Bir süredir sitedeki videoların çalışmamasından da fark etmiş olabileceğiniz gibi, yıllardır bütün belgesel çevirilerimi yüklediğim YouTube kanalım telif hakkı ihlali nedeniyle kapatıldı (yine!) Ben de YouTube’a bir kez daha emeğimi emanet etmemeye karar verdim ve Vimeo kanalımı aktif hale getirdim. Sonuçta video çevirilerinde telif sorunu her zaman oluyor ve olacak. Normalde çevirileri yapmadan önce video sahibinden izin aldığım halde videoda kullanılan şarkıdan bile gelebiliyor bu ceza ve YouTube hiç acımadan kapatıyor kanalı. Özetle, bugüne kadar çevirdiğim bütün videolar şu anda Vimeo kanalıma yüklenmiş durumda. Altyazılarda da bazı güncelleme ve değişiklikler yapmış oldum böylece. Yeni kanalıma herkesin desteğini bekliyorum 🙂
Ginnungayap adlı uçurumdan sonra var olan tek şey, ateş ve ebedi ışık ülkesi olan Musellsheim’dı. Burada alev devi Surtr yaşardı. Sonra 2 canlı oluştu: Ymir ve Audhumbla
Ymir tüm devlerin atasıydı.
Audhumbla ise dev bir inekti.
Audhumbla, buz kaplı dünyayı yiyecek bulma umuduyla yaladı, buzların altından Tanrı Buri çıktı. Buri’nin bir oğlu vardı, ismi Bor olan. Bor’un da 3 oğlu oldu:
Odin, Vili ve Ve.
Odin tek gözlü olan baş tanrıydı.
Bu 3 oğul Ymir’i öldürdü ve ikisi hariç tüm devler onun kanında boğulup öldüler. 3 oğul, Ymir’in cesedinden dünyayı yarattı. Kanından okyanuslar, etinden yeryüzü, kemiklerinden vadiler, dişlerinden tepeler, saçlarından bitkiler, kafatasından cennet, beyninin kalan kısımlarından da bulutlar oluştu.
3 oğul, iki tane ağaçtan erkek ve kadını yarattı: Ask ve Embla
Ymir’in çürüyen bedeninden bir sürü pis kokan, eciş bücüş iğrenç yaratık türedi. Tiksindirici olmalarına rağmen, onların da bir canı vardı ve tanrılar, onlara yardım ederek, ortaya 2 tür çıkardı: Cüceler ve Elfler.
Cüceler, cimri olanlardan yaratıldı. Suartalheim denilen yeraltı dünyasına sürgün edildiler. Burada, Midgard’ın altındaki bu dünyadaki mağaralarda yaşayıp, değerli taşları kazıp çıkaran cimri cüceler, en ufak bir günışığı ile karşılaştıklarında taşa dönüşeceklerini bilerek yukarı çıkamazlardı.
Elfler ise, yaratıkların yumuşak huylu ve nazik olanlarından yaratıldı. Çok güzel ve hava kadar hafif olan ince vücutlu Elfler, Alfheim denilen ülkede yaşarlar ama istedikleri zaman istedikleri bahaneyle aşağıya, Midgard diyarına inebilirler. Burada bitkilere ve hayvanlara bakar, iyilik yaparak yaşarlar.
Odin’in en kayda değer ürünlerinden birisi de rhunelerdir (rün şeklinde okunur.)…
Ancak bilginin, zorlu yollardan geçerek ve acı çekerek kazanıldığını anlayan Odin, kendisini Yggdrasik’in dalından asarak 9 gün 9 gece bu şekilde asılı kaldı. Bu sürede Nilfheim’ın simsiyah, mürekkep misali karanlığını seyretti. Öylece asılı kalarak, engin bilgeliği düşündü. Bu bilgeliği, diğer tanrılar ve insanlar için elde edilmesi kolay hale getirmenin yollarını aradı. Bu zor görevi üstüne alan vücudu, sonunda iflas etti ve Odin öldü.
Odin daha sonra, yalnızca kendi ölü ve dokunulmamış beyninin sahip olduğu bilgiyle yeniden doğdu. Bu dokunulmamış eski bilgilerden rhune sembollerini yarattı.
Rhuneler ilk ortaya çıktığında, kutsal işler ve falcılık için kullanılırdı. Sonradan insanlar, rhunelerin değerini anlayarak, onları belge saklamak, silah süslemek amacıyla kullanmaya başladı. Bu rhuneler, erken dönem kuzey-alfabesinin de temelini oluşturur.
“Baktığınızda, her şey normal gibidir. Ama yunusun yüzündeki gülümseme, doğadaki en aldatıcı gülümsemedir. İnsana, yunusların hep mutlu olduğu hissini verir. Yunus akvaryumlarının sinir sistemleri balık odalarıdır. Eğer bir balık odasını ziyaret ederseniz şişeler dolusu Maalox ve Tagamet ilâçlarını görürsünüz. Yunuslar ülser oldukları için kullanılır, çünkü yunus parklarında yaşadıkları stres, onların ülser olmasına sebep olur.”
Japonya-Taiji koyu, bir yunusun en kötü kabusu.. Olmak isteyeceği son yer.. Dışarıdan bakıldığında sevimli bir balıkçı kasabasındaki güzel bir doğa parçası gibi. Ama gözlerden uzaktaki bu koyda yaşananları anlamanız için bu belgeseli izlemeniz gerekiyor.
Taiji koyu, hiçbir kamera veya fotoğraf makinasına izin verilmeyen, Japon hükümeti tarafından bu amaçla 24 saat gözetlenen bir yer. Göç eden yunuslar, bu koya sürülerek koyda hapsediliyor ve beğenilen birkaç tanesi yunus parkları zinciri olarak bilinen Sea World’lere, tanesi 150.000 dolardan başlayan fiyatlarla satılıyor, geriye kalan tutsakların durumu ise çok daha kötü. Koyda kalan yunuslar, sular kan gölüne dönene kadar, ilkel tekniklerle (keskin aletlerle sırtlarından ve karınlarından bıçaklanmak suretiyle can çekişerek, cansız bedenleri hareketsiz kalana kadar) katlediliyor. Annelerinin gözleri önünde öldürülen yavru yunuslar da buna dahil. Yılda 23.000 yunus bu koyda bu şekilde can veriyor.
Cove isimli bu muhteşem belgesel, Japonya’daki yunus katliamını anlatan ve arka planda dönen dolapları ve vahşeti gözler önüne seren bir yapım. 2009 yılında yayınlanan belgeselde, ekibin başında ve bu olağanüstü eylemin beyni konumunda, bir zamanların ünlü çocuk dizisi Flipper için yunusların yakalanmasında görev alan ve sonradan onların eğitmeni haline gelen Ric O’Barry bulunuyor. Kendisini yunus parklarına gösterilen ilgiden sorumlu tutan O’Barry, Japonya’da yaşanan vahşetin en büyük tanıklarından birisi ve bu işe artık dur demeye karar veriyor. İzlerken cesaretine ve kararlılığına hayran kaldığım bu aktivistin, işlerin en çaresiz göründüğü zamanlarda bile eylemin arkasında olduğunu bilmek, herkes el etek çekse de ülkeye girişleri yasaklansa da asla vazgeçmeyeceğini görmek az da olsa rahatlatıcıydı.
Ric O’Barry, Flipper’ı oynayan başroldeki yunuslardan biri olan Cathy adlı yunusun, kendi gözleri önünde intihar edişine nasıl şahit olduğunu anlatıyor:
“Beni, bu yola iten şey Flipper’ın ölümüydü, yani Cathy’nin. Çok stres altına girmişti. Hissedebiliyordum. Bunu görebiliyordum. Ve kollarımda intihar ederek öldü. İntihar çok iddialı bir kelime, farkındayım. Ama bilmenizi isterim ki, yunuslar ve diğer balina türleri, bizler gibi istem dışı nefes alan canlılar değiller. Aldıkları her nefes, bilinçli bir hareketin sonucudur. Ve eğer hayat katlanılmaz bir hâle gelmişse, bir sonraki nefesi almayarak buna bir son verebilirler. Bu yüzden intihar kelimesini kullanabiliyorum.
O da böyle yaptı. Kollarıma doğru yüzdü ve gözlerimin içine baktı…derin bir nefes aldı…ve daha da almadı. Onu bıraktığımda havuzun dibine doğru battı ve öylece dipte kaldı. Ertesi gün, Lerner Denizcilik Labaratuarı’ndaki yunusları serbest bırakmaya çalıştığım için Bimini hapishanesindeydim. Ölümüne verdiğim tepki böyleydi.
O günden itibaren esaret altındaki yunusları serbest bırakmaya çalışacaktım. Bu sektörü oluşturmak için 10 senemi vermiştim. Son 35 senemi ise bu sektörü bitirmek için harcadım. Bu işe başladığımda, sadece üç yunus akvaryumu vardı. Bugün, milyar dolarlık bir sektöre dönüşmüş durumda. Bu sektör yüzünden dünyadaki en büyük yunus katliamının oluşumuna sebep olduk.”
Resim: Ric O’Barry ve Flipper (Cathy)
Ama yunus parkları madalyonun ne yazık ki sadece bir yüzü. Japon güvenlik güçleri, bu vahşeti dünyadan saklamak için elinden gelen her türlü önlemi almaya çalışmış. Bölgeye kamera veya fotoğraf makinasıyla girmek yasak, girenler polis veya ne oldukları belirsiz kişilerce uzaklaştırılıyor, her tarafta “girmek yasaktır” tabelaları var, dahası belgesel ekibinin başındaki Ric O’Barry yasal olarak da bölgeden men edilmiş. Havaalanına indiği anda peşinde onu takibeden sivil polis araçları eşliğinde geziyor, her hareketi izleniyor.
Bu vahşete son vermeye karar veren Ric, dalgıç ve gönüllü aktivistlerden meydana gelen ekibi ve ekipmanıyla yola çıkıyor, belgeselde bu süreç de anlatılıyor. Bir gece operasyonuyla bölgenin çeşitli yerlerine yerleştirilen kaya kamuflajı altındaki kameralar ve dalgıç ekibinin yine bir gece operasyonu ile yerleştirmeyi başardığı su altı kameralarıyla ertesi günün katliamı, bütün yürek burkan gerçekliğiyle çekilmiş. Su altı kamerası aynı zamanda katliam sırasında yunusların seslerini de kaydediyor. Ağaca monte edilmiş kameralarda denizin mavisi yavaş yavaş kırmızıya dönerken, aynı anda da suyun altındaki çığlık seslerine tanık oluyoruz. İzlemesi çok zor sahneler gerçekten.
Çekim yapmanın yasak olduğu bu koyda gerçekleşen yunus avını, yoldan geçen herkes izleyebiliyor. Yunus avı, Eylül’de başlayıp Mart’a kadar devam etmektedir. Japonya’da her sene yaklaşık 23.000 yunus ve domuz balığı öldürülmektedir. Burada Taiji’de Balina Müze’sine gidip yunusları izledikten sonra yunus eti yiyebilirsiniz. Yunusların gösteri yaptığı havuzda yunus eti satılıyor. Katliam, bu sektör ve yunus öldüren balıkçılar, para kazandığı için devam ediyor. Ölü bir yunus için 600$ alıyorlar. Ama bir şov için yunus başına 150.000$ veriliyor. Japon balıkçılık sektörü yetkilileri, yunus katliamı için şöyle de bir gerekçe sunuyor: “Yunuslar balık popülasyonunu tehdit ediyor ve balık bizim temel besinimiz, bu yüzden yunusları öldürmek zorundayız.”
Oysa bütün dünya biliyor ki balık popülasyonunun azalmasının tek sebebi yine insanlar. Gösterilen bu gerekçe çevir kazı yanmasın hesabı yani. Science dergisinin 2006 ‘da yayımladığı rapora göre, dünyada balıkçılık ve çevre kirliliği bu hızıyla devam ederse 40 yıl sonra tüm balık nesli yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Yaşanan vahşetin ötesinde, insan sağlığını tehdit eden gerçekler de ortaya dökülmüş. Japonya’da yunus eti, balina eti olarak marketlere sokuluyor ve yunus eti de yüksek oranda civa içeriyor. (Civanın bu denli yüksek olmasının nedeni de yine insan eliyle okyanuslarda meydana gelen kirlenme.) Hatta Japon yetkilileri, yunus katliamına olan tepkileri azaltmak için, öğle yemeklerinde küçük çocuklara servis edilmek üzere de tonlarca yunus etini bedava okullara dağıtıyor. Bu kadar çok yunus katlediliyor ve gerekçe olarak da “Bu bizim kültürümüz, biz yunus etini yiyoruz.” diyor Japon yetkililer. Ama sokağa çıkıldığında işlerin hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Sokakta yürüyen sıradan Japon vatandaşlarıyla yapılan röportajlarda görüyoruz ki, insanlar kendilerine yunus eti satıldığından ve yunus eti yediklerinden bihaber. Birçoğu da tepki gösteriyor hatta, “Yunus gibi bir hayvan yenir mi hiç?!” diyerek. Japonya bu etleri dışarıya da ihracediyor. Yani insanlar farkında bile olmadan yunus eti yiyerek civayla zehirleniyor. Neyse ki belgeselin güzel sonuçlarından birisi, durumdan haberdar olmayan halkın bu sayede bilinçlenmesi sonucu, okullara yapılan bedava yunus eti dağıtımının Japon hükümetince yasaklanması.
“Japonya’da olanlara sessiz kalıp, öylece bir çözüm beklemenin anlamı yok. Ülkede, bu konu üzerine giden ve yaptırım gücü olan herhangi bir örgüt ya da kuruluş yok. Çevreye civa, kadmiyum ve kurşun gibi zararlı maddeleri salıyoruz. Bir yükümlülüğümüz var. Bu konuda bir şeyler yapmak için gayretimiz var. Bir kaç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, neden tonlarca zehirli et tüketilmesine göz yumduğumuz için kendimizi sorgulamak zorunda kalabiliriz. İçimizden gelen sese kulak vermeli ve bunu inkâr etmemeliyiz. Bunu siz de biliyorsunuz. Bana göre ya eylemcisinizdir ya da değil. Ben, eylemci olmayı tercih ettim. Bütün bu olanlara son vermeyi.”
Japonya ayrıca IWC (International Whale Commission, Uluslararası Balina Komisyonu) olarak toplanan dünya devletlerinden temsilcilerin katıldığı seminer ve konferanslarda, balinaların avlanma yasağının kalkması yönünde de başı çekiyor. Gıda dışı amaçlı balina avı IWC’nin 1986’da aldığı kararla yasaklanmış, sadece bilimsel çalışmalar ve IWC’nin denetiminde gerçekleşen avlara izin verilmişti. Şaşırtıcı olmayacak bir şekilde birçok ülke yasağın devam etmesi yönünde oy kullansa da, Japon hükümeti buna da bir çözüm bulmuş. Ekonomik olarak zor durumda bulunan, dar gelirli insanların çoğunlukta olduğu doğu Karayip Adaları ülkeleriyle bazı Afrika ülkelerine maddi destek sunuyor. Japon hükümetinin maddi destek sunduğu bu ülkeler de, IWC oylamasında balinaların avlanma yasağının kalkması yönünde oy kullanıyor.
Belgesel, Japonya’daki kıyıma odaklanmış olsa da dünyada bu katliamı yapan tek ülke Japonya değil. Danimarka, Norveç, Endonezya, Brezilya, İzlanda gibi ülkeler de aynı durumda. Aşağıda, 2006’da yapılan IWC oylamasında, balina avı yasağının kalkması yönünde “Evet” oyu veren ülkeleri görüyorsunuz. Bunların bazıları da belgeselde bahsedilen “rüşvet”le oylarını satan ülkeler. (Kırmızı Y=Evet, mavi N=Hayır, siyah M= toplantıya katılmayan ülkeleri temsil ediyor.)
Belgesel çekimleri, çeşitli yerlere gizlenmiş kamera teknikleriyle, üstelik de tutuklanmaları halinde işkencenin de serbest olduğunu bildikleri Japonya’nın bu anlamda tehlikeli şartları altında başarıyla gerçekleştiriliyor ve ortaya bu yapım çıkıyor.
Dünyada elbette sesimizi yükseltmemiz gereken çok şey var, çok fazla insan ve hayvan boş yere ölüyor, sömürülüyor, doğa ve içindeki bütün güzellikler yavaş yavaş gözlerimizin önünde birtakım insanların bireysel çıkarları uğruna katlediliyor. Bunları görüyoruz ama birşey yapmıyoruz, veya yapamıyoruz, veya “yapamıyorum” diyerek vicdan rahatlatıyoruz. Hepsini engellemek de maalesef elimizde değil ama bazen yapılacak şey çok da basit olabiliyor. Bu durumda yerinizden bile kalkmadan atacağınız bir elektronik imzayla belki de binlerce yunusun bu vahşete kurban gitmesini önleyebilirsiniz. Belgeseli çeken ve eylemi organize eden ekibin web sitesinden sadece iki tıkla destek olabilirsiniz mesela. TakePart.com/TheCove and SaveJapanDolphins.org tarafından organize edilen imza kampanyasıyla AMD başkanı Obama’ya, ABD devlet başkanı yardımcısı Joe Biden’a ve Japon büyükelçisi Ichiro Fujisaki’ye konuyla ilgili rahatsızlığınızı dile getiren bir mektup yollamış oluyorsunuz. Her imzayla umut doğacaktır.Kampanyayı imzalamak içintıklayın. Sitenin sağında yer alan “5 Things You Can Do Now” başlığı altındaki 1 numaralı seçeneğe tıklayarak siz de tepkinizi gösterin.
Türkiye’de de yaygınlaştırılmaya çalışılan yunus parklarına dur demek için aşağıdaki siteyi ziyaret ediniz ve çocuklarınızı bu vahşet yuvalarına götürürken kimlerin cebini doldurduğunuzu, bunun bedeli olarak da yunusların ne şekilde muamele gördüğünü unutmayınız. Unutursanız da aynaya bir daha bakmayın zaten. Facebook Causes imza kampanyasını desteklemek için tıklayın.
Yüzlerindeki gülümsemeye aldanmayın. İnsan denen vahşi varlıkla iletişim kurmaya çalışan bu güzel canlıların yardımınıza ihtiyacı var.
Dini Keşfetmek serisinin 6. bölümünde kısaca evrim teorisine göz atıyoruz. Videonun en başında, sık sık ülkemizde de şahit olduğumuz ve önyargıdan, bilimsel gerçekleri bilmemekten veya kötü niyetten kaynaklanan bir yaratılış argümanı sunuluyor. Ateistlerin korkulu rüyası olan muz meyvesi (çok korkarız!) incelendikten sonra, kısaca yapay seçilime değiliniyor; sonrasında da doğal seçilim ve Darwin’in evrim teorisi ana hatlarıyla anlatılıyor. İyi seyirler.
22. Bölüm Mutlak Ahlak ve Ahlaklı Olma Motivasyonu1. bölüm /2. bölüm
* Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.
[gph:kJLFpXWHwP0:Dr. Çağatay Tarhan’ın (İstanbul Üni. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü)]
[gph:WhDWEPnUD8k:Zelal Durmuş (Biyoloji Öğretmeni)]
4.03.2012 Pazar günü İstanbul – Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yoğun bir katılımla gerçekleşen “Evrim: Neden saldırıyorlar, nasıl savunacağız?” isimli Panel/Forum’da yapılan konuşmalardan bölümler aşağıdadır. O kalabalıkta (öyle ki bizler ana salonda yer bulamadık, açılan esktra salonda projeksiyondan izleyebildik) çekimi yapan Greener Nautilus‘a da ayrıca teşekkürler. Son konuşmacının (Mustafa Kemal Erdemol) sunumu henüz yayınlanmadı, artık sunumların tamamını panel organizasyonundan bekliyoruz. Yayınlandığı zaman şu YouTube kanalına yüklenecektir, oradan takip edebilirsiniz.
1. konuşmacı : Dr. Çağatay Tarhan (İstanbul Üni. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü)
2. konuşmacı : Zelal Durmuş (Biyoloji Öğretmeni)
“Evrim bilim dünyasında bundan 200 yıl önce sınandı ve kabul edildi. Tablonun bir yanında sürekli gelişen, her gün daha nitelikli çalışmalarla insanın, doğanın tarihindeki boşlukları bir bir dolduran bilimsel bir gerçek, insanlığın ilerleme mücadelesini sırtlanan bilim insanları, eğitimciler, aydınlık çocuklar yetiştirmek isteyen anne-babalar var. Diğer tarafta ise hep aynı karanlık. Evrim karşıtlarının profili 200 yıldır hiç değişmedi. Gerici meczuplar, cemaatler, “dindar nesiller yetiştirmek” isteyen iktidarlar. Bizler, “Evrimi Savunuyoruz”. Evrime kimler, neden saldırıyor biliyoruz. Hep beraber nasıl savunacağımızı tartışıyoruz.” (Panelin tanıtım yazısından alıntıdır)
Tardigradlar, Ecdysozoa üst şubesinin Tardigrada şubesini oluştururlar. Suda yaşayan bu 8 bacaklı mikroskobik hayvan, ilk kez 1773’te zoolog Johan August Ephraim Goeze tarafından tanımlanmış; 1777’de de Spallanzani tarafından isimlendirilmiştir. Spallanzani’nin seçtiği Tardigradum kelimesi “slow steppers” (yavaş yürüyenler) anlamına gelir. Bu ilginç canlılara, tıpkı bir ayı gibi yürüdükleri için “su ayısı” da denir.
Tardigradlar en fazla 1,5 mm uzunluğa erişebiliyor. Yumurtadan yeni çıkmış bir Tardigrad larvasının boyu 0,05 mm’den daha küçük olabiliyor. Himalayalar’dan okyanusların derinliklerine kadar uzanan geniş bir yaşam alanları bulunuyor, ama en çok liken ve yosunların üzerinde görülüyorlar.
2007 yılında bilimsel adı ‘tardigrade’ olan bu mikroskopik canlı türü, uzay ortamında sağ kalmayı beceren ilk hayvan olma ünvanına ermişti. Uzayın oksijensiz boşluğunda -üstelik dondurucu bir soğukta- güneş rüzgarlarının radyoaktif etkisine karşı göğüs germek, her yiğidin harcı değil. Bilim dünyası, tardigrade’in bu yeteneğini daha ayrıntılı biçimde incelemek için kolları sıvadı. Hafta başında bu mikroskopik astronot, NASA’nın Endeavour mekiği ile bir kez daha uzay yolculuğuna çıktı. Amaç, boyu bir milimetreyi bile bulmayan, fakat dünyanın en dayanıklı hayvan türü olarak tanımlanan ‘su ayısının’ yerküreden ayrılsa dahi yaşamayı nasıl sürdürdüğünü keşfetmekti. İtalyan Uzay Araştırmaları Merkezi tarafından desteklenen proje çerçevesinde uzay yolculuğunun organizmaları moleküler düzeyde nasıl etkilediğine dair yedi ayrı deney gerçekleştirilecek .Bilim insanları, tardigrade DNA’sının bir değişikliğe uğrayıp uğramadığını merak ediyor. Ayrıca uzayın vakum etkisi altında kalmasına karşın, aşırı susuzluğa ve kozmik ışınlara yenik düşmemeyi nasıl becerdiği araştırılacak.
Tardigrad, mikroskop altında bakıldığında cüssesili bir ayıya benziyor. Karada olduğu kadar, denizde ve tatlı suda da yaşayabilen çok küçük bir hayvan. Genlerinin incelenmesi sonucu, önce tatlı suda ortaya çıkan tardigrade’in yüksek adaptason becerisiyle toprak üzerine de sıçradığı anlaşıldı.Bu küçük hayvanın, yaşam şartlarının zorlaştığı durumlarda, en temel biyolojik ihtiyaçları dışında metabolizmasını tamamen uykuya yatırarak sağ kalma becerisi geliştirdiği söyleniyor.
Din eleştirisi yaparken, içinde yaşadığımız toplumun Müslüman ağırlıklı olması nedeniyle daha ziyade İslam’ı eleştirmek durumunda kalıyoruz. Bu noktada sanki diğer dinler çok masummuş, tehlikeli değilmiş gibi bir intiba uyanabiliyor. Örgütlü dinlerin diğer üyelerini ne kadar tanıyoruz? Veya daha açık söylemek gerekirse, onların tehlikelerinin ne kadar farkındayız? Farklı dinlerin sergilediği farklılıkları ve ortaklıkları doğru bir şekilde tahlil etmek, inanç kavramına bakış açımızı değiştirecek ve daha doğru bir pencereden daha tutarlı çıkarımlar yapmamıza olanak tanıyacaktır.
Ne yazık ki okumayı sevmeyen bir toplum olarak bu konuda oldukça cahil olduğumuzu kabul etmeliyiz. İslam söz konusu olunca herkes alim kesilir, ama iş diğer dinlere gelince sus pus kalır. Resmin tamamını görebilmek için, o konuyla ilgili olabildiğince çok bilgilenmek gerekiyor. Bu nedenle 3 Semavi dinden Hristiyanlık hakkında bazı temel bilgilerin üzerinden geçmekte fayda olacağını düşündüm. Derleme şeklinde kaleme aldığım bu yazının altında toplu bir isim ve kaynak listesi verilmiştir.
“Hristiyan” sözcüğü, İbranice’deki maşia‘dan kaynaklanmaktadır ve “yağ sürülmüş, yağla kutsanmış” anlamına gelir. İsrail kralları ve yüksek rahipleri, yeni görevlerinin simgesi olarak yağla kutsanırlardı. Tevrat’ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığını görmekteyiz. maşia sözcüğü İsrail krallarının bir ünvanıydı. Geniş anlamıyla bu ünvan “Tanrının bir görev vermek üzere seçmiş olduğu” kişileri de kapsıyordu. Tevrat’ın “İşaya” kitabında Yahudileri sürgünden kurtaran Pers kralı Kyros’a da bu ünvanla hitap edildiğini görüyoruz. Bu sözcüğün Yunanca’daki karşılığı olan khristos sözcüğünden Christian=Hristiyan türemiştir. Bu sözcük ilk kez Antakya’da telaffuz edilmiştir. Hristiyan, “Mesih’in yandaşı, Mesih’e bağlı” anlamına gelir.
YENİ AHİT (İNCİL)
Genellikle İncîl, Müjde, Yeni Ahit veya Yeni Anlaşma kelimeleriyle ifade edilir. İncil, Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitab-ı Mukaddes’in, Yeni Ahit kısmının ilk 4 bölümünün her birine verilen addır. Yeni Ahit eski Koine Grekçe olarak yazıldı. İncîl sözcüğü “müjde, hoş haber” anlamındadır. Grekçe “evangelion” (iyi haber) kelimesinden gelir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan 4 İncil, yazarlarının adıyla anılır. İncillerde, Hristiyanlığa göre İsa’nın hayatı ve öğretileri anlatılır. İncil kelimesi gerçekte Yeni Antlaşma’nın ilk dört kitabını (bölümünü) karşıladığı halde, bazen Yeni Antlaşma’nın tamamı için de kullanıldığı olur. Bazen de yine hatalı olarak, Kitab-ı Mukaddes’in tümü yerine kullanılır.
Hristiyanlık’ta kabul edilen bu dört İncil’e Kanonik İnciller denir. Bunların ilahi vahiy sonucu yazıldığına inanılır ve Yeni Ahit’in bir parçası olarak kabul edilir. Kanonik İnciller Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleridir. Hristiyanlığın kabul etmediği İnciller de mevcuttur, bunlara Apokrif İnciller denir. Yeni Ahit 27 kitapçıktan oluşur:
İlk 4 kitapçık İncil‘i oluşturur.
Ardından Resullerin İşleri ve Pavlus’un 14 mektubu gelir. Bu mektupların sonuncusu olan “İbranilere mektup” kimilerince Pavlus’a atfedilmez.
Son olarak Havarilerin 7 mektubu ve Yuhanna’nın kaleme aldığı kabul edilen, Vahiy olarak da bilinen Apokalips gelir.
İsa’dan sonraki ilk 200 yılda çok sayıda İncil ortaya çıkmıştır. Başlangıçta bunların hangilerinin “kutsal” ve “kanonik” kabul edilmesi gerektiği konusunda bir görüş birliği yoktu. 4 İncil olması gerektiğini savunan ilk belge MS 180 yılında Piskopos Irenaeus tarafından yazılmıştır. 4 İncil konusunda Hristiyanların bir görüş birliğine varması bu tarihten de daha ileride gerçekleşmiştir. MS 397’deki Üçüncü Kartaca Konsili, günümüzdeki haliyle Yeni Ahit’in onaylandığı ilk büyük Hristiyan kuruludur.
Kitabı Mukaddes’teki İncillerin üçü —Matta, Markos ve Luka— gerek verdikleri bilgi gerekse üslup açısından birbirini andırır. Bunlara sinoptikler denir. Yuhanna İncili diğerlerinden farklıdır. Sinoptik İncillerin ortak bir kaynaktan (Q metni) kaynaklandığı öne sürülmüştür.
Matta İncili: İsa’nın on iki havarisinden biri olan, Roma vergi memuru Celile’li Matta tarafından yazıldığı kabul edilen incildir. Yeni Ahit’in ilk bölümünü meydana getirir. Kelime anlamı olarak Matta, İbranice “efendimizin (tanrımızın) hediyesi” anlamına gelmektedir. M.S. 52 – 68 yılları arasında, Kudüs düşmeden önce yazıldığı tahmin edilmektedir.
Matta İncili, İsa’nın soyağacı ile başlar, hayatını ve dinî faaliyetlerini özetler. Havarilerin seçimini ve İsa’ya katılışlarını anlatır. Muhtemelen ilk olarak İbranice yazılmıştır. Markos İncili temel alınmıştır. Diğer üç kanonik İncilden çok daha fazla Eski Ahit referansı içermektedir. İsa’nın da mensubu olduğu Yahudi toplumunu hedeflediği düşünülmektedir. Yahudileri, Nasıra’lı İsa’nın yüzyıllardır bekledikleri Mesih (kurtarıcı) olduğuna inandırmayı amaçlar. İsa’nın kral olduğu belirtilir. Yahudilerin fizikî ve materyalist bir kurtarıcı ve krallık beklemelerinden ötürü Matta İncilinde İsa’nın manevî krallığı vurgulanır.
Markos İncili : Yeni Ahit’in ilk dört bölümünü oluşturan kanonik İncillerden ikincisidir. “Evanjelist Markos” olarak da bilinen Yuhanna Markostarafından yazılmıştır. Markos, Barnabas’ın kuzeni ve İsa’nın havarisi Petrus’un (Simun) yakın arkadaşıdır. Markos’un incili Petrus’a dayanarak yazdığı kabul edilir. MS 60’lı yılların sonlarında veya 70’li yılların başlarında yazılmıştır. Matta ve Luka İncillerine kaynak teşkil ettiği ve İncillerin en eskisi olduğuna inanılır. Vaftizci Yahya’dan İsa’nın göğe yükselişine kadar olan kısmı anlatır. Kısa versiyonunda İsa’nın boş mezarına kadar olan kısmı anlatır.
Luka İncili : Vaftizci Yahya’nın doğumundan İsa’nın göğe yükselişine kadar olan yaklaşık 35 yılı kapsar. M.S. 60’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Markos İncili’ni baz aldığı kabul edilir. Karakteristikleri, dönemin Yunanlılarına hitap ettiğini düşündürür. İnci’lin yazıldığı dönemlerde Romalılar askerlikte ustalaşmış iken, Yunanlılar bilgelikleriyle meşhurdurlar. Bu nedenle Luka İncili İsa’yı kusursuz bir insan ve tanrının bilgeliğinin insan şekline bürünüşü olarak resmeder. İsa’nın ibret verici kısa hikâyelerine geniş yer verir. İsa’nın Kutsal Ruh ile olan bağlantısını anlatır. Kutsal Ruh’un doğmuş şekli olduğunu, Kutsal Ruh’un gücü sayesinde kilisesini kurduğunu ve Kutsal Ruh’tan akan sözlerini, vaatlerini anlatır.
Yuhanna İncili : Yeni Ahit’in ilk dört bölümünü meydan getiren kanonik İncillerden sonuncusudur. Kelime anlamı olarak “sevgili” veya “sevilen” demektir. Balıkçılık yaparak geçinen, “Evancelist Yuhanna” olarak da bilinen, havari Yuhanna tarafından yazılmıştır. M.S. 90’lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Vaftizci Yahya’nın (Yahya Peygamber) dini faaliyetlerinden, İsa’nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar. Yuhanna İncili, İsa’nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer İnciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. “Dünya” kelimesi birçok yerde tekrarlanır. Diğer İncillerde vurgulanan İsa’nın insanî veya dünyevî faaliyetlerinden ziyade doktrinlerine geniş yer ayırır.
Resullerin işleri: Luka İncili’nin de yazarı olan Pavlus’un öğrencisi Luka tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitapta, Pavlus’un Hristiyanlık öğretisini kurma ve yayma çabaları detaylı olarak anlatılır.
Pavlus’un mektupları:Yeni Ahit içinde bulunan14 adet mektuptur. Antakyalı bir Yahudi olan, İsa’yı hiç görmemiş, başlarda İsevilere karşı acımasız bir düşman iken, Şam bölgesine yaptığı bir yolculukta, İsa’nın kendisine bir nur olarak göründüğünü, kendisini “Mesih’in Elçisi” olarak atadığını söylemiş ve bugün bilinen Hristiyanlığın temellerini atmış kişidir. Geriye kalan ömrü boyunca, Kudüs, Anadolu, Roma ve tüm yakın coğrafyaları dolaşarak “TANRI’NIN OĞLU İSA MESİH” ve TRINITY (TESLİS; Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi) inancını oluşturmuş ve Aziz Pavlus olarak Hristiyanlarca İsa Mesih’in Peygamberi ve Hristiyanlığın iman ve ibadet esaslarının kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bu öğretisini, tebliğini ve hikayesini 14 adet mektupta anlatmıştır; bu mektuplar Hristiyanlarca YENİ AHİT mushafına dahil edilerek, mutlak doğru ve kutsal kabul edilmiştir.
İncil’in mesajı:
İncil’in mesajı İsa’nın kimliği ve eylemleridir. Hristiyanlar için insanlığın temel sorunu günahtır. Günahkar insan kutsal tanrı ile ilişki kuramaz. Günah insana ölüm getirir ve herkes bu ölümü hak etmektedir. Dünyada yaşamış tek günahsız kişi olan İsa ise insanların günahlarını bağışlatan bir kurban olarak çarmıhta ölmüştür. Tanrı bu kurbanı kabul ederek, İsa’yı ölümden diriltmiştir. Eğer bir insan İsa’nın ölümü ve dirilişine ve bu gerçeklerin onun yaşamındaki etkilerine iman ederse (güvenirse) günahlarından ve sonuçlarından kurtulacaktır. İsa’nın ölümü günahları bağışlatan bir kurban (kefaret kurbanı) işlevi görmüştür. Bu nedenle Hristiyanlar kurban kesmez. Dört kanonik İncil’de sık sık İsa’nın Mesih olduğu belirtilir.
Yeni Ahit’in Hristiyanlar açısından anlamı: Yeni Ahit ya da Yeni Anlaşma Hristiyanlar için, İncil’den başka, İsa Mesih’in ölmeden önce havarileriyle yediği son yemekteki sözlerinde yer alan, Tanrı’nın İnsanlık ile yaptığı ruhsal antlaşmayı ifade eder. Hristiyan inanışına göre bu anlaşma, Eski Ahit’te geçen ve Tanrı’nın Sina Dağı’nda İsrael ile yapmış olduğu antlaşmanın yerini alır.
İsa kimdir?
İncil’ler Celile’li bir marangoz, öğretmen ve şifa dağıtıcı olan İsa’nın hayatını özetle anlatırlar. İsa bir Yahudi olarak Roma İmparatorluğu’nda, Hristiyan ve İslami kaynaklara göre bir “mucize eseri” Bakire Meryem’den, babasız dünyaya geldi.Yahudilerin yüzyıllardır beklediği Mesih olduğunu ileri süren İsa, dini öğretilerini yaydı ve geniş bir kitleyi peşinden sürükledi. Bazı Yahudi din adamlarının teşviki ve Roma’nın Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un emri ile Kudüs’te çarmıha gerildi (MS 29-36). İslamiyet’e göre çarmıha gerilen kişi İsa değildir ve tanrı tarafından İsa gibi gösterilmiştir. Bununla birlikte az sayıda tarihçi ve araştırmacı İncil’ler ve Kuran’da bahsi geçen ve tarihi dökümanlarda ismine rastlanılmayan İsa’nın mitolojik bir karakter olabileceğini düşünmektedir.
Genel kabule göre 4 kanonik İncil, I. yüzyılda yazılmışlardır. Hristiyan tarihçilerin ve Kitab-ı Mukaddes konusunda araştırma yapan teorisyenlerin birçoğu, İsa’nın Celileli bir öğretmen ve marangoz olduğu; şifa dağıttığı; Yahya peygamber tarafından vaftiz edildiği; “halkı isyana teşvik etmek” suçuyla, Yahudi din adamlarının teşviği ve Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’un da emriyle Kudüs’te çarmıha gerildiği konusunda hemfikirdir. İslam’da İsa peygamberin tarihsel kişiliği Hristiyanlık ile benzerlik gösterse de çarmıha gerilmekten mucizevî bir şekilde kurtulduğu düşünülmektedir ve ilahlaştırılmasına karşı çıkılmaktadır. Buna rağmen bazı tarihçi ve araştırmacılar, İsa’nın gerçek bir şahsiyet olduğu konusunda şüphecidirler. Dini metinlerde, İncil’de ve Kur’an’da sıkça bahsinin geçmesine rağmen tarihi belgelerde ismine rastlanmayışını, mitolojik bir karakter olabileceğine yorarlar. Yeni Ahit’teki İsa ile ilgili bilgilerin Eski Mısır tanrısı Horus ile büyük benzerlik gösterdiği iddia edilir.
Resim: Horus ve İsa benzerliği
Hristiyan inancında İsa tanrının oğlu ve bizzat tanrının kendisidir. Baba (Tanrı) ile insanlar arasında aracı, Beklenen mesih, kurtarıcı, rab, tanrı ile aynı “öz” den olan, güçlü tanrı, tek insan, dünyanın tek kralı, Kutsal Üçlü Birlik’teki kişilerden “oğul”dur. Hristiyan kaynakları onu “İsa Mesih” olarak anarlar.
İsa’nın tanrısal ve insani özellikleri farklı mezheplerce farklı yorumlanır. Hristiyanlığın Monofizit görüşüne göre insani tabiatı ile tanrısal tabiatı, Tanrısal özü altında erimiş ve ayrılmaz bölünmez tek bir tabiat meydana gelmiştir. Çarmıhta, İsa’nın insani tabiatı gibi ilahi tabiatı da acı çekmiştir. Meryem Theotokosdur, yani Tanrı anasıdır.
Diofizit görüşe göre ise insani ve tanrısal olmak üzere birbirinden bağımsız iki tabiatı vardır. Çarmıha gerildiğinde ilahi tabiatı bedeninden ayrılmış, sadece insani tabiat acı çekmiştir. Meryem, insan olan İsa’nın annesidir dolayısıyla da ona Theotokos yani Tanrı anası denemez.
Ortodoks, Katolik ve Protestanlara göre İnsani ve Tanrısal iki tabiatı olup bunlar asla birleşmezler, karışmazlar ve ayrılmazlar. (2. bölümde mezhepsel farklılıklar detaylı bir şekilde anlatılacaktır.)
Resim: Meryem ve İsa bebek
Resim: Ravenna Aziz Apollinare Nuovo Bazilikası’nda, İsa’yı tasvir eden 6. yüzyıla ait bir mozaik.
İsa’nın sözleri:
Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar
Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.
Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.
Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz fazladan ne yapmış olursunuz?
İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Kutsal Yasa’nın ve peygamberlerin söylediği budur.
Göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun.
Dar kapıdan girin. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur.
Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler.Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar.Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar.Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır
Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz aydınlık olur.
Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışığın yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü.Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve işleri açığa çıkmasın diye ışığa gelmez.
Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği fark etmezsin?
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır.
Bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Egemenliğine giremez.
Ağızdan çıkan, yürekten kaynaklanır. İnsanı kirleten de budur. Çünkü kötü düşünceler, cinayet, zina, cinsel ahlaksızlık, hırsızlık, yalan tanıklık ve iftira hep yürekten kaynaklanır.
Benim vereceğim sudan içen sonsuza dek susamaz. Benim vereceğim su, içende sonsuz yaşam için fışkıran bir su kaynağı olacak
Gökten inen öyle bir ekmek var ki, ondan yiyen ölmeyecek. Gökten inmiş olan diri ekmek ben’im. Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak. Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir.Bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda.Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığıyla yaşadığım gibi, bedenimi yiyen de benim aracılığımla yaşayacak. İşte gökten inmiş olan ekmek budur. Atalarınızın yedikleri man gibi değildir. Atalarınız öldüler. Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.
İsa’nın yaşadığına dair birinci ağızdan, yani onunla aynı dönemde yaşamış olan ve onun doğumuna, çarmıha gerilişine ve İncil’de anlatılanlara tanık olup doğrulayan bir tarihçi veya yazılmış bir kitap yoktur. Aynı zamanda yaşamış olan Suetonius, Pliny the Younger, Joesphus ve Justus gibi tarihçiler İsa’dan ya hiç söz etmez, söz edilen yerlerde de, İsa peygamber olarak bakire Meryem’den mucizevi bir şekilde dünyaya gelip çarmıha gerilen ve sonra yeniden dirilen, mucizeler gerçekleştiren biri olarak değil; mitolojik bir karakter, Yahudi bir öğretmen, Ferisilerin inançlarını popülerize eden bir gezgin ve hatta Mısır, Pers, Hint dinlerindeki kutsal kişilerin taklidi olarak söz eder. İncil sonradan yazıldığı için bilinenler de bunlardan ibarettir. Zaten 18.-19. yüzyıla kadar da İsa’nın varlığı sorgulanmamıştır. Onunla aynı dönemde yaşamış olan ve İncil’de adı geçen diğer tarihi figürlerden (John Baptist, Kral Herod, Pontus Pilates..vb) birçok dönem tarihçisi bahsediyorken, İsa için durum böyle değildir.
İsa’ın Yahudilerce beklenen o Mesih olduğunu ilk kim dile getirmiş?
İsa’nın beklenen Mesih olduğunu söyleyen, onu tanıyan ilk kişilerden ve oniki havariden biri olan Simon’dır. Onun bu tanıklığı üzerine İsa’da Simon’a “kaya” anlamına gelen Petrus adını veriyor ve şöyle diyor:
“…ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım; ve ölüler diyarının kapıları onu yenmeyecektir. Göklerin krallığının anahtarlarını sana vereceğim.” (Matta 16:16-20)
İsa’nın bu sözlerinden yola çıkan Katolik kilisesi, İsa’yı ilk Papa olarak kabul etti. Ve işte ilk Kilisede Antakya’da bir kayaya oyulmuş oldu. Sayıları gitgide artan Mesih inanlıları aziz Barnabas’ın önderliğinde bir yıl boyunca orada toplantılar yaptılar ve bu kişiler ilk kez orada “Hristiyan” diye adlandırıldılar. Sonra Barnaba, Saul’u aramak için Tarsus’a gitti. Onu bulunca da Antakya’ya getirdi. Böylece Barnaba ve Saul bütün bir yıl oradaki inanlılar topluluğuyla bir araya gelerek büyük bir kitleyi eğittiler. Öğrencilere ilk kez Antakya’da Mesihçiler adı verildi. (Elçilerin işleri 11:25-26)
Peki bu insanlar Yeruşalim’den Antakya’ya nasıl gelmişlerdi? Yani Mesih inancı ilk olarak Ortadoğud’a ortaya çıktı diyoruz ama Antakya ve çevresi bahsettiğimiz bu bölgeden epeyce uzakta kalmaktaydı, nasıl olurdu da Mesih inancı bu kadar kısa bir sürede bu kadar geniş bir alana yayılmıştı? Bunun cevabını yine Yeni antlaşmada görmekteyiz. Elçilerin İşleri kitabında bahsedilen Pentikost gününü, bu olayların cereyan ettiği gün olarak bilmemizde fayda vardır. Diasporaya dağılmış olan Yahudiler (İsrail bölgesi dışında yaşayan) senede belirli aralıklarla bir araya geliyorlar ve orada hep beraber tapınıyorlardı. İşte tam bu sırada Tanrının yapmış olduğu bir mucize aracılığıyla tüm dünyadan gelmiş olan Yahudiler müjdeyi kendi dillerinde duyabilme fırsatını bulabilmişler ve birçoğu da Mesih İsa’yı kurtarıcıları olarak kabul etmişlerdi. Şimdi konumuz biraz daha açıklığa kavuşmaktadır.
Resim: Sümela Manastırı
Bu yeni inanç hala varlığını Yeruşalim’de sürdürüyordu ve İsa Mesih’in göğe alınmasından sonra elçilerin bir kısmı hala oradaydı. Sonraları Yeruşalimde yapılan bu toplantılarda, Yahudi adıyla “Saul” diye bilinen ve sonradan havariler arasına alınan Pavlus da bulunmaktaydı. İsa Mesih’in ortaya koymuş olduğu ilkeler ve görüşler Yahudiliğin yeni, değişik bir yorumundan başka bir şey değildi aslında. İsa Mesih de yeni bir inanç getirdiğinden söz etmiyordu zaten. İsa Mesih Musa’nın şeriatı üzerine yorumlarda bulunuyordu. O haliyle Hristiyanlık, yeni bir inanç olmaktan çok, bir Yahudi mezhebi olarak kalacaktı belki de. İşte bu yeni inancın örgütlenmesinde en aktif rol oynayan insanlardan biriside Pavlus oldu. O bu amaçla uzun yolculuklara çıktı. Başka ülkeleri de kapsayan bu gezileri sırasında Anadolu’yu üç kez dolaştı.
Sakrament, Hristiyanlık’ta tanrının aktif olarak yer aldığına inanılan kutsal ayinlere verilen addır. Hristiyanlık inancına göre sakrament tanrının kutsamasını, merhametini, lütfunu iştirak eden inananlara ulaştıran veya görünmeyen gerçekliği temsil eden görünen semboldür. Buna örnek olarak vaftiz etme verilebilir. Vaftizde su Kutsal Ruh’un hediyesinin lütfunu, günahların affını ve kilisenin bir üyesi olmayı temsil eder. Sakramente bir başka bakış ise Kutsayıcı Lütuf’un onayının fiziki bir işareti olmasıdır.
Katolik ve ortodoks Hristiyanlar’da 7, protestanlarda 2 sakrament inancı vardır. Quakerlar, Salvation Army vb bazı kiliseler ise sakramente inanmaz. 2. bölümde bunları daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız.
7 sakrament nelerdir?
Vaftiz: Hristiyanlığın kabulünün ikrarı.
Evharistya (Kinonia – Komünyon): Ekmek ve şarap ayini.
Krizmasyon: Elçisel kilise geleneği, Kutsal Ruh ile güçlendirme.
Tövbe ve Günah İtirafı: Ruhani kişiye, işlenmiş olduğu günahı itiraf etme, tövbe etmek.
Yağ sürme: Hasta yağı ve ölüm halindekileri kutsama.
Ruhbanlık: Rahiplik, Tanrı’ya ve kilise topluluğuna hizmet etmek için kendini adamış kişiler, ruhani görevliler.
Evlilik: Evlilik antlaşması
* Hristiyanlığın tarihçe ve mezheplerinin anlatıldığı 2. bölüme geçmek için tıklayın.
Ateistlerin hayatının anlamsız olduğunu, hiçbir yaşama amaçları bulunmadığını ve hiçbir şeyin değerinin farkında olmadıklarını düşünenlere gelsin. Dinsizlerle ilgili bu videonun başındaki kişi kadar sığ ve önyargılı düşüncelere sahip olanların, “Biz ateistler ne biçim insanlarız” başlıklı yazıyı da okumasını tavsiye ederim. Bizler, sizin farkında olmadıklarınızın da farkındayız.
Kendi kendinize fikir yürütemiyor musunuz? Başka insanların inandığı şeylere siz de hemen inanır mısınız? Aynı şeyi tekrar tekrar ölene kadar okumaktan hoşlanır mısınız?
O zaman ihtiyacınız olan şey, bir DİN.
İstediğinizi seçebilirsiniz!
Zaten hepsi birbirine benziyor.
Çok kısa bir süre içinde kendinizi çeşitli eğlencelerin içerisinde bulacaksınız! Diz çöküp dua edebilir, şarkılar-ilahiler söyleyebilir, komik kıyafetler giyebilir hatta bir başka dine yüzyılın en kanlı savaşını açabilirsiniz!
Bir çok yeni arkadaş edinecek, kendinizi kaybetmenin zevkine varacak, milyarlarca sizin gibi insanın arasına katılacaksınız.
Bekleyin, daha bitmedi !
Hemen şimdi DİN’E geçerseniz size bedavadan şu kitabı da vereceğiz: Bir Şeylere İnanma ve Hiçbir Anlamı Olmayan İlkel Ritüellerle Zamanı Boşa Harcama Rehberi!!!
Üstelik tamamen bedava!
Dine dair bir başka harika konu da, bir kere dindar olduktan sonra sizin dininizden olmayan herkese ne kadar işe yaramaz ve acınası halde olduklarını anlatmaya başlayabilecek olmanız. Sizin kadar akıllı olup da sizin dininize geçerlerse, o zaman daha az acınası ve daha az işe yaramaz olacaklarından bahsedeceksiniz!
O zaman haydi!
Vakit kaybetmeyin ve bir DİN’e geçin!
Not: Yan etkiler arasında intihar bombacılığı, gereksiz savaşlar, anlamsız kurallar ve cezalar, rahatsız edici derecede beyni yıkanmış çocuklar, başkaları dininizle alay edince ortaya çıkan aşırı sinir ve her an gerçeklerle* yüzleşebilme ihtimali vardır.
*İnandığınız her şeyin aslında devasa bir yalandan ibaret olduğunu ve hayal ürünü varlıklarla insanları korkutup kontrol altına almanın ne kadar kolay olduğunu anlama riski.
Evrim süreci halen devam eden insanlık, ilk ortaya çıktığından bu yana birçok özellik kazandı ve kaybetti. Bir de günümüzde “körelmiş” olanlar var. Sıradan bir gözlemci, uçamayan kuşlarda kanadın, kör balıklarda gözlerin ve kendi kendine üreyebilen bitkilerde cinsel organın ne işe yaradığına herhangi bir anlam veremeyebilir. Şu anda varlıkları ve işlevleri anlamsız gibi gözükse de, günümüzde işlevi olmayan birçok organın sunduğu ipuçları evrimi anlama çabamızda yolumuzu aydınlatır.
İşlevini tamamen veya önemli ölçüde yitirmiş, ama halen canlıların vücutlarında bulunan organlar ilk olarak Charles Darwin’in ilgisini çekmişti. Türlerin Kökeni‘nde Darwin, körelmiş organları evrimi destekleyen kanıtlardan biri olarak göstermiş ve filogenetik ağacı şekillendirirken bu organlardan çokça faydanlanmıştı.
İnsanlık da doğadaki tüm canlılar gibi evrim geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Peki vücudumuzdaki bu kalıntılar nelerdir ve kendi türümüzün evrimini anlamada bize nasıl yardımcı olabilir? Bu yazıda hem kendi vücudumuzda hem de başka hayvanlarda bulunan körelmiş organlara değinmek istiyorum. Ama öncelikle körelmiş organ/yapı derken ne kastettiğimizi doğru anlayalım:
“Körelmiş” kelimesi, bir organın işe yaramadığı anlamına gelmez. Kalıntı (körelti), “kaybolan veya yok olan bir yapıdan geriye kalan iz veya gözle görülür işaret” anlamına gelir. Biyolojiden örnek verirsek yılanların bacak kemikleri, kör kaya balıklarının göz kalıntıları (Yamamoto and Jeffery 2000), atların fazladan ayak parmağı kemikleri, uçmayan kuşların ve böceklerin kanat çıkıntıları ve yarasaların azı dişleri bu tanıma uyar. Çok daha karmaşık ve bambaşka bir işlev görmek üzere evrimleşen bu yapılar hâlâ işlev görüyorsa bile bu, çok önemsiz ve küçük bir işlevdir. Çoğu körelmiş organın hiçbir işlevi olmamakla birlikte, bir yapının körelmiş organ sınıfına girmesi için bütünüyle işlevsiz olması şart değildir. Aynı yapıya sahip diğer canlılarda gördüğü ve bir zamanlar (henüz körelmemişken) kendisinin de görmüş olduğu işlevi artık görmüyor olması yeterlidir. Bir organın bugün başka bir işlev görüyor olması onun körelmiş olduğu gerçeğini değiştirmez.
Yaratılışçıların tasarlanmış olduklarını iddia ettiği bu organların, başka hayvanlardaki benzer yapılarla aynı işlevleri veya özgün ilevlerini görmedikleri açıktır. Örneğin yılanlar bacak kemiklerini koşmak için kullanmazlar; penguenler kanatlarını uçmak için kullanmazlar. Körelmiş organlar, evrimin kanıtıdır. Bu yazıda bazı körelmiş organlara değineceğim, ama konuya aşina olmayanların aşağıdaki iki videoyu izlemesini öneriyorum.
Yılan, yunus ve balinaların kalça kemikleri
Boa yılanı, piton yılanı ve kör yılanlar, yunuslar ve balinalar, vücutlarında gömülü halde bulunan ve hiçbir işe yaramayan bir bel kemiği artığına sahiptir. Günümüzde tamamen işlevsiz olan ve bel kemiğinin evrimsel bir kalıntısı gibi görünen bu kemiklerin bu canlıların vücudunda ne işi vardır? Ayrıca piton ve boalarda pençe artığına benzer bir yapı da bulunmaktadır. Ayrıca bkz. Meksika köstebek kertenkelesi
Resim: Bir Piton yılanının körelmiş arka bacakları
Resim: Japonya’da bulunan bir Şişe burunlu yunus (Afalina). Körelmesi gerekirken embriyonik aşamada bacak tomurcuklarının yok olmaması nedeniyle bu hayvan arka bacaklarıyla doğmuştur. (Credit: Taiji Whaling Müzesi)
Tavukların ayakları
Tavukların ayaklarının alt kısmı tüyle değil pullarla örtülüdür. Eğer bu tavukların sürüngen atalarından kalma bir kalıntı değilse nedir? Bkz. Dinozorların kuşlara evrimi
Ayaktaki plantaris kası
İnsan bacağının alt kısmında bulunan plantaris kası, hayvanlar tarafından ayaklarıyla bir şeyi tutmak ve hareket ettirmek için kullanılır. Ayaklarını da en az elleri kadar etkin kullanabilen kuyruksuz maymunlarda da bu böyledir. Tüm ayak parmaklarının bir anda esnemesini sağladığından ayakları kullanarak ağaçlarda daldan dala atlarken faydalıdır. İnsanlarda da bu kas vardır ama artık o kadar az gelişmiş haldedir ki, doktorlar tarafından ameliyatla alınıp vücudun başka bölgelerinde dokuya ihtiyaç olduğunda kullanılmaktadır. Bu kas, ayak parmaklarına kadar bile ulaşmaz; Aşil tendonuna kadar inip yok olur. Vücut anatomisinde o kadar önemsiz bir yere sahiptir ki artık yeni doğan insanların %9’unda bulunmaz. İnsanlarda bu kasın bulunmasının maymunlarla olan evrimsel akrabalığımız dışında mantıklı bir açıklaması var mı?
Köpek dişleri
İnsan vücudunun evrim kuramı olmadan açıklanamayacak özelliklerinden bir diğeri de köpek dişleridir. Üst köpek dişlerimizin kökleri diğer dişlere göre çok daha iridir ve ağzımızdaki en uzun köklere sahip dişler bunlardır. Bu nedenle, ağızda genellikle en son kalan dişler bunlardır. Örneğin maymunlarda bu dişlerin iriliği daha da belirgindir. Köpek dişlerinin gösterilmesi yoluyla ifade edilen öfke duygusunun insan ve diğer hayvanlardaki benzerliği üzerine bkz.İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların İfade Edilmesi (Charles Darwin).
Erkeklerin meme uçları
Belirgin bir işlevi olmayan bir diğer yapı da erkek vücudunda bulunan meme ucudur. Elbette kadınlarda bulunması hayati öneme sahiptir ancak erkeklerin bu yapıya ihtiyacı yoktur. Hatta erkeklerde çok az miktarda meme dokusu bulunur. Doğal koşullar altında erkekler süt vermeyi tetikleyecek hormonal uyaranlardan yoksundur, fakat bir erkeğe yüksek oranda prolaktin hormonu verilmesi halinde süt üretimi meydana gelir. Prolaktin, kadınlarda hamilelik ve doğum sırasında artan bir hormondur.
Erkeklerin süt üretimi Charles Darwin’in de ilgisini çekmiş, atalarımızın her iki cinsinin de yavrularını emzirmiş olabileceğini düşünmüştür. Hatta meyve yarasasının Dayak isimli bazı türlerinde erkekler yavrularını emzirir. Tanrının erkeklerde hiçbir işe yaramayan memeler ve bu memelerin altında meme dokusu yaratmasının ne sebebi olabilir? Hele de önce Adem’i yarattığı ve Havva’yı sonradan ona eş olsun diye yarattığı düşünülürse. Bu meme dokusu ergenlikte uygun hormonal sinyali almadığından erkeklerde hiçbir zaman iş gören gerçek memelere dönüşmez. Bunun cinsiyetin yaşam süresi boyunca değişebilir olduğu ilkel atalarımızdan kalma bir evrimsel kalıntı olması mı daha olası bir açıklamadır (nitekim bazı balık ve sürüngen türleri normal ömürleri boyunca birkaç kez cinsiyet değiştirirler), yoksa bir Yaratıcının insanları bu denli işe yaramaz parçalarla donatmış olması mı? Kötü tasarımın bir diğer örneği de testistlerdir: Testisler vücudun içinden (kadınlarda yumurtalıklara karşılık gelen yerden) aşağıya, normal bölgelerine inmek zorundadır; bu işlemin gerçekleşmediği olgularda çeşitli sağlık sorunlarına yol açarlar.
Dikleşen kıllar
Evrimsel tarihimiz, atalarımızın vücutlarını kaplayan yoğun bir kıl örtüsüne sahip olduklarını ve günümüzde seyrelmiş durumda olan kıllarımızın aslında körelmiş birer yapı olduklarını gösteriyor. Günümüzde kimisi (özellikle erkekler) hatırı sayılır miktarda vücut kılına sahip olsa da, genel anlamda bariz bir seyrelme söz konusudur. Ancak bu kılların geçmişte sunduğu ısı korunumu gibi avantajlar bugün gözardı edilecek düzeydedir; yani modern insanda kılların çok da fazla avantajı yoktur.
Kılların dikleşmesi (diken diken olması), kıl folikülünün kökünde bulunan erektör pillis kaslarının kasılması sonucu meydana gelir. Bu eylem aslında körelmiş olan bir savunma mekanizmasıdır. Nesiller boyunca devam eden evrim sürecinde kullanılmaz hale gelmiştir. Daha büyük görünmeye, dolayısıyla düşmanları korkutmaya yarayan “kılların kabartılması”, kedi ve köpek gibi günümüz modern memelilerinde korunmuş olan bir savunma mekanizmasıdır. Kirpilerin dikenlerini yaklaşan bir avcıya doğru çevirmesinin sebebi de aynı savunma mekanizmasıdır. Ancak artık erektör pillis kaslarımızı kontrol edemiyoruz ve vücut kıllarımız da azalmış durumda. Kısacası, bu yapılar atalarımıza geçmişte her ne avantaj sağlamışsa, Homo sapiens için artık gereksiz hale gelmiştir. Bu tip hareketlerin insan ve diğer hayvanlardaki benzerliği üzerine bkz.İnsanda ve Hayvanlarda Duyguların İfade Edilmesi (Charles Darwin).
Rekürrent larinjiyal sinir
Bir diğer gereksiz gibi görünen yapı da rekürrent larinjiyal sinirdir. Bu sinir, memelilerde yutma yeteneğini düzenler, insanlarda buna ek olarak bir de konuşmayı kontrol eder. Memeli atalarımızda bu sinir, aort atardamarının hemen önünden geçerek direk olarak beyinden gırtlak bölgesine giderdi. Ancak evrim sürecinde aort içeri doğru kaymıştır. Bu sinir çok önemli olduğu için kırılmamış, tam tersine daha da uzayarak geriye ve yukarıya doğru bir dönüş yaparak gırtlak bölgesine ulaşmıştır. Zürafaların rekürrent larinjiyal sinirleri yaklaşık 4,5 metre uzunluğundadır; yani gerekenden 4,2 metre daha uzundur.
Jacobson organı
Birçok memeli hayvanın çiftleşecek eşini ararken kullandığı bir organ olan ve doğru eşi bulmaya yarayan Jacobson organı, insanlarda işlevini yitirmiş durumda. Ancak bilim insanları, ‘altıncı his’ denilen olgunun bu organdan kaynaklanıp kaynaklamadığını araştırıyor. İşlevsiz gibi görünen bu organın aslında bazı durumlarda çeşitli kimyasallar salgıladığı söyleniyor.
Kuyruksokumu kemiği (koksiks) ve embriyonik kuyruk
Resim: İnsanda kuyruksokumu kemiği (coccyx)
Tüm kuyruksuz maymunlarda (örneğin insanda ve diğer büyük kuyruksuz maymunlarda) ve bazı diğer memelilerde (örneğin atlarda) omurganın en alt bölümünü oluşturan kısımdır. İnsanda kuyruk görülmesi çok ender rastlanan bir durum olsa da, kuyruksokumu kemiği ağaçlarda yaşamış atalarımıza dair kalıcı bir izdir. Bu yapı, röntgende veya bir iskelette incelendiğinde kuyruk kalıntısı gibi görünür. Zaman içinde kuyruğa ihtiyacımız kalmamış olsa da hala bir koksikse ihtiyacımız var. Koksiks, tıpkı balinalarda bulunan ilkel femur gibi, artık birçok kasa destek olan bir yapı haline gelmiştir. Böylece otururken ve arkaya yaslanırken gerekli olan desteği sağlar, ayrıca anüsün duruş pozisyonunu da destekler.
Homo sapiens taksonomik olarak kuyruksuz maymunlar familyasında yer alır ve kuyruksuz maymunların tanımlayıcı özelliklerinden biri de, harici bir kuyruğa sahip olmamalarıdır. Ancak insan embriyolarının erken gelişim döneminde, kuyruk dokusunun ilk evreleri görülür. 4 haftalık normal bir insan embriyosunda, anüsle bacaklar arasında uzanan 10-12 adet kuyruk omuru gelişir ve bu omurlar, embriyonun toplam uzunluğunun %10’unu oluşturur.
Embriyonik kuyruk, gelişen omurganın yanı sıra ikincil nöral tüp, notokord, kuyruk kirişi ve mezenşim gibi birçok kompleks dokudan meydana gelir. Gebeliğin 8. haftasında 6-12. aralıktaki omurlar hücre ölümü sebebiyle kaybolurken, 4. ve 5. kuyruk omurları da küçülmeye başlamıştır. Aynı şekilde beraberinde bulunan kuyruk dokusu da hücre ölümü geçirmektedir. Ama bazen körelen organların programlanmış olan küçülme sürecinde sorunlar çıkabilir; tıpkı yunuslarda nadiren görülen arka bacaklar gibi. Küçülemeyen bacak tomurcukları nedeniyle erişkin yunusta arka bacaklar oluşabilir. İnsan kuyruğunda da buna benzer vakalar gözlenmiş, körelmiş uzantılarla doğan bebekler olmuştur. 1884’den bu yana (2015) kaydedilen kuyruklu doğan bebek vakalarının sayısı 23’tür.
Resim: Kuyruklu doğan bebek
* İnternette özellikle bilimsel bilgi konusunda ciddi bir bilgi kirliliği var. Bu nedenle, burada gördüğünüz tüm resim ve bilgilerin hakemli bilimsel dergilerde yayımlanmış vakalardan derlendiğini belirtmek isterim. Aklınızda soru işaret kalmaması için birkaç vakayı ilgili bağlantılarıyla birlikte aşağıda veriyorum:
Rerim: Çizimlerde (soldan sağa) sırasıyla kertenkele, kamplumbağa, domuz ve insan embriyolarının gelişim süreçlerindeki yapıları ve embriyonik kuyruğun geçirdiği aşamalar görülmektedir.
İnsan embriyosu
İnsan embriyosu, gelişme sürecinde, özellikle çok küçükken kuyruğa ve solungaç yarığına sahiptir. Tüm memeli, kuş, reptil, amfibi ve balık embriyoları da öyle. Embriyonun gelişim sürecini herhangi bir biyoloji kitabından kare kare izlerseniz, bunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. (Evet, Haeckel benzerlikleri vurgulamak için çizimlerinde değişiklik yapmıştır ve emriyo sürüngen ve maymun aşamalarından geçmez, ama kuyruk ve solungaç yarıklarını Haeckel icat etmedi. Onlar oradadır).
* Haeckel ve embriyo çizimlerine değindiğim sunumu izlemek için tıklayın.
Resim: Kuş – yunus – köpekte bulunan homolog (kökendeş) yapılar
Resim: İnsan-köpek-domuz-koyun ve atta bulunan homolog (kökendeş) yapılar
Apandis
Apandis, insan vücudunda görülen en belirgin körelmiş organlardan birisidir. Otobur hayvanlarda apandis, bağırsakların büyük bir kısmını meydana getirir ve alınan selülozun çoğu burada bakteriler tarafından parçalanır. İnsanlar selülozu sindiremez ve apandisimiz oldukça küçülmüş halde olup işlevsiz görünmektedir. “Körelmiş” kelimesi, “işlevsiz” demek değildir. Apandis, sindirim sistemine ait dokulardan biridir; memelilerin kör bağırsağının sonu ile kökendeştir (homolog). Sindirim sisteminin bir organı olarak işlevini yapmadığı için o sistemin körelmiş bir parçasıdır. Başka bir işlevi olması bunu değiştirmez. Apandis, bir zamanlar atalarımızın otobur olduklarını kavramamızı sağlayan önemli ve somut kanıtlardan birisidir. Bugün artık beslenme alışkanlıklarımız belirgin bir şekilde değiştiği için, apandis artık faydalı değil, yukarıda anlatılan hastalık riskleri nedeniyle zaman zaman zararlı da diyebileceğimiz bir hale gelmiştir.
Ancak evrim karşıtları Apandisin lenf dokusu içermesi nedeniyle vücudun bağışıklık sistemine önemli katkısı olduğunu ileri sürmektedir. Antikorlar bütün lenf dokularında üretilir fakat apandisin kazanılmış bağışıklıkta hayati öneme sahip olduğunu söylemek yanlış bir yönlendirmedir. Antikor üretimi, vücutta bir Antijen ortaya çıktığı zaman lenf dokusunda tutulan T ve B lenfositlerin etkisiyle gerçekleşir. Lenfositler doğumdan hemen önce fetal kök hücrelerinden yapılır ve kişinin hayatı boyunca da çoğalmaya devam eder. Lenfositler lenf dokuları tarafından zaten tutulduğu için, lenfatik sistemin geri kalanına kıyasla apandisteki lenf dokusunda tutulan miktar çok azdır.
American Journal of Epidemiology‘de yayımlanan bir çalışmaya göre, sadece Amerika’da bir yılda yaklaşık 250 bin apendektomi (apandisin cerrahi olarak alınması işlemi) yapılmaktadır. Tedavi edilmediği takdirde peritonite, karın içi abselere veya ciddi enfeksiyonları takip eden yırtılmalara neden olarak acılı bir ölüme yol açan Apandisit hastalığını tedavi etmenin tek yolu ameliyattır. Hatta Apandisite yakalanmanın riskleri o kadar fazla ve sonuçları da o kadar ağırdır ki, cerrahlar artık sağlıklı bir apandis de olsa, tesadüfen karın boşluğunda gerçekleştirilen bir cerrahi işlem sırasında bile bu organı rutin olarak almaktadır. “İnsan apandisi işlevsiz olabilir. Yokluğu, birey için herhangi bir tehlike yaratmaz (ameliyatla alınması sırasında oluşabilecek sıkıntılar hariç). Varlığında ise, %7’lik bir akut apandisit riski yaratır. Bu hastalık, modern cerrahi tekniklerle tedavi edilmediği taktirde birey için genellikle ölümle sonuçlanır” (Hardin 1999).
Doğal seçilim de zaten tam olarak bu şekilde çalışır, yani kendi doğal evrimimize hastaları tedavi etmek suretiyle müdahale etmemiş olsaydık, Apandisit hastalığına yakalananlar ölecek, böylece genlerini sonraki nesle aktaramayacaktı. Popülasyonda daha küçük apandise sahip olan bireyler ve dolayısıyla onların oluşturduğu küçük apandisli kuşaklar hayatta kalacaktı, ta ki apandis tamamen körelip yok olana kadar.
Günümüzde apandisin vücuttaki bazı faydalı bakteriler için bir sığınak olduğuna dair çalışmalar yapıldıysa da bu konuda bir yapının hangi şartlarda körelmiş sayılacağı ile ilgili bir bilgi eksikliği vardır. Körelmiş bir yapı bazen orijinal fonksiyonunu yitirdiği halde ikincil bir özellik kazanabilir. Bu onun esas fonksiyonunu yerine getirmediği ve o anlamda işlevsiz olduğu gerçeğini, dolayısıyla körelmiş bir yapı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Eğer insan apandisi bir yeni dünya maymununun veya prosimiyenlerin kör bağırsağı kadar büyük ve gelişmiş olsaydı,
İnsan apandisi selüloz sindirimine belirgin olarak katkıda bulunsaydı ve selüloz sindiren bakteriler içerseydi,
Filogenetik veya sistematik yöntemlerle, selüloz sindiren kör bağırsağın apeksi ile apandisin, ince bağırsaktan köken alan homolog yapılar olmadıklarını gösterebilseydik,
İnsanın varsayılan ortak atalarından hiçbirisinde büyük ve selüloz sindiren bir kör bağırsak olmadığı filogenetik yöntemlerle kanıtlanabilseydi,
o zaman apandisi “körelmiş organ” kategorisinden çıkarabilirdik.
İşe yaramıyor gibi görünen genler
Bu genler 1994’te keşfedilmistir. Bunlar artık işe yaramayan fakat DNA ile birlikte fazlalık bir yük olarak taşınan gen artıklarıdır. Bunlar psödogen adını alırlar. Ayrıca zaman içinde değişir, nesilden nesile taşınırlar. Evrimsel soyağacı çıkarmada da çok faydalıdırlar. İki organizmanın en son ortak atası birbirinden ne kadar uzaksa bu iki organizma arasındaki işe psödogenlerin ortaklığı da o ölçüde az olacaktır. Şempanze ile insanın işe yaramaz genleri karşılaştırıldığında farklılık çok azdır. Bir kemirgeninkiyle karşılaştırıldığında daha fazla, bir tahıl ile karşılaştırıldığında ise çok daha fazladır.
Olfaktör reseptör genleri ve koku alma duyumuz
İnsan burnu da geçmiş atasal formlara kanıt teşkil eder. Önceden protein yapımından sorumlu olan Olfaktör reseptör (OR) genleri (koku almaya yarayan reseptör genleri), artık koku alma işlevini yitirmiştir. Varsayılan atalarımız da diğer memeliler gibi bizden daha güçlü bir koku alma duyusuna sahipti. İnsanlarda 100’den fazla OR geni vardır; bunların yaklaşık %70’i işlevsizdir veya psödogendir. Fare, ipek maymunu ve tilki gibi diğer memeliler bizde bulunan bu genlerin hemen hemen aynılarına sahiptir, ama onlardaki genlerin hepsi işlev görmektedir. Bu duruma bariz bir örnek de kara memelilerinden evrilmiş olan yunuslardır. Yunusların artık koku duyusuna ihtiyaçları yoktur, ancak yine hiçbiri işlev görmeyen (yani psödogen olan) pek çok OR genine sahiptir.
C vitamini sentezi
İnsan bünyesi C vitaminine ihtiyaç duyar. Eğer düzenli bir biçimde bu vitamini almazsak iskorbit hastalığına yakalanır ve zaman içinde ölürüz. İnsan bünyesinde C vitamini üretmek için gerekli gen yukarıda bahsettiğimiz işe yaramaz genlerden biridir, pasif durumdadır. Halbuki örneğin köpeklerin bünyelerinde bu aynı gen iş görür ve köpekler kendi C vitaminlerini kendileri yaparlar. Dışarıdan almaya ihtiyaç duymazlar. Acaba Tanrı neden köpekleri daha fazla sevmiştir bu konuda? Eski yüzyıllarda uzun deniz yolculuklarına çıkan gemiciler bu hastalıktan ölürken gemideki köpeklerin başına bir şey gelmemiştir. Eğer bu olay evrimsel süreçteki kör rastlantı sonucu değil, bilinçli bir tasarım ürünü olarak oluştuysa, belli ki Tanrı gemi yolculuğuna çıkacağını bildiği kullarını değil, gemideki köpekleri kollamayı tercih etmiştir.
İnsülin
Günümüzde Şeker (Diabet) hastalarının kullandığı insülin, genetik mühendisliğiyle genleri değiştirilmiş olan E. coli bakterisinden elde edilir. Bu bakterinin doğal yaşam alanı, insan kalın bağırsağıdır. Rekombinant teknikler kullanılarak gerçek insan genleri bakteri DNA’sının içine katılır ve böylelikle bakterinin insan insülini üretmesi sağlanır. Öyle görünüyor ki bizi insan yapan biyokimyasal yapıyla mikropları mikrop yapan biyokimyasal yapı aynıdır ve birbiriyle kolayca yer değiştirebilmektedir. Bu, evrimsel akrabalığa dayanan biyokimyasal bir ortaklıktan başka ne anlama geliyor olabilir?
Göz
Söz konusu organ göz olduğunda, böylesine karmaşık bir organın basit bir yapıdan evrimleşmiş olamayacağını veya yarım bir gözün hiçbir işe yaramadığını öne süren argümanlarla karşılaşırız. Oysa göz gelişiminin farklı canlılarda farklı aşamalarda bulunması evrime kanıt teşkil eder. Işığa duyarlı birkaç hücreden, fincan şeklindeki merceksiz reseptörlere ve insan gözünden çok daha keskin olan kartalların gözlerine uzanan, envaiçeşit göz yapısı vardır. Yarım gözle veya 1/100’luk gözle yaşayan pek çok canlı bulunmaktadır, günümüzde bile.
Ayrıca insan gözü bir mühendislik hatasıdır. Gözün retinası, ışığın emiliminden sorumlu olan milyonlarca fotoreseptör hücre içerir ve bu uyaranlar optik sinir aracılığıyla tercüme edilmek üzere beyne gönderilir. Ancak ikinci kraniyal sinirin retinaya bağlandığı bölge olan Optik Disk’te ışığa duyarlı hücre bulunmaz. Bu nedenle de her gözün görme alanında “fizyolojik kör nokta” dediğimiz bir kesinti meydana gelir. Beyin, görüntüdeki eksik detayları, diğer gözden elde ettiği bilgileri kullanarak telafi eder. Ama tek göz kapatılırsa, bu kör nokta basit bir test ile belirgin hale gelir.Bütün omurgalılarda bu kör nokta vardır. Ancak ahtapot gibi kafadanbacaklıların gözleri omurgalıların gözlerine çok benzediği halde, onların gözünde bu yapısal kusur bulunmaz. Kafadanbacaklıların kör noktası olmamasının sebebi, gözlerin kökenlerinin farklı olmasıdır. Kafadanbacaklıların gözleri, fotoreseptörlerin kafa ile birlikte çukurlaşması şeklinde oluşmaya başlamıştır. Omurgalılarda ise beynin eklentileri olarak oluşmaya başlamıştır. Yani kafadanbacaklıların optik siniri, retinanın içinden geçmek yerine arkasından bağlanabildi, dolayısıyla omurgalılarda bulunan kör nokta hiç oluşmamıştır. Mutlak bir Yaratıcı böyle bir hata yapar mıydı? Hele de daha önce yarattığı canlılarda bu hatayı yapmamışken?
Aşağıdaki videoda Richard Dawkins gözün evrimini anlatıyor (“Evrenle Büyümek” adlı belgesel serisinin “Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak” adlı 3. bölümünden).
Yirmi yaş dişleri (3. azı dişleri)
Atalarımızdan bizlere miras kalan yirmi yaş dişleri de zamanla faydalıyken zararlı hale gelmiş yapılardan biridir. Bu azı dişleri, atalarımızda bitkisel besinleri çiğnemeye ve ezmeye yarıyordu. Günümüzde yetişkin bireylerin %90’ında yirmi yaş dişleri oluştuğu halde, bu dişler genellikle dişetinden tam olarak süremez (çıkamaz) ve insanların üçte birinde ya gömülü kalır ya da kusurlu şekillenir. Bu işe yaramayan yapılar gömülü kalıp enfekte olmaları halinde tedavi edilmezlerse; şiddetli ağrıya, ciddi yaralanma riskine, hastalıklara (çene enfeksiyonları ve kanserleri gibi) ve hatta ölüme yol açar. Çoğu kişinin çene kemiği, yirmi yaş dişlerinin tam olarak çıkmasına izin vermeyecek kadar küçüktür. Öyleyse, ya bu dişler evrimsel bir kalıntıdır, ya da yüce yaratıcı tuhaf bir iş yapmış ve ağzımıza bu hiçbir işe yaramayan ve sadece dert kaynağı olan fazlalık dişleri koymuştur. (Daha detaylı bilgi için, Bilim ve Gelecek dergisinin Ağustos 2012 sayısındaki yazımı okuyabilirsiniz.)
Palmaris longus kası
Palmaris longus, vücudumuzdaki en değişken kaslardan biridir. Bu kasa sahipseniz, serçe parmağınızı başparmağınızla birleştirdiğinizde, sol resimde görüldüğü gibi, ön bileğinizde küçük bir tendon belirir.
Bu kas, günümüzde ön ayaklarını hareket için kullanan memelilerde belirgindir; ağaçlarda yaşayan orangutan gibi hayvanlarda iyi gelişmiştir ve aktif olarak kullanılır; yırtıcı hayvanlarda da pençelerin geri çekilmesine yardımcı olur. Ancak insan ve onun karada yaşayan yakın primat akrabalarında (şempanze ve goril gibi) işlevsel olarak körelme sürecine girmiştir. İnsan nüfusunun yaklaşık %14’ü bu kasa sahip değildir. Bugün evrimsel akrabalarımızın pek çoğunda hala aktif olarak kullanılan bu kasın bizde ve bazı yakın akrabalarımızda işlevsel olarak körelmiş olması, onu ortak ata yoluyla miras aldığımızı gösterir.
Ortak ata ilkesi, atalarımızın bu kası bir zamanlar aktif olarak kullandığına işaret eder. Daha sonra hominin dalında başparmak donanımının (ve özellikle tenar kas grubunun) gelişmeye başlaması, palmaris longus‘u bir körelme sürecine itmiştir. Üzerinde belirgin bir evrimsel baskı (olumlu veya olumsuz) olmadığı için evrimsel süreçlerden daha az etkilenmiş, böylece rastgele mutasyonlar sonucunda popülasyonun bir kısmında körelmiştir.
Palmaris longus kasının bir zamanlar kavrama işlevi gördüğü; özellikle asılma ve daldan dala sıçrama hareketi açısından önemli olabileceği ve atalarımızın ağaçlardan inmesiyle önemini yitirerek körelmeye başladığı düşünülüyor. Bu kasın yokluğu, modern insanın kavrama kuvvetini etkilememekle birlikte, dördüncü ve beşinci parmaklarda (yüzük ve serçe) sıkıştırma kuvvetinin azalmasına yol açmıştır. Kas eksikliği kadınlarda erkeklere göre daha yaygındır.
Ani irkilmeler
Her insanın zaman zaman yaşadığı ani irkilmelerin veya uykudan irkilerek uyanmaların sebebi nedir? Evrimin güzelliği böyle ilgisiz görünen konuları bile açıklayabilmesidir. Örneğin evrim biyolojisine göre bu tür irkilmeler ağaç dallarında uyuduğumuz zamanlardan kalma evrimsel bir tepkidir. Denge hissinde olan en ufak bir değişiklik veya çevredeki bir ani hareket, bizde bu ani irkilmelere sebep olmakta ve eğer uyuyorsak uyandırmaktadır. Peki yaratılışçılığın bu irkilmeler için açıklaması nedir? Daha doğrusu “Tanrının işine akıl sır ermez” sözünden başka bir açıklamaları var mıdır?
Köpeklerin fazlalık parmağı
Köpeklerin ayağının arka üst kısmındaki o küçük uzantı nedir? Hiç bir işe yaramadığına göre bu parçanın varlığının sebebi nedir? Tanrının gereksiz yere böyle bir uzantıyı yaratması mı daha mantıklı bir açıklamadır, yoksa bu uzvun artık işe yaramadığı için evrim sürecinde yok olmakta olan beşinci bir parmak olması mı? Nitekim aynı yapı kurtlarda, kedilerde ve kaplanlarda da bulunur
Parmaklarımız
Tüm memelilerin kol veya kol yerine geçen uzuvlarında 5 adet parmak veya parmak kalıntısı bulunur. Tipik 5 parmak yapısına tam uymayan canlılarda fosil kayıtlarına bakarak bu sayıdaki azalmayı gözleyebiliyoruz. (Örneğin atlarda). Fakat prensip aynı. Memelilerin 5 parmağı vardır. Bunu gerektiren doğru dürüst bir sebep olmadığı durumlarda bile. Örneğin neden balinaların yüzgeçlerinin altına gömülmüş 5 kemik uzantısı bulunur? Neden yarasaların açıkça beş uzantıyla ayrılmış kanatları bulunur? Bunların dizayn benzerliği olması mı daha iyi bir açıklamadır, yoksa tüm memelilerin ortak bir atadan gelmesi mi? Bazı memeliler bu 5 parmağın tümünü hala kullanır, bazıları birkaçından kurtulmuştur, bazıları ise hala işe yaramayanları taşımaktadır; örneğin yunuslar.
Fosiller
Fosiller yaratılışçıların her zaman başını ağrıtmıştır. Her şeyden önce, soyu tükenmiş türlerin mükemmel bir yaratım ürünü olan bir evrende işi yoktur. Ayrıca bir diğer sorun da, fosillerin çok fazla çeşit ve sayıda olmalarıdır. Fosiller özel tarihleme yöntemleriyle tarihlenir ve müzelerde özel şartlar altında korunur. Görmek isteyen herkesin kullanımına açıktır. Fosil kaydındaki boşluktan dem vuranlar, eski boşlukların nasıl doldurulduğunu unutmuş gibidir. Fosil kayıtarında elbet boşluklar vardır, elbette her geçen gün yeni fosiller ortaya çıkarılmaktadır; ama elimizdekiler bile evrimsel geçmişimizin kapsamlı bir tarihçesini çizmeye yeter de artar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için tıklayın.
Geçiş fosilleri
Aşağıdaki videoya ek olarak, geçiş türleriyle ilgili daha kapsamlı bilgi almak için tıklayın.
Yaratılışçıların bilgisiz olanları basitce “Ara form yoktur” deyip çıkarlar işin içinden, ki “ara form” tabiri bile doğru bir terim değildir aslında. Konuyla ilgili daha fazla okumuş ve muazzam sayıdaki fosil bulgusunun bir kaçından haberdar olan biraz daha fazla bilgi sahibi yaratılışçılar ise, kademeli geçişi gösteren örneklerde bile sadece bir noktada çizgi çekip, “şu taraf insan, şu taraf maymun” diyerek konuyu çarpıtırlar. Eğer başka bir fosil daha bulunur ve tam da bu iki tarafın arasına denk gelirse, bunu sadece alt ya da üst gruptan birine dahil etmekle yetinirler. Gelişimin aşamaları ne kadar açıkça görünüyor olursa olsun, geçiş türlerini görmemekte direnir ve ara form eksikliğinden yakınmaya devam ederler. A ile C arasında bir ara form bulunmadığını söylerler. Bir süre sonra B bulunduğunda, bu sefer A ile B ve B ile C arasında bir ara form bulunmadığını söylemeye başlarlar. Ne kadar örnek getirirseniz getirin onları tatmin etmeye yetmez, çünkü geçiş türü diye bir şeyin var olamayacağını baştan kabul etmişlerdir. Şimdiye kadar milyarlarca ara form bulunmuş olmalıydı, ama hala yoklar. Neredeler?
Çakal-benzeri bir yaratığın uzun bir jeolojik zaman diliminde kademeli olarak balinaya dönüşebileceği fikrini reddederler. (Evrim teorisi modern canlıların birbirine dönüştüğünü iddia etmez; buradaki çakal-benzeri canlı, soyu tükenmiş olan bir türü tanımlamaktadır.) “İnsan maymundan gelmiştir” cümlesi de aynı bilgisizliğin ürünüdür. Fakat hemen ardından bilim insanları Ambulocetus, Pakicetus, Prozeuglodon vb örnekleri önlerine koyar. bkz. Fosil kayıtlarındaki boşluk evrimi çürütür mü?
“Kertenkeleler kanat geliştirip kuş tüyü çıkaramaz” derler; ardından Archaeopteryxkeşfedilir. Elbette evrim karşıtları bu tip fosillerin ve onların işaret ettiği gerçeklerin de sahte olduğunu iddia eder. Bu noktada Protoavis, Sinornis, Hesperornis ve Ichthyornis gibi örnekler göstererek ilerleyebiliriz.
Kara canlılarının deniz canlılarından aşamalı bir şekilde evrimleştiğini söyleriz; “Ara formlar nerede?” diye sorarlar. Biz de geçiş türlerini tek tek anlatırız. Ama nafile; karşılarına Eusthenopteron, Panderichtys ve Acanthostega getirildiğinde bunu da inkar ederler.
Uzun lafın kısası, siz ne kadar örnek verirseniz verin, bazı kimseler bu bilgileri reddetmeye dünden hazır gibidir. Bununla birlikte evrim gerçeğini, ön yargılarından kurtulup bilgilenme niyeti taşıyan herkese sabırla anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapabilmemiz için de bilimsel gelişmeleri elimizden geldiğince takip ederek kendi bilgilerimizi güncel tutmak zrundayız.