dr. Damien P Devos, “PVC bakterilerinin yapısı, bunların prokaryotlarla ökaryotlar arasındaki kayıp halkanın atası olduklarına dair kanıtlar bulundurmaktadır.” dedi.

     

    Yararlanılan kaynak:
    1.  University College Dublin raporlarından derlenen yazı 27.11.2010, ScienceDaily
     

    Makale Kaynağı: Damien P. Devos, Emmanuel G. Reynaud. Intermediate StepsScience, 2010; 330 (6008): 1187-1188 DOI:10.1126/science.1196720 

     Çeviri ve derleme: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Avustralya Aborjinleri: İlk gezginler

       Uluslararası bir bilim ekibi ilk kez Aborjinlerin insan genom haritasını çıkardı. Science dergisinde yayımlanan çalışma, türümüzün tarihini yeni baştan yazacak gibi görünüyor.

       Genomu inceleyen araştırmacılar, Avustralya Aborjinlerinin 70.000 yıl önce meydana gelen büyük Asya göçünden köken aldıklarını belirtiyor. Bu tarih, günümüz Avrupa ve Asya ırklarının yayılım hareketlerinin 24.000 yıl öncesine denk gelmektedir. Araştırma sonuçlarının öngördüğüne göre Aborjinler, 50.000 yıl önce Avustralya’ya ilk ulaşan insanların soyundan geliyor. Araştırma, Avustralya’nın doğusundaki Goldfields bölgesinden bir Aborjinin 20. yüzyılda bir İngiliz antropoloğuna verdiği saç tutamından yola çıkılarak gerçekleştirildi. Bundan 100 yıl sonra, bilim adamları bu saç tutamından DNA’yı ayrıştırmayı başardı ve Avustralya’lıların genetik yapıları, dolayısıyla da insanların yer küreye yayılımları hakkında bilgilerimize ışık tutacak yeni veriler elde etmeyi başardı. 

    Ayrılma

       Modern Avrupalı Avustralya’lılar ile genetik benzerliği bulunmayan genom, Aborjin insanının başka insan popülasyonlarından 64-75.000 yıl önce ayrıldığına işaret ediyor. Yani Aborjinler direk olarak önce Asya’ya göç eden, sonra 50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşmış olan en eski gezginlerin soyundan geliyor. Bu sonuçlara göre Avustralya Aborjinleri, bugün yaşadığı topraklarla bağlantısı en uzun süre devam etmiş olan insan topluluğudur. Bu araştırma, bölgenin geleneneksel sahipleri olan Aborjinleri temsil eden organizasyon olan Goldfields Land and Sea Council (Goldfileds Kara ve Deniz Konseyi)‘nin onayı ile sunulmuştur. 

    Yeni göç haritası

       Avustralya Aborjinleri’nin tarihini anlamak, Afrika’dan çıkan ilk insanların dağılımını anlamamızda kilit bir konudur. Arkeolojik bulgulara göre, Avustralya’daki modern insanın varlığı 50.000 yıl öncesine denk geliyordu, ama bu araştırmaya göre o bölgeye yaptıkları seyahatle ilgili tarihsel bilgiler yeniden yazılacak.

       Bundan önce en çok kabul gören hipoteze göre, bütün modern insanların Afrika’dan gerçekleşen tek bir göç sonucu Avrupa, Asya ve Avustralya’ya yayıldığı varsayılıyordu. Bu modele göre ilk Avustralyalılar, Avrupa’lıların atalarından çoktan ayrılmış olan bir Asya popülasyonundan geliyordu. Ancak bu araştırmanın sonuçlarına göre, Avustralya Aborjinleri kendi özgün yolculuklarına başladıkları zaman, Asya ve Avrupa insanlarının ataları henüz birbirinden ayrılmamıştı. İlk Avustralyalıların yaklaşık 24.000 yıl önce keşiflerine başladığı zamanlarda, Asya insanı ile Avustralya insanının atalarından geriye kalanlar, kısa bir süre bir arada yaşadı. 

    İlk insanlar gezgindi

       Araştırmayı yöneten Kopenhag Üniversitesi’nden Profesör Eske Willerslev şöyle konuştu:  “Avustralya Aborjinleri ilk gezgin insanlardan köken almıştır. Avrupa ve Asya insanlarının ataları, Afrika veya Orta Doğu’nun bir yerlerinde yaşarken, yani henüz yaşadıkları dünyayı keşfe çıkmamışken, Aborjinlerin ataları hızla yayıldı. Bilinmeyen Asya kıtasını keşfe çıktılar ve böylece Avustralya’ya ulaştılar. Gerçekten de olağanüstü bir yolculuk yapan bu insanların hayatta kalma yetenekleri ve cesaretleri fevkaladedir.” 

       Henüz elimizdeki tek antik genom örneği, buzun altında korunmuş olan saç telleridir. Araştırmacılar, bundan çok daha kötü koşullarda saklanmış olan saç örneklerinin genom incelemelerinin, antik diş ve kemik örneklerinde sıkça rastlanan bir risk olan “modern insan etkileşimi” olmaksızın yapılabildiğini göstermiştir. Bilim adamları artık müze örneklerini analiz ederek ve soy grupları hakkındaki bilgileri de kullanarak, birçok yerel insan popülasyonunun, bu gruplar yakın zamanda göç etmiş veya birbirine karışmış da olsa, genetik tarihçesini inceleyebilecek. 

    Resim: (Credit: Kopenhag Üniversitesi)  

     

    Makale kaynağı. Bu yazı, Kopenhag Üniversitesi’nden sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından sadeleştirilerek yazılmış, 23.09.2011 tarihinde yayımlanmıştır.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Genomlarımızın Işığında Primat Kökenimiz

    Evrim biliminin gelişmesi ve evrim kuramının, birçok bilim dalının yapısında esasi bir rol oynamaya başlamasıyla, insanın canlılar alemindeki gerçek yeri de belirginleşmiş oldu. Bu bağlamda insanın da bir hayvan türü olduğunu ve tüm canlılarla evrimsel bir geçmişi paylaştığını, dolayısıyla da bütün diğer canlılarla uzaktan veya yakından akraba olduğumuzu artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde biliyoruz. Primatlara dayanan kökenimiz, dünyanın her yanına dağılmış yirmiden fazla hominan (insansı) türüne ait sayısız fosil kalıntısına ek olarak, genomumuzda ve modern primatların genomlarında bulunan kanıtlarla da desteklenmektedir. Bu yazıda insan genomuyla diğer Büyük insansı maymun genomları arasındaki benzerliklerin yanı sıra, bunlar arasındaki önemli bir farka ve onun işaret ettiği çıkarımlara kabaca değinmek istiyorum. Böylece evrimsel geçmişimize ilişkin bakış açımızı biraz daha genişleterek, evrim kuramının temel öngörülerinden birisi olan “ortak ata” kavramına da giriş yapmış olacağız.

       Kısaca “hominidler” de dediğimiz Hominidae veya Büyük insansı maymunlar familyası, günümüzde Pongo (orangutanlar), Gorilla (goriller), Pan (şempanze ve bonobolar) ve Homo (insan) cinslerini (genuslarını) kapsar. İnsanlar, evrim ağacındaki en yakın akrabamız olarak bilinen Pan cinsinden yaklaşık 5-7 milyon yıl önce ayrılmıştır. Bu yakın akrabalıktan beklendiği üzere, şempanze ve bonobolar bize hem davranış hem de görünüm olarak çok benzer; ve elbette genomlarımız da oldukça benzerdir. Sonuçta bizi şempanzelerle hem bu kadar farklı hem de bu kadar benzer yapan şey, bütün canlıların vücut planlarını belirleyen genetik kodlarımız, yani kromozomların barındırdığı DNA bilgisidir. Bilim insanları bu benzerliğin düzeyini tam olarak anlayabilmek için, yapılan kapsamlı genom projelerinde (İnsan Genomu Projesi-2004, Şempanze Genomu Projesi-2005) iki türün genomlarının analizinden elde edilen verileri karşılaştırmış ve bunun sonucunda da genetik materyallerimiz arasında %98,4’e varan bir benzerlik olduğunu keşfetmiştir.

     

    Şekil 1: Hominoidler (insansı maymunlar) üst familyası 

       Kromozomlar belli boyalara tabi tutulduğunda farklı şekiller -bantlar- ortaya çıkarır. Bu bantlar sayı, konum, kalınlık ve yoğunluk bakımından farklılıklar içerir. Her kromozomun kendine has bant yapısı genetikçilerin onları mikroskop altında tanımlamasına olanak sağlar. Aşağıdaki şekilde de gördüğünüz gibi şempanze ve insan kromozomları, üzerlerindeki açık ve koyu renkli bantlar bakımından neredeyse aynıdır.

     Şekil 2: Kromozom karşılaştırması (© AMNH Exhibitions) 

       Kromozomlarda bulunan her gen, vücuttaki belli bir özelliğe etki eder. Örneğin her iki türde de CPX geni yüz gelişiminde, SMC1L1 geni kromozomların tamirinde ve OPN1LW geni de kırmızı rengi görme yeteneğinde görev alır. Ayrıca Hominidae familyasının tüm üyelerinin 6, 13, 19, 21, 22. ve X kromozomları ufak farklar dışında neredeyse aynı bant örüntüsüne sahiptir. Orangutanlar hariç diğer üç türde ise 3, 11, 14, 15, 18, 20. ve Y kromozomları birbirine çok benzer. 4 ve 7 numaralı kromozomlar familyanın bütün üyelerinde farklıdır.

       Peki ama genomlarımız bu kadar benziyorken neden yine de farklıyız? Her insan hücresi yaklaşık 3 milyar baz çifti (veya bilgi kırıntısı) içerir. Bunun yalnızca %1,2’si bile aşağı yukarı 35 milyon farka denk gelir. Bunlardan bazılarının etkisi büyüktür, diğerlerinin etkisi ise belirsiz veya çok azdır. Üstelik tıpatıp aynı olan iki DNA dizisi bile birbirinden çok farklı biçimde çalışabilir. İnsan ve şempanzeler birçok ortak gene sahip olduğu halde çoğu zaman onları farklı biçimlerde kullanırlar; bu durumu bir radyonun ses düğmesine benzeterek daha rahat anlayabiliriz: Bir genin sesi insanda açık konumdayken, şempanzede kapalı olabilir. Genler farklı miktarlarda, zamanlarda ve yerlerde “açılıp kapatılabilir,” başka bir deyişle aktif veya pasif konuma geçebilirler. Örneğin insan, şempanze ve gorillerde bulunan ortak genler aynı beyin bölgelerinde ifade edilir ama oranları farklıdır. Buna benzer binlerce fark, beyin gelişimini ve fonksiyonlarını etkiler. Bir diğer örnek olarak hastalık dirençlerini sayabiliriz. Şempanzelerin immün (bağışıklık) sistemi bizimkine şaşırtıcı derecede benzer; AIDS ve hepatit gibi birçok virüs şempanzelerde de hastalık yapar. Ama örneğin, insanda sıtma hastalığından sorumlu olan Plasmodium malariamikrobu, DNA’larımızdaki ufak bir farklılıktan dolayı şempanzeleri etkilemez.

       Bütün bunlara ek olarak önemli bir karyotipik fark daha mevcuttur: İnsanlarda (ayrıca Neandertallerde ve Denisova insanlarında) 23 çift (46 adet) kromozom bulunurken; Hominidae familyasının geriye kalan tüm üyeleri 24 çift (48 adet) kromozoma sahiptir.

    Şekil 3: İnsan kromozom seti (23 çift)

    Şekil 4: Şempanze kromozom seti (2A ve 2B ayrımına dikkat; 24 çift)

       Eğer evrim kuramının öngördüğü gibi insanlarla kuyruksuz maymunlar bir zamanlar ortak bir atayı paylaşmışsa, eskiden yaşamış olan bu ilkel primatın ya 46 ya da 48 kromozoma sahip olmuş olması gerekir. Yani ya insan hattında iki ayrı kromozom birleşmiş (füzyon), ya da maymun hattında bir kromozom ikiye ayrılmış (fizyon) olmalıdır. Birinci ihtimali (yani  bir kromozom eksilmesi meydana geldiğini) varsayarak şöyle bir tahminde bulunabiliriz: Şempanzelerle insanların ortak atası 48 kromozoma sahipken, insan evriminin bir aşamasında iki adet şempanze kromozomu mutasyona uğrayarak birbiriyle kafa kafaya birleşmiş (füzyon) ve böylece 46 olan kromozom sayımızın ortaya çıkmasına yol açmış olabilir. 

    Peki böyle bir füzyon gerçekten olduysa bunu nasıl kanıtlayabiliriz? 

       Neyse ki, bilim insanları bunu çoktan yaptı. Ama ona geçmeden önce, kromozomların yapısı hakkında biraz bilgi vermek iyi olur: Kromozomların merkezinde sentromer denilen ve mitoz sırasında ortaya çıkarak kardeş kromatitleri birbirine bağlayan, yoğunlamış bir boğum bölgesi vardır. Kromozomların uçlarında ise telomer denilen nükleotid dizileri bulunur. Telomerler kromozomların uçlarının bozulmasını önler ve hatta yaşlanmamızdan da telomerlerin zamanla, kademeli olarak kısalması sorumludur. Normalde, her kromozomda 1 sentromer (kromozomun ortasında) ve 2 telomer (iki uçta) vardır. Eğer geçmişte gerçekten de bir kromozom füzyonu olduysa, var olan 23 kromozom çiftimizin her birini tek tek incelediğimizde bunun izlerine rastlamamız gerekir. Mesela bir kromozomun merkezinde -yani olmaması gereken bir yerinde- telomerler bulmayı veya kromozomun yapısında ikinci bir sentromer görmeyi bekleyebiliriz.

       Şekil 5: İki atasal primat kromozomunun birleşerek insandaki 2. kromozomu oluşturması

       Bilim insanları varsayılan füzyon alanının, ortak ata kavramı ve primat kökenimiz açısından çok önemli bir bulgu olacağının farkındaydı. Bütün yaratılışçılar bu varsayımın yanlış çıkmasını umuyordu; çünkü Tanrı maymunlarla insanları gerçekten de birbiriyle bağlantısız iki ayrı tür olarak yaratmışsa, insan genomunda iki primat kromozomunun füzyonuna dair hiçbir iz de olmamalıydı. Fakat evrim karşıtları için hayal kırıklığı yaratan keşfin yapılması uzun sürmedi. İnsan ve şempanze genom projelerinden elde edilen veriler bu füzyonu doğruluyordu ve kanıt da insandaki 2 numaralı kromozomda mevcuttu. Buna göre,iki atasal primat kromozomu (2A ve 2B) birleşerek insanlardaki kromozom 2’yi oluşturmuştu. Birleşim bölgesinin dizilim detayları, tam da geçmişte gerçekleşen bir füzyonun gerektirdiği gibiydi. Buna dair kanıtları çok basitleştirerek sıralamak gerekirse:

    • Normalde her kromozom yalnızca bir sentromer içerir. Oysa kromozom 2’de geçmişteki füzyonun kalıntısı olan körelmiş bir ikinci sentromer daha bulunur. Üstelik 2A ve 2B’yi uç uca eklediğimizde bu körelmiş sentromerin, şempanze kromozomu 2B’deki sentromer ile aynı hizada olduğunu görürüz. Ayrıca şempanze kromozomu 2A’nın sentromeri de insan kromozomu 2’nin sentromeriyle aynı yerdedir.
    • Normalde kromozomların sadece uçlarında bulunan telomerler, kromozom 2’nin ortasında da mevcuttur. Atasal maymun kromozomlarına ait bu telomer kalıntıları, kromozomların birleşim yerine işaret eder.Şempanze kromozomları olan 2A ve 2B uç uca eklendikleri zaman, insandaki kromozom 2 ile aynı bant örüntüsüne sahip oldukları görülür.
    • Şempanzelerin DNA dizilimleri, bizdeki kromozom 2’nin dizilimiyle neredeyse aynıdır; fakat bu dizilim iki ayrı kromozomda bulunur. Bu durum, daha uzak akrabalarımız olan goril ve orangutanlar için de geçerlidir.

    Şekil 6: İnsandaki kromozom 2 (en alttaki) ve onun diğer büyük maymunlardaki karşılıkları

       Bu veriler yalnızca geçmişte gerçekleşen bir kromozom füzyonuna işaret etmekle kalmaz, şempanzelerle insanların bir zamanlar ortak bir ataya sahip olduğuna ilişkin de çok güçlü bir kanıt oluşturur. Öyle ki, yukarıda sayılan olguları başka herhangi bir mekanizmayla açıklamak mümkün değildir. Ancak unutmamak gerekir ki, bu kromozom birleşmesi bizleri “insan” yapan şey olmayabilir. Üstelik bu ender mutasyonun popülasyonda neden (veya nasıl) baskın hale geldiği de açıklama bekleyen bir konudur. Bu süreçte eşeysel seçilim ve coğrafi izolasyon gibi çok daha güçlü evrim mekanizmaları rol oynamış olmalıdır. Her şey bir yana, insan olmak biyokimya, fizyoloji, morfoloji gibi nicel özelliklerle olduğu kadar biliş, davranış, iletişim ve kültür gibi nitel özelliklerle de bağlantılıdır. Bu nedenle çok daha geniş bir bakış açısını benimseyerek, elde edilen her veriyi gerçeğe giden yolda bir ipucu olarak değerlendirmekte ve evrimsel geçmişimizi bir bütün olarak ele almakta fayda var. Aksi halde aşırı indirgemeci bir yaklaşımla hatalı çıkarımlar yapılabilir. 

     

    * Şubat ayı itibarıyla, Ocak 2014’te yayım hayatına başlayan Ateist Dergi‘nin Evrim Köşesi’ni yazmaya başladım. Okuduğunuz bu yazı Derginin 3. sayısında yayımlanmıştır. Ücretsiz ve online olarak okuyuculara sunulan derginin tüm sayılarına buradan ulaşabilirsiniz.

     

    Yararlanılan kaynaklar:

    1. Avarello R, Pedicini A, Caiulo A, Zuffardi O, Fraccaro M, Evidence for an ancestral alphoid domain on the long arm of human chromosome.

    2. IJdo JW, Baldini A, Ward DC, Reeders ST, Wells RA, Origin of human chromosome 2: an ancestral telomere-telomere fusion.

    3. Yunis, J. J., Sawyer, J.R., Dunham, K., The striking resemblance of high-resolution g-banded chromosomes of man and chimpanzeeScience, Vol. 208, 6 June 1980, pp. 1145 – 1148.

    4. http://www.gate.net/~rwms/hum_ape_chrom.html

    5. American Museum of Natural History; DNA: Comparing Humans and Chimps 

    6. TheTech, Museum of Innovation; The 44 Chromosome Man And What He Reveals About Our Genetic Past

    7. The Evolution Pages; Human Chromosome 2 is a fusion of two ancestral chromosomes

    8. Yuxin Fan, Elena Linardopoulou, Cynthia Friedman, Eleanor Williams, Barbara J. Trask, Genomic Structure and Evolution of the Ancestral Chromosome Fusion Site in 2q13–2q14.1 and Paralogous Regions on Other Human Chromosomes

     

    İlginizi çekebilecek diğer yazılar:

     

  • Dini Keşfetmek 10. Bölüm Neandertal

     

       Bu videoda, Homo sapiens neanderthalensis‘in (veya kısaca Neandertal insanın) nerede ve hangi koşullarda yaşamış olabileceği anlatılıyor. Ayrıca genom araştırmalarından çıkan şaşırtıcı sonuçlar üzerine de bilgi veriliyor ve yaratılışçıların bu bağlamda başvurduğu bazı yanıltma taktiklerine de değiniliyor.

     TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Meksika kaya balıklarının evrimi

    Dini seçilimle evrim: Meksika kaya balıkları toksine direnç geliştirdi

        Texas A&M Universitesi’nde yapılan araştırmaya göre, Meksika’da yaşayan bir yerli tarikatın dini törenleri, burada yaşayan kaya balıklarının evriminde etkili olmuştur. Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’ya gelmesinden önce güney Meksika’da yaşayan yerli halk (Zoque’lar), sülfürik kayaçlardan oluşan Cueva del Azufre mağarasına girerek yağmur sezonunun verimli geçmesi için kendi tanrılarına ibadet ederdi. Yıllık ritüellerinin bir parçası olarak, barbasco bitkisinin kökünden elde ettikleri ve kireçle karıştırarak yapışkan bir maddeye dönüştürdükleri karışımı mağaranın sularına salarlardı. Bu madde aynı zamanda balıklar için zehirliydi. Zehirlenip su yüzüne vuran balıkların tanrılarından gelen bir hediye olduğuna inanan Zoque’lar, ölü balıkları bir güzel toplayıp hasat zamanına kadar bu balıklarla beslenirlerdi. 

     

        Oklahoma State Üniversitesinde evrimsel ekolog olan Dr. Michael Tobler ve Texas A&M’ den Dr. Gil Rosenthal önderliğindeki bilim insanlarından oluşan ekip, bu balıklardan bazılarının barbasco bitkisinin güçlü ve öldürücü zehrine karşı sadece direnç geliştirmekle kalmayıp aynı zamanda da bu direnci genetik olarak sonraki kuşaklara aktardıklarını keşfetti. Bu çalışmayla ilgili bulgular Biology Letters’da yayımlandı.

        Tobler, Atlantic molly veya Poecilia mexicana olarak da bilinen bu balık türünün zehirli sülfür mağaralarında nasıl yaşadıklarını 2004 yılından beri incelemektedir. Zoque’ların bu kutsal  törenlerine bizzat 2007’de şahit olan Tobler ve Rosenthal, bu törende kullanılan maddeleri incelemeye ve balıklar üzerindeki etkilerini araştırmaya karar verdiler. Devlet bu mağarayı ironik bir şekilde turizme açmaya ve buradan gelir elde etmeye karar verdiğinden, şahit oldukları bu tören aynı zamanda Zoque’ların yaptığı son ayindi. Bundan sonra yasaklandı. 

     

        “Balıkları zehire maruz kaldıkları bölgeye göre incelemek istedik, çünkü bazıları zehire çok daha fazla maruz kalmıştı.” diyor Tobler. Ekip, mağaranın zehre maruz kalmış iki farklı bölgesinden topladıkları balık örneklerini, mağaranın zehre maruz kalmamış ve debisi yüksek olan bölgesindeki iki farkllı yerden topladıkları örneklerle karşılaştırdılar. Daha sonra her bir gruba da barbasco zehri verdiler ve balıkların tepkilerini ölçtüler. Sonuç, evrime hala inanmak istemeyenleri düş kırıklığına uğratacak nitelikte: Zehre maruz kalan bölgelerden toplanan balıkların zehirsiz bölgede yaşayanlara kıyasla barbasco’ya çok daha dayanıklı, hatta dirençli ve uzun ömürlü oldukları ortaya çıktı.

        Bu durum, insanlığın sadece buradaki balık popülasyonunu etkilemekle kalmayıp aynı zamanda farkında olmadan doğal seçilimi de etkileyebildiğini gösterir. Nitekim yalnızca barbasco zehrine dayanabilen balıklar hayatta kalmış, diğerleri Zoque’ların kurbanı olmuştur. Rosenthal, insanın doğal yaşam üzerindeki evrimsel gücünün yeni bir şey olmadığını ve insanlık tarihinin başından beri insan eliyle meydana gelen buna benzer birçok değişiklik olduğunu belirtti. Rosenthal’ın dediğine göre, insanın varlığına genetik olarak bir kez uyum sağlamış bir canlının eski (insan yokken sahip olduğu) genetik durumuna dönmesi kolay olmuyor.

     

    Makale kaynağı: M. Tobler, Z. W. Culumber, M. Plath, K. O. Winemiller, G. G. Rosenthal. An indigenous religious ritual selects for resistance to a toxicant in a livebearing fishBiology Letters, 2010; DOI: 10.1098/rsbl.2010.0663

    Bu yazı Science Daily ekibi tarafından 05.11.2010’da yayımlanmıştır.

    Çeviri:  felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Zayıf olasılıklara meydan okumak

       Evren’in tesadüfen var olma olasılığının çok düşük olduğunu (ya da Evren’deki her şeyin tesadüfen oluşamayacak kadar mükemmel olduğunu), dolayısıyla da ancak bir tanrı tarafından yaratılmış olabileceğini ileri süren teistlere nasıl cevap verilir? Yani Teleolojik argüman (dizayn, tasarım argümanı) nasıl çürütülür? İşte böyle! 

    * Video sahibi DarkMatter2525

    • Teleolojik argüman ve diğer tanrı argümanları hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayın. 
    • Videoda eleştirilen ve olasılık matematiğini çarpıtmak suretiyle Teleolojik argümana kanıt göstermeye çalışan William Lane Craig, Amerika’lı bir ilahiyatçı ve filozoftur ve de sıkı bir Hristiyanlık savunucusudur. Christopher Hitchens, Sam Harris, Victor J. Stenger ve Lawrence Krauss gibi pek cok ateistle çeşitli tartışmalara katılmış, ayrıca Kelâm Kozmoloji argümanını da (gereksiz bir şekilde) tanrı argümanlarına kazandırmıştır. Bu argüman aslında Gazali’nin meşhur *Hudus Delili’nin biraz daha modernize edilmiş halidir. Videoyu izlediğinizde, bir yaratılışçının argüman sunarken güttüğü yolu anlayacak ve ‘bilimsel’ yollarla gerçekleri (matematiği, fiziği ve sözümona dayanak gösterdiği bütün bilimsel verileri) nasıl çarpıttığına tanık olacaksınız. Akıllı olun; gözünüzü (aklınızı) dört açın ve bu tuzaklara kanmayın lütfen.  

     * Gazali’nin Hudus Delili: “Alem bütün parçalariyla hadistir. Her hadis olanın bir muhdise ihtiyacı vardır. Bu alemin bir  muhdisi vardır. O da hadis olmayan Vacib-ül Vücud olan Allah’tır.” (hadis: var edilen varlık.) 

  • Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa Bir Tarihçesi (1. bölüm)

       Temeli esasen Tevrat’a dayanan, oradan da diğer kutsal kitaplara geçerek günümüzde bilimin karşısında adeta bir inanç duvarı örülmesine neden olan yaratılışçılık akımına göre Tanrı Dünya’yı 6 günde yaratmıştır. Kuran’dan örnek vermek gerekirse: “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a kurulandır.” (Hadîd/4) Yine Tevrat ve İncil’de de benzer söylemler vardır: “Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim.” (Mısır’dan Çıkış 20:11) Kimi teolog bu noktada “6 gün” tabirini “6 evre” diye değiştirerek, gerçeklerle uyuşmayan bu metinleri kılıfına uydurmaya çalışır. Oysa bilim, kutsal kitaplardaki yaradılış mitlerini çoktan çürütmüştür. 

       Dünya yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl, Evren de 13,8 milyar yıl önce oluşmuştur. Elimizdeki son verilere göre gezegenimizdeki yaşam ise en az 3,5-3,8 milyar yıl önce (2017’deki güncelleme: 4,2 milyar yıl), yani Dünya oluştuktan yaklaşık 1 milyar yıl sonra başlamıştır. Ancak hem ülkemizde hem de dünyada varlığını sürdüren bilim karşıtı akımlar nedeniyle birçok insan, kutsal kitaplarda yazan rakam ve süreçleri temel alarak bilimsel gerçekleri göz ardı etmektedir. Neden inanmayı arzuladığımız şeyleri var olan bilimsel gerçeklerin üzerinde tutarız; merak ettiğimiz onca sorunun cevabı bir adım ötemizdeyken, cevapların olduğu tarafa yönelmektense neden tam aksi yöndeki puslu bölgeyi tercih ederiz; tek evrensel dil olan bilime neden ısrarla sırt çeviririz? Elbette bu sorular bu yazının konusu değil. Ama devam etmeden önce üzerlerinde biraz düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu bağlamda birkaç örneğe göz atabiliriz. 

       Yaratılışçıların iddialarına göre sürüngenler sürüngen olarak, balıklar balık olarak, memeliler memeli olarak ve insanlar da insan olarak yaratılmıştır. Oysa bugün biliyoruz ki Dünya’daki yaşam bütün canlıların paylaştığı ortak bir atayla başlamış; yavaş ve aşamalı bir şekilde, canlıların çeşitlenerek türemesiyle, uzun bir evrim sürecinden geçerek bugünkü halini almıştır. Üstelik evrim devam etmektedir. Yine kutsal kitaplara göre hayvanlar (ki o zamanlar bilinen hayvan türlerinin sayısı sınırlı olduğu için bahsi geçenler sadece evcil olan keçi, koyun, deve, sığır, eşek, katır vb hayvanlar ve kuşlardan ibarettir) insanlardan önce, insanlara hizmet etsin diye, üstelik de evcil halleriyle yaratılmıştır. Oysa biz bugün biliyoruz ki hayvanların evcilleştirilmesi insanlık tarihi açısından çok yeni bir gelişmedir; ilk popülasyonları 200 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıkan ve uzun süre avcı-toplayıcı olarak yaşayan modern insan Homo sapiens, ancak MÖ 10.000 yıllarına gelindiğinde bitki ve hayvanları evcilleştirmeye başlamıştır. Kaldı ki gezegenimizde bu evcil hayvanlardan çok önce, onları da kapsayan koca Memeliler sınıfının esamesi bile okunmuyorken, hatta ortalıkta “hayvan” diye bir canlı bile yokken başka birçok canlı türü oluşmuş, evrilmiş, çeşitli sebeplerle nesilleri tükenmiş, geriye kalan az sayıdaki şanslı tür de soyunu devam ettirmeyi başarmıştır. Bugün insan da dahil olmak üzere doğada gördüğümüz her canlı, bu şansı yakalamış olan ataların soyundan gelmektedir. Canlıları sadece hayvanlar ve bitkiler olarak iki sınıfa ayıran, hepsini de insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış varlıklar olarak gören, insanın bir hayvan olduğu gerçeğini yok sayan ve tabii bu arada bitki ve hayvan sınıfına girmeyen bakteri, arke, mantar, protista gibi diğer canlıları da hiç hesaba katmayan bu çağ dışı ve hepsinden öte gerçek dışı yaklaşımın günümüzde halen taraftar bulduğunu görmek gerçekten üzücü. Bu nedenle mevcut bilgilerimizin ışığında Dünya’daki yaşamın tarihçesine kısaca bir göz atmamızın faydalı olacağını düşünüyorum. Ancak bilimsel bilginin bir gereği olarak, aşağıdaki verilerin, özellikle de tarihlerin ileride elde edilebilecek yeni kanıtlarla değişebileceğini hatırlatmak isterim. 

       İlk yaşam formlarının nasıl oluştuğuna ilişkin birçok hipotez (abiyogenez hipotezleri) ortaya atılmış olmakla birlikte, bu konuda henüz kesin kanıtlara dayanan bir görüş birliği yoktur. Ancak çoğu bilim insanı, yaşamın deniz tabanlarındaki hidrotermal bacalarda ortaya çıkmış olabileceğini ve DNA’dan ziyade RNA temelli bir yapıda olduğunu düşünmektedir. İşin esas aydınlatılması gereken ve hepimizin merakla beklediği çetrefilli kısmı budur, ama bu yazının konusu ondan sonraki süreci kapsadığı için şimdilik abiyogenezin ayrıntılarına girmeyeceğiz. Bu yazı dizisi boyunca gezegenimizin tarihi açısından oldukça uzak bir geçmişten bahsedeceğiz. Bu nedenle herhangi bir kafa karışıklığı olmaması için myö (milyar yıl önce) kısaltmasını kullanacağım.

       Dünya’daki ilk canlılar, o zamanlar atmosferde serbest oksijen bulunmadığı için oksijensiz koşullarda yaşamaya uygun biçimde evrilmiş tek hücreli prokaryotlardı. (Prokaryot: Membranla çevrili bir çekirdeğe ve organellere sahip olmayan, tek hücreli organizma. Bazı prokaryotlar yaşam döngülerinin belli aşamalarında çok hücreli forma geçebilir, bazıları da koloniler halinde yaşar.) Şu an için bildiğimiz en eski canlılara dair doğrudan kanıtlar 3,48 myö’den kalmadır ve denizlerde yaşayan prokaryotik hücre yapısına sahip siyanobakterilere (mavi-yeşil algler) aittir. Fakat ilk yaşam formu olmak için fazla karmaşık görünen bu mikroorganizmalar, yaşamın bundan daha da erken başladığını düşündürmektedir. Nitekim Grönland’da bulunan ve biyojenik olduğu düşünülen 3,7 milyar yıllık sedimenter kayaçlar, yaşamın daha da eski olabileceğine işaret eder. Dünya üzerinde yaşamış (hala yaşayan veya soyu tükenmiş olan) tüm canlıların atasına Evrensel Ortak Ata ismi verilir. Günümüzde yaşayan tüm canlıların ortak atasına ise Son Evrensel Ortak Ata (LUCA; Last Universal Common Ancestor veya cenancestor) denir. İşte mevcut yaşamın kökeni olarak kabul edilen LUCA’nın, yukarıda sayılan sınır değerlerin ışığında 3,5 myö-3,8 myö yaşadığı kabul edilir. 

    Şekil 1: Yaşamın üç ana âlemi: Arkeler, Bakteriler ve Ökaryotlar & Son Evrensel Ortak Ata (LUCA) 

       Bir önceki yazıda (Arkeler: Takdir Edilesi Şampiyonlar) değindiğim gibi, Arkeyan Devri’nin (3,6 myö-2,5 myö) başlarına denk gelen bu dönemde gezegenimizin hakimleri prokaryotlar; yani bakteriler ve arkelerdi. Evrimin en erken basamakları bu canlılarda gerçekleşti. Bu mikroorganizmaların hepsi kemoototroftu; yani karbon kaynağı olarak karbondioksit kullanıyor ve inorganik maddeleri okside ederek enerji elde ediyorlardı. Arkeler ile bakteriler arasındaki evrimsel ayrımın 3,5 myö-3,8 myö gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte şu an için en fazla kabul gören yaklaşım, söz konusu ayrımın Bakteri alanı ile Arke ve Ökaryotların oluşturduğu klad arasında gerçekleştiği yönündedir. 

       3 myö’ye geldiğimizde virüsleri görürüz; ama “canlı” derken bile iki kez düşünmemiz gereken ve sadece canlı sayılıp sayılmamaları değil, evrimsel geçmişleri konusunda da bir gizem olarak kalmaya devam eden virüsler, bu tarihten çok önce de gezegenimizde bulunmuş olabilir. 

       İlkel bakterilerden evrilen ve en eski fosilleri 3,5 milyar yıllık olan siyanobakterilerin (mavi-yeşil algler) tam olarak ne zaman fotosentez yapmaya başladığı konusunda bilim camiasında tam bir fikirbirliği yoktur; bununla birlikte elimizdeki jeolojik kanıtlar, bu sürecin en az 3 myö başladığına işaret etmektedir. Ama şu kadarından eminiz ki, enerjisini fotosentezle elde eden, dolayısıyla atık madde olarak atmosfere oksijen salan siyanobakteri türlerinin evrilmesi Dünya’nın çehresini tamamen değiştirmiştir. Bu sürece kısaca değinmek uygun olur. 

    Şekil 2: Siyanobakteriler 

       Biliyoruz ki ilkel Dünya atmosferinde serbest oksijen (O2) bulunmuyordu. Fakat fotosentez yapabilen siyanobakterilerin sahneye çıkmasından uzunca bir süre sonra (veya günümüzden yaklaşık 2,4 myö) atmosferde ciddi bir oksijen birikimi meydana geldi. Buna Büyük Oksijenlenme Olayı (Oksijen Devrimi) diyoruz. Ondan önce, siyanobakterilerin ürettiği oksijen özellikle demir gibi indirgenmiş minerallere bağlandığı için (demir oksit oluşumu) atmosfere geçemiyordu. Bu büyük “paslanma olayının” izlerini bugün, geçmişte çöken demir oksitin kırmızı şeritler şeklinde ortaya çıkardığı bantlı demir formasyonlarında görebilmekteyiz. Fakat siyanobakterilerin “dünyayı pasa boğmasıyla” okyanuslarda bulunan çözünmüş haldeki demir zamanla oksijene doydu. Fazla gelmeye başlayan oksijen, okyanuslardan atmosfere salınmaya ve orada birikmeye başladı. Bazı bilim insanları siyanobakterilerin ürettiği oksijenin atmosferde bu kadar geç birikmesinden, metan üreten bakterilerin sayısındaki azalmanın sorumlu olabileceğini öne sürmüştür (metan, oksijenle reaksiyona girererek oksijenin atmosferde birikmesine engel olur; dolayısıyla metan üreten bakteri sayısı azalırsa oksijen birikiminde artış olacaktır.) 

    Şekil 3: Dünya atmosferinin oksijenlenmesi sonucunda oluşan bantlı demir formasyonu

       Bizde gayet ferah duygular uyandırsa da bu olay, o zaman yaşayan birçok canlı için sonun başlangıcı, gezegenimizin tarihinde yaşanan ilk kitlesel yok oluşun temel etkeniydi. Büyük Oksijenlenme Olayı ile o zamana kadar gezegenin hakimi olan oksijen-sevmez (anaerobik) organizmaların birçoğunun soyu tükendi; ne de olsa oksijen bu canlılar için adeta bir zehir niteliğindeydi. Anaerobik organizmaların ana sahneden çekilmesiyle, oksijeni kullanabilen veya en azından oksijeni tolere edebilen canlılar evrildi ve dünyaya hakim oldu; gezegenimizde muazzam bir biyolojik çeşitlilik oluşmaya başladı. 

       2,4 myö-2,1 myö Büyük Oksijenlenme Olayı tarafından tetiklenen, tarihin ilk ve en uzun buz devri (Huroniyen) yaşandı. Büyük olasılıkla atmosferdeki metanın azalması nedeniyle Dünya tamamen donarak adeta bir kartopuna (1. Kartopu Dünya) dönüştü. Bu dönemde oluşan buzlar sonradan eridiğinde, atmosfere daha da fazla oksijen salındı. Yaklaşık 1,7 myö atmosferdeki oksijen seviyesi günümüzdekinin %10’una ulaşmıştı. 

       1,6-2,1 myö karmaşık hücre içi işlevlere sahip olan ökaryot hücreler evrildi. Prokaryotların aksine ökaryotlar, genetik materyallerini taşıyan zarla çevrili bir çekirdeğe ve hücre organellerine sahipti. İlk tek hücreli ökaryotlardan bir süre sonra da bunlardan evrilen çok hücreli ökaryotlar oluştu. Şimdilik bulunan ve ökaryot olduğu düşünülen en eski çok hücreli ökaryot fosili (Grypania spiralis) 2,1 milyar yıl yaşındadır.1 

       1,8 myö ökaryotların ilk alemi olan protistalar evrildi. 

       Günümüzde birçok bilim insanı ökaryotların içerdiği organellerin, daha önce bağımsız yaşamlar süren prokaryot hücrelerden köken aldığını düşünmektedir (Endosimbiyoz kuramı). Kloroplast ve mitokondri organellerinin kendi genetik materyallerine sahip olduklarının fark edilmesinden sonra ortaya atılan bu kuram, yapılan genomik çalışmalarla da desteklenmiştir. Endosimbiyoz kuramı, şu an için ökaryot hücrelerin evrimini açıklayan en iyi kuramdır. Süreç şöyledir: 

    Şekil 4: Prokaryot ve ökaryot hücrelerin dallanması 

       Bir prokaryot hücre (konak) diğerini yutar. Bu iki hücre bir arada, birbirinden faydalanarak ortak bir yaşam sürer (endosimbiyoz.) Ancak ‘hücre içinde hücre’den oluşan bu ortak yapılar, kendileri gibi olan diğer yapılarla rekabet halindedir. Enerji üretme kapasitesini kaybetmeden daha hızlı çoğalmayı başaranların sayısı, doğal seçilimin gereği olarak sonraki nesillerde artar. Kısacası enerji üretiminde kim başarılıysa onun soyu hayatta kalır. Nesiller geçtikçe bu endosimbiyotik bakteriler hem ATP yapımı için gerekli zara, hem de zar gerilimini kontrol altında tutabilecek bir genoma sahip küçük güç jeneratörlerine evrilir. Bu süreçte yutulan prokaryot, konak hücreye enerji sağlayan mitokondriye dönüşebilir. Yutulan prokaryot hücre bir siyanobakteri ise, mitokondri yerine bir plastite (örneğin bitki ve alglerde fotosentezden sorumlu olan kloroplasta) dönüşür. Bu yolla farklı ökaryot hücre soyları oluşmuştur. Örneğin bu soy hatlarından birisi bitki ve yeşil alglere uzanan evrimsel dalı oluşturmuştur. 

    Şekil 5: Beş adımda endosimbiyoz yaşam 

       1,2 myö tek hücreli bir ökaryotta, farklı cinsiyette iki bireyin veya eşeyin iştirakını gerektiren eşeyli üreme evrildi. Kısacası seksi, ökaryotlar icat etti. Bildiğiniz gibi biz dahil neredeyse tüm hayvanlar, bitkiler ve mantarlar eşeyli üreme gerçekleştirir. Mayoz bölünme ve döllenme aşamalarıyla gerçekleşen eşeyli üreme, anne ve babadan alınan genetik materyallerin karışımını içerdiği için muazzam bir genetik çeşitliliğe ve evrimin hız kazanmasına neden olmuştur. (Eşeysiz Üreme nedir?) 

       Bütün çok hücreli canlılar (kara bitkileri, hayvanlar, çoğu mantar, bazı algler) ökaryottur ve çok hücrelilik, “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü doğrular şekilde gezegenimizin tarihinde en az 25 ayrı soy hattında, birbirinden bağımsız olarak evrilmiştir. Çok hücreli canlıların tek hücreli canlılardan evrimi devam etmekte; bazen de tek hücreli forma döndükleri olmaktadır (Velicer et al. 1998.) Fakat tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçişin böylesine yaygın ve hızlı bir şekilde gerçekleşmesi, bu dönüşümü destekleyen seçilimin yayılımcı bir yapıda olduğunu ve bu dönüşüm için gerekli olan genetik ve gelişimsel engellerin kolay aşıldığını göstermektedir. Çok hücreliliğin başlıca avantajları arasında boyut artışı, işlevsel açıdan özelleşme ve işbölümü sayılmaktadır. Ancak seçilim baskılarının yokluğu ve trade-off’lar, hücrelerin daha da karmaşıklaşma sürecini engelleyebilir. Kısacası bütün evrimsel süreçlerde olduğu gibi burada da doğal seçilim, elindeki kağıtları çevrenin ve genetik yapının dağıttığı desteye göre dizer. Bize de bu süreçlerin işleyişini araştırıp öğrenerek, yaşamın kökenini çözümlemek kalır. 

       Görüldüğü gibi gezegenimizdeki yaşamın oluşumu ve evrimi hiç de kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi basit değildir. Canlılığın kökenini anlama konusunda katettiğimiz yol gurur vericidir; ama henüz bilmediğimiz çok şey bulunduğunu da unutmamamız gerekir. Bu bağlamda yeni bilgilere açık olmak, bildiğimizi sandıklarımızı bile sorgulamaya devam etmek ve bilimsel bir temeli olduğu sürece en çılgınca görünen fikirleri dahi değerlendirmeye almak durumundayız. Bilim ancak bu şekilde ilerleyebilir. 

       Evrimsel tarihçeyi hala milyar yıllarla ifade etmek zorunda kaldığımıza, henüz ilk balıklara, sürüngenlere bile gelemediğimize ve yaratılışçıların bütün canlıların bir anda yaratıldığını iddia ettiği Kambriyen Dönemi’ne (542 milyon yıl önce) bile daha çok yolumuz olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Eşeyli üremenin evrimi sonrasında çok hücreli yaşamın evrimi başlı başına bir konu; bu nedenle devamını yazı dizisinin 2. bölümüne bırakıyorum. 

      2. bölüme geçmek için tıklayın

     * Bu yazım Ateist Dergi‘nin 6. sayısında yayınlanmıştır.

     

    Kaynakça: 
    1. Abderrazak El Albani, Stefan Bengtson, Donald E. Canfield vd. Large colonial organisms with coordinated growth in oxygenated environments 2.1 Gyr ago. Nature 466, 100–104 (01 July 2010) doi:10.1038/nature09166 
    2. The Paleontology Society; The Oldest Fossil Evidence of Life 
    3. Richard K. Grosberg, Richard R. Strathmann; The Evolution of Multicellularity: A Minor Major Transition? 
    8. W. F. Doolittle; Uprooting the Tree of Life 
     

    * 1, 4 ve 5 numaralı görseller Evrimi Anlamak sitesinden alınmış ve üzerinde birkaç revizyon yapılarak yazıya eklenmiştir.

       Şu yazılar da ilginizi çekebilir: 

  • Hubble gözüyle Centaurus A

       NASA/ESA Hubble uzay teleskobuyla Centaurus A galaksisinin yakın çekimlerini içeren muhteşem görüntüler elde edildi. Hubble’a eklenen son model Wide Field Camera-3 aparatı sayesinde, galaksinin akı içeren dinamik bir görüntüsü elde edildi. NGC 5128 olarak da bilnen Centaurus A,  karanlık maddeden meydana gelen çarpıcı toz şeritleriyle ünlüdür. Bu galaksi hakkında şimdiye kadar elde edilen en detaylı görüntüler, Wide Field Camera 3 kamerasıyla çalışan Hubble teleskobuyla elde edildi. Çoklu dalga boyu içeren bu görüntülerde, galaksinin bu tozlu kısımlarının daha önce hiç görülmemiş ayrıntıları ortaya çıktı. 

       Görünen spektrumdaki özeliklerin yanı sıra, genç yıldızlardan gelen ultraviyole ışık ve yakın kızıl ötesi ışık da görülmektedir, bu da toz tarafından perdelenen ayrıntıların bir kısmını görmemizi sağlar.

    centaurus

    Resim: (Credit: NASA, ESA, and the Hubble Heritage (STScI/AURA)-ESA/Hubble Collaboration. Acknowledgment: R. O’Connell (University of Virginia)

       Centaurus A’yı boylu boyunca kesen koyu toz şeridi, yıldızsız bir ortama değil, beli ölçüde bir yıldız ışığına işaret eder. Işık geçirmeyen bulutlar, görünen ışığın bize ulaşmasını engeller. Hubble, bu resimde, köşeler arasından geçen hattaki bu tozsu bulutlara odaklanmıştır. Kara temelli teleskoplarla elde edilen geniş açılı görüntülerde bu şerit, bütün galaksi boyunca uzanmaktadır. 

       Gaz ve toz diskinin, bükülmüş gibi görünen şekli, geçmişte Centaurus A’nın başka bir galaksiyle çarpışıp birleşmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu olayın yarattığı  şok dalgaları, Hidrojen gazının  ergimesiyle yıldız oluşumunun yoğun bölgelerini ateşlemiştir. Bu olay, Hubble teleskobunun yakın çekimli fotoğrafında görülen sınır (dış) bölgelerinde ve kırmızı lekelerde belirgindir.

       Galaksinin yoğun çekirdeğinin merkezinde, yüksek oranda aktif bir süper kütleli kara delik bulunur. Güçlü rölativist jetler, büyük miktarda radyo ve X ışını kaynaklı radyasyon yayar, ancak bunlar bu fotoğrafta görünmez çünkü Hubble optik, ultraviyole ve kızıl ötesi dalga boylarını inceleyecek şekilde tasarlanmıştır. 

       Sadece 11 milyon ışık yılı uzaklıkta olan Centaurus A , göreceli olarak bize yakın bir galaksidir. Sadece yakın değil, aynı zamanda parlaktır da. Bu özelliğiyle, güney yarımkürede yaşayan amatör astronomlar için çok çekici bir inceleme alanı oluşturur. (Güney yarımkürede Centaurus A açıkça görünmektedir.) Yıldızbilimciler, dürbünle bile galaksiyi inceleyebilir. Ancak sadece Hubble Uzay Teleskobuyla bu kadar ayrıntı ortaya çıkmıştır, hem de bu derece eşsiz bir netlik ve çözünürlükle. Hubble’ın yörüngedeki konumu sayesinde, atmosfer tarafından gizlenen ultraviyole dalga boyları izlenebilir.

     

       Makale kaynağı: ESA/Hubble Information Centre‘dan elde edilen bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından yazılmıştır.

       Çeviri: felis agnosticus

     

  • Hawking: Ölümden sonra beyni bilgisayara kopyalamak mümkün

       71 yaşındaki dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking’e 21 yaşındayken motor-nöron hastalığı [Lateral Sclerosis (ALS) veya diğer adıyla Lou Gehrig hastalığı] teşhisi konmuş ve 3 yıl ömür biçilmişti. Hatırlarsanız 2012 yılında bilim insanları, hastalığı nedeniyle 31 yıldır konuşma yeteneğini kaybetmiş olan ünlü fizikçinin beynini “hackleyerek” onun daha kolay iletişim kurması için yöntemler geliştirmeye çalışmıştı. Bu amaçla Hawking, beyin dalgalarını algılayan ve onları analiz edilmek üzere bir bilgisayara yönlendiren iBrain isimli, kibrit kutusu büyüklüğündeki bir EEG cihazıyla denemeler yapmaya başlamıştı. Cihazın mucidi Stanford Üniversitesinden Dr. Philip Low’du.

       Bu yıl Stephen Hawking’in hayatını konu alan HAWKING isimli bir belgesel filmi gösterime girdi. Film, Hawking’in çocukluk ve öğrencilik yıllarına dönüyor ve evde bakıcılarıyla, sonra da ilk eşi Jane ve üç çocuklarıyla tekerlekli sandalyede geçen hayatını anlatıyor. Evliliğinin sonlanmasından ve ikinci eşi Elaine Mason’la evliliğinden de kısaca bahsediliyor. Filmde kız kardeşi Mary, Hawking’in gençliğinde çok hırslı ve meraklı olduğunu, bu özelliklerini evle ilgili konularda da sergilediğini anlatıyor; Hawking’in çocukken kendisine hediye edilen bir bebek evine derhal elektrik ve su tesisatı eklediğinden bahsediyor. Ünlü fizikçi, yazmaktan en çok keyif aldığı kitabın A Brief History of Time (1988) [Zamanın Kısa Tarihi] olduğunu söylüyor. 

     

       Gelelim Hawking’in, yaşamını konu alan bu belgesel filminin prömiyerinde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevaba. Hawking’e, insan bilincinin öldükten sonra var olmayı sürdürüp sürdüremeyeceği sorulmuş, verdiği cevap şöyle: “Bence beyin bilgisayar gibi bir program. Dolayısıyla teoride beyni bilgisayara kopyalamak mümkün. Bu sayede bedenen öldükten sonra bile bir yaşam formu oluşturulabilir. Ancak şu anki imkanlarla bunu gerçekleştirmemiz mümkün değil. Geleneksel ‘ölümden sonra hayat’ inancının, karanlıktan korkan insanlar için uydurulan bir peri masalından ibaret olduğunu düşünüyorum.” (Kaynak)

       Hawking’in bu sözlerinin de daha öncekiler gibi çarpıtılması çok mümkün. Kendisiyle 2011 yılında yapılan bir röportajda, “Beyni, bileşenleri aksadığında çalışması duran bir bilgisayar olarak görüyorum. Çöken bilgisayarlar için bir cennet veya ölümden sonra hayat yoktur; bu, karanlıktan korkan insanlar için uydurulan bir peri masalıdır” demiş (Kaynak); 2010 yılında yayımlanan kitabı The Grand Design’da [Büyük Tasarım] da evrenin oluşumunu açıklamak için bir yaratıcıya ihtiyaç olmadığını belirtmişti. Birçok röportajında ve kitabında da tekrar tekrar dile getirdiği bu görüşleri nedeniyle batı dünyasındaki dindar kesimden büyük tepki almış; ama bizim ülkemizde sözleri trajikomik bir şekilde çarpıtılarak, “Hawking Allah’ın varlığını kabul etti” diye yorumlanmıştı; örneğin bkz. Hayatı boyunca evrenin oluşumu konusunu araştıran Hawking, kuantum fiziğinin çoklu-evren değerlendirmelerini yapmıştır. Roger Penrose ile birlikte Einstein’ın Genel Görelilik Kuramının, Büyük Patlamayla başlayıp karadeliklerle sonlandığını göstermiş ve böylece Kuantum mekaniğiyle Genel Görelilik kuramlarının birleştirilmesi gerektiğini söyleyerek yirminci yüzyılın en büyük buluşlarından birine imza atmıştır. Bu buluşun işaret ettiği sonuçlardan birisi, evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıdır. Dolayısıyla evrenin başlangıcının doğaüstü bir güçle değil, tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiğini söyleyen Hawking’in kitabını dahi okumaya zahmet etmeyenlerin yaptığı “Hawking dine döndü” şeklindeki yorumlar, onun esas söyledikleriyle taban tabana zıttır. Bunu anlamak için Büyük Tasarım kitabından bir alıntı yapmak yeterli:

    “Yüzyıllar boyunca pek çok insan kendi dönemlerinde bilimsel açıklaması yapılamayan doğanın güzelliğini ve karmaşıklığını Tanrı’ya atfettiler. Ancak Darwin ve Wallace’ın, mucize gibi görünen yaşam formlarının bir yüce gücün müdahelesi olmaksızın ortaya çıkabildiklerini açıklamaları gibi, çoklu-evren kavramı da evreni bizim çıkarlarımız için yaratan iyiliksever bir yaratıcıya gerek kalmadan fizik yasalarındaki ince ayarı açıklayabilir.”

       Stephen Hawking gibi bir dehanın şöhretinden faydalanmak isteyen ve öne sürdükleri iddialarına dair tek bir tutarlı kaynak dahi gösteremeyen bu içler acısı yobaz zihniyet istediği gibi düşünedursun; biz gerçeklere dönelim… Beynin ölümden sonra bilgisayara aktarılabilme ihtimali, şüphesiz “ölümsüzlük” kavramına da yepyeni bir boyut getiriyor; ama ne yazık ki bu yeni boyut dindar kesimin istediği türden bir göstergenin yakınından dahi geçmiyor. Metafizik ruh kavramı zaten modern nöroloji ve bilişsel bilimin verileri sayesinde çökmüş durumda ve hiç kuşku yok ki beynin bilinç, algı ve hafıza gibi işlevleriyle ilgili öğrendiklerimiz her geçen gün daha da artıyor; davranış ve kişiliğin genetik eğilimlerinden, beyin hasarı gören kişilerde yapılan çalışmalardan ve sağlıklı insanlarda yapılan beyin görüntüleme işlemlerinden gelen çok sayıda kanıt, bilincin metafizik değil doğal bir olgu, üstelik de evrimleşerek meydana gelmiş doğal bir olgu olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bir zamanlar çoğu doğaüstü inancın temelinde yatan “Akıllı bir Yaratıcı” olması gerektiği inancı daha da silikleşmeye devam ediyor. Günümüzde, Locke’ın Önce Akıl varsayımından ve onunla birlikte gelen telelolojik argümanlardan çok çok uzaktayız. Ayrıca bir zamanlar hayal edilmesi bile imkânsız gibi görünen Yapay Zekâ [Artifical Intelligence] alanında yapılan çalışmalar da bu konudaki ufkumuzu ciddi anlamda geliştirmiştir. [Konuyla ilgili bkz. bilgisayar biliminin simulated annealing -benzetimli tavlama- diye adlandırılan genel sorun çözme yöntemi (Kirkpatrick, Gelatt ve Vecchi 1983). Bu yöntem bir bilgisayar programının, bir veri yapısını (örneğin başka bir programı) defalarca kurup, parçalayıp, sonra yeniden kurmasını sağlar; böylece körlemesine de olsa kendisinin daha iyi, hattâ optimal bir versiyonunu yaratmış olur. Bu çalışmalar, Yapay Zekâ’daki “bağlantıcı” veya “nöral ağ” gibi yapılara temel oluşturan “Boltzmann makineleri”, “Hopfield ağları” veya sınırlama-tatmin şemasına dayanan diğer düzenlemelerin başlıca esin kaynaklarıdır. (Dennett, 1995)]

       Beynin bilgisayara aktarılabileceği düşüncesini, “Hawking, insan ruhunun ölümsüz olduğuna inandığını söyledi” şeklinde yorumlamak isteyenler çıkacaktır mutlaka. Ama neyse ki Hawking bu çarpıtmalara imkan vermeyecek biçimde konuya noktayı koymuş. Türkçe haber siteleri tam da o cümleyi çevirmeye zahmet etmediği için Hawking’in gerçek sözlerine bir kez daha vurgu yapma gereği duyuyorum: “Geleneksel olan ‘ölümden sonra hayat’ inancının, karanlıktan korkan insanlar için uydurulan bir peri masalından ibaret olduğunu düşünüyorum.” 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • 20. yüzyılda bilim dünyasında çığır açan bilimsel keşifler

       Bu yazı, 21. yüzyılda yaşadığı halde 19. yüzyıl kafasıyla düşünen ve dolayısıyla iki yüzyıl geriden gelenler için, 20. yüzyılda bilim dünyasında çığır açan bazı önemli bilimsel buluşları içermektedir. 21. yüzyıldaki önemli bilimsel buluşlar bu yazıya dahil edilmemiştir.

    Fizikte Özel ve Genel Görelilik Kuramları ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan Kuantum Mekaniği:   

     

    – Atomun yapısı ilk kez bu yüzyılda anlaşıldı.

    – Protonlarla nötronları oluşturan kuarklar ilk kez görüldü.

    – Bir grup kısa ömürlü ilginç parçacık, yüksek enerjiyle çalışan hızlandırıclar ve kozmik ışınların yardımıyla ilk kez belirlendi.

    Fisyon ve füzyonun keşfi, nükleer silahların ve fisyon enerjisiyle çalışan enerji santrallerinin yapımını ve füzyon enerjisiyle çalışabilecek santrallerin yapılma olasılığını mümkün kıldı.

    Radyoaktivitenin, radyoaktif bozunmanın ve böylelikle radyometrik tarihleme yöntemlerinin keşfi, Dünya’nın 4,6 milyar yıl yaşında olduğunun ve Dünya’daki yaşamın kabaca 4 milyar yıl önce başladığının belirlenmesini sağladı. [Dünya’nın yaşının belirlenmesi, çeşitli kaya ve meteor örneklerinin incelenmesi yoluyla tayin edilir. Bu incelemede kullanılan yöntemlerden birisi izokron tarihlemedir ve 3 farklı kurşun (P) izotopunun incelenmesi yoluyla yapılır. (Pb-206, Pb-207, Pb-208 veya Pb-204.)]

    – Radyoaktif C14 denilen karbon atomu izotopunun keşfiyle, Karbon Tarihleme Yöntemi geliştirildi. Bu yöntemle 58 bin-62 bin yıl eskiye dayanan ve arkeolojik kazılarda ele geçen her karbon içerikli organik buluntu incelenip yaşı tayin edilir. Radyokarbon tarihleme yöntemi, bundan daha eskiye gitmez. Yani bu tarihten daha eski fosillerin ve diğer buluntuların incelenmesi için başka radyometrik tarihleme yöntemleri kullanılır. (Bunlardan birisi yukarıda bahsedilen izokron metodudur.) 

       Diğer tarihleme yöntemlerini ve Dünya’nın yaşını nasıl hesaplayabildiğimizi çok daha kapsamlı bir şekilde anlatan videoyu izlemek için tıklayın.

    Jeofizikte Levha Tektoniği Kuramı:

       Dünya yüzeyinin altında, kıtaları doğumlarından ölümlerine kadar taşıyan ve yılda 2,5 cm kadar bir hızla hareket eden levhalar bulunduğunu belirten kuramdır. Levha tektoniği, yer şekillerinin oluşumu ve tarihi ile deniz diplerinin topografisini anlayabilmek için gerekli bir kuramdır. Buna bağlı olarak da Gezegenler Jeolojisi ortaya çıkmıştır. Böylece Dünya’nın yer şekilleri ve iç yapısı, öteki gezegenler ve onların uydularıyla karşılaştırılabiliyor. Başka dünyalardan gelen göktaşlarının, uzay araçlarıyla getirilen örneklerin ya da kaya yapılarının uzaktan incelenmesi yoluyla, kıyaslamalar yapılabiliyor. Levha tektoniği hakkında bilgi almak için tıklayın.

     

     

       Dünya’nın iç yapısını inceleyen sismoloji, yer kabuğunun altında yarı akışkan bir manto tabakası, akışkan bir demir çekirdek ve daha içte katı bir çekirdek keşfetti. (Geçmişte bazı canlı türlerinin kitlesel olarak yok olarak nesillerinin tükenmesinin altında yatan sebeplerden birisi de bu yapıdır.)

    Biyolojide evrim kuramında kaydedilen ilerlemelerin ardından DNA ve yapısının keşfedilmesi, moleküler biyoloji ve ona bağlı tüm alanlarda (Tıp dahil) önemli ilerlemelerin önünü açtı: 

        

       Genetik şifreyi okumayı öğrenmiş bulunuyoruz. Gen haritalarını çıkardığımız canlıların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu genlerin, bu canlılarda hangi işlevlerden sorumlu olduğuna dair bilgilerimize her geçen gün bir yenisi ekleniyor. DNA öyküsünün en önemli yönü, yaşamın temel süreçlerinin fizik ve kimya açısından artık tamamıyla anlaşılmış olmasıdır. 

       Moleküler biyoloji, bize canlıların tek tek genlerini ve moleküler yapıtaşlarını karşılaştırarak, akrabalık derecelerini ortaya çıkarma imkanı vermiştir. Örneğin insanlarla şempanzelerin %99,6 oranında aynı aktif genleri taşıdığı ve dolayısıyla şempanzenin en yakın akrabamız olduğunu, yakın geçmişte de ortak bir atadan geldiğimizi artık biliyoruz.

       Yine 20. yüzyılda araştırmacıların primatlar üzerinde yaptıkları çok sayıda deney ve çalışma, acıma, öngörü, ahlak, avcılık, milliyetçilik, gerilla savaşı, politika, alet kullanımı ve yapımı ve müzik gibi tutum ve davranışların onlarda da olduğunu, bunların sadece insana özgü davranışlar olmadığını ortaya koymuştur. Dil yetenekleri konusunda da çalışmalar devam etmekte, işaret dilini öğrenen ve kullanan çok sayıda primat örneği vardır. (bonobo Kanzi, goril Koko..vb.)

     

       Genetik mühendisliğinin gelişimi de bu sayede olmuştur. Böylece gen transferleri, embriyo transferleri ve nükleer transplantasyon işlemleri yoluyla yapay döllenme, canlı klonlama ve sonrasında da yapay doku üretimleri mümkün hale gelmiştir.   

    Resim: Klonlanarak dünyaya gelen ilk canlı, Koyun Dolly (1996) 

       Nörofizyolojide de benzer bir durum vardır. Zihin, beyindeki 100 trilyon nöron bağlantısıyla birkaç basit kimyasal maddenin ifadesiden ibarettir. “Düşünmek” serebral korteks adı verilen büklümlü gri maddenin üst katmanlarında meydana gelir. Beyindeki kabaca 100 milyar nöron, düşüncenin maddesel temelini oluşturur. Kısacası bu bilgilerin ışığında, yaşam veren doğaüstü güçlere veya ruh kavramına yer kalmamıştır. 

        (Nöronların büyük ölçekte birbirlerine bağlanmaları, gebeliğin 6. ayında -24-27. haftada- ortaya çıkar, dolayısıyla bir ceninde, yetişkin insan beynindekine benzer düzenli beyin dalgalarının oluşması gebeliğin 30. haftasına kadar gerçekleşmez. Yani “düşünme” dediğimiz şey, gebeliğin 30. haftasına kadar gerçekleşmez.) 

      * 20. yüzyılda Penisilin’in keşfi ve bakteri direnci ile ilgili bir video izlemek için tıklayın.

    Kimya alanında parçacık fiziği kuvvetleri anlaşıldı: 

        (Kimyasal bağların doğasını, yani hangi atomların hangi atomlara, ne sağlamlıkta ve hangi düzene göre bağlanma eğiliminde olduklarını belirleyen kuvvetler.)

       Bunların ışığında da Dünya’da ve öteki gezegenlerde başlangıçta var olduğu bilinen ilkel bir atmosfere radyasyon verilmesi halinde (kozmik ışınlar bunu sağlar) aminoasitlerin ve yaşamın diğer yapıtaşlarının oluştuğu kanıtlanmıştır. Nükleik asitlerle başka moleküllerin deney tüplerinde çoğaldıkları, ayrıca bunların mutasyona uğrayarak mutantlarının da çoğaldıkları belirlenmiştir. Yani özetle 20.yüzyılda yaşamın başlangıcını anlama ve onu yeniden yaratma konusunda ciddi ilerlemeler yaşanmıştır.

      * Miller-Urey Deneyi ile ilgili bilgi almak için tıklayın 

      ** Canlı moleküllerin cansız süreçlerle üremesiyle ilgili bilgi almak için tıklayın

      *** Hayatın kökenine dair gelişen teoriler ve Abiyogenez hipotezleri hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayın

    Astronomi ve kozmoloji alanındaki gelişmeler:

       Başlarda gökyüzünü sadece gözlemekle yetinmek zorunda kalan gökbilimciler, 20. yüzyılın sonlarında artık bu işi gamma ışınları, X ışınları, morötesi, görünür ve kızılötesi ışınlar ve radyo dalgalarıyla gözetleyen ve Dünya’nın yörüngesinde bulunan büyük teleskoplara sahipler. 

       İlk radyo yayını 1902 yılında yapıldı. Oysa bugün radyoyu, Güneş sisteminin bilinen en uzak gezegeninin de ötesindeki uzay araçlarıyla iletişim kurmak ve 8-10 milyar ışık yılı uzaktaki kuvasarlardan gelen doğal radyo sinyallerini dinlemek için kullanıyoruz. Kara cisim fon ışınımını, yani evrenin oluşumunu başlatan Big Bang’den kalan radyo dalgaları kalıntılarını da bu yöntemle belirliyoruz. 

       20. yüzyılda uzaya 70 kadar başka dünyayı araştıracak ve bunların üçüne iniş yapacak araçlar gönderildi, Ay’a 12 insan ayak bastı. Robotik uzay araçları bize;

    – yoğun sera etkisi altındaki Venüs’te yüzey sıcaklığının 482 santigrat olduğunu,

    – 4 milyar yıl önce Mars’ta iklimin Dünya’ya benzediğini,

    – Satürn’ün uydusu Titan’dan kudret helvası gibi organik madde döküldüğünü,

    – kuyrukluyıldızların organik maddeler içerdiğini gösterdi. 

     

       Ayrıca Güneş’in 400 milyar başka güneşi barındıran mercek biçiminde dev bir gökadanın dış kesiminde bulunduğu, başka yıldızların da çevresinde gezegenlerin olduğu, bir zamanlar tek gökada sanılan Samanyolu’ndan başka 100 milyar kadar başka gökadaların olduğu öğrenildi. Pulsarlar, kuvasarlar, kara delikler ve bunlar gibi daha önce akla bile gelmeyecek kozmik yapılar keşfedildi. Dahası bunların hepsinin, Big Bang’in birer kalıntısı gibi gitgide birbirinden uzaklaştığı ortaya çıkarıldı.

       * Astronomi tarihinin kısa bir özetinin ve bu keşiflerin içeriğinin anlatıldığı Everything (BBC) belgeselini izlemek için tıklayın. 

       Şüphesiz sayılması gereken ve bu yazıda adı bile geçmeyen daha nice önemli bilimsel keşifler (insanlık için hem iyi, hem de kötü sonuçları bulunan) vardır ancak buradaki esas konu, yazının başlığından da anlaşılacağı üzere halen burada kısaca değinilen en temel keşiflerden bile bihaber yaşayan insanların varlığından duyulan rahatsızlık ve üzüntüdür. Ve dolayısıyla bütün bunlardan çıkan bir diğer sonuca ve belki de bu üzücü durumun sebeplerinden birisine daha işaret ederek bitiriyorum: Bu bilim devriminin belki de insanları en çok zorlayan kısmı, değer verilen ve bizi rahatlatan dini inançların boşa çıkması olmuştur. İnsan merkezli derli toplu küçük sahne yerini, insanın önemsiz hale geldiği, uçsuz bucaksız ve bizleri “umursamayan” bir evrene bıraktı. Bu acı ve sarsıcı gerçeğe uyum sağlamak ve bunu kabullenmek, 21. yüzyılda yaşadığımız en büyük sıkıntılardan birisidir.

     

    * Bu yazıda anlattığım keşiflerin büyük bölümünü, çalışmalarında her zaman bilimsel yöntemi savunan Carl Sagan’ın “Milyarlarca ve Milyarlarca” isimli kitabından alıntılayarak yazdım. Carl Sagan, bu kitabın sonuncu bölümü olan “Teşekkür” bölümünü tamamlayamadan 1996 yılında Myelodysplasia hastalığından dolayı vefat etmiştir. Hem gökbilimi hem de biyoloji alanında eğitim görmüş olan Dr. Sagan gezegen atmosferleri, gezegen yüzeyleri, Dünya’nın tarihi ve eksobiyoloji çalışmalarına önemli katkılarda bulunmuş, bununla da kalmayarak gezegenini seven her duyarlı “dünyalının” takınması gereken tutumu takınarak, dünyamızı yok etmemize engel olmaya; bu anlamda özellikle küresel ısınma ve ozon tabakasındaki deliğe sebep olan kimyasalların atmosfere salınması gibi konularda pek çok yazı, makale ve sunum hazırlamıştır. Bugün çalışmalarını sürdüren en üretken gezegenbilimcilerin birçoğu, onun eski öğrencileri veya çalışma arkadaşlarıdır. Cosmos belgeseliyle gönülleri fetheden ve ömrünü bilimi halka ulaştırmaya adayan Sagan’ı saygıyla anıyoruz. Sagan’ın ardından güncellenen bilimsel verilerle yeniden çekilen Cosmos belgeseli ile ilgili bilgi almak için tıklayın. 

     

    Yararlanılan diğer kaynaklar: