Yazar: admin

  • Véronique’in İkili Yaşamı

    Paralel dünyalar kavramına bir de Kieslowski’nin gözünden bakın…

       Kristof Kieslowski, “Üç Renk” üçlemesinden (MaviBeyaz ve Kırmızı) sonra oldukça sarı-yeşil bir film çekmiş. Derinlik ve etkileyicilik bakımından üçlemeden bir basamak aşağıda diyebilirim. Yalnızlık hissini ve herkesin kendisini zaman zaman yalnız hissettiği o aşina ürperti anlarını güzel betimlemiş; hakkını vermek lazım. Yine de karakterlerin yeterince derinine inilmemiş olması ve daha kimin kim olduğunu anlayamadan paralel dünyalara giriveriyor olmak bende rahatsızlık yarattı. Söz konusu yönetmen Kieslowski olunca beklentiler de fazla oluyor haliyle. 

    Yönetmen: Krzysztof Kieslowski

    The Double Life of Véronique, 1991

    (IMDB

       Polonya’da yaşayan Veronika’nın ölüm sahnesi:

       Üçlemenin Kırmızı filminden tanıdığımız Irene Jacob, Véronique-Veronica karakterlerini oynuyor. Yazılan pek çok yorumu okudum, hemen herkes çok beğenmiş Jacob’un oyunculuğunu; hatta bu oyunculuğuyla Cannes ödülü de almış. Bense tam tersini hissettim, hep bir rahatsızlık ve sahtelik duydum Jacobs’u izlerken. Arkadan “şöyle dur, şimdi kafanı şöyle eğ” diyen yönetmenin sesini duyar gibi oldum. Ama her şey bir yana, Kieslowski’nin tüm filmlerinde olduğu gibi müzikler adeta filmi izlemek için tek başına yeterli bence.

       Aşağıda filmin en çarpıcı sahnelerinden biri var. Fransa’da yaşayan ve müzik öğretmeni olan Véronique, kukla gösterisini seyrederken: 

  • İnsanın evrimi

       Bilimin insanlara ait fosil kayıtlarını inceleyen dalına paleoantropoloji denir. Paleoantropoloji, paleontoloji (eski canlı türlerinin inceleyen bilim dalı) ile antropolojinin (insanları inceleyen bilim dalı) kesişim noktasıdır. Canlıların genom haritalarının çıkarılmaya başlanmasıyla, paleoantropolojiye en büyük destek de kuşkusuz genetik biliminden gelir. Canlıların isimlendirilerek sınıflandırılması ile ilgilenenen bilim dalı taksonomidir ve yeni elde edilen verilerle zaman zaman değişebilir. Güncel taksonomiye göre insanın evrimini incelerken kullandığımız bazı terimleri aşağıda bulacaksınız. Bu yazının sonunda artık, şu bilimle alakası olmayan “İnsan maymundan mı geldi?” cümlesinden kurtulunmasını umuyorum, çünkü konunun kavranması ve evrim sürecinin biraz da olsa anlaşılması halinde bu sorunun anlamsızlığı ortaya çıkacaktır. 

     

     

    • Hominoidea: kuyruksuz maymunlar veya insansı maymunlar (üst familya)
    • Hominidae: hominidler veya büyük insansı maymunlar (orangutan, goril, şempanze ve insan cinsleri) (familya)
    • Homininae: hominineler (goril, şempanze ve insan cinsleri) (alt familya)
    • Hominini: homininler (şempanze ve insan cinsleri) (oymak)
    • Hominina: hominanlar (insansılar; yani Australopithecus, Paranthropus, Sahelanthropus, Orrorin, Ardipithecus, Kenyanthropus ve Homo) (alt oymak)
    • Homo: insanlar (Denisova insanı, H. antecessor, H. cepranensis, H. erectus, H. ergaster, H. floresiensis, H. gautengensis, H. habilis, H. heidelbergensis=Arkaik Homo sapiens, H. neanderthalensis, H. rhodesiensis, H. rudolfensis, H. sapiens idaltu, H. sapiens sapiens=modern insan) (cins) 

     

          DNA’mızın yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerle benzerlik oranı, %85-98,8 olarak verilmektedir. Genetik uzmanları ve fosil kanıtlarına göre, şempanzelerle en yakın ortak atamız olan Hominini, 7-10 milyon yıl önce yaşamıştır. Bundan yaklaşık 5,4-6,3 milyon yıl önce Afrika’da, şempanze cinsi (Pan) ile bizim cinsimiz birbirinden ayrıldı. Peki bu ayrılmadan sonra bize ne oldu? Hominan soyu, doğrudan Homo sapiens’e dönüşmedi. Bunun yerine, (bizimki olan H. sapiens sapiens hariç hepsinin soyu tükenmiş olan) birçok hominanın oluşmasına kaynaklık etti. Bu “ara formları” kısaca işleyeceğiz. Bir zamanlar hominan olarak kabul edilen bazı türler de, son fosil bulgularıyla artık farklı bir sınıflandırmada ele alınmaktadır. (Örneğin; Ramapithecus’un aslında orangutanlarla yakın akraba olduğu anlaşılmış ve dolayısıyla hominan sınıflandırmasından çıkarılmıştır; Lewin 1987.) Ama bu yazıda şu anda kabul gören hominanlar anlatılacak. Ayrıca, fosillerin dışında pek çok mağara, alet, ayak izi ve buna benzer kayıtlar olsa da bu yazıda onlardan çok fazla bahsedilmeyecektir.

       Biyolojide her canlı türü, büyük harfle yazılan bir cins ismi (Örnek; AustralopithecusHomo) ve sonrasında gelen bir belirleyici isimle tanımlanır (Örnek; africanuserectus) ve ortaya bir tür ismi çıkar (Örnek; Homo erectus). Bazı yerlerde cins isminin sadece baş harfi yazılacaktır.

    Hominan türleri

       Hominan türleri, fosil kayıtları ve DNA analizlerinden çıkan tarihsel özelliklerine ek olarak, iki ayak üzerinde yürüme (bipedalizm), artan beyin hacmi, küçülen diş yapısı, iskelet yapısı, alet kullanımı, kılsızlaşma, avlanma, ateşin kullanımı ve ilerleyen süreçte dillerin gelişimi, sanat, kültür ve medeniyete olan yaklaşımları gibi birçok kriterde değerlendirilebilir. Ancak bu yazıda biraz daha özet, en temel ve en önemli farklılıkları vurgulanarak anlatılacaktır. Beyin büyüklüğü ve kafatası hacmindeki artışın yanı sıra iki ayak üstünde yürümeye başlamamız, belki de maymunlarla aramızdaki en büyük farktır; çünkü bu sayede eller serbest kalmış ve alet kullanımına müsait hale gelmiştir. Australopithecus’un iki ayak üzerinde yürüdüğü, kemik/iskelet şekline ve de fosilleşmiş ayak izlerine bakılarak anlaşılmıştır. Australopithecusların, bizim de dahil olduğumuz Homo cinsinin atası olduğu düşünülmektedir. Ancak Australopithecuslar, vejeteryan olan Paranthropus isimli bir diğer hominan dalının atası da olabilir.  

     

       1859’da  Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabının yayınlanmasıyla fark edilmeye başlanan, insanların Afrikalı maymunlarla akraba olduğu fikri, 1924 yılında Afrika’da bulunan ilk fosillerle sağlam bir zemine oturmaya başladı. Bu fosil Raymond Dart tarafından bulunan 3-4 milyon yıllık bir Australopithecus fosiliydi (=Taung Child). Bundan daha önce bulunan fosiller de bu tarihlerden sonra daha belirgin sınıflandırmalara sokulabildi. Ama halen, keşfedilmemiş fosiller ve az da olsa aradaki boşlukları doldurması gereken hominan türleri vardır. Dahası, mevcut bilinen türler bile o kadar çeşitlidir ki kimi zaman uzmanlar bile bunları hangi alt türe dahil edecekleri konusunda fikir ayrılığına düşmektedir. Yine de kaba hatlarıyla insanın şempanzeyle ortak olan Hominini atasından sonraki evrim hattı fazlasıyla belirgindir. Geçtiğimiz yüzyılda birçok yeni fosilin bulunmasıyla, insanın evrimsel geçmişi daha da aydınlandı ve insanın yakın akrabası olan 12-19 farklı tür tanımlandı.

     

       Buradan itibaren anlatılacak olan hominanlar, fosillerin bulunma tarihine göre değil evrimsel tarihlerine (yani yaşadıkları döneme) göre, en eskiden en yeniye doğru sıralanmıştır. 

    Sahelanthropus tchadensis

    Şekil: Toumai

        Toumai ismi verilen kafatası fosili, 2001 yılında Orta Afrika’nın Çad bölgesinde bulundu ve tanımlandı (Brunet vd 2002, Wood 2002).

       Beyin hacmi 350 cm3 

       Şempanze ve insanların ortak atasına en yakın ve bilinen en eski hominan olarak anılsa da, insanla maymunların ortak atasından daha eski bir zamana (6-7 milyon yıl öncesine) işaret ediyor olması nedeniyle bazı uzmanlarca hominan değil, hominid olarak değerlendirilmektedir. (*hominid: Hominidae familyasının tamamı; yani şempanzeler, goriller, insanlar ve orangutanlar.)  

    Orrorin tugenensis

     

       BAR 1000’00 (Orrorin), 2000 yılında Kenya’da bulunmuştur (Martin Pickford, Kiptalam Cheboi, Dominique Gommery, Pierre Mein, Brigitte Senut.)

       *Kol ve kalça kemiği kısımları, alt çene ve dişleri de içerir. Bipedal olduğu düşünülmektedir, ama kesin değildir. Boynunun ve kafasının bazı bölgelerinin şekli bipedal olabileceğine işaret etse de kafatasının geri kalan arka kısmı ağaca tırmandığını gösterir. 

       *6-5,8 milyon yıl öncesine aittir.

       *Köpek dişleri, Miyosen maymunları ve dişi şempanzelerinki gibi sivri ve küçüktür. İnsanlar gibi küçük dişlere sahiptir.

    Ardipithecus ramidus 

      *5,8-4,4 milyon yıl öncesinde yaşamıştır.

      *4,4 milyon yıllık bir A. ramidus fosili 1994’te bulunmuştur (Yohannes Haile Selassie.)

      *Daha sonra yine 1994 yılında daha eksiksiz bir kafatası ve kısmi iskeletin bulunmasıyla bu tür, Ardipithecus takımına dahil edilmiştir. Çok kırılgan olan bu fosilin zarar verilmeden çıkarılıp incelenmesi 15 yıl sürmüş, 2009 yılında Ardi ismi verilerek bilim camiasına tanıtılmıştır. 

    Şekil: Ardi 

      *120 cm boyunda, 50 kg ağırlığında olup beyin ve kafatası bir şempanzeninki kadar küçüktür.

      *Yerdeyken iki ayak üzerinde yürürdü ama ayakta yürümeye diğer Australopithecuslar kadar iyi adapte olmamıştı. Ağaçta yine dört ayak kullanırdı. A. ramidus’un bu iki ayak üzerinde yürüme yeteneği, insan evriminde bir dönüm noktası olan tek eşliliğe geçişte önemli bir aşama olabilir.

      *1997-2001 yılları arasında bulunan yeni fosiller, 5,2-5,8 milyon yıl öncesine işaret ediyordu. Bunlar yeni bir alt tür olan Ardipithecus ramidus kadabba (Haile-Selassie 2001) ve sonradan da yeni tanımlanan bir tür olan Ardipithecus kadabba (Haile-Selassie et al. 2004) olarak sınıflandırıldı.

    Australopithecus anamensis 

       *5,5-3,9 milyon yıl öncesinde yaşamıştır.

       *Bu türe ait ilk fosil 1967 yılında Kenya’da bulunmuş (Arnold Lewis), 1995’te tanımlanmıştır (Leakey vd 1995.)

       *Türe ait diğer 1994’te Kenyada bulunan 9 fosil ve yine Kenya’da bulunan ve çoğu dişli olan 12 fosil vardır (Leakey vd 1995.) 

       *Kısmi tibia kemiği, bipedallığa güçlü bir kanıt teşkil eder. Alt humerus (üst kol kemiği) insanınkine çok benzer. 

       *Bu dönemde, Leakey tarafından Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde bulunan ve 3,7 milyon yıl öncesine ait olan ayak izleri, bu tarihte yaşayan hominanların bipedal olduğunun göstergesidir.

    Şekil: Laetoli ayak izleri

    Australopithecus afarensis

       *Bu tür, 3.9 -3.0 milyon yıl öncesinde yaşamıştır. 

       *En önemli Australopithecus afarensis  örneklerinden biri olan Lucy (AL 288-1), çok iyi korunmuş bir fosildir. 1974 yılında Etyopya’da bulunmuştur. 3,2 milyon yıl öncesine aittir. (Lucy ismi, Beatles’ın “Lucy in the Sky with Diamonds” şarkısından esinlenilerek konmuştur.)

       *1,10 metre boyunda olan Lucy, iki ayak üzerinde ama hafifçe dizlerini bükerek, bizim kadar zarif olmayan bir şekilde yürümüştür.Bilim adamları bilgisayarlar yardımıyla yürüme şeklini modellemişlerdir. Tipik olarak uzun kollara ve kıvrık parmaklara sahip olması, Lucy’nin dahil olduğu tür olan australopithecusların yine de iyi tırmanıcılar olduğunu gösteriyor.

       *Beyin hacmi 375-440 cm3 

       *Kafatası şempanzeye benzer ama dişleri insansıdır. Özellikle kanin(köpek) dişleri insanınkinden daha büyük ve sivri, maymunlardan daha küçüktür.

       *Pelvis ve bacak kemikleri modern insana çok daha fazla benzer. Bipedal olduklarına şüphe yoktur, ama vücut yapıları koşmaktan çok yürümeye uygundur (Leakey 1994.)

       *Boyları 107-152 cm arasında değişir.

       *El ve ayak parmakları kıvrık olup insanlarınkinden daha uzundur ancak ellerin diğer özellikleri insana benzer (Johanson and Edey 1981.) Bu el ve ayak parmaklarıyla ilgili özellikler, bazı bilim adamlarınca A. afarensis’in hala ağaç tırmanmaya uyumlu olduğu şeklinde algılanırken, bazılarınca da evrim artıkları olarak değerlendirilir. 

    Şekil: Lucy 

    Şekil: Lucy  

    Şekil: Selam veya DIK 1-1 (bir diğer A. afarensis örneği)

    Kenyanthropus platyops 

      *Bu türe ait bulunan ilk örnek, 1999’da Kenya’da bulunan kısmi kafatasıdır (Justus Erus).

      *3,5-3,2  milyon yıl öncesinde yaşamıştır.

     

       *Kafatası A. afarensis ve A. africanus özelliklerine sahip olup, geniş yassı surat ve küçük dişlere sahiptir. Leakey tarafından tamamen yeni bir tür (Kenyanthropus platypos) olarak sınıflandırılırken, bazı uzmanlar tarafından Australopithecus’un bir alt türü şeklinde Australopithecus platyops olarak da ele alınır.

    Australopithecus africanus 

       * 3-2 milyon yıl öncesinde yaşamıştır. A. afarensis gibi o da bipedaldir, ama vücudu biraz daha iricedir. 

       * Bu türe ait en önemli fosillerden biri  1924 yılında Güney Afrika’da bulunan Taung Child’dır. İncelendikten sonra keşfin hemen ertesi yılı Nature dergisinde Raymond Dart tarafından yeni bir tür olarak tanımlanmıştır. 2,5 milyon yıl yaşındadır. Öldüğünde 3 yaşında olduğu düşünülmektedir. Omurganın hemen üzerinde bulunan kafatası, bunun bir maymuna değil, hominan türüne ait olduğuna dair ipucu vermiştir ve kafatasındaki kırıklara bakılarak daha önceki fosil örneklerinden elde edilen veriler de göz önüne alındığında, bu çocuğun kartal gibi bir yırtıcı kuş tarafından öldürülmüş olabileceği düşünülmüştür.

    Şekil: Taung Child

       *Beyin hacmi: 420-550 cm3 (Şempanze beyninden biraz daha büyük olmakla birlikte, konuşma yeteneğinin dayandığı beyin bölgelerinin oluşumu için yeterince büyük değildir.)

       *Arka dişleri A. afarensisten biraz daha büyüktür. Çenesi ve dişleri insanınkinden çok daha büyük de olsa, maymunlardan çok insana benzemektedir. (Johanson and Edey 1981).

    Australopithecus garhi

       *1999’da bulunmuştur (Asfaw, White vd 1996).

       *Önceki australopithecuslardan kafatası şekli, özellikle büyük arka dişleri ve ilkel bir kafatası morfolojisiyle ayrılır.

    Australopithecus sediba

        *1,78-1,95 milyon yıl öncesine ait genç bir erkekle yetişkin bir dişiye ait iki fosil bulunmuş ve sonrasında tanımlanmıştır (Berger vd 2010).

       *2008 yılında Güney Afrika’da bir mağarada keşfedilen ve “Karabo” (Yanıt) olarak adlandırılan 2 milyon yıllık, 13 yaşındaki bir çocuğa ait bu iskelet fosili bilim dünyasını şaşkınlığa uğratmıştı. Witwatersrand Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji profesörü Lee Berger, Karabo’nun elinin daha önce bir benzerinin görülmediğini söylüyor ve ekliyor: “Elinizin üzerine koyduğunuzda, bu el kemiklerinin bir şempanzeye ait olmadığı su götürmez. Bu el kesinlikle alet yapabilecek kapasitede. İnsanlarla ortak özellikleri daha önceki tüm keşiflerden fazla yine de çok ilkel ve bu çok heyecan verici.” 

       *Karabo’nun ellerinin insan eline benzerliği şok etkisi yaratırken, John Gurche iki milyon yıl boyunca korunmuş iskeletten yola çıkarak Karabo’nun neye benzediğini ortaya çıkardı. İskeletten yola çıkılarak çizilen portre ve iskeletin yanında bulunan 30’lu yaşlarındaki bir kadına, muhtemelen Karabo’nun annesine ait kemik kalıntıları, Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde sergileniyor. 

     

       *Genç erkek bireyin beyin hacmi: 420 cm3

       *A. africanus ile Homo arasında bir geçiş formu olarak değerlendirilmiş, Homo‘ya daha çok benzemesi nedeniyle de onun olası atası olabileceği düşünülmüştür.

       *Bipedaldir ama ağaca tırmanmak için uzun kolları vardır.

       *Kafatasında, dişlerinde ve pelvis bölgesinde insana benzer özellikler bulunmuştur.

       *Bulunan her iki birey de kısa boyludur. (130cm)

       Australopithecus afarensis, africanus ve buraya kadar anlatılan türler zayıf australopithecuslar olarak bilinir; çünkü birazdan anlatılacak olan güçlü (robust) australopithecuslar kadar iri değillerdir, ayrıca kafatasları ve dişleri de daha küçüktür.

    Paranthropus (Australopithecus) aethiopicus

      * 2.6 – 2.3 milyon yıl önce yaşamıştır.

      * En iyi bilinen örneği Alan Walker tarafından 1985’te Kenya’da bulunan KNM WT 17000 (The Black Skull) fosilidir. 

    Şekil: KNM WT 17000 (The Black Skull)

       * Beyni çok küçüktür; beyin hacmi 410 cm3.

       * Kafatası kemikleri ilkeldir. Yüz genişliği, çene ve diş büyüklüğü gibi diğer özellikleri A. boisei’ye benzer. Bilinen tüm hominanlar arasında en büyük sagital krete sahiptir. –> Sagital kret, kafatasının tepesinde bulunan kemiksi bir kabartıdır ve buraya çiğneme kasları tutunur.

    Paranthropus (Australopithecus) robustus  

       * Beyin hacmi 530 cm3

       * 2-1,5 milyon yıl önce yaşamıştır.

       * 1948 yılında Güney Afrika’da bulunan SK48 ve 1938’de yine Güney Afrika’da bulunan TM1517 bu gruba girer.

       * Ön dişleri nispeten küçük, öğütücü arka dişleri ise büyüktür. Bulunan pek çok örnekte sagital kret mecvuttur ki bu da çok fazla çiğneme, dolayısıyla güçlü çiğneme kasları gerektiren bir beslenme şekline işaret eder.

       * Robustus fosilleriyle bulunan kemiklerin, toprağı kazma aletleri olarak kullanılmış olabileceği düşündürmüştür. 

    Paranthropus (Australopithecus) boisei  (eski ismi: Zinjanthropus boisei)

      

       *2,1 – 1,1 milyon yıl önce yaşamıştır.

       *OH5 (Zinj veya Nutracker Man) bu türe ait 1959 yılında Tanzanya’da bulunan bir örnektir ve 1,8 milyon yıl öncesinden kalmadır.

       *A.robustus’a benzer ama surat ve yanaklar daha da geniştir.

       *Beyin hacmi robustus gibi 530 cm3 civarındadır.

      Australopithecus aethiopicusrobustus ve boisei güçlü australopithecuslar olarak bilinirler, çünkü özellikle kafatasları iri kemiklidir. İnsanın doğrudan atası olmak için çok uygun adaylar değildirler. Birçok uzman onları artık Paranthropus takımına dahil etmektedir. 

    Homo gautengensi

       *2010 yılında Güney Afrika’da bulunan kısmi bir kafatası fosilinin incelenmesi sonucunda bu canlının aranan kayıp halkalardan biri olabileceği, yani Homo cinsinin ilk türlerinden biri  olabileceği üzerinde duruluyor.

       *1,95 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen örnek, çok yeni bir buluş olması nedeniyle hala incelenmektedir ve hakkındaki bilgiler henüz kesinlik kazanmamıştır.

    Homo habilis

        *2,4 milyon-1,5 milyon yıl önce yaşamıştır.

       *1960 ylında Tanzanya’da bulunan iki fosil; OH7 ve OH8

       *1968 yılında yine Tanzanya’da bulunan OH24 (Twiggy)

       *1973te Kenya’da bulunan KNM ER1813  bu türe ait en ünlü fosil örnekleridir.

    Şekil: KNM ER1813

       * Homo habilis, fosil kayıtlarında insana en çok benzeyen en eski canlıydı. P.bosei  ile aynı dönemde yaşamış olan Homo habilis, bizim üçte ikimiz büyüklüğündedir ve beyinleri Australopithecuslardan belirgin şekilde daha büyüktür (500-800 cm). 

       * “Hünerli işçi” anlamına gelen H.habilis, alet icat edip bunları kemik kırmak ve kemik iliği çıkarmak için kulicalanan en eski türdür. Oldowan olarak bilinen bu alet yapma geleneği, hiç değişmeden 1 milyon yıl kadar devam etmiştir. Oldowan aletleri taşlardan yapılırdı. Bu süreçte, büyük beyin hacimlerine rağmen Paranthropus türünün 1,2 milyon yıl önce nesli tükenmişti.

    Güncelleme (2015): Kenya’daki Lomekwi kazı alanında bulunan 3,3 milyon yıllık taş aletler bu bilgiyi değiştirebilir. (Bizimki olan Homo cinsinin kökenini 2,8 milyon yıl geriye çeken bu keşifle ilgili Science makalesiNature’da yayınlanan makale. Ayrıntılı Türkçe bilgi için tıklayın.) 

       * Bazı bilim insanları, yırtıcılara karşı ekip halinde çalışmayı öğrenmenin, Homo cinsine üstünlük sağladığını düşünmektedir. 

      

       * Homo habilis’in dişleri ve çenesi Paranthropus’tan çok daha küçüktür ve büyük ihtimalle büyük miktarlarda et yiyen ilk insandır. Leş yiyicilikle başlayan bu etobur beslenme sonucu meydana gelen enerji, beyin hacmindeki artışı tetiklemiş olabilir. Bilim adamları, çene kaslarını zayıflatan bir mutasyon sonucunda, beynimizin büyümesi için kafatasında yeterli alan açılmasıyla beynin büyüdüğü üzerinde durmaktadır. Broca bölgesi denilen ve konuşma yeteneği için şart olan kabarıntı, bir H. habilis’in kemikten alçı modelinde mevcuttur. Bu da ilkel bir konuşma yeteneğine sahip olmuş olabileceğini gösterir. 127 cm boyunda, 45 kg ağırlığında olduğu anlaşılmıştır. Dişi bireyler daha küçük olabilir.

    Homo georgicus

    *2001 Gürcistan’da bulunan D 2700 fosili bu gruba girer ve 1,8 milyon yaşındadır.

    *H. habilis ile H. erectus arasındaki bir ara formdur.

    *Beyin hacmi 600-780 cm3 

    *2001’de tam olmayan bir iskelet daha bulundu ama henüz detayları bilinmiyor (Vekua vd 2002, Gabunia vd 2002). 

    Homo erectus

    *1,8 milyon- 300 bin yıl önce yaşamıştır. 

    *Bu türe ait ilk örnek, 1891’de Endonezya’da bulundu (Eugène Dubois tarafından). Java Man ismi verilen bu örnek, 1-0,7 milyon yıl öncesinden kalmadır. 

    Resim: Peking Man

       *Daha sonra 1921 yılında Peking Man olarak isimlendirilen ve 780-680 bin yıl öncesine ait bir fosil de Çin’de bulundu. 

    Resim: Peking Man

        *En önemli fosillerden birisi olan Turkana boy veya Nariokotome Boy, 1984 yılında Kenya’daki Nariokotome bölgesinde bulunan Turkana gölü yakınlarında  bulunmuştur ve elimizdeki en eksiksiz fosillerden birisidir. 1,5 milyon yıl öncesine tarihlenen Turkana boy, kimi uzmanlarca Homo ergaster, kimilerince de Homo erectus olarak sınıflandırılır.  Bu 16 yaşındaki genç erkek bireye ait fosil incelemeleri, pelvis bölgesinin günümüzdeki genişliğine ulaşmış olduğunu göstermektedir. Bu keşif, büyüyen kafatası ve beyin oranları da göz önüne alınınca, günümüzde insan dişilerinin doğum için yardıma ihtiyacı olması, bebeklerin daha erken doğması, çocuk bakımının daha uzun süreye ihtiyaç duyması gibi maymun dişilerinden farklı olduğu bazı özelliklerin ortaya çıkış sebeplerine ışık tutmaktadır.

    Resim: Turkana boy (Nariokotome boy)

       *Bunların dışında bu türe ait ünlü fosiller 1937-39 yılları arasında bulunan Sangiran 2 ve Sangiran 4’tür. Ve sonradan daha başka fosiller de bulunmuştur.

       *Beyin hacmi 850-1100 cm3 olan H. erectus‘un, kesin olmamakla birlikte denize açılan, mamut ve yabani at gibi hayvanları avlayan, ateşi kullanan ve barınak yapan ilk insan türü olabileceği düşünülmektedir. H. habilis gibi büyük azı dişleri içeren çıkık çene, kalın kaş tümsekleri vardır, çene ucu belirgin değildir.

     

       *İskeleti modern insandan daha iri yapılı, dolayısıyla daha güçlüdür. Bulunan örneklerde çeşitlilik vardır, Turkana boy uzun boylu ve ince yapılıyken, Pekin Man daha kısa ve tıknaz yapılıdır. Turkana boy üzerinde yapılan çalışmalar, erectus’un yürüme konusunda modern insanlardan daha becerikli olabileceğini göstermiştir (Willis 1989). 

      *Homo habilis ve bütün australopithecuslar sadece Afrika’da bulunmuştur. Fakat H.erectus daha geniş bir yayılım gösterir, Afrika, Asya ve Avrupa’da da bulunmuş, Çin’e kadar yayılım göstermiştir. Erectus’un ateşi kullandığına dair kanıt vardır ve taş aletleri habilis‘ten daha gelişkindir.

    Şekil: KNM ER 3733

        *1,65 milyon yıl öncesine gelindiğinde bir başka tür olan Homo ergaster ortaya çıkar.

       *Bazı uzmanlar Afrikalı erectus türlerini, Asyalı H.erectus’tan bazı kafatası özellikleri bakımından farklı olması nedeniyle, Homo ergaster grubunda sınıflandırır. Böyle bir sınıflandırma yapılması halinde, Turkana boy ve KNM ER3733 gibi örnekler de H. ergaster sınıfına girmelidir. 

       *Aletlerini Acheulean tekniği denilen farklı bir teknikle yapıyorlardı. Bu teknik, nerdeyse bütün taş devri boyunca kullanılmıştır. Bazı uzmanlara göre H. ergaster, ilk kılsız vücuda sahip olan ve de ilk kez terleyen hominan türüdür. 

    H. cepranensis ve H. antecessor

       * H. erectus ile H. heidelbergensis arası bir form oldukları düşünülüyor ama incelenmeleri sürüyor.

       * H. cepranensis (800 bin yıl)

       * H. antecessor  (1,2 milyon-500 bin yıl)

    Homo naledi

       2013 yılında Afrika’nın Gauteng vilayetindeki Rising Star Mağaralarında* keşfedildi ve 2015 yılında bilim camiasına duyuruldu.Eylül 2015 itibariyle aynı mağara sisteminde en az 15 bireye ait toplam 1550 örnek bulunmuştur. Sotho dilinde “naledi” kelimesi “yıldız” anlamına gelir ve bulunduğu mağaranın ismine ithafen verilmiştir *(Rising Star, Yükselen Yıldız anlamına gelmektedir).

     

      Fosillerin kaç yıllık olduğu henüz kesin olarak belirlenmemiştir çünkü ekip, çalışmanın bilim camiasına duyurulmasından önce fosillerde bozunmaya yol açabilen radyokarbon tarihleme yöntemini uygulamak istememiştir; ama şimdilik tahminler bu Homo türünü, çok kabaca (farklı tahminlerin derlemesi olarak) 1 milyon-2,8 milyon yıl önceki döneme yerleştirmektedir. Paleoantropologlar, bu fosillerin ayrıntılı incelemesini yaparken temkinli olmaya devam etmekte, dolayısıyla çok yeni olan bu fosil türe ilişkin şimdiki bilgilerimiz değişebilir. Ölü gömme alışkanlıklarıyla ilgili spekülasyonlar da bu yöntemsel verileri beklemektedir. Konuyla ilgili çok daha kapsamlı bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


     Arkaik Homo sapiens  (Homo heidelbergensis) 

       *Homo sapiens‘in arkaik formları 524 bin yıl önce yaşamıştır. Bu tür, hem Homo erectus’un hem de modern insanın beyin özelliklerini taşır. Beyin hacmi erectus’tan büyük ve çoğu modern insandan küçüktür (ortalama 1200 cm3).

       *Kafatası H. erectus’tan daha yuvarlaktır.

       *İskeleti ve dişleri H. erectus’tan daha zayıf, ama modern insandan daha iri ve güçlüdür.

       *H. erectus ile arkaik sapiens arasında net ve kesin bir ayrım hattı yoktur, pek çok fosil 500 bin ile 200 bin yıl öncesine ait olup aralarındaki farkları belirlemek zordur.

       *209 bin yıl öncesine ait olan Dali fosili, kimi uzmanlarca Homo sapiens sapiens’e, kimilerine göre de H. erectus‘a dahil edilmektedir. 

       *1994 yılında İngiltere’de bulunan Boxgrove Man ve İtalya’da bulunan Altamura Man bu türün örneği olan fosillerdir.

    Homo sapiens neanderthalensis (Homo neanderthalensis)

     

     

    Şekil: Krapina C

          *Neandertal insan, 230 bin ile 30 bin yıl önce Avrupa ve Orta Asya’da yaygın olarak yaşamıştır.

          *Bu türe ait ilk fosil 1899 yılında Hırvatistanda bulunan Krapina’dır.

          *Steinheim Skull  1933 yılında Almanya bölgesinde,

          *Swanscombe Man  1935 yılında İngiltere’de,

          *Bontnewydd  1981 ylında İngiltere’de bulunmuştur ve bu hepsi de bu türe girerler.

          *Tahun C1 (İsrail’de), Mt. Circeo, Saccapastore, La quina 5 ve 18, Neanderthal 1, La Ferrassie 1  gibi bu gruba ait daha pek çok fosil, kemik-diş-çene örneği vardır. 

    Şekil: La Ferrassie 1

       *Beyin hacmi, modern insandan biraz daha büyüktür (yaklaşık 1450 cm3), ama bu büyük olasılıkla daha büyük olan vücut yapılarıyla bağlantılıdır.

       *Beynin içinde bulunduğu kranyum, modern insanınkinden daha uzun ve alçaktır. Erectus gibi çıkıç çene ve basık alna sahiptir ve çene ucu belirgin değildir. Orta yüz bölgesi de dışa çıkıktır ki bu özellik ne erectus‘ta, ne sapiens’te görülmez ve soğuğa uyum için gelişmiş olabilir. Modern insandan pek çok başka özellik ile ayrılır, bunlardan en ilginç olanları kürek kemiği ve pelvisteki kasık kemiğidir.

       *Neandertal fosilleri, H. erectus‘unkilerden daha gelişkin aletler ve silahlarla beraber bulunmuştur. Ölülerini gömen ilk insanlardır. Bilinen en eski mezar benzeri yapı 100 bin yıllıktır (Trinkaus and Shipman 1992; Trinkaus and Howells 1979; Gore 1996)

       *Neandertaller soğuk iklimde yaşamıştır ve vücut özellikleri, soğuğa uyum sağlamış olan modern insanlara benzer (kısa ve tıknaz vücut yapısı, kısa uzuvlar gibi özellikler). 168 cm boyunda olup kalın ve ağır, güçlü kas bağlantı yerleri içeren kemikleri vardır. Zor yaşam koşullarına dayanıklıdırlar.

     “Son Neandertal Ao” adı fimle ilgili bilgi almak için tıklayın.

    Homo floresiensis (Flores insanı veya “hobbit”)

       * Homo cinsine dahil edilip edilmemesi gerektiği halen tartışılmakta olan Homo floresiensis’e ait iskelet kalıntıları 100 bin – 60 bin yıl öncesine; bu iskelet kalıntılarıyla birlikte bulunan taş aletlerse 190 bin – 50 bin yıl öncesine tarihlenmiştir. 
       * 2003 yılında Endonezya’nın Flores adasında keşfedilen ve bir Homo floresiensis bireyine ait olan kalıntılar, onun yaklaşık 1,1 metre boyunda olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca dokuz ayrı bireye ait eksik iskelet kalıntıları bulunmuştur; bunlardan birisi eksiksiz bir kafatası fosili olup LB1 olarak adlandırılmıştır. Küçük bir bedene sahip olan H. floresiensis’in beyni de aynı ölçüde küçüktür. LB1 örneğine bakılırsa, beyin hacmi 380 cm3’tür; yani en yakın atası olduğu varsayılan (bu da tartışmalı bir konudur) H. erectus‘un beyninin yarısı kadardır ve de şempanzelerin veya australopithecus’ların beyniyle hemen hemen aynı hacimdedir. 

    Şekil: LB 1 (Hobbit)

    Şekil: LB 1 (Hobbit) canlandırma

       *Beyin hacmi 417 cm3 

       * En eksiksiz erişkin dişi fosilidir.

       * 1 metre boyundadır, Homo erectus’un cüce formu olduğu da düşünülmektedir. (Büyük memelilerin cüce formlarının yalıtılmış adalarda evrimleşmesi sık rastlanan bir durumdur.)

       *Tamamen bipedaldir. Alet ve ateşi kullanmış, adada bulunan cüce filleri avlamıştır (Brown et al. 2004, Morwood et al. 2004, Lahr and Foley 2004).

    Denisova hominini  (X-woman)

       *Rusya’daki Denisova mağarasında, farklı bireylere ait 41 bin yıllık bir parmak kemiği ile diş kalıntısı bulunduğu duyuruldu. 2010 yılında duyurulan ve farklı bireylere ait olan diş ve parmak kemiği örneklerine ek olarak, 2011 yılında da bir ayak parmağı kemiği bulunmuştur. Bulunan bölgenin soğuk iklim şartları, iyi korunmuş olan DNA’nın incelemesini kolaylaştırdı. Bu vücut parçalarının mitokondriyal DNA (mtDNA) tekniğiyle incelenmesi sonucunda kalıntıların, henüz tanımlanmamış yeni bir Homo cinsine ait olabileceği düşünüldü. Denisova Mağarası, kalıntıların işaret ettiği tarihle aynı tarihlerde neandertal ve modern insanlar tarafından da kullanılmıştı. 

     

       *Denisova Hominini’nin (Denisovalar olarak bilinir) mtDNA’sı, neandertaller’den farklıdır. Uluslararası bir bilim adamı ekibi, parmak kemiğinin genomundaki diziyi belirledi. Çıkan sonuçlara göre, Denisovalar ile neandertaller ortak ataya sahiptir ve Melanezyalılarla da çiftleşmişlerdir. Analizlere göre, modern insan, neandertaller ve Denisova homininleri en son 1 milyon yıl önce ortak bir ataya sahipmiş. Ayrıca yine DNA çalışmalarına göre, bu yeni hominin türü, Afrika’dan erken göçün sonucu olabilir. Çok yeni olan bu tür ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. 

      *Denisova insanının genomu çözüldü; konuyla ilgili güncel haberi okumak için tıklayın.

    Homo longi (Ejderha adam)

       Geçmişte Çin’in Heilongjiang eyaletinin Harbin şehrinde keşfedilen bir kafatası, Homo sapiens‘in en yakın akrabasına ait olabilir. Çalışmaları 25 Haziran 2021’de The Innovation dergisinde yayımlanan bilim insanları, Homo longi adını verdikleri Harbin kafatasının, bize Neandertallerden bile daha yakın olan yeni bir insan türüne ait olabileceğini düşünüyor.

    Homo sapiens sapiens (modern insan)

     

       *H.sapiens‘in ilk modern formları 195 bin yıl öncesinde ortaya çıkar (Omo fosili.) Diğer Homo türlerinin soyları tükenmiştir. Geriye sadece günümüz modern insanı olan Homo sapiens sapiens kalmış ve tüm Eski Dünya’ya yayılmıştır. Göç yollarıyla ilgili güncel bir çalışmaya ulaşmak için tıklayın.

       *Modern insanın ortalama beyin hacmi 1130-1260 cm3

       *Alın dik bir şekilde yükselir, kaş kabarıntıları çok küçük veya eksiktir, çene dikkat çekici ve çıkıktır ve iskelet ince yapılıdır.  

       *İlk bulunan H.sapiens fosili 1868 yılındaki Cro-Magnon1’dir. 30 bin yıl önce yaşamıştır. Kromagnon kültürünün ortaya çıkışıyla, alet setleri daha karmaşık olmaya, giyim, oymacılık ve heykeltraşlık gibi eserler görülmeye başlanmıştır. Süslü aletler, boncuklar, müzik aletleri ve mağara resimleri sonraki 20 bin yılda ortaya çıkar (Leakey 1994). 

     Şekil: Cro-Magnon1

       *Cro-Magnon1 dışında Omo1, Omo2, Jebel Irhoud 1,2,3,4 ve Mungo Man gibi pek çok örnek vardır. Bunların arasında en eski olan Omo, 195 bin yıl öncesine aittir.

       *Son 100 bin yılda bile daha küçük azı dişlerine ve vücut iriliğindeki gürbüz görünümde azalmaya doğru giden süreç devam etmiştir.Bizim şu andaki yüz, çene ve diş yapımız, bundan 10 bin yıl önce yaşamış olan mezolitik insana göre %10 daha narin yapılıdır. 30 bin yıl önce yaşamış olan üst paleolitik insanlara kıyasla da, %20-30 daha narin yapılıyız. İlginç bir şekilde Avustralya aborjinleri gibi bazı insan gruplarının dişleri, arkaik sapienslere daha çok benzer. En küçük dişler, besin işleme tekniklerinin en uzun süre kullanılmakta olduğu bölgelerde bulunur. Bu durum, bütün canlılarda evrimin itici gücü olan doğal seçilimin, son 10 bin yılda bile insan soyunda yarattığı değişiklerden sadece biridir (Brace 1983).

     

       Bu yazıda adı geçen tüm fosillerin gerçek örnekleri, dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde sergilenmektedir. 

     

     

       Buradan, hominanların geçmişiyle ilgili güzel bir şemaya ulaşabilirsiniz. 

    Resim: Hominan türlerinin beyin hacmi ve ortalama boy oranları 

       Son olarak, konuyu özetlediğini düşündüğüm ve çok temel bilgileri içeren aşağıdaki videoyu da izlemenizi öneririm. Özellikle yeni başlayanlar ve konuya yabancı olanlar için faydalı olacağını düşünüyorum:

     

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

    Kaynakça:

  • Naylon yiyen bakteriler ve HIV virüsünün mutasyonları

    Naylon yiyen bakteriler: 

       1975 yılında bir grup Japon bilim insanı, bir naylon fabrikasının atık sularını boşalttığı su birikintilerinde yaşayan bir Flavobakteri suşu keşfetti. Bu bakteri suşu Naylon 6’nın üretimi sırasında ortaya çıkan yan ürünleri sindirebiliyordu. İlerleyen araştırmalarda, bu canlılarda bulunan ve naylon yan ürünlerinin sindirimine yarayan 3 enzimin, diğer Flavobakteriler’in üretip kullandığı enzimlerden ve hattâ herhangi bir başka bakterininkinden çok farklı olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu enzimler, insan yapımı naylon yan ürünleri hariç başka hiçbir enerji kaynağına da etkili değildi. George Bakken şöyle diyor:

     

    “Mikroorganizmalar doğada hiçbir zaman oluşmayan toksik sanayi atıklarını (yani klorlanmış ve florlanmış hidrokarbonları) metabolize edecek yeni enzimler edinmişler ve bizlere kirliliği kontrol etmede önemi gittikçe artan yöntemler sunuyorlar. Susumi Ohno, çerçeve kayması mutasyonu sonucu oluşan böyle yeni bir enzim buldu: Naylon lineer oligomer hidrolaz. Çerçeve kayması mutasyonları genin tüm yapısını değiştirir; bu yüzdem de ortaya çıkan enzim rasgele oluşmuş bir enzim oluyor! Bekleneceği gibi, bu yeni enzim kusursuz değil ve tipik bir enzimin sadece yüzde 1’i kadar etkin, fakat önemli olan çalışıyor olması.”

     

        Ohno tarafından belgelenen mutasyon, mikroorganizmaların adı geçen kısa naylon oligomerlerini birincil besin kaynağı olarak kullanmasını sağladığı için rahatlıkla faydalı bir mutasyon olarak adlandırılabilir. Edinilen bu yeni metabolik etkinliğin laboratuvar ortamında tekrarlandığını da belirtelim. Daha sonra başka bakterilerde de aynı şekilde naylon yan ürünlerini sindirebilen enzimler bulundu. Bunlardan birisi Pseudomonas aeruginosa. Richard Harter şu konuya dikkat çekmekte: “Deneylerde naylonu metabolize edemeyen Pseudomonas suşları, birincil besin kaynağı naylon oligomerleri olan bir ortamda büyütülmüştür; bunlar naylonu sindirebilen bir metabolizma geliştirebilmiştir.” 

        Naylon, 1935 yılına kadar icat bile edilmemişti, dolayısıyla o yıllara kadar doğada “naylon artığı” diye bir şey söz konusu değildi. Bu enzimlerin naylonun keşfiyle ortaya çıkışı, bilimsel olarak ancak evrim kuramı ile açıklanabilmektedir.  

     

     

    HIV virüsü ve CCRS geni: 

      Başka bir örnek, insanlar ve AIDS’e dirençle ilgili Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI) populasyon genetikçisi Stephen O’Brien, meslektaşları Micheal Dean ve Marry Carrington ve yardımcıları, HIV’in beyaz kan hücrelerine bulaşırken kullandığı kemokin resöptörü yapan CCRS (CKRS) geninin mutasyona uğramış olduklarını gösteren güçlü kanıtlar ortaya çıkardı. Oldukça yeni bir buluş ise, HIV bulaşan fakat kendilerinde CCRS geninin mutasyona uğramış bir kopyası bulunan insanlarda AIDS’in mutasyonsuzlara göre daha yavaş ilerlemesidir.”

       En zararlı gözüken mutasyonların bile belirli ortamlarda büyük uyum sağlama değerleri olabilir. Örneğin Drosophila‘da kanatların büyümesini durduran mutasyonlar, sineğin şiddetli rüzgarlar bulunan adalarda sağ kalma yeteneğini geliştirmektedir. Bu, on yıllarca laboratuvarda radyasyona tutulan Drosphila’nın niye sadece daha az uygun mutantlar verdiğini açıklar: Bir popülasyonun normal çerçevesinde bütün mutasyonlar zararlı olmalıdır; çünkü popülasyon zaten ortamına son derece iyi uyum göstermiştir. Fakat organizmanın doğal ortamında zararlı olan mutasyonlar, bir popülasyonun coğrafik sınırlarında veya coğrafi ölçeğin tamamında oldukça büyük bir çevre değişikliği sonucunda (bir hortum adadaki tüm kanatlı Drosophila’ları ortadan kaldırabilir) faydalı bir hale gelebilir. Bu, aynı zamanda evrimin niye jeolojik bir zaman ölçeğinde kesikli bir biçimde gerçekleşmesi gerektiğini de kısmen açıklar. Edward E. Max bu konuda şöyle diyor: 

    “İnsanlarda gerçekleşen birçok zararlı mutasyonu bildiğimiz halde yararlı mutasyonlar hakkında daha az bilgi sahibi olmamız, insanlık tarihinde hiç faydalı mutasyon olmadığı anlamına mı gelir? Hiç de değil. Tıpla uğraşan bilim insanlarının araştırmaları bir noktayı açıkca gözler önüne seriyor: Bizim en fazla bilgi sahibi olduğumuz mutasyonların çoğu zararlıdır, çünkü tıpla uğraşan bilim insanları ölüme ve sakatlıklara yol açan hastalıkları incelemeyi tercih ederler. Faydalı bir mutasyonun belirli bir insan geninde bulunma olasılığı üzerinde kuramsal olarak düşünelim; bu mutasyon çocukta değişikliğe uğramış gen ile anne-babasındaki değişikliğe uğramamış hali arasında yapılacak bir karşılaştırma sonucunda tespit edilse bile, bu mutasyonun faydalı olarak tanınabilmesi için hiçbir yol yoktur. Eğer mutasyon zeka, uzun yaşam veya belirli bir hastalığa karşı direnç sağlıyorsa bile, bunlar insan üzerinde -doğal olarak hiçbir zaman yapılamayacak- uzun dönemli dölleme deneyleri yapılmadan anlaşılamaz. Dolayısıyla, insanlarda böyle faydalı mutasyonlar tanınamaz, örnekler konusundaki bilgisizliğimiz de bunların var olmadığına kanıt teşkil etmez. Fakat faydalı bir mutasyonu gösterecek gerekli deneyleri hızla çoğaltan laboratuvar organizmaları kullanılabilir; ki böyle deneyler gerçekten ender olan faydalı mutasyonların oluşabileceğini göstermiştir.”

       Aslında durum Max’in anlattığından biraz daha iyidir, çünkü insanda bilinen faydalı mutasyonlar da vardır. Örneğin, yukarıda verdiğimiz CCRS genindeki mutasyon örneğine bakalım, bu mutasyon HIV’den AIDS’e geçişi yavaşlatır ve aynı gende gerçekleşen iki mutasyon bir kimsenin HIV enfeksiyonuna karşı direncini arttırır.  

     

    Kaynak: Mark Vuletic’in hazırladığı “Yaratılışçı safsatlara yanıtlar-1” başlıklı derlemeden özetlenmiştir. Bilim ve Gelecek, S7; çev. Can Sözer, Çev. Redaksiyonu: Feryal Halatçı; Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği kitabı, s: 200-201-202-203; Blim ve Gelecek yayınları.

    Diğer kaynaklar: 

     1.  Ohno S (April 1984). “Birth of a unique enzyme from an alternative reading frame of the preexisted, internally repetitious coding sequence“. Proc Natl Acad Sci USA. 81 (8): 2421–5. doi:10.1073/pnas.81.8.2421. PMC 345072. PMID 6585807.

     2. TalkOrigins; Claim CB101

     3. Prijambada, Negoro, T Yomo, Urabe, Appl Environ Microbiol. 1995 May; 61(5): 2020–2022. “Emergence of nylon oligomer degradation enzymes in Pseudomonas aeruginosa PAO through experimental evolution.”

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

  • Tanrı argümanları

     Tanrı’nın varlığına dair sunulan başlıca argümanları şöyle sıralayabiliriz:

     1) Kozmolojik argüman (İlk Sebep argümanı): Bu argümana göre, Tanrı baştan var olmalıdır ki, evreni başlatan bir ilk sebep olabilsin.

    2) Ontolojik argüman (Varlık argümanı): Bu aslında bir argümanlar grubunun genel adıdır. Burada genellikle kendisinden daha büyüğü tahayyül edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanrı “en büyük”, “en yüce”, “en yetkin”, ya da “var olmaması mümkün olmayacak”, vs. bir kavram olarak tanımlanır. Bu tanımlardan mantıksal çıkarsama yapılarak, Tanrı’nın var olduğu iddia edilir. “Varlık” kavramının kendisinin, Tanrı’nın varlığının bir delili olduğu söylenir ve Tanrı genellikle “Var olmaması mümkün olmayan” bir varlık olarak tanımlanmaya çalışılır.

    3) Teleolojik argüman (Tasarım argümanı): Doğada tasarım olduğu fikrine dayanan argümanların genel adıdır.

    4) Ahlak argümanı: İyi ve kötü kavramlarının ve genel olarak ahlakın Tanrı olmadan tanımlanamayacağını savunur.

    5) Transendental argüman: Bu argümana göre, mantık, bilim ve ahlak gibi şeyler Tanrı olmadığı takdirde anlaşılamazlar.

    6) Çoğunluk argümanı (Argumentatum Ad Populum): “Dünyanın dört bir yanında insanlar çağlar boyunca Tanrı’nın varlığına inandılar. Bu yüzden Tanrı’nın var olmaması pek ihtimal dahilinde değildir” diyen argüman. Aslında bir mantık hatasıdır (logical fallacy) ve bu Tanrı argümanı da onun sadece bir örneğidir.

    7) Antropolojik argüman (Mükemmellik argümanı)Zihnimizdeki mükemmellik kavramının mümkün olmasının, ancak ve ancak böyle bir mükemmelliğin (Tanrı’nın) var olması durumunda mümkün olacağını iddia eden argüman. 

    8) Sonsuzluk argümanı: Tanrı’yı mutlak sonsuz olarak tanımlar ve var olması gerektiğini iddia eder.

    9) Tanık argümanı (Dinsel tecrübe ya da Mucize argümanı): Dinsel veya mucizevi tecrübelere dayanan argümanlar.

    10) Dinsel kişi ve kaynaklara dayalı argüman: Örneğin Muhammed’in hayatını veya Kuran’ı örnek göstererek, bunların mevcut dinin geçerliliğine ve güvenilirliğine işaret ettiğini, dolayısıyla bu dine ait temel kavramların (Tanrı’nın varlığı gibi) doğru olması gerektiğini iddia eden argüman.

    11) “Ya varsa?” argümanı (Pascal’ın Kumarı): “Tanrı yoksa benim kaybedeceğim bir şey yok, ama varsa inançsız birinin kaybedeceği çok şey vardır” şeklindeki değerlendirmeye dayanarak Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyen argüman.  

       Burada listelenenlerin dışında bir Tanrı argümanı varsa, çok nadir rastlanan ve dile getirenin bile çok güçlü görmediği bir argüman olacaktır. Zaten bu liste, karşılaşacağınız Tanrı hipotezlerinin %99’unu kapsayacaktır. Bunların çoğuna sadece “kısaca” değinmek kâfi olacaktır; çünkü bunların çoğu, dile getirenlerin bile çok ciddiye almadığı ve Tanrı’nın varlığına halihazırda ikna olmuş birinin inancını daha da pekiştirmek için kullanılan yan argümanlardır. 

       Bu listedeki argümanlar üzerinde konuşmayı bitirdiğimizde, ilk üçünün bile ne kadar çürük olduğunu görecek (ki diğerlerinin çoğu zaten ciddiye bile alınmayacak iddialardır) ve inançlı olsanız bile bu inancın akıl, mantık ve kanıt işinden ziyade duygu, arzu, iman ve “gönül gözü” işi olduğunu fark edeceksiniz.

    1) Kozmolojik argüman:

    En basit şekliyle şöyle ifade edilebilir: 

    1. Her şeyin bir sebebi vardır (“Bazı şeylerin sebebi vardır” şeklinde de kullanılır.)

    2. Hiçbir şey kendi kendisinin sebebi olamaz.

    3. Öyleyse sebebi olan her şeye, kendisi haricinde bir şey tarafından sebep olunmuş demektir.

    4. Nedensellik zinciri zamanda sonsuza kadar gidemez.

    5. Nedensellik zinciri sonsuza gidemezse, demek ki bir ilk sebep olmak zorundadır.

    6. Tanrı, sebebi olmayan ilk sebep demektir.

    7. Demek ki Tanrı vardır. 

       Bu argüman farklı biçimlerde, öncüllerin sıraları değiştirilerek de ileri sürülebilmektedir, fakat sonuçta özü yukarıda ifade edilen mantık yürütmede yatmaktadır. Kozmolojik argümanın temel zayıflığı, yukarıda sayılan bazı öncüllerinin geçersizliği, veya geçerli olup olmadıklarının gösterilmiş olmamasıdır. Tanrı’yı kendi kendisinin sebebi olan şey olarak tanımlayanlar, 2 ve 3 numaralı öncülleri argümandan çıkarabilmektedirler. Bu yüzden, argümanın daha sofistike biçimlerinde, ilk öncül değiştirilmiş ve “Bazı şeylerin sebebi vardır” biçimine dönüştürülmüştür.

       Kozmolojik argümanın çürütülmesinde şu noktalar önemlidir:
       1. Tüm olayların gerçekten sebebi var mıdır?
       2. İlk sebep semavi dinlerin tanrısı mıdır?
       3. Argüman kendi içinde tutarlı mıdır?
     

       Örneğin 1 numaralı öncül olan “Her şeyin bir sebebi vardır” ifadesi, kendi içinde çelişkilidir (her şeyin bir sebebi olmalı deyip, tanrıya sebepsiz demek, açık bir çelişkidir.) Ayrıca her şeyin bir sebebi olduğu önermesi, doğruluğu kendiliğinden menkul bir önerme değildir ve kanıta ihtiyaç gösterir. İnsanlar her şeyin bir sebebi olduğuna inanmayı seçebilir, ama bu onu gerçek yapmaz. Modern kuantum fiziği, bize sebepsiz var oluyor gibi gözüken pek çok olgu sunmaktadır. 

       4 numaralı öncül de aynı şekilde zan altındadır, çünkü kanıtlanmadan argümana alınmıştır. Nedensellik zinciri pekala da sonsuza kadar gidebilir ve aksini düşünmek için ortada bir sebep bulunmamaktadır. 

       6 numaralı öncülde ise, “tanrı” kavramı keyfi bir biçimde tanımlanmıştır. Aslında tanrı kavramının keyfi biçimde tanımlanması, teizmde çok sık karşılaşılan bir tavırdır. Tanrıya sebebi olmayan ilk sebep deyip, bu tanımın semavi dinlerin tanrısını ifade ettiğini savunmak, en kibar ifadesiyle safçadır. 

    Son zamanlarda, Big Bang teorisinin ışığında bazı teologlar, bu argümanı daha değişik biçimde formülize etmenin de yoluna gitmişlerdir. Örneğin:

    1. Var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi vardır.

    2. Evren var olmaya başlamıştır (Big Bang).

    3. Demek ki evrenin bir sebebi vardır (Tanrı).

       Burada da Big Bang teorisi doğru kabul edilirse (2 numaralı öncül), 1 ve 3 numaralı öncüller zan altında kalır. 1 numaralı ifadenin doğruluğu meçhuldür. Günümüz modern fiziğindeki atomaltı parcacıklara ilişkindeneylerde, sebepsiz olarak meydana gelen pek çok kuantum olayı gözlenmektedir; kuantum dünyasında parçacıklar, sebepsiz yere var olmakta ve yok olmaktadırlar. Dolayısıyla var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi olması gerektiğini farz etmemiz için yeterli bir kanıt olmadığı gibi, bunun aksini düşünmemiz için veriler vardır. 3 numaralı öncülde ise, yine tanrı kavramının tanımı keyfi biçimde yapılmıştır. “Evrenin sebebi = Tanrı” derseniz, işte o zaman bu argüman bir şey ifade eder. Ama tanrıyı evrenin sebebine indirgemek, sadece semavi dinlerin tanrısından uzaklaşmak anlamına gelmez; aynı zamanda tanrı kavramını tamamen bulanık bir hale getirir. Çünkü evrenin sebebi, tabii eğer varsa, pek çok şey olabilir. Bunu dinlerin tanrısına indirgemeye çalışıp işin içinden sıyrılmak, felsefi açıdan geçersiz bir yaklaşımdır. Bir bilinmeyenin yerine tanımı bulanık bir başka bilinmeyeni koymak, sağlıklı ve tutarlı bir mantık yürütme değildir; dolayısıyla hiçbir şeye cevap vermez. Eğer amaç, sebebi olmayan şeylerden kurtulmak ve her şeyin sebebi olduğu konusunda ikna edici bir açıklamaya kavuşmaksa, kendisi sebepsiz olan bir kavramı işin içine katarak bu nasıl başarılacaktır? “Tanrı sebepsizdir” demek, “Evren sebepsizdir” demekten daha mı açıklayıcıdır? Eğer bir kavram, bir açıklamanın açıklayıcılığına hiçbir şey katmıyorsa, sıfır gibi etkisiz bir elemansa; o zaman bu kavramı açıklamaya katmanın bir anlamı yoktur. Bu ilke Tanrı problemine ve kozmolojik kanıta uygulandığında, evrene sebepsiz demek, Tanrı’ya sebepsiz demekten daha basit bir açıklama olduğu için Tanrı kavramından vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelecektir. Kısacası, kozmolojik argüman zannedilenin aksine oldukça çürük bir argümandır.  

    2) Ontolojik argüman (Varlık argümanı) 

       Bu aslında bir argümanlar grubunun genel adıdır. Burada genellikle kendisinden daha büyüğü tahayyül edilemeyecek kavramlar konu edilir ve Tanrı “en büyük”, “en yüce”, “en yetkin”, ya da “var olmaması mümkün olmayacak”, vs. bir kavram olarak tanımlanır. Bu tanımlardan mantıksal çıkarsama yapılarak Tanrı’nın var olduğu iddia edilir. “Varlık” kavramının kendisinin Tanrı’nın varlığının bir delili olduğu söylenir ve Tanrı genellikle “Var olmaması mümkün olmayan” bir varlık olarak tanımlanmaya çalışılır. 

    Eski Hristiyan teologlarından Aziz Anselm’in ilk olarak ortaya koyduğu orijinal şekliyle ontolojik kanıt aşağıdaki gibidir: 

    1. Tanrı kendisinden daya büyüğü tahayyul edilemeyecek olandır.

    2. Her şey aynı kalmak üzere, hem zihinde hem de gerçekte var olan bir varlık, sadece zihinde var olan bir varlıktan daha büyüktür.

    3. Demek ki Tanrı hem zihinde hem de gerçekte vardır. 

      Anselm, Tanrı’yı mükemmel bir varlık olarak tanımlamıştır. Anselm’e göre bir şeyden daha mükemmeli tanımlanabiliyorsa, Tanrı bu “daha mükemmel olan” olmalıdır. Anselm bunu şöyle ifade eder: “Zihnimizde mükemmel ama gerçeklikte karşılığı olmayan bir varlık yaratmışsak, gerçeklikte karşılığı olan başka bir mükemmel varlık ilkinden daha mükemmeldir. Tanrı en mükemmel varlık olduğuna göre, hem zihnimizde hem de gerçekte var olmalıdır.” 

       Anselm’in argümanına gelen en eski kayıtlı itirazlardan biri Gaunilo’nunkidir. Gaunilo, okurlarından hayal edebilecekleri en mükemmel adayı hayal etmelerini istemiştir. Elbette böyle bir ada gerçekte yoktur; o halde mümkün olan en mükemmel adayı hayal etmiyoruz demektir. Öyle olsaydı, bu hayal ettiğimiz ada gerçeklikte var olurdu (hem zihinde hem de gerçekte var olan, sadece zihinde var olandan daha mükemmel olduğuna göre). Bu şekilde düşünüldüğünde, argümanın absürdlüğü ortaya çıkmaktadır. Fakat Gaunilo, bunun Anselm’in argümanından farksız olduğunu başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. 

       Ayrıca, Douglas Gasking (1911-1994) de başka bir yönden bu argümana itiraz etmiştir. Gasking’e göre, yokluk varlıktan daha mükemmel bir durumdur; çünkü varlık asimetriktir ve mükemmelsizliği yüzünden kendi parçalarıyla etkileşim halindedir; mükemmel olsaydı statik olurdu. Yokluk Gasking’e göre sınırsız, zamansız ve basittir; yani mükemmeldir. Varlık ise zaten sınırlarıyla tanımlıdır.  Gasking bundan yola çıkarak Tanrı’nın var olmadığına dair bir kanıt sunmuştur (Gasking’s Proof, Analysis Vol 60, No 4, 2000, s. 368-70): 

    1. Evrenin yaratılması akla gelebilecek en büyük başarıdır.

    2. Bir başarı kendi iç kalitesinin ve yaratıcısının yeteneğinin bir ürünüdür.

    3. Yaratanın yeteneği ne kadar az ise, yaratılanın handikapı daha az olacağından, sonuçta ortaya çıkan başarı o derece büyüktür.

    4. Bir yaratiçinın sahip olabileceği en büyük handikap var olmaması olurdu.

    5. Öyleyse, eğer evren var olan bir yaratıcının ürünüyse, biz zihnimizde daha büyük bir yaratıcıyı hayal edebiliriz, ki bu var olmadan yaratan biri olurdu.

    6. Demek ki Tanrı yoktur. 

      Görüldüğü gibi, sadece zihinde yapılan tanımlar ve onlardan çıkan mantıksal çıkarsamalarla bir yere varılamaz. Bu tür çabalar neyi nasıl tanımladığınıza ve öncüllerinizin neler olduğuna bağlı olarak Tanrı’nın var olduğunu da kanıtlayabilir, var olmadığını da. Bu mantığın başka örnekleri de vardır. Descartes ve Leibneitz’in Tanrı kanıtlarını da burada örnek olarak verebiliriz, sonuçta bunların hepsi benzer çabalardır. Örneğin Descartes’ın Tanrı kanıtına bakalım:

    “Tanrı ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’ varlık olduğuna göre böyle bir kavramı benim zihnime kim sokmuş olabilir? Ben ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’ özelliklerine sahip bir varlık değilim, öyleyse bu düşünceye ben kendim ulaşamam. Çevremde gördüğüm varlıkların da hiçbiri bu özelliklere sahip değil. Öyleyse bu fikri benim zihnime yerleştiren varlık ‘en yetkin’ ve ‘en gerçek’, yani ‘Tanrı’ olmalıdır.” 

       Bu düşünce tarzındaki birinci yanlış, tanımlanan bir şeyin var olmasının zorunlu zannedilmesidir. Örneğin ben efsanelerdeki kanatlı atı veya Noel babayı tanımlayabilirim, fakat bu onların gerçek dünyada karşılıkları olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin zihinlerimizde var olmasıyla gerçekte var olması aynı şey değildir. Buradaki ikinci yanlış, bu türden bir akıl yürütmenin döngüsel akıl yürütme (İng. circular reasoning) denilen mantık hatasına dayanıyor olmasıdır. Bu tür akıl yürütmelerde ulaşılmak istenen sonuç, yola çıkılan başlangıç noktalarında gizli olarak içerilir. Örneğin burada yapılan Tanrı tanımı, ulaşılmak istenen amaca (Tanrı’nın var olduğu inancına) hizmet edecek şekilde seçilmiştir; dolayısıyla bize yeni bir bilgi sunmaz, sadece baslangıçtaki öncüllerden birinde içerilen bir bilgiyi açığa çıkarmaya yarar. 

       Dışarıdan gelen hiçbir veri kullanılmadan, sadece zihinde yapılan tanım ve mantıksal çıkarımlarla Tanrı’nın varlığını kanıtlama fikri çağlar boyunca pek çok filozofa cazip gelmiş, ama her zaman boş çıkmıştır. Çünkü sadece zihinde yapılan bir muhakemeyle Tanrı gibi bir kavramın varlığı gösterilemez. Bu amaçla yapılan her düşünce zinciri, bir kedinin kendi kuyruğunu kovalamasına benzer şekilde döngüseldir. Tanrı’dan çıkar, Tanrı’ya varır (Tanrı’nın var olmadığından çıktığında da Tanrı’nın var olmadığına varır); başlangıçta içerdiğinden daha fazla bilgi veremez.

    3) Teleolojik argüman (Tasarım argümanı) 

           Argüman genel şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir: 

    1) Öncül: X zeki bir tasarımcının ürünüdür.

    2) Öncül: X insanlar tarafından tasarlanmamıştır.

    3) Öncül: Tasarım yapabilecek varlıklar insan (vardır) ve Tanrı’dır (var olabilir de olmayabilir de).

    4) Tanrı yoksa, X Tanrı tarafından tasarlanmamış demektir.

    5) Fakat X tasarlanmış olduğuna (1. Öncül) ve insanlar tarafından tasarlanmadığına (Öncül 2) göre ve de tasarım yapabilecek varlıklar insan ve Tanrı’dan ibaret olduğuna göre (3. Öncül), X Tanrı tarafından tasarlanmış demektir.

    6) Dolayısıyla Tanrı vardır. 

       Bu argümanda bahsi geçen X olgusu duruma göre evrenin tamamı, evrenin temel sabitleri, evrimsel süreç, insan, belli bir hayvan ya da canlı, bir organ (göz, beyin vb) veya bir yetenek (konuşma, düşünme vb) olabilir. Bu argüman Tanrı kanıtları arasında görünüşte en güçlü ve dolayısıyla günümüzde de en popüler olandır. Örneğin ABD’deki yaratılışçılık akımı savunucuları bu sözde “bilimsel” teorilerini ders kitaplarına sokma konusunda bir türlü başarılı olamayınca, yaratılışçılığın yerine ondan daha sofistike ve popüler olan “Intelligent Design” (Akıllı tasarım) iddialarını öne sürmüştür. Her ikisinin de temelinde teleolojik argüman yatar. 

       Teleolojik argümanın karşıtları 2 numaralı öncülü genel olarak kabul etmekle beraber, 1 ve 3 numaralı öncüle karşı çıkmaktadırlar. 1 numaralı öncül, her olgunun zeki bir varlık tarafından tasarlanmış olması gerektiğini varsayması bakımından şüphelidir. Fakat daha da önemlisi, bir objeyi incelemek yoluyla onun zeki bir tasarımcının ürünü olup olmadığının anlaşılabileceğini öne sürer. Dünyadışı zeki yaşam formları arama projesi olan SETI’nin (Search for Extra Terrestrial Intelligence) altında da benzer bir kabul olduğu iddia edilir (uzaydan gelen elektromanyetik dalgaların analizi yoluyla, rastgele oluşmuş doğal kökenli elektromanyetik dalgalar ile zeki bir uygarlık tarafından meydana getirilmiş dalgalar arasında fark bulunacağı kabulü). 1 numaralı öncüle yapılan itirazların bir türü, bu kabulü sorgulamak üzerine kuruludur; bu fikirdeki kişilere göre SETI de, bir nesneye bakarak tasarımlanmış olup olmadığına karar veren diğer her türlü uğraş da boşadır. 

       1 numaralı öncüle yapılan diğer bir itiraz türüyse, bir objeye bakarak tasarımlanmış olup olmadığının bazı durumlarda bilinebileceğini; fakat bunun çok ince, karmaşık ve tartışmaya açık bir konu olduğunu söylemek üzerine kuruludur. Bu konuda fikirler farklı olmakla birlikte mevcut kanılardan birisi, bazı objelerin tasarım ürünü olup olmadığının kolayca söylenebileceği; bazıları için ise bunun söylenemeyeceğidir. Bir şeyin zeka ürünü olup olmadığını söylemeye yönelik yöntem ve formül geliştirme çabaları mevcuttur; fakat bunlar herkes tarafından genel kabul gören yöntemler olmaktan uzaktır. Nesnelere bakarak tasarımlanmış olup olmadıklarının söylenebileceği farz edilse bile konu, teistlerin tasarımlanmış olduğunu iddia ettikleri şeylerin gerçekten tasarımlanmış olup olmadığının tespiti noktasında problemli hale gelmektedir. Çünkü teistler de dahil hiç kimse, tasarımı uzaktan tanımaya yönelik hatasız ve herkes tarafından hemfikir olunan bir yönteme sahip değildir. Teistlerin önerdiği yöntemleri çürütmek için tasarım ürünü olmadığı herkes tarafından kabul edilen, fakat teistlerin tasarım tespit yöntemine göre tasarımlanmış olduğu kabul edilmesi gereken örnekler vermek yeterlidir; çünkü tasarım ürünü olduğu iddia edilen şeylerin tasarım ürünü olup olmadıkları kolayca söylenemez, hattâ pek çok durumda tasarım ürünü olmadıkları rahatlıkla söylenebilir. Buradaki en önemli nokta, evrim kuramının bize gösterdikleridir. Bugün bilimsel kamuoyunda yaygın kabul gören evrim teorisi (bilim insanlarının %90’ından fazlası evrimi kabul etmektedir), canlılığın doğal seçilim yoluyla basitten karmaşığa doğru nasıl değişim gösterdiğini ve bu sürecin bir akıllı tasarımcı gerektirmediğini ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla bilgi için Richard Dawkins’in “Kör Saatçi” [The Blind Watchmaker] kitabı okunabilir. Dawkins’in de belirttiği gibi, gözün evrimi konusunda bilim insanlarının şu an için yaptığı açıklamaların kesin olarak doğru olması dahi şart değildir; tasarım argümanını çürütmek için sadece olası ve akla yatkın olması yeterlidir. Önemli olan bu tür düzeneklerin tasarımdan başka yollarla da oluşabileceğinin gösterilmiş olmasıdır. Ünlü evrimsel biyolog John Maynard Smith’in de dediği gibi: “Hiçbir biyolog, karmaşık yapıların tek bir aşamada ortaya çıktığını iddia etmez.” Hücre bazındaki basit canlılık, ara aşamalarla, kademeli olarak karmaşıklığa doğru gelişir. Evrim karşıtları, iddialarında bu önemli ayrıntıyı çoğu zaman görmezden gelir. 

       Teleolojik argümanın basit biçimlerinde, bir sürecin (örneğin yaşam) karmaşıklığı tek başına bir tasarım göstergesi olarak sunulmaya çalışılır. Fakat bu, cehalet kaynaklı bir argümandır (İng. argument from ignorance). Bu mantık hatasında, bir şeyin nasıl olduğu açıklanamıyorsa ya da söz konusu kişi bunu açıklayamıyorsa, o şeyin gerçek olmadığı veya var olamayacağı öne sürülür; ki bunun neden bir mantık hatası olduğu, mantık ve felsefe kitaplarında pek çok örnek verilerek yeterince ayrıntılı bir şekilde gösterilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir olgunun sırf karmaşık olduğu gerekçesiyle tasarımlanmış sayılamayacağı açıktır (Karmaşık olup da tasarlanmamış olduğu kabul edilen pek çok süreç -örneğin atmosferik olaylar, bulutların hareketi, yıldızların oluşumu vs- bulunmaktadır). 

       Teleolojik argümanın daha sofistike biçimlerinde, tasarımın tespitinde indirgenemez karmaşıklık gibi kavramlar kullanılır. Lehigh Üniversitesi’nden Biyokimyager Prof. Dr. Michael Behe tarafından öne sürülen bu kavrama göre, bazı objeler, herhangi bir alt parçasını çıkardığınız takdirde işlevlerini yitirirler. Yani ancak bütün halde işlevseldirler. Örneğin Michael Behe’nin bir örneğine göre, bir fare kapanını oluşturan parçaların bir tanesini çıkardığınızda, elinizdeki düzenek artık fare kapanı olarak işlev görmez. Dolayısıyla fare kapanı “indirgenemez kompleks” bir düzenektir. Bu ise tasarımlanmış olmasından kaynaklanır. “Darwin’in Kara Kitabı” adlı kitabında Behe, canlıların da (örneğin bakteri kamçısı) indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu göstermeye çalışır. 

       Fakat Behe ve yandaşları tarafından örnek verilen organizmaların aslında iddia edildiği gibi indirgenemez karmaşıklıkta olmadıkları gösterilerek bu argüman çürütülmüştür. Çünkü bir canlı veya bir organ, pek çok durumda bazı kısımları çıkarıldığında da fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Yani verdikleri örnekler indirgenemez değil, indirgenebilir karmaşıklığa sahiptir ve basitten karmaşığa doğru ilerleyen kademeli bir evrim süreciyle oluşabilmektedir. Nitekim, örneğin bu argümanın savunucuları tarafından indirgenemez karmaşıklıkta olduğu iddia edilen “göz” gibi bir organın evrimsel süreçte çok ilkel biçimlerinden (ışığa duyarlı hucreler, fincan seklinde reseptorler, vs) çok daha gelişmiş biçimlerine kadar (insan gözü, ve hatta ondan daha iyi işlev gören kartal gözü gibi) pek çok formunun olduğu, dolayısıyla gözün indirgenemez karmaşıklıkta olmadığı gösterilmiştir. Böylece, bu argümanın savunucularının çok sevdiği “yarım bir göz, hiç göz olmamasıyla aynıdır” şeklindeki iddia çürütülmüştür; çünkü yarım bir göz, hattâ sadece ışığa duyarlı hücrelerden oluşan bir düzenek bile gözsüz olmaktan iyidir. Bkz. Yarım bir göz ne işe yarar? 

       Ayrıca, Behe’nin verdiği fare kapanı örneğinin dahi aslında indirgenemez karmaşıklıkta olmadığı (fare kapanının bazı parçalarının çıkarılması suretiyle ortaya çıkabilecek daha basit fare kapanlarının veya ona yakın fonksiyonların yerine getirilebileceği düzeneklerin mümkün olduğu) gösterilmiştir. İndirgenemez karmaşıklığın tanımı da başarısızdır. Parçalardan bahseder ama bu parçaların “ne” olduğunu açıkça belirtmekten kaçınır. Mantıken bu parçaların atomlar olması gerekir çünkü biyokimyasal reaksiyonlarla daha fazla bölünemeyecek olan organizasyon seviyesi, yani biyokimyacıların analizlerinde kullandıkları en küçük seviye budur. Ancak Behe, molekül kümelerini birer “parça” olarak kabul eder ve bu belirlemeleri neye göre yaptığını da tanımlamaz.

       Not: “İndirgenemez Karmaşıklık” tezini ileri süren Prof. Dr. Michael Behe, 2010 yılında The Quaterly Review of Biology dergisinde yayınlamış olduğu “Deneysel Evrim, Fonksiyon Kaybettirici Mutasyonlar ve Adaptif Evrim’in İlk Kuralı” başlıklı makalesiyle 1996’dan beri sürdürmekte olduğu katı evrim karşıtlığından vazgeçmiş; evrimi “bir yaratıcının yönlendirdiği” ön koşuluyla kabul etmiştir: 

    • Behe makalesinde, son 40 yılda yapılan evrim deneylerini ele alıyor. Bunlar içerisinde Lenski Deneyi de var.
    • Makalede Behe’nin 1996-2005 yılları arasındaki argümanlarından uzaklaşarak giderek bilimsel temele oturan bir anlayış geliştirdiği görülüyor. Örneğin Behe, türlerin evrimleşebileceğini, eski türlerden yeni türlerin evrimleşebileceğini, hatta cins düzeyine kadar evrimin mümkün olduğunu anlamış ve kabul etmiştir.
    • Behe’nin kafasını kurcalayan nokta evrimin olup olmadığı noktasını aşarak, mutasyonların evrim üzerindeki etkisi ve türlerin moleküler fonksiyonlarının mutasyonlara bağlı olarak ne yönlerde değişebileceği haline gelmiştir. Yani Behe’nin, belki kimya temelli olmasının getirdiği evrimsel biyolojiye yabancılığı üzerinden atarak evrimsel değişimleri anlamaya başladığını görüyoruz. Mekanizmaların mutasyonlar haricindeki tamamını kavradığını, mutasyonların adaptasyoncu yorumuyla ilgili kafasında soru işaretleri olduğunu ve bunların üzerine gittiğini anlamak mümkün.
    • Behe, makalesindeki birkaç noktada Lenski Deneyi’nin Evrim’i açık şekilde ortaya koyan ve pek çok soruya cevap veren çok önemli bilimsel bir keşif olarak nitelendiriyor. Bu da, belki de uzun dönem deneylerinin Behe’nin görüşlerini değiştirecek kadar güçlü olduğu fikrini akla getirebilir.
    • Behe, Evrim yoluyla türlerin değişebileceğini, yeni özellikler kazanıp kaybedebileceklerini ve var olan bir özelliğin, bir diğer iş yapmaya başlayabileceğini ortaya koyuyor. Moleküler düzeydeyse mutasyonların fonksiyon kazandırıcı özellikler sağlayabileceğini; ancak bunların fonksiyon yitirici ve fonksiyon değiştirici mutasyonlara göre daha nadir olduğunu tartışmaktadır. Makalesinde, bunların evrimsel değişimlere ve adaptasyona katkı sağlayan önemli unsurlar olduğu tekrar tekrar vurgulanmaktadır.
    • Behe bu evrimsel değişimlerin temelinde moleküler evrimin yer aldığı fikrini benimsiyor. Bir biyokimyager olarak evrimi moleküler düzeye uygulamak amacıyla önemli adımlar atıyor.
    • Behe’nin Darwin’i yeni yeni sindirdiği anlaşılıyor. Darwin’in doğada gördüğü “Adaptif Evrim”i, ya da “Doğal Seçilim”‘i, moleküler düzeye indirip kendi deyimiyle Adaptif Evrim’in İlk Kuralı olarak tanımlıyor. Burada, moleküler düzeyde meydana gelen fonksiyon yitimleri veya değişimlerinin türlerin evrim geçirmesine neden olduğunu ilan ediyor.  

       Teleolojik argümanın başka bir ünlü örneği de saat analojisidir: “Yolda bulunan bir saatin doğal süreçlerle kendi kendine olusması mı; yoksa birisi tarafından tasarlanmış olması mı daha mantıklıdır?” Saat, karmaşık yapıları anlatmak için iyi bir modeldir ve bu sorudan yola çıkılıp canlı organizmalara gönderme yapılarak, onların da tasarım ürünü olması gerektiği öne sürülür. William Paley 1802 yılında yayınlanan kitabı Natural Theology’de söz konusu analojiye başvurur. “İndirgenemez karmaşıklık” argümanlarıyla yakından ilişkili olan bu iddia da pek çok karmaşık sistemin, küçük ve rastgele adımlarla basitten karmaşığa doğru oluşabileceğinin gösterilmesi yoluyla kolayca çürütülmüştür. Bu konuda daha uzun soluklu açıklamalar için, Richard Dawkins’in “Kör Saatçi” isimli kitabından uyarlanan belgeseli buradan izleyebilirsiniz.

      Teleolojik argümanın savunucularının bir başka popüler iddiası da, antropik prensibe dayanarak evrenin temel sabitlerinin zeki bir canlıyı oluşturan evrimsel süreci yaratacak biçimde ince ayarlanmış olduğuna dayanır. Fakat bu da tamamen yanlı ve gecerliliği olmayan bir iddiadır. Temel sabitlerin ve doga kanunlarinin farklı olması durumunda, bugün anladığımız şekilde olmasa bile bir çeşit canlılık denebilecek karmaşık yapıların mümkün olabileceği matematiksel hesaplamalar yoluyla gösterilmiştir. (Bu konuya ilişkin biraz daha kapsamlı bir cevap için tıklayın). Aynı şekilde, DNA’nın rastgele ortaya çıkmasının çok düşük bir olasılık olduğunu gösteren matematiksel hesaplamalar (Hoyle, 1981) ve Penrose’un, evrenin aynen bu şekilde var olma olasılığının çok düşük olduğunu gösteren hesapları da benzer şekilde teleolojik argümana kanıt olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Fakat bu hesaplar teleolojik argüman savunucuları tarafından çarpıtılarak kullanılmaktadır. Örneğin DNA’nın oluşumuyla ilgili hesap DNA’nın tamamen rastlantısal olarak oluştuğunu farz eder; gerçekte DNA rastlantı ve doğa kanunlarının bir kombinasyonu sonucu oluşmuştur, yani tamamen rastlantısal değildir. (Evrimde şansın gerçekten büyük bir rolü vardır; ama bu argüman, doğal seçilimin asli rolünü tamamen göz ardı etmektedir. Çünkü ‘seçilim’, ‘şansın’ tam tersidir. Mutasyon biçiminde gördüğümüz şans etkeni, genetik çeşitliliği sağlar; bu da doğal seçilimin üzerinde çalıştığı hammaddeyi oluşturur. Sonrasında, doğal seçilim türlü çeşitlilikleri tasnif eder. Sahiplerine daha büyük bir üreme başarısı kazandıran çeşitlilikler tutulur, bu arada şans da, bu tür faydalı mutasyonların kaçınılmaz olmasını sağlar; daha az başarılı olan çeşitlilikler ise elenir.) Benzer şekilde Penrose’un hesabı da evrenin aynen bugün bildiğimiz şekilde var olma olasılığına ilişkin bir hesaptır; fakat bu, evren başka bir şekilde var olsaydı canlılık diye bir şeyin var olmayacağı anlamına gelmez. Richard Dawkins “Tanrı Yanılgısı” ve “Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak” isimli kitaplarında bu konuya çok güzel açıklık getirir ve der ki: 

    Bir Loğusa Otu kadar olanak dışı bir canlıyı zekasıyla tasarlama kapasitesine sahip herhangi bir varlık, başlı başına EN AZ Loğusa Otu (veya kainat) kadar olağandışı olmalıdır. Bu berbat kısırdöngüyü sonlandırmaktan çok uzak olan Tanrı, döngüyü olabildiğince kötü bir hale sokar.

    … Akıllı tasarım rastlantısallığın tek alternatifi değildir. Doğal seçilim yalnızca sade, mantıklı ve hoş bir çözüm değildir; rastlantısallığa karşı şu ana kadar önerilmiş işleyen tek alternatiftir.

     Aslında, tasarım daha en başında gerçek bir alternatif değildir çünkü çözdüğü sorundan daha büyük bir sorun doğurur: tasarımcıyı kim tasarladı? Rastlantısallık ve tasarım, her ikisi de istatistiksel ihtimalsizliğin çözümü olarak başarısızdırlar çünkü biri başka bir sorun doğurur, diğeriyse sorunu kısır döngüye çevirir. Doğal seçilim gerçek bir çözümdür. Şimdiye kadar sunulmuş yegane işleyen çözümdür. Ve sadece işleyen bir çözüm değil, aynı  zamanda müthiş bir şıklığın ve gücün açıklamasıdır.Doğal seçilimi ihtimalsizlik probleminin başarılı bir çözümü yapan ancak aynı anda rastlantısallık ve tasarımı daha ilk adımda başarısızlığa uğratan nedir? Yanıt, doğal seçilimin ihtimalsizlik problemini küçük parçalara ayıran birikimli bir süreç olmasıdır.” (s.117-118) 

       Sonuç olarak teleolojik argümanın değişik formları, canlılığın ve evrenin ardında zeka olduğunu göstermede yetersiz kalmıştır. Dediğimiz gibi bu argümandaki 3 numaralı öncül de sorgulanmakta ve geçersiz bulunmaktadır. Çünkü bir şeyin zeka ürünü bir tasarım olduğu gösterilse bile, bu tasarımın ardındaki zekanın kökeni ve mahiyeti konusunda kesin bir şey söylenemez. Oysa bu öncüle göre, bir şeyin tasarım olduğu ve insan yapısı olmadığı gösterildiğinde, bunu tasarlayanın semavi dinlerin Tanrı’sı olduğu varsayılmaktadır. Biraz kafa yorulduğunda bu ön kabulün mantıkdışı olduğu ve bir şartlanmanın ürünü olduğu rahatça görülebilir; böyle bir zekanın kökenine ilişkin sayısız olasılık sıralanabilir. 

    Teleolojik argümanın geçersizligini göstermek için geliştirilmiş bir karşı argüman: 

    1) Öncül: Teleolojik argüman doğrudur.

    2) Demek ki zeki bir tasarımcı mevcuttur.

    3) Öncül: Bu zeki tasarımcı da teleolojik argüman kapsamındadır, çünkü zeka gerektiren bir şeyi tasarlayabildiğine göre en az tasarladığı nesne kadar ya da daha fazla kompleks ve amaç sahibidir.

    4) Demek ki zeki tasarımcının da bir zeki tasarımcısı olmalıdır.

    5) Sonsuz bir zeki tasarımcılar zinciri mevcuttur.

    6) Öncül: Sonsuz bir zeki tasarımcılar zinciri mevcut değildir, çünkü bu absürd bir düşüncedir.

    7) Sonuç: Yukarıdaki üç öncülden biri yanlıştır. (Bilin bakalım hangisi?)

     

    Teleolojik argüman ve Gazali’nin Hudus Delili konularına değinen bu video hakkında bilgi almak için tıklayın

    4) Ahlak argümanı 

    Bu argümanın en basit biçimi şudur: 

    1) Eğer ahlak kuralları (kanunları) varsa, bu kanunların bir kanun koyucusu da olmalıdır.

    2) Ahlak kanunları vardır.

    3) Dolayısıyla bu kanunlarin kanun koyucusu (Tanrı) da var olmalıdır. 

       Argümanın çürüklüğü büyük ihtimalle okuyan çoğu kişinin gözüne çarpacaktır. Yukarıdaki maddelerin tümü şüphe altındadır ve sorgulanır. Tanrı’sız bir etik mümkündür ve bu defalarca gösterilmiştir. Mutlak ahlaksal kuralların var olmadığı, mevcut ahlak kurallarının insan yapısı ve yerel olduğu da pek çok düşünür tarafından dile getirilmiştir. Ayrıca, üçüncü madde dahi saldırı altındadır, çünkü kanun koyucunun göksel dinlerin Tanrı’sı olması gerektiği de havada kalan bir iddiadır. Ayrıca, Tanrı yoksa iyi ve kötünün tanımsız ve anlamsız olacağı, dolayısıyla Tanrı’nın olması gerektiği şeklinde dile getirilecek bir bakış açısının, felsefi bir kanıt değil, olsa olsa safca bir insani temenni olacağı da açıktır. 

       Bir de ahlak argümanına karşı üretilmiş bir karşı argüman vardır. Bu karşı argümana göre, eğer insanları iyi davranmaya, ahlaklı olmaya, kurallara uymaya vs iten faktör Tanrı inancıysa, bunun doğal ve beklenen sonucu, dinsizlerin bu kuralları dindarlara kıyasla daha fazla yıkmalarıdır. Burada cinayet, tecavüz, hırsızlık gibi suçlardan ya da eşcinsellik veya uyuşturucu kullanımı gibi dinler tarafından ahlak dışı sayılan eylemlerden, hatta boşanmak gibi yine dinlerin genellikle tasvip etmediği eylemlerden bahsediyoruz. Fakat mevcut istatistikler açıkca göstermektedir ki durum bu beklentinin tam tersidir. Örneğin ABD’de Barna Araştırma Grubunun 1999’da yaptığı çalışmaya göre, inançlı çiftler arasındaki boşanma oranı inançsızlara göre daha fazladır. Hapishane istatistiklerine bakılırsa, dindar kişilerin hapse düşme oranı ateistlerin hapse düşme oranının 40 katıdır. 

       Bu son veriyi yanlış anlamayın. Bu, ateistlerin sayısının dindarlardan çok daha az olmasından kaynaklanmıyor. Dindar suçlularla toplam dindarlar arasındaki oran ve ateist suçlularla toplam ateistler arasındaki oran karşılaştırılıyor. Sonuç açık: Ateistler yasalara daha sadık, daha ahlaklı! Ahlak konusuyla ilgili kapsamlı bir video ve yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

       Bu sonucu ilginç bulanlara, benim hiç de ilginç bulmadığımı, hatta mantıklı bulduğumu söylemeliyim. Çünkü, din genellikle ayak takımının işidir. Fakir, cahil, okumamış ve toplumun alt tabakasından olan kişiler toplumun diğer kesimlerine göre daha dindar olma eğilimindedir. (Bu da istatistiklerin gösterdiği bir gerçektir). Suçlular da daha çok bu kesimin içinden çıktığına göre, aslında bu sonuçta şaşılacak bir taraf yoktur. Fakat bizim bu yazıdaki maksadımız açısından konuya yaklaşırsak, tüm bunların ahlak argümanını kolayca çürüttüğünü söyleyebiliriz. Bir de Özgür İrade kavramı vardır ki inancın bizzat temelini sarsar. Bu konuyla ilgili bir yazı ve videoya ulaşmak için tıklayın.

    5) Transendental argüman 

       Bu argümana göre, mantik, bilim, ahlak gibi alanlar, hatta insan bilgisinin ve tecrübesinin tüm alanları, Tanrı var olmadığı takdirde anlamsızlaşır. Hristiyan inancından farklı herhangi bir düşünce şekli, mantıksal olarak devam ettirildiğinde, imkansız ve absurd bir sonuç üretecektir, dolayısıyla, her şeyin yerli yerine oturabilmesi için, Hristiyanlık ve Hristiyanlığın Tanrı inancından başlanmalıdır. 

       Bu argüman Hristiyan teologlarca üretilmiş olduğundan, sadece ateizmi değil Hristiyanlık dışındaki diğer inanç sistemlerini (Budizm, İslam vb) de kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Dolayısıyla Müslüman bir okur kesimine, bu argümanı çürütmek için uğraşmak gerekmediğini düşünüyorum. Kendi işlerine gelmeyen bu tür konularda, gerekli çürütmeleri yıldırım hızıyla yapabilmekle ünlüdür bizim dincilerimiz. Lakin bu argüman düpedüz yanlı ve dayanaksızdır. İnsan bilgi ve tecrübesinin herhangi bir alanı, Hristiyan inancını, hatta genel olarak Tanrı inancını gerektirmeden de yürür. Ahlaklı ateistlerin, ateist bilim insanlarının vs varlığı zaten bunun göstergesidir. (Bu bağlamda ahlaklı Müslümanların, Müslüman bilim insanlarının vs varlığını da argümana dahil edebiliriz.) 

    6) Çoğunluk argümanı (Argumentatum Ad Populum) 

       Bu argüman, çaglar boyunca insanların Tanrı’ya inandığını, bu derece geniş bir kitlenin hem fikir olduğu bir fikrin yanlış olmasının pek olası görünmediğini iddia ederek, Tanrı’nın olması gerektiği sonucuna ulaşmaya çalışır. Bu, üzerinde durulmayı bile gerektirmeyecek kadar zayıf bir argümandır. Bir fikrin doğruluğu, o fikre kaç kişinin inandığı ile ilgili değildir. Unutmayın, Galilei bir zamanlar doğruyu söyleyen tek kişiydi ve kimse ona inanmamıştı. Anatole France’in şu sözü burada tam yerine oturuyor: “Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.” 

    7) Mükemmellik argümanı 

       Zihnimizdeki mükemmellik kavramının mümkün olmasının ancak ve ancak böyle bir mükemmelliğin var olması durumunda mümkün olacağını ifade eden bir argümandır. Bu argümanda iki yanlış vardır. Birincisi, tanımlanan ve/veya zihinde canlandırılan her şeyin gerçek dünyada bir karşılığının olması gerektiğini farz etmesidir. Fakat dikkat ederseniz, böyle bir zorunluluk yoktur. Noel Baba, anka kuşu, efsanelerdeki tek boynuzlu at vb kavramları zihnimizde canlandırabiliriz, fakat bu onların gerçekte var oldukları anlamına gelmez. 

       Bu argümandaki ikinci yanlış, döngüsel akıl yürütme içeriyor olmasıdır. Yani ulaşmak istedigi sonucu çıkış noktasında gizli içerir. Ulaşılmak istenen sonucun öncüllerde gizlendiği bu tür akıl yürütmeler, başlangıçta yola çıktıkları noktanın içerdiğinden daha fazla bilgi vermezler. Tanrı’yı var olmasını gerektirecek şekilde tanımlayıp, sonra buradan yola çıkarak Tanrı’nın var olduğunu söylemek, bir kedinin kendi kuyruğunu kovalamasından farksızdır. Kurulumunda böyle bir yol izlenen argümanlar, felsefi açıdan değersizdirler. 

    8) Sonsuzluk argümanı 

    Sonsuzluk diye bir kavram var olduğundan ve bilinen varlıkların hiçbiri sonsuz olmadığından, bu sonsuzluğu mümkün kılan veya kendisi sonsuz olan bir varlık olmalıdır, ki bu da Tanrı’dır diye özetlenebilecek bir argümandır bu. Fakat bu da zayıf bir argümandır. Burada da yukarıda açıkladığımız argümandaki hataya düşülmektedir. Yani döngüsel akıl yürütme. Ayrıca, Tanrı nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bu tanım ile Tanrı’nın var olmasının gerekliliği arasında nedensel bir ilişki yoktur. 

    9) Tanık argümanı (Dinsel tecrübe veya mucize argümanı) 

       Dinsel veya mucizevi tecrübelere dayanan argümanların genel adıdır. Bu tür argümanlarda dile getirilen tecrübeler şüpheye ve sorgulamaya açıktır. Ayrıca subjektifdirler. Kimseden, başka birinin başından geçtiği söylenen bir tecrübeye dayanarak Tanrı’nın var  olduğunu kabul etmesi beklenemez. 

    10) Dinsel kişi ve kaynaklara dayalı argüman 

    Dinin kurucusu veya önemli şahsiyetlerinin hayatını veya dinin kutsal kitabını örnek göstererek, bunların mevcut dinin geçerliliğine ve güvenilirliğine işaret ettiğini, dolayısıyla bu dine ait temel kavramların (Tanrı’nın varlığı gibi) doğru olması gerektiğini iddia eden bir argümandır. Fark edileceği gibi, felsefi açıdan kanıt olacak herhangi bir tarafı yoktur. Bir dinin iyiliği, güzelliği veya bir dinsel şahsiyetin bilgeliği felsefi veya epistemolojik konularda verdikleri bilgilerin doğruluğuna işaret olamaz. Arada nedensel bir ilişki yoktur. 

    11)  “Ya varsa?” argümanı (Pascal’ın Kumarı) 

       “Tanrı yoksa benim kaybedeceğim bir şey yok, ama varsa inançsız birinin kaybedeceği çok şey vardır” diyen ve buna dayanarak Tanrı’nın varlığının kabul edilmesi gerektiğini söyleyen argümandır. 17. yüzyıl Fransız filozofu Blaise Pascalın bu konudaki düşünceleri ilgi çekicidir. Pascal, agnostiklere Kumarbaz Argümanı ile bazı seçenekler sunar: 

       “Tanrı’nın varoluşuna oynayıp kazanırsak (yani, Tanrı’nın varoluşuna oynayıp kazanırsak (yani Tanrı varsa), o zaman kazancımız -bir büyük ödül olarak- ededî yaşamdır. Bu seçim yapmışsak ve Tanrı’nın var olmadığı bir şekilde ortaya çıkmışsa, kaybımız ebedî yaşam imkânıyla kıyaslandığında pek de büyük sayılmaz: Dünyevî birtakım hazları kaçırmış, birçok saati ibadetle geçirmiş ve hayatımızı bir yanılsama içinde geçirmiş olabiliriz. Tanrı’nın var olmadığı alternatifine oynamayı seçer ve kazanırsak (yani, Tanrı var değilse eğer), bu takdirde (en azından bu bakımdan) yanılsama içinde bu dünyadaki hayatın hazlarına, ilahî ceza korkusu duymadan, düşkünlük göstermek açısından tam bir özgürlüğün keyfine varırız. Fakat bu alternatife oynar ve kaybeder isek (yani, Tanrı’nın var olduğu ortaya çıkarsa), bu takdirde en azından ebedî yaşam şansını kaçırdığımız gibi, ebedî bir cehennem mahkûmiyeti tehlikesiyle dahi karşı karşıya kalabiliriz.”

       Fakat dikkat edilirse bu da felsefi açıdan kanıt kabul edilebilecek bir argüman değildir. Çünkü karşıdakinin kendi zihninde ikna olup olmaması umursanmıyor, sadece kendisinden itaat bekleniyor. Bu argüman daha çok politik olarak yandaş toplamada işe yarayabilir, yoksa felsefi olarak ikna etmede değil. Çünkü argümanın, Tanrı’nın var olduğunu kanıtlayan bir yanı yoktur. Zaten dikkat edilirse, argümanın amacı da o değildir. Her şeyi bilip ve her şeye gücü yettiğine inanılan bir varlığa (Tanrı’ya), bu şekilde pazarlık yöntemi ile inanmayı seçmek, şüphesiz inancın kendisi ile çelişmektedir ve tamamen bir kendini rahatlatma taktiğine dayanmaktadır. 

     

     * Bu yazı bir derlemedir. Katkılarından dolayı Sinan Talay’a teşekkür ederim.

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • The Sunset Ltd.

     

    Yönetmen: Tommy Lee Jones (2011) 

    Oyuncular: Tommy Lee Jones (Beyaz), Samuel L. Jackson (Siyah)

    (IMDB)

       Film kötü bir mahallede, basit bir apartman dairesinin içinde geçiyor. The Sunset Ltd.’ın ana teması, intihar etmeye kararlı ve nihilizm noktasına gelmiş ateist bir profesör ile onu ölümden vazgeçirmeye çalışan “Hristiyan” ve siyahi bir işçi arasında geçen sonu gelmez bir diyalogtan oluşur (zira dindarlarla mantık ekseninde kalarak tartışmak oldukça zordur). Sabır konusunda sıkıntı çeken ve Hollywood kurgusu sevenlerin izlemekte zorlanacağı bir film olsa da, meraklısının (filmlerde aksiyondan çok senaryoya ve diyaloglara önem verenlerin) keyifle izleyeceğine inanıyorum. 

      İlk olarak, hakkını vermek lazım ki oyuncular çok başarılı. Zaten sadece iki oyuncunun oynadığı bir filmde bu kadar iyi oyunculuk olmasaydı izlenmesi zorlaşabilirdi. Konuya gelince: Zihinsel anlamda çok zor bir hayat geçirmiş olan Jones, ateist bir Profesördür ve kendisi için son seçenek olan ölümü seçmiştir. Tam kendisini trenin önüne atacakken Jackson tarafından kurtarılır ve bir apartman dairesine yerleştirilir. İsa’nın kendisiyle konuştuğunu düşünen dini-bütün Jackson, intiharın en büyük günahlardan birisi olduğuna inandığı ve kendisini, İncil’de bahsi geçen “kardeşlerini kurtarmalısın” emrine uymak zorunda hissettiği için Jones’u kurtarır; dahası sevap kazanma gayesiyle onu bu fikirden tamamen vazgeçirme derdindedir. Alışkın olduğumuz durumlar bunlar 🙂 Fakat filmin başından sonuna kadar intihar konusunda son derece kararlı olan Jones’un karşısında, beklediği cevapları bulmakta oldukça zorlanacaktır. Jones yaşlı bir adamdır ve hayatı boyunca her şeyi sorgulamış, ulaştığı noktada ölümün ve yok oluşun onun ve tüm insanlık için tek kurtuluş olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ölümün bir yok oluş değil, çeşitli yargılama süreçleriyle geçecek “sonsuz bir hayat” – ki Jones’a göre bu “sonsuz bir işkence”ye eşdeğerdir- olduğu hayalini savunan dinlere karşı büyük bir öfke duymaktadır. Onun tek istediği yokluğun huzurudur artık aslında.

       Geçmişinde pek de iyi bir adam olmayan Jackson’ın, ölüm döşeğindeyken İsa’nın kendisiyle konuşarak, ona “insanlığı kurtarmak” gibi bir görev verdiğini düşünecek kadar akıl yoksunu olduğunu düşünecek olursak, ateist bir profesörün bu adamla gireceği bir fikir tartışmasından pek de mağlup ayrılacağını düşünemeyiz. Bununla birlikte Jackson’ın özellikle filmin başlarında ortaya koyduğu kolayca çürütülebilecek bazı dayanaksız düşüncelere Jones’un karşılık vermemesi gerçekten sinir bozucu olmuş. Neyse ki konu ilerledikçe Jones’un ön plana çıkmaya başlaması ve Jackson’ın gerçekler karşısındaki çaresizliğini görmek, biraz olsun içini rahatlatıyor insanın. Sonuçta fikirlerinden ve vardığı sonuçlardan son derece emin olan Jones’un çoğu konuda cevap vermeye bile çalışmamasını insan anlayabiliyor.

       Aslında film sadece iki farklı insan arasında geçen bir fikir çatışması üzerine kurulu olarak değerlendirilirse iyi bir film denebilir. Eğer iki insan değil, ateist ve hristiyan ideolojinin çatışması şeklinde algılanırsa eleştirilecek pek çok nokta ortaya çıkar. Sonuçta ateist karakter hayatı boyunca acı çekmiş, değer yargılarını kaybetmiş egoist ve karanlık bir karakter, Jackson ise hayatında çok hata yapmış fakat hristiyanlığa bağlanmasının ardından kendini insanlara iyilik etmeye adamış bir karakter olarak ortaya konmuş. Dolayısıyla bu açıdan ateizm karşıtı bir film olarak algılanmaya çok açık bir film denebilir. Film sonuçta bir Hollywood yapımı… Yine de böyle bir Hollywood yapımında bile Hristiyan ideolojinin pek çok konuda ne kadar mantık yoksunu olduğu biraz anlayış sahibi olan her izleyici tarafından fark edilebilir düşüncesindeyim. En azından izleyen kişilerin, din olgusunun aslında ne kadar içi boş ve kolaylıkla yanlışlanabilir olduğunu, tutunduğu dayanakların hiç de öyle “tutunulacak” dallar olmadığını ve inanç denilen olgunun insanın tamamen kendi kendisini kandırabilme yeteneğine dayandığını görmesini sağlar diye düşünüyorum.

       Sonuç olarak gerek orijinal konusu, gerekse iyi oyunculukları göz önüne alınarak izlenmesi gereken bir film. Din, ahlak, yaşam, özgür irade vb sisli-puslu konularda konuşurken kullanacağınız argümanlar çıkarabilirsinz. Bunların dışında, arka fonda belli belirsiz artıp azalan ses ve müzik efektlerinin kullanımı da oldukçok başarılıydı.

    Filmden birkaç replik: 

     Siyah—Seni peronun kenarına getiren bu muydu? Kişisel bir şey değil miydi?

     Beyaz—Kişiseldi. Eğitimin yaptığı şey budur. Dünyayı kişiselleştirir. Eğitim dünyayı kişiselleştirir.

     

    Beyaz—İnsanlar dünyayı gerçek hâliyle görebilse, hayatlarını gerçek hâliyle görebilseler, hayaller ve yanılsamalar olmadan yani, bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi.Ben Tanrı’ya inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana! Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü O’nun kulaklarına müzik gibi geliyordur. Ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkar ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani.

       Sizin kardeşliğiniz sadece bir acı kardeşliği, başka bir şey değil. Ve bu acı tekrarlanan bir acı değil, kolektif bir acı olsaydı, dünyayı evrenin duvarlarından söker ve neden olabildiği en büyük gecenin içine atar, geride kül bile kalmayana dek alev alev yakardı. Ve kardeşlik, adalet, sonsuz hayat mı? Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece “daha fazla hayat”a hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor. 

        Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç ve geçmek bilmeyen hastalıklar… Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için. Gerçek kardeşlik bu işte. Gerçek bağ. Ve herkes hayat boyu üye. Bana kurtuluşun kardeşinde mi diyorsun? Kurtuluşum mu? Lanet olsun ona. Her şekil, kılık ve yapıda lanet olsun. Onda kendimi görüyor muyum? Evet görüyorum. Ve gördüğüm şey midemi bulandırıyor. Bundan daha kötü ne olabilir, bilemiyorum. Beni anlıyor musun? Beni anlayabiliyor musun?

     

    Yazar: Darth Vader & felis agnosticus

  • İnsanın ön yargısı antik evrimsel kökene sahip

       Yale Üniversitesindeki araştırmacılara göre, başkalarına “bizler ve onlar” şeklindeki bakış açımız sadece insana özgü değil, primat kuzenlerimizle de paylaştığımız ortak bir özellik.

       Yale Üniversitesinde psikolog Laurie Santos’un başı çektiği ekipçe yürütülen deneylerin sonuçlarına göre, maymunlar da tıpkı insanlar gibi kendi gruplarına dışardan yaklaşan bireylere “yabancı” gözüyle bakıyor ve pek de hoşlanmıyorlar. Journal of Personality and Social Psychology dergisinin Mart 2011 sayısında yayınlanan araştırmada Santos bu durumu şöyle ifade etmiştir:

    “İnsanın temel davranış modellerinden birisi, insanları bizimle aynı gruptan olma veya olmamalarına göre değerlendirmemizdir. Tarih boyunca bütün anlaşmazlıklar da bu sebeple ortaya çıkmıştır; din, ırk, sosyal sınıf..ve bunun gibi gruplara göre insanlar birbirlerine önyargılı davranma eğilimindedir. Bizim merak ettiğimiz soru ise şudur: Bu grup ayrımları nerden gelir, sebebi nedir? Cevap 25 milyon yıllık evrim sürecinde yatıyor. Ve bu sadece insan toplumlarına has bir şey değildir.”

        Santos ve ekibi Porto Riko sahilindeki bir adada yaşayan rhesus macaques  türünü incelemişler. Hayvanlar, kendi gruplarından olmayan “yabancı”lara uzun süre bakma eğilimindedir.Bu maymunlara, kendi gruplarından olan ve olmayan maymunların fotoğrafları gösterilmiş, sonuç olarak da yabancı bireylerin fotoğraflarına çok daha uzun ve inceleyerek baktıkları ortaya çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu maymunların sürekli grup değiştiren bir canlı türü olması. Yani bir zamanlar A grubuna üye olan bir birey birkaç hafta sonra B grubuna geçebiliyor, buna rağmen yapılan gözlemler, 1-2 haftalık bir üye de olsa belli bir süre geçtiğinde artık onun  “yabancı” sayılmaması.Yani maymunlar bu “bizden veya onlardan” ayrımını yapıyor olsalar da, bu konuda çok daha esnekler ve yeni gelen üyelere yönelik bir update süreci içindeler. 

       Santos ve ekibi daha sonra bu maymunların, “bizden ve onlardan”  kavramlarına “iyi” ve “kötü” gibi nitelikler yükleyip yüklemediklerini araştırdı. Uzun ve zahmetli bir deney sürecinden sonra, maymunların sevdikleri ve sevmedikleri nesnelere bakışlarındaki farklılıklar IAT denilen bir test yöntemiyle ölçüldü ve sonunda maymunların dışardan olana kötü, içerden olana iyi sıfatını yapıştırdıkları ortaya çıktı.

       Kötü haber, insanla bu maymunlar arasındaki “önyargı” benzerliğinin dayandığı evrimsel sürecin oldukça eski olması, dolayısıyla önyargıyı kırma düşüncesi sandığımızdan zor olacak gibi görünüyor. İyi haber ise, maymunların bile bu konuda esnek olmaları, kısa sürede, dışardan gelmiş bir üye de olsa aralarına kabul etmeleri. Biz insanlar da bu evrimsel esnekliği kullanmayı öğrenebilirsek, daha da toleranslı ve uyumlu canlılar haline gelebiliriz belki.

     

       Kaynak makale:

       1-Neha Mahajan, Margaret A. Martinez, Natashya L. Gutierrez, Gil Diesendruck, Mahzarin R. Banaji, Laurie R. Santos. The evolution of intergroup bias: Perceptions and attitudes in rhesus macaques. Journal of Personality and Social Psychology, 2011; 100 (3): 387 DOI:10.1037/a0022459 

       Çevirip derleyen: felis agnosticus

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Kediler neden dört ayak üzerine düşerler?

       Kedilerin her seferinde dört ayak üzerine düşme özelliklerinin nereden geldiğini hiç merak ettiniz? Evrim Ağacı’nın kaleminden çıkan aşağıdaki yazıda, kedilerin bu süpergücü nasıl ve hangi evrimsel gerekçelerle kazandığını öğreniyoruz. 

       

       Kedilerdeki dört ayak üzerine düşme davranışına, Kedi Doğrultma Refleksi adı verilir. Yani kedilerin dört ayak üzerine düşmesi bir yetenek değil, reflekstir. Hatta sonradan kazanılan bir reflekstir. Kediler bu refleksi doğumdan 3-4 hafta sonrasına kadar kazanamazlar; 7. haftaya ulaşana kadar da düzgün bir şekilde işlemez. 7. haftadan sonra ise öğrenme tamamlanır ve kediler, tamamen bilinç dışı bir şekilde bu davranışı sergilerler. Bunun, biri elini hızla gözünüze doğru götürdüğünde göz kapaklarınızın gözünüzü korumak için kapanmasından bir farkı yoktur. Ve bu da, genel kanının aksine; doğuştan kazanılan bir refleks değildir. Yani yeni doğan insan bebeklerinde görülmez, doğumdan birkaç hafta sonra kazanılır. Tamamen bilinçsiz olarak otonom sinir sisteminin kontrolünde yaptığımız bir harekettir. Aşağıdaki videoda yer alan yüksek hızla çekilmiş fotoğraflar bunu gösteriyor: 

        Kedilerin bu hareketi başarıyla gerçekleştirmeleri için gereken minimum düşüş yüksekliği 1 metre civarındadır. 1 metrenin altındaki yüksekliklerden düşüşlerde kedi doğrulmaya fırsat bulamayacaktır (ne yazık ki evrim mükemmel değil.) Şimdiye kadarki en uç vaka, 46. kattan düşen bir kedinin ölmeden kurtulmasıdır. Bu, yaklaşık 150 metre yükseklik demektir. Elbette kurtuluşu, anatomisi sayesinde olmamıştır. Kedi bir tente üzerine düşmüş, sonra da bir manavın tezgahı üzerindeki bol yeşillik ve meyveler üzerine iniş yapmıştır. Buna rağmen kemikleri kırılmış ve veterinerler sayesinde iyileştirilebilmiştir. Bunun haricinde Journal of American Veterinary Medical Association dergisinde yayınlanan 1987 tarihli bir araştırmaya göre, ortalama 6 kat yükseklikten (20 metre kadar) düşen 132 kedinin %90’ı hayatta kalmıştır.

     

       Ancak araştırmalarla ilgili ilginç bir bulgu şudur: 4. kat ve daha aşağısından (yaklaşık 15 metre) sert zemin üzerine düşen kedilerde, yaralanma oranları oldukça yüksekken; 7. kattan daha yükseklerden (yaklaşık 22 metre ve üzeri) düşen kedilerde yaralanma oranları ciddi bir şekilde azalmaktadır. Yani kediler ne kadar yüksekten düşerse, kurtulma şansı o kadar artar (elbette bunun bir üst sınırı vardır). Buna Yüksek Bina Sendromu (High-Rise Syndrome) adı verilir. Gelişen modelleme teknolojisi sayesinde bu durumun, maksimum düşüş hızı ile kedilerin anatomik koordinasyonları arasındaki ilişkiden kaynaklandığı keşfedilmiştir. Yani kedi, maksimum serbest düşüş hızı (terminal velocity) olan 100 km/saat hıza, 22 metreden yüksek düşüşlerde ulaşabilmektedir (insan için maksimum serbest düşüş hızı 210 km/h’tir). Yani bu yükseklikten düşüşte sağ kalacak bir anatomiye sahiptir (ama sakın bunu denemeyin!). Hız ile anatomi arasındaki ilişki,  kedinin bu hıza ulaştıktan sonra düşüşünü çok daha kolay ayarlayabilmesiyle ilgilidir. Çünkü bu hızdan sonra daha fazla hızlanamaz ve sabit bir hızla düşer; bu da kendisini düşüş için ayarlamasını kolaylaştırır. 

       Bu durumun, evrimsel süreçte küçülen bedenleriyle ilgisi olduğu düşünülmektedir. Yani kediler, özel olarak 22 metre ve üzerinden düşüşlerde hayatta kalacak şekilde evrilmemiştir; bu yükseklikten düşenler daha başarılı olup hayatta kalmamış ve bu sebeple nesiller sonunda bu yönde evrim gerçekleşmemiştir. Aksine, vücutları bu yükseklikten düşüşlerde başarılı olacak şekilde, evrimsel süreç içerisinde rastlantısal olarak özelleşmiştir; halbuki ev kedileri arasında daha düşük katlardan düşmeye adapte olabilen canlılar olması daha avantajlıdır (Dünya’nın pek çok yerinde insanların oturduğu evler 4 kattan alçaktır.) Dolayısıyla insanların hep daha küçük kedigilleri seçmeleri, ev kedilerinin vücutlarının küçülmesine sebep olmuş; ancak bu küçülme düşüşlerdeki başarı oranının daha yüksek katlarda, daha fazla olmasına sebep olmuştur. Aksi yönde bir seçilim olmadığından dolayı (kediler sürekli binalardan düşmezler, bu yönde bir seçilim baskısı yok denecek kadar azdır), bu şekilde günümüze kadar gelmiştir. Ancak büyük kediler, yaklaşık 3 metre yüksekten düştükleri zaman başarıyla işin üstesinden gelebilmektedirler. Ki bu da bizi, bu refleksin evrimine getirmektedir: 

       Bu refleks, kedigillerde vahşi doğada evrimleşmiştir. Pek çok kedi, ağaçlar üzerinde yaşar veya dinlenmek üzere ağaçların üzerini tercih eder. Hatta kimi kedigil, ağaçlara tırmanıp buradaki maymunları veya tembel hayvanları avlamak üzere özelleşmiştir. Dolayısıyla ağaçlardan düşme vakaları, kedigiller arasında çok yaygındır ve bu sebeple, bu yönde gelişecek bir refleks, hayatta kalma şanslarını kat be kat arttırmaktadır. Vahşi doğada, olduğu gibi yere düşen kedilerdense, esnek olan kediler yönünde ciddi bir seçilim baskısı oluşmuş ve nesiller sonunda dört ayak üzerine düşen kedigiller evrimleşmiştir.  

        Kedilerin insanı etkileyen bu reflekse sahip olmaları yeterli değildir; bu refleksi sağlayabilecekleri anatomiye de sahip olmaları gerekir. İşte bu noktada, yine Evrimsel Biyoloji’nin açıklayıcı gücü devreye girer. Kedilerin omurgası, diğer memelilere göre uç derecede esnektir ve omuzlarında herhangi bir kemik bulunmaz. Üstelik ilginç bir evrimsel bilgi de, kedilerin kuyruklarıyla ilgilidir. Bu hareket için evcil kedilerin bir kuyruğa ihtiyaçları yoktur. Kuyruğu kopmuş kediler de bu hareketi başarıyla yapabilirler, çünkü arka bacakları, kedinin dönüşünü sağlayacak açısal momentumu kazandırabilirler. Kedilerin hala sıçramalarda kuyruklarını dengeleyici olarak kullandıkları düşünülmektedir; ancak vahşi doğadaki kadar aktif olmaması, evcil kedilerin nesiller sonunda kuyruklarını kaybedebileceklerini düşündürmektedir. Örneğin bir çita, avı peşinde 120 km/h hızla koşarken kuyruğu inanılmaz önem arz etmektedir ve kuyruktan kaynaklanacak bir aksaklık, o hızla çitanın yolundan çıkması ve savrulması demektir. Ancak evcil kediler, bu tip anatomik özellikleri neredeyse hiç kullanmazlar; ancak organların körelmesi için de yeterince nesil geçmemiştir, en eski evcil kediler bundan sadece 4.000 yıl kadar önceye gitmektedir. 

       Önce gözler ve iç kulaktan gelen sinyallerle kafa döndürülür; sonrasında ise omurga kıvrılarak düzgün düşüş pozisyonuna getirilir. Düşüşten hemen önce bacaklar düzgün pozisyona getirilir ve sırt dışarı çıkarılarak düşüş kuvvetleri azaltılır. 

       Sonuç olarak vahşi doğada ağaçlar üzerinde yaşamanın getirdiği bir evrim, günümüzde ev kedilerinde binalardan düşüşlerde hayatta kalmaya yaramaktadır. Siz yine de buna çok güvenerek kedinizi başıboş bırakmayın ve pencelerinizin kapalı olduğundan emin olun 🙂

     

     * Bu yazı Evrim Ağacı‘nın izniyle paylaşılmıştır.

     
  • Dini Keşfetmek 1. Bölüm – Hazır Dünya

       YouTube kanalı DiscoveringReligion‘ın yapımını üstlendiği bu video serisinin ilk bölümünde, üç büyük dünya dininin birbirleriyle çeliştiği ve benzeştiği noktalara özet olarak değiniliyor. Yaratılışçıların ve köktendincilerin, sırf kendi kişisel inançlarına prim yaptırmak için bilimsel gerçekleri nasıl inkar edip çarpıttığı, onca bilim insanının emeğini ve çalışmasını itibarsız hale getirmeye çalıştığı ve kendi dinlerini yüceltmek uğruna insanları nasıl hoşgörüsüzlüğe sürüklediği anlatılıyor. Sonunda dünyayı ve içinde barındırdığı yaşamı bile yok etme gücüne sahip olan bu dindar fanatizmin, videoda da vurgulandığı şekilde bir gün gezegenimizin sonunu getireceğine yönelik endişeleri aynen paylaşmaktayım. İyi seyirler. 

         TÜM BÖLÜMLER: 

       * Not: Bazı bölümlerin eksik olduğunu göreceksiniz. Onların çevirisini yapmadım çünkü bunlar bizleri çok ilgilendirmeyen, daha çok ABD ve Hristiyanlık çerçevesinde yapılan eleştirileri içeriyor.

  • Goodbye Lenin! (2003)

     

     

     

    Yönetmen: Wolfgang Becker (2003)

    IMDB 

    Bu yazı SPOILER içermektedir.  

            Film, 1978’de Sovyetler Birliği’ne ait İntercosmos projesi kapsamında, uzaya çıkan ilk Alman ünvanına sahip olan Sigmund Jahn’ ı televizyonda gururla izleyen Alex’le (Daniel Brühl) başlar. Alex Kerner ve ailesi, Berlin Duvarı’nın Doğu Almanya tarafında yaşayan, sosyalizmle yatıp kalkan, halinden memnun ve sosyalist düşünceye uygun bir şekilde topluma faydalı olmaya çalışan, aktivist bir ailedir. Baba sonradan öğrendiğimiz sebeplerden dolayı onlarla değildir. Anne birgün, Alex’in bir toplu özgürlük eyleminde tutuklanmasına tanık olunca 8 ay süren bir komaya girer. Onun komada geçirdiği 8 ay içinde Berlin duvarı yıkılır, kapitalizm doğuya bütün yıkıcı ve komik alışkanlıklarıyla adeta “akar”. Burger King, Coca Cola, İkea.. gibi filmde de göze sokulan ithal markaların gelişiyle, Doğu Almanya’da yaşayanların alışkın olduğu ve sevdiği kendi markalı ürünleri piyasadan kalkar, küçük aile bakkalları yerlerini büyük süpermarketlere bırakır, kıyafetler, renkler, müzikler, insan ilişkileri ve tüm yaşam alışkanlıkları hızla değişmeye başlar ama her şeyden önemlisi paranın değişimidir, hem birim olarak (Deutsch Mark gelir, eski paralar çöpe atılır) hem de sembolik olarak. Çocukların bile ancak ufak bahşişler karşılığında komadan çıkan eski öğretmenlerine şarkı söylemeye gelişleri buna en çarpıcı örnektir bence filmde. Buna daha kolay uyum sağlayan gençler hallerinden memnunken, kapitalizmin belki de en çok vurduğu kesim olan yaşlıların, eskiye duydukları özlem ve “işe yaramaz” hale geldikleri için sistem dışına itilmeleri nedeniyle yaşadıkları zorluklar da nazikçe verilmiş filmde.

      

    Resim: Alex, annesinin istediği turşu ve reçelleri piyasada bulamadığı için, sağdan soldan ve çöpten bulabildiği eski kavanozlara doldurma işlemi yaparken

       Film özünde, Alex’in ve ablasının, annelerinin 8 ay sonra komadan uyandığında herhangi bir şok yaşamaması için, onda eski sistemin devam ettiği yanılgısını yaratarak, onu olası bir kalp krizinden korumak adına gösterdikleri çabayı anlatıyor gibi görünse de, inceden ve dahiyane bir kara mizah üslubuyla, sosyalizm-kapitalizm karşılaştırması yapıyor, bunu yaparken iki tarafa da aynı uzaklıkta durmaya çalışmasıyla tarafsız olmayı amaçlamış gibi yönetmen. Ama tabi ki bunların ötesinde, bir evladın annesi için yapabilecekleri, sevgi adına yapılan fedakarlıkların ne kadar kalıcı ve değerli olduğu da bu eleştiri kadar önemli bir tema filmde… Şefkatli bir duruşu var filmin kısacası.

       Kara komedi olması nedeniyle insanı güldüren sahneler de var filmde, ama kahkahalar kısa sürede hüzne dönüşüyor. Annenin, Alex uyurken, ilk kez yataktan çıkıp sokağa adım attığında gördüğü sahneye (hamalların getirip önüne koyduğu peluş mobilyalar, İsa resmi, leopar desenli abajur ve buna benzer komik tasarımlı aksesuarlar, arka fonda İKEA tabelası) ve bu sahne karşısındaki şaşkın bakışlarına gülerken, daha da arkadan geçen bir helikopterin taşıdığı elini kaldırmış dev Lenin heykeli(ki filme adını veren sahnedir bu), absürdlüğü nedeniyle bir an için insanı gülümsetse de, annenin ona bakarkenki ifadesi ve elini ona doğru elveda dercesine kaldırmasıyla, tebessümleri hemen hüzne dönüştürüyor mesela. Yine aynı şekilde, Alex arkadaşı Denis’in yardımıyla annesinin izlemesi için eskiden kalma “çakma” TV haberlerini yaparken de, tebessüm-hüzün karışımı duygular yaşatıyor. 

    Filmden birkaç replik: 

    Alex: Annemin bıraktığı ülke, onun inandığı bir ülkeydi.Ama aslında hiç de öyle dışardan görüldüğü gibi bir ülke değildi.Artık var olmayan bir ülke, benim hatıralarımda hem annemle özdeşleşmiş olarak kalacak. 

    —Sigmund Jahn: Sosyalizm bir duvarın arkasında yaşamak değildir.Diğerlerine ulaşabilmektir ve diğerleriyle yaşayabilmektir.Sadece daha iyi bir dünya hayali değil, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmaktır. 

    Filmle ilgili birkaç bilgi:

     * Birçok ödülün yanı sıra En iyi Avrupa Filmi ödülünü de almış olan filmin, kapitalizmin kalesi olan Amerika’da da En İyi Yabancı Film dalında Golden Globe adaylığı olması ilginç.

    * Alex rolündeki oyuncu, The Edukators filminden tanıdığımız Daniel Brühl. Goodbye Lenin!, seçimleri ve başarılı oyunculuğuyla ustalara taş çıkartıyor. Anne rolündeki Katrin Sass’ı da çok beğendim.  

    * Yorumlara bakılırsa bu filmi izlemeyen Alman yokmuş. Haksız da sayılmazlar, tarihlerindeki çok önemli bir olayı anlatan Goodbye Lenin! her iki tarafta yaşayanlar için “duygulara ve anılara tercüman” olan bir film olsa gerek.

     

     * Orijinal senaryoda Denis karakteri, ismi Deniz olan obez bir Türkmüş, ama değiştirilmiş.

     

    ……Özetle izleyiniz bu filmi, benim uzun süredir arşivimde sıra bekleyerek duruyordu ve “izlemeden geçirdiğim günlere üzüldüğüm yapımlar” listemin başlarına oturdu.

     

  • Özgür Düşünce Hareketi

       Ateistlerin örgütlenmesi gerektiğinden bahsedilir hep; hangi ortama girerseniz girin, hemen herkes bu konuda hemfikirdir. “Evet örgütlenmeliyiz”, “evet bir araya gelip mücadele etmeliyiz”, “birbirimize destek olmanın etkin yollarını aramalıyız” vb. cümleleri sık sık duymuşsunuzdur. Ama nedense bu, şimdiye kadar hep bir temenni; veya sanki çok zor bir şeymiş gibi ütopik bir hedef olarak algılanır. Değildir. 

       Aralarında benim de bulunduğum ve Türkiye’de internet aracılığıyla özgür düşünceyi öne çıkararak; ateizm, agnostisizm ve dinlerden özgürlük savunuculuğu yapan çeşitli aktivist blog ve Facebook sayfa sahipleri olarak bir araya gelerek Özgür Düşünce Hareketi isimli beraberlik platformunu kurduk. Ülkemizde ürkütücü bir yobazlık ve gerilik patlamasının yaşandığı şu günlerde, hatta özellikle de bu günlerde; örgütlenmenin, yani birlik olma gücünün önemini bilen herkesi, bu yolda atılan ilk somut adım olan Özgür Düşünce Hareketi’ne katılıp destek vermeye çağırıyorum.  

     Türkiye’de iktidar sahipleri ve ortakları, doğaüstü inançların özgürlüğünü dillerine pelesenk etmişken; yapılan basit eleştirilerin dahi “halkın değerlerini aşağılama” sayıldığı, hatta ateistlerin varlığının bile dine hakaret kabul edildiği bir ortamda; “bizler varız, özgür düşünceyi savunuyoruz ve duruş metnimizde tarif ettiğimiz ilkeler doğrultusunda bizim gibi düşünenlerle birlik olarak savunmaya da kararlıyız” demek için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ateistlerin, agnostiklerin ve dinlerden özgürlük savunucularının tanınmasının zamanı geldi geçiyor. Çünkü özgür düşünceliler varlar. Çünkü özgür düşünceliler; dinin kurumsallaşmasına karşı mücadele etmek üzere, bilimsellik ve toplumsallık temelinde bir araya geldiler bile. Bu, Özgür Düşünce Hareketi‘nin tanıtım yazısıdır. Bu bir davet yazısıdır. Çünkü özgür düşünceli ve insanca yaşamanın mümkün olduğu bir dünya hayal ediyoruz. Sorgulayan, şüphe duyan ve özgür düşünen herkese sesleniyoruz!  

    Saklandığınız yerden çıkın! Şimdilik yalnız olabilirsiniz, ama asla yanlış değilsiniz!  

        Duruş metnimizi okuyup yazılanlar konusunda hemfikir olan herkes, sitenin İletişim bölümüne yazarak aramıza katılabilir. Böylece hem projelerimizde görev alabilir veya kendi projelerini bizimle paylaşabilir hem de sadece fikir alışverişi yapmak için bile olsa grupla iletişim kurmaya başlayabilir. Hepinizi aramıza bekliyoruz.