Çekilen videoda bir akciğerli balık türü olan Protopterus annectens(Afrika akciğerli balığı), iki uzun arka yüzgecini akvaryumun tabanında arka ayak gibi kullanırken görülüyor. Ön yüzgeçler ise hareketsiz kalıyor ve hayvanın gövdesi, sadece arka yüzgeçlerin yardımıyla ileriye ittiriliyor. Bilim adamlarına göre bu görüntüler, yürüme konusunda evrim sürecinde ilk adımların karada değil, bu balığa benzer türler tarafından suda atıldığına işaret ediyor.
Bir diğer deyişle akciğerli balık, evrim sürecinde su canlıları ile kara canlıları arasındaki geçişin nasıl evrimleşmiş olabileceğinin canlı göstergesi, bir geçiş türü. Bulguları PNAS dergisinde yayımlanan çalışmada, akciğerli balıktürü Protopterus annectens incelenmiş. Bu balıklar, tetrapodlar olarak bilinen ve insanlar, kuşlar, memeliler ve sürüngenlerin de dahil olduğu dört kol ve bacaklı, omurgalı kara canlılarıyla büyük benzerlikler gösteriyor.
Araştırmacıların amacı evrim halkasındaki en büyük değişimlerden birinin nasıl yaşandığını anlamaktı.Chicago Üniversitesi’nden Heather King; “Evrimdeki çok önemli olaylardan biri, bundan 360 milyon yıl önce balık türü canlıların tetrapodlara dönüşmesi, sudan karaya çıkmasıydı. Akciğerli balıklar tetrapodlara benzediği ve türlerinin diğer örnekleri tamamen yok olduğu için, onları izlemeyi tercih ettik.” diyor.
Bu balık, hem solungaçlara hem de akciğer benzeri organlara sahip. Ama karada yürüyen diğer canlılarda bulunan kuyruksokumu kemiği, el ve ayak parmakları gibi önemli organları yok. Çekilen görüntülerde bu eksikleri örtmek için yüzgeçlerini kıvırarak, ayağa benzer, yere basabilecekleri yüzeyler oluşturdukları görülüyor.Bu da yürüme yetisinin, el ve ayak parmakları oluşmadan ve canlılar karaya çıkmadan önce gelişmiş olabileceğini gösteriyor. Ekip şimdi de bu balığın Afrika dışındaki türlerini incelemeyi planlıyor.
* Yazının orijinali, BBC bilim muhabirleri Victoria Gill ve Jason Palmertarafından yazılmıştır (Türkçe kaynak:BBC Bilim-Teknoloji Haberleri; 14.12.2011)
Önceki bölümde geçiş türlerine ve bunların kanıtlarına giriş yapmıştık. Bu bölümde de sürüngenlerden kuşlara geçiş sürecindeki en önemli geçiş türü fosillerinden ve yaratılışçıların da hakkındaki bilimsel gerçekleri çarpıtmaktan en çok hoşlandığı canlılardan birisi olan Archaeopteryx anlatılıyor. Evrim karşıtları, ısrarla onun sadece bir kuş olduğunu söylüyor ve Archaeopteryx’in sürüngen özelliklerini inkar ediyor. Video, bu iddiaya yönelik bilimsel bir cevap niteliğinde.
22. Bölüm Mutlak Ahlak ve Ahlaklı Olma Motivasyonu1. bölüm /2. bölüm
* Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.
Gökyüzü geceleri neden karanlıktır? Evren bu hızda genişlemeye devam ederse gelecekte her şey nasıl olacak? Öklid Geometrisi neden geçerli olan tek geometri kuramı değildir? Einstein ve Hubble nasıl tanışmıştır ve Einstein’ın “Hayatımda yaptığım en büyük bilimsel hata” diye nitelendirdiği şey nedir? Boşluğun kendi içinde bir şekli var mıdır? Evreni ve onu algılayış şeklimizi değiştiren fizik ve astronomi bilimi hangi aşamalardan geçerek şu anki halini almıştır? Belgeseli sunan Surrey Üniversitesi Fizik Bölümü profesörlerinden Jim Al-Khalili, insanoğlunun gökyüzüne bakıp orada bulunan her şeyin şeklini, büyüklüğünü ve kökenini; en geniş anlamıyla var olan gerçekliği nasıl ve hangi aşamalarla öğrendiğini anlatıyor. Astronomi, fizik ve matematik dünyasına bir de tarihin penceresinden ve önemli bilim insanlarının meraklı zihinlerinden bakma fırsatı sunuyor bizlere. İsimlerini belki de ilk kez duyacağınız bazı bilim insanlarına da bir saygı duruşu niteliğinde.
İnsanların aklını en eski zamanlardan beri kurcalamış olan ‘Her şey nedir?’ ve ‘Hiçbir şey nedir?’ sorularını ele alan iki bölümlük BBC belgeselinin çevirisini Garajımdaki Ejder ile birlikte yaptık. İlk bölüm olan Everything‘in çevirisi bana, Nothing‘in çevirisi ona ait. İyi seyirler dilerim.
1980 yılında çekilen ilk Cosmos serisi, bilimi kitlelere ulaştırmak ve insanlara bilimi sevdirmek gibi kanımca son derece önemli bir ülküyle yola çıkan gökbilimci, astrofizikçi ve yazar Carl Sagan tarafından hazırlanıp sunulmuştu. Güncellenmiş bilgilerle Sagan’ın eşi Ann Druyan tarafından kaleme alınan ve Neil deGrasse Tyson’un sunumuyla yayınlanan yeni Cosmos: A Space Time Odyssey (Kozmos: Bir Uzay Serüveni) ise 2014 yılında ekranlara yansımıştı.
Bildiğiniz gibi efsanevi Cosmos bu sene Cosmos: Possible Worlds (Kozmos: Olası Dünyalar) isimli 2. sezonuyla geri döndü. Türümüzün ve içinde yaşayan tüm canlılarla birlikte gezegenimizin sağkalımı, böyle belgesellerin bol bol izlenmesine ve doğru anlaşılmasına bağlı. Bilimsel verileri, bilimin işleyişini ve insanın Evreni anlama çabalarını, muhteşem görsel efektlerle ve sade bir dille anlatan bu çok önemli belgesel serisini izlemeniz, büyük veya küçük demeden, bilime ilgi duyan veya duymayan herkese de izletmeniz dileğiyle. Bir dahaki Cosmos’un teması ne olur, biz buralarda olur muyuz bilmiyorum, ama umarım gezegenimizin yok olan kaynaklarının yenilenmesine ve insanın hatalarından aldığı derslere ilişkin somut adımların atıldığını anlatıyor olur Tyson. Benim favorim 5. ve 7. bölümler. Hayallerimiz son bölümdeki küçük kızınkiler gibi olsun…
Cosmos Çeviri Ekibi olarak Türkçeleştirdiğiniz tüm bölümlerin alt yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Çevirmenler: @Sacrer_ @zeustanbul @Soulofthem00n @GarajdakiEjder @niliven6 ve ben @felisagnostik
16.10.2013 tarihinde PLoS ONE‘da yayımlanan bir makale, yeni hominin türlerinin ortaya çıkışı, artan beyin hacmi ve insanların en eski göç yolları ile derin tatlı su göllerinin oluşumu arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştu. Bu konuyla ilgili önce The Conversation’da ve daha sonra Scientific American’da bir yazı yayımlandı. Çevirisini sizlerle paylaşmak istediğim bu yazıya geçmeden önce, levha tektoniğiyle ilgili kısa bir anımsatma yapmak istiyorum.
Levha Tektoniği Teorisi
20. yüzyılın başlarında jeofizikçi Alfred Wegener, kıtaların adeta bir yapboz gibi birbirine oturuyor olmasının bir tesadüften ibaret olamayacağını fark ederek, başlangıçta tüm kıtaların Pangea adında tek bir kıta olduğunu ve zamanla parçalanarak günümüzdeki yerleşimlerini kazandığını öne sürmüş (1912; Kıta Kayması Teorisi); ama bu harekete neyin sebep olabileceğini tam olarak açıklayamamıştı. 1960’larda jeofizikçi J. Tuzo Wilson öncülüğünde “Levha Tektoniği Kuramı” ortaya atıldı ve sonradan Wilson’ın yanı sıra Mc.Kenzie, Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve Jason Morgan gibi önemli bilim insanları tarafından tamamlandı.
Levha tektoniği Dünya’nın litosferindeki büyük çaplı hareketleri ve kıtaların Dünya yüzeyinde nasıl yer değiştirdiğini açıklayan önemli bir bilimsel teoridir. Bilimsel jeoloji camiası Levha Tektoniği Teorisi’ni, “deniz tabanı yayılımı” kavramının geliştirilmesiyle 1965 yılında kabul etmiştir. (Not: Halen birkaç destekçisi bulunan daha eski teoriler ise aşamalı büzülme veya aşamalı genleşme kavramlarına dayanmaktadır.)
II. Dünya Savaşı sırasında sonik derinlik kayıt teknolojisindeki yenilikler ve ardından da nükleer rezonans tipi manyetometrenin icadı sayesinde okyanus tabanının ayrıntılı bir şekilde haritalandırılması mümkün olmuş; bu da Howard Hess ve R. Deitz gibi bilim insanlarının Holmes’un “konveksiyon teorisini” yeniden canlandırmasına imkan tanımıştır. Hess ve Deitz teoriyi biraz değiştirerek ona yeni bir isim vermiştir: “Deniz tabanı yayılımı”. Deniz tabanında yer alan okyanus-ortası sırtları, derin-deniz hendekleri, ada yayları, jeomanyetik örüntüler ve fay örüntüleri bu teoriyi destekler.
Bütün bu gelişmeler sayesinde bugün artık litosferin, birbirinden bağımsız olarak hareket eden tektonik levhalara bölünmüş durumda olduğunu biliyoruz. Levha Tektoniği Kuramı’na göre tüm levhaların hareket hızlarının toplamı sıfırdır; yani levha üretim hızı ile levha yok oluş hızı biribirine eşittir; yeryüzünün alanı bu şekilde sabit kalmaktadır. Süreç kısaca şöyledir: Yerkürenin çekirdeğinden yükselen ısı nedeniyle mantoda ısınma ve genleşme olur. Hacmi artan manto, üzerindeki yer kabuğunu hareket ettirir. Manto içinde ortaya çıkan radyoaktif bozunma süreçleri de mantoda ısı artışı ve genleşmeye neden olur. Bu iki etki levha tektoniğinin enerjisini oluşturur. Kısacası, Dünya’nın iç ısısı var olduğu müddetçe dünya “”aktif”” olacaktır.
Levha tektoniğinin temel özellikleri:
Dünya’nın yüzeyi bir dizi kabuksal levha ile kaplıdır
Okyanus tabanları sürekli hareket etmektedir; merkezden dışa doğru yayılır, kenarlarda çöker ve sürekli yenilenir.
Levhalar arasındaki konveksiyon akımları, kabuksal levhaları farklı yönlere doğru hareketlendirir.
Konveksiyon akımını yönlendiren ısı kaynağı, Dünya’nın mantosunun derinlerindeki radyoaktivitedir.
Yüzey şekillerinin jeolojik zaman dilimleri boyunca geçirdiği evrim, levha hareketleri yoluyla gerçekleşir. Bildiğiniz gibi litosfer (taş küre veya yer kabuğu da denir) yerkürenin en dış kısmında bulunan yapıdır; kara canlıları burada yaşar. Dünya’da 7-8 büyük levha (tanımlanma biçimlerine göre farklılık gösterir) ve birçok ufak levha bulunur. Bu levhalar astenosfer denilen yarı akışkan bir tabaka üzerinde “kayar.” Tektonik levhalar, okyanussal litosfer ve daha kalın olan karasal litosferden oluşur (bir levha her iki tabakayı da içerebilir); bu tabakaların her biri kendi kabuğuyla kaplıdır. Levhaların çakışma noktalarındaki göreceli hareketleri, aralarındaki sınırların türünü belirler. Hareket halindeki levhalar arasında üç tür sınır ilişkisi olabilir:
1) Yaklaşma
2) Uzaklaşma
3) Yan yana kayma
Yeryüzünün alanı sabit olduğuna göre yaklaşma sınırlarında bir miktar levha yüzeyinin yok olması, uzaklaşma sınırlarında ise yeni levha yüzeyi yaratılması gerekir. Bütün bu hareketlerin yol açtığı etkileşimlerle depremler, volkanik patlamalar, dağlar ve denizler oluşur; sonuçta da yeryüzünün toplam yüzeyi aynı kalmış olur. Bu konuyla ilgili çok daha kapsamlı bilgi almak için tıklayın. Ayrıca National Geographic’in konuyla ilgili belgeselini izleyebilirsiniz (serinin 1. bölümü aşağıda verilmiştir.)
Bu kısa ön bilgilendirmeyi yaptıktan sonra sizleri bu yeni çalışmanın yazarlarından Mark Maslin’in yazısıyla baş başa bırakıyorum.
Afrika’daki derin tatlı su göllerinin insan evrimine etkisi
Doğu Afrika’nın evrimin kaynağı olmasına şaşırmamak gerek; çünkü geçen 5 milyon yılda tabiatıyla ilgili her şey değişmiştir. Levha tektoniğinin olağanüstü kuvvetleri ve değişen iklim Doğu Afrika’yı görece düz ve ormanlık bir bölgeden, üzerinde dev boyuttaki derin göllerin hızla belirip kaybolduğu, dağlık ve parçalara ayrılmış bir araziye çevirmiştir. Bu çok değişken arazide de kendi varlığını bile sorgulayabilecek kadar zeki bir kuyruksuz maymun doğmuştur.
Tektoniklerin salladığı bir beşik
Yirmi milyon yıl önce Hindistan ve Asya kıta levhaları çarpıştı ve büyük Tibet platosunu yukarı itti. Yaz mevsiminde bu plato, emdiği güneş enerjisini atmosfere aktaran ve dev konveksiyon akımları üreten büyük bir ısı motoru görevi görür. Yükselen bu sıcak hava nedeniyle çevreden hava emilir; buna yoğun Güney Asya musonlarını yaratan Hint Okyanusu’ndaki nemli hava da dahildir. Bunun Afrika kıtasından nem çekilmesi üzerinde zincirleme bir etkisi vardır ve Doğu Afrika’nın kuraklaşmasını başlatan olay da budur.
İnsan evrimi bağlamında ele alındığında Asya ve Afrika iklimlerinin belirgin şekilde birbirinden ayrılması, Asya ve Afrika kuyruksuz maymunlarının belirgin ayrımıyla aynı zamana denk gelir; ki ikincisi daha sonradan bizlere evrilmiştir.
Tibet zirvelerinin yükselmeye başladığı sırada Etiyopya’da rifting işlemi [rifting: kabuk ile litosferin birbirinden ayrılması] başlamıştı ve bu da 1 milyon yıl önce Mozambik’in güney sınırını aşamalı olarak hareketlendirdi. Bu rifting süreci, Doğu Afrika’nın kuzey bölgesinin altındaki magmanın kabuğu ısıtması ve onu fazla pişmiş bir elmalı turta gibi ortadan ikiye bölmesiyle başladı.
Rifting sürecinin sonunda deniz seviyesinden yaklaşık 800 metre yukarıda, her iki yanında 3,5 km.’ye ulaşan dağlık bölgelerin ve sırtların bulunduğu derin, geniş ve sarkık bir vadi oluştu: Rift Vadisi. Bu vadinin yerel iklim üzerinde belirgin ve önemli etkileri oldu. [Etiyopya’nin kuzeyinden Afrika’nın doğusunda Mozambik’in ortalarına kadar uzanan Büyük Rift Vadisi, dünyanın en büyük fay hattıdır.]
Resim: Doğu Afrika’yı gösteren bu haritada, geçmişte faaliyette olan volkanlar (kırmızı üçgenler) ve 3 levhanın birbirinden uzaklaştığı Afar Çöküntüsü (ortadaki turuncu bölge) görülmektedir: Doğu Afrika Rift bölgesi boyunca ayrılan Arap levhası ve Afrika levhasının iki parçası (Somali ve Nubiya).
Doğu Rift dağları Hint Okyanusu’ndaki nemli havanın Doğu Afrika’ya geçişini önledi ve bölgenin daha da fazla kurumasına yol açtı. Böylece Doğu Afrika’nın coğrafi yapısı tamamen değişmiş oldu: Bir zamanlar nemli, ormanlarla kaplı homojen bir düzlükken; yayla ve derin rift vadileriyle dolu, sisli ormanların yanı sıra makili çöllerin de bulunduğu değişken bir bitki örtüsüne sahip dağlık bir araziye dönüştü.
Evrim: Kopyalama stratejimiz
Parçalara ayrılmış bit bitki örtüsü ve besin kaynakları arasındaki uzak mesafeler, insanların 6 milyon yıl önce bipedal (iki ayak üzerinde yürüyebilen) olmasına neden olmuş olabilir. Buna karşın Ardipithecus ramidus veya Australopithecus afarensis gibi başarılı bipedal homininler, bize kıyasla oldukça küçük beyinlere sahipti; modern insanlarda yaklaşık 1500 cm3 olan kafatası hacmi, bu homininlerde ancak 450 cm3 idi.
Doğu Afrika’daki Rift vadisinin gelişimi araziyi parçalara ayırarak, birbirinden ayrı halde bulunan çok sayıda göl havzasının oluşmasına yol açtı. Arazinin dağlık yapısı, bu havzaları ufak yağış değişikliklerine çok duyarlı hale getirir. Daha önce Potsdam Üniversitesi’nden Martin Trauth ve ekibi, derin tatlı su göllerinin yaklaşık 2,6 – 1,8 ve 1 milyon yıl önce var olduğuna ilişkin jeolojik kanıtlar bulmuştu; bu tarihler insanın evrimsel geçmişindeki kilit dönemlerdir.
Bu dönemlerin her birinde Doğu Afrika’nın yerel iklimi 20.000 yıllık bir döngüde değişim göstermiş, aşırı kuraklık ile çok nemli koşullar arasında gidip gelmiştir. Dolayısıyla atalarımızın yaşamlarını sürdürdüğü cennet gibi ortam, birkaç nesil sonra göllerin kurumasıyla bir anda acımasız bir araziye dönüşmüş olabilir. Binlerce yıl sonra göller geri gelir ve döngü yeniden başlardı. Bu 20.000 yıllık döngü, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde meydana gelen değişikliklerin, belli bir mevsimde Dünya’ya ulaşan güneş ışığında yarattığı farklılıklardan ileri gelir. Bu olay, Doğu Afrika’da yaşanan iki nemli mevsimin zamanlaması ve süresi üzerinde çarpıcı bit etki yaratmıştır.
Manchester Üniversitesi’nden Susanne Shultz ve tarafıma ait olup PLoS ONE dergisinde yayımlanan çalışma, yeni hominin türlerinin doğuşu, artan beyin hacmi ve Afrika’dan göç ile belirip kaybolan derin tatlı su gölleri arasındaki ilişkiyi ilk kez istatistiksel olarak ortaya koymaktadır (Martin Trauth ile daha önce yaptığımız çalışmayı da destekler.)
İnsanın evrim sürecindeki en yoğun dönem yaklaşık 1,8 milyon yıl öncesine denk gelir. Bu dönem hominin türlerinin en fazla çeşitlendiği, daha büyük beyin hacmine sahip (900 cm3) Homo rudolfensis ve Homo erectus’un ortaya çıktığı ve çok eski atalarımızın Doğu Afrika’dan Avrasya’ya yayılımındaki ilk büyük adımın atıldığı bir zaman dilimidir. Bu dönemde geçici derin tatlı su gölleri Doğu Afrika Rift vadisinin her bölgesinde ortaya çıkıp kaybolmuş ve önemli iklim değişimlerine yol açarak bu homininleri Afrika’nın dışına itmiştir.
Resim: Homininlerin yıl bazında tahmini göç yolları
Şu anda Doğu Afrika’nın değişen arazisinin insan evrimini son 10 milyon yılda nasıl yönlendirdiğine ilişkin tutarlı ve anlaşılır bir tablo oluşturmaya başladık. Bölge tanınmayacak şekilde değişmiş; düz ve ormanlık bir araziden, muhteşem dağların, savanların ve tropikal ormanların yer aldığı bir yapıya bürünmüştür. Arazinin ufak yağış değişikliklerine duyarlı göl havzaları oluşturacak şekilde sulaklaşmasıyla dönüşümlü olarak kurak veya nemli dönemler oluşmuş ve bu da Doğu Afrika’da yaşayan bütün hayvanları ciddi anlamda etkilemiştir. Levha tektoniğinin ve iklim değişimlerinin kuvvetli etkileri, hominin atalarımızın gelişimini ve onların Afrika’dan Kafkaslar’a, Mezopotamya’ya ve oradan da dünyanın geri kalan bölgelerine göçünü tetiklemiştir.
Jerry A. Coyne, Chicago Üniversitesi; Ekoloji ve Evrim Ana Bilim Dalı profesörüdür. Ayrıca Genetik Komitesi ve Evrimsel Biyoloji Komitesi üyesidir. Coyne’ın çalışmaları, türlerin kökenini ve doğada belirgin türleri ortaya çıkaran evrimsel süreçleri incelemek üzerinedir. Richard Dawkins Jerry Coyne’u anarken kendisini, “Evrimsel genetik alanında danıştığım akıl hocam.” şeklinde tanımlar.
Aşağıda okuyacağınız yazı (çeviri), Prof. Jerry Coyne tarafından kaleme alınmış olup, “Evrim tanrıyı nereye koyar?” sorusuna cevaben Karen Armstrong ve Richard Dawkins’in ayrı ayrı yazmış olduğu ve The Wall Street Journal’da yayımlanan makalelere yöneliktir. Yazıda bu makalelerden de kısa alıntılar bulunmaktadır. Aradaki pembe renkli yazılar, konuya uzak olanların daha iyi anlayabilmesi için benim eklediğim kısa açıklamalardır.
SKOR: Dawkins 17 – Armstrong 0
Bundan daha adaletsiz bir maç daha olabilir miydi? Bir köşede apofatik teolojiyi benimsemiş olan Karen Armstrong var. Tanrı hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimizi savunup aynı zamanda da nasıl oluyorsa, Tanrı hakkında arka arkaya kitaplar yazıp duran, kafası karışık bir savunucu. Diğer köşede de, bu saçmalıklara hiçbir şekilde tahammül etmeyen Oxford eleştiri tokmağı Richard Dawkins var.
Olay mahalli, muhafazakar görüşlü Wall Street Journal. Konu başlığı: “İnsana karşı Tanrı”. Richard’ın belirttiğine göre, ikisi de “Evrim Tanrı’yı nereye koyar?” başlıklı konuya birer makale yazmakla görevlendirilmiş. Her ikisi de, öncesinde diğerinin yazdığı makaleyi okumamış ama bu konuda yazmakta olduğundan haberdarmış.
Ve ortaya çıkan sonuç: Armstrong kolaylıkla nakavt oldu. Ama bu duruma zaten alışkınız. “Sofistike” modern teoloji ile ilgili fikir sahibi olmak ve onun berrak, gözleme dayalı düşünme biçimiyle ne kadar tezatlık içerisinde olduğunu görmek istiyorsanız (ve de şöyle güzel bir kahkaha atmaya ihtiyacınız varsa), aşağıdaki yazısına bir göz atın. Kendi akılcılığınızdan dolayı yürekleneceksiniz, ama bir yandan da Armstrong’un, tekrarlayıp durduğu saçma görüşlerini yayınlamaya istekli birilerini her seferinde nasıl bulabildiğini merak edeceksiniz. Eğer ılımlıların (*uyumsamacıların) ortaya atabileceği en iyi fikirler bunlarsa, BİZ KAZANDIK demektir!
* Yazıda Karen Armstrong ve onun gibiler için “uyumsamacı” terimi kullanılıyor, ama bu yazıda aynı anlama geldiği ve daha anlaşılır olacağını düşündüğüm için kelimeyi “ılımlı” olarak çevirdim. Yine de terimin tam anlamını merak edenler için; uyumsama: Deneyimler sonrasında yeni şemalar yaratarak ya da önceden var olan şemaların kapsam ve niteliklerini değiştirerek, yeni edinilen deneyimlerin gereklerine uygun davranmaya denir. Bir başka deyişle uyumsama, karşılaşılan bir olayda eski şemalar işe yaramadığında, yeni duruma uygun şemalar yaratmaktır, eskiyi yeniye uydurmaya çalışmaktır.
Alıntılar:
Armstrong:
“Dinin, mantığın elverdiği sınırlarda açıklanabilen olgulara açıklama getirmesi gerekmiyordu. Hayatlarımızı, var olan ve çözümleri de kolay olmayan gerçekliklerle yaratıcı bir şekilde yaşayabilmemize ve iç huzuru bulmamıza yardımcı olması gerekiyordu. Ancak bugün; birçoğu sürdürülemez kesinliğe tercih edilmiştir. Ama evrim teorisine dindar bir şekilde cevap verebillir miyiz? Onu kullanarak, tanrıya dair daha özgün (ve gerçek) bir bakış açısı getirebilir miyiz?
Darwin, tıpkı önceden Maimonides, İbn-i Sina, Aquinas ve Eckhart’ın yaptığı gibi tanrıyı çok basit bir şekilde, yani sadece tek başına dünyayı yaratmış olan kutsal bir kişilik olarak tanımlayamayacağımıza işaret etmiştir. Bu bakış açısı bizim, kesinliğin idollerinden uzaklaşıp, “Tanrı’nın da ötesindeki Tanrı” fikrine yakınlaşmamızı sağlayabilir. En iyi teoloji ruhani bir deneyimdir, bu anlamda şiir sanatına benzer. Din kesinlikli bir bilim dalı değil, müzik ve resim gibi bir sanat dalıdır; bizi saf akılcı olandan farklı bir bilgi türüyle tanıştırır ve kolaylıkla da kelimelere dökülemez. En iyi ihtimalle bizi, bir merak ve şaşkınlık içinde bırakır. Bay Dawkins’in doğal seçilimin harikalarını kavrayıp onların değerini anladığı zaman –ve onun sayesinde benim de kavradığımda hissettiğim zaman- yaşadığından çok da farklı bir merak ve şaşkınlık değildir bu.
Peki ya Darwin’in gün yüzüne çıkardığı acı ve israfa ne demeli? Bütün büyük gelenekler, inançlıların, hayatın kaçınılmaz bir parçası olan ve her zaman her yerde görülen acılar üzerine düşünmelerinde ısrar eder; çünkü eğer bu rahatsız edici gerçeğin farkına varmazsak, inancın temelinde yatan merhamet duygusunun oluşması imkansızdır. Yok oluşa doğru acı çekerek yol alan sayısız canlının oluşturduğu katlanılması zor manzarayı izlemek, Birinci Asil Gerçek (“Varolmak acı çekmektir”) ilkesine göre yapılan klasik Budist meditasyonlarından çok da farklı değildir. Bu ilke, bazılarının Nirvana dediği – bazılarının da Tanrı dediği- bilincin ötesindeki aydınlanmayı yaşamak için zorunlu bir ön koşuldur.”
Dawkins:
“Darwinci evrim, yaratıcı akıl gibi karmaşık bir şeyin ortaya çıkmasını sağlayacak kadar yetkin olan bildiğimiz tek süreçtir. Bu yaratıcı zihinler ortaya çıktıkları zaman kendilerine ait başka karmaşık şeyler yaratabilirler: Resim ve müzik eserleri, gelişmiş teknoloji, bilgisayarlar, internet ve kimbilir gelecekte daha neler neler? Evrende bu şekilde işleyen tek oluşturucu süreç Darwinci evrim olmayabilir. Henüz keşfetmediğimiz veya hayal etmediğimiz başka “vinçler” … de olabilir.* Ancak bu varsayımsal vinçler ne kadar harika ve Darwinci evrimden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, sihirli olamazlar. Tıpkı Darwinci evrim gibi onlar da, karmaşıklığın basitlikten temel alarak ortaya çıkmaya başlayan ve doğa yasalarını asla çiğnemeyen bir yetenek olduğu gerçeğini benimseyeceklerdir.
ç.n. Vinç ve hava kancası, Daniel Dennett’ın “Darwin’in Tehlikeli Fikri” isimli kitabında öne sürdüğü iki metafordur. Hava kancası derken, çıkış yeri bile belli olmayan ve havada öylece asılı durduğu varsayılan, yani hiçbir bilimsel temeli olmayan mucizevi önermelere işaret eder. Bu şekilde Akıllı Tasarım gibi yaratılışçı argümanları, yani bilimsel olmayan hava kancaları yoluyla evrim teorisini eleştirmeye çalışanları tiye alır. Vinçler ise temelleri toprağa sağlam bir şekilde gömülü olan -toprağa gömülü olmak, bilimsel geçerlilik içerdiğini simgeler- yapılardır ve dolayısıyla bize hayali olmayan, geçerli teoriler sunar; olguların doğal süreçlere indirgenerek açıklanabileceğini ortaya koyan teorileri simgeler.
Bu durum, Tanrı kavramına ne yapar? Söylenebilecek en nazik şey; ona yapacak hiçbir iş, övgümüzü ve tapınmamızı hakedecek veya korkmamıza sebep olacak hiçbir yan bırakmadığı olacaktır. Evrim, Tanrı’nın işten çıkarılma bildirimidir. Hatta daha da ileri gitmeliyiz: Yapacak hiçbir işi kalmayan karmaşık bir yaratıcı sadece gereksiz değildir. İlahi bir tasarımcının, en az kendisini açıklamak zorunda kalan varlıklar kadar karmaşık olması gerektiği için, böyle bir tasarımcının var olması da mümkün değildir. Tanrı ölmüş değildir. Zaten başından beri yaşamış veya var olmuş değildi. Şöyle ki, sofistike ve modern teologların belirli bir tipi vardır. Bu kimseler şuna benzer cümleler kurarlar:
‘Aman tanrım, elbette Tanrı’nın var olup olmadığını umursayacak kadar saf ve basit değiliz. Varoluş ne kadar da 19. yüzyılda kalmış bir düşünce! Tanrı’nın bilimsel anlamda var olup olmamasının hiçbir önemi yok. Önemli olan, sizin için veya benim için var olup olmadığıdır. Sizin için Tanrı gerçekse, bilimin onu geçersiz kılması kimin umrunda? Bu ne büyük bir kibir! Ne kadar da elitist bir yaklaşım.’
Eğer böyle düşünüyorsanız, bu düşüncenizde çok yalnız kalacaksınız demektir. Dünyadaki inançlı insanların benimsediği ana görüş ortadadır. Tanrı’ya inanırlar; Cebelitarık Dağı’na nasıl inanıyorlarsa aynen o şekilde, yani gerçekten var olduğunu düşünerek inanırlar. Eğer incelikli teologlar veya postmodern rölativistler, varoluş kavramının içini boşaltarak, Tanrı’yı, miadı dolmuş laf ebeliklerinden kurtardıklarını düşünüyorlarsa, bunu tekrar düşünseler iyi olur. Bir kilise ya da cami cemaatine, varoluşun, onların tanrılarıyla ilişkilendirilemeyecek kadar sıradan bir olgu olduğunu söylerseniz, sizi hemen bir ateist olarak damgalayacaklardır. Ve çok da haklıdırlar.”
Dawkins’in Armstrong’u şu son iki paragrafta yerle bir etmesinin dayanılmaz hazzı! Armstrong, Eagleton ve Haught gibi modern teologlar, kendilerini ne kadar incelikli sanarlarsa sansınlar, birçok insan için “din” in ne ifade ettiğini anlayamayacak kadar dünyadan kopukturlar. Size bu konuda bir ipucu: İnanan insanlar için “din” apofatik değildir.**
** Apofatik teoloji: Tanrıyı olmadığı şeyler yoluyla tanımlayan teolojidir. Buna göre tanrı ancak insandan kaynaklanan bütün kavramlardan vazgeçildiği zaman kavranabilir. Buna “yargıdan kaçınan” teoloji de denilebilir.
Karen Armstrong’un aynı isimdeki kitabından uyarlanan “Tanrı’nın Tarihi” adlı belgeseli izlemek için tıklayın.
Daniel Dennett’ın bu yazıdakine benzer şekilde, teologların incelikli kelime oyunlarını ve çarpıtmalarını eleştirdiği “Zihin Karışıklığının Evrimi” adlı sunumunu izlemek için tıklayın.
Göktaşlarında, güneş sistemimizin erken dönemlerinde bulunan ve dünyada başlayan yaşam için çok önemli olabilecek kimyasal maddelerin kaydı vardır. 1960’lı yıllardan beri bilim adamları, genetik materyalimizin yapıtaşları olan nükleobazların, Dünya’ya göktaşlarıyla geldiğine dair kanıtlar aramaktadır. Yeni bulgular, bazı nükleobazların gerçekten de dünyaya belli göktaşlarıyla uzaydan geldiğini, hem de daha önceleri düşünülenden de çok daha fazla çeşitte ve miktarda bulunabildiğini gösterdi. Buluşu içeren çalışma, PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences) dergisinde yayımlandı.
Resim: Bir kondritik göktaşının enine kesiti (Credit: Carnegie Institution)
Kapsamlı araştırmalar göstermiştir ki, proteinleri meydana getiren amino asitler, uzayda bulunmaktadır ve organik maddeden zengin olan karbonlu kondrit denilen göktaşlarıyla dünyaya gelmişlerdir. Ancak bugüne kadar, göktaşları üzerinde bulunan nükleobazların da aynı şekilde geldiğini kanıtlamak bu kadar kolay olmamış, bunların göktaşına dünyadayken bulaşmadığından emin olunamamıştı.
Aralarında Carnegie Jeofizik Laboratuvarı’ndan Jim Cleaves’in de bulunduğu araştırma ekibi, kapsamlı spektroskopi teknikleri kullanarak, 11 farklı karbonlu kondrit ve bir üreilit göktaşı örneğini, nükleobaz arayarak inceledi. (Üreilit, çok nadir görülen ve farklı bir kimyasal yapıya sahip olan bir göktaşı türüdür.)
Karbonlu kondritlerden ikisinde, muhtelif dizilimlerde nükleobazlar ve onlara yapısal olarak benzeyen nükleobaz analogları denilen bileşikler bulundu. Bulunan bu nükleobaz analoglarından özellikle 3 tanesi, dünyadaki canlılarda çok ender rastlanan türlerdi. Dahası, göktaşlarının toplandığı bölgelerdeki toprak ve buz örneklerinde, bu nükleobazların kayda değer konsantrasyonlarına rastlanmadı.
Cleaves konuyla ilgili şöyle dedi: “Dünyaya özgü olmayan ve çok ender gördüğümüz nükleobaz bileşiklerini bulmamız, uzayda yaşam olduğuna dair güçlü bir olasılık sunuyor.”
Araştırma ekibi buluşun ardından, uzayda yaygın olarak bulunan amonyak ve siyanürle yaptıkları kimyasal reaksiyonlar yoluyla nükleobaz ve nükleobaz analogları üretmek üzere, sonuçları deneysel olarak da testlere tabi tuttular. Deney sonuçları, göreceli bollukları dışında, karbonlu kondritlerdeki bulgularla benzeşti. Bu ufak farklılığın sebebi, göktaşlarındaki nükleobazların, dünyaya yolculukları sırasında geçirmiş olabileceği kimyasal ve termal süreçler olabilir.
Bu bulgulardan, çok önemli çıkarımlar yapılacaktır. Dünyadaki canlılığın yapı taşlarının, dünyaya uzaydan göktaşları yoluyla gelmiş olma ihtimali daha da kuvvetlenmiştir. Cleaves; ” Bu bize, göktaşlarının canlıların yapıtaşları için bir alet çantası görevi yapmış olabileceğini gösteriyor. ” diye ifade etti.
* Yaşamın yapıtaşlarının uzaydan gelmiş olma ihtimali abiyogenez hipotezlerini çürütür gibi görünse de, yapıtaşlarının uzayda nasıl oluştuğuna dair bir açıklama için yine abiyogenez teorilerine yönelmek gerekecektir. Bu durumda yönlendirilmiş panspermia konusunun gündeme gelebilecektir.
Çeviri kaynağı: Bu yazı, Carnegie Institution’dan sağlanan bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından yazılmış ve 08.08.2011 tarihinde yayımlanmıştır.
Dünya’da ve özellikle zavallı ülkemiz Türkiye’de hızlı bir “gerilik patlaması” yaşanmakta. Siyasetten sanata, üniversiteden ana okuluna, yargıdan ekonomiye, devletten aileye ve bireye, akla gelen gelmeyen her alanda, önü alınamayan bir filistinizm salgını var. Buna Alev Alatlı “paçozlaşma” diyor. İlber Ortaylı da “hödükleşme” şeklinde bir kavram kullanıyor.
İnsanlığın ortak değerlerini, bilimi, sanatı, kültürü, hatta dinsel ritüelleri, kısacası iyileşme ve gelişmeden yana her şeyi küçümseyip mahkum ve inkar eden bir “düşüklük çağına” doğru hızla yol alıyoruz. Cehaletin, ahlaki yozlaşmanın, vahşetin, bağnazlığın, çirkinliğin, bilime, kültüre, erdeme, eğitimli insana, uzmana ve emeğe düşman bir ukalalığın, esiri olmak üzereyiz.
Saygısızlık, kuralsızlık, ikiyüzlülük ve acımasızlık kıymete bindi, uçuşa geçti. Alçaklığın bile bir mertebesi vardı, şimdilerde çukurlaşma moda haline geldi.
Dr. Ersin Arslan’ı katleden çocuk, yurttaşa “ananı da al git” ya da “takla at da görelim” diyen, “şike, şike .. 2-0” diye başlık atanların, dünyaca ünlü bir sanatçı olan Fazıl Say’a paylaştığı Hayyam şiiri nedeniyle ağza alınmayacak sözler yöneltip ülkeden kaçıranların, intikam duygularıyla “kinini unutmayanların” bir uzantısı. Paçoz holiganizmin zehirli bir ürünü.
Özgürlüğü ormanda yaşamak sananlar, çağdaşlığı iptidailiğe kurban edenlerin değirmenine su taşıdıkça, paçozlaşma da korkarım ki sürecek. Ve biz, zor bela yetiştirdiğimiz eğitim, bilim, kültür ve sanat sahibi insanlarımızın, dalga dalga yükselen vandallık devrinde, bir bir aşağılanıp kıyıldığını göreceğiz. Ta ki sıra bize gelinceye kadar!
İnsan hakları hareketinde görev alan Psikolog çift Kenneth ve Mamie Clark, 1930 ve 1940 yıllarında çocuklar üzerinde ilginç bir deney yapmıştır. Orijinal ismi Doll experiments olan Oyuncak Bebek Deneyinde çocukların, toplumda gözlemledikleri ırkçılık olgusunu içselleştirdikleri gösterilmiştir.
Film yapımcısı Kiri Davis, oyuncak bebek deneyini yeniden gerçekleştirmiş ve deney süreciyle ilgili, 2005 yılında yaptığu A Girl Like Me isimli bir belgesel çekmiştir. Davis, Clark çiftinin elde ettiği bulgulara paralel sonuçlara ulaşmıştır.
College London Üniversitesi (UCL) bilim insanlarının öncülük ettiği uluslararası bir ekip tarafından keşfedilen ve yaklaşık 4,28 milyar yıl öncesine tarihlenen mikrooorganizma kalıntıları, Dünya’daki en eski yaşam formlarına ilişkin doğrudan kanıtlar sundu ve Mars’ta da benzer yaşam formlarının bulunmuş olabileceğini düşündürdü.
Bildiğiniz gibi Dünya’nın yaşı yaklaşık 4,54 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Bu konuyla ilgili daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, elimizdeki veriler gezegenimizdeki yaşamın en az 3,5-3,8 milyar yıl önce, yani Dünya oluştuktan yaklaşık 1 milyar yıl sonra başlamış olduğuna işaret etmektedir. Dünyadaki yaşamın başlangıcına ilişkin bilimsel hipotezler (abiyogenez, panspermia vb), gün geçtikçe yeni bilgilerle şekillenmeye devam etmektedir. Geçtiğimiz sene Dr. Van Kranendonk ve ekibi, Grönland’da 3,7 milyar yıl öncesine tarihlenen fosiller keşfetmişve bilim insanları, bu organizmaların bir zamanlar sığ kıyısal sularda gelişen bakteri matları (stromatolitler) olabileceğini tartışmıştı. Ama bilim her daim ilerleyen bir disiplindir ve üzerine eklenen yeni verilerle kusursuzlaşma eğilimi gösterir. Bu sene keşfedilen ve Grönland’da bulunanlardan daha da eski olan fosiller, gezegenimizdeki yaşamın sığ sularda fosilleşmiş mikrobiyal matlardan en az 300 milyon yıl daha erken (yaklaşık 4,2 milyar yıl önce) ve 4,4 milyar yıl önce okyanusların oluşmasından çok kısa süre sonra başladığına işaret etmektedir. Okuyacağınız yazıyı, 01.03.2017 tarihinde Nature’da yayımlanan önemli çalışmadan ve yazının sonunda belirtilen kaynaklardan derlediğim bilgilerin rehberliğinde kaleme aldım. UCL, NASA, Carnegie of Canada ve Birleşik Krallık Mühendislik ve Fiziksel Bilimler Araştırma Konseyi tarafından finanse edilen bu çalışma UCL, Norveç Jeolojik Araştırma Kurumu, ABD Jeolojik Araştırma Kurumu, Ottawa Üniversitesi, Batı Avustralya Üniversitesi ve Leeds Üniversitesinde görevli ekiplerce incelenen kalıntıların keşfini ve ayrıntılı analizini içermektedir.
Resim: Kanada’daki Nuvvuagittuq Supracrustal Kuşağında keşfedilen, beyaz çörtün yanı sıra siyah oksit ve silikat tabakaları içeren, yuvarlak şekilli ve çok katlı demir-karbonat (turuncu) görülmektedir. Bu kaya çıkıntısı, bir hidrotermal bacanın parçası olabilir. (Credit: D.Papineau)
Bu güncel çalışmada, Nuvvuagittuq Supracrustal Kuşağındaki (NSB) kuvars tabakaları içerisinde demir tüketen bakterilerce oluşturulmuş ufak filamentler ve tüpler keşfedilmiştir. Bu kayaçlar büyük olasılıkla 3,7 ila 4,3 milyar yıl önceki ilk yaşam formları için yaşam alanı sunmuş olan demirce-zengin bir derin-deniz hidrotermal baca sisteminin bir bölümünü oluşturuyordu.
Kanada’da yer alan ve jeologların ilk kez 1990 yılında incelemeye başladığı Nuvvuagittuq formasyonu, Dünyanın bilinen en eski tortul kayaçlarından bazılarını içermektedir. Son çalışmanın da yazarlarından olan Dr. Papineau (UCL Dünya Bilimleri ve Londra Nanoteknoloji Merkezi), 2008 yılında bu formasyondan çeşitli kayaç örnekleri toplamış ve onların, ilkel deniz tabanındaki demiri ve başka mineralleri püskürten hidrotermal bacaların etrafında oluşmuş olabileceğine işaret eden ipuçları bulmuştu. Bu keşiften önce bilinen en eski mikrofosiller, Batı Avustralya’da keşfedilen ve 3,4 milyar yıl yaşında oldukları belirlenen örneklerdi; ancak kimi bilim insanları, onların kayaçların içindeki biyolojik-olmayan kalıntılar olabileceğini düşünmüştü. Bu yüzden Kanada’da bulunan kalıntıların gerçekten biyolojik bir kökene sahip olup olmadığını belirlemek, UCL önderliğindeki ekibin önceliği oldu. Çalışmanın başyazarı Matthew Dodd (UCL Dünya Bilimleri ve Londra Nanoteknoloji Merkezi) şöyle dedi: “Keşfimiz, yaşamın Dünya gezegeninin oluşumundan kısa süre sonra deniz tabanındaki sıcak bacalarda başladığı görüşünü desteklemektedir. Dünyada yaşamın böylesine hızlı ortaya çıkması, mikroorganizmalar tarafından şekillendirilen 3,7 milyar yıllık tortul yığınlarla uyumludur.”
Araştırmacılar, hematitten (bir demir oksit veya pas formasyonu) meydana gelmiş tüplerin ve filamentlerin, tortuların gömülmesi sırasında kayaçta meydana gelen ısı ve basınç değişimleri gibi biyolojik-olmayan süreçler yoluyla nasıl oluşmuş olabileceğini sistematik olarak gözden geçirdi; ancak tüm olasılıkları olasılıksız buldu. Bu tüpler ve diğer yapılar, günümüzde hidrotermal bacaların yakınında yaşayan bakterilerle benzerlik göstermektedir; onlar da filament şeklinde büyür, demir bileşikleriyle beslenir ve tortu içerisinde tüp-biçimli oyuklar yaratır. Günümüzde diğer hidrotermal bacaların yakınındaki demir-oksitleyen bakterilere özgü olan dallanmanın aynısını sergileyen bu hematit yapılar, kemikler ve dişler de dahil olmak üzere biyolojik yapılarda görülen ve sıklıkla fosillerle ilişkilendirilen apatit ve karbonat gibi mineraller ve grafit ile birlikte keşfedilmiştir. Dahası mineralize olmuş fosillerin, genellikle daha genç kayaçlarda fosil barındıran küresel yapılarla ilişkili olduğu anlaşılmıştır ve bu da hematitin, enerjisini demir oksitleyerek elde eden bakterilerin kayacın içinde fosilleşmesi yoluyla oluşmuş olabileceğine, dolayısıyla biyolojik kökenli olduğuna işaret etmektedir.
Resim: Hematit denilen bir demir cevherinden meydana gelen bu tüp-benzeri yapılar, çok eski hidrotermal bacalarda yaşamış 3,7 milyar yıllık mikrofosiller olabilir. (Credit: Matthew Dodd / Nature)
Dr Dominic Papineau şöyle dedi: “Hepsi de çürüme sürecinin ürünleri olduğunu düşündüğümüz konkresyon veya nodül denilen santimetre-boyutlu yapıların içinde, ayrıca rozet ve granül denilen başka ufak küresel yapıların içinde bu filament ve tüplerden bulduk. Bunlar Norveç’te, Kuzey Amerika’nın Büyük Göller bölgesinde ve Batı Avustralya’da yer alan daha genç kayaçlarda görülenlerle mineralojik olarak tıpatıp aynıdır …Söz konusu yapılar, çürümeyle ortaya çıkmasını beklediğimiz minerallerden meydana gelmiştir ve başlangıçtan günümüze kadarki tüm jeolojik kayıtta iyi belgelenmiş durumdadır. Onları bilinen en yaşlı kayaç formasyonundan elde etmiş olmamız, Dünya’nın en eski yaşam formlarına ilişkin doğrudan kanıtlar bulduğumuza işaret etmektedir. Bu keşif, gezegenimizin geçmişi ile üzerindeki muhteşem yaşamı bir araya getirmemiz ve evrenin başka yerlerindeki yaşamın izlerini tanımlamamız açısından bize yardımcı olacaktır.”
Matthew Dodd ise şöyle ekledi: “Mars ve Dünya başlangıçta çok benzer yerlerdi, dolayısıyla bu dönemde her ikisinde de yaşam bulmayı bekleyebiliriz … Yaşamın Dünyada tutunduğunu ve hızla evrimleştiğini biliyoruz. … Bu keşifler Dünya’daki yaşamın, suyun Mars ve Dünya yüzeyinde sıvı halde bulunduğu bir dönemde geliştiğine işaret eder ve dünyadışı yaşam konusunda heyecan verici soruların önünü açar. Öyleyse ya 4 milyar yıl önce Mars’taki geçmiş yaşama ilişkin kanıtlar bulmayı bekleriz ya da aksi halde, Dünya özel bir istisna olmuş olabilir.” Dünyadaki yaşamın, Dünya ve Mars yüzeylerinin sıvı halde su barındırdığı dönemde başlamış olabileceği görüşü önemli bir ayrıntıdır, çünkü NASA’nın Mars’ta yaşamı yanlış yerlerde arıyor olabileceğine işaret eder ve panspermia görüşüne bambaşka bir bakış açısı getirir.
Bu önemli keşif elbette henüz çok yeni olduğu için, her bilimsel keşifte olduğu gibi pek çok eleştiri (örneğin, bulunan yapıların fosil sayılamayacağını iddia edenler vardır) ve övgü almıştır ve henüz tartışılmaktadır. Gelecekte, benzer yaşam formlarının daha önce Mars’ta da yaşamış olduğu keşfedilirse, gezegenimizdeki yaşamın Mars kökenli olma olasılığı artacak ve panspermia hipotezi güçlenecektir. Bilimseverler olarak gelişmeleri merakla bekliyoruz.