Yazar: admin

  • Evrim devam ediyorsa neden dünyada hala maymunlar var?

       İnsanın evrimi üzerine sık sorulan bir soruya cevap olması bakımından, ODTÜ Evrim Ağacı topluluğunun konuyla ilgili yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. “Evrim devam ediyorsa neden dünyada hala maymunlar var?” sorusunu yanıtlayan bu yazının bilgilendirici olmasını umuyorum, ancak şunu da eklemek isterim ki ciddi bir bilgi eksikliğine ve temel biyolojiyi en baştan başlayıp öğrenme gerekliliğine işaret eden bu naif soruya verilen cevabı anlayabilmek için bile evrim kuramına ilişkin bazı temel noktaların bilinmesi gerekiyor.

       İlk olarak bilmemiz gereken şudur: İnsan maymundan gelmemiştirHiçbir bilim insanı bunu iddia etmemiştir, etmeyecektir ve böyle bir düşünce komik olmanın yanı sıra ne evrim kuramıyla ne de biyolojiyle ve bilimle bağdaşır. Çünkü maymunlar bizden daha az “modern” olan canlılar değildir. Şu anda var olan bütün canlılar moderndir ve hiçbiri bir diğerinden evrimleşmemiştir. Bu canlıların tamamı, aynı anda var olan ve varlıklarını sürdüren canlılardır. 

       Yazıya geçmeden önce, benzerliği hatırlatmak için kısa bir video:

       Günümüzde, bazı atasal canlılar, kendilerine oldukça benzeyen ve kendilerinden ayrılarak evrimleşmiş türlerle birlikte bulunabilmektedir; ancak bu “kaynak tür” olarak tanımlayabileceğimiz atasal türler dahi, diğer tür ondan ayrılarak evrim sürecinde kendi yolunu çizmeye başladığından beri değiştiğinden dolayı (çünkü evrim süreklidir ve çevre değiştikçe evrim vardır) o atasal türler de az ya da çok evrimleşmiştir. Cümle karışık ve biraz derin kavrayış gerektiriyor; ancak detaylı olarak okursanız, ne demek istediğimi anlayabileceğinizi düşünüyorum. Sonuç olarak, günümüzde var olan hiçbir tür, diğerinin atası değildir. Çünkü onlar, ortak atalara sahip olmakla birlikte, günümüze kadar az ya da çok farklılaşarak gelen, modern türlerdir. 

       Dolayısıyla insan, maymunların hiçbir türünden gelmemektedir. Zira insanın kendisi de bir maymundur. Nasıl ki bir bakışta şempanze, gibon, orangutan, bonobo, vb. farklı maymunları birbirlerinden ayırabiliyorsak, bir bakışta insanı da diğer maymunlardan ayırabiliyoruz. Ancak evrim tarihini, düşünen bir hayvan olarak insan yazdığından ötürü, kendisini merkeze yerleştirmektedir. Dolayısıyla insan, kendi atalarını görmezden gelmeye eğilimlidir; bu, üstün bir tür olduğunu hayal etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu son derece gülünçtür. 

       İnsanın en yakın kuzenleri, bonobo maymunları ve şempanzelerdir. Daha sonra orangutanlar gelir ve bu böyle, geriye doğru gider. İnsan, muz bitkisiyle de, kaplanla da, kaplumbağa ile de kuzendir. Ancak bu, teyzenizin halasının babasının anneannesinin 6. göbekten kuzeninin kardeşinin 7. dereceden kuzeninin görümcesinin baldızı gibi bir durumdur. Çünkü herhangi bir bitki ile (örneğin muz ağacı) olan atamız, hayvanlarla bitkilerin ortak atası olan ve en son, 3 milyar yıl kadar önce yaşamış olan bir ilkel bakteridir. Günümüzde bu bakteriler farklılaşmıştır ve artık yaşamazlar. Ancak onlara ait iki devasa kol (daha doğrusu krallık, kingdom), “hayvanlar” ve “bitkiler” yaşamaktadır. Benzer şekilde, kaplanlarla da ortak atamız vardır. Maymunlardan geriye doğru gidersek, dört ayaklı başka canlıların, en sonunda da küçük, fareye benzeyen ve 65 milyon yıl önce yaşayan atalarımızın (Teinolophos, Thrinaxodon, vb.), bütün memelilerin atası olduğunu görebiliriz. Kısacası, var olan bütün canlılar ile ortak atamız mevcuttur ki bunlar arasındaki ilişkiye “Evrim Ağacı” (Darwin “Yaşam Ağacı” demiştir) diyoruz.

    Resim: Thrinaxodon Lionhinus

          Peki, maymunlar neden insana evrimleşmemektedir? Buna bir miktar cevap verdik (modern maymunlar, modern insanın atası değildir ve modern maymunlar da en az insanlar kadar modern türlerdir). Şimdi biraz daha cevap verelim: Neden evrimleşsinler ki? İnsana evrimleşmek iyi bir şey midir? İnsanlar, bir şempanze gibi ağaca tırmanabilir mi? Kaç tane insan, saatte onlarca kilometre hızla bir ağaçtan diğerine sıçrayarak avcıdan kaçabilir? Kaç tane insan, orman dokusunda bir maymun kadar iyi saklanabilir? Kaç tane insanın vücudu, maymunların yaşam ortamında yaşamaya elverişlidir (anatomi, fizyoloji, vb. açılardan)? Bunların cevabı açıktır. 

       İnsana evrimleşmek, evrimin nihai bir amacı değildir. Bu, böyle görüldüğü müddetçe, tüm canlıların yöneldiği noktanın insan olduğu yanılgısına düşülür. Halbuki evrimsel süreçte bir toprak solucanı ne ise, insan da odur. Beynimizin gelişmesinin evrim ya da doğa açısından hiçbir önemi veya faydası yoktur (hatta zararı vardır), zaten evrimin “kendisine yarar türler üretmek” gibi bir amacı da yoktur. Hatta basitçe, evrimin bir amacı bile yoktur. Bunu daha önceki notlarımızda açıklamıştık.

       Dolayısıyla, hiçbir maymun insana evrimleşmez. Bu olacak olsa bile, bunu insan gözüyle göremeyiz. Çünkü insanın evrimi, 7-10 milyon yıldır sürmektedir ve ancak bu değişiklikler, bu kadar uzun sürelerde meydana gelmiştir. Eğer ki çevresel ve cinsel baskılar, günümüz maymunlarını da daha zeki canlılara evrimleştirecek şekilde ayarlanırsa (ki trilyonlarca değişkene müdahale edilebilmesi ve istenildiği gibi ayarlanabilmesi imkansızdır) günümüz maymunlarının gittikçe zekileşerek insanlara benzemesi (ya da insana benzeyen ama tamamen farklı türler haline gelmeleri) için hiçbir engel yoktur. Fakat dediğimiz gibi, bu parametreler kafamıza göre ayarlanamaz. Üstelik insanın insan olmasını sağlayan değişkenler bile hala araştırma konularıdır. Doğa, işleyişini sürdürmektedir ve bizler, bu işleyişteki sıradan adımlarız.

       Gelelim insan ile maymunların ortak atasına. Malesef, bilgilerinizin bu konuda eski olduğunu görüyorum. Zira bilim dünyası, insan ile maymunların ortak atası olduğundan neredeyse emin oldukları bir türü zaten buldular: Darwinius masillae. Bu tür, sadece bizlerle şempanzelerin ya da diğer maymunların değil, gerçek anlamıyla tüm maymunların atasıdır. 47 milyon yıl önce yaşamıştır ve maymunların iki kolu olan “strepsirrhin”lerle “haplorhin”lerin ortak atasıdır. Türün incelemesi hala sürmektedir ancak bulgular, gerçekten heyacan vericidir. Üstelik bu tür, ortak atamız olmasa bile, bir ortak atamızın bir yerlerde, bir zamanlar yaşadığından eminiz. Çünkü Evrim’in bilimsel bir gerçek olduğundan eminiz (kütleçekimi gibi). Ve şu anda elimizde insanın evrimine ait 23 farklı basamak bulunmakta. Dolayısıyla insanın evriminin nasıl işlediğini ve ne yollardan geçtiğini de bilmekteyiz. Bu konularda hiçbir sıkıntı olmaduğı için, umuyoruz ki günün birinde net bir şekilde tüm basamaklar keşfedilecektir. Ancak bugünkü bilgiler bile, bize fazlasıyla yeterlidir.


    Resim: Darwinius masillae 

     

    Facebook Evrim Ağacı sayfası

     Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Beynimizin evrimsel süreçte büyümesinde rol oynayan bir gen bulundu

        İnsan beyni evrim sürecinde çarpıcı bir büyüme göstermiş, son 7 milyon yılda hacmen 3 katına çıkmış ve sonunda vücut enerjimizin beşte birini tüketen, 86 milyar nöron içeren yaklaşık 1200 cc’lik bir organa dönüşmüştür. Bu sayede bize, soyut dil kullanmak ve karmaşık matematik problemleri çözmek gibi bazı özgün yetenekler kazandırmıştır. En hızlı büyüme ise son 2 milyon yılda gerçekleşmiştir. 1,8 milyon yıl önce yaşamış olan insansı atalarımızdan Homo erectus’un beyni, modern insanın beyninden çok küçüktür (900cc.) Bu fark neden ve nasıl ortaya çıkmıştır? Veya beynimiz, DNA’larımızın neredeyse %98’i aynı olan en yakın akrabalarımız şempanzelerin beyninden nasıl daha büyük hale gelmiştir? 

       Bilim insanları asırlardır, “insanı insan yapan” şeyi anlamaya çalışmaktadır. 2004 yılında tamamlanan İnsan Genom Projesi ve 2005 yılında tamamlanan Şempanze Genom Projesi’nin ardından, türümüzün sağkalımını olumlu yönde etkileyen bazı özelliklerin (büyük beyin, bipedalizm, değişen beslenme alışkanlıkları vb) moleküler temelleri de incelenebilir hale gelmiştir. 2008 yılına gelindiğinde, insan ve kuyruksuz maymun genomları üzerinde yapılan yaklaşık 24 adet bilgisayarlı karşılaştırma çalışması, önemli olabilecek yüzlerce DNA parçası keşfetmiştir. Ama belli bir DNA parçasının insanın evriminde gerçekten de büyük bir fark yarattığına ilişkin çalışmaların sayısı sınırlıdır. 

       Geçtiğimiz haftalarda araştırmacılar, fare embriyolarına bir parça insan DNA’sı naklederek fare beynini büyütmeyi başarmıştı. Bu çalışma Current Biology’de yayımlandı. Şimdi başka bir ekip daha da ileri giderek fare beynini sadece büyütmekle kalmadı, ona primat beyinlerine özgü katlantıları da kazandırdı. Üstelik bunu sağlayan geni de teşhis etmeyi başardı. 26 Şubat 2015 tarihinde Science dergisinde yayımlanan bu çalışma, bilim insanlarının türümüzün bilişsel yeteneklerini ortaya çıkaran evrimsel basamakları çözümlemesi yolunda çok önemli bir adım oldu. 

       Söz konusu çalışma, Almanya’daki Max Planck Moleküler Hücre Biyolojisi ve Genetik Enstitüsü’nde görevli bir gelişimsel nörobiyolog olan Wieland Huttner ve meslektaşlarının, kürtajla alınmış fetüs dokularını ve fare embriyolarını detaylıca incelemesiyle başlamıştı. Huttner’ın yüksek lisans öğrencisi olan ve çalışmanın büyük bir kısmını yürüten Marta Florio konuyla ilgili şunları söyledi: “Beynin korteks bölgesinin gelişimi sırasında tam olarak hangi genlerin aktif olduğunu belirlemek istedik. Korteks, kemirgenlere kıyasla insanlarda ve diğer primatlarda belirgin şekilde daha büyüktür.” 

       Devam etmeden önce kısa bir bilgilendirme yapalım: Korteks, insan ve memeli beyinlerinin sinir dokusundan meydana gelen 2-4 mm’lik dış katmanıdır. Korteksin filogenetik olarak (yani evrimsel açıdan) daha yeni olan bölgesine ise neokorteks denir (neo- eki “yeni” anlamına gelir.) Evrim sürecinde beyindeki büyümenin büyük bir kısmı neokortekste gerçekleşmiştir. Kemirgenlerde ve diğer küçük memelilerde neokorteks düzdür, primatlarda ve diğer büyük memelilerde ise derin çukurlara ve sırtlara sahiptir. Bu çukur ve sırtların oluşturduğu katlantılar, neokorteks alanının artmasını, dolayısıyla da daha fazla bilginin saklanmasını sağlar. Neokorteks akıl yürütme, dil yeteneği, bilinçli düşünme, analitik düşünme ve duyusal algıda temel bir rol oynar. Bu çalışmayı yapan araştırmacılar, buldukları genin neokorteksteki nöron sayısını çarpıcı biçimde artırarak, insanın bilişsel yeteneklerinde çok önemli bir rol oynadığını düşünüyor.

     

          Hatalı çıkarımlara yol açmaması için toplam beyin hacmi ile ilgili şu noktayı da özellikle vurgulamak istiyorum: Beyninin daha büyük olması, o canlının daha zeki olacağı anlamına gelmez. Daha büyük bedenlere daha büyük beyinler gerekir veya daha soğuk iklimlere adapte olmak adına daha büyük beyinler gelişebilir. Örneğin soğuğa çok iyi adapte olduğu bilinen Neandertaller’in ortalama beyin hacmi 1300-1600 cc’dir; yazının başında da belirttiğim gibi modern insanınki ise yaklaşık 1200 cc’dir. Nörolojik işlemler, beyin hacminden ziyade nöronların beyindeki düzenlenim şekillerine bağlıdır.

    Çalışmanın ayrıntıları:

    Korteks gelişiminde etkili olan genlerin bulunması, kulağa geldiğinden daha zor bir işti. Bir korteks oluşturmak için çeşitli başlangıç hücreleri veya kök hücreleri gereklidir. Kök hücreleri bölünür ve bazen de başka türden “ara” kök hücrelerine özelleşir, ki bunlar da sonradan bölünerek beyin dokusunu oluşturan nöronları oluşturur. Ekip, korteks oluşumu sırasında iki canlı türünde hangi genlerin aktif olduğunu bulmak için, çeşitli tipteki kortikal (kortekse ait) kök hücrelerini ayırt edecek bir yöntem geliştirmek zorundaydı. 

       Aylar süren çalışmanın sonunda araştırmacılar nihayet bir çözüm yolu buldu: Farklı kortikal hücre türlerini izole etmek için, kök hücrelere floresan etiketler1 eklediler. Sonra her kök hücre türüne has aktif genleri belirlediler. İnsan dokuları, onlara karşılık gelen fare dokularında bulunmayan ve beyin gelişiminde rol oynayan 56 gene sahipti. Sonunda ekip, insan fetüsü kök hücrelerinin bölünmesinde en aktif olan genin ARHGAP11B olduğunu buldu. 

       ARHGAP11B geninin, türümüzün evrimini anlamada önemli olabileceği bir süredir zaten düşünülmekteydi. ARHGAP11B sadece 804 bazdan oluşan kısacık bir DNA parçasıdır. Yıllar önce başka bir ekip bu genin, atasal bir genin duplikasyon2 sırasında kendisine ait eksik bir kopyasını yapmasından sonra ortaya çıktığını keşfetmişti. Bu fazladan versiyon modern insanlarda ve onların eski atalarında (Denisova insanları ve Neandertaller) mevcuttur. Oysa ne fareler ne de şempanzeler ARHGAP11B genine sahiptir. Dolayısıyla araştırmacılar bu duplikasyon işleminin, şempanze ve insan soy hatlarının ayrılmasından sonra meydana geldiği sonucuna varmıştı. Huttner, bu gen duplikasyonunun insana özgü olmasının çok heyecan verici olduğunu belirtmiştir. 

       İnsan ve fareler üzerinde yaptıkları genetik karşılaştırmalar aynı gene işaret edince, Huttner ve ekibi ARHGAP11B genini gelişmekte olan farelere nakletmeye karar verdi. Sonuç şaşırtıcıydı. Bu işleme tabi tutulan farelerdeki korteks kök hücre sayısı neredeyse iki katına çıktı ve beyinlerinde de zaman zaman insana özgü katlantılar geliştiği gözlemlendi. (Normalde farelerde bulunmayan bu katlantılar tüm primatlarda vardır.) Araştırmacılar, eklenen genin, fare beynindeki bazal kök hücrelerinden bazılarının, hayvanın normalde sahip olduğundan daha da fazla ara kök hücre üretmesine sebep olduğunu keşfetti. Ayrıca, nöronlara dönüşecek olan bu ara hücrelerin, bu dönüşüm sürecinde normalden çok daha hızlı bir şekilde bölündüğü ortaya çıktı. Bütün bu etkiler, farenin beyninin büyümesine ve deneklerin yarısında da neokortekste katlantılar oluşmasına yol açıyordu. Kısacası, ARHGAP11B geni insan neokorteksinin evrimsel büyümesinde kilit bir rol oynuyordu. İspanya’daki Sinirbilim Enstitüsü’nde görev yapan ancak bu çalışmada yer almayan bir nörobiyolog olan Victor Borrell Franco’ya göre bu sonuç, “daha büyük ve karmaşık olan yepyeni bir beynin tasarımına yönelik memeli evriminde söz konusu genin oynadığı rolün önemine işaret eder.” Franco, bu evrim sürecinde beynin tasarımını etkileyen ve keşfedilmeyi bekleyen daha başka genlerin de bulunabileceğini ekledi.

     

    Resimde fare embriyosunun korteksi görülmektedir. Korteksin sağ tarafındaki katlantı, beynin o tarafına duplikasyona uğramış bir insan geninin nakledilmesiyle oluşmuştur. (Credit: Marta Florio and Wieland B. Huttner, Max Planck Institute of Molecular Cell Biology and Genetics) 

       Florio ise şöyle konuştu: “İnsanı insan yapan şey tek bir gen değildir. Biliş, karmaşık bir şeydir. Tek bir genin bizi hayvanlardan daha zeki yaptığını düşünmüyoruz. Söyleyebileceğimiz tek şey, bu genin insanı insan yapma konusunda kilit bir öneme sahip olduğu … Geni naklettiğimiz farelerin bilişsel olarak gelişmesini beklersiniz, ama nöronların önce bir iletişim ağı kurması gerekiyor ve tek bir genin bunu başaracağı konusunda şüphelerim var. Bu heyecan verici bir olasılık, ama yine de çalışmalarımızda şüpheci ve titiz davranmamız şart.” 

       Huttner da şunları söyledi: “ARHGAP11B, insanda bazal beyin kök hücresi havuzuna katkıda bulunan ve neokorteksin katlanmasını tetikleyen, şu ana kadar bildiğimiz ilk ve tek gendir. Bu anlamda, evrimin izini sürme konusunda bir sonraki adıma geçmiş bulunuyoruz.” 

       Huttner’ın ekibi şimdi de bu geni naklettikleri fareleri erişkinlik dönemine kadar yetiştirerek beyin gelişimlerini incelemek; özellikle de zeka, hafıza ve öğrenme gibi yeteneklerinde nasıl bir değişiklik olacağını araştırmak istiyor. “Daha iyi öğrenecekler mi? Veya daha iyi bir hafızaları olacak mı? Bunu söylemek zor, fakat bu soruların cevabını bu yıl içerisinde alacağımızı düşünüyorum … Farelerin yarısında kortikal katlantıların oluştuğunu gözlemledik. Demek ki söz konusu gen bu iş için yeterli, ama bunu her zaman da yapmıyor.” diyen Huttner ve ekibi, genin her seferinde aynı etkiyi neden göstermediğini anlamaya çalışıyor. 

       Borrell Franco’ya göre bu çalışma, “insanın özgünlüğünün gelişimsel önemini anlamada dev bir adımdır.” Ona katılmamak elde değil. Bu alanda gerçekleşecek gelişmeleri ve türümüzün evrim sürecindeki yol ayrımlarına ilişkin yeni bilgileri heyecanla bekliyor olacağız. 

     

    Yazıda geçen üstnotlar: 

    1. Floresan etiketleme tekniği, moleküler biyoloji ve biyoteknoloji alanlarında, bir biyomolekülün (protein, antikor veya aminoasit gibi) teşhis edilebilmesi için kullanılır. Etiketlemede kullanılan ajan, söz konusu biyomoleküle kimyasal olarak bağlanan floresan özellikli bir moleküldür. 

    2. Gen duplikasyonu veya gen ikilenmesi (İng. Gene duplication), gen içeren bir DNA bölgesinin ikilenmesidir. Moleküler evrimde yeni genetik materyal oluşmasında temel bir mekanizmadır. DNA kopyalanması veya tamiri sırasında gerçekleşen çeşitli hatalardan kaynaklanabileceği gibi, bencil genetik elemanların rastlantısal olarak yakalanmasıyla da olabilir.  

    Kaynaklar: 

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

  • Tanrı’nın Tarihi

     

    Altyazıyı indirmek için tıklayın.

        A History of God (Tanrı’nın Tarihi), 1993 yılında Karen Armstrong tarafından yazılmış olan ve temelde üç büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Nihayet çevirisini bitirdiğim bu belgesel de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklinde. Kitapta, insanların paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde tanrı kavramının ve dolayısıyla da dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi hem de metafizik boyutuyla insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

       Belgesel çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir yapım. 2001 yılında televizyonlarda yayınlandı. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler aldı. Belgeselin büyük bir bölümünde hakim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır, ki zaten Karen Armstrong’ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

    Konuşmacılar:

    •    Kadın anlatıcı: Karen Armstrong (kendisi)
    •    Kadın anlatıcı: Gloria Foster (Tarihin sesi)
    •    Erkek anlatıcı: Dorian Harewood
    •    Dr. Martin E. Marty (Profesör, Chicago Üniversitesi)
    •    Irving Greenberg (Haham, US Holocaust Memorial Başkanı)
    •    Dr. E. V. Hill (Kıdemli papaz, Mt. Zion Baptist Kilisesi)
    •    Alexander Golitzin (Rahip, Marquette Üniversitesi, Teoloji)
    •    Dr. Maher Hathout (Güney California İslam Merkezi)
    •    Elaine Pagels (Din Profesörü, Princeton Üniversitesi)
    •    Dr. Amina Beverly McCloud (Profesör, İslam, DePaul Üniversitesi)

       Her ne kadar tarafsız görünen, barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim; çok daha gerçekçi bir tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği şüphesiz hepimizin istediği bir şey. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak belgeselin, ateistlerce zaman zaman oldukça sert bir şekilde eleştirilen –ve o kadar sert olmasa da eleştirilmeyi hak ettiğini düşündüğüm– kusurları da yok değil.

          Dediğim gibi, Karen Armstrong pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne vb) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Daniel Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı, hatta işi daha da ileri götürerek Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye alarak taklidini yaptığı sunumu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazdığı eleştiri yazısını okumak için tıklayın. Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

    Karen Armstrong kimdir?

       Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra 1969’da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı. 1982’de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayımcılığa başladı.1983’te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle Karen Armstrong, Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye (bir monoteiste) dönüşmüştür; belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir.

       Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır. Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikincisi, dinsel ve şiirsel ifadeyle ilgili aynı isimli bir antolojiyle sonuçlanmıştır. 1988’de yayımladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır. Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir Kendi adıma ben de bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünüyorum, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle gizlemek istediği için mi yaptı bilmiyorum. Ama özellikle uzakdoğu dinleri (İslam, Budizm, Hinduizm..vs) konusunda kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum.  

     

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Evrimin ağzımızdaki kanıtı: 20 yaş dişleri

       Yirmi yaş dişlerinin evrim süreci, evrim karşıtlarının sıkça saldırdığı konulardan biri. Bilim ve Gelecek dergisinin bu ayki (Ağustos 2012) sayısında,”Evrimin ağzımızdaki kanıtı: 20 yaş dişleri” başlıklı bir makalem yayımlandı. Mesleğimle doğrudan bağlantılı olan bu konuda derli toplu bir bilgilendirme yapabilmiş olduğumu umuyorum. Yazıyı okumak isteyenler, derginin geçmiş sayılarına online abonelik yoluyla ulaşabilirler.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

  • Higgs bozonu doğrulandı

    Son bulgular, geçtiğimiz yıl keşfedilen parçacığın Higgs bozonu olduğunu doğruladı

       Bugün yapılan Moriond Konferansı’nda CERN’in Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda (LHC) birlikte çalışan ATLAS ve CMS laboratuvarları, 2012’nin Temmuz ayında keşfedilen ve muhtemel Higgs bozonu olabileceği söylenen parçacığın, geçtiğimiz yıla göre 2,5 kat daha büyük bir veri kümesi ile yapılan analizler sonucunda Higgs bozonuna daha da çok benzemeye başladığını açıkladı. Ancak bilimde soruların arkası kesilmez; bu Higgs bozonunun Standart Model’deki Higgs bozonu mu, yoksa Standart Model’in de ötesindeki teorilerin öngördüğü en hafif bozonlardan birisi mi olduğuna dair sorular hâlâ cevap bekliyor. 

      

       Zaman alacağı belirtilen bu cevapların bulunabilmesi için, bozonun başka parçacıklara bozunma oranının hesaplanması ve bu sonuçların yürütülen tahminlerdeki değerler ile kıyaslanması gerekecek. Bozonun tespit edilmesi son derece nadir bir olay; bunun için yaklaşık 1012 proton-proton çarpışmasının gerçekleşmesi gerekiyor. Tüm bozunma biçimlerinin belirlenebilmesi için LHC’dan çok daha fazla veri elde edilmesi gerekecek. Parçacığın Higgs bozonu olup olmadığı, onun diğer parçacıklarla etkileşimine ve kuantum özelliklerine bakılarak belirleniyor.

       CMS sözcüsü Joe Incandela konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etti: “2012’de elde edilen veriler ve son çalışmalardaki ön sonuçlar bir Higgs bozonu ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Fakat bunun ne tür bir Higgs bozonu olduğunu anlamak için henüz önümüzde uzun bir süreç var.” 

       ATLAS sözcüsü Dave Charlton da şöyle konuştu: “Elde edilen bu güzel sonuçlar kendisine işine adamış birçok insanın çabalarını yansıtmaktadır. Yeni parçacığın Standart Model’deki Higgs bozonu ile aynı spin ve parite değerlerine sahip olduğunu göstermişlerdir. Şimdi Higgs sektöründeki ölçüm programına başlamış bulunuyoruz.” 

       Kaynak: CERN press office

  • “Kuran’da evrimden bahsediliyordu” uydurması

     

       Müjde müjde! 

       Bir zamanlar Kuran’da Dünya düzdü, artık yuvarlak! Bkz: Irak televizyonunda “Dünya düz mü yuvarlak mı?” tartışması. Yine bir zamanlar, “Haşa evrim de neymiş, maymundan mı geldik!?” denirken şimdi artık Kuran’da evrim de var!
       Kuran’ı yorumlamanın neredeyse sınırsız esnekliğine bağlı olarak daha önce de defalarca şahit olduğumuz üzere, şartlar ne olursa olsun, bilim düşmanları önceden hangi bilimsel gerçeği reddetmiş ve bu reddettiği gerçekleri nasıl çarpıtarak yalanlamış olursa olsun, iş içinden çıkılmaz bir hale gelince doğruluğu bilim tarafından apaçık kanıtlanmış olan bilimsel gerçekleri eninde sonunda kabul etmek durumunda kalıyor. Ama bunu yaparken, sanki eskiden sundukları argümanları söyleyenler kendileri değilmiş gibi, “Bu Kuran’da zaten yazıyordu!” demekten de çekinmiyorlar. Evrim teorisi de yavaş yavaş bu noktaya geliyor.

     

  • Bir milyar yaşındaki yaşam formu bulundu!

       Araştırmacılar evrimin en önemli anahtarını bulduklarını düşünüyorlar. İskoçya’da bulunan ve 1 milyar yıl öncesine tarihlenen yaşam formunun fosili, evrimin en önemli anahtarı olabilir. Araştırmacılar, Torridon Gölü’nün civarındaki kayalarda keşfettikleri iyi korunmuş organizma kalıntılarının 1 milyar yıl önce gölün dibinde yaşamış olduğunu belirtti.

    Resim: Bir hücre kümesi (Credit: Oxford University/Martin Brasier) 

       Bu organizmaların, tek hücreli bakteriden daha karmaşık hücre yapılarına, fotosentez ve üreme işlevlerine sahip hücrelere sahip canlılara dönüşüm sürecinin anahtarı olduğu düşünülüyor. Oxford Üniversitesi’nden Profesör Martin Brasier, “Bu fosiller, göllerde yaşayan karmaşık hücreli canlıların bir milyar yıl önce ortaya çıktıklarını gösteriyor, düşünülenden çok daha önce” diyor. Fosillerde bulunan canlıların, bakteriyel atalarının aksine, çekirdek içeren ve fotosentezi mümkün kılan yapıda oldukları ortaya çıktı. Ayrıca evrim sürecini hızlandıran üreme işleminin de bu canlılarda bulunduğu belirlendi. Uzmanlar bu canlıların yeşil su yosunlarına ve bitkilere evrimleştiklerini belirtti. 

     

     

    Yararlanılan kaynaklar:

    1- Loch fossils show life harnessed sun and sex early onScienceDaily

    2- Earth’s earliest non-marine eukaryotesNature

     

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

  • Şeytanın Tarihi

     

    Yönetmen: Greg Moodie (2007)

    Yazar ve yapımcı: Dave Flitton 

       Şeytan … Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı” kavramı binlerce yıldır vardır ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Ama şeytan hurafesinin hikayesi nerede başladı? Bu inanç nereden çıktı?  Şeytan denilen karakter, zihnimizde nasıl karanlıklar prensi haline geldi? Metaforik anlamda konuşursak, ‘gerçek’ şeytan aslında kim?

       Zerdüşt’ün dünyayı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdığı ve düalist felsefenin temelini attığı günden beri şeytan, önce eski pagan tanrılarıyla, sonra Antik Yunan tanrılarıyla harmanlanıp tarih boyunca değişerek sembolik varlığını sürdürmüştür. Hıristiyanlığın güçlenmesiyle engizisyon mahkemelerinin bahane olarak kullandığı, cadı ve büyücülerle özdeşleştirilen, aydınlanma çağında da evrimine devam eden ve pek çok farklı role bürünen bir sembol olmuştur. Tarih boyunca kralların ve imparatorların, gücü ellerinde tutmak için kullandığı bir koz olan Tanrı ve Şeytan ikilisi, günümüzde de malesef aynı şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. Kapanış konuşmasını yapan Edinburgh Piskoposu Richard Holloway’in dediği gibi:

       “Şeytan hikayeleri anlatmak eğlenceli olabilir ama tarih boyunca çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. İnsan yapımı birşeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapmamıza sebep olmuş bahaneleri üretmemize yol açmıştır…Bu nedenle artık cehennemi kapatıp, şeytanı nihayet uzaklaştırıp, ondan ilelebet kurtulma zamanımız gelmiştir.” 

    Şunlar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

  • Kırmızı dudaklı yarasa balığı

    Kırmızı dudaklı yarasa balığı (Ogcocephalus darwini)

       Galapagos Adalarında denizin 30 metre ve daha derinlerinde yaşayan bu tuhaf görünümlü balığın boyu 40 cm’ye kadar çıkabilir. İyi bir yüzücü değildir ve denizin dibinde yürümek için göğüs yüzgeçlerini kullanır. Yüzmekten çok yürümeyi tercih eder. Hatta göğüs ve arka yüzgeçlerini kullanarak adeta deniz tabanına “oturur.” Erişkinliğe ulaşan bireylerde sırt yüzgeci dikensi bir uzantıya dönüşür ve bununla avlarını kendisine çeker. Darwin bu canlıyı görebilmiş olsaydı teorisiyle eminim gurur duyardı.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

     

     

     

     

     

  • Transparan Kafalı Balık

     

       Fıçıgözlüler (Opisthoproctidae) familyasına ait olan bu balık da tıpkı diğer canlılar gibi bulunduğu ortama olabildiğince uyum sağlamış, bir başka değişle evrim sürecinde yaşadığı ortama adapte olmuştur. Transparan Kafalı Balık (Macropinna microstoma), okyanusların 600-800 metre derinliklerinde yaşar. Gözleri şeffaf koruyucu bir perdeyle çevrelenmiştir. Ağzının yukarısında, göze benzeyen koyu renkli kapsüllerin içerisinde balığın koku organları bulunur. Yani aslında bunlar görmeye değil, koku almaya yarayan burun delikleridir. Dışarıdan bakıldığında, kafası transparan(şeffaf) olduğu için gözlerinin lenslerini görebiliriz. Vücudu pullarla kaplıdır ve genellikle suyun içinde haraketsizce durur. Monterey Körfezi Akvaryumu Araştırma Merkezi (MBARI)’nde balığı inceleyen bilim adamları, yaklaşan bir av olması halinde balığın gözlerinin tıpkı bir dürbün gibi döndüğünü kaydetmiştir. Normalde yüzgeçlerini suda neredeyse hareketsiz tutarak sabit kalan bu balık, avını farkettiği anda da son derece keskin dönüşler yapabilir.

       1939 yılından beri varlığı bilinen, fakat ancak 2004 yılında canlı yakalanarak fotoğrafı çekilebilen, yani oldukça yeni keşfedilmiş olan bu ilginç canlı bulunduğu laboratuvardaki akvaryumda halen incelenmektedir. Henüz içi sıvı dolu olan transparan kafa yapısının tam olarak ne işe yaradığı ve neden evrimleştiği bilinmemektedir; fakat en güçlü hipotezlerden biri, Macropinna’nın bu yapı sayesinde edindiği kamuflaj özelliğiyle denizanalarına yaklaşabildiği ve avlanmak için bu gizlenme tekniğini kullandığıdır. Ayrıca bu hipotez, Macropinna‘nın gözlerinde bulunan yeşil biyolüminesant (biyolojik aydınlatıcı) pigmentlerin yapı ve renklerinin denizanalarıyla benzer olmasıyla desteklenmektedir. Yine de bu görüş henüz hipotez aşamasındadır ve araştırmalar sürerken gereksiz spekülasyonlardan kaçınmakta ve bilim insanlarından gelecek cevapları beklemekte fayda vardır.

    Şu yazılar da ilginizi çekebilir: 

    Kaynaklar: 

    1. MBARI web sitesi
    2. Evrim Ağacı
    3. Wikipedia
    4. National Geographic