Kategori: Bilim

  • Coronavirus doğal bir kökene sahip

       2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan SARS-CoV-2 isimli virüsün etkeni olduğu Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19), insanlığı kıskacı altına almış durumda. Bilim insanları, ilaç firmaları ve sağlık örgütleri, şimdilik 196 ülkeye yayılmış ve hızla yayılmakta olan bu pandemiyle tam bir seferberlik içinde mücadele ediyor, hastalığın tedavisine dört koldan çözüm arıyor. Kimileri dini inançları gereği bu virüsten korkmadığını söylüyor, toplum sağlığını tehdit edercesine gündelik yaşantılarını sürdürüyor; kimileri de duayla, kutsal suyla, sahte-tıpla veya batıl inanca dayalı başka yöntemlerle korkularını bastırmaya çalışıyor. Ancak bu süreçte, hayata ve doğal gerçekliğe en akılcı yaklaşan insanların bile zaman zaman akıl dışı senaryolara sorgulamadan inandığına tanık oluyoruz. Her geçen gün hurafelere yaklaşan bir bakış açısıyla, olası veya olasılık dışı çeşitli komplo teorileri üretiliyor. Bu virüsün laboratuvarda üretilmiş bir biyolojik silah olması, en çok rağbet gören komplo teorilerinden biri. Bu bağlamda, Nature Medicine dergisinde yayımlanan 17.03.2020 tarihli çalışmayı bilginize sunmak istiyorum. Böylece bu konudaki kararı kendiniz verebilirsiniz. 

       SARS-CoV-2 ve onunla ilişkili virüslerin genom dizileme verileri üzerinde yapılan analizler, virüsün laboratuvar ortamında veya başka bir şekilde üretildiğine dair hiçbir kanıt olmadığını, aksine evrim sürecinde doğal olarak oluştuğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın başyazarı, Scripps Research İmmünoloji ve Mikrobiyoloji Departmanı Prof. Yrd. Kristian Andersen şöyle diyor: “Bilinen coronavirüs türleriyle ilgili elimizdeki genom dizileme verilerini karşılaştırdığımızda, SARS-CoV-2’nin doğal süreçlerle ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.” 

       Coronavirüsler, ciddiyet düzeyleri bakımından farklılık gösteren hastalıklara yol açan geniş bir virüs familyasıdır. COVID-19’a yol açan SARS-CoV-2, insanları enfekte ettiğini bildiğimiz 7 coronavirüsten biridir. Bu 7 coronavirüsten 4’ü hafif semptomlara yol açar; geriye kalan 3’ü (SARS-CoV, MERS-CoV ve SARS-CoV-2) ise çok daha ciddi semptomlara, hatta ölüme neden olmaktadır. Bir coronavirüsten kaynaklandığını bildiğimiz ilk ciddi hastalık, 2003 yılında Çin’de ortaya çıkan SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome/Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) epidemisidir. İkincisi 2012’de Suudi Arabistan ve Orta Doğu’da patlak veren, adını da buradan alan MERS (Middle East Respiratory Syndrome/Orta Doğu Solunum Sendromu) salgınıdır. 2019 yılının Aralık ayında Çinli yetkililerin Dünya Sağlık Örgütünü (WHO) bilgilendirdiği COVID-19 ise, bugün SARS-CoV-2 olarak adlandırılan yeni coronavirüsün yol açtığı hastalıktır. Çok kısa sürede hızla yayılan virüs için 22 Mart 2020 itibarıyla dünyada rapor edilen toplam vaka sayısı 335.364, ölü sayısı 14.611 ve iyileşen hasta sayısı da 97.594’tür. 

       Resim: Belouzard et al., 2012

         Artık pandemi olarak adlandırılan salgının başlamasından kısa süre sonra, Çinli bilim insanları SARS-CoV-2 genomunu diziledi ve elde edilen bu verileri tüm dünyayla paylaştı. Genomik dizileme çalışmalarından çıkan sonuç, Çinli yetkililerin epidemiyi hızla tespit ettiğini ve COVİD-19 vakalarındaki artışın nedeninin insandan insana geçiş olduğunu ortaya koydu. Andersen ve başka araştırma enstitülerinde çalışan ekipler, bu dizileme verilerini kullanarak SARS-CoV-2’nin kökenini ve evrimini araştırmaya başladı. 

       Yeni coronavirüs (SARS-CoV-2) pozitif polariteli, tek zincirli bir RNA virüsüdür. Virüsün insan ve hayvan hücrelerine tutunmasını ve hücre duvarından geçişini sağlayan mızrak proteinleri (İng. spike proteins), virüse adını da veren TAÇ (İng. corona) şeklindeki yapılardır. Kendisini hücrenin sitoplazmasında kopyalayan bu virüs, konak hücreye tutunabilmek için mızrak proteinlerini kullanır ve virüsün pozitif seçilim baskısı altında olan bölgesi de burasıdır. Bu mızrak proteinlerini inceleyen bilim insanları onların iki önemli özelliği üzerinde durdu: 

    1. Vürüsün konak hücreye tutunmasını sağlayan, çengele benzer bir yapı: RBD (reseptör-bağlama alanı)

    2. Virüsün konak hücreyi yarıp içeri girmesini sağlayan, moleküler bir konserve açacağına benzeyen klivaj bölgesi

    Doğal evrim sürecine kanıt

    Bilim insanları, SARS-CoV-2 mızrak proteinlerinde bulunan RBD bölgesinin, insan hücre duvarındaki ACE2 (anjiyotensin dönüştürücü enzim 2, kan basıncını düzenleyen bir reseptör) denilen moleküler bir yapıyı hedef alacak şekilde evrimleştiğini buldu. SARS-CoV-2 mızrak proteini insan hücrelerine bağlanmakta öyle başarılıydı ki, bilim insanları onun ancak doğal seçilimle ortaya çıkmış olabileceğine, genetik mühendisliğiyle yaratılmış olamayacağına kanaat getirdi. 

       Doğal seçilime ilişkin bu kanıt, SARS-CoV-2’nin moleküler çatısının incelenmesiyle elde edilen verilerle de desteklendi. Bu ne demek? Yeni coronavirüsü laboratuvar ortamında bir patojen olarak sentezlemek isteyen biri, hastalığa yol açtığı bilinen bir coronavirüsün moleküler çatısını yapılandırmalıydı. Oysa bilim insanları, SARS-CoV-2’nin ana çatısının, halihazırda bilinen coronavirüslerin çatısından önemli ölçüde farklılık gösterdiğini; yarasa ve pangolinlerde bulunan virüslerin çatısına da çok benzediğini keşfetti. Wuhan Institute of Virology’de yapılan analizlere göre, SARS-CoV-2 genomu yarasalardaki coronavirüs genomuyla %96 oranında benzerlik içeriyor. 

        Andersen’ın yorumu şöyle: “Virüsün bu iki özelliği, yani mızrak proteininin RBD bölgesindeki mutasyonlar ve kendine has çatısı, SARS-CoV-2’nin laboratuvar ortamında üretilmiş olma olasılığını ortadan kaldırıyor.”

    Virüsün olası kökenleri

       Andersen ve ekibi, genom dizileme analizlerinden elde edilen verilerin ışığında, SARS-CoV-2’nin kökenine ilişkin iki olası senaryo bulunduğunu belirtiyor. 

       1. Virüs, önce insan dışı konaklarda doğal seçilim yoluyla evrimleşmiş ve sonra insana sıçramış olabilir. Doğrudan yarasa-insan temasına ilişkin kayıtlı bir vaka bulunmamakla birlikte, yarasayla insan arasında bir aracı konağın devreye girmiş olması mümkün. Geçmişteki coronavirüs salgınları böyle olmuştu; SARS’ta misk kedileri, MERS’te ise develer aracı konak olmuştu. SARS-CoV-2 için en olası kaynak yarasalar gibi görünüyor, çünkü yeni coronavirüs yarasalarda görülen coronavirüse çok benziyor.     

       2. SARS-CoV-2’nin mızrak proteinindeki her iki ayırt edici özellik de (RBD ve klivaj bölgeleri), insana bulaşmadan önce geçirdiği evrim sürecinde mevcut durumuna ulaşmış olabilir. Bu durumda, insanlar enfekte olduğu anda salgın hız kazanacak ve insandan insana geçiş mümkün olacak; çünkü virüs hastalık yapıcı ve insandan insana geçişi mümkün kılan özelliklerini halihazırda kazanmış olacaktır. 

    Resim: SARS-CoV ve SARS-CoV-2 virüslerinin olası kaynağı olan yarasa türü, Rhinolophus affinis (Credit: Alexandre Hassanin)

        Makalenin yazarlarından Andrew Rambaut, bu iki senaryodan hangisinin gerçekleşmiş olduğunu kesin olarak söylemenin, imkansız değilse de zor olduğunu belirtiyor. Eğer SARS-CoV-2 insana hayvansal bir kaynaktan şimdiki hastalık yapıcı durumuyla bulaşmışsa, gelecekte yeni salgınlarla karşılaşmamız olası; çünkü virüsün hastalık-yapıcı türü, hayvan popülasyonlarında hâlâ dolaşıyor olabilir ve insana sıçrayabilir. Hastalık yapmayan bir coronavirüsün, insan popülasyonuna girdikten sonra SARS-CoV-2 özellikleri kazanmış olması ise daha düşük bir olasılık. 

       Özetle karşılaştırmalı genom çalışmaları, yeni tip coronavirüsün laboratuvarda sentezlenmediğini, aksine doğal seçilim yoluyla evrim sürecinde geliştiğini gösteriyor. İnsana geçişin hangi aşamalarla gerçekleştiği ise net değil. Ama kesin olan bir şey varsa o da şu: Virüs, canlı-cansız arası bir varlık olmasına karşın, her canlı gibi evrim geçirmeye devam ediyor ve bu, geliştirilecek aşı ve tedavi yöntemleri açısından son derece önemli. 

     

         Kaynaklar:

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Evrenle Büyümek

       The Royal Institution’ın katkılarıyla Oxford Üniversitesi Profesörü Richard Dawkins tarafından hazırlanıp sunulan Growing Up in the Universe (Evrenle Büyümek) isimli belgesel serisi, 1825 yılında önemli bilim insanı Michael Faraday tarafından kurulan The Royal Institution Christmas Lectures for Children kapsamında gerçekleştirilen 5 bölümlük bir programdır. Çok sevdiğim Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi roman serisinin yazarı olan Douglas Adams’ın da konuk olarak katıldığı 5 saatlik program görsel performanslarla renklendirilmiş; örneğin stüdyoya gelen çeşitli hayvanlar var. Üstüne bir de Richard Dawkins’in o sade ve akıcı anlatımı eklenince adeta bir bilim şarkısına dönüşüyor bu yapım. Çocuklardan oluşan canlı bir seyirciyle çekilen programda evren, evrendeki yerimiz, evrim ve mekanizmaları, doğal yaşamın şaşırtıcı dünyası vb hakkında merak ettiğiniz birçok soruya ve daha da fazlasına cevap bulacağınıza inanıyorum. 1991 yılında BBC’de yayınlanmaya başlanan seri, 2007’de 2 DVD’lik bir set halinde piyasaya sürülmüştü. 

       Bu başyapıtın, izleyen herkes için bilgilendirici ve keyifli bir serüven olması dileğiyle, iyi seyirler!

       Bölüm ve çevirmen isimleri videoların altında verilmiştir. Altyazıları indirmek için tıklayın.  

     

    Bölümler:

    00 Introduction by Prof. Peter Day (Prof. Peter Day’in açılış konuşması)

    01 Waking Up in the Universe (Evrende Uyanmak)

    02 Designed and Designoid Objects (Tasarlanmış ve Tasarlanmışvari nesneler)

    03 Climbing Mount Improbable (Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak)

    04 The Ultraviolet Garden (Morötesi Bahçe)

    05 The Genesis of Purpose (Amacın Ortaya Çıkışı)

    Çeviri Ekibi:

    00-01 Sakallı İspinoz
    02 Veda Kubbesi
    03 felis agnosticus 
    04 SugaBass & Veda Kubbesi
    05 Garajımdaki Ejder

  • Dini Keşfetmek 11. Bölüm – İnsanın Kökeni

     

       Video, insanın evrimini anlatan çok kısa bir özettir ve bazı hominan türleri anlatılmamıştır.

       Şunlar da ilginizi çekebilir:

    TÜM BÖLÜMLER:

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

     

  • Yaşamın Başlangıcından Havva’ya

        Dünyada yaşamın başlangıcını ve evrimini konu alan Yaşamın Başlangıcından Havva’ya (Life to Eve) isimli bu 3 parçalık kısa belgesel serisi, insanın balıklardan amfibilere, sürüngenlerden memelilere ve Mitokondriyal Havva’ya uzanan evrimsel tarihini özetliyor. Daha önce Türkçeye çevirdiğim Evrim Gerçekleri ve Hayat Otobanı belgesellerinin de yapımcısı olan Cassiopeia Project imzalı bu belgeseli kaçırmayın. 

    1. Bölümde yaşamın başlangıcından amfibilere kadarki süreç, 

    2. Bölümde amfibilerden sürüngenlere ve dinozorlara kadarki süreç,

    3. Bölümde memeliler ve insanın ataları (hominidler) anlatılıyor. 

       Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için Gezegenimizdeki Yaşamın Kısa bir Tarihçesi adlı yazı dizisini okuyabilirsiniz. 

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Yeni Başlayanlar İçin Yaşamın Kökeni

     

       Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz! Evrendeki bu mükemellik, bu düzen, nasıl bir yaratıcı olmadan var olabilir? Şaka şaka 🙂 Bu video, bu ve benzeri bilimsellikten uzak argümanlara biyoloji ve kimya biliminin ışığında cevap veriyor. Ayrıca gezegenimizdeki yaşamın kökenine ilişkin birkaç hipotezi çok özet olarak anlatıyor. Özellikle RNA Dünyası ve Kil hipotezlerini merak edenler için konuya kısa bir giriş teşkil edeceğini düşünüyorum. 

    * Evrim, termodinamiğin 2. yasasını ihlal mi ediyor? Hayır, tam tersi!

       Doğa bilimlerinde abiyogenez, canlı yapıların cansız maddelerden doğal kimyasal süreçlerle nasıl oluştuğunu, dolayısıyla dünyada yaşamın nasıl ortaya çıktığını açıklayan terimdir. Abiyogenezin kendisi bir kuram olmakla birlikte, işleyişine dair pek çok hipotez vardır. Sık sık evrim teorisi ile karıştırılan abiyogenez hipotezleri, henüz evrim teorisi gibi şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlarla desteklenmemiştir; ancak önümüzdeki yıllarda mutlaka “hipotez” düzeyinden “teori ve kuram” düzeyine yükselecektir. Hatırlatmakta fayda var: Evrim teorisi ilk canlının nasıl ortaya çıktığını değil, canlıların nasıl türleştiğini ve değiştiğini açıklayan bilimsel kuramdır. Bu videodan sonra yapılması gereken sorgulama şudur: Bu süreç hem DNA’dan önce hem de sonrasında kendiliğinden işlediğine göre Tanrı hangi aşamada devreye girmiş olabilir?  

     Serinin diğer bölümleri :

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • AAAS’in Akıllı Tasarım’a ilişkin kararı

      Evrim teorisi bilim dünyasında kabul görmüyor muymuş? Kim demiş bilim insanları evrimi reddediyor diye? Çünkü bilim insanları bunun tam aksini söylüyor! 

     

       AAAS (American Association for the Advancement of Science), yani Amerikan Bilimin İlerlemesi Birliği (ABİB), kar amacı gütmeyen uluslararası bir kuruluştur. 2008 yılı sayımına göre 126.995 bireysel ve kurumsal üyesiyle dünyanın en büyük bilimsel topluluğudur. Aynı zamanda ünlü bilim dergisi Science‘ın da yayıncı kuruluşudur. Birliğin temel amaçları, bilim insanları arasında yardımlaşmayı ve bilimsel sorumluluğu teşvik etmek, bilimsel özgürlüğü savunmak, bilim eğitiminin ve insanlığın iyiliği adına bilimsel gerçeklerin herkese ulaşmasını sağlamaktır.

    Akıllı Tasarım “teorisi”ne İlişkin AAAS Yönetim Kurulu Karar Metni

       Biyolojik evrime ilişkin çağdaş teori, bilimsel araştırmaların en sağlam ürünlerinden birisidir. Biyolojinin birçok alanındaki çalışmaların temelini oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda bilim eğitiminin de asli bir unsurudur. Öğrencilerimizin, günümüzün teknolojik dünyasında bilgili ve sorumlu birer birey olmalarını istiyorsak; onlara, mevcut bilimsel çalışmaların temelinde yatan teorileri ve deneysel kanıtları öğretmemiz gerekir.
       Akıllı Tasarım-A.T. (Intelligent Design-I.D.) isimli sözde “teorinin” savunucuları yıllardır, bilim dünyasında kabul edilmiş olan biyolojik evrime ilişkin bilimsel teoriye karşı çıkmaktadır. Bu çabalarının bir parçası olarak devlet okullarının bilim eğitimi müfredatına “akıllı tasarım teorisi”ni sokma arayışına girmişlerdir. Bu kişiler, “akıllı tasarım teorisi”ni, sanki bilimsel kanıtlara dayanan bilimsel bir yenilikmiş gibi kamuya sunma çabasındadır. Bunun, dünyadaki canlı çeşitliliğinin kökenine ilişkin, günümüzde bilimsel olarak kabul edilmiş olan evrim teorisinden daha geçerli bir açıklama getirdiğini iddia etmektedirler. Bu çabalarına cevaben pek çok bilim insanı ve bilim filozofu, “akıllı tasarım”ı eleştiren yazılar yazmış; içeriğindeki kavramsal hataları, bilimsel kanıttan yoksun oluşunu ve bilimsel verileri çarpıtarak yanlış çıkarımlar yapıldığını gözler önüne sermiştir.

    “Akıllı tasarım teorisi”nin bilim eğitiminin kalitesine yönelik bir tehdit olduğunun bilincinde olan AAAS Yönetim Kurulu, oybirliğiyle şu karara varmıştır:

    Madem, “akıllı tasarım teorisi” savunucuları, mevcut evrim teorisinin canlıların çeşitliliğine dair bir açıklama getiremediğini iddia ediyor;

    Madem, akıllı tasarımcılar, bu iddialarını kanıtlayacak herhangi bir geçerli bilimsel kanıt ortaya koyamıyor;

    Madem, akıllı tasarım akımı iddialarının sınanmasına ilişkin deneysel bir yöntem öneremiyor; 

    O halde bu bilgilerin ışığında,

    • sözde “akıllı tasarım teorisi”, bilimsel geçerliliğinin olmaması nedeniyle bilim eğitiminin bir parçası olmaya  yeterli ve uygun değildir;

    Dahası;

    • AAAS, bütün vatandaşların “akıllı tasarım teorisinin” devlet okullarında bilim eğitiminin bir parçası olarak öğretilmesini savunan kurumlarla mücadele etmeleri gereğini vurgulamaktadır;
    • AAAS tüm üyelerini; bilimin işleyiş biçimi, mevcut evrim teorisinin içeriği ve “akıllı tasarım teorisi”nin bilim eğitiminde yer almaya uygun şartlara dair yetersizliği konularında, bilim eğitimi tedbirlerini denetlemekle görevli kişileri eğitmeye çağırmaktadır;
    • AAAS, kendisine bağlı tüm kurumları, bu kararı desteklemeye; ve bu desteklerini hükümet, eyalet ve devletin yerel birimlerine iletmelerini teşvik etmektedir.

       Bu metin, AAAS Yönetim Kurulu tarafından 18.10.2002 tarihinde kabul edilmiştir.

                                                                        ***

       Metni orijinal dilinde görüntülemek için tıklayın.

    Konuyla ilgili yapılan açıklamalar:

       Alan I. Leshner (AAAS Başkanı ve İdari Yayıncısı): “ABD hükümeti, hiçbir çocuğun eğitim konusunda geride bırakılmayacağına söz verdi. Eğer akıllı tasarım, gerçekliği olan bir olgu gibi bilim eğitimine dahil edilirse, Amerika’daki öğrencilerin kafasını karıştıracağı kuvvetle muhtemeldir. Bu, Amerikan’ın bilim eğitimi konusundaki saygınlığına da leke sürecektir.”

    Peter H. Raven (AAAS Yönetim Kurulu Başkanı): “Akıllı tasarım-yaratılışçılık akımı, doğadaki rastlantısal mutasyonların ve doğal seçilimin, canlı çeşitliliğine bir açıklama getiremediğini ve bu konunun ancak doğaüstü bir aklın müdahalesiyle açıklanabileceğini savunur. Bu, ilginç bir felsefi ve teolojik yaklaşımdır, ve bazı insanlar bu yaklaşıma sempati duymaktadır. Ancak malesef bu yaklaşım, biyolojik evrim teorisinin karşısına, sanki bilimsel temeli olan bir rakipmiş gibi çıkarılmaya çalışılmaktadır. Akıllı tasarım “teorisi”, bugüne kadar meslektaşların incelemesinden geçmiş olan veya bilimsel yayınlarda yer alan herhangi bir kanıtla desteklenmiş değildir.”

       Bunun aksine biyolojik evrim teorisi, sağlam bir şekilde kanıtlanmıştır; ve görüldüğü gibi geçerliliği, hiç de bazı akıllı tasarım-yaratılışçılık savunucularının iddia ettiği gibi bilim camiasında “tartışmalı bir konu” değildir. “Evrim teorisi çürütüldü”, “bilim dünyası evrimi kabul etmiyor” vb asılsız ve açıkça komik iddialarda bulunanlar; insanları kör edip bilimsel gerçeklerin öğrenilmesini engellemeye çalışan ideolojilerin savunucularıdır. Halkın bilimsel gerçeklerden bihaber olmasını isteyenlerdir. Kendi kişisel görüşlerini kullanarak bilim sansürü oluşturmaya kalkışanlardır. Cehaletin ve ideolojilerin yarattığı karanlığı dağıtmakta katkınız olsun istiyorsanız; bu gerçekleri çevrenizle paylaşın, anlatın, bilimsel bilginin yayılmasını sağlayın. Aydınlanmaya yönelik tek çözüm, dini ideolojilerden köken alan sahte akımlar değil gerçek bilimdir.

       Evrim eğitimine ilişkin Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)’nın da imzaladığı, Akademilerarası Panel’in (IAP) Evrim Eğitimi Bildirgesi’ni ve imzacı bilim kuruluşlarını görmek için tıklayın.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Sağ el kullanımı 500 bin yıl öncesine dayanıyor

       Sağ el kullanımı (sağlaklık) belirgin bir insan özelliğidir, her 9 kişiden biri sağ elini kullanır. Ama acaba sağlaklık, insan evriminde ne kadar eskiye dayanıyor? Bilim insanları, bu sorunun cevabını eski aletlere, tarih öncesi sanat eserlerine ve fosil kemiklerine bakarak anlamaya çalıştı ama bugüne kadar cevabı kesinlik kazanmış değil.


       Şimdi ise Kansas Üniversitesi’nde bulunan antropoloji profesörü David Frayer, ön diş fosillerindeki izlere bakarak, sağlaklığın 500 bin yıl öncesinden daha eskiye dayandığını keşfetti. Nisan ayında Laterality dergisinde yayınlanan makalenin de baş yazarı olan Frayer’ın çalışmaları, fosilleşmiş dişler üzerinde bulunan belirgin izlerin, sağ el  kullanımıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. 

    Resim: (Credit: Image courtesy of University of Kansas)

       Frayer, makalede şöyle diyor: “Diş fosillerindeki izlerin deseni, direk olarak sağ veya sol elin gündelik hayatta kullanımına bağlı olarak oluşmuştur.” Bilinen en eski insan dişleri, İspanya’da Sima de los Huesos olarak bilinen bölgede keşfedilmiş olup 500 bin yaşındadır. Bu dişlerin, Avrupa neandertal insanının atalarına ait olduğu düşünülüyor. Frayer’ın incelediği diğer dişler ise, daha sonra Avrupa’da ortaya çıkan neandertal (Homo neanderthalis) popülasyonlarına ait. Frayer şöyle diyor: “Bu izler, ağzın ön kısmında gerçekleşen bir faaliyet sırasında, bir taş aletin yanlışlıkla dudak yüzeyine sürtünmesiyle meydana gelmiş. Bazı dişlerde görülen derin çizikler, bu izlerin bireyin yaşantısı boyunca gerçekleşen bir eylem olduğunu, bir kereye mahsus bir sürtünme ve kazınma kazası olmadığını gösteriyor.” Frayer ve makalenin diğer yazarları, Sima de los Huesos bölgesinden ve Avrupalı Neandertal insanın yaşam alanlarından elde edilen fosilleri inceledi ve bunların %93,1’inde sağ el kullanımına işaret eden izler buldu. 

       Frayer: “Bu fosillerden elde edilen bulgulara bakılırsa, sağlaklık Avrupa fosil kayıtlarının erken dönemlerinde ortaya çıkıp Neandertallere kadar devam etmiştir. Bu da sağlaklığın sadece günümüz Homo sapiens’lerinde görülen bir özellik olmadığını ortaya koymaktadır.” Sağ el kullanımına ilişkin bu bulguların, eski insanların konuşma ve dil kapasiteleri hakkında da yeni bilgiler sunacağını söylüyor Frayer; çünkü konuşma merkezi, temel olarak beynin sol yarımküresindedir ve sol yarı vücudun sağ tarafını da kontrol eder. Dolayısıyla sağ el kullanımı ve konuşma yeteneği arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Frayer son olarak şöyle diyor: “Sağlak veya solaklık  ile beynin sağ-sol tarafları arasındaki genel ilişki, insan beyninin modern bir şekilde yarım milyon yıl önce lateralize olduğunu ve o zamandan beri de değişmediğini gösterir. Bu motifin daha da eskiye dayandığını ve konuşma yeteneğinin sandığımızdan daha eski bir kökene sahip olduğunu düşünmememiz için hiçbir sebep yoktur.” 

     

    Makale kaynağı:

    1. David Frayer, Marina Lozano, Jose Bermudez de Castro, Eudald Carbonell, Juan Luis Arsuaga, Jakov Radovcic, Ivana Fiore, Luca Bondioli. More than 500,000 years of right-handedness in Europe. Laterality: Asymmetries of Body, Brain and Cognition, 2011. 

    Bu yazı, 20.04.2011’de ScienceDaily ekibi tarafından Kansas Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında hazırlanmıştır. 

    Çeviri: felis agnosticus

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

  • Balık çene fosilleri atalarımızla ilgili bilgi veriyor

       Hepimizin bildiği gibi süt dişlerimizi düşürünce yerlerine daimi dişlerimiz sürer. Bu evrimsel kalıtımımızın çok eskilerden kalma bir kuralıdır ve omurgalı hayvanların çok büyük bir kısmında da belirleyici ve tanımlayıcı bir özelliktir. Uppsala Üniversitesi’nden iki kişinin de içinde olduğu uluslararası bir bilim ekibinin bulduğu balık çenesi fosilleri, bu omurgalı grubunun kökenine ve ilginç dişlenme sürecine ilişkin yeni bulgular ortaya çıkardı. Bilim insanları, İsviçre ve Almanya’da keşfedilen en eski kemikli balık fosillerini inceledi. Ekip, bu canlıların bizimle aynı omurgalı sınıfına —Osteichthyes üst sınıfına— ait olduklarını ortaya koydu. Çalışmaya ilişkin bulgular Nature dergisinde yayınlandı. 

    Omurgalı hayvanlar 3 ana gruba ayrılır: 

     

    1. İlkel lampreyler ve Myxini: Ne çeneleri ne de dişleri vardır.

    2. Kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes): Vatozlar ve köpekbalıkları. Çenelerinin iç yüzünde yeni dişler çıkarır ve bu dişler zamanla çene ucuna kayarak üst üste sıralanır; böylece zamanı gelince eskimiş dişler düşer.

    3. Kemikli balıklar (Osteichthyes): Üçüncü ve en büyük gruptur. Hem kemikli balıkları hem de tüm kara omurgalılarını kapsar. Dişler, neredeyse bütün Osteichthyes türlerinde teker teker sürer ve düşer; düşen dişle aynı yerde gelişen yeni bir diş de düşenin yerini alır. Buna ek olarak Osteichthyanların başka hiçbir omurgalıda rastlanmayan bir şekilde dişleri özel çene kemiklerinde bulunur (alt çenede mandibular, üst çenede de maxillar ve premaxillar). 

     

       Osteichthyes büyük bir grup olmasına rağmen kökenleri hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Fosil kayıtları 416 milyon öncesine ait kemikli balık fosillerine kadar gider ama keskin bir şekilde de sonlanır. Ancak, 420 milyon yıl öncesine denk gelen Silüryen döneme ait taşlarda ilkel Osteichthyans sayılabilecek iki tür balık fosili vardır: Andreolepis (İsviçre) ve Lophosteus (Almanya ve Estonya).

     

       Çalışmayı yüürüten ekibin başındaki Prof. Per Ahlberg şöyle diyor: ”Sorun şudur ki şimdiye kadar yüzlerce pul ve küçük kemik kalıntısı dışında eksiksiz bir numune bulunamadı. Bazı araştırmacılar bu fosillerin Osteichthyanlarla bağlantılı olduğunu bile kabul etmemektedir.“ Aetık bu iki çene kemiğinin bulunmasıyla (diş barındıran Andreolepis alt çenesi ve Lophosteus üst çenesi), bu balıkların kimliği konusundaki tartışmalar kesin olarak sonlanmıştır: bunlar, bilinen en eski Osteichthyan’lardır. 

     

       Ancak tuhaf bir şekilde, bu çene kemiklerinde bulunan dişlerin dizilimi alışkın olduğumuz osteichthyan tarzına pek de uymamaktadır. Birçok sıra vardır ve yeni dişler, eskiler düşürülmeden çenenin iç kısmından sürmüş gibi görünmektedir. Bazı özellikleriyle bu durum daha çok ilkel köpekbalığı fosillerindeki dişlenmeye benzer. Prof. Per Ahlberg şöyle belirtiyor: “Bu bize Andreolepis ve Lophosteus’un, Osteichthyanların ana grubuna ait olduğunu düşündürür ve yüzeysel bir bakış açısıyla birbirinden çok farklı gibi görünen köpekbalığı ve Osteichthyans dişlenmelerinin aslında aynı ortak atadan ve dolayısıyla aynı dişlenme tarzından köken aldığını gösterir.” Dolayısıyla Andreolepis ve Lophosteus, kendi yakın akrabamız olan Osteichthyan’ların nasıl daha ilkel omurgalılardan türediği (makroevrim) konusunda bilgi verebilir. 

           

    Resim: Andreolepis çenesi İsveç, Gotland’da bulunmuştur. Resimdeki ölçek çizgilerin arası 1mm’dir. Çenenin tamamı 5 mm uzunluğundadır. (Credit: Image courtesy of Uppsala University)

     

     

       Yazı kaynağı: Uppsala Üniversitesi’nden elde edilen bilgilerin ışığında ScienceDaily ekibi tarafından yazılıp yayımlanmıştır (17.08.2007)

       Çeviri: felis agnosticus 

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Ve insan, sentetik yaşamı yarattı!

       Craig Venter ve ekibi 2010 yılının Mayıs ayında bilim dünyasında tarihe geçecek bir duyuru yaparak sentetik DNA ile çalışan ilk yaşam formunu yarattıklarını duyurmuştu. Çalışmada, basit yapıtaşlarının bir araya getirilmesiyle üretilen sentetik (yani insan yapımı) M. mycoides bakteri DNA’sı, kendi genomu boşaltılmış olan M. capricolum bakteri hücresine enjekte edilmiş; sonrasında cansız olduğunu söyleyebileceğimiz bu hücre, canlılık kazanmakla kalmamış, üreme gibi önemli işlevleri de yerine getirerek M. mycoides kolonileri meydana getirmişti. Dini çevrelerce Tanrı rolü yapmaya çalıştığı gerekçesiyle eleştirilen Craig Venter, videoda bu önemli çalışmayı anlatıyor. (Video çevirisi için Evrim Ağacı‘na teşekkür.) Craig Venter bu başarıyı şöyle özetliyor: Genetik kodlarımız, bedenimizin yazılımlarıdır. Ürettiğimiz bu bakteri, artık dünyadaki diğer canlılar gibi yaşayan bir organizma.” 

       “DNA’nın üretimi kulağa çok basit gelen bir yöntemle, bloklar halinde üretilip sonradan birleştirilerek yapılmıştır. Tam olarak LEGO’lar kullanılarak bir canlılık materyali üretmeye benzetilebilir. Adenin, Timin, Guanin, Sitozin ve yardımcı diğer moleküller çeşitli şekillerde bir araya getirilerek adım adım DNA yaratılmıştır. Doğada da bu basit moleküllerin oluşumundan sonra önce RNA’nın, sonra DNA’nın kademe kademe evrimleştiğini ve bu sürece paralel olarak 600 milyon yıl içerisindeki katrilyonlarca deneme-yanılma sonucunda basitten giderek, adım adım karmaşıklığa ilerleyen canlılığın oluştuğunu biliyoruz. İşte Venter ve ekibi bu ilkin adımları takip etmiştir diyebiliriz. Hatta Venter, canlılıkla ve canlılığın yaratılmasıyla adeta alay edercesine, genoma bazı eklentiler yapmıştır. Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin’i kullanarak bir kod geliştirmiş ve yarattığı DNA’nın içerisine ekibindeki 46 araştırmacının adını ve soyadını, 1 adet e-posta adresini, 1 web sitesi adresini ve birkaç farklı İngilizce atasözünü/özdeyişi kodlayarak eklemiştir. Kısaca işe yaramaz bu kısımları ekleyerek canlılığın sıradanlığını bilim dünyasının suratına adeta çarpmıştır.” 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

        

     

     

  • Antimadde kalmaya geliyor!

    Fizikçliler ele geçirilemeyen antihidrojeni sonunda inceleyecek kadar hapsetmeyi başardı. 

     

        Araştırmacılar bir rogue rahibinin Vatikan’ı bir şişe dolusu antimadde ile yok etmeye çalıştığı, Dan Brown’un Angels & Demons senaryosuna bir adım daha yaklaştılar. Danimarka Aarhus Üniversitesinden Jeffrey Hangst, “10 yıl içinde insanlar Dan Brown’ı unutacak ama bizler ders kitaplarında olacağız.” dedi.

     

       Gerçek hayatta ise bugüne kadar gözlemlenebilmiş antimaddenin çıkardığı enerjiyle bir bardak kahveyi bile ısıtmak mümkün değildi. Ama CERN’deki fizikçiler bunu başardı, düzinelerce antihidrojen atomunu 1 saniyeden kısa bir sürede de olsa yaratıp ellerinde tutmayı başardı, ki bu süre şimdiye kadar ulaşılan en uzun süredir. Nature dergisinde online olarak yayımlanan rapor, antimaddenin sıradan maddeden farkını incelemek için elde tutulmasına yönelik önemli bir adımdır.

     

       Varlığı 1931 yılında fizikçi Paul Dirac tarafından varsayılan antimadde, bildiğimiz maddeyle zıt elektrik yüklü parçaçıklardan oluşmaktadır. Nasıl Hidrojen atomu pozitif yüklü proton ve negatif yüklü elektrondan oluşuyorsa, antihidrojen de negatif yüklü antiproton ve pozitif yüklü pozitrondan oluşur. Madde ve antimadde karşılaştıklarında birbirlerini yokeder. CERN’de birçok deney bu muammayı açıklayabilmek ve ikisi birbirini yoketmeden önce antimaddeyi inceleyebilmek için yapılmaktadır.

     

       Fizikçiler ilk kez 1995 yılında laboratuvar ortamında birkaç kaçışan antihidrojen atomu yaptılar. 2002’de ekip düşük enerjili birçok antihidrojen atomu yapmanın yöntemleriyle ilgili bir rapor yayınladı. Düşük enerjili olmaları son derece önemlidir çünkü başka şekilde onları inceleme şansımız olmaz.

     

       Son bulgular, ALPHA adıyla bilinen Hangst deneyinden gelmiştir. Deneyde antiprotonlardan oluşan akım 40 Kelvinde 40.000 partikülden oluşan bir bulut halinde soğutulur. Bu bulut çok hafifçe birkaç milyon soğuk pozitronun içine itilir. Her on seferden birinde, bir anti protonla pozitron antihidrojen oluşturmak üzere birleşir. Bilim insanları, kabaca yaratılan her 100.000 antihidrojen atomundan birini manyetik alanlar kullanarak hapsetmeyi başardı. Nature raporundaki bilgilere göre 38 tane atom yakalanmış ve kurtulup kendilerini yok etmeden önce saniyenin altıda biri kadar bir süre boyunca tutulabilmiştir. Eğer bilim insanları daha fazla antihidrojen atomunu daha uzun sürelerde tutmayı başarırsa, antimadde ile normal maddenin içsel enerji farklarını anlamamızı sağlayacak spektral ölçüm ve buna benzer detaylı ölçüm tekniklerini kullanabilecekler.

     

     

     

      Hangst şöyle konuştu: “Bu çok heyecan verici çünkü artık antihidrojeni normal Hidrojen ile kıyaslama şansımız var.  Antiatomlar sayesinde atom fiziğine dair bilmediğimiz yüzlerce yıllık yeni bilgiye ulaşırız.” Antihidrojen konusu, gün geçtikçe gelişen ve ilgi uyandıran bir alan oldu. Şu anda bile CERN’de iki yeni antihidrojen deneyi için çalışmalar devam etmektedir. Köklü bir rakip olan ve ALPHA’nın anti proton akımının 5 metre altında çalışmakta olan ATRAP; pozitronlarla birleştirip antihidrojen elde etmek üzere çok daha büyük ve soğuk antiproton damlaları yaratmaya odaklanmış durumdadır. 

     

       16 Kasım’da Physical Review Letters‘da yayımlanan bir makalede ATRAP grubu, antihidrojen yapımında kullanmak üzere  santrifüj yöntemiyle antiprotonları elektronlardan ayırarak düşük enerjili antiproton ayrıştırma konusuna değinmiştir. Harvard Üniversitesi’nden ekip lideri Gerald Gabriel, “Isı değerleri 6 Kelvinden düşük olan 3 milyon antiprotonumuz var” diyerek, rakiplerinin çalışmalarından çok memnun olduklarını eklemiştir. Hangst’ın ekibi ısıyı, dolayısıyla partikül enerjisini düşürmek için çalışmaktadır. CERN antiproton akımı bu ay içinde 6 aylığına kapatılacak ve bir sonraki döngü için Mayıs 2011’de yeniden açılacak. Eğer yeterli fon sağlanırsa, birkaç yıl içinde planlanan upgrade ile antiproton mevcudu 100 katına çıkarılabilecek.

     

      

    Yazı kaynağı: ScienceDaily (17.11.2010)

     

    Makale kaynağı:


    1. G.B. Andresen, M.D. Ashkezari, M. Baquero-Ruiz, W. Bertsche, P.D. Bowe, C.C. Bray, E. Butler, C.L. Cesar, S. Chapman, M. Charlton. Search for trapped antihydrogen. Physics Letters B, 2010; DOI: 10.1016/j.physletb.2010.11.004

     

    2. G. B. Andresen, M. D. Ashkezari, M. Baquero-Ruiz, W. Bertsche, P. D. Bowe, E. Butler, C. L. Cesar, S. Chapman, M. Charlton, A. Deller, S. Eriksson, J. Fajans, T. Friesen, M. C. Fujiwara, D. R. Gill, A. Gutierrez, J. S. Hangst, W. N. Hardy, M. E. Hayden, A. J. Humphries, R. Hydomako, M. J. Jenkins, S. Jonsell, L. V. Jørgensen, L. Kurchaninov, N. Madsen, S. Menary, P. Nolan, K. Olchanski, A. Olin, A. Povilus, P. Pusa, F. Robicheaux, E. Sarid, S. Seif el Nasr, D. M. Silveira, C. So, J. W. Storey, R. I. Thompson, D. P. van der Werf, J. S. Wurtele, Y. Yamazaki. Trapped antihydrogen. Nature, 2010; DOI: 10.1038/nature09610

     

     Çeviri: felis agnosticus

    Şunlar da ilginizi çekebilir: